Jump to content
Sign in to follow this  
Yayamaz Kayımca

Haz alarak okudugum karma şiirler...........

Recommended Posts

Bir Sıkıntı Var İçimde

 

Gökyüzünden düşen bir damla ve

Kurumuş çimenlerin aşkına

Hayatım üzerine kezzap içeyim

Çok başka bu bildiklerim

 

Yitirdim tüm caiz olanı

Camdan silkip kendimi

Her gün bir çocuk düşerken

Şehrin balkonlarından

Hep damarımın üstünde ayaklar

Hep dünya takıldı ayağıma

Başka bedenlerin

Provasını aldım ruhuma

Hiç değişmedi ellerim

Ne çok isterdim vermeyi

-Dünyanın tam ortasında durduğum an-

Bir yağmur duasına

Tüm bildiklerimi

S. Koyara Klechowicz

Share this post


Link to post
Share on other sites

Baş Rahibenin Irzına Geçmek............

 

 

insanın kağıt üstünde

kıçını açması

kimilerinin ödünü patlatır

ve patlatmalıdır da:

yazdıkça

kendilerine

"eleştirmen"

sıfatını yakıştıranlara karşı

gardın düşer.

kaçıkların harbi tuhaflıklarını

kendilerine yapılmış

hakaret sayarlar.

şiirin gizemli

munis ve

neredeyse anlaşılmaz

olmasını yeğlerler.

yüzyıllardır bozulmadı

oyunları.

züppelerin ve

sahtekarların mabedi oldu

bu şiir.

mabedin karıştırılmasını

baş rahibenin ırzına geçilmesi ile

bir tutarlar.

 

ayrıca, karılarını,

arabalarını,

sevgililerini,

ve üniversitedeki işlerini

kaybetmeleri de

demektir.

 

akademisyenlerin korkması için

neden çok

ve kalleşçe savaşmadan

ölmeyecekleri kesin

 

ama biz çoktandır

hazırız

 

ara sokaklardan geliyoruz,

barlardan,

cezaevlerinden,

 

onların şiiri nasıl yazdıkları

bizi ilgilendirmiyor

 

ama farklı sesler,

yaratmanın

ve yaşamanın farklı yolları olduğunda

ısrarlıyız

 

ve sesimizi duyurmak,

duyurmak,

duyurmak

niyetindeyiz

 

yüzyıllardır süre gelen bu

muharebede.

 

geldik

ve

kalıcıyız,

böyle

biline.

 

charles bukowski

Share this post


Link to post
Share on other sites

İNSANI İNŞA ETMEK

 

Çok büyük oldu cömertlikleri.

Kaplan dedi: “Ona gözlerimi veririm.”

Ayçiçeği: “Yolculuk edebilsin,

taçyapraklarımın yolculuk etmesi gibi,

doğudan batıya.”

Deniz: “Gitsin gelsin,

yeniden gitsin yeniden gelsin diye.”

İguana: “İşte pullarım

korusunlar diye kendi ısırıklarından.”

Tuz: “Birkaç yakıcı hasreti olsun

yakıcı oluşum gibi.”

Dağ: “Ona büyük olmayı öğreteceğim.”

Kanarya: “Ona şarkı söylemeyi öğreteceğim.”

Albatros: “Ona katı temizliğimi bırakıyorum.”

Kömür: “Binlerce yıl sonra

benim gibi olacağını bilecek mi?”

Orkide: “Ona tenimi saklıyorum;

var mı ondan yumuşağı?”

Yıldız: “Benim baş dönmem ona kanıtlayacak

üstesinden gelmek zorunda olduğunu.”

Arı: “Ona iş bulacağım.”

Zaman: “Benden daha tembel olsun,

mutluluk formülümdür bu.”

Uzay: “Hafif olsun, küçük olsun,

benim olmak istediğim gibi.”

İpek: “Ona hiçbir şey sunmuyorum,

bana benzesin isterim.”

Sayı üç: “Kendini ikiye bölsün

ve yedekte korusun, ey kutsal üçlü!”

Irmak: “Kaynağım ona, ırmak ağzım ona,

bilsin diye kan nereye koştuğunu.”

Tanrı: “Bütün gücüm ona, yerimi alsın diye.”

 

 

ALAIN BOSQUET

Share this post


Link to post
Share on other sites
İNSANI İNŞA ETMEK

 

Çok büyük oldu cömertlikleri.

Kaplan dedi: “Ona gözlerimi veririm.”

Ayçiçeği: “Yolculuk edebilsin,

taçyapraklarımın yolculuk etmesi gibi,

doğudan batıya.”

Deniz: “Gitsin gelsin,

yeniden gitsin yeniden gelsin diye.”

İguana: “İşte pullarım

korusunlar diye kendi ısırıklarından.”

Tuz: “Birkaç yakıcı hasreti olsun

yakıcı oluşum gibi.”

Dağ: “Ona büyük olmayı öğreteceğim.”

Kanarya: “Ona şarkı söylemeyi öğreteceğim.”

Albatros: “Ona katı temizliğimi bırakıyorum.”

Kömür: “Binlerce yıl sonra

benim gibi olacağını bilecek mi?”

Orkide: “Ona tenimi saklıyorum;

var mı ondan yumuşağı?”

Yıldız: “Benim baş dönmem ona kanıtlayacak

üstesinden gelmek zorunda olduğunu.”

Arı: “Ona iş bulacağım.”

Zaman: “Benden daha tembel olsun,

mutluluk formülümdür bu.”

Uzay: “Hafif olsun, küçük olsun,

benim olmak istediğim gibi.”

İpek: “Ona hiçbir şey sunmuyorum,

bana benzesin isterim.”

Sayı üç: “Kendini ikiye bölsün

ve yedekte korusun, ey kutsal üçlü!”

Irmak: “Kaynağım ona, ırmak ağzım ona,

bilsin diye kan nereye koştuğunu.”

Tanrı: “Bütün gücüm ona, yerimi alsın diye.”

 

 

ALAIN BOSQUET

 

 

Keşke bir ARI olabilseydim godzicim :(:hug:

Share this post


Link to post
Share on other sites

Uyan tutulmayacak olsa da güzel sözler var dışarda.

Uyan aklımız bir kuş gibi uçacak yoksa açık pencereden.

Uyan güzel rüyalar görmeyeli uzun zaman oldu

ve gece inatla daha karanlık

Bir yanımız gri duvarlar

ve bir yanımız sahte gökkuşağı...

 

Uyan anlatacağın birşeyler olmalı mutlaka

ve dinleyecek bir şeylerim olmalı sana dair

Uyan yoksa anlamsız kalacak arabesk şarkılarımın nakaratları

ve umutlarım (u)mutsuz kalacak.

Uyan bu sabahın da benim gibi

sana ihtiyacı olacak.

Uyan artık;

yoksa akşamların,

- bu şiirin bir anlamı kalmayacak.

 

Uyan artık uyan!

Yoksa lâl olmuş dilim,

Haykırmayı da unutacak

 

 

 

Ali Osman Aktaş

Share this post


Link to post
Share on other sites

Ne sağnaklar görmüşüz, yarılan gökyüzünden alnımız

yıldırımlarla ağmış,

ne rüzgarlar çınlamış bağrımızda, coşkusundan kırılmış

kaburgamız,

dişlenip kayaları ne ateşler yakmışız, aşmışız ne zifir

uçurumlar,

yine de ürkütmeden öpmüşüz bir ceylanı gözlerinin

yaşından

incitmeden tutmuşuz ağzımızda yorulan kelebeği;

şimdi asmalardan korukların tadı silinmiş,

sesimizde sendeleyen bir keder,

uykusuzluk serin serin sızıyor acıyan tenimizden;

ziyanı yok, nasıl olsa gönlümüzde aşkın yeri çok derin.

 

Ne azgın canavarlar üstüne yürümüşüz bir demet

çiçek için,

neyimiz var neyimiz yok vermişiz bir narin dilek için,

yıllarını taş duvara örmüşüz ömrümüzün bir hırçın

yürek için;

şimdi çevremizde yosunlaşmış sessizlik,

yabanıyız gittiğimiz her şehrin, çiğdemsiz, kükremesiz,

kimsecikler sezmiyor boynumuzdan didişen örümceğin

zehrini;

ziyanı yok, nasıl olsa nabzımızda durulanır yaşamanın

iksiri.

 

Ne güzel sevmişiz, ağzımızda mavi bir tat kekremiş,

ne sızılar sarmışız yumuşacık öpüşlerin çığlığını kuşanıp,

şafaklar tutuşkunu şarkılar yuvalanıp ne mintanlar yırtmışız,

şimdi usulcacık ürpersek kara gece uykumuz kaçacak

kadar delik

üstümüz çimensiz tepeler gibi bereketsiz, örtüsüz, serin;

ziyanı yok, nasıl olsa gönlümüzün çayırları ipekten,

bakışımız lekesiz.

 

Ne masalar düzmüşüz kıvrımları gümüş, kakmaları sedeften,

ne milyonlar yanından başeğmeden geçmişiz, huyumuz

değişmemiş,

hayatımız günbegün çarpışarak yaşanılan sırların ürünüdür;

şimdi kar altında avcumuz, avurdumuz ilaçsız,

ıssızlaşmış sabahlar, yoksunluk arsızlaşmış,

kaçışır yolumuzdan gölgesini de alıp o şaklabanlar

inildesek açlıktan;

ziyanı yok, nasıl olsa gönlümüzün dağı taşı altından.

 

Ne devlerle dalaşmış kanımızı göstermeden silmişiz.

ne kudurgan günlerde elimizi dost eline titremeden vermişiz,

bir ömür seğirtmişiz bir nefes beklemeden;

şimdi nice anışların dudağı üşüyen bir çocuk kadar uçuk,

nicesi elsıkışların sahtekar çıkmış...

 

- Bizi eşkiyalar soymamış abi

muhabbet yıkmış!

 

Nihat Behram

Share this post


Link to post
Share on other sites

Kuytu...

 

 

Düşlerime alamadığım melek

Kıyısındasın hep...

 

 

Köşe bucak kaçırdığım sevdamın yanık izleri tenimde

Bir ölünün gözbebeklerinden çaldım gözyaşlarımı

Güller kan kokuyor geceleri

Hazan rüzgarlarının sırtından esiyor özlemlerin en içlisi

 

 

Düşlerden bir demet,gözlerinden bir tutam,gülüşünden bir ülke...

 

 

Savrulma Düşlerim,savrulma...

Unutuyorum bir an gülmeyi

Gittiğin yolların yatalak nöbetlerindeyim

Sen şimdi çok uzaklardasın

Ben ise hüzünlerimin en ortasındayım

Gözlerinden uzak bir diyar düşünmek istemiyorum

Ütopyam olsun bakışların

Mabedim olsun avuçların

Ve zamansız bir kavuşmanın öksüz çocukları gibi koy başını omzuma

 

 

Uzak olsada sevda bizden

Bilirsin sevdaya kurşun işlemez

Güller derilir uğruna

 

İstanbulda sessiz bugün

Karamsarlığı üzerinde

Kayıp zaman ve hıçkırıklı bir ağlayış sonrasından fırlamış denizleri

Saçını taramayı unutmuş bir kadın edası var üzerinde bugün

Meçhul bir aşka kapatmış kapılarını

Oysaki yeni başlamıştı demlenmeye

 

 

Oyy oyy ;

Böyle sürgün,böyle bir başıma

Çıldırtan yokluğunun akşam vakitlerinde biraz umut,biraz sevda,bir kadeh şarap

Fesleğen kokularını sürüyorum yanaklarıma

 

Farkındayım ; payıma düşen sensizlik

O zaman hüznüne sığınmak lazım gecenin...

Susturulmuş gökyüzünün koynuna sindim

 

 

Kalbimin son gözağrısı...

Kuytusundayım hasretinin

 

Şiyar Buzcu

Share this post


Link to post
Share on other sites

Merhaba Özgürlük

Özgürlük Merhaba

 

Umuda Özgürlük

Özgürlüğe Umut

Gözyaşına Özgürlük

Kahkahaya Özgürlük

Sevgiye Özgürlük

Sevdaya Özgürlük

Yeteri kadar Özgürlük

Ekmeğe Özgürlük

Aş'a Özgürlük

Demli bir çay bardağına şekerdir Özgürlük

 

Oda dolusu Özgürlük

Uykuda Özgürlük

Demir Parmaklıklara Özgürlük

Düşünceye Özgürlük

Türkülere Özgürlük

 

Özgürlüğü Düşünmek

Özgürlüğe Tutunmak

 

Kürt’e Özgürlük

Türk’e Özgürlük

Alevi’ye Özgürlük

Sünni’ye Özgürlük

Alayına Özgürlük

Nazım’a Özgürlük

Hasret’e Özgürlük

Yılmaz’a Özgürlük

Raşa'ya Özgürlük

Asi Bir Küheylana Özgürlük

Prangasız Özgürlük

Denizlere Özgürlük

Özgürlüğe Özgürlük

Son nefeste Özgürlük

 

Sömürüye direnmek

Emparyalizme siper olmak

Eyy Özgürlük eyy

 

Heyyyyyy duyuyormusunuz,Kulak verin

Alayına isyan var

İsyan var alayına

Gelmişinede,Geçmişinide isyan var

Tükürük sel oluyor darbecilerin yatağına

Küfürler havada uçuşuyor eyy utanmaz kelle avcıları

Kaçın kaçabilirseniz,ardınız sıra geliyor

 

Şiyar Buzcu

Share this post


Link to post
Share on other sites

Özgürlüğe yakışmaz siyah

Beyazlar giydirilmeli ak tenine

Kirletemez ruhunu hainler,çiyanlar

 

Denize Mavi,Mavi’ye Deniz

Gökyüzüne Mavi,Mavi’ye Gökyüzü

Barışada Mavi

 

Sevdayada Mavi

 

Hasrete Mavi

 

İsyana Mavi

 

Direnişe Mavi

 

İşkenceyede Mavi

 

 

Eyy Özgürlük eyy

Anladım ki ;

Özgürlük Mavi

Anladım ki ;

Bir Yudum Su = Özgürlük

Bir lokma Ekmek = Özgürlük

ÖZGÜRLÜK = Kocaman bir MAVİ

 

Yokkk , yokkk

Anladım , Anladım ki ;

Özgürlük bir zencinin teninde

Bir Laz’ın kemençesinde

Bir Ozanın sazında

Bir Şairin dizelerinde

 

 

Ben susayım Şiirim Konuşsun…

 

Asi sevdalarımızın adıydı özgürlük

Ruhumuzun titrek mum alevinde erimesiydi kimi zaman

Düşlerimizin hükümsüzce yargılanmasıydı

Azgın dalgalarda pençeleşmekti ölümüne

Özgürlük İnadına yaşamaktı…

Yaşamaktı umarsızca

Düşlerle Yaşam arasındaki ince çizgide sıkışır bazen

Demir parmaklıklar ardında takılı kalan mahkumun bakışlarındadır bazen

Suya hasret kurak toprakların iç geçirişi…

 

 

 

Şiyar Buzcu…

Share this post


Link to post
Share on other sites

SINIFSIZ DÜNYA

 

Ezilen insanlar, tüm bütün halklar

Sınıfsız bir dünya yaratmalıyız

Kalksın yeryüzünden füzeler tanklar

Sınıfsız bir dünya yaratmalıyız

 

İnsanlığı dine, ırka bölmeden

Senlik benlik kavgasında ölmeden

Zengin-yoksul, işçi- patron olmadan

Sınıfsız bir dünya yaratmalıyız

 

Sınırları yıkalım dağıtalım

Yaşamaya evrensellik katalım

Irkçılığı kaldıralım atalım

Sınıfsız bir dünya yaratmalıyız

 

 

Soruyorum: bunca düşmanlık niçin?

Dünyaya kardeşlik tohumu saçın

Savaşsız, sömürüsüz yarınlar için

Sınıfsız bir dünya yaratmalıyız

 

Var mı ki yaşamda insandan yüce

Tapınmak olur mu kaba bir güce

Şu zenci, bu beyaz demeden önce

Sınıfsız bir dünya yaratmalıyız

 

Yolumuza rehber edip Lenin’i

Bir kenara koyup dili ve dini

Emperyalizme de besleyip kini

Sınıfsız bir dünya yaratmalıyız

 

Sefili sınıfsız toplumdan yana

Gerek var mı? Ötesini beyana

Dünya işçileri gelip yan yana

Sınıfsız bir dünya yaratmalıyız.

 

Alıntı.

Share this post


Link to post
Share on other sites

12 Eylül / Bir ölü

 

Gecenin loş ışığı

Boylu boyunca kaldırımda yatan

Henüz on beşin de kız çocuğu

Fırlamış elindeki bağ sepeti

Saçılmış gecenin karanlığında

Ekmek ve özgürlüğü

O gün bir can vurulmuştu

Yirminci asrın sonunda

 

Bir can

Bir insan

Bir çocuk öldü

12 Eylül de

Dönüp bakmadılar

Öldürdüler onu

Bizler öldürdük onu

Kan çiçek açmadı

 

Kalemini, defterini, kitabını

Umutlarını, hayallerini

Çaldık hayatını

On beş yaşında

Bir kız çocuğunun

Silahsız yaşatmak adına

Şiirlere yazabildik onu..

 

Yusuf Ter

Share this post


Link to post
Share on other sites

Bahsetiğimiz şiirin tarihi Mö.3-4 YY dayanıyor

Göktürk yazıtlarını bilirsiniz MS.9 YY da yazılmıştır ve bu metinleri okadar çok başımıza kakarlarki 'İşte dünyanın en eski edebi metinlerinden biri bu kadar eski bir edebi esere sahip olan millet sayısı çok azdır...'falan fistran diye ,bize gelince sesimiz soluğumuz kesilir çünki biz tarihimizi bilmiyoruz onun için nasıl idda edebilirizki bizim M.Ö3-4 YY yazılmış bir şiirimiz olduğunu değil mi ???

 

Önemli bir ayrıntı dil Orhun anıtlarında dil okadar çok değişmiştir ki Türkoloji bölümünde Eski türk dilini okumayan kimse bu yazıtları anlaması imkansızdır fakat size şimdi yollıyacağım şiir özellikle Kurmanci lehçesini bilen birisi tarafından rahatlıkla anlaşılabilir alta birde türkçe çevrisi var yalniz türkçe çevrisi çok fazla süslenmiş

 

-------------------------------------------------------------------------------------

Bu şiirle ilk kez 90’lı yılların başında karşılaştım.Abdülmelik FIRAT kendisiyle yapılan söyleşide bu şiirden bahsediyordu, ancak –sonradan öğrendiğime göre- yazılış tarihini yanlış veriyordu .Fêqi Huseyn Sağniç ise 2002 de yayımlanan Dîroka Wêjeya Kurdî isimli kitabında bu şairden söz ediyordu ancak Sağniç in kitabındaki pek çok bölüm gibi(Dîroka Wêjeya Kurdî) bu bölümde de Sidîq Sefîzade Borekeyi nin Mêjûyî Wêjeyî

Kurdî (2 cilt,Tebriz ,1951) adlı kitabından adapte etmiştir.Ana metin gibi adaptasyonu da , söz konusu şiirden ilk kişinin ünlü şarkiyatçı Vladimir Velyaminov-Zernov olduğunu biliyordu .Bu ismi türlü zorluklaradan sonra(ilk metinde ‘Fliyamînof’ denmiştir) teyit ettim.Şiirin tamamı M.Mayî nin NÛDEM dergisinde çıkan bir yazıda yer almaktadırAncak burada verilen şiir dizilişi ile Borekeyî deki farklıdır.Biz M.Mayî dekini terçih ettik ancak M.Mayî de,iki dizeyi bir noktada gösteriyor ki biz burada düzeltme yoluna gittik,zira kafiye düzeni böyle bir düzeltiye izin vermektedir .1950 li yıllarda Hewram bölgesinde (İran Kürdistanı) İngiliz arkeoglar tarafından bulunan şiir, Dr. Bilec Şerko nun (Mîr Celadet Alî Bedirxan) Anılarında (Doza Kurdî ‘de olmalı ) yazdığı gibi bir mezar taşı üzerine işlenmiştir.Şiirin Londrada bir müzede olduğu yolunda bir duyuma sahibim ancak teyit ettirebilmiş değilim.

 

Yaşayan pek az dilde bu kadar eski bir şiir vardır,zira şiir M.Ö 330 a tarihlendirilmiştir.Bu günkü Kürtçe ile özellikle Kurmancî lehçesi ile rahatlıkla anlaşılan bu şiir üzerinde çok düşümdüm .Boraboz un erkek olduğunu ileri sürüyorum .Şiirin ‘Hava’sına dayandırıyorum bunu .Öte yandan ‘Boz’ sıfatı Kürtçede kumral erkekler için kullanılır (kumral kadınlar için kej kullanılır). M.Mayî,şiirin bizzat Boraboz un mezar taşına işlendiğini ileri sürüyor,ama Borekeyî de böyle bir ifade yok.Bence şiir Boraboz un sevgilisi veya karısına yazdığı bir şiirdir.İlginç olan başka bir şey de, siirdeki hemen hemen bütün sözcüklerin hala yaşıyor olmalarıdır..Şiire ‘Bi Hevere’ adını ise,biz verdik (M.Mayî ‘Behdîna HêlÎna Helbesta Kurdî ye’ Nûdem 17 (Bihar 1996):11,Sağniç Feqî Huseyn. Dîroka Çand û Wêjeya Kurdî . Dîroka Wêjeya Kurdî.Stenbol:Weşanênen Enstîtuya Kurdî ya Stenbolê ,2002.44;Sidîq Borekeyî.Di Dîrokê de Helbesta Kurdî –Borekeynî nin soranîden çevirisini (Kram Balekanî yapmıştır )

 

Selim Temo Esmer dergisi Sayı 08 Ağustos 2005

 

 

 

 

 

Bi Hevre

 

Xwazdî ez tu hevre bin

Bi hevreherin xorînê

Wer dê bihêrin kotra bin

Bang dîn bi hevre narînê

 

Dwînî kotra hêra bûm

Awaz ji cir dixwînê

 

Fîrabîl û beyaban

Hawar ji dest evînê

 

Ez tu watu yek dil wîn

Hêzan cwadi wînê

 

Vêra pêkra hıfne wîn

Bircînê ya binvînê

 

 

 

 

.............................................

 

Birlikte

Birlikte geçen günleri özlüyorum

Hele sabah çıkıp gidişimizi

 

Seninle dağlara çıkar dolaşırdık

Birlikte söylerdik şarkılarımızı

 

Ben o dağların ruhundan öğrenmiştim

Ta yürekten candan sölemeyi

 

Hem dağlarda hem kırlarda hem sahralarda

Ei aman,medet aşkın elinden yani

 

İkimiz tekbir gönül olmuşken

Sonbahar gelip böyle ayırdı bizi

 

Ancak birlikte olunca küflenmez aşk

Ya bağır bir ses ver ya da uyu hadi........

Share this post


Link to post
Share on other sites

PAYLAŞABİLİR MİSİN?

 

Sen benimle gökyüzünde koşmayı

Sen benimle ölürken buluşmayı

Paylaşabilir misin

Güneşi koklayınca çatlayan bir tohumu

Irmağın yüreğinde çiçeklenen yangını

Her akşam yanlızlığı uyandıran toprağı

Her sabah bir gölgeyi sevindiren yaprağı

Paylaşabilir misin

Sen benimle gökleri paylaşabilir misin

Hani salkım saçaktır bulutlarda sevgiler

Hani bir turna gibi üryan olunca yürek

Bahçesinde umuda kanatlanır serviler

Sen benimle yağmurun nefesini

Sen benimle tomurcuğun sesini

Bir hülyanın dalgın avuçlarında

Gölgesini arayan bir kuşun kafesini

Paylaşabilir misin

Her limanda bekleyen benim yanlızlığımdır

Her geminin demir attığı yerde

Parçalanan kalbin çığlıklarıyla

Dağılan kırmızı benim yanlızlığımdır

Gemilerin güvertesinden sızan

Tayfaların masum bakışlarında

Kelepçeler vurulan benim yanlızlığımdır

Denizin kollarında uyurken kadırgalar

Zıpkınlanan balığın gözlerinde kıvranan

Benim yanlızlığımdır

Sen benimle karanlık gecelerde

Alabilirmisin avuçlarında

Denizin dibindeki bir ateş çiçeğini

Sen benimle kumlara gömülmeyi

Sen benimle ölürken de gülmeyi

Paylaşabilir misin

Yosunlarda ağlayan yitik bir defineyi

Dalgalara tırmanan kalbin çüzgilerini

Yıldızlara gül kokusu taşıyan

Kaptanları ağlatan aşkın ezgilerini

Paylaşa bilirmisin

Rıhtımları kıskanan benim ayrılığımdır

Karaya çıktığında vurulan her askerin

Kanıyla ıslanan benim ayrılığımdır

Kursunlanan deniz fenerlerinin

Kapanan gözkapakları ardında

Acıların heykelini yontan el

Benim ayrılığımdır

Sen benimle rüzgarı tutuşturan alevi

Kasırgayı,tayfunu,suları yutan devi

Paylaşabilir misin

Benim ruhum kuşların öldüğü anda biter

Senin ruhun kuşları öldürürken dirilir

Benim ufuklara baktığım yerde

Yorgun savaşçılar seferden döner

Senin her umudu yıktığın yerde

İçimizde yanan kandiller söner

Şimşekler susunca tükenir sesin

Bulutlar tutunmuyor kanlı kirpiklerine

Sen bir yanardağı sevecek kadar

Mavi değilsin

Martılardan,mürekkep balığından

Suları sevmeyi öğrenmelisin

Adımların öylesine karanlık

Bana doğru yürüdüğün her sabah

Ansızın akşam olur

Senin o kızıl dudaklarında

Unuturum çiçeklerin adını

Artık duymalısın uykuda bile

Kervanları gördüğün mesafeden

Çöllerin feryadını

Benim intizarımdır çölde kum fırtınası

Bedevi bir infilaktır susuzluk

Her serabın ortasında bunalan

Her mecnun yüreğinin beyaz kıvrımlarında

Leylayı arayan benim intizarımdır

Hani bir ahunun can damarından

Kelebekler uçar sılaya doğru

Hani arslanları avlayan bir yiğidin

Bir vahşinin pençelerinde solan

Karanfili güvencindir ansızın

Kelebeğin kanadında büyüyen

Güvercinin renklerinde uyuyan

Benim intizarımdır

Sen benimle bir yılan derisini

Bir akrebin gözlerinde ölümü

Bir zakkum türküsünü

Bir kaktüsün süsünü

Paylaşa bilir misin

Sen benimle kumlara gömülmeyi

Sen benimle ölürken de gülmeyi

Hani mum ışığında gölgeler de gariptir

Evlerin duvarında gezinir çaresizlik

Ağıtlar parçalanır içimizde köz gibi

Bir yudum suya bile karışır da hüznümüz

İncecik bir perdedir mutluluk,yanar gider

Bilmez misin ki,umut bir kuştur konar gider

Çoğalır kuşkuları tuzağa düşenlerin

Hani bir ısırgandır güzel yüzlü han kızı

Örümcek yuvasına bırakır ellerini

Gergefinde laleye benzetir ahımızı

Sen benimle mevsimlerin ardında

Kımıldayan bir ihtilal gülünü

Paylaşabilir misin

Samerre’da hu çeken dervişin sızısını

Hakan sarayında bir alınyazısını

İstanbulda uyuyan devlerin rüyasını

Erzurumda hüma kuşunun yuvasını

Tanrı dağlarında çiğdemin sevdasını

Paylaşabilir misin

Sen benimle gökyüzünde koşmayı

 

Sen benimle ölürken buluşmayı

 

Nurullah GENÇ

Share this post


Link to post
Share on other sites
Guest S.e.t.h

Cesaret

 

Bir adam, yolda tek başına yürüyor

Bir martı çığlık çığlığa

Kayalıklarda bir o mutsuz

Belki ölmek istiyor

Ama cesaret...

 

Issız yol korkutuyor

Yalnızlık daha da feci

Şimdi yanında o olsa,

Bu yol güneşe giderdi...

 

Bulutların yanında uçmak

Gökyüzünde kanat çırpmak

Diğerlerinden uzak

Bu uçsuz bucaksız gökyüzü korkutuyor...

 

Şimdi deniz bambaşka onun için

Hayatın son bulduğu engin

Bir bıraksa kendini, bir cesaret

Korkuyor ama yetmiyor

Çünkü yükü ağır, dünya üstüne geliyor...

 

Cansu Balkan

Share this post


Link to post
Share on other sites

Beni akşama gömün,

Acıların rengini gizlediği saatlere

Gün düşün çocuk benizli ölüler takvimine

Kim kundakladı ömrümü

Saatini sorun celladın

Kıyametin kopmasına daha kaç kan var

 

Ah! Yer, göğün altına sıkışmış et parçası,

Tüysüz, diken nedir bilmez

Celladını memur tayin et kendine

Say, kaç timsah avladı gözyaşların için

 

Ah Yer! kürenin hangi yüzünde ellerim,

Ateş koparılır bir ucundan

Hangi tene can değer

Hangisinden koparılır usulca

 

Acıya büyüyen çocuklar

Daha doğmadan uslanır

En bildik sözün ardına

Süpürülür de gözyaşları

Benim gözümde sulanır

 

Ey ruh!

İstifa et bu bedenden,

Ya da

Ey dünya! Bu bildik sensen

Beni içine zerk et

 

Murat KARACAN

Share this post


Link to post
Share on other sites

Devrim

 

Temiz kalan tek yerdir devrim

bütün bir yıl

kirlenen duvarda

ama görebilmek icin

asıldığı çividen indirilmelidir

yapraklari biten takvim

 

 

Zorbalara direnmektir devrim

bir çocuğun

annesinin çantasından aldığı paraları

altına gizlediğini

söylememiştir dövülen

hiçbir hali

 

 

İçinde yaşamaktır devrim

dikiş kutusunun

ve toplu iğneler gibi

bir arada olmayı gerektirir

karşı koyabilmek icin zulmüne

makas denilen patronun

 

 

Gece ışıklar arasında koşmaktır devrim

ateş böceklerini

yakalamak isteyen çocukların

peşine takılır gün gelir

yanıp sönen mavi ışıkları

polis arabalarının

 

 

Kağıt bir gemidir devrim

bütün gemiler

hurdaya çıksa da sonunda

taşıdığı özgürlük şiiriyle

batmadan yüzer nicedir

dünya sularında

 

 

Kim bilir kaç yunus görmüş

kaç DENİZ GEZMİŞ...

 

 

Sunay Akın

Share this post


Link to post
Share on other sites

İÇİNDEN DOĞRU SEVDİM SENİ

 

İçinden doğru sevdim seni

 

Bakışlarından doğru sevdim de

Ağzındaki ıslaklığın buğusundan

Sesini yapan sözcüklerden sevdim bir de

Beni sevdiğin gibi sevdim seni

Kar bırakılmış karanlığından.

Yerleştir bu sevdayı her yerine

Yüzünde ter olan su damlacıklarının

Kaynağına yerleştir

Her zaman saklamadığın acısızlığın son durağına

Gül taşıyan cocuğuna yerleştir

Ve omuzlarına daracık omuzlarına

 

Üşümüş gibisin de sanki azıcık öne taşırdığın

Tam oraya işte uçsuz bucaksız bir düzlükten

Bir papatya tarlasıyla ayrılmış göğüslerine yerleştir

Ve esmerliğine bir de eski bir yangının izlerinin renginde

Saçlarının yana düşüşüne onları bölen ikiliğe

Alnından başlayan ve ayak bileklerinde duran

Yani senin olmayan seni bir boşluk gibi saran hüzne

Yerleştir onu bir kentin parça parça aklında tuttuğun

Kar taneleri gibi uçuşanVe her gün biraz daha hafifleyen semtlerineYerleştir bu sevdayı her yerine.

Ekledim ben tattığım her şeyi denizlere

Bildiğim ne varsa onlar da hep denizlerden

Sen de bir deniz gibi yerleştir onu istersen

SevdayıVe köpüklendir

Ve yaşlandır ki işte kederi anlamasın

Ama dur her deniz yaşlıdır zaten

Öğrenmez ama öğretir mutluluğu

Bizim sevdamız da öyledir iyi şiirler gibi

Biraz da herkes içindir.

Ve gelinciğin ikinci tadına benzemeli

Var eden kendini birincisinden

Yani bir sevdayı sevgiye dönüştüren.

 

Ben şimdi bir yabancı gibi gülümseyen

Tanımadığın bir ülke gibi

İçinde yaşamadığın bir zaman gibi

Tam kendisi gibi mutluluğun

Beni bekliyorsun

Ve onu bekliyorsun beni beklerken

.Edip Cansever

Share this post


Link to post
Share on other sites

duino ağıtlarından....

 

 

"uyuması için birine şarkı söylemek istiyorum,

birisinin yanına oturup hareketsizce durmak.

seni sallayarak bir şarkı mırıldanmak istiyorum,

tam uykuya dalacağın sırada seninle birlikte olmak.

evdeki tek uyanık kişinin ben olmasını,

gecenin soğuk olduğunu tek bilenin.

hem içeriyi, hem de dışarıyı dinlemek istiyorum,

senin içini, dünyanın ve ormanların.

saatler, zillerini ağır ağır çalıyorlar,

ve sen zamanın aslına inebiliyorsun. <******>

sokakta bir yabancı yürüyor

ve yoldan geçen bir köpeği rahatsız ediyor.

ardından sessizlik geliyor.

gözlerimi sana,

ellerimi uzatırcasına sunmuştum,

karanlığın içinde bir şeyler kıpırdadığında,

seni hafifçe tutup sonra da bırakmaları için."

 

Rainer Maria RİLKİE

Share this post


Link to post
Share on other sites

TÜRKÜLER

Öylesine geniş ki yüreğim bir deniz gibi,

Güler yüzün bir güneş ışığınca

Tatlı ve derin yalnızlığında,

Dalganın dalgaya sessiz karıştığı yerde.

Gece mi bastırdı? gün mü yoksa? bilmiyorum.

Güler bana o tatlı o sevimli

Güneş ışıltılı yüzün,

Ben bir çocuk gibi mutluyum.

 

Gece yarısı bir de rüzgar

Yavaştan yavaştan pencereme çarpar.

Bir sağnak başlamış inceden

Damlar odama yavaşça.

Mutluluğumun düşüdür benim,

Rüzgar gibi yalar geçer yüreğimi.

Bir buğudur o bakışında senin.

Bir yağmur tadıyla sarar yüreğimi.

 

 

 

NIETZSCHE

Share this post


Link to post
Share on other sites

ÇİROZNAME

 

Beyaz, kocaman bir duvar, çıplak mı çıplak

Üzerinde bir merdiven, yüksek mi yüksek

Duvar dibinde bir çiroz, kuru mu kuru.

Bir herif geldi, elleri kirli mi kirli

Tutmuş bir çekiç bir çivi, sivri mi sivri

Bir büyük yumak da sicim, zorlu mu zorlu.

 

Çıktı merdivene derken, yüksek mi yüksek

Mıhladı sivri çiviyi, tak tak da tak tak

Duvarın ta tepesine, çıplak mı çıplak.

 

Attı çekici elinden, düş Allah'ım düş

Taktı çiviye sicimi, uzun mu uzun

Astı ucuna çirozu, kuru mu kuru.

 

İndi merdivenden tekrar, tıkır da tıkır

Sırtında çekiç merdiven, ağır mı ağır

Çekti gitti başka yere, uzak mı uzak.

 

O gün bugündür çirozcuk, kuru mu kuru

Mezkür sicimin ucunda, uzun mu uzun

Nazikçe sallanır durur, durur mu durur.

 

Ben bu hikayeyi düzdüm, basit mi basit

Kudursun bazı adamlar, ciddi mi ciddi

Ve gülsün diye çocuklar, küçük mü küçük.

 

Charles Cros

Share this post


Link to post
Share on other sites

ESKİ GÜNLERDİ

 

Eski günlerdi, evlat

Yürek ile gülünürdü

ve gülünürdü gözlerle;

oysa yalnız dişleriyle gülüyorlar artık,

aranırken gölgemin peşinden

buza kesmiş gözleri.

 

Öyle zamanlar da vardı elbet

yürek ile el sıkışılırdı;

geçti gitti tümü, evlat.

yüreksiz el sıkışılıyor

aranırken diğer el

benim boş ceplerimi.

“Burası evin,” “yine gel,”

diyorlar, ve tekrar geldiğimde

ve hissettiğimde evimdeymiş gibi

bir defa, iki defa,

üçüncü olmuyor hiç-

kapanmış buluyorum tüm kapıları üzerime.

 

İşte böyle böyle çok şey öğrendim, evlat.

Yüzler giyinmeyi öğrendim

Elbiseymiş gibi –evyüzü,

iş yüzü, sokak yüzü, hancı yüzü, asil mi-

asilyüzü, herbirinin uyumlu gülüşleri

donuk bir portreninmiş gibi.

 

Ve gülmeyi de öğrendim

sadece dişlerimle

ve el sıkışmayı yüreksiz.

“Güle güle” demeyi de öğrendim,

“İyi sıyırdın” demek isterken,

“Memnun oldum tanıştığımıza” demeyi,

pek de memnun değilken; ve “sohbet

güzeldi” demeyi, sıkıntıdan patlarken.

 

Ama inan bana, evlat.

Aynı kalmak isterim dün neysem

hani senin gibiyken. İsterdim

unutayım ses kısan tüm bunları.

Öğreneyim isterdim, dahası yeniden

gülmeyi, çünkü aynadaki gülüşüm

bir yılan dişi gibi gösteriyor dişlerimi!

 

Şöyle göster bana, evlat,

gülmeyi; göster bana

nasıl gülerdim, tebessümdeydim

senin gibiyken, bir zamanlar ben.

 

Gabriel Okara

Share this post


Link to post
Share on other sites

Geldim

 

Oraya geldim -

oradan gittim:

Öylesine yakındık ki.

 

Dalından kopardığım yeşil elmanın

iki yarısı değil

hepsini yediğin kendisi gibi.

 

İçinden geçtiğimiz kokulu karanlığı

delip geçen parlak ışığım gibi.

 

Koyu yeşillikler içindeki evin

gözümüze çarpıveren

sarı sıcak penceresi gibi.

 

Ayaklarımızın altında kıpırdanan

serin denizin parıltıları gibi.

 

Öylesine yakınız ki

oraya geldim -

orada olacağım.

 

Yorgun musun?

Yattın mı?

 

Uyu -

düşünme beni.

 

oruç aruoba

Share this post


Link to post
Share on other sites

TEĞET

 

Herkes kırılamaz;

bazen ipince bir dal olmak gerekir

kırılmak için:

 

Ama dünya kütüklerin…

 

Ağlayamaz herkes;

ağlayabilecek kadar büyümek gerekir:

 

Dünya ise küçüklerin…

 

Sevemez herkes;

bir orman olmak gerekir sevmek için:

 

Bak ki dünya çöllerin…

 

Ve vâkur bir damla olmak

dalga için.

 

Katılmak okyanusa aşk için, isyan için!

 

 

Yılmaz Odabaşı

Share this post


Link to post
Share on other sites

yalnız gelme...

 

Gelirken

yağmuru da getir

yalnız gelme,

ömrüm sarnıcı olmuş

yarım kalmış bir aşkın...

 

yalnız gelme,

sana biriktirdiğim

yalnızlığımı da al gel...

sabahçıl martı seslerini,

ve bu kente yeniden

merhaba deyişimi de

al gel...

 

gelirken

yalnız gelme,

hummalı bir devrim/le gel

ki değişsin

gün batımlarım...

 

yalnız gelme

gelirken bir dirhem

barış getir,

çocuklara bayram şekeri...

 

yalnız gelme

gelirken

bir sokağı adımlar gibi

eski günlerden

bir demet getir...

 

kanamayan bir hüzün

acımayan hatıralar

ve doymayan bir açlık

getir gelirken

yalnız gelme...

 

yalnız gelme

gelirken

sen de gel...

gel ama

gel...

 

Atila Öztel

Share this post


Link to post
Share on other sites

Join the conversation

You are posting as a guest. If you have an account, sign in now to post with your account.
Note: Your post will require moderator approval before it will be visible.

Guest
Reply to this topic...

×   Pasted as rich text.   Paste as plain text instead

  Only 75 emoji are allowed.

×   Your link has been automatically embedded.   Display as a link instead

×   Your previous content has been restored.   Clear editor

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

Sign in to follow this  

×
×
  • Create New...

Important Information

By using this site, you agree to our Terms of Use.