Zıplanacak içerik
  • Üye Ol

Bloglar

Seçilmiş Blog Başlığı

  • Johnydoe

    Korku İmparatorluğu...

    Gönderen: Johnydoe

    Dilinin sürekli olarak kırık dişinin üzerine gitmesi gibi yaralarımızla oynayıp durmamız. İyileşmek, iyi hissetmek gibi bir kaygımız görünürde olsa da içten içe o acıyı, ağrıyı çekerken kendimizi önemli sandığımız için mi, iyileşmesine izin vermiyoruz. Sanki o yara iyileşirse yaşadıklarımız da o yarayla birlikte kaybolup gidecek. İnsan geçmişte yaşadıklarını unutmaya başladığında nasıl bir insan olabilir ki? Geleneksel anlayışa sahip toplumlarda değişimlere karşı direnç göstermek sanki doğuştan verilen bir yetenek gibidir insana. Bilincin ötesinde bir refleks gibi değiştiğini hissettiği anda karşı koyar. Çoğu zaman bunun farkında bile olmadan, karşı koyuyor gibi değil de, kendini koruyor gibidir. Oysa tek yaptığı kafasını toprağa gömmektir. Bunu fark etmemek için daha çok kapatır kendini. Bir süre sonra kopar gerçeklikten. Başka, başkasının gerçeklerine sahip çıkmaya savunmaya başlar. Çünkü başkasının sahip olduklarını savunmak kendi sahip olduklarını savunmaktan her zaman daha kolaydır. Kaybetse bile zarar görmeyeceğini bildiği için rahattır. En fazla başka bir gerçeklik bulup ona sığınır.

    Başkalarının parasıyla kumar oynayıp sürekli kazanan ama beş kuruşu olmayan bir kumarbaz tanıdım. Neden diye sordum. Neden kendin için oynayıp kazanmıyorsun ve bu sefaletten kurtarmıyorsun kendini? Oynadığını söyledi eskiden. Herşeyini kaybettiğini. Kaybetme ve sonrasında bu kaybetme duygusuyla karşı karşıya kalma korkusunun tüm benliğini ele geçirdiğini, doğru zaman da doğru riskleri alamadığını ve bu yüzden kaybetmeye mahküm olduğunu. Çok yetenekli ve akıllı olsalar da çalıştıkları iş yerlerinde yükselip mevki sahibi olmak yerine daha az kazanmaya tamah edip hayatları boyunca yerlerinde sayan, hesaplayamadıkları bir felaket başlarına geldiğinde ise kaybolup giden insanların da açıklaması çok farklı olmayacaktır. Bir gün tamamen yıkılıncaya dek almadıkları risklerin rehaveti ve rahatlığıyla oldukları yerde saymayı tercih ederler. Kaybetmek istemezler. Çünkü oynadığın kumarda orataya koyduklarının büyüklüğü, sonrasında olacakları düşündüğünde başına gelecek felaketin de büyüklüğünü gösterir insana. Tüm elindeki yetenekleri aklı ve tecrübeyi başkalarının kazanması için harcar dururlar. Kaybedecekleri en fazla standart bir iştir ve bu işi her yerde bulabileceklerini düşündükleri için algıları korkuyla gölgelenmez. Bu yüzden başarılıdırlar ama bu başarı diğerlerine hizmet eder.

    İnsanın ruhundaki yaralarla elindekileri kaybetme korkusu aşağı yukarı benzer şekillerde hayatlarını olumsuz etkiler. Birey bunun farkında olsa bile az önce bahsettiğim nedenlerden dolayı ikisinden de vazgeçemez. Bir kadının yetişkin olana kadar babasından şiddet ve baskı görmesi onu ne kadar olumsuz etkilese de o kadınların aşık olduğu adamların da babalarına benzedikleri, kimi zaman bunun farkında olarak kimi zaman farkında olmadan o adamları seçmeleri de bu şekilde açıklanabilir. Gelenekçi ve ataerkil bir toplumda yaşıyor olmamız, kocasından ya da sevgilisinden şiddet gördüğü halde yine de ondan vazgeçmeyen kadınların bu davranışını açıklamaya yeterli değil görüşündeyim. Bastırılmış kişilik, özgür bir birey olmanın risklerini almak ve kendi kararlarını vermek yerine, hayatlarını çekilmez kılan erkekleri tercih etmeleri, o erkeklerden gördükleri zararı kendi sorumluluklarının sonucunda kaybettiklerinin vereceği zararla karşılaştırıp bilineni tercih etmeleri, yetenekli ve akıllı odluğu halde mevki sahibi olmak yerine ait olduğu yerde sebat edenlerle, geçmişinden gelen yaraların kapanmasına izin vermeyip o yaranın bilindik acısına sahip çıkıp iyileşmesine izin vermeyenlerle aynı nedenden kaynaklanmaktadır. Bilinen acı, bilinmeyen acıya tercih edilir. Çünkü yetiştirilirken olasılıkların en kötüsüne hazırlıklı yetiştiriliyoruz. Daha çocukluktan itibaren, terli terli su içme hasta olursun, evden uzağa gitme kaybolursun, annenin elini bırakma seni çingeneler çalar, yalan söyleme Allah baba seni çarpar.... vb. gibi hep olumsuzluk içeren örneklerle kişiliğimiz baskı altında büyütüldük. Elbette ki bu uyarılar doğru ve yerinde uyarılar ama bize bunları yapma dedikten sonra şunları yapabilirsin böyle daha iyi olur diye seçenekler sunulmadı. Bu yüzden biz ne zaman sokağa çıksak ya hasta oluyoruz, ya kayboluyoruz ya da çingeneler bizi çalacak diye korku içinde yaşıyoruz. Büyümüş olmamız bu örnekleri çeşitlendirerek arttırdı sadece bu.
    • 0 yorum
    • 59 görüntü
 

kıyamet teorisi.

herkes sustuğunda, kulaklarımdaki çınlamanın şiddeti sarıyor kafamın içini. tehlike anında çalan sirenler gibi... gecenin bir yarısı hava saldırısı olmuş da, sığınaklara çağırıyorlar beni. karartmalar sarmış tüm pencereleri. sanki evler küsmüş sokaklarına da kapatmışlar gözlerini. balkona çıkıp da sigara içen yok. dumansız hava sahası ilan edilmiş tüm açık alanlar. neyse ki hala kapalı alanlarda sevişmek serbest. yoksa nesli tükenirdi güzelim insanlarımın...

iyi insanlar yalnızca filmlerde var artık. zaman makinasını kullanabilse herhangi biri geçmişe gidip bahis oynardı daha zengin olmak için. daha rahat daha güzel bir hayatı kendi tekeline alıp umursamadan kız kulesinin, boğazın ortasında suları çekilmiş, kuraklığın ortasında yapayalnız kalacağını, bahama adalarından birini satın alır giderdi bu coğrafyadan... sanki siz aksini mi yapacaksınız? sanki ben yapmayacak mıyım?

insan aklını uyuşturup düşünmesini engelleyen her türlü afyon için caizdir diye bir fetva bekliyorum, diyanetimin başına geçirilen ve yalnızca gerçek hayatta olacak kadar kötü insanlardan. sonra da bir yalanlama, biz yazmadık hesabımız ele geçirildi falan filan... kimse hesabı ele geçirenin hesabın asıl sahiplerinin akıllarından geçenleri yazdığı gerçeğinden bahsetmeden, bu 'pardon aldatıldık!'ı sorgulamayacak nasıl olsa, yeni bir 'pardon'a kadar... yeni bir pardona kadar neleri unutacağız biz! tuhaf. alzhemir yaşayan bir toplum olduk. yıllar öncesinden ruhumuzda izler bırakan onlarca acıyı hüsranı dün gibi hatırlarken, dün söylenen sözleri unutup bugün söylenen yalanlara bu kadar kolay inanıp kabullenmemiz öyle değil mi? sanırım bu unutkanlık kıstası günden dakikalara düşmüş durumda. neyse, ne diyordum?

okyanuslardaki gulf-stream akıntılarındaki değişimin bir gün bu dünya üzerindeki herkesin, dolayısıyla hepimizin belasını verecek olmasını dert etmek yerine, dün gelen elektrik faturasını son ödeme tarihinde ödeyebilmek için hangi ihtiyaçlarından kısıntı yapması gerektiğini hesaplama konusunda uzmanlaşan insanlarımızın sahip oldukları bu zihinsel aktiviteyi daha yararlı işlerde kullanması herkesin menfaatine olurdu. ama insanların/mızın elindeki bu muazzam gücü fatura sorununu halletmek yerine başka işlerde kullanma şansları olsaydı sanırım gulf-stream akıntılarındaki sorun listenin en dibinde bile yer almazdı. çünkü yarın uyanınca üzerimize ne giyeceğimiz, nereye gideceğimiz ve sosyal medya hesaplarımızda bizi kim beğenmiş, kim gizliden takip etmiş gibi daha önemli sorunlarımız var. bir de sevdiğimiz neden bizi sevmiyor, sevmediğimiz dibimizden ayrılmıyor gibi bir türlü çözemediğimiz denklemlerimiz var. en kral sayısalcı arkadaşı getirin bu denklemle kafayı yer!

yazılı ifade yeteneği gelişmiş birinin kendini konuşarak anlatamamasının ironisi altında eziliyorum bazen. bir sürü dişlilerden oluşan eski bir saat gibi. çalışıyor ama nasıl çalıştığını anlayamadığım için akrebi kovalayan yelkovan gibi koşturup duruyorum peşinden. üzerinden geçtiğim rakkamlarla anlatmaya çalışıyorum yaşadıklarımı. göstererek... belki bu yüzden konuşamıyorum. benim gördüklerimin sesli ifadelerde bir karşılığı yok ki, düşündüklerimin olsun. sözel ve sayısal yetersizliklerimi görselliğimin ardına saklanarak ifade etmeye çalışıyorum. anlamak kolay değil, anlatamadığımdan biliyorum. uyarıları görmezden gelmek, başınıza gelecek felaketlerden korumuyor sizi. en fazla son ana kadar huzurlu ve sakin kalmanızı sağlar. bunun kime ne faydası var emin değilim. gulf-stream akıntısının bir gün akmaktan vazgeçip tepenize tsunami dalgası halinde bela olmasına dek diyanetinizin başındaki insanların söyledikleriyle vakit geçirmeniz gibi...sahi, nasıl başarıyorsunuz, tüm bu olan biten, olan ama bir türlü bitmeyen saçmalıklar karşısında hala huzurlu kalmayı?

Johnydoe

Johnydoe

 

Korku İmparatorluğu...

Dilinin sürekli olarak kırık dişinin üzerine gitmesi gibi yaralarımızla oynayıp durmamız. İyileşmek, iyi hissetmek gibi bir kaygımız görünürde olsa da içten içe o acıyı, ağrıyı çekerken kendimizi önemli sandığımız için mi, iyileşmesine izin vermiyoruz. Sanki o yara iyileşirse yaşadıklarımız da o yarayla birlikte kaybolup gidecek. İnsan geçmişte yaşadıklarını unutmaya başladığında nasıl bir insan olabilir ki? Geleneksel anlayışa sahip toplumlarda değişimlere karşı direnç göstermek sanki doğuştan verilen bir yetenek gibidir insana. Bilincin ötesinde bir refleks gibi değiştiğini hissettiği anda karşı koyar. Çoğu zaman bunun farkında bile olmadan, karşı koyuyor gibi değil de, kendini koruyor gibidir. Oysa tek yaptığı kafasını toprağa gömmektir. Bunu fark etmemek için daha çok kapatır kendini. Bir süre sonra kopar gerçeklikten. Başka, başkasının gerçeklerine sahip çıkmaya savunmaya başlar. Çünkü başkasının sahip olduklarını savunmak kendi sahip olduklarını savunmaktan her zaman daha kolaydır. Kaybetse bile zarar görmeyeceğini bildiği için rahattır. En fazla başka bir gerçeklik bulup ona sığınır.

Başkalarının parasıyla kumar oynayıp sürekli kazanan ama beş kuruşu olmayan bir kumarbaz tanıdım. Neden diye sordum. Neden kendin için oynayıp kazanmıyorsun ve bu sefaletten kurtarmıyorsun kendini? Oynadığını söyledi eskiden. Herşeyini kaybettiğini. Kaybetme ve sonrasında bu kaybetme duygusuyla karşı karşıya kalma korkusunun tüm benliğini ele geçirdiğini, doğru zaman da doğru riskleri alamadığını ve bu yüzden kaybetmeye mahküm olduğunu. Çok yetenekli ve akıllı olsalar da çalıştıkları iş yerlerinde yükselip mevki sahibi olmak yerine daha az kazanmaya tamah edip hayatları boyunca yerlerinde sayan, hesaplayamadıkları bir felaket başlarına geldiğinde ise kaybolup giden insanların da açıklaması çok farklı olmayacaktır. Bir gün tamamen yıkılıncaya dek almadıkları risklerin rehaveti ve rahatlığıyla oldukları yerde saymayı tercih ederler. Kaybetmek istemezler. Çünkü oynadığın kumarda orataya koyduklarının büyüklüğü, sonrasında olacakları düşündüğünde başına gelecek felaketin de büyüklüğünü gösterir insana. Tüm elindeki yetenekleri aklı ve tecrübeyi başkalarının kazanması için harcar dururlar. Kaybedecekleri en fazla standart bir iştir ve bu işi her yerde bulabileceklerini düşündükleri için algıları korkuyla gölgelenmez. Bu yüzden başarılıdırlar ama bu başarı diğerlerine hizmet eder.

İnsanın ruhundaki yaralarla elindekileri kaybetme korkusu aşağı yukarı benzer şekillerde hayatlarını olumsuz etkiler. Birey bunun farkında olsa bile az önce bahsettiğim nedenlerden dolayı ikisinden de vazgeçemez. Bir kadının yetişkin olana kadar babasından şiddet ve baskı görmesi onu ne kadar olumsuz etkilese de o kadınların aşık olduğu adamların da babalarına benzedikleri, kimi zaman bunun farkında olarak kimi zaman farkında olmadan o adamları seçmeleri de bu şekilde açıklanabilir. Gelenekçi ve ataerkil bir toplumda yaşıyor olmamız, kocasından ya da sevgilisinden şiddet gördüğü halde yine de ondan vazgeçmeyen kadınların bu davranışını açıklamaya yeterli değil görüşündeyim. Bastırılmış kişilik, özgür bir birey olmanın risklerini almak ve kendi kararlarını vermek yerine, hayatlarını çekilmez kılan erkekleri tercih etmeleri, o erkeklerden gördükleri zararı kendi sorumluluklarının sonucunda kaybettiklerinin vereceği zararla karşılaştırıp bilineni tercih etmeleri, yetenekli ve akıllı odluğu halde mevki sahibi olmak yerine ait olduğu yerde sebat edenlerle, geçmişinden gelen yaraların kapanmasına izin vermeyip o yaranın bilindik acısına sahip çıkıp iyileşmesine izin vermeyenlerle aynı nedenden kaynaklanmaktadır. Bilinen acı, bilinmeyen acıya tercih edilir. Çünkü yetiştirilirken olasılıkların en kötüsüne hazırlıklı yetiştiriliyoruz. Daha çocukluktan itibaren, terli terli su içme hasta olursun, evden uzağa gitme kaybolursun, annenin elini bırakma seni çingeneler çalar, yalan söyleme Allah baba seni çarpar.... vb. gibi hep olumsuzluk içeren örneklerle kişiliğimiz baskı altında büyütüldük. Elbette ki bu uyarılar doğru ve yerinde uyarılar ama bize bunları yapma dedikten sonra şunları yapabilirsin böyle daha iyi olur diye seçenekler sunulmadı. Bu yüzden biz ne zaman sokağa çıksak ya hasta oluyoruz, ya kayboluyoruz ya da çingeneler bizi çalacak diye korku içinde yaşıyoruz. Büyümüş olmamız bu örnekleri çeşitlendirerek arttırdı sadece bu.

Johnydoe

Johnydoe

 

Kadın Ko(r)kusu

Açlığı 'güç' olan birini kontrol etmek kolaydır. Tüm diğer ihatiyaçlarının önüne güçlü olmayı koymuşsa insan bu zehirle başkalarının kontrolünde olduğunun bile farkına varamaz. Güce ulaşma yolunda her kalıba girebilir, amacı uğrunda tüm benliğinden vazgeçebilir. Bazen ulaşamayacağını bile bile güç kırıntıları için yok olmayı bile göze alabilir.

içinde yaşadığımız toplum düzeninde belki de en kolay kontrol edilebilir bireyler bunlardır. bu düzeni kontrol edenler gerçek güç sahipleri, güce ulaşma yolunda gözünün karartmış kişileri kullanarak yerlerini sağlamlaştırırlar. çünkü basittir onları yönledirmek. labirentin çıkış yerine gücü koyarlar, sonra olabildiğince karmaşık hale getirirler koridorları. sürekli olarak dikte ederler, güce ulaşmak için, mutlu olmak için, tatmin olmak için şunları yapmanız gerekiyor diye. diğerleri söylenenleri kabul edip beklenen tepkileri verirler. güç, zengin olmaktır, zengin olmak için ünlü olmak gerekir, ünlü olmak için popüler kültür enjekte edilir toplumun damarlarına. bunun en kolay yolu izlenilen televizyon programları. yalan kurgulanır, sıradan insanların da ünlü dolayısıyla zengin ve güçlü olduğu hikayeler sunulur. güç hırsıyla tutuşan ama oturduğu koltuktan kalkmaya üşenen insanlara umut vaat edilir. bir gün siz de böyle olabilirsiniz diye. kalkmaya üşenen insan, uykusu gelince yatağına gider, sabah hava aydınlanmadan işine, sonra akşam geri geldiğinde tüm gün yaşadığı saçmalığı, hizmet ettiği güç sahiplerini unutmak için aptal kutusunu açar ve koltuğuna oturur. yeni hikayelerle uyuşturur aklını, bir sonraki neden ben olmayayım?!

güç, birliğin, bir olmanın ardına konur sonra. birlikteysek güçlüyüzdür der, gücün gerçek sahipleri. sonra korkuları yaratırlar, tüm dünya bizim birliğimizin karşısında, bizi bölmek istiyorlar, bizim güçlü olmamızı istemiyorlar, bizi bölerek yok edecekler! derler... güç aşkıyla yanıp tutuşanlar, birlik olma yolunda saf tutarlar. liderlerinin bir sözüne bakarlar düşünmeksizin, sorgulamaksızın. çünkü tüm dünya onlara düşman, tüm dünya onların yok olmasını istiyor, dünyanin işi yok, onun güçlü olmasını istemiyor... lierleri sağa gidin der, hepsi birlik olarak sağa gider, sonra sola gitmeleri emredilince neden sağa gittik diye sormazlar. çünkü sonunda güçlü olacaklar...

güç, ilahi inancın ardına konur. gücün gerçek sahipleri der ki, iman sahibi olanlara cennet mükafattır, bu dünyada çok zorluk çekmiş olabilirsiniz, baki olan diğer dünyadır... derken kendilerinin bu dünyada sürdükleri sefayı mümkün olduğunca örtbas ederler. güç açlığıyla yanan yığınlar yeterince şükrederlerse bu dünyada olmasa bile diğer dünyada güçlü olacaklarına biad ederler. dinlerler liderlerinin sözünü, onların istediği şekilde iman eder, istemediği şekilde lanetlerler. hayatları boyunca güçlü olamayacaklarını düşünseler bile şükretme mekanizmasıyla kendilerini kullananların beklediği gibi davranırlar, kendileri gibi değil...

açlığı güç olan birini kontrol etmek kolaydır. onları düzene adapte etmek kolaydır çünkü doğru şekilde yaklaşılırsa tepkileri ve tercihleri de tahmin edilebilir olur. kimini zengin olmakla kandırırsın, kimini birlik olmakla kimini imanla... ama mutlaka kanacakları bir yol vardır. çünkü tahmin edilebilirler. açlığı sevgi olan biri ise tercihlerinde tutarsızdır ve önceden tahmin edilemez. işte mevcut düzenin sahiplerinin en çok korktukları bireyler bunlardır. kontrol edilemezler. bir kadını seven erkeğin, ya da bir erkeği seven kadının ne zaman ne yapabileceği, nelerden fedakarlık edeceği öngörülemez. bunları ne televizyon izleterek uyuşturabilirsin, ne milliyetçilik, bir olmak kaygısıyla korkutabilirsin ne de iman gücüyle yapacaklarından vazgeçebilirsin. çünkü aşık olan insanın parayla işi olmaz. aşık olan insanın milliyeti olmaz çünkü başka ırktan birine sevdalanabilir. aşık olan insanın sevdasının karşısına imanı koyamazsın çünkü kalbiyle hareket eder, biad etmez. tanrı korkusuyla insan aşkı arasında sıkıştıramazsın. bir yerde mutlaka hata verir, ya kendini yakar, ya imanını...

bu yüzden düzeni yöneten gerçek güç sahipleri, toplumları yönetirken sevgiye aç olan insanları bastırmak için kendilerine göre kurallar koydular. en basiti ve tartışmaya en kapalı olanı, kadını kapatmak oldu. kadını bir insan olmaktan çıkarıp, el değmemesi gereken, sadece erkeğin ait olabileceği bir malmış gibi davranmasını dayattılar. erkeklere ise el değmemiş bir kadınla evlenmeyi şart koştular. kadınlar önce saçlarını örttü, sonra başka erkeklerle aynı ortamda oldukları zaman vicdan azabı çekmeye başladılar. içten içe bunun yanlış olduğunu bilseler de daha yüce bir aşk için, tanrı aşkı için buna katlanmak zorunda olduklarına kendilerini inandırdılar ki, bunu yaparken de en çok kadınlar diğerlerini etkiledi. erkeklere ise daha çok müsamaha gösterdiler. diledikleri kadınla birlikte olabilecekleri ama evlenecekleri zaman, el değmemiş olanı seçerlerse diğer aptıklarının bir önemi olmadığı öğretildi ki bu da işlerine geldi. bu dayatmalardan sonra ne kadınlar ne de erkekler sevdikleriyle birlikte olmak yerine, kurallara uymayı tercih ettiler. sevgiyi çıkardılar denklemden, çünkü işin içinde sevgi varsa, tüm zenginlikler, ırkçılıklar, inanç farklılıkları anlamasız kalıyordu. insanı, sevmek için insan olması yetiyordu. bu güç sahiplerinin işine gelmedi. kadını kapattılar. toplumdan soyutlayıp onları değerli mal haline getirdiler. bunu yaparlarken kendilerini ayrı tuttular ve kimse farkına varmadı.

bugün, yaşadığı hayatta mutlu olan sadece güç sahipleri. bir avuç azınlık. geri kalan çoğunluk şükür mekanizmasının ardına sığınıp sıranın onlara gelmesini bekliyor. ya kadınlar? bir külçe altından değerli olmak karşılığında, kendilerini kapatıp, mal olmayı kabul mu ediyorlar? insanın sevmesinden korkuyorlar. çünkü en büyük devrimler aşkla başlamış tarih boyunca. bunu bildikleri için kadınları özenle saklıyorlar... ya kadınlar? neden saklanıyorlar? hiç mi sevmiyorlar?

Johnydoe

Johnydoe

MECZUP

5-6 ay evvelsi hastanede bir evrak doldururken tarihi “2019” attım. Alp atıldı “anne napıyorsun “2018” deyiz ya!” diye. “Hadi ordan daha yılları bilmiyorsun” dedim payladım bide paşamı. 😂 Üzerinden bi zaman geçti gazete okurken şöyle bi tarihe ilişti gözüm. Ben şok 😱 hakkaten de 2018 miş. Siz artık ister alık😀 deyin, ister Leyla. Bana sorarsanız meczup’um. 😇 Çünkü ne gün umrumda, ne yıl. Hep an’ dayım çok şükür..🙏 Günler geçer yıllar geçer. Sağlığınız, mutluluğunuz, huzurunuz daim olsun, çok olsun..Sevgilerimle..❤️💕🌸😍🌹🌺 

Radya

Radya

 

YILMA !

Köşeme hoş geldiniz. Burada yazılarımı pazarlıyorum.
Parasıyla değil mi? Ben de bu işi yapıyorum… Bakın aklınıza bir şey takılırsa hemen haber edin. Mesela bir şey mi övülecek? Hemen oradayım… Mesela bir şirketsiniz, adınız biraz şaibeli olaylara karışmış… Hiç sorun değil. Eğer karşılığını verirseniz (Mesela böylesi bir ahlaki yozlaşmışlığı 1 milyon TL’ye güzelce) överim… Nedir yani? Şu hayatta her şey satılık, bir tek mutluluk değil… O yüzden ben de mutluluğu satın almanın peşinde koşturuyorum. İsteyen beni satın alsın, nasıl olsa benim mutluluğum satılık değil ama kalemim satılık… Hemen bana ulaşın, sizin için kanseri en güzel şekilde allayıp pullayayım! zira ben bunu yaşadım/yendim. (şimdilik!  Beni Üzerseniz tekrar kanser olabilmem yüksek ihtimal)… Yılmayın direnin hep... Araba, elektronik eşya, bilgisayar oyunu, film, İNSAN, şehir, siyasi parti (Artık ahlaksızlığına göre artan fiyatlarla) övülür, yağ çekilir, senaryo yazılır… Kalemim satılıktır, hepinizi köşemde görmek isterim. Tabii ki ücreti karşılığında… Ama o zamana kadar sadece kendi sevdiğim şeyleri öveceğim Yılmadan. Överken de biraz nereden geldiğimize, az sonra da nereye gideceğimize bakacağız birlikte Yitişlerimize... Bu ALINTILARLA ilgilenmiyorsan "DEFOL" Bloğumdan  Çünkü burası "gerçek" bir şekilde Hayal içeriyor. (muamma) Peki gerçekten de istikrarlı bir şekilde hayal kurarsak, hayallerimize yaklaşır mıyız? Yoksa hayaller içinde yaşayan hülyalı bir yavrucak mı oluruz? İşte bu yazıda bu sorunun ve sorunlu durumumuzun cevabını arayacağız. (Ben cevabı biliyorum, siz kendi içinizde ararsınız artık)… Önce biraz geçmişe gidelim… Çok da değil, 4-5 yıl kadar geriye gidiyoruz. Nasıldık , neler yapıyorduk o yaptıklarımız bize ne hissettiriyordu da o Hayalleri kurabiliyorduk... Şimdi neden o hayalleri gülümseyerek yada küfrederek oldusunu olmadısını irdeliyoruz... Bence bir  hayalden ne zaman gerçekten vazgeçersen O artık olmuştur.. (Bende hep öyle oldu yani  ) Deniz içinde en çok Balık bulundurur! Balık yaşadığı denizde adını bulur. Balık yaşadığı denizde tadını da bulur.  Senin Deniz'in senindir...Balıkla bir tahta parçası birbirinden farklıdır...Düşün Yılma; IMMMMM şimdi hayalimde bir Barba var;  Büyükada – Heybeli arası oltasını atmış bir Barba,,, balığına bakar denizi sever… Adada kayalıklarda da güzelce teneke üzerinde istavritini yapar, yemeğine ekmek katar, rakı içer azar azar, sonra da azar… Geçmişini özler... Hala denizdeyken bile özler...Geçmişi yüceltmeden, yaşatmanın bir yolu olmalı tabii;
Bunu günü yaşayanlar yapabilir, ama günü yaşarken her gün, günü gününe günü yaşamak lazım. Bir güne takılmadan yaşamak...  Yılmadım... Yılmayacağım... DENİZ YILMAZ...   *****barba /.’./ ad yaşlı, sakallı erkek demek olan bu sözcük, yaşlı Rum meyhanecilere seslenmek için kullanılır.

simin

simin

 

BURCU

Merhaba,  Anı defterim olarak buraları kullanmayalı çok oldu... ADMİN'ime selam eder, ellerinden öper başıma da koyarım.🙂 Dün iş yerinde  güzel bir diyalog gerçekleştiren arkadaşımı yazıya dökmek geldi içimden... Hiç güleceğimiz yokken bizi güldürdü... ortam 1 aydır tatsız tuzsuz çünki... Bir kaç kişi oruç tuttuğundan asık suratla etrafta dolaşıyor, madem ki nefsini/ ruhunu zorluyor tutma kardeşim! biz senin tribini havanı cıvanıı çekmek zorunda değiliz sonuçta 🙄 Neyse ben konuya geçeyim; Burcu ocak ayında evlendi , ben de ona ihtiyacın olan bir şeyi alayım dedim sana ve mutfağında kullanacağı bir robotu aldım ettim... Bir arıza çıkartmış , dün faturasıni buldum ajandam da yetkili servisi de internetten  aradık bulduk; BURCU- iyi günler beyefendi benim garantisi devam eden bir mutfak robotum var getirsem bakabilir misiniz neyi var ? TEKNİK SERVİSÇİ DAYI- Tabi bakarız! BURCU- Sizin yeriniz nerede tarif eder misiniz? TEKNİK SERVİSÇİ DAYI- Beylikdüzü ..... sitesi ........ pasajın içinde! BURCU- Aaa tamam biliyorum ben orayı küçük bir dükkan dimi ? :))))))) TEKNİK SERVİSÇİ DAYI-  HAYIRRR hanımefendi  dükkanımız gayet BÜYÜK küçük falan değil! BURCU- !!!!!!!! ( Sessizlik)  BURCU- Peki iyi günler :) sonrası bizde kahkaha tufanı...  bana da aynı servisten bir yedek parça gerekli düdüklü tencere için aradım adam telefonu açmıyor baya endişelendim kendine bir şey yapmasın diye :)))  Neyse açtı gayet morali bozuk,üzgün... -Aaa yeriniz o pasajdaki büyük dükkan mı? tabii kiiii demedim :)))) baya kallavi bir fiyat verdi o tencere kapağı için, yanlış zamandı farkındayım :) Hepimiz her gün düzenli gülelim iyi geliyor! Sevgilerimle...

simin

simin

 

Yağmur İYİdir...

Sabah yağmur ve soğuk etkisiyle sokakta-metrobüste sadece işe ve okula gitmek üzere olanları farkettim... servisime binmek için bir metrobüs köprüsünden yolun karşısına geçiyorum her sabah gözlemlerim bundan mütevelli... şimdi bu sabah fark ettim ki 2 eniği eteğinde bir tanesi bebek arabasında eltisigile kahvaltıya giden sıkmabaş delikli triko hırkalı pembik gelin yok sokaklarda... fark ettim ki sadece dahiliye poliklinikte sosyalleşsin zaman öldürsün diye bilmem kaç köy ötede ki görümcesinin eltisinin yengesiyle karşılaşıp dedikodunun dibine vuran teyzeler yoktu yollarda... ahı gitmiş vahı kalmış ama yinede gelen geçen kızın orasına burasına bakan 50-75 yaş arası amele dayılarda yoktu sokaklarda... beyaz ve kahverengi ve turuncu tekstil stayla grubu bile üzerine bir ceket giydiği için gözlerim yanmadı bu sabah... yağmur İYİdir 😊 yağmur candır. Tüm gereksiz pislikleri her yerden temizler alır götürür... 😍 şimdi herkes bi limonlu yeşilçay içsin çalışmaya devam 🤗

simin

simin

 

işte geldim burdayım : )

yazarken bile heyecan bastı
merhabalar, duble merhabalar herkeslere 
özlemişim, hemde çok özlemişim   canım forumu az biraz sevmeye geldim 
ben aynı ben.
ağır işçi şevval olarak iş güç çoluk çocuk arasında devam ediyorum    giriş kısmını uzatmayayım, buralardayım gene görüşeceğiz nasıl olsa    herkeslere selamlar, sevgiler olsun 
ama bi dakka biraz uzatabilirim sevgili Admin size çok çok selamlar olsun 

şevval

şevval

 

GEREKSİZ İSE GEREK GÖRMEYİN!

Güçlü kadın olmak güzel şey yahu...
Ama yalnız olmak ?
Ben mesela bundan 2 yıl öncesine kadar bazen yalnız olduğuma üzülürdüm artık üzülmüyorum ben öyle istiyorum çünkü... anne-babadan ayrı yaşıyorsan kardeş yoksa, ev arkadaşı, normal arkadaş etrafında barındırmıyor kısaca insan sevmiyorsan YALNIZ bir kadın olmuşsundur... ama bunu sen seçmişsindir... nedenleri çoktur ve gereksiz faydasız kalabalığa da gerek yoktur. Kıyıda köşede uzatmalı bir manitan varsa bazen işe yarayabilir. oda bazen
ama bazı günler bu seçimine kızarsın söylenirsin... işten eve gelmişim perde yıkayıp asmam gerek ama boyum yetmiyor sehpanın üzerine sandalye koy çık ona bile üşenirsin , erkek arkadaşımı beklerdim gelsin de bu işleri yapsın diye. neden elin adamına bunu yaptırıyorum diye kendimi de suçlardım sonra, zorunda mı? hayır değil! eee ben adamı kullandım şimdi  hayatı beraber paylaşmanın gerekliliği deyip kendime teselli verirdim. sonra ben gittim bir merdiven aldım 5 basamaklı şu büyüklerden adama gerek kalmadı, kendimi teselli etmemede...
kavanoz kapağı açmak mı çok basit kapağın altına girecek bir kaşık sapının ucunu sokup kapağı hafif kaldırtın sıffftt diye bir ses duyunca tamamdır  adama gerek yok! Klozetin sifonumu bozuldu aldığın yere kurdur gel eve sök eksini aç yuuuutabı  nasıl montajlanır izle yap. eee paranı kazanıyorsun evine kendine bakıyorsun, herşeyi kendin hallediyorsun... sonra sonra etrafında erkekte istememeye başlayınca hehh tamamdır şimdi ne olacak diye bir gong sesi çınlıyor beyninde! dayamışsın o aldığın perdelik merdiveni 40 yaşına hadi bakalım şimdi ne olacak diyorsun! bir sessizlik bir sükunet çöküyor tüm bedenine ruhuna.. en yakın arkadaşını kaybetmişsin, büyük acılı aşk atlatmışsın, birden kafanın içinde ki o sesler susuyor, farkında olduğun yalnızlığın bile o an yok! sessizlik var sadece, sonsuzzz çıtsız bir sessizlik... ne oldu ki şimdi böyle birden dediğinde, iç sesin bile yok oda gitmiş senden... onu bile kaçırmışım 
Gereksiz olan gerek duyulmayan lüzumsuz her şeyi atınca hayatımdan yerini alet edevata döşeyince gerekliliklerin;
ben bi boş oldum, bi sessiz, bi değişik bişiyyy    Aldığım her nefesi duyan biri oldum. içimde kalbimde ve kafamdaki o gürültü gitti sessizlik kaldı sadece, içtiğim kahvenin kokusu daha keskin, bahçedeki kuşun ses desibeli çok yüksek, yağmurun karekterli bir kokusu varmış ben bilmiyormuşum (toprak kokusu değil yağmurun kokusu ) ... içimdeki sesler kesilince duyuyorum artık bunları... bilmediğim bir halt yok mu var! anne olmadım böyle bir ihtimalde artık yok hayatımda bir tek duyamayacağım hissedemeyeceğim hissiyat annelik! etrafımdaki bebekleri (1 yaşa kadar) çok seviyorum çok.. böyle göğsüme bastırıp içime sokasım gelir... büyüleyici kokuları vardır enselerinde ama başkasının çocuğu böyle kokarsa bana, acaba kendi canımdan kanımdan bir şey nasıl kokardı onu bilemeden öleceğim... Bu duyguyu kendime yaşatmalımıydım bilmiyorum, yaşasaydım gerek var mıydı onuda bilmiyorum... GEREKLİ/GEREKSİZ tek duygu hayatımda bu kaldı.. içimde ki seste yok artık bana cevap versin  Neyse gerekli olsaydı olurdu bence

simin

simin

 

Bağnu...

2016/20 ocak akşam 21:00 Son konuşmamız sen bu dünyadan gitmeden 5 gün önceymiş... bilemezdim öleceğini... bilseydim hiç kızarmıydım sana...hiç sesimi yükseltirmiydim ? Asla.
Kızdım sana çünkü;sen kendini çok fazla üzüyordun sen kendini asıl kahredecek olan kişiden fazla kahroluyordun.evet o senin kardeşindi daha 26 yaşında biri 6 yaşında biri 3 aylık bebeğiyle eşini kaybetmeye dayanamazdı.ama dayandı senden çok daha fazla. Kardeşin o trafik kazası neden oldu, nereden geliyordu eşi yanında kim vardı gerçeği öğrendiği zaman canının acısı nefrete dönüştüğü için çok dirayetli durdu ağlamadı.çünkü aldatılan kadının canı başka yanar. O kucağında bebeğiyle diğer kızına ileride neyi nasıl anlatacağını düşünüyordu.Onu aldattığı için normalde de ölmesini dilerdi emin ol! Son konuşmamız 1 saat 30 dakika konuşmuşuz yettimi yetmedi tabi ki. Hem ağladık hem de çok güldük ama sen "ağlerken güldürdün yine beni p.ç" dedin ya bana ☺ ben bu kelimeyi artık çok seviyorum.Hele sen 1.85 boyuna orantılı 41 numara ayaklarına ayakkabı bulamadığında o küçük yerde ben sana burdan alıp yollarken en hoşuma giden şey yine sana p.çlik yapmaktı.Kankaa bi ayakkabı buldum atıyım resmini dediğimde heyecanla beklediğin resimlerin 46 numara erkek sivri burun ayakkabı olduğunu gördüğünde de "sen insanmısın şindi ayvaan p.ç" dediğinde mağaza içinde tepinerek gülmeyi çok özledim.bana p.ç demeni özledim. bilseydim istediğin o mor ojeyi sana hemen ertesi gün kargolardım. sen ölünce mezarına getirdim koydum ama ne fayda. bende olan herşey sana çok güzel gelirdi bazen sanada aynısından alırdım bazen tipik boğa'lığımla inat edip bencilce sana vermezdim eşyalarımı.şimdi mi? aklından geçeni önüne sererdim olsan!
biz insancıklar kaybedince anlıyormuşuz ya değerini kaybettiklerimizin ben bunu sende çok ağır tecrübe ettim kanka.

simin

simin

 

İnternet'i Olduğu Gibi Kabullenmek

Bu yazımda sizlere İnternet'i sadece oyun üzerine kullanmanın negatif durumunu sizlerle paylaşmak istiyorum.
Çoğu ebeveyn fark etmiş olacaktır ki,İnternet ağı çoğu çocuklar ve gençler üzerinde sadece bir oyundan ibaret.Sadece ve sadece oyun dahilinde arkadaş ortamı kurmak,onlara bağlı bir şekilde hayatı şekillendirmesini hiç bir ebeveyn çocukları açısından istemez.Çoğu bilgisayar oyunlarının insanları eğitmesi,bedensel,ruhsal ve zihinsel olarak gelişim göstermesine yardımcı olmadığı kanaatindeyim.
Özenle seçilmiş bilgisayar oyunlarının sadece uygun zamanlarda oynandığı sürece gayet eğitici,öğretici ve geliştirici etkileri olduğu görülmüştür.   Sürekli oyun tutkunu bir insanın hayatı negatif şekilde etkilenmiş olmakla birlikte bilgisizliğinin ve zeka düzeyinin geri kaldığının tahmin edilmesi bizlerce çok zor bir durum değildir.Yetişkinlerin görevi İnternet ağının bilgi çoğunluğunu oyun tutkunu çocuk ve gençlere iyi bir şekilde yansıtmak olacaktır.Kabullenmek gerekir ki İnternet ağı gün geçtikçe daha iyi bir yapı halinde karşımızda durmaya devam etmektedir,bunun üzerine oyun tutkunu insanları İnternet'i gördüğü gibi değil olduğu yapı altında kabullendirmek gereklidir.

serifozkara

serifozkara

 

KENDİNDEN GERİYE GÜZEL BİR İZ KALSIN

Hani yabancı filmlerde izleriz ya..Cenazelerde merhumun yakınları tek tek kürsüye çıkıp az da olsa, zor da olsa merhum hakkında konuşurlar.
Benim her zaman hoşuma gitmiştir bu vedalaşma şekli. Ben şahsen kendi cenazemde bunun yapılmasını istiyorum. Hiç olmazsa bir veda defteri açılmalı. Yoksa insanın birşeyler kursağında kalıyor çünkü...(Bunları yazarken izlediğim bir film geldi aklıma ki mutlaka izlemenizi tavsiye ederim. Son veda(Departures)..Bir japon filmidir, izlediğim en en naif filmdir.)   Benim hayatıma dokunan bir insan gittiğinde hemen kağıda kaleme sarılışım bu yüzden işte..   Karşıyakalılar bilirler ve heralde benimle aynı fikirdedirler.. Fidanlık civarı Karşıyaka'nın en güzel yerlerinden biridir. O eski güzel bahçeli müstakil evler bir bir yerlerini apartmanlara bıraksa da hala tek tük var. İşte yıllar önce oraları ilk keşfettiğimde, o evlerden birinde beni kendine aşık eden, hayran bırakan bir kırmızı begovildir benim hikayem.   (Hani insanları ilk tanıdığınızda bazıları için "sanki yıllardır tanıyorum" hissine kapılırız ya. ama anlamlandıramayız da hemen.)
Kırmızı begovili görüp tutuluşumun belki on yıl sonrası annemlerim 3-4 ev uzağında ev almaları güzel bir tesadüftü benim için. Her geçişimde hayran hayran bakar, hatta imrenirdim sahiplerine. O zamanlarda bu kırmızı cins de pek yoktu zannederim. Karşıdan bakıp sevmek dışında çiçeklerle şimdiki gibi haşır neşir de değildim.(Şimdi olsa çalar kapıyı isterim bir dal:) Biz böyle bakışıp dururken heralde bir 5-6 yıl daha geçti. O arada sahipleriyle hiç tanışmadık. Sonra bir gün biz şu an oturduğumuz evi aldık. (Aslında evi alışımızda ayrı bir gariptir! Hiç gezmeden bir görüşte beğenip alınmıştır)   Şimdi gelelim "sanki yıllardır tanıyorum" faslına!   Şelale abla apartmanımıza taşındığımızda tanıdığım ilk komşumdur. Öylesine güzel, öylesine sıcak karşılaşmıştır ki bizi bende hemen bu his uyanmıştır. Ama sadece o kadar değildir işte. Yani sadece sıcak karşılama değildir bende ki o his. Bunu da sonradan öğrenirim. Şelale abla o guzel begovilli evin sahiplerinin kızıdır.   Begoville benim hikayem burada da bitmez. Begoviller açınca aynı renk begovilin bizim bahçemizde olduğunu da farkederim. Açtığında bütün güzelliğyle gülümser bana. (Onu da Şelale ablanın anneciğinin bizim bahçemize diktiğini 2 yıl önce öğrendim)   Bu nasıl bir örgüdür? nasıl bir kurgudur? nasıl bir bağdır? Bu güzel çiçek bu güzel insanlar nasıl bir telepati kurmuştur benimle.   İşte dün cenazede çıkıp bunları anlatmak isterdim aslında. Dün güzel begovilli evin annesinden sonra babasını da uğurladık çünkü..   Hiç bilmeden, beni hiç tanımadan hayatıma dokundular, hayatıma çok güzel bir renk kattılar..tabi ki bir de sevgili komşum. Dilerim cennet bahçelerinde en güzel çiçekler, en güzel begovillerle olurlar.   İşte böyle..Dikeceğiniz çiçeğin, ağacın kime mutluluk kaynağı olacağını bilemezsiniz.

Radya

Radya

 

NE ÇEKTİK BE! AMA YİNE DE...

Ergenliğin en belirgin özelliği İNATLAŞMAKTIR!
Ergenliğe giren kişi, var olduğunu ve varlığının ”olanların içinde” bir değeri olduğunu ”hem kendisine hem de başkalarına” ispatlamak adına, KARŞI olunacak bir şeyler bulur.
Karşı olunacak bir şey bulmak, ergenlik çağından hiç çıkamamış gibi davranan bireylerle dolu bir toplumda o kadar da güç değildir ))
Zira en normal işler bile çatışmaya dönüştürülerek yürür…
Az önce senin söylediğin bir fikir, beş dakika sonra sana ”senin kafan sanki buna basmıyormuş da, karşındaki sana doğrusunu öğretiyormuş” gibi geri satılır ))
En ufak fikir farklılığı kavgaya sebep olur.
Aynı fikirde olmadığın insanlarla uzlaşmaya varmak ise zaten bilinmeyen bir kavramdır.
Dolayısıyla büyüklerimizden çok farklı gibi görünen hayat görüşlerine sahip olabiliriz. Ama onları savunma ve hayata geçirme şeklimiz aynen öğrendiğimiz üzere iddialı ve çatışmacıdır.
Dinlerken tahrik edilmeye açık ve en ufak imada horozlanmaya hazırızdır. Bu delikanlı olduğunu göstermenin en ucuz yoludur )) Konuşurken de had bildirmeye meraklı dolayısıyla, tahrik edici ve çatışmayı tetikleyici olmak, meydan okuma cesaretini sergilemek gibidir.
HAMASET, yani gövde gösterisi yapmaya ve her halinle karşında duranları ezmeye, senden yana olanlara ise aslında sahip olmadıkları bir gücü bir anda elde etmişler gibi hissettirmeye yönelik bir tarz, UZLAŞMAYI imkansız hale getirir.
Bu yüzden de, yediği iki lokmada aynı tadı bulacak, dinlediği bir müzikte yüreği aynı yerden titreyecek, yaşadığınız ülkeden uzak kalsanız seninle aynı manzarayı özleyecek insanlarla, aynı havayı solumak insana ağır gelmeye başlar…
Özel ilişkilerde de, sosyal platformlarda da KAMPLAŞMA ve UZLAŞMAZ KARŞITLIKLAR hep bundan doğar.
Tatlı ekmeğimiz hep bu yüzden acı olur.
Bu ”ergenliği atlatamamış” tarzın yarattığı yıkımı giderecek tek tutum vardır. O da RAĞMEN var olmaktır!
HEPİNİZE KARŞIYIM ve bunu ağzımdan köpükler saça saça her an bağırıyor, hepinizle İNATLAŞARAK YAŞIYORUM, demek yerine bana karşı olmanıza RAĞMEN ben hepimiz için saygılı, onurlu, dürüst, gayretli bir şekilde VAROLMAK için çalışıyorum, demek, en onurlu ve yapıcı tutumdur.
Görüşleri ne kadar ”saygın ve rafine” olsa da bunu dile getirme şekli ayyynı beğenmediği insanlar gibi olanların burada durup kendilerine dürüst olmaları için, bir nefes arası rica ediyorum ))
TEŞEKKÜR EDERİM!
Takdir edilmek, tercih edilmek, gözde olmak, HEP KAZANAN olmayı seçmek yerine, olan bitene RAĞMEN kendine ve başkalarına saygısını kaybetmeyen bir İNSAN olmayı seçmek mümkündür.
Bir toplumda böyle bireylerin sayısı arttıkça, o toplum olgun, üretken, ve en önemlisi yüzünü anlık çatışmalar yerine, büyük meselelerin üstesinden gelmeye dönmüş bir toplum olur.
Daha önemlisi, bizden böyle davranmayı gören çocuklarımız, bir ömür ergen kalmak yerine, olgun, yapıcı, kendine güvenen ve etrafına da güven veren insanlar olarak yetişirler.
JUNO- Kendi Halinde Bir Hayat Gözlemcisi

Radya

Radya

 

32' yi sevmedim 33' ten umutluyum...

Bir yaş daha gitti geriye kalan ömrümden... bu yıl benden çok şey götürdü can arkadaşımı götürdü... neler neler bekledik hayattan, sadece olmasi gerekenler oldu. Biz insancıklar çok garip şeylere kafa yorup, üzülüp dünyanin sonu gelmişçesine hayıflanıp durduk. Biz bu dünyaya bunun için mi geldik?"
Üniversite mezunu olalım, iyi bir işe girelim, krediyle ev ve araba alalım, telefon şirketlerinin iki senelik sözleşmeli satışlarıyla en son çıkan telefonları kullanalım, evlenelim, çocuk yapalım, çocuklarımız iyi bir yerlerde okusun diye özel öğretmenlere / dershanelere / etüt merkezlerine dünyanın parasını bayılalım. Ve bunları biz ve çocuğumuz gerçekleştirdiğinde kendimizi ve çocuğumuzu başarılı sayalım. Aksi durumda da "başarısız olarak" etiketleyelim. Sizce de bu durumda bir tuhaflık yok mu?
Hiç düşündünüz mü şu an ölüm döşeğinde olsak ve bu dünyadan göçmemize sadece bir kaç saat kalmış olsa yaşadığımız ömrün muhasebesini hangi sorularla yapardık?
"Anadolu Lisesi/Özel okullara giriş sınavında kaç puan almıştım?"
"Hangi marka arabalar kullandım?"
"Kirada mı yoksa kendi evimde mi oturdum?"
YOKSA:
"Kendime ve diğer canlılara karşı ne kadar vicdanlı, merhametli, hoşgörülü ve sevgi doluydum?"
"Kaç kişinin kalbini kırdım, kaç kişinin yüzünde tebessüm oldum? biraksin artik herkes derdi kaygiyi, sadece etrafinizdaki herkesin yuzunde kocaman bir tebessüm oluşturun...
Ben sağlığımla sınandım, can dostumla sınandım, aşkımla sınandım, işimle sınandım. Kaybettim ve çokça kazandım... artık kendime çok iyi bakıyorum beni üzen yoran herşeyi hayatımdan atıyorum... muhasebe yapmam gereken tek şey vijdanımdı onunla da mutabakat yapıp, yeni yaşıma devirler sıkıntısız oldu... hoşgeldin yeni yaşım....

simin

simin

 

KARMA EĞİTİM - TALİBAN KÜLTÜRÜ - KÜLTÜR ÇATIŞMASI

"Eğitim insanlara vakaları, kuram veya yasaları öğretip onları değiştirerek ve eğlendirerek birer uzman teknisyen yapmak değildir. Onun amacı insanların dimağlarını açmak, ufuklarını genişletmek, zekalarını ateşlemek, mümkünse doğru düşünmesini, fakat hiç olmazsa herşeye rağmen düşünmesini öğretmektir. " (Hutchins)   Konu eğitim olduğunda, en sevdiğim söz bu sözdür. İnsanları diğer canlılardan ayıran en önemli özelliğimiz düşünmek olduğuna göre, yeni nesillere bunu öğretmek temel amacımız olmalı. Gelgör ki bizde epeydir işler öyle yürümüyor. Biz bir süredir dindar, kindar, düşünmeyen, yalnızca biat eden bir nesil yetiştirmekle uğraşıyoruz. Sistemimizi bu amaç doğrultusunda kuruyor, kadrolarımızı bu amaç doğrultusunda şekillendiriyoruz. İşin tuhaf tarafı ciddi bir kesim bu durumdan memnun; memnun olmayanların da eli kolu bağlanmış durumda.   Bugün yukarıda görselini gördüğünüz bir haber düştü ajanslara. Haberin detaylarına şuradan ulaşabilirsiniz :http://www.hurriyet.com.tr/mudur-yardimcinin-halk-oyunlari-mesaji-velileri-ayaga-kaldirdi-40085796   Haberi gördüğümde şaşırmadım çünkü neredeyse hemen her gün bu tür haberlere rastlar olduk. Malatya'da bir lisede müdür yardımcılığı görevinde bulunan ve eğitimci demeye dilimin varmadığı biri, halk oyunlarında kızlarla erkeklerin elele tutuşmalarından rahatsız olmuş ve namus cinayeti işleyenlerin bu duruma izin vermeyeceklerinden dem vurmuş.   Şimdi neresinden tutsan elinde kalacak bu zırvayı herhangi birinden duysam, "meczup" der geçerim; lakin kazın ayağı öyle değil. Bunu söyleyen kişi çocuklarımızı emanet ettiğimiz, onları eğitmekle görevli olan biri. Bildiğin taliban kafası. Şimdi bu zat, bizim binlerce yıllık kültürümüzü kendi taliban kafasıyla değerlendirip tukaka ilan ettiği yetmiyormuş gibi, namus cinayetlerine de cevaz veriyor. Bakın bu adam bir lisede müdür yardımcısı.   Şimdi bu olayı münferit bir vakaymış gibi değerlendirip geçersek, geleceğimiz adına ciddi bir hataya düşmüş olacağız. "Hadi canım sen de" diyebilirsiniz ama sistematik bir biçimde taliban kültürüne alıştırılmaya çalışıyoruz. Gündemi biraz olsun takip ediyorsanız, bunun sayısız örnekleriyle karşılaşmış olmanız gerekir. Binlerce yıllık kültürümüz; muhafazakarlık, dindarlık kisvesi altında taliban kültürüne devşirilmeye çalışılıyor. Daha 1,5 yıl önce aynı kafadaki Eğitim Bir-Sen tarafından, 19.Milli Eğitim Şurası'nda karma eğitimin kaldırılması yönünde bir önerge verildi. Bu önerge o gün için reddedildi ama şundan emin olabilirsiniz ki, çok da uzak olmayan bir zamanda bu önerge yeniden getirilecek ve bu kez kabul da görecek. Bunun zeminini hazırladıklarından emin olabilirsiniz.   Bakın kendilerine "Türkiye Akademisyenler Platformu" adını veren ve danışma kurulunda prof. ünvanlı pek çok kişinin yer aldığı bir platform, internet sitesinde "YÜZ YILIN PEDAGOJİK YANLIŞI KARMA EĞİTİM SORGULANIYOR" başlıklı bir yazıya yer vermiş. (Bknz:http://akademikplatform.net/karma-egitim-sorgulaniyor/ )
Bu yazı ne zaman kaleme alınıp ne zaman yayınlanmış bilmiyorum. Ben bugün gördüm. İster inanın ister inanmayın, danışma kurulunda profesör ünvanlı kişilerin yer aldığı bu platformun yayınladığı yazıda karma eğitimin zararlarından bahsedilirken;  
* Özellikle muhafazakâr ailelerin kızları okula göndermemesine yol açıp, kızları eğitimsiz bıraktığından
* Ergenlik çağındaki kız ve erkekler dersler yerine karşı cinsle ilgilenmesi ve ahlakî yozlaşmanın meydana gelmesine yol açtığından
*Okullarda kız veya erkek arkadaşını başkalarından kıskanan erkek veya kızların kavga etmesine sebep olduğundan
*Fiziken güzel olmayan ve arkadaş bulamayan kız ve erkekleri karamsarlığa sürüklediğinden dem vurulmuş.   Bahane mi? Beğensen de, beğenmesen de bahane...   Yakın bir zamanda karma eğitimi kaldıracaklar. Son 1500 yılı İslam ile sentezlenmiş binlerce yıllık Türk kültürü yerine, Arap ve Taliban kütürünü yerleştirecekler.   Peki bu o kadar kolay mı? Kısa vadede pek kolay değil; ama alt yapıyı oluşturursanız, yeni nesillere bu kültürü empoze etmeye başlarsanız uzun vadede epey yol alabilirsiniz. Elbette bu kültürü kabullenmeyecek, hatta çevresinde bu kültürün gelişmesinden irrite olacak ciddi bir kesim de olacaktır. Alın size bir çatışma daha... Türk-Kürt , Alevi- Sünni çatışmasından sonra yeni bir çatışma daha : kültür çatışması. Olmaz mı diyorsunuz? Öyleyse gereğinden fazla iyimsersiniz demektir. Hadi k.i.b optum bye...

yam_yam

yam_yam

 

Mağdurum, Mağdursun, Mağdur...

Yine mağdur oldular arkadaş. İnanılır gibi değil ama zeytin yağı gibi üste çıkıp yine mağdur oldular. Bu ülkede bir vakfa ait yatılı okullarda 10'u kesinleşmiş, iddialara göre muhtemel 45 çocuk istismarı vakası yaşandı. Bakın yazı ile "KIRKBEŞ". Sayının çokluğunu görünce, insanın aklına ister istemez organize işlenmiş bir vaka geliyor. Öyle ya, koskoca vakıfta yıllar boyunca 45 (yazı ile kırkbeş) çocuğa cinsel istismarda bulunulacak ama kimsenin haberi olmayacak. Organize olmasa bile bir göz yumma, görmezden gelme de mi yok?   Olay patlak verince önce üzerini örtmeye çalıştılar; baktılar ki örtemiyorlar, olayı sıradanlaştırma, münferit bir vakaymış gibi gösterme çabasına giriştiler. Üstelik bunu yapanların başında da o çocuklara en çok sahip çıkması gereken kişi, aile ve sosyal politikalardan sorumlu bakan vardı. Bu mide bulandırıcı olayı gerçekleştiren, göz yuman, görmezden gelen, ihmali bulunan kim varsa ibretlik ders vermesi gerekirken, resmen ve alenen sahip çıktı. Öyle ki, TBMM'de olayın araştırılması için verilen önergeyi bile reddettiler. Sonra baktılar ki infial oluyor, geri vites yapıp "anlaştık komisyon kurulacak" dediler.   Peki neden sahip çıktılar? Bu vakıfla aralarındaki menfaat ilişkilerine dair iddiaları göz ardı edip bir kenara bırakırsak, kendi ideolojilerini yaymak için kullandıkları bir araçtır bu vakıf da ondan. En ufak bir olayda karşısındakini itibarsızlaştırma çabası içine girenler, böylesine iğrencliğin yaşandığı bir vakfı şimdi yere göre sığdıramıyorlar. Böyle bir olay Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nde yaşanmış olsaydı, neler olabileceğini tahayyül edebiliyor musunuz? Ben söyleyeyim; kökünü kazırlardı.   Yetmedi, muhalefetin bakan hakkında verdiği soru önergesi AKP lilerin oylarıyla reddedilince, takı merasimi gibi sıraya girip arlanmazca bakanı tebrik ettiler.   Tüm bu olanlardan sonra ne oldu peki? Ana muhalefet partisi lideri , eski içişleri bakanının bir işadamını (!) kollamak için kullandığı ve 17/25 aralık tapelerine de yansıyan "önüne yatarım" sözüne atıfta bulunarak bakanı eleştirdi. Cinsiyetçi aşağılama ile hiç bir alakası olmayan, 17/25 aralık yolsuzluk olaylarına benzer bir şekilde bir kurumun kollandığını ifade eden bir kalıbı kullandı ana muhalefet partisi lideri. Ve olanlar oldu...   Hükümet kanadı, kullanılan bu kalıbı anında işine geldiği gibi çevirdi ve kendisine yeni,yine, yeniden bir mağduriyet yarattı. Tüm bu mide bulandırıcı olayın yaşandığı vakıf unutuldu, hükümetin bu vakfı koruyup kollaması unutuldu, bakanın " bir kere rastlanmış olması hizmetleri ile ön plana çıkmış bir kurumumuzu karalamak için gerekçe olamaz." demesi unutuldu... Ne olduysa oldu AKP yine mağdur oldu. Vay arkadaş ! Vay benim köse sakalım... Biz halk olarak aklımızla bu kadar alay edilmesini hakediyor muyuz gerçekten?   Galiba hakediyoruz... Nerede, neye, nasıl tepki vereceğini bilmeyen bir halk için gerçekten hakediyoruz. İzlanda'ya bakıyorum, panama belgelerinde başbakanlarının ismi geçtiği için halk sokaklara döküldü. Önce gönülsüz olan başbakan, sonunda istifa etmek zorunda kaldı.   Sonra bize bakıyorum.... Amaaaaannnn bana ne! Ben mi kurtaracağım memleketi?

yam_yam

yam_yam

 

Özet Geç Lan...!

Anayasa Mahkemesi, Can Dündar ve Erdem Gül ilgili verdiği hak ihlali kararının gerekçesini dün (09.03.2016) resmi internet sitesinden yayınladı.   Tayyip Erdoğan gerekçeli karar hakkında "Gerekçeli kararı misafirlerim nedeniyle okuyamadım. 33 sayfalık bir gerekçeli karar açıklamış olduklarını duydum. Herhalde gerekçeyi izahta zorlandılar." demiş.   Erdoğan'ın bu açıklamasını görünce aklına "özet geç lan !" mottosu gelen bir ben miyim bilmiyorum; ancak kendisi ifade ettiği için kitap okumadığını, başkalarının hazırladığı kitap özetlerini okuduğunu (!) biliyoruz. Dolayısıyla okumayla arası iyi olmayan birinin 33 sayfayı gereğinden uzun bulması normaldir. Bana kalsa Anayasa Mahkemesi'nin ilgili gerekçeli kararından koca bir kitap çıkması lazım. Neyse...   Erdoğan aynı açıklama içerisinde "Anayasa Mahkemesi, bireysel başvurularda yargı yolunun tüketilmesini beklemek durumundadır. Yerindelik denetimi yapamaz, yapmamalıdır. Anayasa Mahkemesi, bu olayda kendini birincil mahkemenin yerine koymuştur. Yargıtay gibi de bu noktada inceleme yapması doğru değildir" demiş.   Halbuki gerekçeli kararı okumuş olsaydı, tüm bu iddialarının Anayasa Mahkemesi tarafından geçersiz bırakıldığını açık ve net bir biçimde görebilirdi. "Gerekçeli kararı görmeden bir açıklama yapmam doğru olmaz" demek yerine, her zaman yaptığı gibi itibarsızlaştırma çabası içine düşmüştür. Bu çabanın kendisini bir cumhurbaşkanına yakışmayacak derecede komik duruma düşürüp düşürmeyeceği derdinde olduğunu sanmıyorum; böyle bir derdinin olmadığını daha önceki pek çok açıklamalarında ve eylemlerinde gördük. Böyle bir dert edinmek yerine, bu konuda söyleyecek sözü olanları da itibarsızlaştırma yoluna gitmek daha kolay olsa gerek.   Bir de Erdoğan, kindar nesil yetiştirme konusunda gerçekten önder olabileceğini gösteriyor. Anasaya Mahkemesi'nin verdiği karar netice itibariyle bir 'beraat' kararı değildir. Mahkeme, Can Dündar ve Erdem Gül'ün tutukluluk hallerinin bir ihlal olduğuna karar vermiştir. Yani Dündar ve Gül'ün yargılamaları tutuksuz olarak devam edecektir. "Ağır bedel ödeyecek, öyle bırakmam onu"diyen Erdoğan için 'tutuksuz yargılama' kararı konusunda verdiği tepkilere bakacak olursak, bu tepkilerin "kin" e dayalı ve abartılı tepkiler olduğunu da görebiliriz. Allah muhafaza mahkeme bu iki isim hakkında beraat kararı verse neler olacağını tahayyül dahi edemiyorum.

yam_yam

yam_yam

 

İç Güvenlik Yasa Tasarısı/Polis Devleti/Vicdan, Demokrasi ve Özgürlük

(Not: Aşağıdaki yazıyı bir yıl önce hazırlamaya başlamış, fakat uzun bir yazı olduğundan, daha sonra tamamlamak üzere taslaklara kaydetmiştim. Biraz yoğunluk, biraz da üşengeçlikten öylece kaldı. Sonra da unutup gitmişim. Bugün taslaktaki yazıyı görünce tamamlamak istedim; çünkü hala güncelliğinden bir şey kaybetmiş değil)   -----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
..... zavallı bir yaratık olan insanoğlunun baş derdi, kendilerine doğuştan bağışlanan özgürlükten sıyrılıp bunu bir an önce başkalarına devredebilmektir. Özgürlüklerini, vicdanlarını huzura kavuşturana pekala teslim edebilirler. *   * Dostoyevski'nin Karamazov Kardeşler adlı romanında, kardeşlerden Ivan ve Alyoşa arasında geçen diyalogtan...
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------   Vicdan (TDK) : Kişiyi kendi davranışları üzerinde bir yargıda bulunmaya iten, kişinin kendi ahlak değerleri üzerine dolaysız ve kendiliğinden yargılama yapmasını sağlayan güç.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------   Başbakan Davutoğlu, iç Güvenlik paketinin "Ülkenin huzuru, özgürlüklerin korunması ve uyuşturucuyla mücadele konusunda adım atılmasını" öngördüğünü ileri sürerek, "Bu yasa, öyle veya böyle bu meclisten inşallah geçecek" şeklinde konuştu.   Basından (20.02.2015)
------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------   İÇ GÜVENLİK YASA TASARISI   İç Güvenlik Yasa Tasarısı şu an mecliste oylanmakta. Ben sabah evden çıkmadan önce haberlere göz attığımda ilk 16 madde kabul edilmiş, 17. maddeye geçilmişti. Sanırım pek çoğunuzun, bu yasadan (en azından önemli maddelerinden) haberi vardır diye düşünüyorum. Eğer yoksa, bir an önce öğrenmenizi tavsiye ederim; zira ülkenin bundan sonraki rejiminin ne olacağı konusunda bilgi sahibi olmanız ülke vatandaşı olarak yararınıza olacaktır. Ben burada tek tek maddelere değinecek değilim; ancak hukukçuların bu yasa tasarısına karşı yönelttiği eleştirilerden çok küçük bir bölümünü basından alıntı yapacağım :   Büro Emekçileri Sendikası (BES), Yargıçlar ve Savcılar Birliği (YARSAV) ve Kartal Hukukçular Derneği, İç Güvenlik Yasa Tasarısı'nı protesto amaçlı basın açıklaması yaptı. Açıklamaya bazı hakimler, avukatlar ve adliye personeli de katıldı.........   Kartal Hukukçular Derneği adına basın açıklaması okuyan avukat Osman Zeki Erdoğan, İç Güvenlik Yasa Tasarısı'nın demokratik rejimi ortadan kaldırarak baskıcı düzeni yasallaştırma çabası olduğunu belirterek, "Anayasaya açıkça aykırı düzenlemeler öngören paket ile birlikte bireyler yargı güvencesinden tamamen yoksun olacak, korumasız hale gelecek, hak ve özgürlükler iktidarın, polisin insafına terkedilecektir. Her türlü toplantı ve gösteri yürüyüşü terör eylemi, buna katılan herkes terörist sayılabilecektir. Yargı kararı olmadan polis amirlerinin emriyle istenilen kişinin 48 saat boyunca telefonları dinlenebilecek, kişilerin üstü, araçları aranabilecek, herkes fişlenebilecektir diye konuştu. http://www.radikal.com.tr/turkiye/adliyede-ic-guvenlik-paketi-protestosu-1290387/
Türkiye Barolar Birliği, başta İstanbul, Ankara ve İzmir baro başkanları olmak üzere Türkiye'nin dört bir yanından gelen avukatların, bu tasarının geri çekilmesi için cübbelerini giyerek Meclis'e yürüdüklerini de hatırlatayım. Ayrıca Hürriyet Gazetesi'nden İzzet Çapa, bugünkü (24.02.2015) köşe yazısında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof.Dr.Adem Sözüer ile yaptığı bir röportaja yer vermiş. Bu röportajda Sözüer, hükümetin bugüne kadar hukuk alanındaki her reformunu desteklediğini, bu tasarıdaki 10 maddenin ne mantıklı, ne hukuken ne de siyaseten doğru olmadığını belirtmiş ve Güvenlik paketi komisyonda görüşülürken Ceza hukuku akademisyenleri olarakTBMM'ye yazı yazıp kendilerini komisyona davet etmeleri talebinde bulunmalarına rağmen kendilerine cevap bile verilmediğini söylemiş.   Yani, ülkedeki neredeyse tüm hukukçular (ki bunlara hükümetin yargıyı kendine bağlayan düzenlemeleri reform olarak adlandırıp desteklediğini söyleyenler de dahil) bu yasanın demokratik olmadığını, insan hak ve özgürlüklerini gasp edeceğini bas bas bağırırlarken, Başbakan Davutoğlu bu yasa ile özgürlüklerin korunacağını söylemiş. AKP üyelerinin bu tür fantastik beyanlarına alıştığımız için, bu açıklamaya kendi adıma şaşırtıcı bulmadığımı belirteyim. Nasıl olsa kendi tabanlarının büyük bölümü gündemi ya takip etmiyor, ya da havuz medyasından takip ediyor.Sonuçta iflas etmiş Suriye politikasının neticesi olan türbe taşıma olayını bile kahramanlık gibi lanse edebilen ve bunu kabullenebilecek bir kitleden bahsediyoruz. Bu tasarının yasalaşması, bundan sonra ülkenin polis devletine dönüşmesi anlamına gelecek. Peki nedir polis devleti?   POLİS DEVLETİ   Polis devleti kabaca, halkın refah ve huzurunu sağlamak gerekçesiyle her türlü önlemi almak noktasında temel hak ve özgürlükleri kısıtlayabilen, bunu yaparken de kendisi herhangi bir hukuk kuralına bağlı kalmayan yönetim şeklidir. Bu açıdan baktığımızda, İç Güvenlik yasa tasarısının temel hak ve özgürlükler anlamında ciddi sıkıntılar doğurabilecek maddeler içerdiğini görebiliriz. Tamamen kolluk kuvvetlerinin inisiyatifi ile 48 saate kadar gözaltı, yine bu inisiyatife bağlı olarak telefonların dinlenebilmesi, kolluk kuvvetlerinin silah kullanma yetkisinin artırılması, protesto ve gösteri hakkının "sıkıyorsa yap" noktasına getirilmesi... Tüm bu özgürlüklerin kısıtlanmasına getirilen gerekçe ise hem polis devletlerine özgü bir gerekçedir, hem de üniversitelerde ders olarak okutulabilecek seviyede bir ironi barındırıyor :Ülkenin huzuru ve özgürlüklerin korunması için...   Sanırım burada ülke huzurundan anlamamız gereken tamamen hükümetin huzuru; zira bu yasa ile birlikte muhalefet eden herhangi biri ya da birileri üzerinde baskı ve işkence kurulabilir. Buradaki işkenceden kastım, manevi işkencedir. Özgürlüğünüzün 5 dakika da olsa geçersiz ve gereksiz yere kısıtlanması, ya da kolluk kuvvetlerince üzerinizin ya da eşyalarınızın aranması da manevi bir işkencedir. Kısaca kolluk kuvvetlerine verilen bu antidemokratik yetkiler temel hak ve özgürlükleri kısıtladığı gibi, biri ya da birileri üzerinde baskı kurma ve bezdirme amaçlı da kullanılabilir. Demokratik bir hukuk devletinde bu tür yasaların olması beklenemez.   VİCDAN, DEMOKRASİ VE ÖZGÜRLÜK   Yazımın başında Dostoyevski'den bir alıntı yapmıştım. "Özgürlüklerini, vicdanlarını huzura kavuşturana pekala teslim edebilirler."   Biz toplum olarak gerçekten hiç özgür olduk mu? Ya da daha can alıcı şekliyle şöyle sorayım : Biz toplum olarak gerçekten hiç özgür olmak istedik mi? Sanırım bu son soruya verilebilecek cevap, hak ve özgürlüklerimizin ne kadar farkında olduğumuz ve onları ne ölçüde kullandığımızla alakalı olacak, bu hak ve özgürlükleri kullananlara/kullanmak isteyenlere bakış açımız da bu soruya verilecek cevabı etkileyecektir.Aynı zamanda bu soruya verilecek cevap, bizim demokrasi bilincimizin de seviyesini gösterecektir.   Dostoyevski'nin, ölümüne (1881) kısa bir süre kala tamamladığı Karamazov Kardeşler kitabında bahsettiği bir ifadeyi, 135 yıl sonra biz gerçekten yaşıyoruz. Toplumumuz, vicdanını huzura kavuşturduğunu düşündüğü iktidara artık özgürlüklerini teslim etmiştir.   Peki iktidar ne yapmıştır da, toplumun vicdanını huzura kavuşturmuştur?   Bence bundaki en büyük pay, kuşkusuz muhafazakar ahlak yapımızdan kaynaklanıyor. İktidar bu yapıya uygun söylemleri ve eylemleriyle toplumda kabul görüyor ve hatta fanatizm seviyesinde destek buluyor. Öyle ki, korkunç derecedeki yolsuzluk iddiaları bile ya komploya bağlanıyor, ya da görmezden geliniyor. Vicdanımızın baş aktörü muhafazakarlık olduğu müddetçe, gelecekte değişecek çok fazla bir şey de olmayacaktır.   Peki toplum olarak giderek daha da muhafazakarlaşıyor muyuz? İlk bakışta öyle gibi görülebilir; ama tam aksini iddia eden akademik araştırmalar var. Bknz : http://sosyal.hurriyet.com.tr/yazar/ahmet-hakan_131/turkiye-dindarlasmiyor-aksine-dinden-uzaklasiyor_30083737
Dindarlık ve muhafazakarlık birbirinden farklı olabilir; ama pekala içiçe olduklarını da söyleyebiliriz. Bu durum gelecek adına umut verici olsa da, toplumun bugünkü seçimlerinin ülkeyi kısa vadede telafisi mümkün olmayan zararlara ve hatta bir felakete sürükleyebileceği endişesini ortadan kaldırmıyor.   Netice itibariyle özgürlüklerimiz birer birer elimizden alınıyor; ya da Dostoyevski'nin söylemiyle, özgürlüklerimizi birer birer teslim ediyoruz. Ne diyelim, "Hayırlısı be gülüm." ...

yam_yam

yam_yam

 

Politik Bilimde, Politik Gücün Niteliği

Insanoglu turunun birinin, iki turlu yasam ve iliskisi vardir.   Kisisel   Toplumsal   Bu her iki yasam ve iliski cesidi de, sadece metafizik (varliksal, fiziksel, somut ve niceliksel), etik (degersel, zihinsel/davranissal, soyut, niteliksel) ve estetik (dissal, gorunussel, fiziksel, somut) uzerine dayanir.   Halbuki tum yasam ve iliskisi, aslinda zihinde bicimlendirdigi ve davranisa somuta tasidigi degerler uzerinedir.   Kisisel olarak bir kisinin her turlu yasam ve iliski degeri, ona; topluma uyum saglasin diye dogustan itibaren verilir.   Insanoglu kisisinin, toplum bunyewsindeki yasami da cesitli yonlendirim ve yonetimlere tabi tutulur.   Bu da en basta kisiyi ve toplumu yonetenm ve yonlendiren, politik guctur.   Burada konumuz bilim ve felsefe oldugundan, aslinda politik olarak hic sorulmayan su soruyu soralim.   Politik gucun kaynagi nedir, politik guc nereden gelmektedir?   Zaten bu soru bize, simdiye kadar toplum,umuzca hic bilinmeyen ve kelime, kavram ve islerlikolarak ta akilda hafizada hic olmayan ve politik olarak sadece tek bilinen (hiyerarsik model) modele, rakip ikinci modeldir.   Bu modelin, politika ve politikbilimdeki original adi " Percolation-up model" dir.   Bu ne turkce de ne de Turkiye toplumunda hic mevcut olmamis bir modeldir.   Bu modele gecmeden once, tum dunyaca bilinen ve uygulanan tek modeli ortaya koyalim.   Bunun da original adi " Drip-down model" dir.   Burada ki fark sadece kelime ve kavramlarda degil, ISLERLIKTE VE UYGULAMADADIR.   Ilki "up" ikincisi "drip-down" olarak pratikte uygulamada ve islerlikte farklilasir.   Bu turkiye'nin hic bilmedigi ilk modele deginmeden once, herkesce bilinen ve dunyada uygulanan, ikinci modele gecelim.   Ikinci model "Yukaridan asagiya dogru sarkan ve damlayan ve de damlarken de genisleyen hiyerarsik modeldir.   Yani politik guc, liderlerde yoneticilerdedir ve liderler yoneticiler, halka kendi kurallarini dayatirlar ve halki bu dayattiklari kurallar ile organize ederler.   Bu kurallarin en belirgini, anayasadir. Diger yasalar bu anayasaya bagliolarak sekillenir.   Bu bilinen modele gore, rejimler cesitlidir.   Tek kisinin toplum uzerindeki idaresi- otokrasi   Bu monarsi olabilir, yani babadan ogula gecer, ya da diktatorluk olabilir, tek kisi tum politik gucu eline gecirir.   Bir zumre, aile, grup v.s. nin idaresi- Oligarsi   Burada da tek kisi yerine, tum toplumu kapsamayan bir kesim vardir.   Burada ilkrejim, otoriter bir system iken, ikincisi totoliter bir sistemdir.   Simdi sozde yani ozde olmayan demokrasinin, bu hiyerarsik modeldeki yerin e bakalim.   Bu liderlerdeki politik gucu, devcirmek Adina; halka secim hakki verilmistir.   Iste demokrasi bu anlamdadir ve sistemin adi parlementer sistemdir.   Buradaki demokrasi de ISLEYISTE DEGIL, SADECE KAGIT UZERINDEDIR. Ayrica, bu parlementer sistemde, parlementonun, meclisin kimi ve kimleri temsil ettigi de demokratikligin islerligi duzeyidir.   Bu da halk Adina ve kesimleri Adina, katilimci demokrasiye kadar cikar.   Iste buradaki "CIKMAK" FIILI KILIT NOKTA YANI ILK MODELDEKI "UP" NOKTASIDIR.   Kisaca ikinci secenekteki hiyerarsi de, DEMOKRATIK UYGULAMA ve ISLEYIS lidere baglidir ve halki icermez.   Yani, CUMHURIYET YA DA DEMOKRASI OLARAK, HALKIN TEMSILCILERININ IRADESI VARDIR, HALK IRADESI YOKTUR. O yuzden de "halk idaresi" olarak gecer.   Yani irade liderde, ama halkin sectigi liderde dolayisi ile idare de ondadir.   Tek gostermelik demokrasi, halkin secim ile nicelik ile liderini degistirebilme hakkidir.   Gorundugu gibi, hersey nicelige dayanir. Yani HALKIN IRADE OLARAK NITELIGI SOZ KONUSU DEGILDIR. LIDER HANGI NITELIGI ISTERSE ONU DAYATIR, HALK TA BUNU BEGENMEZSE BASKA LIDER SECER.   Simdi gelelim, demokrasinin, tarih sahnesine nicelik olarak degil de, islerlik uygulama ve nitelik olarak cikisina.   Iste bu birinci modeldir.   Simdi birinci modelimizin, hiyerarsik ve tek bilinen ikinci modelden farki.   Politik guc VATANDASLARIN ELINDEDIR. VATANDASLAR BU POLITIK GUCU, SECTIKLERI LIDERE VERIRLER.   Iste burda direk demokrasi baslar. Yalniz bu dogru degildir, cunku; tum tarih boyu, SECILEN LIDERLER KALICI VE GUCLU HUKUMETLERI ILE, VATANDASLARINI GALE ALMAZLAR.   Aslinmda burada da demokratik baslayip, demokrasinin islerlikte kaybedilme tehlikesi vardir.   Yalniz boyle bir modelin olabilmesi icin, anayasa dahil; hic bir hiyerarsik yasanin olmamasi gerekir. Mesela Birlesik Krallik'ta bir anayasa yoktur. Monarsi olmasina ragmen, parlementer demokrasi yururluktedir. Yani ilk modele cok uygundur ve zaten tarihindeki rejim degisikliklerri de bu temelde olusmustur. Cunku alttan gelen direncin gelisimini onleyecek bir anayasasi yoktur.   Tarihte bu ilk modele ornek, ABD'nden verebiliriz.   Afrika kokenli amerikalilar, kendilerinin 2. sinif vatandas yerine konmasina itiraz ettiler direndiler ve elde ettikleri sivilguc ile, kendilerini sisteme Kabul ettirdiler. Esit vatandas hakkini kazandilar ve uygulamaya koydular.   Fakat federe hukumet, elindeki gucu kullanarak yeni kanunlari ve mahkemelieri dayatarak, tekrar hiyerarsik ikinci modeli uyguladi.   Burada ilginc bir nokta.   Hiyerarsinin, karsiti olan herhangibir kelime ya da kavram henuz insanoglu olusturmamis.   Zaten sorun da burda, ister ilk modeldeki gibi politik guc asagidan yukariya, ister ikinci modeldeki gibi, yukaridan asagiya olsun; sonunda bir yoneten ve onun hiyerarsisi mevcut.   Simdi bazilarimiz, Sosyalizmdeki modeli, birinci modsel olarak dusunebilir.   Yani "uretim gucunun, uretim iliskisine ters" gelmesini.   Yani "devrim" I bir ilk model olarak dusunebilir.   Yalniz unutmamak gerekir ki, devrimde de sosyalizmde de v.s. halen guc NICELIK VARLIKSAL SOMUT olarak vardir, yani NITELIK, DEGERSEL, SOYUT olarak degil.   Yani sinifsal temelde, isci sinifinin burjuvaziye olan ustunlugu ve idaresi IRADESEL DEGIL, SAYISAL temeldedir.   Yani sosyalizm gelse bile, bu ISCI SINIFI IDARESI ancak olabilir, ISCI SINIFI IRADESINI BILINCINI NITELIGINI TASIMAZ.   Simdi sistemlere bakalim.   Otoriter- monarsi, diktatorluk   Totoliter- Oligarsi   Parlementer- Cumhuriyetci ya da democrat   Bu temelde uniter bir devlet, herhangi birisi olabilir.   Ya da federative, birlesik, birlik devleti olabilme Adina parlementerdir.   Buradaki parlementoya ya da halkin secim hakkina da pek aldanmayalim.   Cunku monarsilerde oligarsilerde de parlemento ve halkin secimi olabilir.   Bu temelde POLITIK OLAN AMA TUMTOPLUMUN DEGER FARKINI KAPSAMAYAN DEVLETLERE BAKALIM.   Milli devletler- tek bir milli kokenin ustunlugu ve hakimiyeti soz konusudur.   Dini devletler- tek bir dinin ya da mezhebin hakim ve ustunlugu soz konusudur.   Uniter devletler- devletin tek bir dini mezxebi ya da etnik kokeni hakim ve ustun olarak yoktur. Ulke ve toplum bunyesindeki digger dini ya da milli farklarin da devlet korumasini ve guvencesini yasam hakkini saglar.   Uniter devletler, federative, birlesik ve birlik de olabilir. Ozgur birey devleti de. Bu tip uniter devletlerde, devlet bireyi icin vardir. digger politik devletlerde ise, vatandasdevleti icin vardir.   Simdi bir senaryo hazirlayalim.   Bu senaryoyu da ulkemizin ve toplumumuzun farkli etik degerlerinden verelim.   Elimizde, turk, kurd, sunni, alevi ve bunlarin disinda kalan (mesela ermeni hristiyan), sinif temelli (isci sinifi), dini ve milli kokeni olmayan (mesela ateist ve enternasyonel) bir toplum var.   Yalniz burada verilen etik farklar, belirgin ve one cikan hakim ve ust farklardir.   Politik olarak, politik gucu; tek birine versek- otokrasi, bir gruba versek oligarsi, olacak.   Demokrasiyi one cikaralim ve parlementokuralim.   Burada birisi nicel cogunlugu secse- devlet onun devleti olacak yani totoliter ve bu otokrasiye donusebilir.   Demek ki bu degerleri bir arada yasatabilmek icin, OLAYA NICELIKSEL DEGIL; NITELIKSEL BAKMAK DURUMUNDAYIZ.   Yani her bir degeri ESIT VE ANTIAYRIMCI TEMSIL EDEN BIR PARLEMENTO.   DEVLETIN DE OZGUR BIREY DEVLETI OLMASI   POLITIK GUCUN TOPLUMUN HER BIR FARKLI HALKININ VE ETIK DEGERININ ESIT VE ANTIAYRIMCI OLARAK ELINDE OLMASI   HIC BIR ZAMAN POLITIK GUCU KENDISINI TEMSIL EDENLERE VERMEMESI   Kisaca sadece HALKIN NICELIK OLARAK SECMISLERININ IDARESI VE IRADESI DEGIL; HALKIN KENDISININ IDARESI VE FARKLI DEGERLERININ ESIT VE ANTIAYRIMCI ADIL IRADESI.   Iste bu da tum bu degerlerden insanlik ve insan olma Adina zihinsel ve davranissal olarak arinmis ve arinmayanlarin da her turlu hak ve ozgurlugunu vermis ve herhangibir degerin herhangibir degeri ihlal etmesini, mudahele etmesini ve de ustunluk ve hakimiyet kurmasini hukuk olarak onlemis tum degerleri kendi farklarinda hep beraber adil, esit ve antiayrimci vererek olusturmus bir irade.   Yukaridaki Afrikali amerikan ornegi yerine, eger bu ulkemizde bilinmeyen model gecerli olsa; alttan direnis ile gelen ve toplumsal nitelige ulasan kurd ve alevi nufusun anayasal hak ve ozgurluklerine kavusmasini ornek verebiliriz..   Bu politik olmayan, ozgur birey devletinde ya da milliyetcilik (milli kokensel deger farki) bilincine sahip; uniter devletlerde mumkundur.   Evrensel-Insan - Yapilandirmaci Epistemoloji/Qua Felsefesi/Bilissel Bilim/Serbest Dusunurluk/Devrimci Sorgulama/Numenal Devrim - Evrensel-Insan Zihniyeti

evrensel-insan

evrensel-insan

 

Anayasa ve İşleyişteki; Devletin, Hukumetin, Meclisin ve İktidarın Rolü

T.C. Anayasasinin ve bunun isleyisindeki devletin, hukumetin, meclisin ve iktidarin rolunu bir ulke ve toplumunda belirliyenin demokrasi mi yoksa otokrasi mi oldugudur.   Once bazi sorular soralim.   Anayasa mi devletin rejimin icerigini belirler, yoksa devlet ve rejim mi anayasayi belirler?   Anayasa devletin ve rejimin anayasasi midir, yoksa hukukun anayasasi mi?   Yani hukukun ve yarginin temeli hangisidir, anayasa mi, yoksa devlet mi?   Aslinmda burada "devlet" darken, hukumetten ve meclisten bagimsiz bir devletten bahsetmek gerekir.   Yani bir ulus ve ulke de politik kurumlar ile hukuki kurumlarin farkini yazili kanunlar ile bu kanunlarin isleyisini farkini da cok iyi algilamak gerekir.   Eger Turkiye cografyasi ulkesi ve toplumu temelinde konusuyorsak, ANAYASA DEVLETIN REJIMINI VE ISLEYISINI HUKUKI OLARAK BELIRLIYEN VE TUM YASA VER KANUNLAR USTU UYULMASI GEREKENDIR.   Yani, Anayasa devletin, hukumetin v.s. degil, hukukun anayasasidir.   Once buradaki demokrasi algisinin olmasi gerekenine bakalim.   Anayasa yazili bir metindir ve en basta bu metinde yazanlarin degisiminin onerilmesi demokrasisi gerekir.   Yalniz burada onemli olan, herhangibir anayasal degisiklik saglanmadan, herkesin hukuki olarak anayasada yazilana uymasi gerekir.   Mesela uniter yapinin degisimini onermek, anayasa ihlali degildir; ama unitewr yapinin degisimini islerlige koymak, bir anayasa ihlalidir.   Mesela dokunulmazliklarin kaldirilmasini onermek anayasa ihlali degildir, ama bu onerinin devlet ya da hukumet yetkilisinden gelmesi ve uygulanmasi anayasa ihlalidir.   Mesela sokaga cikmas yasaginin degisimini onermek, anayasa ihlali degildir, ama; bunu valiler eliyle uygulamak anayasa ihl;alidir.   Kisaca, Anayasada yazili olanlari kimse ihlal edemez, ederse hukuki suc isler. Yalniz, her yetkili anayasa da degisiklik onerebilir.   O zaman anayasa mahkemesinin gorevi, DEVLETIN YAPTIKLARINI SAVUNMAK VE DEVLET MAHKEMESI OLMAK DEGIL, AKSINE HUKUKU SAVUNMAK VE HER TURLU ANAYASA IHLALINI ISLERLIGE KOYANI, HUKUI OLARAK CEZALANDIRMAKTIR.   Ne yazik ki, AKP iktidari hukumeti ve devleti, anayasayi ihlal ederek islerligi fiili olarak uygulamakta ve anayasa mahkemesi de hukuki bir mahkeme oldugunu unutup, bu anayasa ihlallerini kendine ters duserek uygulamaktadir.   Yani anayasaya bakildiginda, T.C. laik, sosyal, hukuki ve insan haklarina bagli bir devlet olamaktan fiili olarak cikmakta ve Anayasa mahkemesi de buna sessiz kalmaktadir.   Yani iktidar bir hukuk adami gibi, devleti de meclisi de, hukumeti de, hukuku da kendi belirlemekte ve bunu yaparkende anayasayi ihlal etmekte ve anayasa mahkemesi de bu ihlali kabullenmektedir.   Iste totoliter rejimler de boyle dogmustur. Devleti, hukumeti, hukuku ve yargiyi ele geciren iktidar, kendi politik soylem ve uygulamalarini kanunlasstirarak dayatmis ve boylece kendi disindaki herhangbibir soylemi eylemi ANAYASAYA UYGUN OLSA DA yasaklamis ve yargilamistir.   Ayni zamanda kendisi ANAYASAYI IHLAL ETSE DE her turlu hukuksuzlugu isler ve fiili hale getirmistir.   Totoliter rejimler, demokrasinin olmadigi sadece tek bir sese imkan taniyan rejimlerdir. Kendi sesleri disindaki seslere de her turlu baskiyi teroru uygularlar, bu da fasizmdir.   Eger bu totoliterlik, bir zumre ya da sinif degil de, bir kisi eliyle uygulanirsa; bu da otoriter bir rejim olur, burada da eger krallik ise zaten monarsidir, degilse de oligarsidir.   Kisaca bugun, T.C. cografyasinda fiili olarak vuku bulan, gozaltilar, tutuklamalar, saldirilar, polisin askerin teroru, sokaga cikma yasaklari, polisin her turlu toplumsal gosteride terror estirmesi, dinin politik kullanimi, devlet hukumet yetkililerinin yargi Adina hukuk Adina emir vermesi ve istemde bulunmasi, medya uzerindeki baski ve butun bunlar icin cikarilan kanunlar ve yasalar, HEPSI ANAYASA IHLALIDIR VE SUCTUR.   Cunku diktatorun de dedigi gibi, oretasda fiili olarak degismis bir rejim vardir ve bu rejim ANAYASAYA TAMAMEN AYKIRIDIR VE ANAYASA MAHKEMESI BU FIILI DURUMU YARATANLARI CEZALANDIRMAK DURUMUNDADIR.   Iste bunu yapamamasi, zaten bu mahkemenin BIR HUKUK VE YAZILI ANAYASA MAHKEMESI DEGIL, IKTIDARIN, DEVLETIN VE HUKUMETIN HUKUKSUZ MAHKEMESI OLDUGUDUR.   Aslinda bu ayni zamanda tum devlet ve hukumet yetkililerinin, ordu ve emniyetin de anayasa sucu isdlediginin bir delilidir.   Yani asker guneydoguda sanki bir anayasal OHAL ve de SIKIYONETIM karari alinmis gibi hareket etmekle anayasa sucu islemektedir.   Meclis boyle bir karar almadigi halde, bu uygulamayi durduirmamakla anayasa sucu islemektedir.   Vali, sokaga cikma yasagi ilan etmekle anayasa sucu islermektedir.   Polis gosteri hakkini kullananlara saldirmnakla, gozaltina almakla, tutuklamakla, anayasa sucu islemektedir.   Diktator, HDP esbaskanlari icin dokunulmazliklarinin kaldirilmasi direktifi vermekle anayasa sucu islemektedir   Mahkemeler tutuklama karari almakla hapis karari almakla anayasa sucu islemektedir.   Kisaca, ulke ve toplumda tum devlet, hukumet, ordu guc ve yetkilileri, GELEN DIREKTIFLE HAREKET EDEREK ANAYASA SUCU ISLEMEKTEDIRLER.   Iste diktatorun magdurluk politikasi da budur. Yarin herhangi bir sorunda "beni kandirdilar, ben yapmadim" v.s. deyip ve donup bugunku bu direktifleri uygulayanlari cezalandirabilir.   Ayni "parallel" yarattigi bir sucunu onlari da tutuklatarak cezalandirdigi gibi.   Evet bugun Turkiye'de Anayasa her tuirlu ulke ve toplumun devleti, hukumeti, ordusu, meclisi,ve kurum ve kuruluslari eliyle ve GELEN DIREKTIFLER ILE ihlal edilirken, anayasa mahkemesi de yine GELEN DIREKTIF VE ATAMALAR ILE bunacanak tutmaktadir.   Evet, Turkiye'de bir anayasa sorunu vardir ve asnayasa degisikligi onerileri de gayet demokratiktir, ama herseyden once KENDI HALIHAZIRDAKI ANAYASASINI IHLAL EDEN, BIR DEVLET, HUKUMET, MECLIS, ASKER, POLIS, MAHKEMELER VE KENDI ANAYASASINI IHLAL EDEN BIR ANAYASA MAHKEMESI VARDIR   Nasil mi, tek bir diktatorun verdigi emirler atatigi yandaslar ve verilen emirlere ters dusenlerin tutuklanmalari v.s. ile.   Yani, YALAN, KORKU, TEROR, BASKI ile.   Kisaca bugun ANAYASAYA UYGUN HAREKET ETMEK SUC hakine gelmistir.   Ustelik ANAYASA MAHKEMESI DE BU SUCU ISLEMEMEK ADINA, KENDI ANAYASASINI IHLAL ETMEKTEDIR.   Peki NEDEN DIKTATOR, VE GUDUMUNDEKI DEVLET, HUKUMET, ORDU, MAHKEMELER, POLIS v.s. ANAYASAYA UYGUN HAREKET ETMEMEKTEDIR?   Ya da NEDEN bir ihlal yerine, onu meclisten gecirdikten sonar anayasaya uygun hale getirmemektedir?   Iste bu sorularin yaniti, ve cozumu zaten Diktator ve gudumundeki AKP'nin sonudur.   Evrensel-Insan - Yapilandirmaci Epistemoloji/Qua Felsefesi/Bilissel Bilim/Serbest Dusunurluk/Devrimci Sorgulama/Numenal Devrim - Evrensel-Insan Zihniyeti

evrensel-insan

evrensel-insan



×

Önemli Bilgiler

Bu siteyi kullanmaya başladığınız anda kuralları kabul ediyorsunuz Kullanım Koşulu.