Jump to content
Sign in to follow this  
Yayamaz Kayımca

Haz alarak okudugum karma şiirler...........

Recommended Posts

NERDEN ÇIKARIYORSUN, ASKER

 

Nerden çıkarıyorsun, asker

seni sevmediğimi,

aynı değil miyiz ikimiz de,

sen de,

ben de.

 

Sen yoksulsan ben de yoksulum işte;

sen halktansan ben de halktan gelmeyim;

nerden çıkarıyorsun öyleyse, asker,

seni sevmediğimi?

 

 

 

Ama unutuyorsun bazen,

benim kim olduğumu;

sen değil miyim ben, söylesene,

sen nasıl bensen, ben de senim.

 

Kin tutacak değilim ya

bu yüzden sana, asker;

aynı kişiysek ikimiz eğer

sen de,

ben de,

nerden çıkarıyorsun, asker,

seni sevmediğimi öyleyse.

 

Karşılaşıyoruz birbirimizle

aynı sokakta, aynı yolda,

omuz omuza, seninle ben!

Aramızda kin yok, düşmanlık yok,

biliyoruz nereye gittiğimizi,

ikimiz de, sen de ben de...

 

Nerden çıkarıyorsun asker,

seni sevmediğimi öyleyse!

 

NİCOLAS GUİLLEN

 

Share this post


Link to post
Share on other sites

Utangaç Balıklar İçin Buzlu Camdan Akvaryum

 

 

 

Bir mucize olsa da geri dönsen

 

Yine sabah uyanınca ağzıma girse saçların

 

Yan yatarak dönsek birbirimize.

 

Üşümüş ayaklarını, bacaklarımın arasına yerleştirsen.

 

Şaklaban olsa gözlerin.

 

Kapı çalmasın diye dua etsen, ellerini kaldırıp göğe.

 

Bir tek senin dua ettiğin tanrıya inanırım ben.

 

Bir mucize olsa da geri dönsen.

 

Sen; yatakte şımarırken, deri ceketimi giyip hafız bakkala gitsem

 

Ekmek ve gazete almaya.

 

Merdivenlerden inerken karate yapan çocuklara uydurma hareketler gösterip,

 

bunu nasıl anlatacağımı tasarlasam sana daha komik.

 

Hava güzel çarşının içinden geçeyim.

 

Bir dilim pasta alıp -kahvaltıda pasta seversin- sürpriz yapsam.

 

İçerisi kalabalık. Olsun, beklerim...

 

Senin için bir tek yağ kokan bir pastanede beklerim...

 

Bir mucize olsa da geri dönsen...

 

Ekmekleri, gazeteleri ve bir de kısa kemıl alıp -hatırlatmadığın halde- cebime atsam...

 

Kahvaltıdan sonra donnie brasco'yu 20. kez izlerken

 

eyvah sigara dediğinde gözlerin çaresiz,

 

hemen çıkarıp zulamdan uzatsam paketi...

 

Sen boynuma sarıldığında ağır gibi davransam.

 

Senin çakmağınla sigaranı yaksam, salak gibi..

 

Hayıflansam, 'keşke zippoyu doldurtmayı unutmasaydım dün' diye.

 

Çünkü zippoyla sigaranı yaktıktan sonra

 

kapatınca kapağını çıkan "çlank" sesi nasıl da katlardı karizmamı ikiye..

 

Film başladığında warner biraderlerin amblemi görününce hep yaptığın espriyi beklesem.

 

Sen "ben bu filmi gördüm" diyince önceden biriktirdiğim kahkahayı koyversem...

 

Birtek senin yaptığın kötü espriye gülerim...

 

Bir mucize olsa da geri dönsen...

 

Yine uyanıp birbirimize anlatsak gördüğümüz rüyayı...

 

Büyük, çok büyük bir vadinin ortasında renkli şezlonklarda otursak

 

anneannelerin, dedelerin kahvaltı yaptığı mutfaklarda otursak

 

öğle uykusundan yeni uyanmış çocuklar gibi, kemiklerimiz sıcak..

 

Taksiye binecek paraları olduğu halde

 

bir tane bile geçmediği için minibüse binmek zorunda kalan insanlar gibi

 

hafif yan otursak.

 

İçimizde hep bir neye niyet neye kısmet.

 

Bir tek senin gördüğün rüyanın tabiri yok kitapta.

 

Bir tek senin gördüğün rüyada varlığım hayra alamet.

 

Bir mucize için boşuna bekliyorum biliyorum,

 

seni ben terkettim.

 

"ruh hastasısın sen!" diye bağırman boşuna değil.

 

Ama yine de dua et sen bana

 

Biliyorum benim için dua edenler çoktur.

 

Ama bir tek senin dua ettiğin tanrıya inanırım ben.

 

Çünkü hayvanların tanrısı yoktur.

 

 

 

Kutlukhan PERKER

Share this post


Link to post
Share on other sites

Avara

 

 

anımsıyor musun?

bir çetemiz vardı: Vahşi Siyah Atlar

ısmarlama serserilikler yaşardık

kimselere bir şey demeden kaçıp gitmeler gibi

sokaklarda sabahlamak, parklarda yatmak

yabancıları mahalleye sokmamak gibi

Ve bir gün gideceğimiz Amerika vardı

herkesin bir Amerika'sı vardı o zamanlar

herkes gece istasyonlarında

kendi Amerika'sını arardı

 

kısık ışıklı arkadaş odaları

plağın bir yüzünü kaplayan uzun parçalar eşliğinde

kendi rüyalarımıza dalar, dağılırdık

okyanuslar, gemi yolculukları, kanayan ıslıklar

ve dünyanın bütün limanları

önümüzde sessizce uzardı

 

BİTERDİ PLAK. DİSK BOŞA DÖNERDİ.

DÜŞLERİMİZ ÇARPIP GERİ DÖNEN SULARDI ŞİMDİ

BÖYLE ZAMANLARDA İLK SÖZÜ SÖYLEMEKTEN

KAÇINIRDI HERKES

SONRA BİRİ USULCA KALKAR, HERKESE ÇAY KOYARDI

ANIMSIYOR MUSUN?

 

Vahşi, siyah atlardık

kentin ışıklı çöllerinde kendi izini arayan

deri ceketlerimize sığdırdığımız düşlerimiz kadar

aşık ve düşmandık

dünya acıtırdı bizi, herşey kanatır, herşey yaralardı

sevişmek çekip çıkarmazdı bizi derinliğimizden

öfkemizi dindirmezdi hiçbir şey

geceleri uyumayan çocuklardık,

otobüs garlarında uzun maceralar umar

apansız yolculuklara çıkardık

 

 

uykulu kentlere girerdik gece yarıları

ıssız ağaçlar olurdu yol kenarlarında

gökyüzünde parlak yıldızlar, her yere aynı uzaklıkta

sarhoş bindiğimiz otobüsün penceresinden

sanki bambaşka bir dünyaya bakardık

sonra saklayarak yüzümüzü birbirimizden

yumruklarımızı sıkar, sessizce ağlardık

ışığı açık kalmış pencereler, kepengi örtülü dükkanlara,

yaz bahçelerinden taşan çiçeklere,

adını bile bilmediğimiz bu kente

neye olduğunu bile bilmediğimiz bir hasretle

uzun uzun bakardık

anımsıyor musun?

 

 

ahh o gece yolculukları

bir başka kentte, bir başka insan olmanın umutları

kaç yol arkadaşı kaldı şimdi geriye

gençliğin ilk acılarını birlikte keşfettiğimiz

kaç yol arkadaşı?

sürüyerek götürdüğümüz dargın beraberlikleri saymazsak

ne kalıyor elimizde?

ölenler,

terkedenler,

bir de telefonları, adresleri, kendileri değişenler

 

 

vahşi siyah atlardık; yılkıya bırakıldık

içimizden kimse gidemedi Amerika'ya

kendi Amerika'sı da olmadı hiçbirimizin

yağmur aldı

rüzgar aldı

zaman aldı

o vahşi siyah atları

herşey o eski rüyada kaldı

 

çarpıp geri dönen düşlerimizin üstünde

çürümüş cesetleri yüzüyor şimdi vahşi siyah atların

öldükleri sahilleri kendileri de bilmiyorlar

peki, sen anımsıyor musun?

 

 

 

Murathan MUNGAN

Share this post


Link to post
Share on other sites

EĞER

 

O kadar da önemli değildir bırakıp gitmeler,

 

arkalarında doldurulması

 

mümkün olmayan boşluklar bırakılmasaydı eğer.

 

 

 

 

Dayanılması o kadar da zor değildir, büyük ayrılıklar bile,

 

en güzel yerde başlatılsaydı eğer.

 

 

 

 

Utanılacak bir şey değildir ağlamak,

 

yürekten süzülüp geliyorsa gözyaşı eğer

 

 

 

 

Yüz kızartıcı bir suç değildir hırsızlık,

 

çalınan birinin kalbiyse eğer.

 

 

 

 

Korkulacak bir yanı yoktur aşkların,

 

insan bütün derilerden soyunabilseydi eğer.

 

 

 

 

O kadar da yürek burkmazdı alışılmış bir ses,

 

hiçbir zaman duyulmasaydı eğer.

 

 

 

 

Daha çabuk unuturdu belki su sızdırmayan sarılmalar,

 

kara sevdayla sarıp sarmalanmasalardı eğer.

 

 

 

 

Belirsizliğe yelken açardı iri ela gözler zamanla,

 

öylesine delice bakmasalardı eğer.

 

 

 

 

Çabuk unutulurdu ıslak bir öpücüğün yakıcı tadı belki de

 

kalp, göğüs kafesine o kadar yüklenmeseydi eğer.

 

 

 

 

Yerini başka şeyler alabilirdi uzun gece sohbetlerinin,

 

son sigara yudum yudum paylaşılmasaydı eğer.

 

 

 

 

Düşlere bile kar yağmazdı hiçbir zaman,

 

meydan savaşlarında korkular, aşkı ağır yaralamasaydı eğer.

 

 

 

 

Su gibi akıp geçerdi hiç geçmeyecekmiş gibi duran zaman,

 

beklemeye değecek olan gelecekse sonunda eğer.

 

 

 

 

Rengi bile solardı düşlerdeki saçların zamanla,

 

tanımsız kokuları yastıklara yapışıp kalmasaydı eğer.

 

 

 

 

O büyük, o görkemli son, ölüm bile anlamını yitirirdi,

 

yaşanılası her şey yaşanmış olsaydı eğer.

 

 

 

 

O kadar da çekilmez olmazdı yalnızlıklar,

 

son umut ışığı da sönmemiş olsaydı eğer.

 

 

 

 

Bu kadar da ısıtmazdı belki de bahar güneşleri,

 

her kaybedişin ardından hayat yeniden başlamasaydı eğer.

 

 

 

 

Kahvaltıdan da önce sigaraya sarılmak şart olmazdı belki de,

 

dev bir özlem dalgası meydan okumasaydı eğer.

 

 

 

 

Anılarda kalırdı belki de zamanla ince bel,

 

namussuz çay bile ince belli bardaktan verilmeseydi eğer.

 

 

 

 

Uykusuzluklar yıkıp geçmezdi, kısacık kestirmelerin ardından,

 

dokunulası ipek ten bir o kadar uzakta olmasaydı eğer.

 

 

 

 

Issız bir yuva bile cennete dönüşebilirdi belki de,

 

sıcak bir gülüşle ısıtılsaydı eğer.

 

 

 

 

Yoksul düşmezdi yıllanmış şarap tadındaki şiirler böylesine,

 

kulağına okunacak biri olsaydı eğer.

 

 

 

 

İnanmak mümkün olmazdı her aşkın bağrında bir ayrılık gizlendiğine belki de,

 

kartvizitinde ´onca ayrılığın birinci dereceden failidir´ denmeseydi eğer.

 

 

 

 

Gerçekten boynunu bükmezdi papatyalar,

 

ihanetinden onlar da payını almasaydı eğer.

 

 

 

 

Issızlığa teslim olmazdı sahiller,

 

Kendi belirsiz sahillerinde amaçsız gezintilerle avunmaya kalkmamış olsaydın eğer.

 

 

 

 

Sen gittikten sonra yalnız kalacağım.

 

Yalnız kalmaktan korkmuyorum da,

ya canım ellerini tutmak isterse...

 

 

 

 

Evet Sevgili,

 

Kim özlerdi avuç içlerinin ter kokusunu,

kim uzanmak isterdi ince parmaklarına,

mazilerinde görkemli bir yaşanmışlığa tanıklık etmiş olmasalardı eğer!!

 

 

 

 

CAN YÜCEL

Share this post


Link to post
Share on other sites

Ağlamak İçin Gözden Yaş mı Akmalı?

 

Ağlamak için gözden yaş mı akmalı?

Dudaklar gülerken, insan ağlayamaz mı?

Sevmek için güzele mi bakmalı?

Çirkin bir tende güzel bir ruh, kalbi bağlayamaz mı?

Hasret; özlenenden uzak mı kalmaktır?

Özlenen yakındayken hicran duyulamaz mı?

Hırsızlık; para, malmı çalmaktır?

Saadet çalmak, hırsızlık olamaz mı?

Solması için gülü dalından mı koparmalı?

Pembe bir gonca iken gül dalında solmaz mı?

Öldürmek için silah, hançer mı olmalı?

Saçlar bağ, gözler silah, gülüş, kurşun olamaz mı?

 

 

Victor Hugo

Share this post


Link to post
Share on other sites

Uç, kıskanç zaman, gücün bitene kadar,

Ünle kurşun alımlı, tembel saatleri,

O ağır ve durgun akışlı saatleri.

Doyur gözlerini yuttuklarınla,

Yani sahte olanla, boş olanla,

Yani ölümlü tortularla.

 

 

Çok az kaybımız bizim.

Çok az seninde kazancın

Kötü şeyleri gömünce,

Tükenince aç gözlü yanlarımız,

Sonsuzluk mutluluğumuzu kutlayacak,

İçten iyi olan ne varsa,

Hep gerçekle, huzurla, aşkla parlayacak

 

 

En ulu tahtın çevresinde,

Onun tahtının çevresinde,

Onun mutluluk veren bakışları altında,

Ruhlarımız erişince cennete

Bırakıp bütün çirkinlerini dünyanın,

Yıldızlar kuşatacak dört bir yanımızı,

Bu böyle sürüp gidecek,

 

YENECEĞİZ ÖLÜMÜ VE TALİHİ,

EY ZAMAN YENECEĞİZ SENİ!

 

JOHN MILTON

Share this post


Link to post
Share on other sites

ASKERİN ÖLÜMÜ

 

 

Yemyeşil bir çukur,burda bir ırmak çağlar

Gümüş paçavraları atlara çılgınca takan

Burda güneş mağrur dağın tepesinden parlar

Küçük bir vadi ki bu,köpürür ışıklardan

 

genç bir asker uyuyor,başı çıplak ,ağzı açık,

Ve ensesi taze mavi terlerle yıkanmış..

Yeşil yeteğına yağmur gibi yağıyor ışık,

Bulutların altında,solgun otlara uzanmış...

 

Hasta cocuklar gibi uykuda gülümsüyor

Ayakları zambaklar içinde;askercik üşüyor

Tabiat ,beşiğinde salla onu,sıcak sar!

 

Burun kanatları artık,ürpermiyor korkuyla;

Eli göğsünde, sakin,güneşte dalmış uykuya

Yalnız sağ yanında kırmızı iki delik var.

 

 

ARTHUR RIMBAUD

Share this post


Link to post
Share on other sites

BÜYÜK SIR

 

Sana büyük bir sır söyleyeceğim

Zaman sensin

Zaman kadındır ister ki hep okşansın

Diz çökülsün hep

Dökülmesi gereken bir giysi gibi ayaklarına.

Bir taranmış

Bir upuzun saç gibi zaman

Soluğun buğulandırıp sildiğin ayna gibi.

Zaman sensin, uyuyan sen

Şafakta ben uykusuz seni beklerken

Sensin gırtlağıma dalan, bir bıçak gibi...

Ah bu söyleyemediğim işkencesi hiç geçmeyen zamanın

Bu mavi çanaklarda kan gibi

Durdurulmuş zamanın işkencesi

Ah bu daha beter işkence hiç mi hiç giderilmemiş istekten

Bu göz susuzluğundan sen yürürken odada

Bense bilirim büyüyü bozmamak gerektiğini

Daha beter seni kaçak

Seni yabancı bilmekten

Aklın ayrı bir yerde gönlün ayrı bir yüzyılda kalmaktan

Tanrım ne ağırdır sözcükler

Asıl demek istediğim bu.

 

Hazzın ötesinde sevgim

Hiç bir zararın erişemeyeceği yerde bugün

Sevgim

Sen ki benim saat-şakağımda vurursun

Boğulurum soluk alıp vermesen

Tenimde bir duraksar ve yerleşir adımın.

......

 

Sana büyük bir sır söyleyeceğim

Korkuyorum senden

Korkuyorum yanın sıra gidenden pencerelere doğru akşam üzeri

El kol oynatışından söylenmeyen sözlerden

Korkuyorum hızlı ve yavaş zamandan

Korkuyorum senden.

 

Sana büyük bir sır söyleyeceğim

Kapat kapıları

Ölmek daha kolaydır sevmekten

Bundandır işte benim yaşamaya katlanmam

Sevgilim.

 

LOUİS ARAGON

BİR BÜYÜK SIR SÖYLEYECEĞİM SANA

 

Bir büyük sır söyleyeceğim sana Zaman sensin

Kadındır zaman sevilmek özlemi duyar

Aşıklar eteğinde otursun ister

Bozulacak bir entaridir zaman

Perçemdir sonsuz

Taranmış

Bir aynadır buğulanan buğuları dağılan

soluklarla

Zaman sensin uyuyan uyandığım şafakta

Sensin bıçak gibi geçen boynumu

Geçmek bilmeyen zamanın işkencesi oy

Mavi damarlardaki kan gibi durmuş zamanın

işkencesi oy

Hep doyumsuz arzudan daha da beterdir bu

Daha da beterdir bu

Sen odada yürürken gözlerin susuzluğundan

Korkarım hep bozulur diye büyü

Daha da beterdir bu senle yabancılaşmaktan

Başın

Kaçak dışarda ve yüreğin başka bir çağda oluşu

Sözcükler ne ağır Tanrım anlatırken bunları

Arzunun ötesinde erişilmez yerlerde bugün aşkım

Sen şakağımda vuran duvar saatisin

Sen solumazsan eğer ben boğulurum

Duraksar ve tenime konar adımın

 

Bir büyük sır söyleyeceğim sana Dudağımdaki

Her söz dilenen bir yoksulluktur

Bir yoksulluktur ellerin için bakışında kararan

bir şeydir

Bundandır sana sık sık seni seviyorum demem

Boynuna takacağın bir tümcenin saydam

kristalinden yoksunum

Şu sıradan sözlerimi hor görme Onlar

sade bir sudur ateşte o sevimsiz gürültüleri

yapan

 

Bir büyük sır söyleceğim sana Beceremem ben

Sana benzer zamandan sözetmeyi

Senden sözetmeyi beceremem ben

İnsanlar vardır hani istasyonlarda

El sallayan tren kalktıktan sonra

Yani ağırlığıyla göz yaşlarının

Kolları yana düşer onlara benzerim ben.

Bir büyük sır söyleyeceğim sana Korkuyorum

senden

Korkuyorum ikindilerde seni pencerelere götüren

şeyden

Korkuyorum davranışlarından söylenmedik

sözcüklerden

Hızlı ve usul geçen zamandan korkuyorum

senden

Bir büyük sır söyleyeceğim sana kapıları ört

Ölmek sevmekten daha kolaydır

Bundandır yaşamanın sancılarına yönelmem

Sevgilim.

 

LOUİS ARAGON

 

 

farklı çeviriler

Share this post


Link to post
Share on other sites
BÜYÜK SIR

 

Sana büyük bir sır söyleyeceğim

Zaman sensin

Zaman kadındır ister ki hep okşansın

Diz çökülsün hep

Dökülmesi gereken bir giysi gibi ayaklarına.

Bir taranmış

Bir upuzun saç gibi zaman

Soluğun buğulandırıp sildiğin ayna gibi.

Zaman sensin, uyuyan sen

Şafakta ben uykusuz seni beklerken

Sensin gırtlağıma dalan, bir bıçak gibi...

Ah bu söyleyemediğim işkencesi hiç geçmeyen zamanın

Bu mavi çanaklarda kan gibi

Durdurulmuş zamanın işkencesi

Ah bu daha beter işkence hiç mi hiç giderilmemiş istekten

Bu göz susuzluğundan sen yürürken odada

Bense bilirim büyüyü bozmamak gerektiğini

Daha beter seni kaçak

Seni yabancı bilmekten

Aklın ayrı bir yerde gönlün ayrı bir yüzyılda kalmaktan

Tanrım ne ağırdır sözcükler

Asıl demek istediğim bu.

 

Hazzın ötesinde sevgim

Hiç bir zararın erişemeyeceği yerde bugün

Sevgim

Sen ki benim saat-şakağımda vurursun

Boğulurum soluk alıp vermesen

Tenimde bir duraksar ve yerleşir adımın.

......

 

Sana büyük bir sır söyleyeceğim

Korkuyorum senden

Korkuyorum yanın sıra gidenden pencerelere doğru akşam üzeri

El kol oynatışından söylenmeyen sözlerden

Korkuyorum hızlı ve yavaş zamandan

Korkuyorum senden.

 

Sana büyük bir sır söyleyeceğim

Kapat kapıları

Ölmek daha kolaydır sevmekten

Bundandır işte benim yaşamaya katlanmam

Sevgilim.

 

LOUİS ARAGON

BİR BÜYÜK SIR SÖYLEYECEĞİM SANA

 

Bir büyük sır söyleyeceğim sana Zaman sensin

Kadındır zaman sevilmek özlemi duyar

Aşıklar eteğinde otursun ister

Bozulacak bir entaridir zaman

Perçemdir sonsuz

Taranmış

Bir aynadır buğulanan buğuları dağılan

soluklarla

Zaman sensin uyuyan uyandığım şafakta

Sensin bıçak gibi geçen boynumu

Geçmek bilmeyen zamanın işkencesi oy

Mavi damarlardaki kan gibi durmuş zamanın

işkencesi oy

Hep doyumsuz arzudan daha da beterdir bu

Daha da beterdir bu

Sen odada yürürken gözlerin susuzluğundan

Korkarım hep bozulur diye büyü

Daha da beterdir bu senle yabancılaşmaktan

Başın

Kaçak dışarda ve yüreğin başka bir çağda oluşu

Sözcükler ne ağır Tanrım anlatırken bunları

Arzunun ötesinde erişilmez yerlerde bugün aşkım

Sen şakağımda vuran duvar saatisin

Sen solumazsan eğer ben boğulurum

Duraksar ve tenime konar adımın

 

Bir büyük sır söyleyeceğim sana Dudağımdaki

Her söz dilenen bir yoksulluktur

Bir yoksulluktur ellerin için bakışında kararan

bir şeydir

Bundandır sana sık sık seni seviyorum demem

Boynuna takacağın bir tümcenin saydam

kristalinden yoksunum

Şu sıradan sözlerimi hor görme Onlar

sade bir sudur ateşte o sevimsiz gürültüleri

yapan

 

Bir büyük sır söyleceğim sana Beceremem ben

Sana benzer zamandan sözetmeyi

Senden sözetmeyi beceremem ben

İnsanlar vardır hani istasyonlarda

El sallayan tren kalktıktan sonra

Yani ağırlığıyla göz yaşlarının

Kolları yana düşer onlara benzerim ben.

Bir büyük sır söyleyeceğim sana Korkuyorum

senden

Korkuyorum ikindilerde seni pencerelere götüren

şeyden

Korkuyorum davranışlarından söylenmedik

sözcüklerden

Hızlı ve usul geçen zamandan korkuyorum

senden

Bir büyük sır söyleyeceğim sana kapıları ört

Ölmek sevmekten daha kolaydır

Bundandır yaşamanın sancılarına yönelmem

Sevgilim.

 

LOUİS ARAGON

 

 

farklı çeviriler

 

 

 

 

2 side hoş ama ben altaki çeviriyi daha fazla begendim.......sagol Godzi(hoş şeyler yakalıyorsun sayende bende okuyorum...)

Share this post


Link to post
Share on other sites

ÇOCUK KALMAK İSTEDİM GÖZLERİNDE

 

Gözlerinin önüne düşen uzun kakülü,

up uzun siyah kirpikleri,

ışıl ışıl umut saçan gözleriyle

sabah güneşinden ışık çalmak için yüzüne

yurdun duvarına yaslanan,

çocuk kalmak istedim gözlerinde.

 

Değil geleceğini düşünmek

bir sonraki gününü bile düşünmeyen,

hele hele büyüyeceğini

aklına hiç getiremeyen

ulaşılmaz servet bildiği

ne yazık ki rüyasında bile

bir kere binemediği

mavi bisikletin boncuklu tekerinde toz

kalemtıraşlı 1969 model

otomobilin kornasında çocuk olmayı özledim.

 

Sofranın davetsiz misafirlerinden

makarnaya saplanan

kaşık sesleriyle dolu,

okul önlüğümün damlattığı suyla

cısır cısır öterek ritim tutan

sobanın isiyle kaplı,

sarhoş külhanbeyi Deli Çavuş´un

narasıyla ürken sokağın çeşmesinde

üstünü ıslatan

ayakları çıplak, gözleri ıslak

çocuk olmayı özledim gözlerinde...

 

Çocukluğumda kalan ablam ve ağabeyimle

oyuncağımız olan tellerinde

çocukluğumuzun resmi kalmış,

ıspanakla , ezik elmayla, vesaire ile

bütünleşen pazar arabasıyla oynarken

ocağın üstünden yere devirdiğimiz

kelle paçayı

anılarımda nefes aldırmadığım şahsın

iştahla yemesine kahkahalarla gülen

çocuk olmayı özledim.

 

Biletçiden vagon vagon kaçarak,

akşama kadar Ankara´yı

Cebeci´den Kayaş’a,

Kayaş’ tan Sincan´a

durak durak turlarken,

tren kokusuyla beslediği tenini

ışıldatmak isteyen annesinden,

gözüm sabundan yandı diyerek

leğenden kaçmaya çalışınca

kafasına su tasını yiyip ağlayan

çocuk olmayı özledim gözlerinde...

 

 

Sanki karlarla sevişmek uğruna

ayakkabısından firar etmiş parmaklarıyla

hala yürümeye devam eden,

utancından reddedince kamyon tekerini,

ayazdan pantolonunda donup

paçasından sızma hevesi

kursağında kalmış çişine

şaşkınca bakakalan

çocuk olmayı özledim.

 

Bir yıl boyunca

kırık düşlerini süsleyen ama,

bayram namazında çalınacağını

hiç düşünmediği mavi çizgili,

beyaz spor ayakkabısını

bayram arifesinde yastığının altına saklayıp

hayalci uykuya dalan çocuk olmayı özledim.

İnsanın kalbine, vicdanına

çivi gibi saplanan

artık kendine gel diye

şiddetli bir şamar atan

cenaze merasimlerinde,

hocanın ağlamaklı, titrek sesinde ve

gül suyu tazeliğinde ürpererek

duyduğu pişmanlığı unutup,

yine yaramazlık yapan munzur, haylaz

çocuk kalmayı istedim gözlerinde..

 

Annemin aldatılma korkusu,

babamın ise taş gibi coşkusu Nergis abla

orak çekiçle süslenmiş

Hacettepe yurdunun balkonunda

daha gözü açılmamış onsekizlik delikanlıları,

fakir kokan,is kokan sokağın

soğuk havasında röntgenciliğe iten

Nergis ablayla kadınlar hamamına giden

çocuk olmayı özledim.

 

Özgürlük hasretine elveda diyenlerin,

ya da diyebileceklerini zannedenlerin

tıka basa doluştukları türkülerle dolu cafede

solculuk kokan saz tınlamasında,

üniversiteli kızın sübyancı olduğundan habersiz

sevgi kokulu kucağında oturan saf, sabi

çocuk olmayı özledim.

 

Elim ellerinde terleyip erirken,

öpüşmeyi günah sanan

düşüncelerime yenik düşünce

onu öpememekten bulut olmuş

gözlerimin pişmanlığında

yüreği güvercin, kalbi Beyşehir gölü

çocuk olmayı özledim.

 

Özledim, çocuk kalmayı istedim,

hayatın anlamsızlığıyla, ***** ihtiraslarla,

paranın mahkumlarıyla,

gülen maskeyle yaklaşanlarla,

iyilerin fazla barınamadığı,

bu pembe makyajlı, lanet olası dünyayla

henüz tanışmamış

yüreği Yunus, kalbi Mevlana saf, sabi

çocuk olmayı özledim.

 

Ve senin gözlerinde

hala çocuk kalmayı istedim

yirmi dokuz yaşıma girdiğim

bu doğum günümde...

 

İstedim ama çocuk kalamadım,

adam olmayı ben hiç sevemedim,

çocuk kalıp hayatın cıvıl cıvıl

yaşandığını sanmak varken,

kaderi kederi tanımamak varken...

 

Sen hep ´´baban gibi adam ol oğlum

eşek olma lan çakal´´derdin ya

keşke adam olma çocuk kal

deseydin kardeşine,

ve çocuk kalabilseydim, büyümeseydim,

yerinde sayardı zaman ilerlemezdi.

 

O zaman ne hayatın acı yüzünü görürdüm,

ne de senin öldüğünü...

O zaman ne acılara ererdi aklım,

ne de senin öldüğüne ağlardım,

çocuk kalsaydım.

Yine çocuk kalmak istedim gözlerinde...

 

Yine... : (

 

 

Lokman KAYA

Share this post


Link to post
Share on other sites

Sesleniş / Uğur Mumcu

 

Dağ gibi karayağız birer delikanlıydık. Babamız,

sırtında yük taşı*********** getirirdi aşımızı, ekmeğimizi.

Arabalar şırıl şırıl ışıklarıyla caddelerden geçerken

bizler bir mum ışığında bitirdik kitaplarımızı.

Kendimiz gibi yaşayan binlerce yoksulun yüreğini

yüreğimizde yaşayarak katıldık o büyük kavgaya.

Ecelsiz öldürüldük. Dövüldük, vurulduk, asıldık.

Vurulduk ey halkım, unutma bizi...

Yoksulluğun bükemediği bileklerimize çelik kelepçeler

takıldı. İşkence hücrelerinde sabahladık kaç kez.

İsteseydik, diplomalarımızı, mor binlikler getiren

birer senet gibi kullanırdık. Mimardık, mühendistik,

doktorduk, avukattık. Yazlık kışlık katlarımız,

arabalarımız olurdu. Yüreğimiz, işçiyle birlikte attı.

Yaşamımızın en güzel yıllarını birer taze çiçek gibi

verdik topluma. Bizleri yok etmek istediler hep.

Öldürüldük ey halkım, unutma bizi...

Fidan gibi genç kızlardık. Hayat, şakırdayan bir

şelale gibi akardı gözbebeklerimizden. Yirmi yaşında,

yirmi bir yaşında, yirmi iki yaşında, işkencecilerin

acımasız ellerine terk edildik. Direndik küçücük

yüreğimizle, direndik genç kızlık gururumuzla.

Tükürülesi suratlarına karşı bahar çiçekleri gibi,

taptaze inançlarımızı fırlattık boş birer eldiven

gibi. Utanmadılar insanlıklarından, utanmadılar

erkekliklerinden.

Hücrelere atıldık ey halkım, unutma bizi...

Ölümcül hastaydık. Bağırsaklarımız düğümlenmişti.

Hipokrat yemini etmiş doktor kimlikli işkencecilerin

elinde öldürüldük acınmaksızın. Gelinliklerimizin

ütüsü bozulmamıştı daha. Cezaevlerine kilitlenmiş

kocalarımızın taptaze duygularına, birer mezar taşı

gibi savrulduk. Vicdan sustu. Hukuk sustu. İnsanlık

sustu.

Göz göre göre öldürüldük ey halkım, unutma bizi...

Kanserdik. Ölüm, her gün bir sinsi yılan gibi

dolaşıyordu derilerimizde. Uydurma davalarla

kapattılar hücrelere. Hastaydık. Yurtdışına gitseydik

kurtulurduk belki. Bir buçuk yaşımızdaki kızlarımızı

öksüz bırakmazdık. Önce, kolumuzu, omuz başından

keserek, yurtseverlik borcumuzun diyeti olarak

fırlattık attık önlerine. Sonra da, otuz iki yaşında

bırakıp gittik bu dünyayı, ecelsiz.

Öldürüldük ey halkım, unutma bizi...

Giresun’daki yoksul köylüler, sizin için öldük.

Ege’deki tütün işçileri, sizin için öldük. Doğu’daki

topraksız köylüler, sizin için öldük. İstanbul’daki,

Ankara’daki işçiler, sizin için öldük. Adana’da,

paramparça elleriyle ak pamuk toplayan işçiler, sizin

için öldük.

Vurulduk, asıldık, öldürüldük ey halkım, unutma

bizi...

Bağımsızlık, Mustafa Kemal’den armağandı bize.

Emperyalizmin ahtapot kollarına teslim edilen

ülkemizin bağımsızlığı için kan döktük sokaklara.

Mezar taşlarımıza basa basa, devleti yönetenler, gizli

emirlerle başlarımızı ezmek, kanlarımızı emmek

istediler. Amerikan üsleri kaldırılsın, dedik, sokak

ortasında sorgusuz sualsiz vurdular.

Yirmi iki yaşlarındaydık öldürüldüğümüzde ey halkım,

unutma bizi...

Yabancı petrol şirketlerine karşı devletimizi

savunduk; komünist dediler. Ülkemiz bağımsız değil

dedik; kelepçeyle geldiler üstümüze. Kurtuluş

Savaşı’nda emperyalizme karşı dalgalandırdığımız

bayrağımızı daha da dik tutabilmekti bütün çabamız.

Bir kez dinlemediler bizi. Bir kez anlamak

istemediler.

Vurulduk ey halkım, unutma bizi...

Henüz çocukluğumuzu bile yaşamamıştık. Bir kadın eline

değmemişti ellerimiz. Bir sevgiliden mektup bile

almamıştık daha. Bir gece sabaha karşı, pranga

vurulmuş ellerimiz ve ayaklarımızla çıkarıldık idam

sehpalarına. Herkes tanıktır ki korkmadık. İçimiz

titremedi hiç. Mezar toprağı gibi taptaze, mezar taşı

gibi dimdik boynumuzu uzattık yağlı kementlere.

Asıldık ey halkım, unutma bizi...

Bizi öldürenler, bizi asanlar, bizi sokak ortasında

vuranlar, ağabeyimiz, babamız yaşlarındaydılar. Ya bu

düzenin kirli çarklarına ortak olmuşlardı ya da

susmuşlardı bütün olup bitenlere. Öfkelerini bir gün

bile, karşısındakilere bağırmamış insanların gözleri

önünde, öldürüldük. Hukuk adına, özgürlük adına,

demokrasi adına, Batı uygarlığı adına, bizleri, bir

şafak vakti ipe çektiler.

Korkmadan öldük ey halkım, unutma bizi...

Bir gün mezarlarımızda güller açacak ey halkım, unutma

bizi...

Bir gün sesimiz hepinizin kulaklarında yankılanacak ey

halkım, unutma bizi.

Özgürlüğe adanmış bir top çiçek gibiyiz şimdi, hep

birlikteyiz ey halkım, unutma bizi, unutma bizi,

unutma bizi...

Share this post


Link to post
Share on other sites

Yayamaz Sende çok hoş şeyler yakalıyorsun ...Bende okuyorum sayende....

--------------------------------------------------------------------------------------------

 

 

TAMAM YAVRUM, METELİĞİMİZ YOK; AMA YAĞMURUMUZ VAR.

 

Sera etkisi deyin ne derseniz deyin

eskisi gibi yağmıyor işte yağmur.

özellikle büyük kriz zamanındaki

yağmurlar geliyor aklıma.

kuruş para yoktu ama bolbol

yağmur vardı.

öyle bir gece veya bir gün

değil,

7 gün ve 7 gece

YAĞARDI

 

 

 

ve Los Angeles'in yağmur ızgaraları

bu kadar çok yağmuru emebilecek

şekilde yapılmamıştı

ve yağmur KALIN

ve KARARLI

ve DÜZENLİ yağardı

ve damlaların çatılara çarpışını

oradan da oluk oluk

toprağa akışını DUYARDINIZ

ve DOLU,

büyük BUZDAN KAYALAR

patlayan

oraya buraya saçılan havada uçuşan;

ve yağmur

kısaca

DURMAZDI

 

ve bütün çatılar akardı -

evin her tarafına

tencereler,

kapkacaklar serilir

TIP TIP sesleri bütün eve yayılırdı;

ve kaplar boşaltılır,

boşaltılır

ve tekrar boşaltılırdı.

kaldırımların üstünden geçerdi yağmur,

bahçelerin içinden; ve merdivenleri tırmanıp

evlere girerdi.

el bezleri vardı, banyo havluları,

ve yağmur genelde

tuvaletlerden girerdi: köpüre köpüre, kahverengi, küçük girdaplarla

ve külüstür arabalarla dolu olurdu sokaklar

güneşli bir günde

marş basmayan arabalarla,

ve işsiz adamlar

sanki canlılarmış gibi duran o eski arabaların

can çekişmelerine bakarlardı

pencereleri önünden;

İŞSİZLER,

yenik bir zamanın yenik insanları

hapsolurdu evlerine

karıları ve çocukları

ve kedi köpekleriyle.

kediler ve köpekler

dışarı çıkmamak için diretir

evin garip garip yerlerine

pisliklerini bırakırlardı.

işsiz adamlar

 

bir zamanlar güzel olan karılarıyla

evde tıkılıp kalmış olmaktan

çıldırırlardı.

korkunç tartışmalar yaşanırdı

haciz ihtar mektupları

kondukça posta kutularına.

yağmur ve dolu, bezelye kutuları,

yavan ekmekler; kızarmış

yumurta, rafadan yumurta, haslanmış

yumurta; fıstık ezmesi

sandviçleri, ve her tencerede

görünmez bir tavuk.

 

babam, kesinlikle iyi biri olmayan babam

her yağmurda, en iyi ihtimalle,

annemi döverdi,

kendimi üzerlerine atardım,

bacaklar, dizler,

çığlıklar

ta ki

birbirlerinden

ayrılana kadar.

"Gebertic'em seni, " bağırırdım "Bi' kez

daha vurursan ona öldürürüm seni!"

"Çabuk bu orospu çocu'unu

çıkar burdan!"

"hayır, Henri, annenin

yanında kal!"

evet, bütün evler kuşatma altındaydı

fakat sanırım bizim evdeki dehşet

ortalamanın üstündeydi.

ve geceleri

uyumaya çalıştığımızda

yağmur yağmaya devam ederdi

ve karanlıkta

suların odama girmemesi için

cesurca direnen penceremden

ayın yağmur sularıyla bulanık

görüntüsünü seyrederken

Nuh'u hayal ederek

ve Gemisini

tekrar oluyor galiba

diye düşünürdüm.

 

hepimiz düşünürdük

bunu.

ve sonra, birdenbire,

dinerdi yağmur.

galiba hep

sabaha doğru

5, 6 sularında dinerdi,

huzur çökerdi her yere,

ama tam bir sessizlik değil

çünkü hala devam ederdi

tip

tip

tip

sesleri

ve sonra sis ve duman

dağılırdı

ve sabah 8'de

gözleri kamaştıran sapsarı bir güneşışığı

düşerdi yeryüzüne,

Van Gogh sarısı

çılgın, köredici!

ve ardından

sağanaktan kurtulan

çatı olukları

güneş altında

genleşmeye başlardı:

PENG!PENG!PENG!

ve herkes kalkıp dışarı bakardı

hala yağmuru içine çeken

bahçeler

hiç bu kadar yeşil olmamış

bir yeşil içinde

ve kuşlar

bahçelerde

deli gibi cıvıldayan kuşlar,

7 gün 7 gecedir

yere konup da

adamakıllı bir şey yiyememiş

tohum yemekten

bıkmış kuşlar

solucanların

toprak üstüne çıkmasını beklerlerdi,

yarı boğulmuş solucanların.

 

kuşlar solucanları önce topraktan çekip

havaya kaldırır

sonra da midelerine indirirlerdi;

karatavuklar ve serçeler olurdu.

karatavuklar serçeleri uzaklaştırmaya

çalışır

ama serçeler,

açlıktan delirmiş,

daha küçük ve çabuk,

kendi paylarını

kotarırlardı.

erkekler verandada durur

sigaralarını içerlerdi,

şimdi kapı kapı dolaşıp

büyük olasılıkla hiç bir kapı ardında

bulamayacakları bir

iş arayacaklarının,

büyük olasılıkla çalışmayacak arabalarını

çalıştırmaya uğraşacaklarının

bilincinde.

ve bir zamanlar güzel olan

karıları

banyoya girer

saçlarını tarar,

makyajlarını yapar,

dünyalarını tekrar

biraraya getirmeye çalışırlardı,

onları saran korkunç mutsuzluğu

unutmaya çalışarak,

kahvaltı için

ne hazırlasam diye

telaşlanarak.

ve radyo

okulların

açıldığını söylerdi.

ve

ardından

işte ben

yine okul yolundaydım,

yollarda kocaman

su gölcükleri,

tepemde yeni bir dünya gibi

güneş,

evde annemler,

okula

zamanında vardım.

Bayan Sorenson bizi

"bugün tenefüs yok,

yerler çok ıslak"

diyerek karşıladı.

çocuklar "AOF"

bağırdı bir ağızdan.

"fakat tenefüs saatinde

çok farklı birşey

yapacağız," dedi,

"ve çok zevkli

bir şey!"

hepimiz merak ettik

bu çok zevkli şeyin

ne olduğunu

ve o iki saat

Bayan Sorenson

dersini anlatmaya

devam ederken

 

bir türlü geçmek bilmedi.

Küçük kızlara baktım,

çok tatlı ve temiz ve

dikkatli görünüyorlardı,

uslu ve dik

oturuyorlarken sıralarında

ve saçları

Kaliforniya

güneşi altında

çok güzeldi.

sonra tenefüs zili çaldı

ve hepimiz eğlenceyi

beklemeye koyulduk.

ardından Bayan Sorenson sınıfa seslendi:

"şimdi ne yapacağız

biliyor musunuz, birbirimize

yağmur sağanağı sırasında

neler yaptığımızı anlatacağız!

en ön sıradan başlayıp

arka sıralara doğru devam edeceğiz!

hadi Michael, sen başla!..."

ve hepimiz

hikayelerimizi

anlatmaya başladık, Michael başladı

ve herkes sırayla kalkıp devam etti,

ve sonra farkettik ki

hepimiz yalanlar söylüyorduk, tamamen

yalan sayılmaz ama

çoğunlugu yalandı

ve oğlanlardan bazıları pis pis

gülmeye başladığında kızlar onlara

kötü bakışlar fırlattı ve

Bayan Sorenson "tamam!" diye bağırdı

"tam bir sessizlik istiyorum!

Siz merak etmeseniz de

ben

neler yaptığınızı

öğrenmek istiyorum!"

böylece biz de hikayelerimize

devam ettik

ve hepsi de hikayeydi.

bir kız gökkuşağı

ilk çıktığında bir ucunda

Tanrı'nın yüzünü

gördügünü söyledi.

 

bir tek hangi ucu olduğunu söylemedi.

bir oğlan oltasını

pencereden sarkıtıp

bir balık yakalayıp

kedisini

beslediğini söyledi.

hemen hemen herkes

bir yalan uydurdu.

gerçek

fazla acı

ve utandırıcıydı.

sonra zil çaldı

ve tenefüs bitti.

 

"teşekkür ederim," dedi Bayan

Sorenson, "hepsi çok

hoştu.

yarına kadar

yerler

kurur ve

kullanılabilecek

hale gelir."

çocuklardan bir

gürültü koptu.

küçük kızlar

dimdik ve uslu

oturuyorlardı,

çok tatlı ve

temiz ve

dikkatli,

saçları dünyanın bir daha

asla göremeyeceği bir güneşin

ışıkları altında

çok güzel

görünüyordu.

ve

 

CHARLES BUKOWSKİ

 

karakutu.com

Share this post


Link to post
Share on other sites

Offf ya adamın nefis şiirleri varmış sevgili Godzi.........hangisini alıntı yapıyım şaşırdım...işte bu sayende bir haz daha yakaladım!!!!!

Share this post


Link to post
Share on other sites

Bir Sürü Delikanlıya Dostça Öğütler

 

tibet'e git

deveye bin

incili oku

ayakkabılarını maviye boya

sakal bırak

kağıttan bir kanoyla dolaş dünyayı

the saturday evening post'a abone ol

çiğnerken sadece sol tarafını kullan ağzının

tek bacaklı bi kadınla evlen

ve düz bir usturayla traş ol

ve kadının koluna adını kazı

benzinle fırçala dişlerini

bütün gün uyu ve gece ağaçlara tırman

keşiş ol

viski ile bira iç

kafanı suyun altında tut

ve keman çal

pembe mum ışığında göbek at

köpeğini öldür

belediye başkanlığına aday ol

bir varilin içinde yaşa

baltayla kafanı yar

yağmurda lale ek

AMA ŞİİR YAZMA!

 

Charles Bukowski

Share this post


Link to post
Share on other sites

Bazıları Delirmez

 

bazıları hiç delirmez

ben, bazen koltuğun arkasında

3-4 gün boyunca yattığım olur

orda bulurlar beni

melaikeymiş derler

sonra gırtlağımdan aşağı

şarap döküp

göğsümü ovarlar

yağ serperler üzerime

sonra kükreyerek kalkarım

atıp tutar, köpürürüm

onlara ve evrene küfreder

bahçeye kadar kovalarım

sonra kendimi çok iyi hisseder

tost ve yumurtanın başına otururum

bir şarkı mırıldanıp

aniden

pembe besili bir balina gibi

sevimli olurum

bazıları hiç delirmez

ne korkunç hayat sürüyorlardır

allah bilir

 

charles bukowski

 

 

 

ifadeye anlatıma bak ya........................... :excl:

Share this post


Link to post
Share on other sites

Ölüm

 

I

Dünyaya birçok kez gelmişim

Yok olmuş yıldızların dibinden

Ellerimde tuttuğum

Ölümsüzlük bağlarını dokuyarak

Şimdi öleceğim yeniden

Vücudumu örten toprağa sarınarak!

 

II

Ne papazların sattığı

Gökyüzünden bir parça aldım.

Ne de tembel zenginler için

Metafizikçilerin,

Düzüp koştuğu, karanlıklardan.

 

III

Ölüm içinde yoksullarla bir olmak istiyorum

Göğü elinde tutanların kamçıladığı

İnceleme yeteneği olmayanlarla!

Şimdiyse ölüme hazırım

Beni saran bir elbise gibi

Sevdiğim renkten

Boyu posuma tıpatıp; uygun

Ve benim için gerekli olan

Beni saran bir elbise gibi!

 

Pablo Neruda

Share this post


Link to post
Share on other sites

"Bazıları Delirmez " harikaymış....bi haz da ben yakaladım :)

 

MİZAH

 

 

 

Krallar,

imparatorlar ve çarlar,

tüm evrenin hükümdarları,

buyrukları altında bulundurmuşlar orduları

ama becerememişler hiç

mizahı.

Ezop, yayan yürüyüp yolları

uğradığında ünlü kişilerin her gün

rahatlık içinde yüzen saraylarına,

onları dilenciden daha üstün görmemişti.

iki yüzlülerin

ayak izlerini damga gibi bastığı

evlerde, toplantılarda

Nasreddin Hoca,

iğneli şakalarıyla,

altüst etti

kafalarını

kahkahalarıyla

bir dizi paytak gibi!

Kimileri

ısmarlama

mizah istedi-

ama mizah parayla satın alınmaz ki!

Kimileri

tuttu mizahı

katletti

ama mizah ölmedi,

kaatillerine

keskin dişlerini gösterdi!

Çünkü durup ahmak ahmak

güçtür

mizahla

savaşmak.

Tekrar tekrar idam ettiler mizahı

ama o,

koltuğa alıp gövdeden ayrılmış kafayı

alay etti, savaştı.

Mumyacıların kavalları çalmaya başlar başlamaz

alaylı bir havayı,

mizah da şaştı, ve bir

meydan okuyuşla haykırdı:

"İşte geldim geri, buradayım gene"

Keyifle, görseniz, hem de nasıl oynardı.

Tuttular tekrar hapsettiler mizahı

Şimdi o,

lime-lime olmuş eski bir palto içinde,

sarkık bir suratla

ve bir yapmacık pişman maskesiyle

siyasal bir suçlu

hem de tutuklu

yürür

ama özgür

idam sehpasına.

Dış görünüşüyle içine çekilmiş, biraz da pişman,

sanki de hayattan öte hayat olduğuna inanmış,

ama apansız

kayıverir

giydiği paltonun içinden,

ve el sallayarak

yağlayıverir tabanı.

Mizah şimdi taş duvarlardan, demir parmaklıklardan

dalmış içeri

onlar gösteredursun dar hücreleri,

ve zindanı

o bayağı bir insan gibi öksürüp

yürür cesurca öne doğru

dudağında bir türkü,

elde tabanca, Kış Sarayının üstünden.

Alışıktır o kaş çatmalara,

çünkü bilir ki bir zarar getirmez onlar;

ve zaman olur mizaha

kaş çatar

mizah.

Ölümsüzdür o,

Hafif ve çabuktur.

İçinden geçemiyeceği eşya

ve insan yoktur.

Öyleyse-

mizaha hem şeref dileyelim, hem şan

Çünkü-

odur en cesur insan.

 

YEVGENİ YEVTUŞENKO

 

kendime

Share this post


Link to post
Share on other sites

YAŞIYORUZ AMA HİSSETMİYORUZ

Yaşıyoruz, ama hissetmiyoruz artık bastığımız toprağı.

On adım öteden duyulmuyor konuştuklarımız.

 

Oysa ne zaman iki çift laf edecek olsa birileri,

Kremlin'in dağcısını* anmadan edemiyorlar.

 

Parmakları kalın tırtıllar gibi

ve ağır kurşun gibi dökülüyor ağzından kelimeleri.

 

Hamamböceği bıyığı sırıtıyor

ve pırıl pırıl çizmelerinin üstleri,

 

İnce boyunlu adamları sarmış çevresini,

bu insan bozuntularının soytarılıklarıyla oyalanıyor.

 

Biri ıslık çalıyor, biri miyavlıyor, biri inliyor,

Yalnız o parmağını bize sallıyerak kükrüyor.

 

İnsan karnına, alnına, şakağına, gözüne

nal fırlatır gibi durmadan emirler yağdırıyor.

 

Bu geniş omuzlu Kafkas Kocası, tatlı bir meyve gibi

dilinin üstünde yuvarlıyor her idam kararını.

 

 

*Joseph Stalin

 

OPİS MANDELSTAM

Share this post


Link to post
Share on other sites

GÜZEL BİR ŞEY DEĞİL ÜNLENMEK

 

Guzel bir sey degil ünlenmek

Bu, yucelik vermez kisiye.

Arsiv derlemeye gerek yok,

El yazmasi icin titremeye.

 

Yaraticilik meyve verir,

Hem basari degil yaygara.

Bir degeri yok ,rezilliktir

Sakiz olmak herkesin agzinda.

 

Ve, bir adim geride durmak

Oyle bir yasam ki, sonunda

Sevgi dermek ve kulak vermek

Hep gelecegin cagrisina.

 

Ve boslugu kagitta degil de

Kaderde birakmak gerekir,

Bir hayat ve bolumleri ise

Ancak derkenarda imlenir

 

Ve bilinmezlige dalarak

Ve orda gizleyerek her izi,

Siste nasil gizlenirse toprak,

Zifiri karanliktaymis gibi.

 

baskalari , hem de sen sagken

Yolunu izleyebilir senin,

Ama yenilgileri yengilerden

Kendin ayirt etmemelisin.

 

Ve yuzunun bir tek cizgisinden

Yuzde yuz vazgecmemek de var,

Ama sagken ve kıpır kıpırken,

Sagken ve ancak sonuna kadar.

 

BORİS PASTERNAK

Share this post


Link to post
Share on other sites

ALDATMAM KENDİMİ

 

Aldatmam kendimi,

Sıkıntılı yüreğimde kaygı pusulandı.

Neden adım şarlatana çıktı?

Neden serseri diye anılıyorum?

 

Haydut değilim, ormanda soygunculuk etmedim.

Hapishanede yatan bahtsızları kurşuna dizmedim.

Ben sadece karşıma çıkanlara

Gülümseyen sokak çapkınıyım.

 

Moskovalı hovarda, kabadayının biriyim,

Bütün Tverskoy mahallesinde

Kuş gibi yürüyüşümü

Bilmeyen sokak iti yok.

 

Uyuz beygirlerin tümü,

Beni görünce kafa sallar.

Hayvanların en iyi dostuyum,

Şiirlerim tet tek hayvan, ruhların şifası...

 

Silindir şapkayı başıma takarsam - kadınlar için değildir,

Anlamsız tutkulara kalbim kapalı,

İçindeki hüznü yatıştırınca

Kısrağıma arpanın altınını sunmak isterim.

 

İnsanlarla dostluk kurmadım,

Başka bir âleme adadım kendimi.

En iyi kravatımı rasgele

Sokak hoşhoşunun boynuna dolamaya hazırım.

 

Artık dert edinmeyeceğim kendime,

Güçlü kalbimde karanlıklar dağıldı.

Bunun için şarlatan diye anıldım,

Bu yüzden adım serseriye çıktı.

 

 

 

 

SERGEY YESENİN

 

Share this post


Link to post
Share on other sites

BİZDEN SONRA DOĞANLARA

 

I

 

Gerçekten karanlık bir çağdır yaşadığım!

Ahmaktır hilesiz söz. Düz bir alın

Vurdumduymazlığa işaret. Gülen

Kötü haberi almamış henüz.

 

Nasıl bir çağdır bu,

Ağaçlardan bahsetmenin neredeyse suç sayıldığı

Birçok alçaklığa suskun kalışı içerdiğinden.

Yolu kaygısızca karşı karşıya geçen

Ulaşılmazdır artık herhalde

Zorda kalan arkadaşları için.

 

Doğrudur: geçimimi sağlamaktayım hala

Fakat inanın: bu sadece bir tesadüftür.

Yaptıklarım

Arasında hiçbir şey hak vermiyor karnımı doyurmaya.

Tesadüfen ayaktayım. ( Şansım ters giderse mahvoldum.)

 

Diyorlar ki: ye ve iç sen! Sevin, neyin varsa!

Fakat nasıl yiyip içeyim ki, yediğim

Bir açın ellerinden kaptığım lokmaysa, bir

Susuzun sorduğu bardak suysa içtiğim?

Ve yine de yiyip içiyorum ben!

 

Ben de bir bilge olmak isterdim.

Yazıyor eski kitaplar bilgelik nedir:

Dünya kavgalarına uzak durmak ve o kısa zamanı

Korkusuz geçirmek

Şiddete başvurmadan hem

Kötülüğe iyilikle karşılık vermek

Düşlerini gerçekleştirmek değil, unutmak

Bilgelik olarak kabul ediliyor.

Tüm bunları yapamıyorum:

Gerçekten karanlık bir çağdır yaşadığım!

 

 

II

 

Kargaşalık döneminde geldim şehirlere

Açlığın hüküm sürdüğünde.

Girdim insanlar arasına isyan döneminde

Ve öfkelendim onlarla birlikte.

Böyle geçti zamanım

Yeryüzünde verilmiş bana.

 

Savaşlar ortasında yedim ekmeğimi

Katiller arasında yattım uykuya

Özensiz yaklaştım aşka

Ve doğayı sabırsızlıkla izledim.

Böyle geçti zamanım

Yeryüzünde verilmiş bana.

 

Yollar bataklığa gidiyordu zamanımda.

Cellada bildiriyordu beni konuştuğum dil.

Çok değildi yapabileceklerim. Fakat iktidardakiler daha

Güvende hissediyorlardı kendilerini bensiz, ümit ediyordum.

Böyle geçti zamanım

Yeryüzünde verilmiş bana.

 

III

 

Battığımız dalgalardan

Yükselecek olan sizler

Zaaflarımızdan söz ederken

Unutmayın

Karanlık çağı da

Sizlerin kurtulmuş olduğu.

 

Yürüdük ya, pabuçlardan çok ülke değiştirerek

Sınıf savaşlarının ortasında, çaresiz

Haksızlığın olup öfkenin olmadığı yerde.

 

Biliyoruz halbuki:

Aşağılıklara duyulan nefret de

Bozar şeklini yüzün.

Kısar sesi haksızlık karşısındaki

Öfke de. Ah, güleryüzlülüğe

Ortam hazırlamak istemiş bizler

Güleryüzlü olamadık kendimiz.

 

Sizler fakat, geldiğinde vakit

İnsan insanın yardımcısı olduğu

Zaman.

Hatırlayın

Hoşgörüyle bizi.

 

BERTOLT BRECHT

Share this post


Link to post
Share on other sites

BEKLEYECEĞİM SENİ

 

Savaşa gitmek mi istersin, git asker,

Gidenin bir daha gelmediği

Kanlı, kuduran savaşa.

Burda olacağım geri dönersen,

Yeşeren karaağaçlar altında bekleyeceğim seni,

Bekleyeceğim çıplak ağaclar altında,

Dönünceye dek en son asker,

Bekleyeceğim seni daha da çok.

 

Sen geri gelince savaştan

Göremeyeceksin kapıda başka bir çizme.

Yanımdaki yastık hep boş kalacak.

Dokunmamış olacak dudağıma başka dudak.

Bıraktığım gibi diyeceksin her şey,

Sen geri gelince savaştan,

Sen geri gelince.

 

BERTOLT BRECHT

Share this post


Link to post
Share on other sites

Join the conversation

You are posting as a guest. If you have an account, sign in now to post with your account.
Note: Your post will require moderator approval before it will be visible.

Guest
Reply to this topic...

×   Pasted as rich text.   Paste as plain text instead

  Only 75 emoji are allowed.

×   Your link has been automatically embedded.   Display as a link instead

×   Your previous content has been restored.   Clear editor

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

Sign in to follow this  

×
×
  • Create New...

Important Information

By using this site, you agree to our Terms of Use.