Jump to content
Sign in to follow this  
Yayamaz Kayımca

Haz alarak okudugum karma şiirler...........

Recommended Posts

Bütün Erkekler Ölür

 

 

 

 

Çünkü gök sıkıntıyla ağar

rüzgâr buruşur, bir yaprak düşer

ve kaçıyordur solgun mavilikte

maviler ve al geyikler.

İşte altın ve kara akıntılar:

analar, yitirilmiş resimlik

yoksulluk, o korkunç kadın.

Susun, tümünün anıldığı gündür,

kara yağmur ve ebem kuşağı

usulca bütün erkekler ölür.

 

 

 

Kıpırdamasın insandan gelen sesler

kamyonlar devrilir dağ yolunda.

Rehincide kalan bir gümüş saat

emanetçide unutulan bavul,

geçip giden gök taşlarıdır

havadan ve selüloit mavilikten.

Ey mermeri bozuk yalnızlık,

sanki kutsal bir avdır suskuda

ve bir yakut parıltısıdır artık.

 

Çünkü gök kanla ağıyordur,

soluk soluğa atan bir damar

kalbinde hırçın denizin

ve toprağın nabzında,

unutulmak gibi bir şahdamar.

Ürperir aynı rüzgârla

darağacı, çarmıh ve çiçek,

sussun yatakların fısıltısı

avuçlarda parıldayan kehribar:

ekmekli, zincirli ve başları eğik

kadınların erkekleri geçiyordur.

Ve üzgün deltası kısacık ömürlerin

bir albüm, bir şarkı, bir çocuk.

 

 

 

 

 

Hangi doldurulmuş hüznün yakutu

çocukluk defterlerince soluk,

ki savaş alanlarında parıldar

bütün koruluklardır ay ışığı,

ey ulaşılmayan dayanak aşklar

elleri kanatan kesici ağıt.

Hep unutuştur akılda kalan,

sıçrayan, yenilen ve ölen geyikler,

derdin eksilmediği kalem ve kağıt.

Kısa ve kesin bir sözdür erkekler,

İspanya'da "Non Pasaran",

kızaran kilise çanları

katedrallere çöken gölgelik

İtalya'da "Mamma Mia"

işte avuçların dünyayı duyduğu kayalar,

sarkık bir bıyık Meksika'da, "Viva"

Nehirler kurur, susar aşk

ve en katı sözdür erkekler

kıraç ve yoksul Anadolu'da.

 

Büyük ve yeniktir erkekler,

söz dinlemez serüvenci çocuk

su şırıltısında sayıklayan hasta,

ve deli bir sevgilidir sabaha kadar

bulgulu, korkunç ve utançla.

Yararsız bütün leylak ağaçları,

hiç bilmiyor erkekler

doğan ve ölen çocukların hüznünü,

çünkü daha önceden ölürler.

 

Çünkü gök ağıyordur kanla,

hep yenik yıldızlar vardır,

anı defteri, kum saati, savaş alanı,

bir yüz

işte o kandır.

 

Ey ışığını dağıtan kristal

ölümsüzlük, ele geçirilmeyen gömü,

ayışığı denizle kendini sürdürür,

işte her şey geçip gitmede,

usulca bütün erkekler ölür.

 

AHMET OKTAY

Share this post


Link to post
Share on other sites

Yüreğim I

 

Yüreğim ıslaktır benim

Kuytularda ağlamaktan

Ve hafif uçuktur rengi

Kurusun diye kaç kez

Güneşe asılmaktan

 

:clover:

Share this post


Link to post
Share on other sites
Yüreğim I

 

Yüreğim ıslaktır benim

Kuytularda ağlamaktan

Ve hafif uçuktur rengi

Kurusun diye kaç kez

Güneşe asılmaktan

 

:clover:

 

 

 

 

 

 

Sanamı ait Erdal??

 

 

 

 

 

 

 

Gördüğüm Gibi

 

herkesden sakınacağım

demektir,

 

gözlerimdeki

sevdayı...

 

loş ışıklarda

bolca yeşillenirken

gizemli,gizemli...

 

Zafer Mutlu

 

Share this post


Link to post
Share on other sites
Guest huseyinn

Adı, soyadı

Açılır parantez

Doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl, bitti

Kapanır, parantez.

 

O şimdi kitaplarda bir isim, bir soyadı

Bir parantez içinde doğum, ölüm yılları.

 

Ya sayfa altında, ya da az ilerde

Eserleri, ne zaman basıldıkları

Kısa, uzun bir liste.

Kitap adları

Can çekişen kuşlar gibi elinizde.

 

Parantezin içindeki çizgi

Ne varsa orda

Ümidi, korkusu, gözyaşı, sevinci

Ne varsa orda.

 

O şimdi kitaplarda

Bir çizgilik yerde hapis,

Hâlâ mı yaşıyor, korunamaz ki,

Öldürebilirsiniz

 

Behçet Necatigil

 

 

(16 Nisan 1916 -13 Aralık 1979)

Share this post


Link to post
Share on other sites
Adı, soyadı

Açılır parantez

Doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl, bitti

Kapanır, parantez.

 

O şimdi kitaplarda bir isim, bir soyadı

Bir parantez içinde doğum, ölüm yılları.

 

Ya sayfa altında, ya da az ilerde

Eserleri, ne zaman basıldıkları

Kısa, uzun bir liste.

Kitap adları

Can çekişen kuşlar gibi elinizde.

 

Parantezin içindeki çizgi

Ne varsa orda

Ümidi, korkusu, gözyaşı, sevinci

Ne varsa orda.

 

O şimdi kitaplarda

Bir çizgilik yerde hapis,

Hâlâ mı yaşıyor, korunamaz ki,

Öldürebilirsiniz

 

Behçet Necatigil

 

 

(16 Nisan 1916 -13 Aralık 1979)

 

 

 

 

 

 

Paylaşımın için sağol huseyin :clover:

Share this post


Link to post
Share on other sites

Yaşamaya Dair

1

 

Yaşamak şakaya gelmez,

büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın

bir sincap gibi meselâ,

yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,

yani, bütün işin gücün yaşamak olacak.

 

Yaşamayı ciddiye alacaksın,

yani, o derecede, öylesine ki,

meselâ, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,

yahut, kocaman gözlüklerin,

beyaz gömleğinle bir laboratuvarda

insanlar için ölebileceksin,

hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,

hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,

hem de en güzel, en gerçek şeyin

yaşamak olduğunu bildiğin halde.

 

Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,

yetmişinde bile, meselâ, zeytin dikeceksin,

hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,

ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,

yaşamak, yani ağır bastığından.

 

1947

 

YAŞAMAYA DAİR

 

2

 

Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,

yani, beyaz masadan

bir daha kalkmamak ihtimali de var.

Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini

biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına,

hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,

yahut da yine sabırsızlıkla bekleyeceğiz

en son ajans haberlerini.

 

Diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için,

diyelim ki, cephedeyiz.

Daha orda ilk hücumda, daha o gün

yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.

Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,

fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz

belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.

 

Diyelim ki, hapisteyiz,

yaşımız da elliye yakın,

daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.

Yine de dışarıyla beraber yaşayacağız,

insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgârıyla

yani, duvarın arkasındaki dışarıyla.

 

Yani, nasıl ve nerde olursak olalım

hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak...

 

1948

 

YAŞAMAYA DAİR

 

3

 

Bu dünya soğuyacak,

yıldızların arasında bir yıldız,

hem de en ufacıklarından,

mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,

yani, bu koskocaman dünyamız.

 

Bu dünya soğuyacak günün birinde,

hattâ bir buz yığını

yahut ölü bir bulut gibi de değil,

boş bir ceviz gibi yuvarlanacak

zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.

 

Şimdiden çekilecek acısı bunun,

duyulacak mahzunluğu şimdiden.

Böylesine sevilecek bu dünya

"Yaşadım" diyebilmen için...

 

Şubat 1948

 

 

 

Nazım Hikmet Ran....................

Share this post


Link to post
Share on other sites
Guest huseyinn

Masalların Masalı

 

Su başında durmuşuz

çınarla ben.

Suda suretimiz çıkıyor

çınarla benim.

Suyun şavkı vuruyor bize,

çınarla bana.

 

Su başında durmuşuz

çınarla ben, bir de kedi.

Suda suretimiz çıkıyor

çınarla benim bir de kedinin.

Suyun şavkı vuruyor bize

çınara, bana, bir de kediye.

 

Su başında durmuşuz

çınar, ben, kedi, bir de güneş.

Suda suretimiz çıkıyor

çınarın, benim, kedinin, bir de güneşin.

Suyun şavkı vuruyor bize

çınara, bana, kediye, bir de güneşe.

 

Su başında durmuşuz

çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz.

Suda suretimiz çıkıyor,

çınarın, benim, kedinin, güneşin, bir de ömrümüzün.

Suyun şavkı vuruyor bize

çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze.

 

Su başında durmuşuz.

Önce kedi gidecek

kaybolacak suda sureti.

Sonra ben gideceğim

kaybolacak suda suretim.

Sonra çınar gidecek

kaybolacak suda sureti.

Sonra su gidecek

güneş kalacak,

sonra o da gidecek.

 

Su başında durmuşuz

çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz.

Su serin,

çınar ulu,

ben şiir yazıyorum,

kedi uyukluyor,

güneş sıcak,

çok şükür yaşıyoruz.

Suyun şavkı vuruyor bize

çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze.

 

7 Mart 1958, Varşova - Şvider

 

Kosmosun Kardeşliği Adına

 

Kosmosta bizden başka düşünen var mı

var

bize benzer mi

bilmiyorum

belki bizden güzeldir

bizona benzer mesela ama çayırdan nazik

belki de akarsuyun şavkına benzer

belki ne güzeldir bizden ne de çirkin

belki tıpatıp bize benzer

ve yıldızlardan birinde

hangisinde bilmiyorum

yıldızlardan birinde konuşacak elçimiz

hangi dilde bilmiyorum

yıldızlardan birinde konuşacak elçimiz onunla

Tovariş diyecek

söze bu sözle başlayacak biliyorum

Tovariş diyecek

ne üs kurmağa geldim yıldızına

ne petrol ne yemiş imtiyazı istemeğe

Koka-kola satacak da değilim

selamlamaya geldim seni yeryüzü umutları adına,

bedava ekmek ve bedava karanfil adına

mutlu emeklerle mutlu dinlenmeler adına

"Yarin yanağından gayrı her şeyde hep beraber"

diyebilmek adına

evlerin

yurtların

dünyaların

ve kosmosun kardeşliği adına.

 

Paris - 13.04.1961

 

Nazım şiirleri deyince bu ikisi daima ilk ona girer bende. İnsanın bugünü, yarını, evren... Fazla söze gerek yok.

Share this post


Link to post
Share on other sites

 

Ben Tanığım Yok Senin Üstüne Bir Kadın

 

 

 

Ben tanığım, yok senin üstüne bir kadın

Bütün oyuncak bebeklere baktım, yok senin üstüne

Bütün sapık olasılara

Bütün olasılar gibi onlarca yıla

Sabır gibi deliliğime dayandın

Tırnaklarını kemirip

Dürüp defterlerimi

Ana okula başlattın beni

Yok senin üstüne

 

 

 

 

Ben tanığım, yok senin üstüne bir kadın

Zeytin fotoğrafı gibi sulandırırsın ağzımı

Ahlaklı düşüncenle, yok senin üstüne

Deliliğim ve akıllılığım da..yok senin üstüne

Telaşımı usandırdın

Kabına sığmaz halimi beklettin

Yok senin üstüne

Ben tanığım, yok senin üstüne bir kadın

Cesaretimi toplayana kadar

Yarısını sen aldın

Beni sömürdün yaptıklarınla

Beni özgürleştirdin yaşattıklarınla

 

 

Ben tanığım, yok senin üstüne bir kadın

Benimle iki aylık bebek gibi uğraşacak

Yok senden başka

Önüme kuş sütü koyacak,

Çiçekleri; oyuncakları,

Yok senden başka

Ben tanığım, yok senin üstüne bir kadın

Benimle kerimeydin deniz gibi

Şiir gibi büyülü

Beni şımarttın yaptığınla

Beni baştan çıkardın yaptığınla

Ben tanığım, yok senin üstüne bir kadın

Çocukluğumu yaratana kadar

Ellisine merdiven dayadım..hala yok senin gibisi

 

 

Ben tanığım yok senin üstüne bir kadın

Bütün insanların takdirini alan..yok senin gibisi

Göbek çukurundadır

Bu dünyanın merkezi

Ben tanığım yok senin üstüne bir kadın

Göbek bağının üstünde filizlenir ağaçlar

Yok senin gibisi

Eriyen karından güvercinler su içer

Yok senin gibisi

Hurafeler yiyor geciken yazının bitkilerinden

Yok senin gibisi

Ben tanığım yok senin üstüne bir kadın

Kısaslardan iki sözcük kaybettim saklanması gereken

Üstüne erkekliğimin titrediği

Yok senin gibisi

 

 

Ben tanığım, yok senin üstüne bir kadın

Zaman durur biten gününle

Yok senin gibisi

Devrimler ayaklanır biten kölelik sayfalarında

Yok senin gibisi

Ben tanığım, yok senin üstüne bir kadın

İnsanların yolları değişene kadar, yok senin gibisi

Ve değişti de

Helâl ve haram haritalarda

Yok senin gibisi

 

 

Ben tanığım, yok senin üstüne bir kadın

Ruhumu kazırsın, aşkın hizasıyla, deprem gibi

Beni yakarsın batırırsın

Ateşe verirsin söndürürsün beni

Hilâl gibi ikiye bölersin

Ben tanığım, yok senin üstüne bir kadın

Devrimden daha uzun ruhumu çözersin

Devrimden daha mutlu

Ekersin beni

Suriye'nin gülleriyle

Ve nanesiyle

Ve portakalıyla

Ey kadınlar

Saçlarınızın altına bırakırım asaletimi

Sorularla getirse de günleri

Ey kadınlar siz bir dilin sözcüklerisiniz

Ancak o,

Geçmişte yaşananları hatırlatır bana

 

 

İki gözümün denizi bitti

Ellerimin mumlarıyla

Gördüm uygarlıkları

Beyazlık tükendi boşluk gibi

Dokundum billur gibi

Ben tanığım, yok senin üstüne bir kadın

Halının sınırları üstünde toplanır çağlar

Bin binlerce yıldız dolaşır

Ben tanığım, yok senin üstüne bir kadın senden

başka ey sevgilim

İlk anılan büyür ekinlerinin üstüne

Ve anılacak olan en son

 

 

Dudaklarda parıltılar tükenir,

Güzel adalet

Heyetinle bitti şehvet,

Bebeklerin gözyaşlarıyla

Ben tanığım, yok senin üstüne bir kadın

Giydiğin hükümden özgür kalmak mağara

ehlinden yok senin gibisi

Dişlerini kırdın onların

Şüphelerini başlattın

Mağara ehlinin sultanını düşürdün yok senin gibisi

Ben tanığım, yok senin üstüne bir kadın

Göğsüne kabilenin hançerleri yöneldi

Ona ağladı sevgim

Feodalliği sen bittirdin

 

 

Ben tanığım, yok senin üstüne bir kadın

Açlık bitti görüldüğü gibi

Şiirin uzun açlığı, kimsesiz yürümekten daha uzun

Açlığın rengi kalktı

Uyumlu bütün resimlerin çizgilerinden

Ben tanığım, yok senin üstüne bir kadın

Duman tütse de çıkarsın bu yağan külün içinden

Düşünsem beyaz güvercinler gibi uçarsın düşüncemden

Ey kadınlar sizde yazdım değişiminizin kitabını

Ancak şiirim boyun eğer hepinize

Bütün güzel kitaplardan geriye kalana kadar

Ben tanığım, yok senin üstüne bir kadın

Benimle solan yeşillikte sevginin mirası

Beni alemin üç haberi arasından çıkarırsın

Yok senin gibisi

 

 

Ben tanığım, yok senin üstüne bir kadın

Senden önce düğümlerimi çözecek

Bedenimin kültüründe

Havarım gitarın havarı gibi

Ben tanığım, yok senin üstüne bir kadın

Mümkün değil bu sevgiyi kaldıracak bir mertebe ateşi..

Yok senin gibisi yok senin gibisi

Yok senin gibisi

 

NİZAR KABBANİ

Share this post


Link to post
Share on other sites

 

Ben Tanığım Yok Senin Üstüne Bir Kadın

 

.

.

 

NİZAR KABBANİ

 

 

 

 

 

nefis bir şiir emegine saglık büyük haz aldım okurken...sağol.... saglık

Share this post


Link to post
Share on other sites

Müsadenizle

 

Ben anlıyorum.

Sevginin yüceliğini.

Ben biliyorum,

En az kendimi.

Ben görüyorum,

Dünyanın halini.

Ama ben sevemiyorum,

Senin kötü erkekliğini.

Benim senin yardımına ihtiyaçım varken,

Sen beni çok üzüyorsun.

Cennet,

Annelerin ayakları altındadır.

Bedenim anne olacaktır,

Ama,

Yüreğim bir bebektir.

Duygularım taştan değil'ki

Her gün sevgiyle dolu.

Kişiliğin ve sözlerinle beni,

İnciltiyorsun.

Bana güven vermezken,

Sana nasıl inanabilirim.

Her gün çok değişiyorsun.

Sevda sana yakışmıyor.

Kötülüğü biliyor,

ama,

Sevgiyi hiç bilmiyorsun sen.

Kendini sevmeden,

Beni hiç sevemezsin.

Bak bana bir çiçeğim,

Beni güzel koklayıp,

Solana kadar sevemeyecek,

Bir erkeğe açamıyorum.

Benim sevgim bir melek,

Daha fazla sende kalırsa,

Kirlendi demek.

Müsadenizle,

Benim yüreğinden gitmem gerek.....

 

alıntı..

Share this post


Link to post
Share on other sites

Evlilik

 

Yeryüzüne birlikte geldiniz ve sonsuza dek birlikte yaşayacaksınız,

Ölümün ak kanatları günlerinizi bölene dek birlikte olacaksınız,

Tanrı'nın suskun anıları katına eriştiğinizde bile birlikte olacaksınız,

Ama bırakın da bunca beraberliğin arasında biraz boşluklar olsun,

Ve Tanrısal alemin rüzgarları esip dolanabilsin aranızda,

 

Birbirinizi sevin, ama sevginin üzerine bağlayıcı anlaşmalar koymayın,

Bırakın yüreklerinizin sahilleri arasında gelgit çalkalanan bir deniz olsun Sevgi

Birbirinizin kadehini onunla doldurun ama aynı kadehe eğilip içmeyin,

Ekmeğinizi bölüşün, ama aynı lokmayı dişlemeye kalkmayın,

 

Şarkı söyleyin, dans edin, eğlenin birlikte, ama ikinizin de birer Yalnız olduğunu unutmayın,

Çünkü lavtadan dağılan müzik aynı, ama nağmeleri çıkaran teller ayrıdır,

Yüreklerinizi birbirine bağlayın ama biri ötekinin saklayıcısı olmasın,

Çünkü ancak Hayat'ın elidir yüreklerinizi saklayacak olan,

 

Hep yanyana olun, ama birbirinize fazla sokulmayın,

Çünkü tapınağı taşıyan sütunlar da ayrıdır,

Çünkü bir selvi ile bir meşe birbirinin gölgesinde yetişmez....

 

HALİL CİBRAN

Share this post


Link to post
Share on other sites
Evlilik

 

Yeryüzüne birlikte geldiniz ve sonsuza dek birlikte yaşayacaksınız,

Ölümün ak kanatları günlerinizi bölene dek birlikte olacaksınız,

Tanrı'nın suskun anıları katına eriştiğinizde bile birlikte olacaksınız,

Ama bırakın da bunca beraberliğin arasında biraz boşluklar olsun,

Ve Tanrısal alemin rüzgarları esip dolanabilsin aranızda,

 

Birbirinizi sevin, ama sevginin üzerine bağlayıcı anlaşmalar koymayın,

Bırakın yüreklerinizin sahilleri arasında gelgit çalkalanan bir deniz olsun Sevgi

Birbirinizin kadehini onunla doldurun ama aynı kadehe eğilip içmeyin,

Ekmeğinizi bölüşün, ama aynı lokmayı dişlemeye kalkmayın,

 

Şarkı söyleyin, dans edin, eğlenin birlikte, ama ikinizin de birer Yalnız olduğunu unutmayın,

Çünkü lavtadan dağılan müzik aynı, ama nağmeleri çıkaran teller ayrıdır,

Yüreklerinizi birbirine bağlayın ama biri ötekinin saklayıcısı olmasın,

Çünkü ancak Hayat'ın elidir yüreklerinizi saklayacak olan,

 

Hep yanyana olun, ama birbirinize fazla sokulmayın,

Çünkü tapınağı taşıyan sütunlar da ayrıdır,

Çünkü bir selvi ile bir meşe birbirinin gölgesinde yetişmez....

 

HALİL CİBRAN

 

Her kelimesi ne kadar da doğru :clover:

Share this post


Link to post
Share on other sites

Ya Da Aş(ı)k'ın Hal(ler)i

Aş(ı)k'ın kor hal'i

Sana , ürperti bırakacağım ey AŞK!..

Damarlarına taş doldurulmuş acıların

bileylenmiş çentiklerinin,

ketum kabuklarından

a'razi bir armoniyle sahtileştirilmiş

oyunbozan karmaşamın

müsevved sayfalarından

yırtarak, harfsiz sürgünlüklerin argümanlı muhtıralarını

tutuşturarak, ürkek ünlemlerin canhıraş feryadlarını

korkmadan bu sefer

kendimi yeni(den) yapacağım.

 

 

Aş(ı)k' ın yorgun hal'i

 

Sen aşkın kanat taktıran yerlerinde gezin.

Ben , ayaklarım yerde ardın ardın gelirim.

 

 

Aş(ı)k'ın buz hal'i

 

Eğrelten zekâmın başını

aşk ile kayboluşlarsa eğer,

kendim olmaya doğru yol alıyorum

kapalıyım artık duygulara

ben bir profesyonelim.

 

 

Aş(ı)k'ın fizik(sel) hal'i

 

Kim suçlu?

Ten(d)e bırakılan gül sancılarından...

Aşk'ın tarihini Kleopatra ile başlatan

çağdaş sevicilerin

küflenmiş elleriyle yağmalanmış

hazlarıdır şimdi Aşk'lar.

 

 

Aş(ı)k' ın gerçek hal'i

 

AŞK!..

Dünyadan bir parça kor sür ellerime

ellerim ki; ardıç kuşlarıdır sonsuz maviliklerin

ruhumun ayarı bozulmamışken,

sorsalar adımı, bilecek kadar ayıkken

herkese ait(ken), ama yine de tek(ken)

ürkerek, tüketen sevgilerin çift kişilik yalnızlığından

arınarak,

gizemini yitirmiş yüzlerin

mahruk hâlelerine üşüşen

Aşk da varolma çabalarının yitişiyle hortlayan

sığıntılıkların üşengeçliğinden,

sıyrılarak,

seni içimin gecelerine düşüren

kuraklıkların susuzluğundan,

ve;

özgürleştiren Aşk' lara yelken açarak

sana tertemiz, boyunduruksuz , isimler adayacağım.

 

Banu Özbek

 

 

 

Share this post


Link to post
Share on other sites

GİDERSEN YARIM KALIR DEVRİMİM

 

 

Gidersen,

Başlar içimdeki ülkede ayaklanmalar

Yüreğim

Özledikçe büyüyen aşkına örgütlenir

Her şehrimde seni yaşar kurtarılmış bölgem

 

Sokaklarıma taşır her gün adaletsiz bir düzene karşı yapılan eylemler

Meydanlarım, anıtlarım zamana haykırır

Kederim grev çadırları kurar

Sana akmak isteyen sesim ölüm orucunda

Şekerli suya konuşur sustuklarını yalnızca

 

Gidersen

Sana hediye ettiğim türküler izinsiz yürüyüşe geçer

Şiirim her dizesine pankart açar

Sazım tellerini boykot eder

 

Savunmam yapılır konuşmalarda

Dağıtılan bildirilerde

Gizli adreslerde

Bodrum katlarında yapılan toplantılarda

Eleştiri üzerine eleştiri alır

Özeleştirimi bir tek sana yaparım

 

Gidersen

Yaz, kış her mevsim sonbahar olur

Hani hangi yaprak düşse içinin titrediği

Hani dallar kırgın

Gökyüzü içli mi içli

Dokunsan ağlayacak

Aylardan Eylül ya hani...

Hüzün bulutları gözlerimde

Sonra yağmurlar yağar yetim yüreğime

 

Bir sabah

Mitinglerde buluşur içimdeki binler

Binler bir olur

Bir ben,

Ben sen

 

Ansızın

Gaz bombaları atılır içime

Genzim yanar, kirpiklerimi yakar

Avuçlarımdan nefes diye içime çekerim seni

 

Çatışmalar başlar alanlarda

Sol yanım çaresizce vuruşur sağımla

Mantığım ruhumla

Taşlar sopalar fırlar her yana...

 

Saçından sürüklenir sevdam

Dizleri kanar

Kaşı patlar

Sert yumruklar oturur yüzüne,

Acımasız coplar kırılır belinde...

 

Göğsüme

Tam da senin olduğun yere

Tazyikli suyu yerim olanca hızıyla

Yığılır kalırım öylesine bir duvar kenarına

Dilimde çiğliğini beklemekte olan sloganımla...

 

Anlayacağın sevgili

Gidersen içimdeki ülke olağanüstü hal durumda

 

O gün

Bir ilkbahar sabahı gibi önce ortalık sanki

Sonra kus seslerinin, yaprak salınışlarının, güneş parıltısının

Üzerinde ağır ve yorgun panzerler...

Tanklar arka sokaklarımdan geçer

Baslar akşamüstü caddelerde jandarmaların gece devriyesi...

 

Bir cinayet olurum "faili meçhul" denilen

Örtmeye çalışır koca bir kaldırım taşına tutuşturulan eski bir gazete sayfası

Tenimdeki yalnızlığın kurşun izlerini

Parçalanmış, delik deşik hayallerimi

 

Kaskatı kesilirim gecenin ayazında

Ay ışığında

Gazete altında sıcacık kanım çekilir buz gibi asfalta

 

Teşhis ettiklerinde cesedimi

"Dudakları ve elleri morardı önce" diye geçer otopsi raporunda

 

Şafağın ilk ışığıyla

İlk olarak ulusal televizyonlardan bildirir

Üç cuntacı donuk bir ifadeyle haberi

Ya da radyodan çıkan o ürkütücü sesleri...

 

Gidersen

İçimdeki bu karanlık ülkeden

Sana, sesine doğru uçarım usulca rengarenk kelebekler gibi...

Sokağa çıkma yasağını delerim uğruna sevgili

Taşırım narin kanatlarıma taktiğim özlemimi

Özledikçe büyüyen sevgimi

Nerde olursan ol

Ben yine de bulurum seni...

 

 

Bir günlük ömrüm sana yetişmez

Issiz caddelerde

İki kırık kelebek kanadı olursa eğer

Bil ki benim

Kelebekler uzun yaşayamaz ki...

 

Unutma

Gidersen bir "Eylül" sabahıymış gibi darbe iner yüreğime

Ve yarım kalır devrimim sevgili...

 

 

 

Cemal Ruşan

Share this post


Link to post
Share on other sites

İstemem Eksik Olsun

 

Ya ne yapmak lâzımmış?

Sağlam bir dayı bulup çatmak sırnaşık gibi,

Bir ağaç gövdesini tıpkı sarmaşık gibi,

Yerden etekleyerek velinimet sanmak mı?

Kudretle davranmayıp hileyle tırmanmak mı?

İstemem eksik olsun! Herkes gibi, koşarak

 

 

 

Yabanın zenginine methiyeler mi yazmak?

Yoksa nâzırın yüzü gülecek diye bir an

Karşısında takla mı atmak lâzım her zaman?

İstemem eksik olsun! Ricaya mı gitmeli?

Kapı kapı dolaşıp pabuç mu eskitmeli?

Yoksa nasır mı tutsun sürünmekten dizlerim?

Yahut eğilmekten mi ağrısın ötem berim?

 

İstemem eksik olsun! Tazıya tut, tavşana

Kaç mı demeli? Belki kaz gelir diye bana

Tavuk mu göndermeli? Yoksa bir fino gibi

Susta durmak mıdır ki, acep en münasibi?

İstemem eksik olsun! Bir kibar salonunda

Kucak kucak dolaşıp boy atmak ve sonunda,

Marifet şi’re koyup kameri, yıldızları,

Aşka getirmek midir, evde kalmış kızları?

 

İstemem eksik olsun! Yahut şan olsun diye,

Meşhur bir kitapçıya giderek, veresiye

Şiir mecmuası mı bastırmalı? İstemem

Eksik olsun! Acaba bulup bir alay sersem

Meyhane köşesinde dâhi olmak mı hüner?

İstemem eksik olsun! Bir tek şiirle yer yer

Dolaşıp da herkesten alkış mı dilenmeli?

İstemem eksik olsun! Yoksa bir sürü keli

Sırma saçlı diyerek göğe mi çıkarmalı?

 

Yoksa ödüm mü kopsun bir Allah'ın aptalı

Gazeteye bir tenkid yazacak diye her gün?

Yahut sayıklamak mı lâzım: “Adım görünsün

Aman!” diye şu meşhur "Mercure Ceridesi"nde

İstemem eksik olsun! Ve tâ son nefesinde

Bile çekinmek, korkmak, benzi sararmak, bitmek;

Şiir yazacak yerde ziyaretlere gitmek,

Karşısında zoraki sırıtmak her abusun.

Eksik olsun istemem, istemem eksik olsun!

 

Fakat şarkı söylemek, gülmek, dalmak hülyaya;

Yapayalnız, ama hür, seyahat etmek aya.

Gören gözü, çınlayan sesi olmak ve canı

İsteyince şapkayı ters giymek, karışanı

Olmamak. Bir hiç için ya kılıcına veya

Kalemine sarılmak ve ancak duya duya

Yazmak, sonra da gayet tevazuyla kendine;

”Çocuğum!” demek,”Bütün bunları hoş gör yine,

Hoş gör bu çiçekleri, hattâ bu kuru dalı,

Bunlar yabanın değil kendi bahçenin malı!

Varsın küçücük olsun fütuhatın, fakat bil,

Onu fetheden sensin, yoksa başkası değil.

Ara hakkını hattâ kendi nefsinden bile.

Velhasıl bir tufeylî zilletiyle

Tırmanma! Varsın boyun olmasın söğüt kadar,

Bulutlara çıkmazsa yaprakların ne zarar?

 

Kavaklar sıra sıra dikilse de karşına

Boy ver, dayanmaksızın, yalnız ve tek başına!”

 

EDMOND ROSTAND

Share this post


Link to post
Share on other sites

Sakarya Türküsü

 

Necip Fazıl Kısakürek

 

 

İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya:

Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya.

 

Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;

Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak.

 

Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir:

Oluklar çift, birinden nur akar, birinden kir.

 

Akışta demetlenmiş, büyük, küçük, kainat:

Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat!

 

Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne?

Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine:

 

Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için.

Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin?

 

Rabb'im isterse, sular büklüm büklüm burulur.

Sırtına Sakarya'nın, Türk tarihi vurulur.

 

Eyvah, eyvah, Sakarya'm, sana mı düştü bu yük?

Bu dâvâ hor, bu dâvâ öksüz, bu dâvâ büyük!..

 

Ne ağır imtihandır, başındaki Sakarya!

Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?

 

İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal;

Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal,

 

Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan:

Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan!

 

Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu ân;

Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an!

 

Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu?

Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu?

 

Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna?

Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna?

 

Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbir?

Bulur mu deli rüzgâr o sedayı: Allah bir!

 

Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler;

Sakarya, kandillere katran döktü geceler.

 

Vicdan azabına eş kayna kayna Sakarya.

Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!

 

İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su:

Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu.

 

Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek:

Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?

 

Kafdağını assalar, belki çeker de bir kıl!

Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl!

 

Sakarya, saf çocuğu, mâsum Anadolu'nun,

Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun!

 

Sen ve ben, gözyaşıyle ıslanmış hamurdanız;

Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız!

 

Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader;

Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider!

 

Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz:

Sen kıvrıl, ben gideyim, Son Peygamber kılavuz!

 

Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya:

Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!

Share this post


Link to post
Share on other sites
İstemem Eksik Olsun

 

Ya ne yapmak lâzımmış?

Sağlam bir dayı bulup çatmak sırnaşık gibi,

Bir ağaç gövdesini tıpkı sarmaşık gibi,

Yerden etekleyerek velinimet sanmak mı?

Kudretle davranmayıp hileyle tırmanmak mı?

İstemem eksik olsun! Herkes gibi, koşarak

 

 

 

Yabanın zenginine methiyeler mi yazmak?

Yoksa nâzırın yüzü gülecek diye bir an

Karşısında takla mı atmak lâzım her zaman?

İstemem eksik olsun! Ricaya mı gitmeli?

Kapı kapı dolaşıp pabuç mu eskitmeli?

Yoksa nasır mı tutsun sürünmekten dizlerim?

Yahut eğilmekten mi ağrısın ötem berim?

 

 

İstemem eksik olsun! Tazıya tut, tavşana

Kaç mı demeli? Belki kaz gelir diye bana

Tavuk mu göndermeli? Yoksa bir fino gibi

Susta durmak mıdır ki, acep en münasibi?

İstemem eksik olsun! Bir kibar salonunda

Kucak kucak dolaşıp boy atmak ve sonunda,

Marifet şi’re koyup kameri, yıldızları,

Aşka getirmek midir, evde kalmış kızları?

 

İstemem eksik olsun! Yahut şan olsun diye,

Meşhur bir kitapçıya giderek, veresiye

Şiir mecmuası mı bastırmalı? İstemem

Eksik olsun! Acaba bulup bir alay sersem

Meyhane köşesinde dâhi olmak mı hüner?

İstemem eksik olsun! Bir tek şiirle yer yer

Dolaşıp da herkesten alkış mı dilenmeli?

İstemem eksik olsun! Yoksa bir sürü keli

Sırma saçlı diyerek göğe mi çıkarmalı?

 

Yoksa ödüm mü kopsun bir Allah'ın aptalı

Gazeteye bir tenkid yazacak diye her gün?

Yahut sayıklamak mı lâzım: “Adım görünsün

Aman!” diye şu meşhur "Mercure Ceridesi"nde

İstemem eksik olsun! Ve tâ son nefesinde

Bile çekinmek, korkmak, benzi sararmak, bitmek;

Şiir yazacak yerde ziyaretlere gitmek,

Karşısında zoraki sırıtmak her abusun.

Eksik olsun istemem, istemem eksik olsun!

 

Fakat şarkı söylemek, gülmek, dalmak hülyaya;

Yapayalnız, ama hür, seyahat etmek aya.

Gören gözü, çınlayan sesi olmak ve canı

İsteyince şapkayı ters giymek, karışanı

Olmamak. Bir hiç için ya kılıcına veya

Kalemine sarılmak ve ancak duya duya

Yazmak, sonra da gayet tevazuyla kendine;

”Çocuğum!” demek,”Bütün bunları hoş gör yine,

Hoş gör bu çiçekleri, hattâ bu kuru dalı,

Bunlar yabanın değil kendi bahçenin malı!

Varsın küçücük olsun fütuhatın, fakat bil,

Onu fetheden sensin, yoksa başkası değil.

Ara hakkını hattâ kendi nefsinden bile.

Velhasıl bir tufeylî zilletiyle

Tırmanma! Varsın boyun olmasın söğüt kadar,

Bulutlara çıkmazsa yaprakların ne zarar?

 

Kavaklar sıra sıra dikilse de karşına

Boy ver, dayanmaksızın, yalnız ve tek başına!”

 

EDMOND ROSTAND

 

 

 

 

Bu vatandaşın tek bir şiirinden başka yok...sen biliyormusun Gozi başka bir şiirini ben bulamadımda!!!

Share this post


Link to post
Share on other sites
Sakarya Türküsü

 

Necip Fazıl Kısakürek

 

 

İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya:

Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya.

 

Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;

Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak.

 

Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir:

Oluklar çift, birinden nur akar, birinden kir.

 

Akışta demetlenmiş, büyük, küçük, kainat:

Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat!

 

Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne?

Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine:

 

Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için.

Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin?

 

Rabb'im isterse, sular büklüm büklüm burulur.

Sırtına Sakarya'nın, Türk tarihi vurulur.

 

Eyvah, eyvah, Sakarya'm, sana mı düştü bu yük?

Bu dâvâ hor, bu dâvâ öksüz, bu dâvâ büyük!..

 

Ne ağır imtihandır, başındaki Sakarya!

Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?

 

İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal;

Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal,

 

Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan:

Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan!

 

Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu ân;

Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an!

 

Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu?

Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu?

 

Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna?

Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna?

 

Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbir?

Bulur mu deli rüzgâr o sedayı: Allah bir!

 

Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler;

Sakarya, kandillere katran döktü geceler.

 

Vicdan azabına eş kayna kayna Sakarya.

Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!

 

İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su:

Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu.

 

Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek:

Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?

 

Kafdağını assalar, belki çeker de bir kıl!

Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl!

 

Sakarya, saf çocuğu, mâsum Anadolu'nun,

Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun!

 

Sen ve ben, gözyaşıyle ıslanmış hamurdanız;

Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız!

 

Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader;

Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider!

 

Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz:

Sen kıvrıl, ben gideyim, Son Peygamber kılavuz!

 

Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya:

Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!

 

 

 

 

Sağollllasın Senyour.......................................

Share this post


Link to post
Share on other sites
Bu vatandaşın tek bir şiirinden başka yok...sen biliyormusun Gozi başka bir şiirini ben bulamadımda!!!

evet yok ama araştırmalarından kim olduğunu görmüşsündür.İyi bir vatandaş vesselam... Ben de bulamadım ara ara b

belki net te yoktur.

Share this post


Link to post
Share on other sites
evet yok ama araştırmalarından kim olduğunu görmüşsündür.İyi bir vatandaş vesselam... Ben de bulamadım ara ara b

belki net te yoktur.

 

 

 

 

 

Bende baktım ama yok...bu gece ansiklopediden bakıcam.....sende bak bakalım ne bulacagıs :unsure:

Share this post


Link to post
Share on other sites

Bir Fotoğrafın Arka Yüzü

 

Gözlerimizde sürgün zamanı inci avcıları

mavi bir sese verirdi bulduklarını Yenişehir’de

Akşamüstü sokağı bürüyünce menekşe

tanıdık bir yüzü hatırlatırdı kuş cıvıltıları

 

İmgenin arka bahçesinde oturup gece

düş ormanından getirdiklerimizi paylaşırdık

Herbirimizin bir kardeşi vardı kayıp

sonsuzluğa resmedilmiş bir yıldızda

Ceplerimizdeki kristal bilyeleri kırıp

küçük yangınlar çıkarırdık

arka sokaklara dalıp gizlice

Serin diplere çekilirdi karanlık

Sevinçli dudaklarımızı öperken keder

öykümüzü ısırarak kapkara

gölgemizin izini sürerdi köpekler

 

Düşünde gördüğü celladını arardı gül

kaldırımları laciverde boyardı ihanetçisi

Gece gelen ayak sesleriyle sevişirdi hüzün

Sevgilisini ellerinden tutup bütün gün

delicesine öperdi zamana yenilmiş serüvenci

ve sanıldığı kadar uzak değildi eylül

 

Gerçeğin kıyısına oturup beklerdik romanı

Hayaları sıkılarak iğdiş edilirken imge

bahara adak giysileri atardık ateşe

Düşerdik soluk soluğa gelen güne

yeni hayatlar zamanı

 

Sokak kapısına ak mendil düşmüş

ateşi çalan Prometeus’un armağanı

Getirip gök mavisini kente bıraktı düş

yine yolculuklar zamanı

 

 

Babür Pınar

Share this post


Link to post
Share on other sites

"Ahmet Abi, güzelim, bir mendil niye kanar

Edip cansever

 

 

Bu akşam yalnızlık çektim kısa çöpten

Kan ele geçirmiş ağzımı, tükürsem boğulursunuz

İspirto koklatmışım serçelerime, sersemlemişler

Kanatlarını bırakıp kaçmışlar

Ölmüşlerimin canına minnet

Gelip dokunmuş sürgün ucu vermiş tenime hasret

Garaja kilitlemişler otobüslerimi

Trenlerim köprülerde yolsuz kalmış

Diken örselemiş çiçeklerimi

Kaya dibi, keskin ve uçurum önü

Bakmış gözlerime

 

Bu akşam yalnızlık çektim kısa çöpten

Ağlamışım kalabalıkların içinde

Görmemiş kimse

 

Bakma öyle şimdi üşürüm

Ben içini dışına vuran mahallelerden

Karalar bağlayan kadının rahminden

Büzüşmüş koca karı ellerinden

Dişleri çatırdatan zemheriden

Gelmişim

Bakma şimdi öyle buz tutar avuç içlerim

Korkuyorum işte korkuyorum

Dik bakışlı değilim artık tenhalarda

Dayanamam düşerim bilirsin her düşüş yok olmaktır

Bizim kimliklerimizde

Bakma öyle kırarım şimdi bütün camları

Kapılardan alırım hıncımı

Tüketirim bildiğin bütün acılarımı

Sürüp uzak bir şafak atımına ellerimi

Sen kokarım ve sen olurum

 

Bu akşam yalnızlık çektim kısa çöpten

Mektuplarımı ve kitaplarımı almışlar

Fotoğraflarım küle dönmüş

Üfürmüşler geçmişimi geleceğimin kapısının önüne

Kim bastı şimdi bu kanayan mendili içime

 

Parçalansam şimdi milyon defada yine sen

 

Dağ başlarının ayazını

Çam yaprağı gibi batırmışlar gençliğime

Mermi görmüşüm saklanırken önümden ıslıkla geçen

Saklambaç değilmiş meğer hayat

 

Bu akşam yalnızlık çektim kısa çöpten

Bıçak gibi kestiler kestiler diyorum sana

En güzel yüzümü ve ateşe verdiler

Yanık bakışım ondandır

Kaçaktım olmasaydın filika yada sandalla

Dünya desen derya deniz

Bilmem hangi liman hangi rıhtım hangi şehir

Bu günahlarımdan beni arındırır

 

Ahmet abi bilmez değildir

Kanayan mendilin sırlarını

Demeye varmaz

Kaldırın sokakları ve taşları

Her yanda o var kanayan yaralara basılmış mendil

 

Bu akşam yalnızlık çektim kısa çöpten

Hayalinle bölüştüm son izmaritimin gövdesini

Fırlattık gökyüzüne kesik başını

Düşecek ve dağılacak şehir

Dumana ve yalnızca dumana teslim olacak

 

Senin özgürlüğün benim tutsaklığım oluyor

Yamaya yamaya geceyi üstüme

Boşalacak yağmur benden

Akıp ziyan olacağım kan ve ter gibi

Çalacaklar diyorum sana çalacaklar zilimi

Doğrultup üzerime geçmişimin tüm gizlerini

Sıkacaklar kafama Azrail’in ruhunu

 

Bu akşam yalnızlık çektim kısa çöpten

Sizin orada böyle mi kanıyor mendil

Bir nehir gibi taşıyor mu

Yıkıp geçiyor mu yaraları

Ahmet ağabeyiiiiiim bu mendil hangi mendil Allah’ın aşkına

Hangi mendil böyle kanar

 

Git artık başımdan kırlangıç sevdası

Taşıma beni

Düşür gövdelerin sınandığı sevişmelere

Ne olur bakma şimdi öyle

Huysuzluğum emanetidir bilmediklerinin

Al senin olsun bu bahtsız mendil

Kanasın bırak kanasın

 

Şol revanda kalan balalar

Kırmızı gül her dem olmuyor işte

Karanfil açmışken gözeneklerim

Kuruyor neni de neni

Uyu artık şiir ne olur uyu

Patlatırım şimdi iki tane kalemle yüzüne

Kıyamam

 

Küfrünü ve küfünü salmışlar üzerime

Islak mı şimdi gözlerinin vadisi

Ben boğuluyorum her damladığında

Ah bir ben var birde kanayan mendil

Siliyorum gözlerinin vadisi

 

Bu akşam yalnızlık çektim kısa çöpten

Vurmasınlar söyle vurmasınlar artık

Düşlerimin en güzellerini

En hakikisini

Bıktım artık kına sürülen efkarımdan

Bıktım artık bu medetsiz bakışlarımdan

Fırtınaya tutulmuş bahar diye sarıldığım bütün dallar

Ömrümü yedim ben

Çölün bütün kumlarında adım yazılı

Geçtim Mecnun’u Mecnun yapan yerden

Çatladı dudaklarım

Ahhh Ahmet abi ahhhhh

Kanar mı bütün mendiller böyle

Kimisinin oyalamışlardı kenarını

Sevda kokar kimisi

Aşk motifli

Niye kanar Ahmet ağabeyiiim bizimki

 

Bilirsin ama demeye varmaz dilin

 

Bu akşam yalnızlık çektim kısa çöpten

 

 

 

Fatih Akça

Share this post


Link to post
Share on other sites

İhanetin Acıtmadı Yüreğimi

 

 

Madem içimdeki sevdayı taşımaya yetmiycekti yüregin

Neden girdin dünyama?

Yalan dolu sevdan bumudur?

 

İhanetin acıtmadı yüregimi

Ne uğaradığım ilk ihanet, nede son!

Kaybım yok kendimden başka!

Varlığınla yokluğunun bir olduğu kadar varsın bende!

Yüreğinin yettiği kadar AŞKI yaşatırsın,

Yada yaşatmak istediğin kadar yaşarsın,

Eğer hayatın bir parçasıysa yüreğinin çıglıkları,

 

İhanetin acıtmadı yüregimi,

Beklemem senden içimdeki fırtınayı benimle yaşamanı

Ve benimle durulmanı.

Gözyaşım kalbime akar,

Sessiz sedasız izlerim aldatışını ve aldanışımı!

Geçen hergün biraz daha derinlerde kayboluşunu yaşarım yüregimde

Ve beklerim duvarlarıma dikenli teller çekip

Ne gelene, nede gidene yol vermek!

Ama sen DÜNYAM, sen SEBEBİM, sen BEBEGİM...

Sınırlarımı aşan adamım!

Zordur Sevdam ama sensizde yaşarım!

 

Dedim ya! İhanetin acıtmadı yüreğimi

Aldatılan aldatan kadar ONURSUZ olmadığı için!

 

Bedirhan Gökçe

Share this post


Link to post
Share on other sites

Join the conversation

You are posting as a guest. If you have an account, sign in now to post with your account.
Note: Your post will require moderator approval before it will be visible.

Guest
Reply to this topic...

×   Pasted as rich text.   Paste as plain text instead

  Only 75 emoji are allowed.

×   Your link has been automatically embedded.   Display as a link instead

×   Your previous content has been restored.   Clear editor

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

Sign in to follow this  

×
×
  • Create New...

Important Information

By using this site, you agree to our Terms of Use.