İçeriğe atla


Fotoğraf

Muhammedin şehveti ve Tanrısı


Bu başlığa 50 cevap verilmiş

#1 aklınyoluislamda

aklınyoluislamda

    Yeni Üye

  • Φ Yeni Üyeler
  • Pip
  • 33 İleti

Gönderi Tarihi: 07 Ağustos 2006 - 10:51

Muhammed'in şehveti ve "tanrı"sı


Karılarından Aişe, Muhammed'e şöyle diyor:
-"Ma era rabbeke illa yüsariu hevake" (Bkz. Buhari, e's-Sahih, Kitabu't-Tefsir/33/7,Kitabu'n-Nikah/29;Diyanet yayınlarından Tecrid, hadis no:1721;Müslim, e's-Sahih, Kitabu'r-Rıda/49,hadis no:1464;İbn Mace Sünen, Kitabu'No:-Nikah/57, hadis No: 200; Ahmed İbn Hanbel,6/134,158)
Nedir bu sözün Türkçesi?
"Vallahi Rabbinin, senin arzunu hemen yerine getirdiğini görüyorum." (Ahmed Davudoğlu, Sahih-i Müslim Terceme ve Şerhi. 7/402)
"Rabbin Teala (kadınlarının değil) ancak senin arzunun tahakkuna müsaraat ediyor. (Çeviri: Kamil Miras, Diyanet Yayınlarından)
Aişe'nin sözü dilimize şöyle de çevrilebilir:
"Bakıyorum da, senin Efendi Tanrın , yalnızca senin şeyinin keyfini (hevanı) yerine getirmek için koşuyor."
Hadiste, efendi tanrının yalnızca Muhammed'in hevası için koştuğu açıkça belirtiliyor.
Heva: İnsanın arzusu, isteği. Ama buradaki herhangi bir arzu, istek değil; cinsel istektir söz konusu olan. Çünkü buradaki konu, cinsel isteğin üzerinde durulduğu bir konu. Ayrıca "heva" söylendiğinde ilkin bu kavramda kullanılır. Rağıp da, heva için : "Meylun'nefsi ile'eş-şehveti" (Bkz. Müfredat, Heva) diyor. Yani "nefsin şehvete eğilimi."
Rağıp, aynı yerde, hevanın "şehvete eğilimli olan nefsin kendisi için de söylenebileceği"ni belirtiyor.
Aişe neden böyle diyor?
Muhammed'in çok karısı var. Yaşlanmış olan Sevde Bint Zema'nın dışında hepsi genç, hepsi güzel. Ve hepsi de cinsel istekli. Adalet olsun diye, Muhammed'in bunlarla cinsel birleşmesi sıraya konmuştur. Sevde'nin dışında kimse, sırasını başkasına kaptırmak istemiyor. İşte bu böyleyken, "ayet" geliyor; durumu değiştiriyor:
Muhammed'in "heva"sı, "adalet"in önüne geçiyor:
Muhammed'in kadın seçimi, cinsel alandaki isteği, hadisteki sözcüğü ile hevası, adalete baskın geliyor ve sıra Muhammed'in isteği doğrultusunda, ayetle bozuluyor. Ahzap suresinin 51. Ayeti şu sözlerle başlıyor:
-"(Ey Muhammed!) Onlardan (yani karılarından) dilediğini geriye bırakır, dilediğini öne alabilirsin..."
Ne demek bu?
Hadis ve yorumlara göre şu demek:
-"Ey Muhammed! Artık nöbet, sıra zorunlu değil senin için. Nöbeti, sırası gelse bile, dilediğin karınla cinsel birleşmeyi erteleyebilir, ondan önce dilediğin karınla yatabilirsin."
Sözün özü: Kuran'ın tanrısı, Muhammed'in, karılarıyla olan cinsel ilişki düzenindeki işini kolaylaştırıyor. İlişkiyi sıraya koyma zorunluğunu kaldırıyor. "Hangi karınla ne zaman yatmak istersen özgürsün" diyor.
İşte bunun üzerine Aişe dayanamayıp o sözü söylüyor:

-"Görüyorum ki senin Efendi Tanrı'n, senin şeyinin keyfini ..."


Aişe, bu durumu daha sonra, Ahzap'ın 51. Ayeti gelince anladığını; 50. Ayet geldiğindeyse bunu pek anlayamadığını ve o nedenle, 50.ayette, Peygambere kendini (hem de mehirsiz olarak) verebilecek kadından söz edilince şu tepkiyi gösterdiğini belirtiyor:

-"Olacak şey mi? Bir kadın utanmaz mı ki, kendini bir erkeğe armağan etsin?" (Tecrid, hadis no:1721)
Karılar içinde ayrıcalıklı olanlar:

Muhammed, kimi karılarını daha çok severdi. Kimini de daha çok tutardı. En çok tuttuğu karılarının başında Aişe geliyordu. Ebubekir'in kızıydı, o nedenle de etkiliydi. Zaman zaman Muhammed'e kafa tutar gibi durumları bile olabiliyordu. Zeki de olduğu için, birtakım ayrıcalıklar sağlayabilmişti. Muhammed'in cinsel ilişkilerindeki sıra düzeni bozulunca, karılar içinde en çok yararlanan o olmuştu. Boşamasın diye Muhammed'in hoşnutluğunu kazanmak isteyen yaşlı ortağı Sevde Bint Zem'a'nın "gün"ünü almıştı. Başka kumaların gününde de Muhammed'le yatabilirdi. Muhammed istediğinde, kendi günüyse başkasına vermezdi. Muhammed'in canı başka kadınla yatmak istese bile vermezdi gününü, sırasını.
Aişe: "Günümü kimseye vermem"!
Aişe'nin anlattığına göre: Muhammed'e, herhangi bir karısının gününü, sırasını gözetmeksizin; dilediği karısıyla dilediği zaman yatma özgürlüğü veren "ayet", yani Ahzab suresinin 51. ayeti geldikten sonra da, Muhammed'in Aişe'nin gününde başka kadınla yatmak istediğinde Aişe'den izin alma gereği duyardı. İzin isterdi ama Aişe geri çevirirdi:
-"Eğer izin verme, vermeme yetkim varsa vermek istemiyorum. Tanrı elçisi! Bilesin ki hiçbir kimseyi sana (seninle yatmaya) yeğ tutmam."( Bkz. Buhari, e's-Sahih, Kitabu Tefsiri'l-Kur'an/33/7)
Hadisten anlaşıldığına göre, Aişe'nin bu karşı koyuşuna Muhammed artık ses çıkarmamış; "Ayet var. Ayet bana istediğim zaman dilediğim karımla yatma yetkisini vermiştir" dememiş ya da diyememişti.
Muhammed'in karıları arasında hizipleşme
Peygamberin karıları iki hizibe ayrılmıştı: Bir kesimde Aişe, Safiyye ve Sevde vardı. Öbür kesimdeyse Ümmü Seleme ve peygamberin öteki karıları. Müslümanlar, peygamberin Aişe'ye olan sevgisini biliyorlar; o nedenle depeygambere bir armağanda bulumak isteyen biri olduğunda armağanı sunmayı geciktirir; peygamber Aişe'nin odasına gittiğinde sunardı.
Muhammed' in Karıları: "Adalet isteriz!"
Bunu üzerine, Ümmü Seleme hizibi söylenmeye başlandı. Bu kesimde olan kadınlar gidip Ümmü Seleme ile konuştular:
-Ümmü Seleme! Peygambere söyle. Herkesle konuşsun; Peygambere kim bir armağan vermek isterse, peygamberin hangi karısının yanında bulunduğuna bakmaksızın armağanını sunmasını duyursun.
Muhammed aldırmıyor:
Ümmü Seleme, karıların dediklerini peygambere söyledi. Ama peygamber bir şey söylemedi. Karılar gelip Ümmü Seleme'ye sordular:
-Ne dedi peygamber?
-Bana bir şey demedi.
-Öyleyse bir kez daha söyle ona!
Ümmü Seleme, kendi gününde (ilişki için) geldiğinde peygambere yine söyledi. Ne var ki peygamber ona yine bir şey söylemedi. Kadınlar sorunca yine "peygamber bana bir şey söylemedi" dedi. Kadınlar da, "sana karşılık verinceye kadar söyle ona söylediklerimizi" dediler. Peygamber cinsel ilişki için dönüp geldiğinde, Ümmü Seleme ona kadınların dediklerini yine anlattı. Bu kez peygamber konuştu:
Muhammed: "Bana vahiy, yalnızca Aişe'nin gününde geliyor"!
-Aişe konusunda beni üzme! Bil ki, hiçbir kadın koynumdayken bana vahiy gelmez de, yalnızca o koynumda bulunduğu sırada bana vahiy gelir.
Bunun üzerine Ümmü Seleme şöyle dedi:
-Ey Tanrı Elçisi! Seni üzdüğüm için tanrıya sığınıp tevbe ediyorum!
Karılar, Muhammed'in kızı Fatıma'yı araya koyuyorlar:
Aynı kadınlar sonra peygamberin kızı Fatıma'ya başvurdular; onu peygambere gönderdiler. Şöyle demesini istediler:
-Karıların tanrı için senden, Ebubekir'in kızı (Aişe) konusunda (kayırmayı bırakıp) adaletli davranmanı istiyorlar.
Fatıma'nın aracılığı da bir sonuç vermiyor:
Fatıma da peygamberle konuşup kadınların dediklerini iletti. Peygamberse şöyle karşılık verdi:
-Kızcağızım (sevgili kızım)! Benim her sevdiğimi sen sevmezmisin?
Fatıma karşılık olarak:
-Evet!
Peygamber:
-Öyleyse sen de Aişe'yi sev!
49 yaşındaki adam (Muhammed), 6 yaşındaki bir çocuk (Aişe) ile evleniyor:
Yine Aişe'nin kendisinin anlattığını dile getiren bir hadis:
Bu hadisin başında, Aişe aynen şöyle diyor:
-"Peygamber benimle evlendi; ben o sırada 6 yaşındaydım."
Evet, bir yanda 49 yaşındaki Muhammed, öbür yanda 6 yaşındaki Aişe evleniyorlar. Muhammed ile evlendiği zaman Aişe'nin 6 yaşında olduğunun İslam dünyasında kabulu zorunlu. Çünkü bunu anlatan hadis, tartışmasız sağlam (sahih) kabul edilir. Bu hadisi, İslam dünyasında en sağlam olarak benimsenegelmiş olan Buhari'nin ve Müslim'in E's-Sahih’lerinde de buluyoruz.
Anlatıldığına göre evlilik gerçekleşiyor ama yine de 3 yıl kadar zifaf (yani cinsel birleşme) gerçekleşmiyor. Bu süre geçtikten sonra oluyor zifaf !

Aişe 9 yaşındayken 52 yaşındaki Muhammed ile gerdeğe giriyor:
Hadisi izleyelim. Aişe anlatıyor:

-"Ve be dokuz yaşındayken benimle gerdeğe girdi. Medine'ye göçmüştük. Haris İbn Hazrec oğullarına konuk olduk. O sırada sıtmaya yakalandım. Saçlarım döküldü. Saçlarım yeniden geldi; bölükler oluştu. Annem Ümmü Ruman bana geldi. Arkadaşlarım ile birlikte salıncakta sallanıyorduk. Annem beni çağırdı. Yanına gittim. Benden ne istediğini bilmiyordum. Elimi tutup alıp götürdü. Evin kapısına gelince durdu. Soluk soluğa kalmıştım. Sonunda soluğum biraz yatıştı. Annem, sonra biraz su alıp yüzüme başıma değdirdi. Sonra beni eve soktu. Bir de baktım ki bir takım Medineli kadınlar. Evdeler. Bana şöyle demeye başladılar:
-Hayırlı, bereketli olsun. İyi şanslar.
Annem beni bu kadınlara teslim etti. Bunlar benim saçımı başımı yıkadılar, beni güzel bir biçimde hazırladılar. Peygamberle birden karşılaşmaktan başka hiçbir şey beni korkutmamıştı. Kadınlar, beni ona teslim ettiler. Ve ben o sıralar 9 yaşındaydım."
Aişe, Muhammed'in koynuna verilmek üzere götürüldüğünde, salıncakta sallanıp oynayan bir oyun çocuğuydu. Yani Muhammed, 52 yaşında böylesine bir çocukla cinsel birleşimde bulunmuştu.

SAHİH-İ BUHARİ' DEN

Bir kız 9 yaşına geldiğinde, İslam hukukunda "şehvet konusu" oluyor:
Aişe 9 yaşındayken Muhammed'in koynuna sokulmuş olunca, İslam hukuku bundan şu sonucu çıkarıyor:" 9 yaşındaki bir kız, müştehat (şehvete konu olabilecek çağda) sayılır" diyor. Ve bu nedenle de 9 yaşındaki bir kız çocuğu ile evlenilebileceğini bildiriyor.

Aişe, Muhammed'in karısıyken büyüyecek ve 18-19 yaşına geldiğinde de Muhammed'in ölümü üzerine, kimi kumaları gibi, çok genç yaşta dul kalacaktır. Ve hiçbir erkekle evlenmemeye "mahküm" edilerek...Muhammed'in karıları, müminlerin anaları sayıldığı için...
Aişe'nin kaybolan kolyesi ve Safvan:
Muhammed, Mustalıkoğluları' na karşı gece baskını için yola çıkma hazırlığında. Yıl : Miladi 627. Bu sırada Muhammed, Aişe' yi de yanına almıştır. Aişe 9 yaşındayken Muhammed' in koynuna verildiği tarih, eğer Hicri şevval ya da zilkade 1 / Miladi mayıs ya da haziran 623 ise- 13 yaşındadır daha. Aynı gece baskınının sonucunda, tutsaklar arasında güzelliğiyle göze çarpacak ve başkasına düşmüşken alınıp Muhammed in koynuna verilecek olan Cüveyriyye' yle aynı yaşta. Devenin üzerinde kapalı bir yer ("mahmil"); Aişe de içinde. Gidilir; baskın yapılır, elde edilecekler elde edilir ve dönüş başlar. Gidiş Medine'ye doğru. Derken bir konak yerinde biraz kalınır. Gecenin bir kesimi. Bir süre sonra; kalkıp yola koyulmaya yöneliş. Tam bu sırada bir şey olur: Aişe çişi için ya da öbür işini görmek üzere birlikten ayrılır. Ayrılışını haber verse olmaz mıydı? Olurdu ama, kimseye haber vermemiş işte. Çişi ya da öbür işi olup bittikten sonra döner; ama bir terslik: Göğsünü yokladığında, kolyesini bulâmaz ve kopup düştüğünü anlar. Geri dönüp gerdanlığını aramaya koyulur. O sırada Aişe devesinin üzerindeki kapalı yerinde bulunuyor sanıldığı için herkes habersiz ve birlik uzaklaşıp gitmiştir. Aişe, kolyesini bulur; ama işte o saatlerde, yolda yapayalnız. Konaklandığı yere gelir, orada bekler. Gelsin götürsünler diye... Beklerken uyku bastırır ve uyur. Ve bu sırada: Muattal Oğlu Safvan. Arkadan gelmiş, Aişe' yi görünce de şaşırmıştır. Şaşkınlığını anlatan sözler. Onun bu sözlerine de Aişe uyanır. Safvan, Aişe' yi devesine bindirir. Yola koyuluş. En sonunda, bir konak yerinde birliğe ulaşılır. Bu sırada da dedikodular başlar... Aişe' nin kendi anlattığına göre gerçek bu. (Bkz. Buhâri, e's-Sahih, Kitabu'ş- Şehâdât/15; Kitabu'I-Meğâzî/34; Tecrîd, hadis no: 1151; Müslim, e's- Sahih, Kitabu't-Tevbe/56, hadis no: 2770.)

Olayda akla gelen sorular:

1) Aişe çişi ya da öbür türlü işi için ayrılıp giderken kimseye neden haber vermemişti? Eğer bunun nedeni, çocuk yaşta oluşu idiyse; bu yaşta oluşu biri tarafından kandırılmaya da elverişli değil miydi?

2) Aişe ayrılıp giderken o denli insan içinde nasıl olmuştu da kimse görmemişti? Gören olmuştuysa, dönüşü neden izlenmemişti? Döndüğü görülmedikçe, "dönmüş; mahmiline girmiştir!" yargısı nasıl oluşmuştu?

3) Hadiste belirtildiğine göre, Aişe'nin deve üzerindeki "hevdec"ini (mahmil) indiren, sonra yine yükleyenler ve Aişe' ye "hizmet edenler" vardı. (Hadis'e aynı kaynaklarda bkz.) O "hevdec", dinlenme yerinde deveden indirildiğine göre, sonra deveye yüklenirken içinde

4) Aişe var mı, yok mu diye niçin bakılmamıştı? Hizmet edenler bakabi- lirlerdi. Yine hadiste belirtildiğine göre, "hicab" yani erkeklere karşı "örtünme, perde ardına geçip saklanma" gerektiren bir ayet hükmü bulunmadığı zamanlarda, Safvan, Aişe' yi görmüştü. (Hadise, aynı kaynaklarda bkz.) Yani Safvan' la Aişe birbirlerini tanıyorlardı. Bu "tanışma", ileri ölçülerde bir "anlaşma" ya varmış olamaz mıydı?

Aişe "zina" ile suçlanıyor:

Aişe'nin Safvan' la yolda "neler yapmış olabileceği" üzerinde duruluyordu. Yoğunlaşan kuşku. Dedikodular alıp yürümüştü. Son derece yaygın bir duruma gelmişti giderek. Muhammed' in bile Aişe' ye karşı olan her zamanki tutum ve davranışında bir değişme olmuştu: Aişe diyor ki: "Medine'ye gelince ben bir ay hastalandım. Meğer o sırada, iftiracıların dedikoduları dolaşıyormuş. Hastalığımda beni işkillendiren bir şey oldu: Peygamber'den de, her hastalığımda gördüğüm ilgiyi inceliği artık göremiyordum. Yalnızca gelip selam veriyor ve 'nasılsınız?' diyordu, o kadar." (Hadis'e aynı kaynaklarda bkz.)

Aişe dedikoduları duyup öğrenince üzülmüştür. Hastalığı daha da artmıştır bunun üzerine. Muhammed'den izin alır ve babasının evine gider. Orada da, durumuna ilişkin "Tanrısal bir açıklama" bekler. (Aynı hadise bkz.)
Beklenen "vahiy" bir türlü gelmiyor:

Hadiste, bu olaya ilişkin "vahy"in "gecikmesi"nden sözediliyor. Ve Muhammed, "karı"sından, yani "Aişe"den ayrı kalışından doğan soruna çözüm için yakın çevresini topluyor. Bunların içinde Ali de vardır. Ali, görüşünü şöyle dile getiriyor:
- "Ey Tann Elçisil Tanrı dünyayı sana dar etmedi ya! Aişe'den başka da kadın var, kadın çokl" (Bkz. Aynı hadis.)
Ali, gerçeği öğrenmek için Aişe'nin cariyesi Berire'nin tanıklığına da başvurulabileceğini söylüyor Muhammed'e. Muhammed bu tanıklığa başvurdugunda, cariye, "hanımı için iyilikten başka bir şey bilmediğini" söylüyor. Muhammed sorup soruşlurduğuna göre, belli ki adamakıllı "kuşkulu". Bu "kuşku", onun Aişe'ye söyledigi yine aynı hadiste açıklanan şu sözlerden de çok açık biçimde anlaşılıyor:

Muhammed: "Aişe! Böyle bir suçun varsa tevbe et!"

- "Aişe! Senin hakkında bana şöyle şöyle dedikodular geldi (Safvan'la ilişki kurduğundan sözediliyor). Eğer bu suçu işlemedinse Tanrı seni aklayacaktır. Ama eğer işledinse bu suçundan dolayı Tanrı'ya yönel, tevbe et! Çünkü bir kul, suçunu boynuna alır ve tevbe ederse, Tanrı da onun tevbesini kabul eder." Aişe, Muhammed'in bu sözlerine, babasının ve anasının karşılık vermelerini ister. Onlar karşılık vermeyince de, Muhammed'e kendisi karşılık verip sonucu sabırla bekleyeceğini söyler.

Ve sonunda "vahiy" geliyor:

Konuşmadan sonra Aişe, yatağına dönmüştür. "Bekleme"de... Aişe, kendisinin söylediğine göre, hakkında "Kur' an ayeti" ineceğini filan beklemiyordu. "Ben kim oluyorum ki Tanrı, Kuran'da benim sorunuma ilişkin ayet indirsin!" türünden açıklaması var Aişe' nin. Yine açıklamasına göre, beklediği yalnızca, "Muhammed' in rüya görmesi" ve onun "rüyasında aklanması". Ama beklediğinin ötesinde olur gelişme: Muhammed her vahiyde olduğu gibi özel bir duruma girmiştir. Daha sonra da konuya ilişkin "vahyin geldiğini" açıklar. Aişe' ye anası, kalkıp Muhammed' e "teşekkür" etmesini söyler. Ama Aişe bunu yapmaz; vahyi gönderen "Tanrı" olduğuna göre, Muhammed' e değil; O' na teşekkür etmesi gerektiğini belirtir. (Bkz. Aynı hadis.)

Aişe'nin "zina" etmediğine ilişkin "18 ayet" birden iniyor:

Onca (hadise göre bir ay) gecikmeden sonra "vahy" gelmiştir. Hem de kimine göre "10 ayet", kimine göreyse "18 ayet" birden... (Bkz. Nûr, ayet: 11-20. Buna göre toplam: 10 ayet. Ama tefsirlerde toplam: 18 ayet olduğu belirtilir. Bkz. Nesefi, Tefsir, 3/134; F.Râzî, e't-Tefsiru'l-Kebîr, 23/173.) Bu ayetler, birinci ve ikinci orijinalleri yakıldığı için Muhammed dönemindeki biçimini tam olarak bilemediğimiz (bunun için daha sonraki yazılara bkz.) Kur'an' ın bugünkünde, Nur Suresinde yer alıyor. Bu ayetlerde, "zinayı" kanıtlamak için "dört tanık göstermek gerektiği", bu gösterilmediği zaman iftira olacağı açıklandıktan (bkz. Nur, ayet: 13) sonra, ad vermeden "iftira edenler" çok ağır biçimde kınanıyor.


İşte âyetlerden bir kesim (Diyanet'in resmi çevirisiyle):
- "Muhammed' in eşine o yalanı uyduranlar, içinizden bir gürûhtur. Bunu kendiniz için kötü sanmayın. O, sizin için hayırlı olmuştur. O kimselerden her birine, kazandığı günâh karşılığı, cezâ vardır. İçlerinden elebaşılık yapana ise, büyük azâb vardır. Onu işittiğiniz zaman; erkek, kadın mü'minlerin, kendiliklerinden hüsn-ü zanda bulu- nup da: 'Bu apaçık bir iftiradır!' demeleri gerekmez miydi? Dört şahid getirmeleri gerekmez miydi? Işte bunlar, şâhid getirmedikçe Allah katında yalancı olanlardır. Allah'ın dünyâ ve âhirette size lutuf ve merhameti olmasaydı o kötü sözü yaymanızdan ötürü, büyük bir azaba uğrardınız. Onu dilinize dolamıştınız. Bilmediğiniz şeyleri ağzınıza alıyordunuz. Onu önemsiz bir şey sanıyordunuz. Oysa Allah katında önemi büyüktü. Onu işittiğinizde: 'Bu konuda konuşmamız yakışık almaz. Hâşâ, bu, büyük bir iftiradır.' demeniz gerekmez miydi?" (Nûr, ayet: 11-16.) .

Yine sorular:

1- 12. ve 13. ayetlerde, Aişe konusunda söylentiler çıktığında bu söylentileri duyanlar, "Bu, apaçık bir iftiradır. Bu, büyük bir iftiradır." demedikleri için kınanıyorlar. Ayetlerin bu kınaması, Muhammed' in yakın çevresini, hatta kendisini de içine almıyor mu? Çünkü onlar da "açık bir iftira, büyük bir iftira" olduğu kanısını taşımıyorlardı:
- Ali'yi ele alalım. Böyle bir kanıyı taşımadığı için, Muhammed'e Aişe'yi boşamayı önerdiği anlamına gelen sözler bile söylemişti.

- Muhammed'in kendisini ele alalım: Böyle bir kanıyı (iftira olduğu kanısını) taşımadığı içindir ki, Aişe'ye, eğer ileri sürüldüğü gibi bir suç işlediyse, bundan dolayı "Tevbe" etmesini önermişti.

2- Ayrıca, kimsenin elinde herhangi bir kanıt bulunmadan, "iftira" olduğu konusunda kesin bir yargıya varması nasıl beklenebilir? Kuşkusuz "kanıt" bulunmadığı için "zina" suçunun işlendiğine de yargıda bulunulamaz. Ama tersine bir kanıya varmadılar ve "iftiradır" hem de "apaçık bir iftiradır, büyük bir iftiradır" demediler diye insanlar nasıl kınanabiliyor?

3- Ayetlerden ve kimi "rivayetlerden" anlaşıldığına göre: Aişe konusunda dedikoduları yayanlar, yalnızca "münâfıklar" da değildi:

- 14. ayeti ele alalım: "Allah'ın dünya ve âhirette size lutuf ve merhameti olmasaydı, o kötü sözü yaymanızdan ötürü, büyük bir azaba ugrardınız." deniyor. Demek ki, "o kötü sözü yayanlar" için Tanrı' nın "dünyada ve âhirette lutuf ve merhameti" olmuştur. Bu durumda olanlarsa, "Tanrı katında kâfir" sayılan "münâfıklar" olamazlar. Yani bunlar, "münâfıkların" dışındaki müslümanlardır. .
- 11. ayette sözü edilen "elebaşi'nın kim olabileceği üzerinde durulurken, kimi rivayette bu kimsenin "münâfıkların başı Abdullah Ibn Übey" olduğunu ileri sürerken, kimileri de buradaki anlatımın kapsamı içine, Muhammed'in ünlü şairi Hassan Ibn Sâbit gibi önemli kişilerin de girdiğinden söz ediyor. (Bkz. Taberî, Camiu'l-Beyan, 18/69-70; F.Râzî, 23/174; Tefsiru'n-Nesefî, 3/134.)
Bunlara ne demeli?

4- Tanrı "vahiyle" açıklama yapacaktı da, bu açıklamayı daha önce, yani dedikodular oluşup yayılmadan niçin yapmadı? Neden "bir ay" bekledi de, başta "peygamber"i ve sevgili karısı olmak üzere herkesi üzdü? Gelişmeler neden böyle olmuştur?

5- Bir "zinanın" kanıtlanması için "dört tanık" istemek, gerçekçi bir yaklaşım mıdır?
Hadiste belirtildiğine göre: Aclanoğulları'nın ileri gelenlerinden Medineli Asım Ibn Adyy in ve aynı kabileden Uveymir'in "Peygamber"den bir sorulan olur:

- Bir adam, karısını bir adamla zina ederken bulsa ne yapmalı? Karısının tam karnı üzerinde bulsa? Eğer gidip dört erkek tanık bul- maya yönelirse, zina eden adam işini bitirip gidecektir!!! Dört tanık mı aramalı, yoksa..? (Hadisi ve soruyu çeşitli biçimiyle görmek için bkz. F.Râzî, 23/164; Buhâri, e's-Sahih, Kitabu Tefsiri'l-Kur'an/24/1; Tecrîd, hadis no: 1716; Ebu Dâvüd, Sünen, Kitabu't-Talâk/27, hadis no: 1716; Ebu Dâvûd, Sünen, Kitabu't-Talâk/27, no: 2245.)

Bu soru, "zina" için "dört tanık" isteniyor olmasından kaynaklanmıyor mu?


Abdullah İbn Ömer anlatıyor:
- "Peygamber, Benû Mustalık üzerine gece baskını yaptı. Onlar ansızın yakalanmışlardı. Hayvanları da su başında sulanıyordu. Peygamber, savaşabilir durumda olanlarını öldürttü; çocuklarını da tutsak olarak aldı. O sırada Cüveyriye'yi kendine seçti." (Bkz. Buhari, Kita- bu'l-Itk/13; Tecrid, hadis no: 1117 Müslim, Kitabu'l-Cihâd/1, hadis no: 1730; Ebu Dâvûd, Sünen,Kitabu'l-Cihâd 100, hadis no: 2633.)
"Cüveyriyye", "cariyecik" demek. Çok küçük yaştaydı o sırada. 13 yaşında. Asıl adı "Berre" iken, Muhammed'in el koymasından sonra bu adı almıştı.

Yıl: 627. Muhammed, Mekke'yle Medine arasında el Mureysi denen su kaynağı kesiminde oturan Mustalıkoğulları (Benû Mustalık) kabilesine bir gece baskını düzenliyor. İstediği sonucu da elde ediyor. Yukarıdaki hadiste, Muhammed'in "savaşır durumda olanlarını" öldürttüğü anlatılıyorsa da, öldürülen yalnızca on kadar savaşçı. (Birçok kaynağı bir arada görmek için bkz. Leoni Caetani, çev. Hüseyin Cahit, İstanbul, 1925, s.145-146.)
"Ganimetler" , "tutsaklar"...
Ve tutsaklar arasında güzel Cüveyriyye. Mustalıkoğulları'nın başkanı Haris'in kızı. Şimdi "cariye" durumunda. Yani alınıp satılabilir nitelikte. Tecrîd'in "mütercim"i Kamil Miras'ın anlattığı gibi, "tutsaklar bölüştürülürken o da, Sâbit Ibn Kays'ın payına düşmüştür." (Bkz. Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrîd-i Sarih Tercemesi, 1117 numaralı hadisin "İzah"ı.)

Ne var ki kız çok güzel. Üstelik de soylu.
Kız, bu durumundan yararlanmış mıdır? Yeterli bir kanıt yok. Ancak birden, hadiste de belirtildiği gibi, Muhammet'in onu kendine aldığını görüyoruz. Muhammed, kurtulmalığını vererek kızı, alıp kendi karıları arasına katmıştı. Ve ardından "zifaf".. Arkasından, "idamlık" durumunda olan herkese "beraat". Muhammed Hamidullah şöyle diyor:

"... Birkaç saat sonra biz, düşmanın, Muhammed'in (A.S.S.) en yakın dostlarından biri haline geldigini görmekteyiz. (...) Sonunda herkes, ganimetten eline geçen hisseyi red ve iade etmekte tereddüd geçirmedi. İKİ YÜZ AİLENİN BİRDEN, hiç beklenmedik bir şekilde hürriyetlerine kavuşturulmaları üzerine, Mustalık'lılar, kaybettikleri on savaşçıyı pek çabuk unuttular. Ve sonunda Islam'ı kabul ettiler." (Bkz. Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, Islâm Peygamberi, çev. Prof.Dr. Salih Tug, İstanbul, 1980, 1/264)
Bu durum karşısında: "Ey güzel ve aşk (!), sen nelere kadirsin!" demek yerinde olmaz mı? '
Muhammed 56 yaşındaydı o sırada. Güzel körpecik Cüveyriyye' yi, koynuna almak için hiç zaman yitirmemişti. Suyun yanında hemen kurulan meşin çadırında işini görmüştü. Karılarından Aişe de oradayken... Cüveyriyye ve Aişe aynı yaştalardı. Medine'ye dönüşte de Aişe' nin kolyesi ve Safvan olayı meydana gelecektir. Acaba, Aişe Muhammed'den bir öç almak istemiş miydi? Cüveyriyye' yi kıskanmış olarak?
"Kurtulmalık" lar ödenmeden ve tutsaklar daha özgürlüklerine kavuşturulmadan bir şey olmuştu. Anılmaya, üzerinde durulmaya değer bir şey:

Muhammed, tutsak kadınların ırzlarına geçilmesine izin veriyor:
Ebu Said el Hudfı'nin anlatmasıyla "tutsaklar arasında Arab'ın en nefis kadınları" bulunuyordu. (Bkz. Müslim, e's-Sahih, Kitabu'n- Nikâh/125, hadis no: 1438.) Ve o baskını gerçekleştirmiş olan Müslümanların ağızlarının suyu akıyordu güzel kadınları görürken. Hemen yatmak istiyorlardı. Yatmak istedikleri kadınlar, birer "cariye" durumuna gelmiş değiller miydi? Öyleyse müslümanlara "helâl"diler. Gerçi Muhammed'in: "Tanrı'ya ve âhiret gününe inanan bir kimse için, kendi suyuyla (menisiyle) başkasının tarlasını (başkasının cinsel ilişki kurdugu kadını) sulaması helâl olmaz." dediği de aktarılıyor. Ve bu arada: "Tanrıya ve âhiret gününe inanan bir kimseye, başkasının menisinden temizledikçe (istibrâ, fıkıhçılara göre bir ay içinde olur) hiçbir tutsak kadınla cinsel ilişki kurmak helâl olmaz." diye de eklediği belirtiliyor. (Bkz. Ebu Dâvûd, Kitabu'n-Nikâh/45, hadis no: 2158.) Ama çelişki yalnızca bu konuda degil ki...

Ebu Said el Hudrî anlatıyor:
- "Peygamberle birlikte Benû Mustalık Gazası'na çıktık. Ve Arap tutsaklarından tutsaklar elde ettik. O sırada kadınlar iştahımızı çekti. Bekarlık çok güç gelmişti bize o günlerde. Ve azil yapmak istedik. İstiyorduk azil yapmayı. Ancak, 'Peygamber aramızdayken ona sormadan nasıl azil yapacağız?' dedik ve gidip peygambere sorduk. Peygamber de azil yapmamakta sizin için bir sakınca yoktur. (Yapabilirsiniz de. Yapmaya bilirsiniz de.) Ama bilin ki, kıyamet gününe değin meydana gelecek bir yavru, ne olursa olsun meydana gelir." (Bkz. Buhari, e's-Sahih, Kitabu'l-Itk/13; Tecrîd, hadis no: 1596; Müslim, e's-Sahih, Kitabu'n-Nikâh/127, hadis no: 1438; Ebu Davud, Sünen, Kitabu'n- Nikâh/49, hadis no: 2170.) Kimileri, "azl"in ne demek öldüğünü bilmedikleri için bu hadisin anlamını tam olarak anlamamışlardır.
"Azl" (azil), cinsel ilişki sırasında, erkeğin, meniyi, kadının cinsel organına boşaltmadan çekmesidir. Yani, meniyi kadınlık organının dışına boşaltmak. Hadiste anlatılanın özeti şu:
Müslümanlar, ellerindeki "tutsak kadınlar"la cinsel ilişkide bulunmak istiyorlardı. Ama bir sorunları vardı: Ya çocukları olursa? İlişki kuracakları bu kadınlardan çocuk olsun istemiyorlardı. Tecrit "mütercim"i Kamil Miras, bu istememeyi, şöyle açıklıyor:

"Bu suretle (yani meniyi dışa boşaltmak biçiminde) esir kadınlara yaklaşmak istemeleri (şu yüzdendir): Yüklü (gebe) veya evlat anası kadınlar satılamazdı. Halbuki gazilerin paraya ihtiyaçları bulunduğundan satmak istiyorlardı." (Bkz. Diyanet yayınlarından Tecrid, 1596 numaralı hadis, not: 1.)
Kısacası: Tutsak kadınların ırzına geçebilirlerdi "gaziler". Ama bu işi yaptıktan sonra da "çocuk sorunuyla" karşılaşmak isteniyorlardı. Çünkü gerektiğinde bu tutsak kadınları satabilirlerdi. Buna bir engel çıkmamalıydı. "Azl"i bunun için istemiş ve "Peygamber"e danışmışlardı. Peygamber de temelde bu kadınların ırzlarına geçilmesinde bir sakınca görmüyordu, buna izin veriyordu. "Azl"e gelince. Bunda da bir sakınca bulunmadığını dolaylı olarak belirtiyordu.

Muhammed'in Marya ile Hafsa'nın yatağında yakalanması:

Gün, Muhammed' in karılarından Hafsa' nın günüydü. O gün Muhammed, Hafsa' yla cinsel ilişkide bulunmak üzere kalkıp gider. Hafsa' nın odasına varır. Ama Hafsa' yı bulamaz. Tam o sırada da, bir zamanlar Mısır Mukavkısı' nın kendisine armağan ettiği cariyelerden Marya ortaya çıkmıştır. O anda Muhammed, cinsel ilişki için tam hazırlıklıdır. Cariye'yi tutup yatırır Hafsa' nın yatağına, ve işini görmeye başlar. Muhammed'in cariyesi ile yatması doğal. Kuran da, karılarının dışında cariyeleriyle de yatmasına olanak veriyor (bkz. Ahzab suresi, ayet 50,52) İşin bu noktası olağan olmasına olağan. Ne var ki, cariyeyi özgür (hurre) olan bir kadının, üstelik Ömer kızı Hafsa'nın yatağında koynuna alıyor. İşte bu olağan değil. Terslik bu ya, o sırada, Hafsa da çıkagelmiştir. Muhammed' in Marya (Mariye) ile ilişkisini görür. Bir süre kendine egemen olup kapıda bekler. Muhammed işini bitirmiştir. Hafsa tepkisini gösterir:

"Tanrı elçisi! Sen beni kötü duruma düşürdün, aşağıladın. Öyle bir şey yaptın ki, benzerini hiçbir karına yapmadın! Benim günümde, benim sıramda ve benim yatağımda bir cariyeyi yatırıp yapıyorsun!"

Muhammed ne desin? Sonra, Muhammed' ile Hafsa arasında şu konuşma geçer:
Muhammed: "Vallahi Billahi Marya ile bir daha yatmayacağım!"
"Hafsa! Marya' yı kendime haram etsem de ona bir daha yaklaşmasam; bundan hoşnut olur musun?
"Evet!"
Muhammed hemen ant içmiştir:
"Hafsa! Aramızda kalsın, bunu sakın kimseye söyleme, olmaz mı?"
"Tamam!"
Ne ki, Hafsa bu durumu Aişe'ye anlatır.(Bkz. Taberi, Camiu'l-Beyan,28/102)
Kimi aktarmaya göre de Muhammed'in Hafsa ile yakalanması, Aişe'nin gününde olmuştur. Hafsa bunu öğrenmiştir. Muhammed, ondan bunu durumu kimseye söylememesini istemiş, bunu isterken de "Marya'yı kendime haram ettim. Sana bir müjdem var. Ebubekir'le Ömer, benden sonra, ümmetin işlerini ele alacaklar (halife olacaklar)." Ama, Hafsa, olayı Aişe'ye anlatır. (Bkz.F.Razi,30/41,43)

Muhammed'in, Marya'yı kendisine haram etmesi, yani bu cariyeyle bir daha yatmayacağına ant içmesi üzerine yeni ayetler gelir:

"Ey Peygamber! Karılarını hoşnut edeceksin diye, Tanrı'nın sana helal kılmış olanı kendine neden haram yaparsın? Tanrı bağışlayan ve acıyandır."(Bkz. Tahrim suresi, ayet:1. Bu ayetin, anlatılan Marya olayı nedeniyle geldiğine ilişkin hadisler ve yorumlar için aynı tefsirlere bkz.)


Bu ayetin ve bunu izleyen 4 ayetin "iniş nedeni" olarak, bir "bal şerbeti öyküsü"nü içeren aktarmalar da var. Ama her zaman İslam’ ın açıklarını kapatma çabaları gösteren Muhammed Ali Subuni bile, ayetlerin, "Marya (Mariye) olayı" nedeniyle geldiğini anlatan hadisin açıklamasının daha doğru olduğunu savunur. (Bkz. Muhammed Ali Sabuni, Safvetu't-Tefasir,3/406-407)

Başka İslamcılarsa, İslam'ın durumunu kurtarmak amacıyla, buradaki ayetleri "Marya olayı"na değil, "bal şerbeti" öyküsünü içeren hadise bağlamayı daha uygun bulurlar. Kuşkusuz, zorlamalarla.
Muhammed, Marya ile yatmayı sürdürmüştü. Ondan bir oğlu olmuştu: İbrahim. Bu oğlan epeyce büyüdükten sonra ölmüştür.

Muhammed'in Şehveti:

Bir hadise göre: Muhammed nerede ilgisini çeken güzel, bir kadın görse, hemen eve gider; Zeyneb'le yatardı. Böylece şehvetini giderirdi.

Câbir lbn Abdullah anlatıyor:

- "Peygamber bir kadın gördü; hemen Zeyneb'e gitti. Ki Zeyneb o sırada bir derisini ovup işliyordu. Peygamber hemen cinsel ihtiyacını gördü. Sonra arkadaşlarının yanına çıktı. Ve şöyle konuştu:
- Kadın, şeytan biçiminde çıkar karşıya. Ve yine şeytan biçiminde dönüp gider. Bu nedenle sizden herhangi biriniz bir kadın gördü mü, hemen karısına gidip onunla yatsın. Çünkü bu (cinsel ilişki), o kişinin içindekini (kabaran şehvetini) söndürür." (Bkz. Müslim, e's- Sahih, Kitabu'n-Nikâh/9-10, hadis no: 1403; Ebu Davud, Sünen, Kitabu'n-Nikâh/44, hadis no: 2151; Tirmizî, Sünen, Kitab'r-Rıdâ'/9, hadis no: 1158.)

Bu hadiste açıkça ortaya çıkan şu:

- Muhammed, karılarının dışında da bir kadına "şehvetle" bakıyordu. Ve ilgisini çeken bir kadın gördüğünde "şehvete geliyor"du. Bu kimi ayetlerle de dile getiriliyor. Örneğin Ahzab Suresinin 52. ayetinde, karı almasına sınır getirilirken "(başka kadınların) güzellikleri seni imrendirse bile..." deniyor. Aynı hadise yer veren Gazalî de, "şehvet"in önemini ve cinsel ilişkide bulunup rahatlamanın sağladığı yararı uzun uzun anlatıyor; bu arada da, Muhammed'in şehvetine ve gereksinimini nasıl karşıladığına geniş yer veriyor. (Bkz. Gazali, lhya-u Ulûmiddin, Arapça, 2/27-29.)

- Muhammed için "kadın", erkeği her zaman baştan çıkaran bir "şehvet kabartan"dı. - Muhammed gözünde "kadın", her zaman "şeytan" görünümündeydi. (Muhammed'in "kadın"ı şeytan görmesine ve genel olarak "kadın"a bakışına ilişkin örnekleriyle geniş bilgi için, Prof.br. İlhan Arsel'in "Şeriat ve Kadın" adlı, son derece değerli kitabına bkz.)

- Çıkan bir başka sonuç da şu:


Muhammed'e göre, bir kadın, cinsel ilişki kurmak isteyen kocasına karşı koyamaz, karşı koymamalıdır. Muhammed'in bunu işleyen, öğütleyen, buyuran pekçok hadisi vardır. Bunlardan iki örneği burada görelim: "Bir adam karısını yatağına (cinsel ilişki için) çağırsa da, kadın yanaşmasa, o sırada cinsel ilişkide bulunmazsa ve bu yüzden kocası geceyi öfkeli-sinirli olarak geçirse, melekler o kadına, sabaha değin lanet ederler." (Bkz. Buhâr'i, e's-Sahih, Kitabu Bed'il'halk/7; Tecrîd, hadis no: 1337; Müslim, e's-Sahih, Kitabu'n-Nikâh/120-122, hadis no: 1436; Ebu Dâvûd, Sünen, Kitabu'n-Nikâh/42, hadis no: 2141.) - "Bir adam karısını cinsel ihtiyacını gidermek için çağırdığı zaman, kadın hemen o çağrıya uymalıdır. Kadın, tandırda (fırında, ocakta) o anda iş görüyor olsa bile..." (Bkz. Tirmizi, Sünen, Kitabu'r-Rıdâ/ 10, hadis no: 1160.)Asıl konumuza gelelim: Muhammed'in, gördüğü yabancı kadının şehvet çekiciliği karşısında kalır kalmaz eve koşması ve cinsel ilişkide bulunmak için Zeyneb'i seçmesi ilginçtir.

Muhammed' in Zeyneb' i de karıları arasına katmasının öyküsü:


Zeyneb Bint Cahş, Muhammed'in oğulluğu Zeyd'in karısıdır. Zeyd'i Muhammed kcndisine "oğul" edindiği için herkes ondan "Muhammed'in Oğlu (Zeyd Ibn Muhammed)" diye söz eder.
Muhammed bir gün, Zeyd'i görmek için onun evine gider. Zeyd'i bulamaz, Zeyd'in karısı Zenneb'le karşılaşır. Birden tutulur Zeyneb'e. Bir kadına Muhammed'in ilgi duyması, o kadının başka erkeğe -bu erkek kocası da olsa- uygun olmaktan çıkması ve dolayısıyla Muhammed'in olması gerektiği sonucunu doğurmaktadır. Bu nedenle Zeyd durumu ögrenir öğrenmez Muhammed'e gidip konuşur.
Zeyd:
-Karımdan ayrılmak istiyorum.
Muhammed:
-Neden? Seni kuşkuya düşürecek bir şey mi yaptı?
Zeyd:
-Vallahi hayır. Beni kuşkuya düşürecek hiçbir şeyi olmadı.Onun iyilikten başka birşeyini görmedim. (Zeyd' in eşini boşamak istemesinin nedeninin Müslümanların dediği gibi geçimsizlik değil de Muhammed' in onu arzu etmesi olduğunu ispatlayan cümleler)
Muhammed:
- Öyleyse karını bırakma, Tanrı'dan kork!
Muhammed "karını bırakma" derken, gerçekte sevdiği Zeyneb'in boşanmasını istiyordu. İstiyordu ki Zeyd onu boşasın da kendisi alsın.
Ama bu isteğini ve sevgisini içinde gizliyordu.
İşte bunun üzerine, Ahzab Suresinin 37. ayeti gelir. (Bkz. Taberi, Camiu'l-Beyân, 22/10-II.) "Tabakatu İbn Sa'd"da daha geniş olarak yer alan bu aktarmayı, doğubilimciler ele alıp eleştiri konusu yapıyorlar diye, gerçekleri örtme ya da ters yüz etme pahasına da olsa İslam'ı kurtarma çabasına girişmiş görünenler "iftira" diye niteliyorlar. Bu öykü, yüzyıllar boyu "hadis" kitaplarında ve tefsirlerde yer ala gelmiş olduğu halde. Şimdi ayete bakalım. Ayetin anlamı şöyle: (Çeviri, Diyânet'in)
"Ey Muhammed! Allahın nimet verdiği ve seninde nimetlendirdiğin kimseye: "Eşini bırakma, Allah'tan sakın!' diyor; Allah'ın açığa vuracağı şeyi içinde saklıyordun. İnsanlardan çekiniyordun. Oysa Allah'tan çekinmen daha uygundu. Sonunda Zeyd, eşiyle ilgisini kesti- ğinde onu seninle evlendirdik. Ki, evlatlıkları eşleriyle ilgilerini kestiklerinde onlarla evlenmek konusunda müminlere bir sorumluluk olmadığı bilinsin. Allah'ın buyruğu yerine gelecektir." (Ahzâb, ayet: 37.)

Bu ayette anlatılanlar:

1- Muhammed, Zeyd'e "karısını boşamamasını" söylerken içinde bir şey saklıyordu. Bunu da sonradan Tanrı açığa çıkaracaktı. Muhammet'in içinde sakladığı neydi?
Yukarıdaki öyküye göre, bu sorunun iki karşılığı olabilir:

1- Muhammed'in içinde sakladığı şey, Zeyneb'e olan aşkıyla birlikte, Zeyd'in onu boşaması ve kendisini almasına olanak sağlamasını istemesiydi. Yukarıdaki öyküyü "uydurma ve iftira" diye niteleyenlerse; Muhammed'in içinde sakladığı ayette bildirilen şey için şu karşılığı veriyorlar: Onun sakladıgı şey, yalnızca, Zeyd'in karısının boşanması ve onunla kendisinin evlenmesi isteğiydi. Oysa bunlar hep iç içe şeyler. Çünkü Muhammed Zeyneb'e tutulmuşsa, kocasının onu boşamasını ve kendisinin almasını istemesi doğaldı. Bu yoldaki isteğini gizlemesiyle aşkını da gizlemiş oluyordu.


2- Muhammed'in içindekini gizlemesine, insanlardan korkup çekinmesine yol açıyordu.
Peki bu korkuya, çekinmeye yol açan neydi? Yani Muhammed, içindekini açığa vurduğu zaman insanların ne yapacaklarını düşünüyordu ki, onun korkusunu taşıyordu? Bu soruya şu karşılık veriliyor: Muhammed, oğulluğunun karısını almaya kalkıyor diye dedikodu yapılmasından çekiniyordu. Çünkü gelenek, böyle bir duruma elverişli değildi. Oğulluğun karısıyla evlenmek çirkin karşılanırdı. (Bkz. Muhammed Ali Sabuni, Safvetu't-Tefasir, 2/527-528 ve öteki tefsirler.) Öyküye göre şu karşılık da verilebilir: Muhammed, hem Zeyd'den, hem de öteki insanlardan çekiniyordu. Başkasının, üstelik de "oğulluğu"nun karısına göz koyduğu için... Bir süre bu nedenle durumu açığa vurmamıştı. Ama sonra, "ayetin gelişi" sorunu çözmüştü.

3 - Muhammed'in, oğulluğundan boşanan Zeyneb'i alması bu yönde herkese bir kapı açmasına yöneliktir.
Ayette ileri sürülen gerekçe bu.Yani, herkes oğulluğunun boşanan karısıyla rahat evlenebilsin diye Muhammed'in Zeyneb'le evlendirildiğini açıklıyor.' Bu açıklama karşısında da bir soru beliriyor:

- Bu evlilik olmadan da soruna çözüm getirilemez miydi? Örneğin, bir ayetle, herkese böyle bir yola gitmenin "helal" olduğu bildirilirdi; sorun kalmazdı. Neden bu çözüm yolu seçilmedi de, ille de Muhammed'in Zeyneb'le evlendirilmesi gerekli görüldü? Bu sorunun karşılığı yok. (Admin' in Notu: Turan Dursun'un buraya kadar anlattığı öykünün devamını Arif Tekin' in "Kuran'ın Kökeni" adlı kitabın 166. sayfasından itibaren görelim:
".. Muhammed, Zeyd' i çağırıp bu ayeti (ahzap, 37) anlattıktan sonra ona şu görevi veriyor: "Git Zeynep' e bu olayları anlat ve onu bana iste.. Zeyd, kapıya varınca içeri giremiyor ve yüzünü çevirerek, -kendi anlatımına göre-ter içinde, sanki dünya başına yıkılmış gibi bir ruh hali içinde kendisinin Muhammed'in elçisi olduğunu ve onu istemeye geldiğini söylüyor. Zeynep ise o sırada hamur işi yapmaktadır. Zeyd'i dinledikten sonra olumlu yanıt vermiyor ve "düşünmem lazım" diyerek ibadet odasına çekiliyor. Zeyd, bu olumsuz haberi Muhammed' e bildirince Muhammed artık buna dayanamıyor ve doğruca Zeyneb'in evine giderek ona el koyuyor. Gerekçe, o sırada inen Ahzab Suresi'nin 37. ayetindeki "Ey Habibim, Zeyneb'i biz sana nikahladık" cümlesidir. Artık bu ayete dayanarak ne Zeynep'e mehir ücretini veriyor, ne evlenme için şahit tutuyor ve ne de Zeynep'in akrabasından izin alıyor. Bu sırada Muhammed 58 yaşında Zeynep ise 35 yaşında idi. Üstelik Muhammed'in yanında şu hanımları vardı:
1)Aişe (12 yaşında) 2)Hafsa (23 yaşında) 3)Ümmü Seleme (30 yaşlarında)

Olay burada da bitmiyor. Muhammed'in Zeyneble evlenmesinden kısa bir süre sonra (Hicri 6. yıl) Zeyd, Muhammed tarafından üst üste 6 küçük savaşa-baskına gönderiliyor. Bunlar şunlardır:
1) Beni Süleym 2) İys 3) Taraf 4) Hisma 5) Vadi'l Kura 6) Ümmü Kirfe.

Zeyd, bunların hiç birinde vurulmayarak başarıyla dönüyor. Sonunda Muhammed Zeyd'i tarihte "Mute Savaşı" olarak bilinen savaşta 3000 kişilik Müslüman ordusuyla yaklaşık 100.000 kişilik Rum ordusunun karşısına çıkarıyor. Üstelik Halit Bin Velid gibi daha usta bir komutan var iken. Zeyd bu sefer öldürülüyor.
Muhammed ve Güzel Safiyye:

Yıl: 628. Diyanet yayınlarından "Tecrid"in "mütercim"i Kamil Miras'ın anlatımıyla "güzel bir vahanın ortasında kurulmuş olan Hayber Kasabası"nın görülebilen "en nefis hurmalıkları"ndan yüzlercesi Muhammed"in buyruğuyla kesilmişti. "Tanrı'nın buyruğudur" diye. Her zaman olduğu gibi... İşte Kur'an ayeti: (Çev. Diyanet'in)

-"İnkârcı kitap ehlinin yurtlarında hurma ağaçlarını kesmeniz veya onları kesmeyip gövdeleri üzerinde ayakta bırakmanız Allah'ın izniyledir. Allah, yoldan çıkanları böylece rezilliğe uğratır" (Haşr Suresi, ayet: 5.) Bu ayet, Muhammed'in Benû Nadir'in hurmalıklarını yaktırmasına yöneltilen eleştirilere cevaptır. (Bkz. Buhari, e's-Sahih, Kitabu'l-Cihad / 154; Müslim, e's-Sahih, Kitabu'l-Cihad /10; h. no: 1746; Ebu Davud, Sünen, Kitabu'l-Cihad /91, h. no: 2615.)

"Hurma soykırımı"yla birlikte "insan soykırımı" da yapılmıştı. Özellikle yahudilerin yerleşim bölgelerinde. Bunlardan biri de "Hayber"de gerçekleştiriliyordu. . Hayberin birçok "kale"si vardı. Bir buçuk aya yakın bir süre içinde, yahudilerin kendi içlerinden gelip Muhammed'den güvence alan kimi hainlerinin yardımıyla "kale"ler bir bir düştü ve müslümanlar kazanmış oldular. Kuran'ın Tevrat'tan aktarılan "Tann"sı "İsrailoğulları"nı, yani Yahudi toplumunu, "tüm toplumlardan üstün yaptığını" duyuruyor. (Bkz. Bakara, ayet: 47, 122; A'raf, ayet: 140.) Ama "Hayber Savaşı"nda Yahudilere yardım etmemişti. "Ganimet"ler, tutsaklar. Bunlar içinde de kadın ve çocuklar. Ağlaşmalar, sızlanmalar...

Ve bu arada, yakınlarıyla birlikte tutsak düşmüş olan Safiyye. Güzeller içinde bir başka güzel. Ne var ki acılar içinde... Yakınlarından kiminin kellesi gitmiş bu savaşta. Kimi de işkence altında... Babası, kafası kesilenler arasında, kocası ve kocasının kardeşi sorgulanıyor, işkence görüyor. Bir süre sonra ölürüleceklerdir.
Safiyyenin Ailesinden Kişiler İşkenceyle Öldürülüyor:

Leoni Caetani, "Muhammed, ihtimal ki güzel Safiyye'ye göz koymuş olduğu, zevcinden (kocasından) kurtulmak istediği için Kinane / Ibn Rebia / Ibn Ebi'l-Hukayk'ı celbetti; Ebi'l-Hukayk ailesinin meşhur mücevheratını teslim etmesini istedi..." dedikten sonra birtakım bilgiler aktarıyor. Bu bilgilere göre, gerek Kinane, gerekse kardeşi hazinenin yerini söylemiyorlar. Ama hazinenin bir kesimi sonradan bulunuyor. Ne var ki, Muhammed tümünü elde etme kararında. Başlıyor işkence ettirneye.

Bu Kinane, Safıyye'nin kısa bir süre önce evlendiği kocasıdır. Bir süre sonra Muhammed'in koynuna sokulacak olan Safiyye'nin kocası... Caetani aktardığı bilgiler arasında şunlan da yazıyor:

- "Kinane'ye, hazinenin bir kısmını başka bir yere saklamış olup olmadığını söyletmek için müthiş işkenceler yapıldı. Zübeyr Ibnü'l- Avvâm (sağlıklarındayken cennetlik olduklan bildirilmiş on kişiden biri), Peygamberin emirlerini bizzat tatbik etti. Zavallının ağzından bir şey alamayınca, YANAN ODUNLARLA GÖĞSÜNÜ DELDİ. Ölecek durumdayken Muhammed lbn Mesleme'ye teslim etti. O da biraderi Mahmud'un intikamını almak için Kinane'nin ızdırabına nihayet verdi, onu öldürdü. Kinane'nin kardeşine de pek zalimane işkenceler yapıldı. (...) Iki bedbaht yahudi terk-i hayat eder etmez, Muhammed kadınları celbettirdi..." (Bkz. Leoni Caetani, İslam Tarihçe. Hüseyin Cahid Yalçın, Istanbul, 1925, 5 / 123-124.)

Caetani'nin bu yazdıkları kimi İslami kaynaklara da dayanıyor. Bununla birlikte ne ölçüde doğru, ya da doğru olanların ne kadarını içine alıyor? Kesin birşey söylenemez kuşkusuz. Ama şurası, İslam dünyasında en sağlam kabul edilen kaynaklarda da yer alıyor ki; Safiyye, Hayber Savaşı' nda ve sonucunda aile üyelerini yitirmişti. Babasını, kocasını, kocasının kardeşini... (Karşılaştırmalar ve geniş bilgi için Prof. Dr. İlhan Arsel' in Şeriat ve Kadın adlı kitabına başvurmayı öneririm.) Müslümanların elinde katledilmişti Safiyye'nin aile üyeleri. Muhammed'in buyruğuyla... Ama şimdi bu Safiyye, aynı Muhammed' in karısı yapılacak ve yolda da koynuna sokulacak.
Muhammed, Safiyye'yi Dıhye'nin Elinden Alıyor:

"Hadis"lerden aldıgımız bilgiye göre:

Savaş sonrasında, Dıhyetü'l-Kelbı adındaki delikanlı Arap, Muhhamed'e gelir; tutsak kadınlardan birini kendisine alması için ondan izin ister. Muhammed de, hadisi çeviren Kamil Miras'ın çevirisiyle: "Haydi git de bir câriye al!" diye karşılık verir. Ne var ki Dıhye gidip Safiyye'yi alır. Bunu gören bir başka Arap hemen koşup Muhammed'e haber verir. Safiyye'nin Dıhye'ye değil; "Peygamber"e uygun olacagını söyler. Muhammed'de Dıhye'yi çağırtır; "başka bir cariyeyi" almasını söyler. Dıhye'ye verilen "cariye", Safiyye'nin kocasının kızkardeşidir. Muhammed, kendisine "karı" olmanın karşılığında Safiyye'yi "azâd" eder. Yani, "âzâd etmiş olma"yı, evlilikte verilmesi gereken "mehir" sayar. Yola çıkıldığında, bir yandan da "zifaf' düşünülmektedir. Ümmiü Süleym, Safiyye'yi hazırlar. Ve gece olunca da Muhammed'in koynuna koyar." (Başta Buhari, en sağlam hadis kiıaplarında da yer alan bu hadisi, Kamil Miras'ın çeviri ve "Izah"ını da görmek için Bkz. Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrîd-i Sarih Tercemesi, Ankara, 1985, Diyanet Yayınlarından, 2/299-310.)

Safiyye'yi Muhammed Neden Almıştı ?

Bu soruya karşılık olarak ileri sürülenin özeli şu:
-Safiyye, soylu bir aileden geliyordu. Babası Benû Nadîr kabilesinin başı, kocası da yine çok ileri gelenlerden biriydi. Bu nedenle onu, sıradan bir kimseye vermek uygun olmazdı. Yahudiler için bu, bir utanç konusu olurdu. En iyisi "Peygamber"e kan yapmaktı. Bu yola gidildi.
Diyanet yayınları arasında yer alan Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih tercemesinde, 1612. hadisin "İzah"ında Kamil Miras şöyle diyor:
- " Hazreti Safiyye, Huyay Ibn Ahtab'ın kızıdır. Beni Nadır ve Beni Kurayza'nın en şerefli bir ailesine mensuptu. Hayber Yahudileri'nin reisi Kinane Ibn Rabi ile yeni evlenmişti. HER İKİ CİHETLE ASALETİ vardı. (...) Hayber reisinin gelini (karısı) ve Beni Nadır'ın en şerefli bir aile kızı olan Safiyye'nin Dıhye'ye verilmesi, YAHUDİLER İÇİN PEK ZİYADE ÂR'ı ve hacaleti (utanca) mucip olacağı be- yaniyle itiraz edildi. Resûlu Ekrem (Peygamber) de Dıhye'den istirdad (geri alıp) ve azâd ederek nikâhla kadınları arasına ithal etti."

Bu Gerekçede Mantık Var mı?

Gerekçe bu olunca, şu sorular sorulabilir:

- O "soylu", o ,"şerefli" denenler hep kılıçtan geçirilmemiş miydi? Geriye ne kalmıştı ki onlar için "âr (utanç)" söiz konusu olsun? "Şerefi" olduklarından sözedilen "Beni Kurayza"ya, o 'Resûlu Ekrem"in (Muhammed'in) arkadaşlarına uygulattırdığı korkunçluklar, işkence ve soykırım, benzeri ancak tarihin en ilkel dönemlerinin en ilkel insanlarında görülebilir türdendi. Bütün bunlar, Islam'ın kendi kaynaklarından belgelerle sergilenebilir. Ama yeri burası değil. Burada, Muhammed'in "şehvet"i nedeniyle Safiyye'den söz etmektir konu.


" Safiyye'nin Muhammed'e verilmesinin, yahudilerin gönlünü kazanmakla ya da onların düşmanlık ve kinlerini yumuşatmakla da hiç ama hiç ilgisi yoktur. Çünkü Hayber Seferi, Hicretin 7. yılına rastlar. Oysa Muhammed, daha Hicretin ikinci yılından itibaren Yahudilere karşı düşmanlık siyasetine başlamış ve onları imha planlan hazırlamiştır. Hayber seferine giriştigi tarihlerde, artık Yahudilerin kökünü iyice kazıma safhasındaydı. Benû Kaynuka, Benu Kurayza ve Benû Nadîr gibi, Medine'nin en ünlü Yahudilerini temizlemiş ve sıra Hayber Yahudilerine gelmişti..." (Arsel, bunu, "Şeriat ve Kadın"ın savunması için yazmış, ama yayımlanmamıştır. T.D.)

- Muhammed Safiyye'yi Dıhye'nin elinden alınca, bu kadının "kocasının kızkardeşi"ni vermişti ona. Aynı aileden olduğuna göre onun da "asalet"i vardı. Dıhye'ye o nasıl verilebilmişti? O zaman "âr" olacağı düşünülmemiş miydi?
- Hepsi bir yana da; Muhammed, en yakınlarını, sevdiklerini öldürttüğü bir kadını Safiyye'yi o acılı gününde koynuna nasıl alabilmişti? Onunla nasıl sevişebilmişti? Bunun "cevabı" verilebilir mi? Safiyye o sırada, daha "körpe" denecek yaştayken Muhammed, 57 yaşındaydı.

Muhammed' in "şehvet"ini ve "Tanrısının" bu "şehvet"e büyük önem verip kolaylıklar gösterdiğini anlatmak için, karılarını-cariyelerini tümüyle ve öyküleriyle sıralayıp anlatmaya gerek yok. Konu, bu kadar örnekle de anlaşılmıştır. Amaç, bir gerçeği açığa çıkarmak.Ve gün ışığına çıkarılacak bu tür gerçeklerle, insanlığın önündeki "tabuların" yıkılmasında yararlı olabilecek bir katkı sağlamak. Daha ışıklı, daha güzel, daha özgür bir dünya için...
Muhammed' in Neden Çok Karısı Vardı?

İslamcılara bakarsanız şöyle açıklanabilir:

- "Peygamber", kimi kadınlara "acımıştı" da o nedenle almıştı onları.
Önce bunun hiç olamayacağını, gerçeklerle hiçbir biçimde bağdaşmadığını belirtelim. Yoksul, çaresiz kadın mı toplamıştı Muhammed? Hangisi bu durumdaydı? O çağda, o yörelerde sayılamayacak kadar yoksul, çaresiz kadın vardı. Muhammed onların hangi birini alacaktı? Bu amaca yönelseydi başa çıkabilir miydi? Sonra "yoksul"un "çaresiz"in sorunu çözme yolu; onunla Muhammed' in evlenmesi miydi?
-"Peygamber", kimileriyle de "siyasi sebeplerle" evlenmişti.

Bunu diyen İslâmcılara şunu sormak gerekir: Muhammed bir "Peygamber" idiyse, böyle "siyasi sebepler"e neden gerek duyuyordu? "Tanrısının" yardımı yeterli değil miydi? Bu yardım yeterli değil miydi de, bir sürü kadın topladı? Hem de bir kesimi genç, körpe... Ve bu kadınları kimseyle evlenmeleri mümkün olmayan birer "ebedî dul" olarak bıraktı kendisinden sonra. Bu kadınlar ondan sonra kimseyle evlenmemeye hükümlüydüler. Çünkü, hepsi de "müminlerin anaları' olarak Kur'an'a geçirilmişti. (Bkz. Ahzab, ayet: 6.) Bunlardan kimi, Âişe, Cüveyriyye gibi 18-19 yaşında "dul" kalmışlardı. "Çocuk yaşta dullar". İleri sürülen "siyasi sebepler" bunu da mı gerektirmişti?
Muhammed'in çok karı ve cariye almasında, o dönemlerde, Araplarda geçerli olan neydiyse oydu etken: Cinsel istek ve onun gereği. En azından, başta bu geliyordu. "Bir taşla birkaç kuş vurmalar" da oluyordu kuşkusuz. Ama temel etkeni gözden kaçırmamak gerekir.

İslamcılar, "Peygamberimiz nefsani arzularına göre davranmıyordu, hanımları da nefsani arzularla alınmamıştı" diye dursunlar; ayetler, hadisler ve de gerçekler ortada.
Muhammed, Cinsel İlişkilere Ne Kadar Zaman Ayırıyordu
O dönem Araplarında "şehvet", "erkeklik gücü" en başta gelen bir özellikti. Bunu Gazali, Ihyâu Ulumiddin adlı ünlü kitabının "Kitabu Adabi'n Nikâh" bölümünde uzun uzun anlatır. Bir dolu örnek verir, Ali'nin oğlu Hasan'ın bir alışta "dört karı birden" aldığını, sonra çok geçmeden bunları boşayıp yenilerini aldığını, Muhammed'e bu torunu anlatıldığında Muhammed'in: "O, yaratılışta da huyda da bana benziyor!" dediini, bu oğlanın, 200 kadar karı elden geçirdiğini anlatan bir hadise, Muhammed'in, "dünyanızdan bana üç şey sevdirildi" dedikten sonra bunlardan birinin de "kadın" oldugunu dile getiren bir başka hadisine ve daha nice hadislere, öykülere yer veriyor. (Bkz. Gazali, İhya- u Ulûmiddin, Arapça, 28-29 ve öt.) Gazalî, Felâk Suresinin (Diyanet'in çevirisiyle:) "Bastırdığı zaman karanlığın şerrinden de O'na sığınırım, de!" anlamı verilen 3. ayetine "Ve sertleşip kalkmış olan zekerin (erkeklik organının) bu duruma geldiği zamanki bastırmasının şerrinden de Tanrı ya sığınırım, de!" anlamının verilebileceğini, bu anlamı İbn Abbas'ın verdigini; ünlü gizemci Cüneyd-i Bağdadi'nin (ölm. 910.) "Yemeye, içmeye ne denli gereksinim duyuyorsam, cinsel ilişkiye de o denli gereksinim duyuyorum!" dediğini aktarıyor ve verdiği örneklerle "insanın rahatlaması için şehvetinin gereğini yerine getirmesinin önemini" anlatmaya çalıştığını belirtiyor. (Bkz. Aynı kitap, s. 27.)

Muhammed'in çok karı alışına, kadınlara yönelişine de bu açıdan bakmak gerçekçi bir yaklaşım olur. Hadislere baktığımız zaman, Muhammed'in "cinsel ilişki"ye ayırdığı zamanın, şaşılacak boyutlarda olduğunu görüyoruz. İşte bir hadis, En'es anlatıyor:

Peygamber, 9 ya da 11 karısı varken, gecenin ya da gündüzün belli saatinde tümünü dolaşıyor ve hepsiyle cinsel ilişkide bulunuyordu."

Enes'e soruluyor: - "İyi ama, Peygamber buna güç yetirebiliyor muydu?" Enes karşılık veriyor: - "Evet. Biz aramızda, Peygambere 30 erkek gücil (şehveti) verildiğini konuşurduk." Bu hadis Buhari'nin e's-Sahih'inde de yer alıyor. (Diyanet'in bir yayınında görmek için bkz. Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi, hadis no: 192.)

Başka hadislerde de "peygamberin 40 erkeğinki kadar şehvetinin olduğu" belirtilir. Bunda bir abartma olduğu açık. Müslümanlar, "Peygamber"in "şehvet"ini de "mucizeli" olarak göstermek istemişlerdir.
Muhammed'in "şehvet"i, ister sıradan, ister "farklı" olsun "ayet"ler ve "hadis"ler yönünden bakıldığında görülür ki "Tanrı"sı katında ayrıcalıklı. Âişe'nin sözünde bu ayrıcalık, en çarpıcı biçimde dile geliyor:

-"Ma era rabbeke illa yüsariu hevake"

"Bakıyorum da Senin Efendi Tanrı'n (Rabb), senin şeyinin keyfi (hevâ) için koşuyor yalnızca!"

#2 akıncı

akıncı

    Genç Üye

  • Φ Yeni Üyeler
  • PipPip
  • 114 İleti

Gönderi Tarihi: 27 Ağustos 2006 - 15:54

Akıl hocası Turan olan bir topluluk turedi türkiyede, turanın yazdıklarını mutlak doğru kabul edip üzerinde düşünme ve araştırma gereği bile duymayan bu insanların allamei cihan tavrı takınmaları mide bulandırıyor tabi. Okuyup öğrenecekler inşaallah.
Bugunku dersim Turan'ın dini nasıl çarpıttığıyla ilgili.
Bir kaç örnek verelim evvelan:

T.Dursun şöyle diyor:

Yabancı dil biliyor musunuz? Sorusuna T. Dursun'un verdiği cevap:

-Yazık ki bildiğim yalnızca Arapçadır. Ama klasik Arapçayı biliyorum ve sanıyorum klasik Arapçayı kendi dilimi bildiğim kadar, hatta daha da iyi bildiğimi söyleyebilirim.

Kürt hocalardan ders okuduğunu söyleyen Dursun, Kürtçe bildiğini nedense saklıyor. Utanıyor mu ne?


—Daha öncelere dayanır. Klasik Arapça, Fusha Sahih Arapça deniliyor ki, asıl Arapça, bozulmamış Arapça. O bozulmamış Arapçayı çok iyi bildiğimi söyleyebilirim. Bugünkü Arapçayı da bilirim, ama o ölçüde değil. Arapçayı bilmemin önemi şurada, islam kaynakları o Arapçayla yazılıdır. Hem Kur'an, hem hadis tüm İslam kaynaklarında. Ayrıca benim uzmanlık alanım var. Örneğin, fıkıhçıyım ben, yani islam hukukçusuyum. Kelamcıyım, İslam kelamcısıyım. O da ayrı bir daldır. Hadis bilimcisiyim, yani bir hadis nasıl çürük olur, nasıl sağlam olur. Usulü hadisten bilinir, Usulü hadisçiyim. İslamın bu dallarını sadece meslek olarak da değil, özel çabalarımla da öğrenmeye çalışırım. Yani beni bu alanda, karşımda olanlar da yanımda olanlar da uzman olarak görürler. Ayrıca doğubilimciyim. Ben şimdi, kendimden sıkılıyorum anlatmaktan. Bu arada tüm dinlerin kutsal kitaplarını karşılaştırdım. Bir din etnologuyum." (Din Bu I/ 97)

Sarfı, Nahvi, bedi-beyanı, tefsiri, hadisi, fıkhı, kelamı, mantıkı, sıhahı, usulü hadisi, usulü tefsiri, usulü fıkıhı, aruzu, İslam Tarihini,astronomiyi çok iyi bilen, aynı zamanda embriyoloji alanında uzman ve din etnologu olan mütevazı (?) yazarın bunları ne derece bildiğini makalelerinde göreceğiz. Askerde Türkçe okuma yazma öğrenmiş birisinin kitaplarında yaptığı dil hatalarına da hiç değinmeyeceğiz.


1.1-T.DURSUN, Hz, Peygamber'in, azl (doğumu önlemek için, boşalmadan önce ayrılma) ile ilgili bir sözünü aktarıyor:

Ebu Said el Hudrî anlatıyor:

—Peygamberle birlikte Benû Mustalık Gazası'na çıktık. Ve Arap tutsaklarından tutsaklar elde ettik. O sırada kadınlar iştahımızı çekti. Bekârlık çok güç gelmişti bize o günlerde. Ve azil yapmak istedik. İstiyorduk azil yapmayı Ancak, "Peygamber aramızdayken ona sormadan nasıl azil yapacağız?" dedik ve gidip peygambere sorduk. Peygamber de azl yapmamakta sizin için bir sakınca yoktur. (Yapabilirsiniz de. Yapmayabilirsiniz de.) Ama bilin ki, kıyamet gününe değin meydana gelecek bir yavru, ne olursa olsun meydana gelir."(DİN BU I, 34)

Bu metinde geçen "yapmamakta sizin için bir sakınca yoktur" cümlesi, “Mâ aleyküm ellâ te’falû"dur. Bunun Türkçe anlamı, "Yap­mamakta sizin için bir sakınca yoktur" değil, tam tersine "Yapmamanız için bir gerek yoktur, yapabilirsiniz" demektir. Yani hadiste, yazarın söylediğinin tersi söylenmektedir. Yapmamanızda bir sakınca yok­tur değil, yapmanızda bir sakınca yoktur. Hattâ mâ nâfiye (olumsuz edatı) da olabilir ki o zaman "Neden yapmayacaksınız?" anlamını verir.

1.2-T.DURSUN “DİN BU II” 46 ncı sayfasında, Arapça metni şöyle çevirmiştir:

Birçokları gibi lbn Hazm'ın da, sâbiîlerden, tapınaklarından, ibadetlerinden söz ederken yazdıkları şunlar da var: (lbn Hazm, el Fasl, 1/88)

"Ancak onlar (Sâbiîler), 7 yıldıza ve 12 burca saygı göstermek gerektiğini söylerler ve bunların suretlerini (resimlerini, heykellerini) tapınaklarında yapıp bulundururlar. Bunların kadîm (öncesiz ve sonra­sız) olduklarını da söylerler. Bunlara kurbanlıklarla ve darıyla yakınlaşmaya çabalarlar. Bir gündüz ve gece içinde, Müslümanların namazlarına benzer beş vakit namazları vardır. Ramazan ayında da oruç tutarlar. Namazlarında, Ka'be'ye, el Beytü'l-Haram'a dönerler (kıbleleri Kabe'dir). Mekke'ye ve Ka'be'ye saygı gösterirler. Ölü etini, kanı, domuz etini haram sayarlar. Müslümanlara haram sayılan kurbanları onlar da haram sayarlar. Hindistanlılar da Buda'ya (ya da putlara) yıldızlar adına tasvir (resim, heykel) ve saygı anlamında buna benzer bir yol izlerler. Arap toplumundaki putların kökenini de bu oluşturur.(l/88.)

Burada sâbiîlerin, yıldız tanrılara "kurbanlıklarla ve darı ile yaklaşmağa çalıştıklarını ifade ediyor. Arapça metindeki “ed-Dehanü” kelimesini, darı diye çevirmiş ve sâbiîlerin, kurban yanında darı ile de tanrılara yaklaştıklarını söylemiş.

Bildiğim kadarıyla tarihte hiçbir millet tanrı diye taptığına darı takdim etmemiştir. Çünkü darı, tanrıya takdim edilecek bir değerde görülmez. Aslında metinde geçen “ed-Dehanü” kelimesi darı değil, "duman, buhur, tütsü" demektir. Tanrılara kurban kesenler, buhur yakarak, güzel koku ve tütsü ile ibadetlerini mabudlarına takdim ederler. Dini törenlerde, mevlitlerde buhur yakmak, tütsü ile topluluğa güzel koku yaymak, hâlâ yapıla gelmektedir.

Şimdi bu kadar basit şeyi dahi bilemeyen bir insanın, ana dilinden daha iyi Arapça bildiğini iddia etmesi uygun mudur? Bu iddia sahibinin, diğer metinlere yaptığı çevirilerin ne derece aslına uygun olduğunu okuyucu düşünmelidir. (Gerçek Din Bu 1, Süleyman ATEŞ,11-14)

Herhalde T. DURSUN tavuk beslemeyi çok seviyor ki Tanrılara tütsü yerine darı takdim etmeyi tercih etmiş. Yoksa tanrı olarak tavuklarımı kabul etti?

Darı ile tütsüyü birbirinden ayıramayacak kadar mükemmel bir Arapça bilgisine sahip yazarın Arapçayı çok iyi bildiği iddiası, kitaplarında gösterdiği kaynaklarının çoğunluğunun Türkçe olmasından ve gibi çok ciltli kaynaklardan istifade etmesinden de anlaşılmaktadır. Erbabına malumdur ki hacimli Arapça kitaplar, Arap dilinin edebi özelliklerini taşımaz ve ortaokul öğrencisinin bile anlayabileceği şekilde basit yazılmıştır.

1.3- Şu örnekte Dursun’un çarpıtmalarından bir örnektir ve S. Ateş’in kitabından alınmıştır.

Turan Dursun, yine Hz. Muhammed'in, güya şehvetperestliğini kanıtlamak hevesiyle, Gazali’nin İhyasında yer alan bir rivayete tutunmaktadır:

"O dönem Araplarında şehvet (erkeklik gücü), en başta gelen bir özellikti. Bunu, Gazâlî, İhyâ'u Ulûmi'd-dîn adlı kitabının Âdâbu'n-Nikâh bölümünde uzun uzun anlatır. Ve bir örnek verir: Ali’nin oğlu Hasan'ın, bir alışta "altı karı birden aldığını, sonra çok geçmeden bunları boşayıp yenilerini aldığını, bu torunu Muhammed'e anlatıldığında, Muhammed'in: 'O, yaratılışta da, huyda da bana benziyor' dediğini" söylüyor.

Yazar, Gazali’nin ibaresini tahrif etmiş. Çünkü Peygamber’in devrinde, torunu Hasan'ın, dört kadın değil, bir kadın alması da mümkün değildi. Hasan, hicretin dördüncü yılında doğmuştu. Peygamber’in vefatı sırasında o, sadece altı yaşında idi. Altı yaşında bir çocuğun dört kadın alması, sonra tez zamanda bunları boşayıp yerine başkalarını alması, bunu duyan Peygamber’in de onu övmek için "O yaratılışta da, huyda da bana benziyor" demesi mümkün müdür?

Turan Dursun'un, bu tahriften amacı, dört kadın alıp, tez zamanda bunları bir başka grup kadınla değiştirmiş olan torunu Hasan'ın bu davranışını Peygamber’in beğenmiş olduğunu, böylece Peygamberin şehvet düşkünlüğünü anlatmaktır. (Gerçek Din Bu I.s.31-32)

1.4-Dursun’un çarpıtmaları bir iki değil ki onlardan bir başkası da şudur:

Ahzab suresindeki şu ayet inince: “Eşlerinden dilediği (nin nöbetini) geri bırakır, dilediğini yanına alırsın. Boşadığın eşini de arzu ettiğin takdirde tekrar geri alabilirsin. Bunda senin üzerine bir günah yoktur…” (Ahzab/51) güya Hz. Aişe şöyle demiştir:

"Mâ erâ (urâ) rabbeke illâ yüsâriu hevâke".(1)

“Görüyorum ki, senin Allah'ın yanlızca senin şeyinin keyfini yerine getirmek için koşuyor.”

Yukarıda ki Hz. Aişe'nin sözüne bu anlamı vererek, maksadını gerçekleştirmek için elinden gelen her şeyi yapan bir yobaz görüntüsü vermektedir.

T.Dursun’un çarpıtarak söylediği, Hz. Aişe'nin söylediği sözün doğru tercümesi şudur: “Kanaatim şudur ki, Rabbin senin arzu ve isteğini geciktirmeden hemen (ayeti indirmek suretiyle) yerine getirir.”

Ders: Arapça

Konu: Arapça bir cümle en iyi nasıl çarpıtılır?

Örnek: Turan Dursun’un “Mâ erâ (urâ) rabbeke illâ yüsâriu hevâke” çevirisi.

Peygamberin eşlerinin nöbetinin önceliği ya da sonralığı olan bir meselede, Turancığın yaptığı şey nedir? Varında onun adını siz koyun.

Evet, Dursun inandırıcı olmak için “Heva” kelimesinin anlamını vermiştir. Hz. Âişe'nin sözünde geçen (Heva) kelimesi sözlük itibarıyla "nefsani arzu ve istek" mânâsına gelir. Fakat Hz. Âişe o mânâyı kastetmemiştir, ancak "rıza" mânâsında kullanmıştır. Zira Hz. Peygamberdin (s.a) hiçbir zaman kendi heva ve heveslerine uymaması Kur'an-ı Kerim'de ki şu ayetle sabittir: “O, heva ü hevesine uyarak konuşmaz.” (Necm/3) Turan’ın verdiği anlama göre bu ayetin anlamı “O, şehvetine (şeyinin keyfine)uyarak konuşmaz” olur ki ayetin öncesi ve sonrası ile uzaktan ilgisi olmayan bir anlam çıkar ortaya.

Bir beyt:

“Men çe guyem tamburam çe guyed”

Ben ne söylüyorum tamburum ne çalıyor.

1.5-Turan’ın çarpıtmalarından bir örnek daha: "Peygamberin döneminde "gece baskınları" düzenlenirdi. Peygamberin emriyle "Öldür, öldür!" şiarları haykırılırdı. Sonra da yağmaya girişilirdi.” (Ebû Dâvûd, Cihâd/102, hadis 2638; ibn Mace, Cihâd/30, hadis 2840).

Filistin'de "Übnâ (sonraları 'Yübnâ')" denen bir yere Peygamber bir baskın düzenlemişti. Baskını yapacaklara da şu buyruğu veriyordu:

- Sabahleyin Übnâ'ya (ansızın) baskın yap ve orayı yak! Ve "Übnâ" köyü yakılıyordu. İçindekilerle birlikte.”

(Ebû Dâvûd, Cihad/91, hadis 2616, c. 3, s. 88, ayrıca s. 124'teki 2'nolu not: ibn Mace, Cihâd/31, hadis No: 2843, c. 2, s. 948).

Düşmanın bulunduğu yerdeki ağaçlar, ürünler de yakılır, ya da kesilirdi.

Peygamber Benû Nadir kabilesinin hurmalıklarını yaktırmıştı…

Peki, işin doğrusu neymiş şimdi ona S. ATEŞ'in Kitabından onu öğrenelim: “Übnâ baskını, durup dururken yapılmış bir şey değildir. O bölge halkı Müslümanları sürekli rahatsız ediyordu. Peygamberin elçilerini öldürmüşlerdi. Onlara bir ders vermek gerekince Peygamber, Üsâme kumandasında bir ordu göndermek istedi. Üsâme Peygamber'in, kendisine şöyle emrettiğini söylemiştir:

— Sabahleyin Übnâ'ya baskın yap, sonra yak!" (Ebû Dâvûd, Cihâd: 91; Ibn Mâcc, Cihâd: 31). Hadisin metninde olan sadece budur. Hadiste kastedilen, köylülerin evlerini ve ekinlerini yakmaktır. Ibn Mâcc'nin yaptığı açıklama böyledir (2/948, not: 2843). Turan Dursun, hadis metninde olmayan şu ilâveyi yapıyor: "Übnâ köyü yakılıyordu, köy halkıyla birlikte." Hâlbuki hadisle köy halkının yakıldığından söz edilmez ve Üsame'nin gidip köyün ekinlerini yaktığı da anlatılmaz.… Peygamber asla köy halkını yaktırmamıştır. Savaşın sonucuna katkısı yoksa ağaçlara, ekinlere dokunulmaz, ağaçlara, hayvanlara dokunmama hususunda Hz. Ebûbekir'in de emri vardır.

Ayrıca Yahudi olan Nadîr oğullarının birkaç hurma ağacını kestirmesinden maksat onları korkutup kan dökülmeden teslim olmağa zorlamak idi. Gerçekten adamlar savaşsız olarak Peygamber'in şartlarını kabul edip, taşınır mallarını develere yükleyip gitmeğe razı olmuşlar ve bu toprak Müslümanların eline geçmiştir. Fakat Peygamber bütün hurmaları kestirmiş değildi. Sadece birkaç ağaç kestirdi. Bunu gören Nadîr oğulları, şartları teslim şartlarını kabul ettiler. (Gerçek Din Bu, 85-87)

Acaba, ağaçların kesilmesindense, savaşa girip, hümanist geçinen Turan’a göre her iki taraftan ta yüzlerce kişinin ölmesi, kendisini daha mı mutlu ederdi bilinmez?
MEN AREFA NEFSEHU FEGAD AREFE RABBEHU

#3 saklıgerçek

saklıgerçek

    Genç Üye

  • Φ Yeni Üyeler
  • PipPip
  • 212 İleti

Gönderi Tarihi: 28 Ağustos 2006 - 14:32

*************************************


33/36. Allah ve resulü bir iste hüküm verdiklerinde, inanmıs bir erkekle inanmıs bir kadının, islerini kendi isteklerine göre belirleme
hakları yoktur. Allah'a ve resulüne isyan eden, açık bir sapıklıga batıp gitmis demektir.



33/37. Hani sen Allah'ın nimetlendirdigi, senin de lütufta bulundugun kisiye "Esini yanında tut, Allah'tan kork!" diyordun ama, Allah'ın
açıklayacagı bir seyi de içinde saklıyordun; insanlardan çekiniyordun. Oysaki kendisinden korkmana Allah daha layıktır. Zeyd o
kadından ilisigini kesince onu sana nikâhladık ki, evlatlıkları esleriyle iliskilerini kestiklerinde, müminler için o kadınlarla evlenmede
bir güçlük olmasın.
Zaten Allah'ın emri yerine getirilmistir.



33/5. Evlatlıklarınızı öz babalarına nispet ederek çagırın! Böyle yapmanız Allah katında adalete daha uygundur. Eger onların babalarını
bilmiyorsanız, o takdirde onlar sizin din kardesleriniz ve dostlarınızdır. Yanılarak islediginiz seyde, üzerinize günah yoktur; fakat
kalplerinizin kastetmis oldukları müstesna. Ve Allah Gafûr ve Rahîm'dir.


33/40. Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası degildir; O, Allah'ın resulü ve nebilerin sonuncusudur. Allah herseyi
geregince biliyor.


33/50. Ey Peygamber! Biz sana su hanımları helal kıldık: Mehirlerini verdigin eslerin, Allah'ın sana ganimet olarak verdiklerinden elinin
altında bulunanlar, amcalarının, halalarının, dayılarının, teyzelerinin kızlarından seninle birlikte hicret edenler. Peygamber kendisiyle
evlenmek istediginde, kendisini Peygamber'e hibe eden mümin bir kadını da öteki müminlere degil, yalnız sana özgü olmak üzere
helal kıldık
. Onlara esleri ve elleri altındakiler hakkında neler farz kıldıgımızı biz biliriz. Sana bir zorluk olmasın diyedir bu... Allah
Gafûr'dur, Rahîm'dir.



Kendi evlatlığının karısını almak için Allahtan ayet indi diyen bir peygamber yukardaki yazıyı başka siteden kopyaladığın yazıyla cevaplamışsın ancak güneş balçıkla sıvanmıyor hadi bakayım bunada bir cevap yaz.

#4 sekp

sekp

    Yeni Üye

  • Φ Yeni Üyeler
  • Pip
  • 18 İleti

Gönderi Tarihi: 03 Eylül 2006 - 17:45

Hz. Resul Efendimiz isteseydi daha gençliğinde iken ; genç , zengin bir çok kızla evlenebilirdi. Bu imkanı vardı fakat evlenmemişlerdir:

Peygamber efendimiz kendi döneminde ‘Muhammedü’l-emin ‘ (güvenilir Muhammed ) olarak adlandırılmış ,sadece zenginlerin üye olabildiği ‘Hılfu’l-fudul’ derneğine zengin olmadığı halde kabul edilmiş ,çevresince kendine güvenilen ,genç,ahlaklı ve yakışıklı bir insandı.Kabeyi su bastığı zaman ‘ Haceru’l –esved ‘ taşını , kabile reisleri arasında tek reis olmayan peygamberimiz yerine koymuştur.Peygamber efendimiz peygamberliğini ilan ettiği zaman Mekkeli müşrikler peygamberimize şu teklifte bulunurlar : ‘Ey Muhammed eğer sen para istiyorsan sana para verelim, başımıza başkan olmak istiyorsan seni başkan yapalım, eğer istiyorsan seni kabilemizin güzel kızlarıyla evlendirelim.Yeter ki sen bu davadan yani islamı anlatmaktan vazgeç. ‘

Peygamberimiz onlara şu cevabı verir: ‘Bir elime ayı , bir elime güneşi koysanız ben bu davadan vazgeçmem.’

Görüldüğü gibi Peygamberimizin dünya malına düşkün olması veya benzeri bir iddia gerçek olsa idi , daha genç iken tüm bu imkânları elinin tersi ile bir kenara itmemesi gerekirdi!Ama O Yüce insan , insanları battığı ahlaksızlık ve kötülük batağından kurtarmak için mücadele ve iftiralara muhatap olma pahasına iyiliği tebliğ ve yayama yolunu tercih etmişlerdir...

Peygamberimiz 25 yaşına kadar evlenmemiş , ibadetle meşgul olmuştur.

Peygamber efendimiz 25 yaşında iken 40 yaşında ve dul olan Hz. Hatice ile evlenir.Hz. Resul Hatice annemizle zenginliği için evlenmemiştir.Çünkü Hz. Resul , Hz. Hatice’nin tüm malını Allah yolunda dağıtmıştır(Hz. Resul daha sonra kendisine gönderilen hediye ve altınları da fakirlere dağıtacaktır.) Hz. Hatice ile peygamberimiz 25 sene evli kalırlar.Hz. Hatice , peygamberimize :’Ey Muhammed ben yaşlandım , artık başka hanımla evlen ‘ deyince peygamberimiz şu cevabı verir: ‘ Böyle söyleme Hatice , üzülürüm.’Hz. Hatice 65 yayında vefat eder. Hz. Resul 2-3 sene daha kimse ile evlenmez , 53 yaşına gelir.

Not : O dönemde ‘sahabi’ ( Peygamber Efendimizin arkadaşları) savaşlarda şehit oluyor, eşleri dul, çocukları yetim kalıyordu. Peygamberimiz sahabiye bu dul hanımlar ile evlenmelerini, onları evsiz, çocuklarını bakımsız bırakmamalarını tavsiye ediyor, kendisi de bu dul hanımlar ile 53 yaşından sonra evleniyorlar.

Hz. Sevde: 53 yaşında, dul.

Hz. Aişe: Peygamberimizin dul olmayan tek eşidir. Peygamberimiz genç yaşta olan (17-18 yaşlarında : Hz. Aişe’nin ablası Esma hicrette 27 yaşındaydı. Hz. Aişe ablasından 10 yaş küçük olduğuna göre onun da hicrette tam 17 yaşında olması gerekir. Ayrıca Hz. Aişe peygamberimizden önce Cübeyr’le nişanlanmış, daha sonra dini nedenlerle ayrılmışlardı. Demek ki evlenecek çağda bir kızdı, nişanlanmış, nişan bozulmuş sonra peygamberimizle evlenmiştir-) Hz. Aişe ile evlenir. Müslüman hanımların sormaya utandığı sorulara cevap vermesi için peygamberimiz Hz. Aişe ile evlenmiş ve onu öğretmen olarak yetiştirmiştir. Hz. Aişe peygamberimizden 2000 hadis rivayet etmiş, Müslüman kadın ve erkeklere öğretmenlik yapmış, hatta Müslüman orduların komutanlığını dahi üstlenmiştir.

Hz. Hafsa: Dul,

Huzeyfe kızı Zeynep: 60 yaşında dul,

Ümmü Seleme: 65 yaşında 4 çocuklu dul,

Cahş kızı Zeynep: Dul,

Ümmü Habibe: 55 yaşında dul,

Cüveyriye, Safiye: Esir (esir ve cariyelerle evlenmek âdet değil iken peygamberimiz onlar ile evlenerek onların da aile kurma haklarının olduğunu , onlarında insan olduğunu çevresindekilere ispat eder .)

Meymune: 2 çocuklu dul,

Mısırlı Mariye: Cariye

Hz. Resul 50 küsür yaşına kadar tek eşle evli kalıyor ,her türlü dünyevi teklifleri reddediyor ve 50 yaşından sonra genç ve zengin bir çok kız yerine koruma ve tebliğ amacını güden , karşılıklı rızaya dayanan evliliklerini objektif olarak inceleyen herkes evliliklerin hiç birinde dünyevi bir amaç olmadığını görebilirler yeterki tarafsız olarak olayları inceleyebilelim.

Bazılarının aklına şu soru takılabilir, evlenmeden o kadınlara yardım yapılamaz mı idi ?

NE KADAR IYI BILINIRSE BILINSIN BIR ERKEK DUL BIR KADININ EVINE ARADA BiR BILE OLSA VE KADINLAR 50-55-65 YASLARINDA BILE OLSA UGRARSA DEDIKODU KAÇINILMAZ OLUR! ÖZELLIKLE BÜTÜN PROJEKTÖRLER ÜZERINE ÇEVRILI VE DEVAMLI HATASI ARANAN BİR UYARICI VE “REJİM DÜŞMANI “ ( ! ) OLURSAN... HZ. MUHAMMAD’E DÜŞMANLARI (HAŞA ) “ DELİ, CİNLENMİŞ , YALANCI... “ DEDİLER AMA HİÇ BİR DÜŞMANI ONA " ŞEHVET DÜŞKÜNÜ , ÇIKARCI, RÜŞVETÇİ , ..." DİYEMEMİŞTİR. ÖZELLİKLE BU KONULARDA DÜŞMANDAN DAHA İYİ ŞAHİT Mİ OLUR.. AYRICA EFENDİMİZİN OLAYA CİNSEL AÇIDAN YAKLAŞMADIĞININ BİR DİĞER DELİLİ BAZI " ANNELERIMIZIN" YASLARINDAN DOLAYI O TÜR IHTIYAÇ DÖNEMINI ÇOKTAN GEÇTİKLERİDİR HELE YAS 50 -65 ARASI İSE VE ÜLKE INSANLARIN ERKEN OLGUNLASIP YASLANDIGI SICAK BIR ÜLKEDE YAŞANILIYORSA ... YAZI BÜTÜNÜ İLE OKUNUNCA ZATEN HZ. MUHAMMED'IN DÜNYA ZEVKINE DÜSKÜN OLMADIGININ ÖRNEKLERI ILE DOLU OLDUĞU GÖRÜLECEKTİR.

NE MUTLU O’NA VE O’NUN İZİNDEN GİDEBİLENLERE !

Bazı ön yargılı çevreler Hz. Zeynep annemiz ile Hz. Resul’ün evliliklerine dillerine dolarlar. Güya Hz. Zeynep’ten hoşlanan Hz. Resul onun eşinden boşanmasını bekleyip onunla evlenir. Halbuki Hz. Zeynep Hz. Resul’ün akrabasıdır ve daha onu kız iken tanımaktadır. İstese onunla kız iken evlenebilirdi. Halbuki evlenmedi ve kendi eli ile Zeynep’i evlatlığı olan kölesi ile evlendirir. Ailenin devamı için huzursuzluk baş gösterip, boşanma talepleri gelince Hz. Resul hep bunlara engel olur. Fakat aile kendiliğinden dağılıp boşanma vuku bulunca her konuda, her türlü tapuyu yıkmakla görevlendirilen Hz. Resul, evlâtlıkta evlât gibidir. Evlenince hanımı kızın gibi olur türünden ön yargıları yıkmak için Allah’ın ayeti ile emretmesi üzerine Hz. Zeynep ile evlenir. Tapu dolayısıyla dedikodular çıkacağını bile bile, çünkü Hz. Resul insâni olmayan tüm tapu-taassuplara savaş açmıştı: Kadın savaşmıyor, miras alamaz, kız çocuğu uğursuzdur, namusumuza leke getirebilir, diri diri gömülmelidir. Soy erkek çocuktan devam eder, kız çocuk soyun kesilmesine neden olur...gibi bir çok günah – zararlı ön yargıları, yaşayarak, hayatıyla peygamber efendimiz yıkmış, yok etmiştir.

Hz. Muhammed’e atılan bir diğer iftira ‘da HZ. Safiye ile evlenmeleri olayıdır : Güya Hz. Resul esir olan Safiye annemize “ benimle evlenirsen seni serbest bırakırım , “ diye bir teklifte bulunmuştur. Halbuki olay şöyle gelişmiştir:

...Savaşta esir olan yahudilerden olan Hz. Safiye ‘ye Hz. Resul “ sana bir teklifim var , istersen serbestsin mallarını al ve git , istersen sana evlenme tekif ediyorum ,müslüman ol , yanımda kal “ teklifini özgür ve hür iradesiyle değerlendiren Hz. Safiye annemiz , kendi isteği ile teklifi kabul eder ve Hz. Muhammed’in yanında kalır. Bunun üzerine Müslümanlar “ biz annemizin akrabalarını esir etmeyiz , “ diyerek esir edilen tüm yahudileri serbest bırakırlar... yahudilerde bu gelişmeler üzerine islama girerler...



Peygamber Efendimiz bir günde iki öğün sıcak yemek yememiştir. Bazen aylarca evinde sıcak yemek bulunmazdı. Sirke ile kuru ekmek yer ve “Ne güzel nimet” buyururdu. Hasır üzerinde yatar, uyandığı zaman vücudunda hasırın izleri belli olurdu. Müslümanlar uyurken gece yarısı kalkıp namaz kılmak kendisine farzdı. Kendisine iftar etmeden birkaç gün üst üste oruç tutmasına izin verilmiştir.

Hz. Resul insanlara karşı merhametli idi. Kendisini her türlü kötülükten koruyan amcası Hamza’yı öldürüp ciğerlerini yiyen Hint’i ve katili Vahşi'yi affetmiş, kendine hakaret edip, Müslümanları öldürüp aç ve susuz yurtlarından kovan Mekke Müşriklerini,Hayber'li yahudilerin hidayet bulmaları için onlara dua etmiştir.Kendisini zehirlemeye çalışan Yahudi kadını afetmiş , bir topluluk içinde kendisine karşı ağzı bozuk ve saygıdan uzak bir şekilde konuşan kadına karşı takındığı yumuşak ve seviyeli tutumu ile kadının hal ve hareketlerinin değişmesine sahip olmuş , çevresine gerektiğinde nükteler yapan , Nisa suresini dinlerken gözyaşlarını tutamayan ," insanlara hizmet eden insanların efendisidir" buyurup ,halka gerektiğinde eliyle su dağıtan , kibirleden uzakişleri paylaşmayı seven ,evinde iken herkes gibi " ayakkabılarını tamir edip,elbiselerini dikip temizleyen kendi işini kendi gören ,koyunları sağan b.r insan olan Hz. resul çocukları da çok severdi : Onları bir sıraya dizer karşılarına geçer “ bana ilk gelene hediye vereceğim” derdi, çocuklar sevinç içinde O’na koşar çevresini sararlardı. Torunlarını sırtına alır , namazda iken onların kendi sırtlarına çıkmalarına izin verirdi.Bayram günü ağlayan ,aç bir çocuğu temizleyip doyurmuş ,ona bayram sevincini tattırmış , her çocuğa yetişkin gibi selam verip, onlarla şakalaşır ,namaz esnasında ağlayan bir çocuk sesi üzerine , çocuğun ailesinin cemaat içinde olabileceğini düşünüp namazı hızla bitirmiş , kendisine 9 sene hizmet eden Enes'i bir defa bile azarlamamış ... bir insandı.

Hz. Resul hayvanlara ve bitkilere de merhametli idi. Yere uzanmış iken elbisesinin üzerine yatan kediyi uyandırmamak için elbisesini keserek ayağa kalkar, islâm ordusunun yolu üzerine çıkan bir köpek ve yavrusunu rahatsız etmemek için ordunun yolunu değiştiren , susuz bir deve görünce eli ile ona su veren peygamberimiz , savaş vakti bitkilerin kesimini yasaklamış, “yarın kıyamet kopacağını bilseniz ağaç dikin” buyurarak insanları ağaç dikmeye davet etmiştir.

Peygamberimiz evlilikleri ile büyük bir merhamet örneği göstermiş, hayatının son senelerinde karşılıklı rıza ile fedakârlık göstererek Müslüman hanımlara kol kanat germiştir. Ayrıca bu evlilikler Peygamber Efendimizin hanımlarının kabilelerini de etkilemiş, onların kendiliğinden İslâm’a ısınıp kabul etmelerine vesile olmuştur.

HZ. RESUL HAKKINDA BATILI AYDINLARIN BAZI SÖZLERİ:

Thomas Carlyle:’İnsanlar her şeyden daha fazla Muhammed’e kulak vermelidir. Diğer bütün sözler, onun karşısında boş sözlerdir.’

Prof.Dr.H. Mones:’O’nun her sözü bir vecizedir.’

Jane Pelo:’O’nun davasında heyecanı asildi.’

Aleksi Lovazon:’O Allah tarafından gönderilmiş bir hak peygamberdir.’

G’la Faytt:’Ey şanlı arap!Aşk olsun sana....Adaletin ta kendisini bulmuşsun.’

Raymons Leronge:’14 asır geçmesine rağmen Hz. Muhammed bu zamanın tek rehberi,tek hidayet resulüdür.’

Sosyolog V.D.Eratsen:’Ben şahsen Hz. Muhammed’in hayranıyım.’

Prof.Jules Masserman:’Bütün zamanların en büyük lideri Muhammed idi.’

Prof.Dr. Michael Hart:Muhammed tarihte dini ve dünyevi açılandan en üstün başarıya ulaşmış tek kişidir.’

Tolstoy: Muhammed, hürmet ve saygıya fazlasıyla lâyıktır.

Gibson: Hz. Muhammed’i sevmeyenler onu yeterince tanımayanlardır.

Dostyoyevski: Büyük İslâm Peygamberi yüce yaratıcının katına çıkıp onunla buluşmuştur. Ben Mirac’a bütün kalbimle inanıyorum.

B. Smith: Büyük liderlerin hayat ve karakterleri ile yapılan eleştiriler İslâm Peygamberi için yapılamaz.

Prens Bismark: Senin asrında yaşayamadığımdan dolayı çok üzgünüm Ey Muhammed. Kur’an Allah’ın kitabıdır. İnsanlık senin gibi bir kabiliyeti bir defa görmüş bir daha göremeyecektir. Ben senin önünde hürmet ve saygı ile eğilirim.

Geothe: Hiç kimse Muhammed’in kurallarından daha ileri bir adım atamaz. Biz Avrupa Milletleri medeni imkânlarımıza rağmen Hz. Muhammed’in son basamağına varmış olduğu merdivenin daha ilk basamağındayız. Şüphe yok ki bu yarışmada kimse onu geçemeyecektir.

Shebol: Hz. Muhammed insan olması itibari ile bütün insanlık onunla övünür. Biz Avrupa’lılar 2000 sene sonra onun kıymetine ve hakikatine yetişsek en mesut ve en bahtiyar nesiller oluruz.

Bernard Shaw: Ben bu hayret uyandırıcı insanın hayatını inceledim. Benim görüşüme göre onu insanlığın kurtarıcısı olarak tanımamız lâzımdır.

Voltaire: Türk kardeşime diyeceğim ki; senin dinin bana çok saygı değer bir din görünüyor... senin dinin çok asil.

Lamartine: İnsan büyüklüğü hangi ölçüyle ölçülürse ölçülsün acaba ondan daha büyük bir insan bulunur mu?

Knematirul: Herkesin itiraf etmekten çekindiği şeyi ben haykırıyorum. Hz. Muhammed hiç kimse ile kıyaslanamayacak kadar büyük bir devrimcidir.

BATILI İNSANLAR KADAR İSLAM PEYGAMBERİNE OBJEKTİF YAKLAŞABİLSEK VE O'NU ÖRNEK ALABİLSEK YETER ... !

HZ AİSENİN YAŞI

Hz. Aişe validemizden yapılan bir rivayet :
"Hz. Muhammed henüz Mekke de iken ve bende oynayan bir çocuk iken "onların vadeleri kıyamettir. Kıyamet ne dehşetli ve ne acıdır!" mealindeki (kamer s. 46) ayet inmişti... (Buhari 1.cilt Telifil Kur’an bahsi)" Bu sure Mekke devrinin birinci döneminde(4. yıl) inmiştir. Hz.Aişe validemiz bu sure ve ayetleri net olarak hatırladığına göre yukarıdaki iddianın doğru olması mümkün değildir.Olayları ayrıntılarıyla hatırlayabilmek ve sokakta oynayan bir çocuk olması için en az beş veya altı yaşında(veya daha büyük) olması gerekir. Kamer suresi Mekke devrinin dördüncü yılında indiğine göre dördüncü yılda beş-altı yaşında olması gerekmektedir.Ayrıca Kız kardeşi Esma ; Kardeşi Esma Abdullah bin Zübeyir’in annesidir. Esma yüz yaşına kadar yaşamış ve Hicretin 73. yılında vefat etmiştir. Hz. Aişe validemizden on yaş daha büyüktür. Hz. Ebu Bekir (r.a) kızı Esma ve oğlu Abdullah Abdul Uzza’nın kızı Kayleden, Hz. Aişe ile Abdurrahman ise Ümm-i Rümandan doğmuşlardır. Hz. Esma yüz yaşında ve hicri 73. yılda öldüğüne göre hicret esnasında 27 yaşında olması gerekir. Bundan on yaş küçük olan kardeşi Hz. Aişe validemizin de 17 yaşında olması gerekir ki bu da aşağı yukarı Buhari de Hz. Aişe’nin kendi hadisindeki ifadeye uygun düşmektedir.Hz. Aişe validemiz peygamberimizle dokuz yıl beraber yaşamıştır. Onun Kur’an, hadis ve fıkıh ilimlerindeki yerini bütün islam alimleri teslim etmektedir. O devrinin en büyük alimlerini tenkit etmiş, çeşitli konularda fetvalar vermiş, Kur’an’ın ve sünnetin doğru anlaşılması konusunda insanlara önderlik etmiştir. Sünneti Kur’an’la test etmenin ilk örneklerini vermiştir. Bu birikimi henüz çocuk denecek yaşta bir insanın elde etmiş olmasını kabullenmek oldukça zordur.

Bu konuyu aydınlatan bir başka rivayette şöyledir: Hz. Aişe validemiz henüz peygamberimizle evlenmeden önce Cübeyir bin Mut’im ile nişanlanmıştı. Mut’im Hz. Aişeyi oğluna almakla evine müslümanlığı sokacağını düşünerek bu nikahı feshetmişti. Hz. Ebu Bekir (r.a) islamı ilk kabul edenlerden biri olduğuna göre; bu olayın vukuu, islamın alenen duyurulmasından veya şuyu bulmasından önce olması gerekir. İslam alenen açıklanıp müslümanlar Kabe yürüyüşü veya Safa tepesi toplantısından sonra topluma deşifre olduktan sonra Ebu Bekir (r.a) ın müslüman olduğu bilinince kızını almaktan vazgeçmiş olması daha doğru görünmektedir. Bu olayda yine Hz. Aişe’nin peygamberimizle evlenmeden önce evlilik çağına geldiğini ve nişanlandığını göstermektedir. Yani değil Hz. Resulle nişanlanıp bir yıl sonra evlenmesi , daha önce evlenecek çağa gelmişti, nişanlandı , zamanla İslam tebliği yayılınca Hz. Ebu Bekir'in Müslüman olması bu işi bozdu...Daha sonra da Hz. Resul onunla nişanlanıp bir yıl sonra da evlenmişti...Sıcak ülkelerde çocukların erken gelişip, olgunlaştığı düşünülünce - Günümüzde bile Mısır'da ilkokul birinci sınıfa giden kızlar ergenlik çağına girdiği - yani Mısır'daki 8 yaşındaki bir kız , Türkiye'deki 12-13 yaşındaki bir kız olgunluğuna gelip ; daha önce olgunlaşıp, daha önce yaşlandığı - düşünülürse 17 -18 yaşındaki bir kızın arabistandaki normal görüntü ve evlilik yaşı haliyle gelmiş bir yaş olduğu rahatlıkla kabul edilmelidir!Hz. Aişe validemiz peygamberimizle dokuz yıl evli kalmışlardı. Peygamberimizin vefatı esnasında İse 27 yaşında idi. Peygamberimizden sonra da 48 yıl yaşamış ve hicri 58. yılda ve 74 yaşında vefat etmiştir. Sondan başa doğru gidersek 74 ten 48 i çıkartıp kalandan da evli olduğu yılı çıkartınca evlendiği yaşı bulmuş oluruz. 74 – 48 = 26; 26 – 9 = 17 kalır ki yaklaşık 17 veya 18 yaşında evlendiği gerçeği ortaya çıkar...Sahihi Buhârîye göre, Hazreti Âişe, Kur'anın Mekkeli âyetleri gelirken oyun çağındaydı. Bu yaştayken, kendisi «Kamer» Sûresinin nazil olduğunu söylüyor. Kur'arun 54 üncü Kamer sûresi, Mekkeli sûrelerdendir. Bu sırada Rasûl-i Ekrem «Erkam»ın evinde bulunuyordu. Rasûl-i Ekrem, Hicretin ilk senesi Hazreti Âişe ile evlendi. «Bakare» ve «Nisa» sûreleri vahyolunurken, Hazreti Âişe, Rasûl-i Ekremin zevcesi bulunuyordu. «Bakare» sûresi, Medine devrinin ilk zamanlarında. nazil olmuştu.

Mişkât sahibi der ki: Hazreti Âişenin hemşiresi Esma, Hicret esnasında 27 yaşında idi. Aişeden on yaş büyüktü. Hazreti Aişe de, Esmadan on yaş küçük olduğuna göre, Hicrette onyedi yaşındaydı: (Asrı Scâdet, C: 2, S: 1010.)Rasül-i Ekremle evlendiği zaman, 18 yaşında bulunuyordu.Hazreti Âişenin altı yaşında nişanlandığı, dokuz yaşında nikahlandığı hakkındaki rivayetler doğru değildir, tarihî hakikitlere aykırıdır.Hz. Aişenin ablası Esma, ondan yaklaşık 10 yaş büyüktü. Hz. Aişe evlendiğinde Hz. Esma'nın yaklaşık 30 yaşında olduğu rivayet ediliyor. Buradan Hz. Aişenin evlendiğinde 18-20 yaşlarında olduğu sonucuna varılmaktadır.Batıyla ilgili forumun 'toplum' kategorisindeki 'Başörtüsü, İdeolojiler, Çözümler' ve 'Demokrasimize Çifte Saldırı' başlıklarındaki tartışma izlenebilir.18 yaşı ise Arabistan bölgesindeki ortamda kız çocukların daha çabuk ergenlik çağına vardıkları göz önünde bulundurulduğunda, çok erken bir evlilik yaşı olarak asla değerlendirilemez. Bugünkü ortamlar için de 18 yaşı erken sayılmamaktadır.

PEYGAMBERİMİZ : SEVGİ VE RAHMET ELÇİSİ

Hz. Muhammed(a) imtiyazları kaldırdı

İnsanlığın içinde yaşadığı küresel sömürgecilik ve aldatmacılık, kirli savaşlar, işgaller ve etnik çatışmalara karşı Hz. Muhammed'in (S.A.V) örnek yaşamı kandil gibi kalpleri aydınlatıyor .Alemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed(S.A.V)'i karalamak için yapılan aşağılık saldırılar, İslam dünyasının Hz. Peygamber'e olan sarsılmaz bağlılığını zayıflatamadı. İnsanları şirkten arınıp tevhide bağlanmaya, kula kulluktan sakınmaya, iyilik ve takvaya çağıran Hz. Muhammed(a), Necip Fazıl'ın ifadesiyle "Çöle inen nur" idi. Kur'an-ı Kerîm'in Enbiya sûresi 107. âyet-i kerîmesinde Hz. Muhammed(a) misyonu şöyle belirtiliyor: "Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik" buyuruluyor. Rahmet Peygamberi olarak nitelenen Hz. Muhammed(a), sınıf, ırk, soy, cins, servet ve tüm statü farklarına dayanan imtiyazları ortadan kaldırdı, bütün insanların bir tarağın dişleri gibi eşit olduklarını tekrarlardı hep. Üstünlük ise sadece takvada idi ve Allah katında geçerliydi. Hz. Peygamber'in insanları çağırdığı şey, kirli savaşların, işgallerin, etnik çatışmaların, küresel sömürgeciliğin ve aldatmacılığın yaşandığı, güçlerini hayra ve iyiliğe harcamak yerine toplumlar üzerinde sulta ve hegemonya kurmak isteyenlerin cirit attığı bugünkü dünyaya ve insanlığa da ilahi bir mesaj.

ÖLDÜRMEK İSTEYENLERE DUA

Hz. Muhammed(a), kız çocuklarını diri diri gömen, alışverişte hile yapan, kadınları meta olarak gören, kan davalarıyla birbirlerini öldüren, zayıfları hor görüp ezen, kendi elleriyle yaptıkları putlara tapan, adalet yerine zorbalığa meyleden, yetimleri gözetmeyen bir toplumun içinden vahiyle doğrularak 'uyarıcılık' görevini inanılmaz baskı, işkencelere rağmen yerine getirerek insanlığa rahmet ve barış elçisi oldu.Uhud savaşının en çetin anında, kendisi yaralı bir haldeyken,"Dua et de Allah şu kafirler ve duygudan mahrum kötüler güruhunun kökünü kurutsun, onları yok etsin" denilmesi üzerine "Ya Rabbi, milletimi doğru yola sür çıkar: zira onlar (ne yaptıklarını) bilmiyorlar" diyecek kadar şefkatli idi. O'nun davetçi kişiliği Ahzab Suresi 45-46 ayetlerinde şöyle anlatılıyor: "Ey Peygamber! Biz seni şahit, müjdeleyici, uyarıcı ve izniyle Allah'a davet eden bir davetçi ve nur saçan bir kandil olarak gönderdik."


KRALLARA TEVHİD ÇAĞRISI

Hz. Muhammed(a) diğer bütün peygamberler gibi aynı zincirin son halkasıydı. Hz. Adem'den Hz. İbrahim'e, Hz. Musa'dan Hz. İsa'ya, tek bir damar olarak gelen İslam, Hz. Muhammed(a) ile tamamlanıp kemale erdi. Vahiyle şereflenen Hz. Muhammed(a), 23 yıllık risaleti boyunca, başta Mekke toplumu olmak üzere Arabistan yarımadasını İslam'a davet etti. Risaleti Araplarla sınırlı değildi, krallara, sultanlara, kisralara elçiler göndererek uluslararası tebliğ görevini yerine getirdi. Amacı, ilahi bir sultanlık kurmak değildi, insanları ve kralları, ayırıcı değil birleştirici tek bir söze çağırıyordu, 'Tevhid'e. İnsanlar arasında barışın, eşitliğin ve adaletin ancak Tevhid(La İlahe İllallah)'le mümkün olacağını bildiriyordu. Al-i İmran suresinin 64. âyetinde Hz. Peygamber'in Hıristiyan ve Musevilere uzattığı zeytin dalı şöyle açıklanıyor:De ki: "Ey Kitap Ehli, bizimle sizin aranızda ortak olan bir kelimeye(tevhide) gelin, Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim. O'na hiç bir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp da bir kısmımız (diğer) bir kısmımızı Rabler edinmeyelim. Eğer yine yüz çevirirlerse, deyin ki: Şahit olun, biz gerçekten Müslümanlarız."

İNSANLAR İÇİN ÖRNEK

O, 63 yaşında Rabbine kavuştuğunda Arabistan Yarımadası, İslam'ı kabul etmişti. O'nun hayatı, inananlar için bir örnek. Kur'an'da Hz. Muhammed'in(a) örnekliği, "Ey İnananlar! And olsun ki, sizin için, Allah'ı ve ahireti arzu eden ve Allah'ı çokça anan kimseler için Allah'ın Elçisi en güzel örnektir(33:21)" ayetiyle anlatılıyor. O, sadece bir Peygamber değildi. Aynı zamanda aile reisi, eş, akraba, dost, yoldaş, komşu, tüccar, devlet adamı, diplomat, hayvansever, hakim ve öğretmendi. Hz. Muhammed(a) öte yandan gerektiğinde bir komutandı. O'nun öğretisi ve mesajları insanlığın ortak kazanımları açısından etkili ve önemliydi. İnsandaki saf yaratılışı ortaya çıkarmaya teşvik eden tevhidi öğretinin sütunları barış ve adaletti. İyilik ve kötülük, savaş ve barış, kardeşlik ve düşmanlık, şirk ve tevhid, adalet ve zulüm, sevgi ve nefret çizgileri insanlık tarihinde hep mücadele içinde oldu. Allah, Kur'an-ı Kerim'de insanın temiz yaratılışına dikkat çekerek, insanlar arasından bir topluluğun hep iyiliğe ve hayra davet etmelerini emrederek, "Siz insanlar için ortaya çıkarılan, doğruluğu emreden, fenalıktan alıkoyan, Allah'a inanan hayırlı bir ümmetsiniz(Al-i İmran 110)" demektedir.Hz. Peygamber'i diğer nebilerde ayıran bir niteliği ise, hayatının detaylı olarak kaydedilmesi. Veda Hutbesi'nde bulunan yüz bin kadar Müslüman'ın önemli kısmı O'nunla temas etmişti. Hadisler titizlikle ayıklanarak toplandı, bir bilim dalı olarak gelişti. Hadisler, başta Kur'an'ın onayı ve coğrafya, tıp, fıkıh, etnoloji, tefsir gibi bilim dallarıyla denetlendiği için hayatına ilişkin bilgilerin tahrif edilmesi çok zor. Örneğin, bir konuda yalan söylediği kanıtlanan birinin Hz. Muhammed(a) hakkındaki rivayeti geçersiz kılıyor. Hz. Peygamber'in diğer dinlere mensup olanlara karşı tutumu insanlığın bugünkü seviyesinin üzerinde. O, iman etmenin temeline özgür iradeyi yerleştiren bir dini temsil etti. Bu husus Kur'an'da "dinde zorlama yoktur. Şüphesiz doğruluk sapıklıktan apaçık ayrılmıştır(Bakara 256)" şeklinde belirtiliyor. Ğaşiye Suresi'nde ise Hz. Peygamber'e hitaben, "Artık sen, öğüt verip-hatırlat. Sen yalnızca bir öğüt verici-bir hatırlatıcısın. Onlara zor ve baskı kullanacak değilsin" denilmektedir. O'nun Necranlı Hıristiyanlarla ilgili beyannamesi, farklı dinlere mensup toplulukların barış içinde yaşamaları bakımından öğretici.

NECRAN BEYANNAMESİ

Hz. Peygamber'in adalet ve şefkatle yaklaştığı Necran Hıristiyanları Bizans İmparatoru Justinyen'in zulmünden kaçmışlardı. Hıristiyan müminler Yemen'deki Yahudi Kralı Zu Nuvas tarafından ateş çukurlarına atılıp yakılmışlardı. Necranlıların hikayesi Kur'an'da Buruç Suresi'nde anlatılıyor. Yakıldıkları yer, Medinet'ul Uhdud (Çukurlar Şehri) olarak tanındı. Merhum Prof. Muhammed Hamidullah, Hz. Ömer'in, Hıristiyanların anısını yaşatmak için ateş çukurlarının bulunduğu yerde cami inşa ettirdiğini naklediyor. Hz. Peygamber'in Necranlılara gönderdiği beyannameden bir parça şöyle: "Necran Hıristiyanları ve civarda yaşayanların canları, malları, inançları, Allah'ın ve Resulü'nün teminatındadır. Burada bulunanlar, bulunmayanlar ve diğerlerine, örf, adet ve ibadetlerine karışılmayacak; hakları ve imtiyazları korunacak; ne bir rahip manastırından, ne bir papaz papazlığından uzaklaştırılacak. Herkes, bundan sonra da işine devam edecek; hiçbir Haç tahrip edilmeyecek; onlara zulmedilmeyecek, onlar da zulmetmeyecek; cahiliye devrindeki gibi kan davası gütmeyecek; onlardan öşür alınmayacak, toprakları üzerine hiçbir askeri birlik ayak basmayacak. Onlar arasında hiç kimse, bir başkasının işlediği suç ve yaptığı haksızlıktan mesul tutulmayacaktır."

Krallara elçiler gönderdi

Hz. Muhammed(a), Habeşistan, Bizans, Mısır ve İran krallarına mektuplar gönderip İslam'a davet etti. Mektuplarda, "İslam'ı kabul edersen selamet bulursun, şayet Allah'ın bu mesajından yüzçevirirsen bütün tebaanın günahı üzerine olacaktır" deniliyor, Mektuplara Al-i İmran Suresi'den bir ayeti yazdırıyordu: De ki:"Ey Kitap Ehli, bizimle sizin aranızda ortak olan bir kelimeye (tevhide) gelin, Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim. O'na hiç bir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp da bir kısmımız(diğer) bir kısmımızı Rabler edinmeyelim. Eğer yine yüz çevirirlerse, deyin ki: Şahit olun, biz gerçekten Müslümanlarız."

Dr. Ali Şeriati: Fatih değil "Davetçi"
"Eğer Hz. Muhammed(a), sadece dağınık, vahşi Arab kabilelerini birleştiren, 20 yıl geçmeden onları çevik kuvvete dönüştürüp, görkemli İran ve Roma imparatorlarını ortadan kaldırtan bir kahramandan ibaret olsaydı, kuşkusuz büyük iş yapmış, tarihin ona tanıklık ettiği en büyük bir olay sayılırdı. Fakat şüphe yok ki tarih, Hz. Muhammed'i de büyük olaylar çıkaran İskender, Hannibal, Cengiz gibi birisi sayardı. Ama İslam'da en önemsiz sayılan şey; Hz. Muhammed'in ani askeri fetihleridir. Bu yüzden Hz. Muhammed'in adı tarih zihninde Cengiz, İskender, Sezar, Atila, Hannibal gibi bir çağrışım oluşturmaz. Tarih onu Musa, İsa, Buda ile kıyaslar. Gerçi Hz. Muhammed ile bu şahsiyetler arasındaki fark, herkesçe açık bir şekilde bilinmekte ve bu fark kıyaslanamayacak kadar büyüktür de."

Yoksulların sığınağı yüce kalpli Resul

Hz. Muhammed(a) Allah'ın elçisi sıfatıyla Mekke ve Medine'de yeni bir medeniyeti inşa ederken, hiçbir melik ve kralın sahip olmadığı saygınlığı kazandı. Çünkü, O ne bir melik gibi davrandı ne de bir kral gibi yaşadı. O, insanlara eşref-i mahlukat olarak bakan yüce kalpli bir Resul'dü .İnsanlığa sevgi ve rahmet elçisi olarak gönderilen son peygamber Hz. Muhammed(S.A.V.), gündelik yaşamında sıradan insanlar gibiydi. O kendisinin övülmesine karşı, "Sadece Allah'ın resulü deyiniz" diyerek uyarılarda bulunmayı ihmal etmezdi. Türkçe Mevlit müellifi Süleyman Çelebi'nin de dediği gibi "Bütün düşkünlerin elinden tutan, hür ve köle herkesin sığınağı" olan Hz. Muhammed, Cahiliye Devri'nde "Muhammed'ul-Emin" sıfatıyla anılıyordu. Yoksullara ve düşkünlere el uzatan Hz. Muhammed(a) peygamber olmadan önce bile, aldatılan insanların sığınağı ve koruyucusu idi.

AY ATLASTAN RENGE BÜRÜNMÜŞTÜ

O Hira'da vahiyle ilk kez yüzyüze geldiğinde duyduğu ürperti yüzünden evine dönüp, eşi Hz. Hatice'ye "Beni örtülerle sarın" dedi. Bir süre sonra kendine geldiğinde eşine olayı anlattı. Hz. Hatice O'na, "Şad ol ve sebat et! Hatice'nin alın yazısını elinde tutan Zat-ı Kibriya'ya yemin ederim ki senin bu ümmete peygamber olmanı umuyorum. Cenab-ı Hak seni asla hor düşürmez. Sen soy hakkını tanırsın, sözün doğrusunu söylersin, başkalarının derdini yüklenirsin, misafiri ağırlarsın ve güçlüğe uğrayanlara yardım edersin" diyerek teskin etti. "Fahrialem / Hz. Muhammed'in Hayatı" isimli kitabında Zeynel Abidin Rahnuma, Hz. Peygamber'in vahiyle ilk temasını şu sözlerle betimler:"Ramazan'ın on yedinci gecesinde, ay atlastan bir renge bürümüştü Nur Dağı'nı. Kuşlar yuvalarından uçmamış, gökyüzünden yeryüzüne kurşuni renkli eteğini seren ağır sükuneti henüz herhangi bir ses ve hareket bozmamıştı. Ay hareket etmiyor gibiydi. Sanki her şey yerine çiviyle çakılmıştı. Gök Hira'ya o kadar yaklaşmıştı ki, sanki biri elini uzatsa tüm yıldızları boncuk gibi toplayıp genç kızlara gerdanlık yapabilirdi. Hava nurdan daha latif, yer gökten daha hafifti. Bu eski dünyanın son sabahı, yeni dünyanın ilk fecriydi..."

KRAL GİBİ DAVRANMADI

Hz. Peygamber, cahiliye toplumunun içinde erdemli yaşamıyla herkesin saygısını kazanmış bir kişilikti. Putperestlikten ve kavminin bütün kötülüklerden uzak yaşamıyla dikkat çekiyordu. Hz. Peygamber'in vahiyle şereflenmesiyle birlikte, zaten temiz olan yaşamı zirveye ulaşıyordu. O Allah'ın elçisi olarak yeni bir medeniyet inşa ederken, hiçbir melik ve kralın sahip olmadığı saygınlığa sahipti. Çünkü, O ne bir melik gibi davrandı ne de bir kral gibi yaşadı. O, insanlara eşref-i- mahlukat olarak bakan yüce kalpli bir Resuldü. Mısırlı devlet adamı ve müellif Muhammed Heykel, 'Hz. Muhammed Mustafa' isimli eserinde, "Mucizelere bakmadan ve bunları beklemeden inananların örneği, Hz. Peygamber'in hayatında O'na inananlardır. Çünklü tarih bunlardan herhangisinin mucize istediği ve mucize görerek inandığını kaydetmemiştir. Bunların imana gelmelerine saik olan biricik amil, Allah'ın vahyini peygamberin dilinden dinlemeleriydi. Bizzat peygamberin hayatı, yüksekliğin zirvesinde olan bir örnekti. Ve insanlara iman telkin eden örnek bu idi."

ERDEMLİLER İTTİFAKI VE İLK YAZILI ANAYASA

Merhum Prof. Muhammed Hamidullah da "İslam Peygamberi" eserinde "İlk günden itibaren O'nun öğretimi Allah'ın birliği ve vahdaniyyeti inancına ve iyilik yapma, başkalarının yardımına koşma ve diğerkam olma tatbikatına oturtulmuş bulunuyordu" diyerek Rabbani sistemin temelini izah ediyor. Prof. Hamidullah, Hz. Peygamber'in sadece soyut ahlaki ilkeler vazetmediğini, bu ilkelerin yaşama geçirilmesi için düzenlemeler yaptığını naklediyor. Bu düzenlemeler, Medine'deki gayr-i müslimlerin de katılımıyla gerçekleşiyordu. Merhum Hamidullah şöyle devam eder: "Muhammed(a), Müslüman sahabileri ile olduğu kadar gayrı müslim Medinelilerle durumu iştişare etti. Hepsi Enes'în evinde toplandılar ve bir Şehir-Devlet yapısı ortaya çıkarma hususunda anlaştılar. Bu devletin anayasası yazılı bir biçimde tespit edilip vazedildi ki bu anayasa metni, sevinerek söyleyelim ki bir bütün halinde bize kadar ulaşmış bulunuyor. Bu anayasa, ilk İslam Devleti'nin anayasası olmasından başka, aynı zamanda yeryüzünde bir devletin vazettiği ilk yazılı anayasa olma hususiyetine de sahiptir." Merhum Hamidullah'ın zikrettiği olay, Hılf'ul Füdul(Erdemliler İttifakı yahut Medine Sözleşmesi) olarak bilinir. Bu sözleşme, anayasacılık, cumhuriyetçilik, temel hak ve özgürlükler ile toplumsal sözleşme hukukunun en somut ve bilinen ilk örneği olması bakımından müslümanların iftihar vesilesidir.

KANDİL GİBİ AYDINLATIYOR

Hz. Peygamber, vahyi iletmenin dışındaki nitelikleri de mükemmel insan tipinin en güzel örneği. Siret Ansiklopedisi hazırlayan Afzalur Rahman şöle diyor: "O'nun şahsiyeti, insan hayatını her yönüyle ve her sahada aydınlatır. Davranışları insanlar için mükemmel bir örnektir. O, hayatı boyunca, her insan gibi beşeri duygularla, arzularla, acılarıyla, zorluklarıyla pek çok durumla karşılaşmıştır. Fakat O'nun ahlakı hep kusursuzdu. O tam bir fazilet ve adalet sahibi, insani hata ve zaaflardan ari bir insandı. O'nun hayatının hangi meslek ve işte olursa olsun, kadın-erkek her çağdaki insanın, ferdi hayatlarında olduğu gibi toplımsal hayatlarında da mutluluk ve selamete ulaşabilmek için uyması gerekli mükemmel bir örnek olduğu görülecektir" diyor.

Zaman O'nu doğruladı

Hz. Muhammed'in hayatı, bir insanın varabileceği yükselmeye götüren insani bir hayattır ve onun için iman yoluyla, yararlı işler ve başarılar vasıtasıyla kemale ermek isteyen insanlar için en güzel örnektir. Onun hayatı peygamberlikten önce, gerçeklik, şeref, güven bakımından dillerde destandı. Peygamberlikten sonra ise Allah yolunda, hak ve hakikat uğrunda feragatin en yüksek örneği idi. Kendisi bu feragat dolayısıyla hayatını nice defalar tehlikeye atmış ve ölümden zerre kadar yılmamıştı. Halbuki milleti onu caydırmak için neler yapmamış ve ona ne büyük servetler ve daha neler sunmak istememişti. Bu hayatın eriştiği yüksekliğe başka bir hayat erişmemiştir. Çünkü O'nun hayatı tamamiyle yüksekti. O'nun hayatı ezelden ebede kadar kainatın hayatıyla temas etmiş, Allahın lütuf ve inayetiyle yaratanın varlığıyla temas etmişti. Bu temas olmasaydı ve o Peygambelik vazifesini ifa için tam gerçeklik göstermeseydi, asırlar onun söylediklerinin hiç olmazsa birini çürütürdü. Fakat onun gönderilmesinden 1380 yıl kadar geçtiği halde onun Allah adına bildirdikleri hakikat ve hidayet rehberidir.

Muhteşem bir mimarî

"Onun, geride bıraktığı aşk, vecd, cehd, hamle, ölçü, usul, sistem ve titizlik o kadar büyük oldu ki, İslâm âlimleri, imkânlar âleminin semasında, kehkeşandaki toz yıldızlara kadar nisbet ve kıyas hattı çekilmemiş hiçbir nokta bırakmadılar. Bugün de, en fazla, insaflı Garp âlimlerinin hayran olduğu bütün bir ölçü mimarisi, O'ndan birkaç asır sonra hemen kuruldu.Büyük İslâm âlimlerinin omuzlarında duran bu muhteşem mimarîye, bir zerrecik insaf sayesinde kâfir olarak da hayran kalmamak mümkün değildir."

İnsanların en zarifi

Hz. Muhammed(a) insanlarla ilişkilerinde peygamberliğini üstünlük vasıtası kılmadı. Fakirlere, dul ve yetimlere yardım elini uzattı. Zayıflara karşı nazik ve müşfikti. Hayvanların dahi acı çekmesinden büyük üzüntü duyardı. Yüzünden tebessüm eksik olmazdı. Bir sahabinin ifadesiyle, ondan daha nazik bir insan yoktu.Müslümanların gözünde de yabancı araştırmacıların da vardığı sonuçlara göre Hz. Muhammed(a), "Yaşayan bir Kuran'dı". Dolayısıyla onun yaşamı İslam'ın anlaşılmasında son derece önemli. Bu husus Kur'an-ı Kerim'in Ahzab Suresi 21. Ayetinde "Andolsun, sizin için, Allahı ve ahiret gününü umanlar ve Allah'ı çokça zikredenler için Allah'ın Resulü'nde güzel bir örnek vardır" şeklinde belirtilir. Hz. Peygamber, Elçilik görevinden ötürü yüklendiği ağır sorumluluklara karşın, insanlarla ilişkilerinde peygamberliğini üstünlük vasıtası kılmamaya hassasiyet gösterdi. Eli herşeye uzanabilecek iken sade bir yaşamı tercih etti. Fakirlere, dul ve yetimlere yardım etti. Zayıflara karşı nazik ve müşfik, yabancılara ve yolculara ise içten ve sıcak davranırdı. Çok eza çekmesine rağmen, sadece insanların değil hayvanların dahi acı çekmeleri karşısında büyük üzüntü duyardı. Dostlarına sevgiyle; düşmanlarına affedici ve merhamet ile muamele ederdi. İşinde iyi ve doğru; dostunu olduğu gibi düşmanını da yargılarken hükmünde adil idi. Bir hırsızlık vakasında ceza verirken, "Bunu yapan kızım Fatıma da olsa aynı şekilde cezalandırırım" diyecek kadar adaletin temel ilkelerine karşı son derece hassastı. Hz. Peygamber hiçbir zaman kişisel düşmanlık gütmemiş, aksine defalarca kendisini öldürmeye kalkışanları bile affetmiştir.Muzaffer olarak ordusunun başında Mekke'ye girdiğinde, şurada burada öldürülmeyi bekleyenler onun af çağrısıyla sarsılmışlar, bu muhteşem davranış karşısında İslam dinini benimsediler. Hz. Muhammed'e ilk inananlara baktığımızda gördüğümüz insan tipleri de farklı farklıdır. Bir kadın, bir eş, bir anne: Hz. Hatice. Cesur ve temiz bir delikanlı: Hz. Ali. Bir köle ve bir siyah insan: Habeş'li Bilal. Erdemli bir dost, dürüst bir tüccar ve arkadaş: Hz. Ebubekir.

Onu anlatmaya kelimeler yetmez

Peygamber efendimiz herşeyden önce Allahın en sevgili kulu. Onu anlatmaya kelimeler kifayet etmez. Şimdi adını bile söylediğim zaman tüylerim diken diken oluyor. Kerkük'te çocukluktan itibaren Ezan-ı Muhammedi'lerle, salavatlarla, ezanlarla ilahilerle büyüdük. Sanat hayatımda da etkisi olmuştur. Onun adını andığım zaman içim bir hoş oluyor. Onun yüzü suyu hürmetine günahlarımızın bağışlanması için dua ediyorum. Peygamber efendimize hakaret edilen o karikatür olayını bilerek yapıyorlar. **** bu insanlar. Biz Hz. İsa'ya, Hz Musa'ya bir şey söylüyor muyuz, kaldı ki onlar da bizim peygamberlerimiz. Gerçi onlar kendi peygamberlerine neler söylüyor, ama bu bizim kabul edebileceğimiz bir şey değil. Peygamberimizin bu asrın müslümanlarına mesajının "Ey Müslümanlar Birleşin" olduğunu düşünüyorum. Bakın her yerde işgaller, savaşlar. Irak'ta neler oluyor, Allah'ın evleri yakılıp yıkılıyor. Ben bunları yapanların da müslüman olduklarına inanmıyorum.

Adaletsiz iktidardan nefret ederdi

Hz. Muhammed'in birçok hadisi şerifinde aşırılıklar reddedilmektedir. İki şeyden hoşlanmmazdı, dindar cahil ve imansız alim. Şüphesiz hoşlanmadığı başka şeyler de vardı, mesala güçsüz müminler ve imansız güçlüler; ruhen temiz, fakat bedenen kirli olanlar; kudretsiz adalet ve adaletsiz iktidar.. Zenginlik ve refaha karşı değildi, fakat fazilet zenginliğini kesin olarak talep ediyordu. Ne varki güçsüz, himayesiz yalın fazilete pek ehemmiyet atfetmiyordu. Daha iyi hayat şartları için cehalet, hastalık sefalet ve pisliğe karşı mücadeleyi ahlaki değerlerle beraber aynı sıraya koyuyordu. Çünkü müslümanların, namaz kıldıkları ve oruç tuttukları zaman mutlaka evliya olmaları şart değildir. Onlar bilakis alelade hayatın zevklerine mütemayil insanlardır. Namaz ve oruç onları yukarıya doğru çekerse de onlar yine iliklerine kadar insanlardır. Yani fiili hayata iştirak edip tekrar tekrar ona dönerler. İnsanlardan uzak ıssız yerlere çekilmez ve kendilerini ihmal etmezler, Allah'ın helal kıldığı güzel ve iyi şeylerden vazgeçmezler. Sadece içte hür olmak onlara kafi değildir. (zira Allah'a inanan herkes içte hürdür); onlar fiziki bakımdan da hür olmak isterler ve köle olmayı kabul etmezler. Yeryüzündeki hayatımızın yregane hayat olmadığına inanırlar, fakat ondan sarfı nazar etmezler. Kur'an arzın hakiki çocuklarına hitap etmektedir. Onlar ki yeryüzünde huzur ve neşe içinde dolaşıp , zulmetmeden Allah'ın nimetlerini ararlar. İslam'ı böylece hem fiziki hem manevi hayatı sürdürme veya Kur'an'ın dediği gibi bu dünyadan nasihatini unutmadan ebedi hayat için yaşamak olarak tanımlarken, diyebiliriz ki insanlar bilinçli veya bilinçsiz müslümandırlar. Her çocuğun müslüman olarak dünyaya geldiğini fakat annebabası veya içinde yaşadığı şartların onu başka bir şey yaptığını belirten Hz. Muhammed'in sözünün manası da muhtemelen budur. İnsan doğuştan hıristiyan olamaz, çünkü Allah kimseye taşıyamayacağı bir yük yükleyemez.

Allah'ın insanlığa armağanı


Irkçılığı ayaklar altına aldı


Peygamberimiz, Veda Hutbesi'nde yüzbin kişiye hitap ettiği muhteşem manifestosunda ırkçılığı reddetti. İnsanlık, O'nun 'Komşusu açken tok yatan bizden değildir' sözüne 1400 yıl sonra bile ulaşamadı.Hz. Muhammed (S.A.V.)'in getirdiği en önemli yeniliklerden biri de, ırkçılığın yerine çeşitliliği ve takvayı yerleştirmesiydi. Kur'an'da sıkça vurgulanan bu hususun canlı örneği bizzat kendisiydi. Siyahı da beyazı da zengini de fakiri de, Acem'i de Arab'ı da Hz.Muhammed'in yanında aynı değere sahipti. Rum Suresi 22. Ayette, "Göklerin ve yerin yaratılması ile dillerinizin ve renklerinizin ayrı olması O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda, bilenler için gerçekten ayetler vardır" denilmesi, İslam'ın insanları 'ayırıcı- bölücü' değil mümkün olduğunca 'birleştirici-kaynaştırıcı' rolünü gösteriyor.

MUHTEŞEM MANİFESTO

O, Veda Hutbesi'nde de yüzbin kişiye hitap ettiği manifestosunda "Hepiniz Adem'in oğullarısınız ve Adem topraktan yaratılmıştır. Bir Arabın Arap olmayan üzerinde yahut ötekinin buna hiçbir üstünlüğü yoktur; Allah'tan korkup çekinmek demek olan takva derecesi ile üstünlük müstesna" diyerek, 'üstün ırk', 'ari ırk' safsatasına dayanan faşizm, nazizm gibi milyonlarca insanın katline ferman veren ideolojileri asırlar öncesinden protesto etti. O'nun yaşamı, sınıfsal farklılıklardan doğan eşitsizliklerin reddiyesi idi. İnsanlar, sınıflar ve milletler arasındaki husumeti ve çatışmaları kaldırıp, yerine huzur ve barışı inşa etmeyi, servetin ve refahın sadece bir zümre içinde dolaşımını engelleyerek topluma sosyal adaleti yerleştirmeyi amaçlayan bu yaklaşım, günümüzde dahi evrensel bir ütopya. Bunun Hz. Peygamber'in dilinden ifadesi, "Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir" olurken, sahabilerine ortadan kalkmış medeniyetlere ait kalıntılara bakarak ibret almalarını söylerdi.

AŞIRILIK YERİNE İTİDAL

Hz. Muhammed'in insanlığa kazandırdığı bir diğer nitelik mutedil olmaktı. O, ibadette, harcamalarda, yeme-içmede, insanların davranışlarında aşırılığı değil orta yolu tavsiye ediyordu. İsraf ve cimrilik kötüydü, cömertlik ve hayırda yarış iyiydi. Maneviyat ve dünyevi hayat içiçe, mutedil bir dengeye dayanmalıydı. Prof. Hamidullah'ın deyimiyle, O'nun seslenip hitap etmek istediği kimseler vasat, orta yapıdaki insanlardı. Hz. Muhammed(a) onlara insan hayatının her iki yanını nasıl bir denge içinde tutabileceklerini öğretmiş, ruhi ve dünyevi hayatın her ikisini birden aynı kapta toplayan bir sentez meydana getirmenin yollarını göstermiş, böylesine bir dini anlayış ve sistem her bir fert için geçerli, vazgeçilmez asgari bir takım esas noktalar tesbit edip ortaya koymuş, kişiyi yine de ruhi- manevi hayata öncelikle yönelme imkanına da sahip kılmıştı.

KADINLARA ŞAHSİYET


Hz. Muhammed'e ilk inanan kişi eşi Hz. Hatice'ydi. O, Cahiliye devrinde ezilen kadına, insani şahsiyetini iade etti. Kadınlar, toplumsal hayatın içinde yer alarak ağırlıklarını hissettirmeye başladılar. Hz. Muhammed(a), evlilikleri sözleşmeye bağladı. Bu sözleşme içinde kadınların, yaşamları boyunca tek eşliliği şart olarak öne sürebilmeleri sağlandı. Nikah, tarafların serbest irade ve rızalarıyla gerçekleşen hukuki bir ilişki ydi. Sevgi, şefkat ve adalet birlikteliğin sütunları olmalıydı. Hz. Peygamber'in, "Aranızdan en iyileriniz, eşlerine karşı en iyi tutum ve davranış içinde olanlarınızdır" sözü uyulması gereken bir sözdü.

ÇOCUKLARIN DA BİRİCİK PEYGAMBERİYDİ

Hz. Muhammed'in Hz. Fatıma dışında, diğer çocukları kendisinden önce vefat etti. İlk çocuğu Kasım 2 yaşında, İbrahim iki yaşını doldurmadan, Abdullah küçük yaşta vefat ettiğinden evlat acısını tatmıştı. Hz. Peygamber, doğmadan kısa süre önce babası öldü, altı yaşında da annesini kaybetti. Bu nedenle yetim ve öksüz çocuklara karşı özel bir sevgi ve şefkat beslediği bütün kaynaklarda belirtilir. O, çocuklarını sevmeyi göstermeyen, kız çocuklarını diri diri gömen bir toplumu kökten değiştirdi. Torunu Hasan'ı okşayıp öperken birinin "Siz çocukları öper misiniz? 10 çocuğum var, hiçbirini öpmedim" demesi üzerine "Merhamet etmeyene merhamet olunmaz" ve "Allah senin kalbinden merhameti kaldırdıysa ben ne yapabilirim" şeklinde cevap verdiği biliniyor. O camiye kucağında torunu ile geldiği, namaz kılarken çocuğun sırtına bindiği, Peygamberimiz'in secdeyi uzatarak çocuğu hoşnut etmeyi tercih ettiği biliniyor. O çocuklarla şakalaşır, onları eğlendirirdi. Hz. Muhammed(a) yolculuktan döndüğünde bir alay çocuk onu karşılamaya çıkardı.

ÇOCUKLARA HUKUK

Hz. Peygamber'in döneminde kadınlar camiye çocuklarıyla gelirlerdi. Çocukların ve kadınların savaşta öldürülmesini, savaşa gönderilmelerini, yanısıra emeklerinin sömürülmesini yasakladı. Hz. Peygamber kız çocuklarına karşı olumsuz tutumları değiştirdi, kız çocuk sahibi olmanın utanç değil bereket kaynağı olduğunu vaz etti. Cahiliye döneminde kız çocuğunu diri diri gömen bir kişinin, "Ey Allah'ın elçisi! Biz câhiliye döneminde putlara tapan ve çocukları öldüren bir millet idik. Benim bir kızım dünyaya gelmişti. Konuşacak çağa gelmişti; kendisini çağırdığımda sesini duyunca sevinirdim. Bir gün onu yanıma çağırdım ve ardımsıra götürdüm. Sonunda bir kuyunun başına geldik. Kızımın hiçbir şeyden haberi yoktu. Elinden tuttum ve kuyuya attım. Ondan duyduğum son söz 'Babacığım, babacığım!' diye kuyuda yankılanan çığlıktı" demesi üzerine Hz. Peygamber'in sakalları ıslanıncaya kadar ağladığı nakledilir. Muhammed(a) çocuk hukukunu tanzim ederek haklarını güvenceye aldı. Anne ve babaların çocuklarına eşit davranmalarını emrederek pedajojinin temelini attı. Çocukların eşit muamele görmelerinin onlar bir hak olduğunu bildirdi. Bir sahabi O'nun bu özelliğinden bahsederken "Çocuklara daha müşfik davranan kimse görmedim" diyordu.


MERHUM PROF. FAZLUR RAHMAN
Peygamber'in mesajı evrensel kardeşlik

Hz Peygamber ölmeden önce, iman esasına dayalı evrensel bir kardeşlik için gerekli şartları hazırlamıştı. O, bu esası eski kan bağlarının ve Arapların kabile bağlılıklarının yerine koymada büyük çaba harcadı. Böylece Müslüman ümmeti toplumun temeli olarak bütün dahili dayanışma kurallarıyla birlikte onun elinde şekillendi; ne var ki daha sonraları başka önemli değişiklikler de geçirerek, zamanla sayıca Arapları aşan Arap olmayanları da fiilen İslam toplumunun bünyesinde topladı. Hz. Peygamber oldukça etkili Veda Haccı Hutbesi'nde, fiili ilerleyişi içersinde İslami hareketin temelinde yatan bütün gelişmeleri kısaca özetleyen , hedef olarak yöneldiği kuralları, resmen ifade ve ilan etmiştir. Bu esaslar, insan sevgisi, eşitlik, sosyal adalet, iktisadi adalet, doğruluk ve dayanışma kurallarıdır.


SEZEN CUMHUR ÖNAL
Her yönüyle mükemmel

Peygamber efendimizin her hali, her hareketi önemlidir, özeldir. Öyle olmasa vahiy gelir miydi? Allah'ın en sevgili kulu olur muydu? Kişiliği, üstün vasıflarıyla en muteber insandır o. Şu yönüyle, şu sıfatıyla güzeldir diyemem. Onun her yönüyle mümtaz bir yeri vardır benim için. Memleketimin her insanı da böyle düşünür. Son olaylar beni çok üzdü ve sinirlendirdi. Onu sıradan bir insan gibi düşünüp karikatürünü çizmek, ona saldırmak kimin haddine düşmüş. basın özgürlüğü adı altında yapılan saygısız, namussuz saldırılar beni çok rahatsız etti. Biz kimse-nin kutsalına saygısızlık yapmadık. Kimsenin de bizim kutsalımıza saldırma hakkı yoktur.



ÖZDEMİR ERDOĞAN
Mütevazılığı beni çok etkiledi

Peygamber Efendimiz'in beni en çok etkileyen yanı mütevazılığıdır. Kendi hayatında sade bir yaşamı olması. İnsanlarda haset uyandırmayacak, insanlara üstünlük görüntüsü verecek şeylerden uzak bir hayat yaşaması ve önermesi. Mesela giyiminde buna çok dikkat etmesi, giyimiyle oldukça sade olması. Ben, o yüce insanın bu yönünü kendime örnek alıp hayatımda elimden geldiğince uygulamaya çalışıyorum. Bu husus, komünizmden sonra kapitalist Avrupa için en büyük tehlikedir. Onların kurduğu tüketime dayalı sistemin karşısında bir öneri çünkü bu. Bu öneride; dünya kaynaklarını daha eşitlikçi bir paylaşım yatıyor. Batı da bundan korkuyor. Batı'nın İslam'a karşı düşmanlığının altında bu yatıyor. Onun için son zamanlarda İslam'a karşı saldırılar yoğunlaştı ve telaşlı bir kampanyaya dönüştü.

ŞEHİD MALCOLM X
Beyazlarla aynı tabaktan yiyorduk
Hz. İbrahim'in, Hz Muhammed'in, Kur'an'da adı geçen tüm peygamberlerin diyarı olan kadim kutsal beldede bütün renklere ve bütün ırklara mensup insanlar arasında görülen sarsılmaz gerçek kardeşlik ruhunun bir eşine daha rastlamadım. Her renkten insanın bana gösterdiği cana yakınlık karşısında büyülenmiştim, dilim tutulmuştu sanki. Dünyanın her yerinden yüzbinlerce hacı vardı. Her renkten insan vardı; mavi gözlü sarışınlardan tutun da Afrikalı karaderililere değin. Ama hepimiz de birlik ve kardeşlik anlayışına bağlı kalarak, aynı ibadetleri yapmakla bütünleşiyorduk, oysa Amerika'da gördüklerimize bakıp 'beyazlarla' 'ötekiler' arasında hiçbir zaman kardeşlik diye birşeyin var olamayacağına inanırdık. Sarışın mavi gözlü beyazlar beyazı olan Müslüman kardeşlerimle aynı tabaklardan yemekteyiz, aynı bardaklardan içmekteyiz, aynı halılarda yatmaktayız.

Kimseye onun kadar itaat edilmedi

"Hz. Muhammed(a) ve devrimi", Batılı filozoflar, devlet adamları, yazarlar ve ilahiyatçıların da ilgi odağı oldu hep. O'nun sevgi ve rahmet devrimi kısa süre içinde bütün kıtaya yayıldığı gibi, vefatından sonra da dünyada İslam'ın girmediği köşe bucak kalmadı. Hz.Muhammed(S.A.V.)'in 23 yıl gibi kısa bir sürede gerçekleştirdiği "devrim", asırlardır Cahiliye içinde yaşayan bir toplumu kökten değiştirdi. İslamiyet'in girmediği kıta kalmadı. Napolyon Bonapart şöyle diyor: "Tanrı'nın varlığını Musa kavmine, Mesih İsa Roma âlemine, Muhammed(a) ise bütün kıtaya yaydı." "Hz. Muhammed(a) ve devrimi", Batılıların da ilgi odağı oldu hep. Örneğin Lawton Lancelot, "İtiraf edilmelidir ki Muhammed'in dini Afrika'ya Hıristiyanlık'tan daha çok yakışır; aslında şunu söylemem gerekir ki, bütün dünyaya daha çok yakışır. Onun özellikleri insanı insan yapması şeklinde özetlenebilir. İslam, insandan bir tanrı çıkarmaya çalışmaz ama onun iyi komşu olmasına kadar düzene sokar" diyordu.

İSTİKRARI HAYRANLIK VERİCİ

John William Draper, Hz. Muhammed(a) için "insanlığa en büyük etkide bulunan bir insan", derken Edward Gibbon, "Bizde hayranlık uyandıran O'nun dininin yayılması değil istikrarıdır; Mekke ve Medine'de yer eden aynı saf ve mükemmel etkinin oniki asır sonra Hintli, Afrikalı ve Türklerin Kur'ani devrimlerinden sonra aynen muhafaza edilmesidir"şeklinde yazıyordu. Goethe ise "Çok kısa bir süre önce İslâm Peygamberi'nin hayatını büyük bir ilgi ile okuyup tahsil ettikten sonra gördüm ki; o asla bir sahte peygamber değildir" diyordu. D. G. Hogart ise görüşlerini şöyle dile getiriyor: "O'nun bütün davranışları, günlük hayatı, bugün milyonların şuurlu bir hâfızayla gözettiği bir kanun ortaya koymuştur. İnsanlığın herhangi bir bölümünün mükemmel İnsan kabul ettiği başka hiç kimse, bu kadar yakından ve bu ölçüde ayrıntıyla taklit edilmemiştir. Hıristiyanlığın kurucusunun davranışları, takipçilerinin günlük hayatını yönlendirmemiştir. Ayrıca, başka herhangi bir dinin kurucusu, geride Müslüman Resûl ölçüsünde bir güven ve itimat bırakmamıştır."

HİÇBİR PEYGAMBERE BÖYLE İTAAT EDİLMEDİ

"Hz. Muhammed(a) ilk peygamberlerden uzanıp gelen yolun ışığını tamamlamış ve olgunluğa erdirmiştir" diyen Fransız Komünist Partisi'nin eski liderlerinden muhtedi Roger Garaudy, Muhammedilik'le Cezayir'de sürgünde iken tanıştığını şöyle anlatır: "Bilindiği gibi otorite boşluğunda ve savaş anlarında en kolay iş, istemediğiniz insanları kurşuna dizmektir. Böyle haksız şekilde kurşuna hedef gösterildim. Cezayirli bir asker, aldığı emre rağmen silahı kullanmadı. Sebebini sorduğumda, 'İslâm dini savaş halinde de olsa, elinde silah olmayan insanı öldürmeye izin vermez' dedi. Bu cevap beni çok düşündürdü. İslâm dinini, medeniyetini ve kültürünü inceledim."

Thomas Carlyle ise şöyle yazar: "O'na peygamber dediler diyorsunuz değil mi? Niçin? Çünkü Muhammed onlarla yüzyüze gelmiş, hiçbir esrarın arkasında kutsanmamış, kendi hırkasına yama yapmış, ayakkabılarını tamir etmiş, savaşmış ve onların arasında istişaret etmiş ve emretmiştir. Siz ona ne derseniz deyin, onun nasıl bir insan olduğunu mutlaka görmüşlerdi. Kutsal tacıyla hiçbir imparator, oturup kendi hırkasına yama yapan bu insan kadar itaat görmemiştir. Yirmi üç yıllık zahmet ve gerçek mücadelenin içinde sahip olması gereken herşeye sahip gerçek bir kahramanı görüyorum." NOT: Hz. Muhammed(S.A.V.) her yönüyle mükemmel bir insan ve peygamber. Bu nedenle dizide sadece değinilerde bulunduk. Bizimki denizde bir katre. Ayrıca, dizide emeği geçen mesai arkadaşım Mustafa Canbaz'a teşekkür ederim.

O'na insanlığın kurtarıcısı diyelim

Edward Gibbon'a göre, Hz. Muhammed'in getirmiş olduğu yeni inanç, belirsizliğin şüpheciliğinden arınmış ve Kur'an da Allah'ın birliğine muhteşem bir tanıktır. Lamartin ise "Düşünür, hatip, havari, kanun koyucu , asker, düşüncelerin fatihi, rasyonel akidelerin düzelticisi, şekil ve suret olmaksızın tapınma; hepsi manevi tek bir hükümdarlık olan yirmi dünyevi hükümdarlığın kurucusu, işte Muhammed. İnsanın yüceliğinin ölçümü mümkün olsa, ondan daha büyük bir insan var mıdır sorarız" diyordu.

AVRUPA'YI O KURTARIR

George Bernard Shaw ise 1930'larda şöyle diyor: "Tahminime göre Muhammed'in inancı bugün Avrupa'da kabul edilmeye başlandığı gibi, gelecekte de kabul görecektir. Ortaçağ kilisesi, ya cahilliklerinden ya bağnazlıklarından Muhammediliği kara renklere boyayarak anlattılar. Onlar Muhammed'den ve dininden nefret edecek şekilde eğitildiler. Onlara göre İsa karşıtıydı. Ben, o harikulade insanı inceledim. Değil İsa düşmanı olmak, ona insanlığın kurtarıcısı demek gerekir. Günümüz dünyası onun gibi birisinin mutlak hakimiyeti altına girse, sorunları, çok ihtiyaç duyulan barış ve mutluluk getirecek şekilde onun çözeceğine inanıyorum. Avrupa, Muhammedin akidesinin aşkına girmeye başlamıştır. Gelecek yüzyılda, Avrupa sorunlarının çözümünü bu inanç içinde görmeye kadar gidebilir."

Sezai Karakoç (Diriliş'ten):

Unutulmaz bir levha
"Ne canlı ve unutulmaz bir levhadır: Peygamber Efendimiz, Mekke'nin tehlike anlarında çalınan çanını çalmış, halk toplanınca da; 'ben size desem ki, şu tepenin ardında düşman var. Bana inanır mısınız?' Halk, 'evet, inanırız' deyince, 'öyleyse diyorum ki, Allah'a inanın ve buyruklarına yasaklarına uyun. Aksi halde sizin için tepenin ardındaki düşmandan daha büyük tehlike var!' demiştir. Dava adamının çağrısı için ebedi misaldir bu."

Ferdiyetin yüceliği ve güzellik sevgisi

O kadar önemli ve o kadar yüce bir varlıkla karşı karşıyayız ki kendisinin var olması bütün insanlığa şeref katmıştır. İnsanlığın saadetini mümkün kılmıştır. Hiç şüphe yok ki insanlığın son büyük insanı. Getirdiği dinle bütün insanlığa saadet taşıdı, insana ve yüksek vasıflar kazandırdı. Bütün bunları ifade etmek ciltler bulur. O, bütün insanlık tarihinin en müstesna insanıdır. Muhyiddin-i Arabi, Füsus'ul Hikem'in son bölümünü Hz. Peygamber'e hasretmiştir. Muhyiddin-i Arabi, her peygamberin hikmetinin içerisinden diğerinin hikmetinin çıktığını belirtir. Birincisinin içerisinden ikinci peygamberin hikmetinin, ikincisinin içerisinden onu takip edenin, daha evvel gelmiş peygamberlerin hikmetlerinin içerisinden de Son Peygamber'in hikmetinin çıktığını, böyle olunca geçmiş peygamberlerin hepsinin hikmetlerinin Son Peygamber'in hikmetine göre değerlendirilmesi lazım geldiğini anlatır. Son Peygamber Hz. Muhammed (S.a.v.)'in bütün peygamberlerin hikmetlerine ilave ettiği ve evvelkilerin hiç birisinin içerisinde bulunmayan iki hikmet; ferdiyetin yüceliği ve güzellik sevgisidir. Güzellik sevgisi tekamülün son aşamasıdır.

İnsanlığa rahmet ve şefaat

İslam'la müşerref olan ünlü İngiliz popçu Cat Stevens(Yusuf İslam) Hz. Peygamber için şunları söylüyor: "Son Peygamber Hz. Muhammed (a), cahillik ve kara günler içinde bulunan. Hz. İbrahim'in getirdiği dinin kaybolmaya başladığı ve parçalara ayrıldığı Mekke'de dünyaya geldi. İnsanlığa rahmet ve şefaat için gönderildi. O bütün zamanların en mükemmel insanıdır. Müslüman olduğumdan bu yana, Peygamberimiz'in, O büyük insanın hayatını araştırıyorum. O'nu okudukça, O'nu anladıkça, etrafımı saran bilgisizliği, cehaleti daha iyi görüyor ve irkiliyorum."

Mahatma Gandi: İslam'ı kılıçla yaymadı

Milyonlarca insanın kalbi üzerinde bugün tartışmasız bir etkisi olan hayata sahip birisini öğrenmek istedim. İslam'ın bir yeri fethinin kılıç ile olmayıp, hayat tarzıyla olduğunu her zamankinden daha fazla anladım. Peygamber'in tam manasıyla sadeliği ve ahde sadakatı, onun arkadaş ve takipçilerine kendini adaması, tevazuu, yiğitliği, korkusuzluğu Tanrı'ya ve dinine olan mutlak bağlılığıydı asıl ona her engeli aştıran ve muzaffer kılan; yoksa kılıç bir hiçti."

Otto Von Bismark: Huzurunda eğiliyorum

Ey Muhammed! Sana çağdaş olamadığımdan dolayı çok müteessirim. Muallimi ve naşiri olduğun bu kitap senin değildir. O lahutidir... Beşeriyet senin gibi mümtaz bir kudreti bir defa görmüş, bundan sonra da bir daha görmeyecektir. Ben huzurunda kemal-i hürmetle eğiliyorum."
Abdullah MURADOĞLU (Yeni Şafak :6 MART 2006 )

#5 sekp

sekp

    Yeni Üye

  • Φ Yeni Üyeler
  • Pip
  • 18 İleti

Gönderi Tarihi: 04 Eylül 2006 - 18:40

SELAM HİDAYETE TABİ OLANLARA OLSUN;


ÖNCELİKLE ŞUNU BELİRTMEM GEREKİRYOR; HANGİ FİKRİ SAVUNURSA SAVUNSUN BİR İNSANIN İLK OLARAK EDEPTEN YANA NASİBİ OLMALIDIR DİYORUM.

YUKARIDAKİ YAZILARDA T.DURSUNUN KİTAPLARINDAN YAPILAN ALINTI ''FİKİR ENKAZLARI'' HİÇ BİR ŞEKİLDE OBJEKTİF BİR DEĞERLENDİRMENİN ÜRÜNÜ DEĞİLDİR. BUNLAR TAMAMİYLE YANLI BİR TUTUMUN KUSMUKLARIDIR.BUNU NERDEN ÇIKARDIĞIMA GELİNCE BİR TARİHÇİ EDASIYLA YAKLAŞILMIŞ GİBİ GÖSTERİLEN UĞRUNA CANLAR FEDA KAİNATIN EFENDİSİ UFUK PEYGAMBERİ HAZRETİ MUHAMMED MUSTAFA ALEYHİSSELATU VESSELAMI ANLATIRKEN ONU ANLATMANIN ONU ARAŞTIRMANIN EDEBİ VE HAYSİYETİNDEN YOKSUN OLUNDUĞU ORTADADIR.
AYIPTIR T. DURSUN BU MEMLEKETE NE KAZANDIRDIKİ İNSANLARIN BEYİNLERİNİ KURCALAMAKTAN VE TOPLUMU HİZBLEŞTİRMEDEN BAŞKA...HADİ ONUN YAZILARINDA Kİ EDEPSİZLİĞİ GEÇİYORUM PEKİ BU ALINTILARI YAPARKEN SİZ HİÇMİ AKIL ETMİYORSUNUZ. BU KULLANILAN USLUPLAR BÜYÜK ÇOĞUNLUĞU MÜSLÜMAN OLAN BU MEMLEKETTE TAMAMEN HAKARET KABİLİNDEN ÇİRKİN SÖZLERDİR.İNSAN BİR FİKRİ SAVUNURKEN ANLATTIĞI İNSAN HAKKINDA O ANLATILAN KİŞİYİ RENCİDE ETMEYECEK İFADELER KULLANMALI DEĞİL Mİ? HELEKİ BU KİŞİ MİLYAR İNSANIN KALBİNE TAHT KURMUŞ VE ANA BABASINDAN DAHA FAZLA SEVGİLİ BİR KİMSEYSE BU DURUMDA DAHA BİR İTİNAYLA YAKLAŞILMALI DEĞİL MİYDİ?
ŞİMDİ BEN BURDA O ZATIN MÜKEMMELLİĞİNİ ANLATMAYA KALKSAM İNANIN SAATLERİM GEÇER ELLERİM YORULUR AMA O YÜCE ŞAHSİYETİN HARİKULADELİKLERİNDEN ÇOK AZINI DAHİ DİLE GETİRMİŞ OLAMAM...
KALDI Kİ ŞU ZAMANA KADAR O ZATI MUHTEŞEMİ KİMSE TAM ANLAMIYLA ANLATABİLMİŞ DEĞİLDİR...

Thomas Carlyle:’İnsanlar her şeyden daha fazla Muhammed’e kulak vermelidir. Diğer bütün sözler, onun karşısında boş sözlerdir.’

Prof.Dr.H. Mones:’O’nun her sözü bir vecizedir.’

Jane Pelo:’O’nun davasında heyecanı asildi.’

Aleksi Lovazon:’O Allah tarafından gönderilmiş bir hak peygamberdir.’

G’la Faytt:’Ey şanlı arap!Aşk olsun sana....Adaletin ta kendisini bulmuşsun.’

Raymons Leronge:’14 asır geçmesine rağmen Hz. Muhammed bu zamanın tek rehberi,tek hidayet resulüdür.’

Sosyolog V.D.Eratsen:’Ben şahsen Hz. Muhammed’in hayranıyım.’

Prof.Jules Masserman:’Bütün zamanların en büyük lideri Muhammed idi.’

Prof.Dr. Michael Hart:Muhammed tarihte dini ve dünyevi açılandan en üstün başarıya ulaşmış tek kişidir.’

Tolstoy: Muhammed, hürmet ve saygıya fazlasıyla lâyıktır.

Gibson: Hz. Muhammed’i sevmeyenler onu yeterince tanımayanlardır.

Dostyoyevski: Büyük İslâm Peygamberi yüce yaratıcının katına çıkıp onunla buluşmuştur. Ben Mirac’a bütün kalbimle inanıyorum.

B. Smith: Büyük liderlerin hayat ve karakterleri ile yapılan eleştiriler İslâm Peygamberi için yapılamaz.

Prens Bismark: Senin asrında yaşayamadığımdan dolayı çok üzgünüm Ey Muhammed. Kur’an Allah’ın kitabıdır. İnsanlık senin gibi bir kabiliyeti bir defa görmüş bir daha göremeyecektir. Ben senin önünde hürmet ve saygı ile eğilirim.

Geothe: Hiç kimse Muhammed’in kurallarından daha ileri bir adım atamaz. Biz Avrupa Milletleri medeni imkânlarımıza rağmen Hz. Muhammed’in son basamağına varmış olduğu merdivenin daha ilk basamağındayız. Şüphe yok ki bu yarışmada kimse onu geçemeyecektir.

Shebol: Hz. Muhammed insan olması itibari ile bütün insanlık onunla övünür. Biz Avrupa’lılar 2000 sene sonra onun kıymetine ve hakikatine yetişsek en mesut ve en bahtiyar nesiller oluruz.

Bernard Shaw: Ben bu hayret uyandırıcı insanın hayatını inceledim. Benim görüşüme göre onu insanlığın kurtarıcısı olarak tanımamız lâzımdır.

Voltaire: Türk kardeşime diyeceğim ki; senin dinin bana çok saygı değer bir din görünüyor... senin dinin çok asil.

Lamartine: İnsan büyüklüğü hangi ölçüyle ölçülürse ölçülsün acaba ondan daha büyük bir insan bulunur mu?

Knematirul: Herkesin itiraf etmekten çekindiği şeyi ben haykırıyorum. Hz. Muhammed hiç kimse ile kıyaslanamayacak kadar büyük bir devrimcidir


BU İSİMLERİ GEÇEN ŞAHSİYETLER , SİZİ GEÇİYORUM FİKİR BABANIZ T. DURSUN'U SONSUZ DEFA KATLAYACAK KAPASİTEDE OLAN VE DÜNYAYA MAL OLMUŞ EVRENSEL ŞAHSİYETLERDİR. BAKINIZ BİR YABANCI OLMASINA RAĞMEN PEYGAMBER EFENDİMİZ HAKKINDA NE KADAR EDEPLİ VE SEÇİLMİŞ KELİMELERLE HİTAB EDİYORLAR. EVET ASL OLAN BUDUR.


T. DURSUNUN HAKKINDA SONRA BİR ARA İKİ KALEMDE BEN OYNATACAĞIM,AMA ŞİMDİ BU BAHSİMİN İÇİNE KATMAYI DÜŞÜNMÜYORUM.
VESSELAM....

#6 kralx

kralx

    Süper Üye

  • Φ Süper Üye
  • 19.946 İleti

Gönderi Tarihi: 04 Eylül 2006 - 20:59

Defalarca yazdık peygamber efendimiz ne amaçla evlenmiştir ve çok evliliği kaç yaşından sonra yapmıştır..
Eğer heva ve hevesi için olsaydı genç yaşta çok evlilik yapardı..
Amaç ne..?
Varılmak istenen nokta ne..?
Yoksa İnananların kutsal değerlerine saldırmak, tahrik etmek ve o topluluğun huzurunu bozmakmı..
Kimsenin, İslam peygamberine "şehvetli", hanımlarına "karı", ve rabbinede "tanrısı" deme hakkı yoktur..
Ayrıca başlık İslamın peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v)' e çok büyük bir hakaret içeriyor..


Saygılar..

#7 saklıgerçek

saklıgerçek

    Genç Üye

  • Φ Yeni Üyeler
  • PipPip
  • 212 İleti

Gönderi Tarihi: 07 Eylül 2006 - 13:41

Sekp denen vatandaş Artık cümle alem din denen şeylerin peygamber denen şahısların uyduruğu olduğunu bilmekte eğer Kurandaki ayeteleri süslüyerek anlatan çoğu tevsir profesör ünvanlı ulema cahil cühelası olmasaydı bu çözülme çok daha önce başlardı.

Alıntı yaptığın site burda

-http://www.islamustundur.com/konular/annelerimiz.htm-

hiçbirşey ifade etmiyor sen bana ayetlerden bahset yazdığıma ayetlerle cevap ver verebiliyorsan hadi sana bikaç tane yazayım da düşün eğer muhammet bu vahiyleri Allahtan aldı ise açıklamasını bir yap bakalım.

8/1. Sana harp ganimetlerini sorarlar. De ki: "Onlar Allah ve Resul içindir. O halde Allah'tan korkun ve aranızda barıs ve esenligi
kurun. Ve eger müminler iseniz Allah'a ve O'nun Resulü'ne itaat edin!"

8/41. Dogru ile yanlısın ayrılıs günü, iki toplulugun karsılastıgı gün, kulumuza indirmis oldugumuza inanıyorsanız sunu bilin:
Ganimet/kazanç olarak elde ettiginiz seylerin beste biri Allah'a, resule, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmısa aittir. Allah
herseye kadirdir
.

Allahın ganimete ihtiyacımı var bi açıkla bakalım muhammedin şehveti isimli yazı olayın vuku bulduğu dönemde muhammedin eşi ayşe yi bile patlatmışken savunmak sanamı düştü olayları iyi incele.

#8 saklıgerçek

saklıgerçek

    Genç Üye

  • Φ Yeni Üyeler
  • PipPip
  • 212 İleti

Gönderi Tarihi: 07 Eylül 2006 - 14:00

Defalarca yazdık peygamber efendimiz ne amaçla evlenmiştir ve çok evliliği kaç yaşından sonra yapmıştır..
Eğer heva ve hevesi için olsaydı genç yaşta çok evlilik yapardı..
Amaç ne..?
Varılmak istenen nokta ne..?
Yoksa İnananların kutsal değerlerine saldırmak, tahrik etmek ve o topluluğun huzurunu bozmakmı..
Kimsenin, İslam peygamberine "şehvetli", hanımlarına "karı", ve rabbinede "tanrısı" deme hakkı yoktur..
Ayrıca başlık İslamın peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v)' e çok büyük bir hakaret içeriyor..
Saygılar..



Sevgili kral heva heves vs anlatmışsında bilmeden anlatmışsın muhammet 25 yaşında hz hatice ile evlenmiş ve onla 25 sene kadar evli kalmıştır hatice yahudi asıllı zengin ve başından iki evlilik geçmiş bir hanımdı kervanları vardı muhammet le evlendiğinde 40 yaşında idi şimdi para pul hatice hanımın ******* yapmak kolaymı? İslam genel olarak şehveti içerir ve ayetler de bu yöndedir en basiti kendi hanımını bir başkası ile ilişkide yakalalarsan dört tane sözüne güvenilir şahit getirmek zorundasın yoksa 80 sopa yersin.

24/4. iffetli kadınlara iftira atıp da dört tanık getirmeyenlere gelince, onlara hemen seksen vurus vurun. Ve onların tanıklıklarını asla
kabul etmeyin. Onlar, sapmısların ta kendileridir.

diğer karı lafına gelince kurandada böyle geçer istiyorsan bak.

24/26. Murdar karılar murdar erkeklere, murdar erkekler de murdar karılara... Temiz kadınlar temiz erkeklere, temiz erkekler de temiz
kadınlara... Bunlar, ötekilerin söylediklerinden arınmıslardır. Bunlar için bir bagıslanma ve bol bir rızık vardır.

Şimdi söyle bakalım kurana göre konuşan birine tahrikçi demekle ne anlatmak istedin ayetler ortada.

#9 kralx

kralx

    Süper Üye

  • Φ Süper Üye
  • 19.946 İleti

Gönderi Tarihi: 08 Eylül 2006 - 10:34

Arkadaşım sana cevap vermiyorum...
Zira amacını baştan aşmışsın..
İslam peygamberine zampara deme cürriyetini gösterenlere hiç bir sözüm olamaz..
İslam'a da şehvet dini demişsin..
Bu bir fikir değilki bişiler yazsam karşında..
Sen nereden gördün zamparalığı delilin ne, belgen ne..
İftiralara nasıl karşılık verilir bilmiyorum..
Yani şimdi ben ne diyim sana..
İslam dini zinaya yaklaşmayın dicek ve sen çıkacaksın tam zıttını sölüceksin..
Olmazki böyle..

#10 enkas

enkas

    Genç Üye

  • Φ Yeni Üyeler
  • PipPip
  • 243 İleti

Gönderi Tarihi: 11 Eylül 2006 - 07:02

Akıncı efendi nikinden belli ne kafada olduğun ama neyse gelelim açıklamalarına şimdi sana ayet yazıyorum umarım kafanın kapasitesi yeterlidir.
33/36. Allah ve resulü bir iste hüküm verdiklerinde, inanmıs bir erkekle inanmıs bir kadının, islerini kendi isteklerine göre belirleme
hakları yoktur. Allah'a ve resulüne isyan eden, açık bir sapıklıga batıp gitmis demektir.
33/37. Hani sen Allah'ın nimetlendirdigi, senin de lütufta bulundugun kisiye "Esini yanında tut, Allah'tan kork!" diyordun ama, Allah'ın
açıklayacagı bir seyi de içinde saklıyordun; insanlardan çekiniyordun. Oysaki kendisinden korkmana Allah daha layıktır. Zeyd o
kadından ilisigini kesince onu sana nikâhladık ki, evlatlıkları esleriyle iliskilerini kestiklerinde, müminler için o kadınlarla evlenmede
bir güçlük olmasın.
Zaten Allah'ın emri yerine getirilmistir.
33/5. Evlatlıklarınızı öz babalarına nispet ederek çagırın! Böyle yapmanız Allah katında adalete daha uygundur. Eger onların babalarını
bilmiyorsanız, o takdirde onlar sizin din kardesleriniz ve dostlarınızdır. Yanılarak islediginiz seyde, üzerinize günah yoktur; fakat
kalplerinizin kastetmis oldukları müstesna. Ve Allah Gafûr ve Rahîm'dir.
33/40. Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası degildir; O, Allah'ın resulü ve nebilerin sonuncusudur. Allah herseyi
geregince biliyor.
33/50. Ey Peygamber! Biz sana su hanımları helal kıldık: Mehirlerini verdigin eslerin, Allah'ın sana ganimet olarak verdiklerinden elinin
altında bulunanlar, amcalarının, halalarının, dayılarının, teyzelerinin kızlarından seninle birlikte hicret edenler. Peygamber kendisiyle
evlenmek istediginde, kendisini Peygamber'e hibe eden mümin bir kadını da öteki müminlere degil, yalnız sana özgü olmak üzere
helal kıldık
. Onlara esleri ve elleri altındakiler hakkında neler farz kıldıgımızı biz biliriz. Sana bir zorluk olmasın diyedir bu... Allah
Gafûr'dur, Rahîm'dir.

Kendi evlatlığının karısını almak için Allahtan ayet indi diyen bir peygamber yukardaki yazıyı başka siteden kopyaladığın yazıyla cevaplamışsın ancak güneş balçıkla sıvanmıyor hadi bakayım bunada bir cevap yaz.

ALLAH VE RESULÜ NE DEMEKTİR?
ÖNCE ONU BİLELİM DEMİ YAAAAA
ALLAH KAİNATTAKİ EWRENSEL YASALARI TEMSİL EDER
RESULÜ İSE İSLAMIN YANİ DENGENİN PRENSİPLERİNİ
dinde hiçbir öğreti belli başlı şahıslara münhasır değildir,her birpeygamberin herbir meleğin ve herbir kitabın kainatta ,sistemde var olan değişmez bir olguyla illşikisi vardır
mesela hz.isa vahyi temsil eder
hz.ibrahim tevhidi yani bütünlük ve dengeyi
ilh,sürer gider,biraz samimi olupta bazı şeyleri anlamaya çalışsanız anlarsınız ama kutsal bir kitaba önyargıyla bakarak ve ne idiğü belirsiz bir mealden okuyarak,(yani muhakkak mana kayar böyle meallerde )bu iş olmaz
bu iftiranın altından değil bir tek müddei,silsileniz gelse kalkamaz....
ALEMDE MEŞHUD OLAN BU DEVRAN,
TEKAMÜL İÇİNDİR KEMALE DOĞRU.
HER NOKTA CEVVAL HER ZERRE RAKSAN,
UÇUP GİDRLER VİSALE DOĞRU.
EKVAN İNSAN KOŞUP GİDERLER ,
TUTULMAZ KAPILMAZ HAYALE DOĞRU.
İNSAN İSEN GEL MATLUBU ANLA,
YORULMA GİTME CELALE DOĞRU.
UFK-I EZELDE DOĞAN BİR GÜNEŞ,
GİDER Mİ ACEP ZEVALE DOĞRU.
İFATE ETME KIYMETLİ VAKTİ,
ÇEVİR YÜZÜNÜ CEMALE DOĞRU
...

#11 HİMYATA

HİMYATA

    Genç Üye

  • Φ Yeni Üyeler
  • PipPip
  • 248 İleti

Gönderi Tarihi: 11 Eylül 2006 - 07:37

[quote name='saklıgerçek' post='351866' date='Sep 7 2006, 03:41 AM']
Sekp denen vatandaş Artık cümle alem din denen şeylerin peygamber denen şahısların uyduruğu olduğunu bilmekte eğer Kurandaki ayeteleri süslüyerek anlatan çoğu tevsir profesör ünvanlı ulema cahil cühelası olmasaydı bu çözülme çok daha önce başlardı.

Alıntı yaptığın site burda

-http://www.islamustundur.com/konular/annelerimiz.htm-

hiçbirşey ifade etmiyor sen bana ayetlerden bahset yazdığıma ayetlerle cevap ver verebiliyorsan hadi sana bikaç tane yazayım da düşün eğer muhammet bu vahiyleri Allahtan aldı ise açıklamasını bir yap bakalım.

8/1. Sana harp ganimetlerini sorarlar. De ki: "Onlar Allah ve Resul içindir. O halde Allah'tan korkun ve aranızda barıs ve esenligi
kurun. Ve eger müminler iseniz Allah'a ve O'nun Resulü'ne itaat edin!"

8/41. Dogru ile yanlısın ayrılıs günü, iki toplulugun karsılastıgı gün, kulumuza indirmis oldugumuza inanıyorsanız sunu bilin:
Ganimet/kazanç olarak elde ettiginiz seylerin beste biri Allah'a, resule, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmısa aittir. Allah
herseye kadirdir
.

Allahın ganimete ihtiyacımı var bi açıkla bakalım muhammedin şehveti isimli yazı olayın vuku bulduğu dönemde muhammedin eşi ayşe yi bile patlatmışken savunmak sanamı düştü olayları iyi incele.
[/quote]


tabirlerin tasvirlerin ciddi manada tam bir çöplük haysiyetinde.bana eğer karşılık vereceksen iyice düşün sonra gel demeyeceğim çünkü sen ne kadar düşünürsen düşün varacağın yer yine debelendiğn yerdir.

ayrıca alıntı yaptığı yer burası diyip adresi vermişsin sağolasın ben yazmayı unutmuşum yazman iyi olmuş merak eden kardeşlerim o siteyede bir baksınlar güzel konular ve linkler var tavsiye ederim .yani farkında olmadan işe yaradığın bir yer olmuş teşekkürler.her neyse..

kurandakı ayetleri süsleyerek anlatan hocalar demişsin ; cehaletini bir kez daha sergilemişsin .o süs dediğin iş tefsir ilmidirki arapçaya vakıf olmadan ki bu arapça kuranın nazil olduğu dönemin arapçası olmak durumunda, arapça sözleri ,deyimleri bilmende gerekiyor,sarf ve nahf ilmi derler bunlara ,ayrıca ayetler genelde olan bazı olaylar durumlar ,sorular üzerine nazil olmuşturki bu olayları o olayın geçtiği yerde bulunan şahısları onların ne sorduğunu vs... bilmen gerekli yoksa senin ve senin benzerlerinin sandığı gibi kuranı dizine koyup ben bu ayete ne mana versem bu ayetten nasıl mana çıkarsam diye yazılmaz. haa yazılmamışmıdır elbette bazı kimseler çıkmıştır meal yazacam diye isim vermeme gerek yok zaten onlarda ortada ki bunların sayısı biri ikiyi geçmez meallerine itibar edilmemektedir.sen bırak kuranı tefsir etmeyi öyle alım insanlar gelmişlerki bir hadis naklederken boy abdesti almışlardır,edepten ve hayadan...bunları sana yazmadım hemen heycanlanma okuyan bir müslüman olursa faidalansın diye belirtiyorum .yoksa her satırımın muhatabı olacak duruş yok sende...

ayrıca belirttiğin ayetler:
O AYETLERDE ALLAHA VE RESULUNE AİİTTİR DENİLEN GANİMETLER; HERHANGİ BİR TEFSİRE MÜRACAAT ETMEME GEREK KALMAKSIZIN HEMEN ANLADIMKİ ALLAHA AİTTİR DENİLİRKEN BEYTÜLMAL (DEVLET HAZİNESİ) KASTEDİLMİŞTİR. VE FAKAT BEN İLİM ADAMI DEĞİLİM İŞİN UZMANLARINA BAKAYIM NE DİYORLAR DEDİM .ELHAMDÜLİLLAH ONLARDA AYNI İFADEYİ KULLANMIŞLAR...YANİ ALLAHA AİTTİR DENİLİRKEN BURDA DEVLET HAZİNESİ KASTEDİLMİŞ OLUYOR ...
YOKSA YERLERİN VE GÖKLERİN YARATICISI NE YAPSIN MALI MULKÜ HAŞA YÜZBİN KERE HAŞA ...

bak sana tavsiyem şudur diyecektim ama vazgeçtim sen aynen devam edersin sana nasihat kar etmez bende senle vakit kaybetmem zaten sana değil senin şu yazdıklarını okuyan insanlaradır bu yazdıklarım ...sana öylesine SANA diyorum ...haa unutmadan SENİ ATEŞLE MÜJDELERİM

[quote name='HİMYATA' date='Sep 10 2006, 09:37 PM' post='355979']
tabirlerin tasvirlerin ciddi manada tam bir çöplük haysiyetinde.bana eğer karşılık vereceksen iyice düşün sonra gel demeyeceğim çünkü sen ne kadar düşünürsen düşün varacağın yer yine debelendiğn yerdir.

ayrıca alıntı yaptığı yer burası diyip adresi vermişsin sağolasın ben yazmayı unutmuşum yazman iyi olmuş merak eden kardeşlerim o siteyede bir baksınlar güzel konular ve linkler var tavsiye ederim .yani farkında olmadan işe yaradığın bir yer olmuş teşekkürler.her neyse..

kurandakı ayetleri süsleyerek anlatan hocalar demişsin ; cehaletini bir kez daha sergilemişsin .o süs dediğin iş tefsir ilmidirki arapçaya vakıf olmadan ki bu arapça kuranın nazil olduğu dönemin arapçası olmak durumunda, arapça sözleri ,deyimleri bilmende gerekiyor,sarf ve nahf ilmi derler bunlara ,ayrıca ayetler genelde olan bazı olaylar durumlar ,sorular üzerine nazil olmuşturki bu olayları o olayın geçtiği yerde bulunan şahısları onların ne sorduğunu vs... bilmen gerekli yoksa senin ve senin benzerlerinin sandığı gibi kuranı dizine koyup ben bu ayete ne mana versem bu ayetten nasıl mana çıkarsam diye yazılmaz. haa yazılmamışmıdır elbette bazı kimseler çıkmıştır meal yazacam diye isim vermeme gerek yok zaten onlarda ortada ki bunların sayısı biri ikiyi geçmez meallerine itibar edilmemektedir.sen bırak kuranı tefsir etmeyi öyle alım insanlar gelmişlerki bir hadis naklederken boy abdesti almışlardır,edepten ve hayadan...bunları sana yazmadım hemen heycanlanma okuyan bir müslüman olursa faidalansın diye belirtiyorum .yoksa her satırımın muhatabı olacak duruş yok sende...

ayrıca belirttiğin ayetler:
o ayetlerde Allah ve resulune aiittir denilen ganimetler; herhangi bir tefsire müracaat etmeme gerek kalmaksızın hemen anladım ki Allaha aittir denilirken beytülmal( devlet hazinesi) kastedilmiştir .fakat ben ilim adamı değilim işin uzmanlarına bakayım onlar ne diyor dedim. elhamdülillah onlarda aynı ifadeyi kullanmışlar Yani Allaha aittir denilirken burda devlet hazinesi kastedilmiş oluyor ...
Yoksa yerlerin ve göklerin hüküm ve tasarrufu kendisine ait olan rabbimiz ne yapsın malı mülkü ? ihtiyaçtan beridir o yüceler yücesi...
bak sana tavsiyem şudur diyecektim ama vazgeçtim sen aynen devam edersin sana nasihat kar etmez bende senle vakit kaybetmem zaten sana değil senin şu yazdıklarını okuyan insanlaradır bu yazdıklarım ...sana öylesine sana diyorum ...haa unutmadan seni ateşle müjdelerim!!! :excl:

İnsan, Bizim kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmüyor mu? Şimdi o, apaçık bir düşman kesilmiştir.
Kendi yaratılışını unutarak Bize bir örnek verdi; dedi ki: "Çürümüş-bozulmuşken, bu kemikleri kim diriltecekmiş?"
De ki: "Onları, ilk defa yaratıp-inşa eden diriltecek. O, her yaratmayı bilir."


#12 GERCEK_KADER

GERCEK_KADER

    Yeni Üye

  • Φ Üyeler
  • Pip
  • 18 İleti

Gönderi Tarihi: 12 Eylül 2006 - 23:35

Allah'a karşı yalan uydurup iftira düzenden ve O'nun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kimdir? Şüphesiz O, suçlu-günahkarları kurtuluşa erdirmezDoğrusu, uydurulmuş bir yalanla gelenler, sizin içinizden birlikte davranan bir topluluktur; siz onu kendiniz için bir şer saymayın, aksine o sizin için bir hayırdır. Onlardan her bir kişiye kazandığı günahtan (bir ceza) vardır. Onlardan (iftiranın) büyüğünü yüklenene ise büyük bir azab vardır. (NUR SURESİ / 11)

Onu işittiğiniz zaman, erkek mü'minler ile kadın mü'minlerin kendi nefisleri adına hayırlı bir zanda bulunup: "Bu, açıkca uydurulmuş iftira bir sözdür" demeleri gerekmez miydi? (NUR SURESİ / 12). (YUNUS SURESİ / 17)
O durumda siz onu (iftirayı) dillerinizle aktardınız ve hakkında bilginiz olmayan şeyi ağızlarınızla söylediniz ve bunu kolay sandınız; oysa o Allah katında çok büyük (bir suç)tür. (NUR SURESİ / 15)

Onu işittiğiniz zaman: "Bu konuda söz söylemek bize yakışmaz. (Allah'ım) Sen yücesin; bu, büyük bir iftiradır" demeniz gerekmez miydi? (NUR SURESİ / 16)
kardeşim iftira etme bilmediğin kafanın almadığı konulara dalma boğulursun sonra

#13 HİMYATA

HİMYATA

    Genç Üye

  • Φ Yeni Üyeler
  • PipPip
  • 248 İleti

Gönderi Tarihi: 16 Eylül 2006 - 00:41

Selam Efendim



Allah’ın Reşit en Muallim kulu
O dur Islah eden ulaştırır Hakka Doğru
Resulallahtır Âlim Efendim
Nasihattir sözleri odur Müstakim
Allah’ın elcisi Muhammed Mustafa

Allah’ın Salih en asil Habibi
O dur en Masum saf kalplisi
Sadullahıir Ahsen efendim
iyi ve güzel huylu odur Halim
Mübarek kulu Muhammed Mustafa

Nurunu Saçan gönülleri aydınlatan
O dur son Nebi kulu Rabbine ulaştıran
Neciyullahtır Selam Efendim
Sağlam delildir sözleri odur Emin
Allah'ın sırdaşı Muhammed Mustafa

İnsan, Bizim kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmüyor mu? Şimdi o, apaçık bir düşman kesilmiştir.
Kendi yaratılışını unutarak Bize bir örnek verdi; dedi ki: "Çürümüş-bozulmuşken, bu kemikleri kim diriltecekmiş?"
De ki: "Onları, ilk defa yaratıp-inşa eden diriltecek. O, her yaratmayı bilir."


#14 saklıgerçek

saklıgerçek

    Genç Üye

  • Φ Yeni Üyeler
  • PipPip
  • 212 İleti

Gönderi Tarihi: 18 Eylül 2006 - 11:04

Şehvet Olayında 2. Perde


Tebenni Olayı
Zeyd ibn Harise / Zeyneb binti Cahş / Muhammed
--------------------------------------------------------------------------------

Cahiliye döneminde bir çocuğu evlat edinmek isteyen kişi bunu halkın önünde bildirerek yaptığı zaman, o çocuk, evlat edinen kişinin öz oğlu sayılır, evlat edenin ismini alır ve birbirlerine varis olurlardı. Bu olaya Tebenni denmektedir. Baba oğul arasındaki bütün hukuki işlemler, evlat edinen ile evlatlığı arasında da aynen geçerli olduğu gibi, evlat edinilen, evlat edenin kızını veya herhangi bir yakın akrabasını kendisini eş olarak alamaz, evlat edinende, kendi öz evladında olduğu gibi evlat edindiği kimsenin boşadığı veya dul eşiyle hiç bir şekilde evlenemezdi..

Tebenni konusu ayrıca bir hadiste de geçer..

Hz. Aişe radıyallahu anh anlatıyor: "Ebu Huzeyfe İbnu Utbe İbni Rebi'a İbni Abdi Şems radıyallahu anh -ki bu zat Bedir gazvesine katılmıştı- Sâlim'i evlat edinmiş ve kardeşinin kızı Hind Bintu'I-Velid İbni Utbe İbni Rebi'a ile evlendirmişti. Sâlim ise, ensardan bir kadının azadlısı idi: Nitekim, Resülullah aleyhissalâtu vesselam da Zeyd radıyallahu anh'ı evlat edinmişti. Cahiliye devrinde kim bir adamı evlat edinirse, halk bu adamı evlat edinen kimseye nisbet ederek çağırırdı. O, ayrıca yeni babasına varis de olurdu. Bu tatbikat Rab Teâla'nın şu kavl-i şerifleri nazil oluncaya kadar devam etti. (Meâlen): "Onları kendi babalarına nisbet edin. Allah katında doğru olanı budur. Eğer babalarının kim olduğunu biliyorsanız, zaten onlar sizin din kardeşleriniz ve dostlarınızdır. (Ahzab 5)
Buhari, Nikâh 15, Megazi 11;
Nesâi, Nikâh 8, (6, 63-64);
Ebu Dâvud, Nikah 10, (2061).

Ahlaki değerler açısından bakıldığında bu olayda hernekadar bir sakınca görülmemekteyse de, Kuran'a göre Allah, evlatlık kurumunu kaldırmayı uygun görmüştür.. Özellikle, Peygamberin, evlatlığının karısı ile evlenmesi gündeme gelince, konu ile ilgili ayetler göndermeye başlayarak önce Tebenni olayını yasaklamış, daha sonrada Peygamberini evlatlığının boşadığı karısı ile bizzat kendisi evlendirmiştir ki, evlatlıklarının boşadıkları karıları ile evlenmek isteyen diğer Müslümanlara bu konuda bir güçlük olmasın... Bu yaklaşım sadece İslami düşünceye ait bir yorum değil, Ahzab 37. ayetin içeriğidir.

Ahzab 37. ayetde konu edilen kişi, önceleri Hatice’nin kölesi durumunda, daha sonraları ise Muhammed’in evlatlığı olan, Zeyd ibn Harise’dir.
Zeyd, 8 yaşlarında, Kayn Ibn Cisr oğulları tarafından annesinin yanından kaçırılarak Mekke’nin en büyük panayırı olan Ukaz çarşısında satılığa çıkarıldığında, Hatice’nin yakın akrabası Hakim ibn Hizam tarafından, Hatice için 400 dirhem karşılığında satın alınır.. Hatice, Muhammed ile evlendiğinde, Zeyd’i Muhammed’e hediye eder ve Muhammed’de Zeyd’i kendisine işlerinde yardımcı yapar. Aradan zaman geçer.. Bu süre içinde Zeyd yeni hayatına alışır. Köle olarak satılmasına rağmen, köle muammelesi görmemektedir.. Hatice gibi zengin bir kadının, ve Muhammed gibi saygınlığı olan bir kişinin yardımcısıdır ve hayatından mutludur.. Bir gün, oğlunun Muhammed’in yanında olduğunu öğrenen baba Harise, yanına kardeşi Kab’ı da alarak Mekke’ye gelir ve Muhammed’i bulur. Ukaz panayırında oğluna ödenen fidyeyi geri ödeyerek oğlunu geri almak istediğini söyler.. Muhammed, Zeyd’i çağırır. Zeyd, gelenlerin babası ve amcası olduğunu tasdik eder. Bunun üzerine Muhammed, Zeyd’e isterse kendisinin yanında kalabileceğini, isterse babası ile gidebileceğini söyler.. Zeyd, “Harise benim babamdır ama ben kimseyi sana tercih edemem, sen de benim babam yerinesin” der.. Zeyd’in bu konuşması üzerine, Muhammed, Zeyd’i Kabe’nin önünde orada bulunanların karşısında evlatlık olarak aldığını beyan eder ve ona kendi ismini verir.. Zeyd ibn Harise'nin soyadı değişerek Zeyd ibn Muhammed olur.. Bu durumdan Zeyd’in babası da hoşnut kalarak geri döner.

Hikayenin buraya kadarki kısmı bütün tarihçiler tarafından aynı şekilde anlatılmış olmakla beraber, bundan sonraki kısımlar farklı anlatılar içerir..En güvenilir İslam tarihçisi olarak bilinen Taberi hikayeyi şu şekilde nakleder..
Tanrı elçisi günün birinde Zeyd’i aramak üzere onun evine gelir. Kapıda yünden örülmüş bir perde asılıdır. Peygamber kapının önündeyken rüzgar perdeyi kaldırır. O anda Zeyneb içerde çıplak olarak bulunmaktadır.. Tanrı elçisinin gözü ona ilişir, güzelliği hoşuna gider ve kalbinde iz bırakır.. Akşam olupda Zeyd eve gelince, Zeyneb ona Peygamberin geldiğini söyler.. Zeyd, “ Eve girmesini rica etmeli idin” der.. Zeyneb, “ Eve girmesini rica ettiysemde girmedi..” der.. Zeyd, “ Peki ayrılırken bir şey soylemedi mi ..” der.. Zeyneb, “Kalpleri değiştiren Tanrı kutludur dedi” der... Bu söz üzerine Zeyd, Muhammed’in Zeyneb’e aşık olduğunu ve onunla evlenmek isteyebileceğini düşünerek, onun yanına gider ve “Ey Tanrı elçisi, evime geldiğini söylediler, babam ve anam sana feda olsun, eve girmeliydin.. Zeyneb hoşuna gitmiş olabilir, eğer hoşuna gittiyse hemen boşarım” der... Muhammed, “Karın hakkında bir şüpheye mi düştün ? ” diye sorar.. Zeyd, “ Ey Tanrı elçisi, hiçbir hususta ondan şüphelenmedim ve ondan hayırdan başka bir şey görmedim” der.. Muhammed ona, daha sonra Ahzab Suresi 37. ayette de bahsi geçen “Eşini tut, Allah’dan kork” sözlerini sarfeder. Ancak herşeye rağmen Zeyd, ne düşündüyse Zeyneb’i boşar..
( Zainab Bint Jahsh and her marriage with Muhammad: Annals of al-Tabari, 2:563 )
Bu olay, Mahmud Esad'ın, Tarih-i Din-i İslam kitabında da Kadı Beyzavi tefsirinden ve Taberi tarihinden alındığı şekli ile anlatılırsa da, Mahmud Esad olayı Taberi ve Kadı Beyzavi'nin anlattığı şekilde kabul etmez.

Mahmud Es'ad- Tarih-i Din-i İslam ( Syf. 603 )
Zeyneb binti Cahş ile Evlenmesi
Zeyneb'in babası, Huzeyme kabilesinden Cahş bin Rebab bin Ya'mer'dir. Anası, Rasul-ü Ekrem hazretlerinin halası Umeyne binti Abdülmuttalib'dir.
Asıl ismi Berre idi. Rasul-ü Ekrem hazretleri Zeyneb ismini verdi. Künyesi Ümmül Hakem'dir. Evvelce Zeyd bin Harise'nin zevcesi idi. Onu Hazreti Peygamber evlendirmişti. O boşadıktan sonra Ümmehat-ı müminin sırasına girmiştir.
Kadı Beyzavi tefsirinde ve Taberi tarihinde ve diğer siyer kitaplarında deniliyorki, Zeyneb bir sene kadar Zeyd ile hayatını devam ettirdikten sonra bir gün Resul-ü Ekrem hazretleri Zeyd'i görmek üzere evine geldi. Kapıyı açınca Zeyneb'i açık saçık bir halde gördü. Yüzünü çevirip Zeyneb'in nerede olduğunu sordu. Zeyneb dışarı gittiğini söyledi. Hazreti Peygamber Zeyneb'i her vakit görürse de, o halde görmediğinden pek makbul göründü. Tekrar bakmak istemişse de de bakmayıp, - Ey kalbleri ve gözleri çeviren Allah'ım senin şanın pek yücedir, diyerek geri döndü.

Ancak, Taberi ve Beyzavi'nin anlatılarını kabul etmemekle beraber, 604. Sayfada yer alan Zeyneb ile ilgili ifadelerinde çelişkiye düşer.

Zeyneb'den şöyle rivayet edilir: Rasul-ü Ekrem hazretlerinin beni görüp beğenmesinden sonra Zeyd benimle evlilik münasebetinde bulunmadı.
Zeyneb'in bu ifadesi zaten Taberi'nin anlatımını tamamlamaktadır.
Daha önce de belirtildiği gibi, Cahiliye dönemi Arab geleneklerine göre, kişilerin, öz oğullarının boşadıkları karıları ile evlenmeleri mümkün olmadığı gibi, evlat edindiklerinin de öz oğulları durumuna gelmelerinden dolayı, aynı şekilde evlatlıklarının da boşadıkları karıları ile evlenmeleri mümkün değildir.. Ahzab 4 bu soruna çözüm getirir..
“Allah bir adamın içinde iki kalp yaratmadığı gibi, zihar yaptığınız eşlerinizi de analarınız yerine tutmadı.. ve evlatlıklarınızıda öz oğullarınız olarak tanımadı..Bunlar sizin ağızlarınıza geliveren sözlerden ibarettir. Allah ise gerçeği söyler ve doğru yola O eriştirir.”
( Burada, evlatlık konumunun Allah tarafından kabul görmediği belirtilirken, neden bu konunun zihar konusu ile aynı ayette birleştirilerek, her ikisine birden yasak getirilmesi dikkat çekicidir.. Bilindiği gibi, cahiliye döneminde kişiler evlenirlerken, evlendikleri kadınlara bir mehir biçerlerdi. Bu mehir, onları boşadıkları taktirde kendilerine ödenmesi gereken para veya malın miktarını belirlemekteydi.. Bir kısım Araplar, karılarından mehir vermeden kurtulmak için, onları boşamaz ve kendilerine “sen artık bana anamın sırtı gibisin” diyerek her türlü karı koca ilişkisini keserlerdi..Buna "Zıhar" denirdi.. Bu durumda, kadın o erkeğin karısı olmaktan çıkar, onun anası yerine geçer ve adeta sadece ev işlerinde yardımcı bir kişi durumuna gelirdi. Ahzab 37 bu adeti ortadan kaldırarak zıhar konusunda doğru bir iş yapmış oluyor ancak, bir doğrunun yanına bir yanlışı yerleştirerek, o yanlışı, bir doğrunun altında saklar niteliktedir.. Ayrıca, burada bahsi geçen zıhar konusundan da anlaşıldığı gibi, kadını boşarken mehir vermenin, bir kısım İslami Düşüncenin iddia ettiği gibi İslam ile gelmiş bir kural olduğunu değil, Cahiliye döneminden kalma bir adet olduğunu göstermektedir..)

Ahzab 4 ayetle birlikte, Zeyd, evlatlık durumundan çıkmıştır.. Ancak, Zeyd hala, Zeyd Ibn-i Muhammed’dir ve adınında değişmesi gerekmektedir.. Arkasından, Ahzab 5 gelir...

“ Evlat edindiklerinizi, babalarına nispet ederek çağırın, Allah yanında en doğrusu budur. Eğer babalarının kim olduğunu bilmiyorsanız, bu taktirde onları din kardeşleriniz ve gözettiğiniz kimseler olarak kabul edin..”

Zeyd bu şekilde tekrar Zeyd Ibn-i Harise olur.. Ve oğul olma durumundan çıktığı için, Muhammed’in Zeyneb’le evlenebilmesine mani onemli bir engel de ortadan kalkar.. Burada akla gelen bir soru da, neden her konuda Peygamberine karşı uyarıcı olan Tanrı’nın, Muhammed, Zeyd’i evlatlık alırken bu ayeti göndermediği ve aradan onca zaman geçtikten ve bu Zeyneb olayı meydana çıktıktan sonra, acele olarak evlatlıkların kabul edilmedikleri ile ilgili bir ayetin ortaya atıldığıdır..
Bu boşanmanın ardından, Muhammed kendisine Ahzab 37 ayetin geldiğini söyler..
“ Resulüm, hani Allah’ın nimet verdiği, senin de kendisine iyilik ettiğin kimseye, “Eşini yanında tut, Allah’tan kork” diyordun. Allah’ın açığa vuracagı şeyi, insanlardan çekinerek içine gizliyordun. Oysa asıl korkmana layık olan Allah’tır. Zeyd, o kadından ilişiğini kesince biz onu sana nikahladık ki evlatlıkları, karıları ile ilişkilerini kestiklerinde müminlere bir güçlük olmasın. Allah’ın emri yerine getirilmiştir..” Bu şekilde Ahzab 37 de gelerek Muhammed’e göre Allah’ın emri yerine gelmiştir.. Bu ayet Kuran'da üzerinde en çok tartışılan ayetlerden biridir.. Burada İslami düşünce, ayette yer alan “Eşini yanında tut, Allah’tan kork” ifadesini, Taberi’nin hikayesinde anlattığı şekilde değilde, Zeyd’in, eski bir köle olmasından dolayı Zeyneb tarafından hakir görüldüğü için, kendisini Muhammed’e şikayet etmesi üzerine, Muhammed’in Zeyd’e karşılığı olarak yorumlar. Bu düşünce şekli tartışmalıdır çünkü, Zeyd yeri yurdu belli olmayan rastgele bir insan değildir. Babası Harise, Beni Kelb kabilesindendir, annesi ise Tay kabilesinden Suda’dır. Herşeyden önce, Zeyd’in durumundaki bir insanın Muhammed’e onun halasının kızını şikayet etme gibi bir cesaret göstermesi pek mümkün değildir.. Daha da önemlisi, Muhammed’in sözünden kesinlikle çıkmayan, onun bir dediğini iki etmeyen, ve onun için her an canını vermeye hazır olan Zeyd’in, kendisine, "eşini yanında tut, Allah’tan kork" demesine rağmen, Muhammed’i gene de dinlemeyerek, karısını, yani kendisi için her an ölmeye hazır kişinin halasının kızını boşamaya cesaret etmesinin ne derece akla yatkın olduğu da tartışmalıdır..
Herşeyden önce, evlatlığın karısı o mümin kişinin gelinidir. Gelin ise o kişiye baba diye hitap etmektedir.. Kim olursa olsun, böylesine bir davranışa Tanrı’nın onay verdiğini iddia etmek de oldukça düşündürücüdür..
Ahzab 37 ayetin gelmesiyle birlikte, Tanrı'dan, Peygamberin evlatlığının karısı ile evlenebileceğine dair onay çıkar.. Arkasından, Ahzab 40 ayet, Zeyd'in babası olmadığını bir defa daha vurgular..
33/40. Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allah'ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.
Daha sonra Kuran’da İslami çevrelerin dışında bir çok tartışmaya sebeb olan Ahzab 50. ayet Peygambere hala kızını helal kılar..
50. Ey Peygamber! Mehirlerini verdiğin hanımlarını, Allah'ın sana ganimet olarak verdiği ve elinin altında bulunan cariyeleri, amcanın, halanın, dayının ve teyzenin seninle beraber göç eden kızlarını sana helâl kıldık. Bir de Peygamber kendisiyle evlenmek istediği takdirde, kendisini peygambere hibe eden mümin kadını, diğer müminlere değil, sırf sana mahsus olmak üzere (helâl kıldık). Kuşkusuz biz, hanımları ve ellerinin altında bulunan cariyeleri hakkında müminlere neyi farz kıldığımızı biliriz. (Bu hususta ne yapmaları lâzım geldiğini onlara açıkladık) ki, sana bir zorluk olmasın. Allah bağışlayandır, merhamet edendir.

Genelde toplumumuzda da, benzer evliliklerin yapıldığını görmekle beraber dayı, amca, teyze, hala çocukları yarı kardeştir denir.. Ancak Ahzab 50. ayet kişinin kendisine yarı kardeş durumundaki hala kızını helal etmektedir... Bu ayetteki, “Allah’ın sana ganimet olarak verdiği cariyeleri” tanımına da ayrıca dikkat etmek gerekir.. Allah, gece baskınlarında ele geçirilen, zavallı masum savunmasız, kızları bir mal gibi görüyor ve onları ganimet olarak Muhammed’e veriyor ve de helal kılıyor.. ! Allah’ın kendi kullarını gene kendi kullarına ganimet olarak vermesi konusunda İslamcı zihniyetlerin hiçbir ahlaki kavrama sığmayan farklı düşünce ve yorumları ayrıca bir tartışma konusudur ..
Şimdi bu hikaye ile ilgili olarak, İslami zihniyetlerin yaklaşımı, Zeyneb'in, Zeyd ile olan evliliğinin Muhammed’in zoru ile yapıldığı, Zeyd eski bir köle olduğu için, Zeyneb’in, Zeyd’i devamlı hakir gördüğü ve Zeyd’in de bundan son derece rahatsız olduğu ve bu nedenle hem Zeyd’in, hem Zeyneb’in birbirlerinden boşanmak isteğinde olduklarıdır.. Hernekadar İslam tarihçisi Taberi farklı bir anlatım sunmaktaysada hikayenin buraya kadar ki kısmı doğru olabilir.. Zeyd ile Zeyneb gerçekten geçinememiş olabilirler.. Ancak, bu yanlış evliliğin daha fazla sürmesini istemediği, veya bu geçimsizlik nedeni ile, Zeyd’in Zeyneb’i boşamasından dolayı, Zeyneb’in düştüğü sosyal çıkmazı telafi etmek amacı ile, Muhammed’in Zeyneb’i almış olduğuna inanmak veya olayı bu doğrultuda göstermeye çalışmak pek mantık çerçevesinde görünmemektedir.. Sonuç olarak, Zeyneb’le Zeyd her ne kadar geçinemiyorlar olsa da salt geçinememelerinden dolayı boşandıkları savı düşündürücüdür.. Taberi'nin, anlatımına göre Zeyd’in Muhammed’e karşı daha önceki konuşmaları, Zeyd’in bu evlilikten şikayet ettiği şeklinde değildir.. Eger öyle olsaydı, Peygamberini her konuda uyaran Tanrı'nın, Zeyd ile ilgili bu ayetleri en başından, Zeyneb ile Zeyd’in evlenmemeleri konusunda Muhammed’i, uyaracak şekilde gelmezmiydi.. ? Zeyd’in söylendiği gibi Zeyneb’den şikayetleri olsaydı, Muhammed Zeyneb’in kendisi ile konuşarak, Zeyd’e karşı yanlış davranışlarda bulunmamasını istemezmiydi..?
Burada iki önemli nokta vardır.. Birincisi kişilerin evlatlıklarının oğul sayılması, dolayısı ile, boşadıkları karıları ile evlenmelerini yasaklayan Cahiliye dönemi Arab geleneği ki bu belli ahlak anlayışı içinde kalan bir toplum kuralıdır.. İkincisi, amca, hala, teyze, dayı, kızları ile olan evliliklerin kabilelere göre tartışmalı olduğudur.
Zeyneb, hem Muhammed’in halasının kızı, hem de hicrette yanında olanlardandır.. Ahzab 50 ayet de, seninle hicret eden amca, dayı, hala, teyze kızları diyerek Zeyneb’i işaret etmemişmidir..? Bir an için peygamberin evlatlığının karısı ile olan evliliğini bir kenara bırakalım ve diğer müminlerin durumuna bakalım.. Herşeyden önce, çok daha önemli konular dururken, müminlerin evlatlıklarının boşadıkları karıları ile evlenebilmeleri için Tanrı'dan çıkacak onay nekadar önemli bir konudur ki, bu konu üzerine uzun uzun ayetler yazılmıştır..! Bir mümin, kendisine bir evlatlık almıştır.. Dolayısıyla evlatlığının karısı, o müminin gelinidir.. O gelin de, o evlatlıkla evli olduğu sürece, o kişiye baba olarak hitab etmektedir.. Gün gelir, evlatlık karısını boşar ve o mümin kendisine onca yıl baba diyen gelini ile evlenir, ve Tanrı, hangi ahlak anlayışına yakıştığı belli olmayan bu davranışa onay verir.. Bu da düşündürücüdür..

Son olarak bazı İslami kesimlerin ortaya attıkları diğer bir iddiada, Taberi'nin genelde İslam tarihçileri arasında en güvenilir olanı olarak bilinmekle beraber, bu hikayedeki anlatımı zamanla insanların kafasında, peygamberin evlatlığının karısına olan yaklaşımları ile ilgili, İslam peygamberini sorgulamaya yönelik düşüncelere yol açtığı için, Zeyd ve Zeyneb konusundaki hikayeyi kendi kafasından uydurmuş olduğu şeklindedir. Öncelikle Taberi, Kuran tefsirlerinin yanı sıra İslam literatüründeki en büyük tarihçi olarak bilinir.. Aynı şekilde, diğer Arap tarihçileri, Ibn’ul Arabi ve Vakıdi’de, bu olayı benzer şekilde anlatmışlardır.

Ahzab 60 ve 61 nolu ayetlerin içeriklerindeki tehdit dolu ifadelerin de neye istinaden tehditkar oldukları da düşündürücüdür.. Zeyneb olanları yakın bir arkadaşına mı anlatmıştır da oradan da şehirde bir dedikodu başlamıştır, bu bilinmiyor.. Ancak bilinen bir şey varsa, o da Kuran

Ahzab 60. Andolsun, iki yüzlüler, kalplerinde hastalık bulunanlar (fuhuş düşüncesi taşıyanlar), şehirde kötü haber yayanlar (bu hallerinden) vazgeçmezlerse, seni onlara musallat ederiz (onlarla savaşmanı ve onları şehirden sürüp çıkarmanı sana emrederiz); sonra orada, senin yanında ancak az bir zaman kalabilirler.

Ahzab 60 ayetin dedikoducularla ilgili cezaların yeterli olmadığı düşünülmüş olsa gerek bir sonraki ayetle dedikodu yaptığı düşünülen kimselerin cezası ölüm olarak belirlenir..

61. Hepsi de lânetlenmiş olarak nerede ele geçirilirlerse, yakalanır ve mutlaka öldürülürler.

Aşağıdaki hadis te, Ahzab 60 ve 61 ayetlerin, ne maksatla yazıldığını açıkça ortaya koymaktadır..

744 - Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) demiştir ki: "Eğer Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) kendisine inen vahiyden bir şey gizleseydi şu âyeti gizlerdi: "(Habibim) hatırla o zamanı ki; Allah'ın kendisine -İslâm'la- nimet verdiği ve senin de yine kendisine lütufta bulunduğun zâta sen: "Zevceni uhdende tut. Allah'tan kork" diyordun da Allah'ın açığa çıkarıcısı olduğu şeyi içinde gizliyor, insanların (dedikodusundan) korkuyordun. Halbuki Allah kendisinden korkmana daha lâyıktı. Şimdi madem ki Zeyd o kadından ilişiğini kesti, biz onu sana zevce yaptık. Tâ ki oğullukların, kendilerinden ilişkilerini kestikleri zevceler(ini almakta) mü'minler üzerine günah olmasın. Allah'ın emri yerine getirilmiştir" (Ahzâb, 37). Nitekim Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), Zeyneb'le evlenince: "Oğlunun helâllığıyla evlendi" dediler. Bunun üzerine Cenab-ı Hakk şu meâldeki âyeti indirdi: "Muhammed adamlarınızdan hiçbirinin babası değildir. Fakat Allah'ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah herşeyi hakkiyle bilendir'' (Ahzâb, 40). Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Zeyd'i küçükken evlât edinmişti. Büyüyüp delikanlı oluncaya kadar yanında kaldı. Herkes onu Zeyd İbnu Muhammed diye çağırıyordu. Bu sebeple Cenab-ı Hakk şu meâldeki âyeti inzal buyurdu: "Onları babalarına nisbet ederek çağırın. Bu, Allah indinde daha doğrudur. Eğer babalarının (kim olduğunu) bilmiyorsanız o halde (esâsen) dinde kardeşleriniz (olmakla beraber) dostlarınızdır da" (Ahzab, 5).
Tirmizî, Tefsir, Ahzâb (3206);
Müslim, İman 287, (177);
Buhârî, Tevhid 22.

Bu konuyla ilgili olarak İslami düşünce, buradaki ayetleri ve Peygamberin davranışlarını olabileceğinin hayli ötesinde bir iyimserlikle yorumlama ve açıklama çabası içindedir..Bu yaklaşımları ve konuyla ilgili çelişkileri sırayla belirleyecek olursak;

1- ''Zeyd eski bir köle olduğu için, Zeyneb’in kendisini hakir gördüğü ve bu nedenle geçinemediklerinden dolayı Zeyd’in Zeyneb’i boşadığı'' şeklindedir..
Bu görüşün doğruluğu şüphelidir. Zeyd aslında doğuştan bir köle değildir.. Kelb kabilesinden Harise’nin oğludur.. Annesi, Tay kabilesinden Suda’dır. Ayrıca, Muhammed tarafından da kendisine hiç bir zaman köle muammelesi yapılmamıştır. Muhammed’in işlerinde ona yardımcı olmuştur. Dolayısı ile Zeyneb’in, Zeyd’i bir köle gibi görerek onu hakir görmesi anlayışını getirmek ve boşanmalarına sebeb olarak göstermeye çalışmak ne derece doğrudur ?

2- Zeyd’in Peygamber’in kesinlikle sözünden dışarı çıkmadığı, onun için her an canını vermeye hazır olduğu bilinir.. Peygamber ise Zeyd’e, Taberi’nin hikayesinde anlatıldığı şekli ile “eşini tut, Allah’dan kork” demiştir.. Bu ifade aynı şekilde Ahzab 37. ayette de yer almaktadır.. Burada akla gelen ilk soru, Peygamber’in sözünden kesinlikle çıkmayan, hatta onun için canını vermeye hazır olan Zeyd’in, eğer gerçekten Peygamberin bu sözlerinde samimi olduğuna inanmışsa, hangi cüretle Peygamber’in halasının kızını boşamaya cesaret ettiğidir.. Muhammed’in, Zeyd’den açıkça karısını boşamasını isteyeceği beklenemiyeceğine göre, Zeyd’in, istiyorsan Zeyneb’i boşarım demesine karşın, Peygamber’in, karını tut demesi normaldir..

3- Allah'ın Resulü, Zeyd'e, Allah'tan kork, eşini yanında tut, diyerek, Zeyd'in, Zeyneb'den ayrılmaması konusunda bir hüküm vermiştir.. Bu laf Ahzab 37 ayete de hüküm olarak geçmiştir ve Kuran'la sabittir.. Ancak, bir önceki ayete de tamamen ters düşmektedir.

[size=3]Ahzab 36 ayet, Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur. Demektedir.. Yani burada verilen hükme göre Zeyd'in kendi başına hareket etmesi zaten söz konusu değildir.. Bu bir çelişki değilmidir..?
Eğer gerçekten Zeyd, eşini yanında tut, sözündeki samimiyete inanmış olsaydı, bu hükme rağmen Zeyneb'i boşamaya yanaşabilirmiydi..?
Aslında, Ahzab 36 ayetin, Zeyneb'i, Zeyd'e vermek istemeyen, Zeyneb'in babası, Cahş bin Rebab bin Yamer ile, annesi, aynı zamanda Muhammed'in halası, Umeyne binti Abdülmuttalib için yazıldığı söylenir. Bu durumda da, ayrı bir çelişki ortaya çıkmaktadır. Daha sonra boşanmaya gidecek bir evliliğe Tanrı herhangi bir uyarıda bulunmadığı gibi rıza göstermekte ve dahası bu evliliğin olması için ayet göndermektedir.

4- Ahzab 37. ayette dikkati çeken ve İslami kesim tarafından farklı yorumlanmaya çalışılan bir diğer ifade de, “Allah’ın açığa vuracağı şeyi, insanlardan çekinerek içine gizliyordun.” sözleridir.. İslami kesime göre bu ifade, Zeyneb’in boşandıktan sonra, toplum içinde zora düşen sosyal durumu ve ayrıca evlatlıkların boşadıkları karıları ile müminlerin evlenebileceklerini gösterebilmesi ile ilgilidir.. Salt bu nedenden dolayı Muhammed’e böyle bir ayetin geldiği iddia ediliyorsa, öncelikle Allah’ın bu ayeti gönderirken, Peygamberinin bu olaydan dolayı zan altında kalabileceğini bilmesi gerekmezmiydi..? Herkesçe bilinir ki, bu konu bugün İslam dünyasını en çok rahatsız eden konuların başında gelmektedir.. Bir an için Allah’ın gerçekten ayetler gönderdiğini kabul edelim, hiçbir tutarlı ve akılcı yaklaşımı olmayan ayetlerle, bu tartışmalara sebebiyet vermesi, herşeyi önceden bilen Allah için mümkünmüdür..?

5- Ahzab 37.Ayete geçmiş olan sözlerle ilgili bir başka soru da şudur..Eğer ki, “Allah’ın açığa vuracağı şeyi, insanlardan çekinerek içine gizliyordun.” ifadesi, Muhammed'in, Zeyneb'e karşı duyduğu ve daha sonra nasıl olsa kendisi ile evliliğe dönüşeceğinden, herkes tarafından bilinmesi kaçınılmaz olan hislerin, halkına karşı önceden ayet içindeki açık bir bildirisi değilse, Muhammed, Allah'ın açığa vuracağı şeyi önceden nasıl biliyordu ve bu hüküm, mademki müminlerin lehine bir durumdu, kendisi bunu hangi gerekçe ile içine gizlemekteydi..?

6- Eğer herşeye rağmen, Zeyd, Peygamber gerçekten rıza göstermediği halde karısını boşamakta ısrar etmişse, bu olayda geçimsizliğin ötesinde başka nedenleri de aramak gerekebilir.. Ahzab 60 ve 61 ayetler dikkatlice okunarak göz önüne alınacak olursa, Muhammed’in Zeyneb’i zamansız ziyaretinin daha sonra aralarında cinsel bir yakınlaşma olduğu söylentilerine dönüşmesi de düşündürücüdür.. Konunun geçtiği diğer ayetlerin hemen arkasından gelen, Ahzab 61 de, bu konu hakkında konuşanların öldürüleceği açıkça belirtilmiştir..

7- Gene İslami görüşe göre, Muhammed, aslında Zeyneb’e aşık olmamıştır çünkü Zeyneb, onun halası Ümeyne binti Abdulmuttalib’in kızıdır ve kendisinin evine Zeyneb, Zeyd ile evlenmeden önce bir çok kere girip çıkmıştır, isteseydi Zeyneb’i, Zeyd ile evlendireceğine kendisi onunla evlenirdi.. denir.

Önce hikayede anlatıldığı şekli ile Zeyneb’i çıplak olarak görene kadar kalbinde kendisine karşı bir arzu oluşmadığı düşünülebilir. Ancak bundan daha önemli bir neden vardır ki o da Muhammed'in ilk ve kendinden 15 yaş büyük karısı Hatice’dir.. Hatice hayattayken Muhammed için bir başka kadının varlığının olabileceğini düşünmek mümkün değildir.. Nitekim, Muhammed'in Hatice ile 23 senelik evliliği sırasında, bir başka kadının varlığı hiç bir sekilde söz konusu olmamıştır ancak, Hatice’nin 619 yılında ölümünden hemen sonra Peygamberin hayatında üst üste gelen çok eşlilik dönemi başlamıştır.. Bu durumda Zeyneb'le Zeyd'den önce Muhammed'in kendisinin evlenebilmesi zaten olanaksızdır.. Ayrıca, bir varsayım olmakla birlikte, o zamana kadar geçerliliğini koruyan, dayı veya hala kızları ile olan evliliklere sıcak bakmayan cahiliye dönemi anlayışının da, Muhammed'in Zeyneb'e daha önce yaklaşamamış olduğunun bir göstergesi sayılabilir..Ahzab 50 ayet, Peygambere kuzenlerini helal kılmakta, Nisa 23 ayette de, kuzenler evlenilmeyecekler listesinde yer almamaktadır.

8- Gene denir ki, Zeyd, Zeyneb’i boşadıktan sonra, Muhammed, kendisi ile evlenmek zorunda kalmıştır, çünkü bu boşanmanın ardından Zeyneb’i kimse kendine eş olarak almak istememiştir. Bu durumdan dolayı Zeyneb ve ailesinin onurları zedelenmiştir.. Bunu tamir etmek de Muhammed’e düşmüştür..
Buna da inanmak oldukça zor.. Zeyneb bilindiği kadarı ile, zengin bir aileye mensup oldukça güzel bir kadındır. Ortada kalması için pek bir sebeb yoktur .. Kaldı ki Zeyd ile Zeyneb’in boşanmalarının ardından Zeyneb’in bir başka biri ile evlenmesi için ne kadar zaman beklenmiştir de bu süre zarfında Zeyneb evlenememiştir ve bunun kefaletini ödemek Muhammed’e düşmüştür..!? Bu varsayımlar maalesef, daha önce de Ayşe ile olan evliliğinde olduğu gibi, Muhammed'in zaaflarını örtmeye çalışan basit İslami düşünce oyunları olmaktan öteye gidememektedir.. Bilindiği gibi, aynı İslami zihniyet, Muhammed'in Ayşe'ye 6 yaşında nikah yapıp, 9 yaşında gerdeğe girmesini, Ayşe'nin bir hamiye muhtaç olmasına bağlamak ister.. Ancak, Ayşe'nin Ebu Bekir gibi zengin bir babası olduğu hernasılsa unutulur.. Hiçbir aklın, hiç bir mantığın, kabul edemeyeceği bu tür yaklaşımların sadece İslami düşüncelerden çıkması da bir o kadar düşündürücüdür..

9- Ahzab 37. Ayet, evlatlıkları karıları ile ilişkilerini kestiklerinde müminlerin o kadınlarla evlenebilmeleri için, müminlere bir güçlük olmasın diye Allah'ın nikah kıydığını iddia etmektedir.. Bu ayeti daha sonraları Zeyneb, her defasında kendi nikahının Allah tarafından kıyıldığını öne sürerek peygamberin diğer eşlerine karşı bir üstünlük olarak kullanmıştır.. Bu konudaki hadis şu şekildedir.. 49- …. Bize İsa ibn Tahman tahdis edip şöyle dedi; Ben Enes ibn Malik ( R ) 'ten işittim, şöyle diyordu; Hicab ayeti ( el-Ahzab 53 ) Zeyneb bintu Cahş'ın evlenmesinde indi. Peygamber (S) o gün Zeyneb'in düğün yemeği olarak insanlara et ve ekmek yedirdi. Zeyneb de Peygamber'in diğer kadınlarına karşı övünüp iftihar ederdi ve ;

- Şüphesiz Allah Taala beni Peygamber ile göklerde nikah etti. Çünkü, " Zevvecnakeha = Biz seni Zeyneb'le evlendirdik" Buyurdu derdi..
Sahih-i Buhari/ Kitabu't-Tevhit/7291-49
Kuran'a göre Allah göklerde paygamberine nikah kıymaktadır.. Böyle bir yaklaşıma ve kısır tasviri döngüler içinde Allah'ın nikah kıydığına inanmanın, hangi öğretinin şekillendirdiği kafa yapılarında görülebildiği malumdur. Böylesine bir olayda, salt Allah'ın ayetleridir sanrısı ile formatlanmış beyinlerin, konuları bir takım ulvi nedenlerle bağdaştırma çabası hangi mantıkla bağdaşabilir. ?

10- Zeyneb'in nikahı Allah tarafından kıyılmıştır.. O halde ona göre bir kutlama gerekmektedir..Bu nedenle Muhammed daha önce hiçbir karısına yapmadığı töreni Zeyneb'e yapmıştır.

3934 - Yine Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm Zeyneb Bintu'l-Cahş'ın düğününde verdiği ziyafeti, diğer zevcelerinin hiç birinin düğününde vermemiştir. Bu düğünde bir koyun kesti."
Buhari, Nikah 68, 69;
Müslim, Nikah 87, (1428);

Ebu Davud, Et'ime 2, (3743). Bir rivayette şöyle der: "(Zeyneb'in düğününe gelenlere doyarak sofrayı) terketmelerine kadar ekmek ve et yedirdi."

Allah her nedense, Muhammed Zeyneb'i çıplak görene kadar müminlerin, evlatlıklarının boşadıkları karıları ile evlenebilmelerine olanak veren bir ayet göndermeyi düşünmemiştir.
Bir müminin, kendisine baba diye hitap eden bir kızla evlenebilmesi için, Allah'ın, ayet indirdiğine inanmak, üstelik ona halasının kızını helal ettiğini kabul etmek, Allah'ın yüceliğine inanmakla ne derece doğru orantılıdır..? Herhalde bu soru, İslam çerçevesinde ahlaki değerlerini muhafaza eden, Peygamber Efendimiz ne yaptıysa muhakkak ulvi bir nedeni vardır, şeklindeki peşin hükümlü yaklaşımlardan hiçbir zaman vazgeçemeyen dini bütün Müslümanların cevap vermesi gereken soruların başında gelmektedir..


#15 saklıgerçek

saklıgerçek

    Genç Üye

  • Φ Yeni Üyeler
  • PipPip
  • 212 İleti

Gönderi Tarihi: 19 Eylül 2006 - 18:02

Ne oldu sevgili kardeşler kimse cevap yazmamış.Cevaplar gelsinki doğru bildiğimiz yanlışları görelim.

#16 HİMYATA

HİMYATA

    Genç Üye

  • Φ Yeni Üyeler
  • PipPip
  • 248 İleti

Gönderi Tarihi: 20 Eylül 2006 - 08:59

OLAYIN DOĞRU AKTARIMI



Hani sen, Allah'ın kendisine nimet verdiği ve senin de kendisine nimet verdiğin kişiye: "Eşini yanında tut ve Allah'tan sakın" diyordun; insanlardan çekinerek Allah'ın açığa vuracağı şeyi kendi nefsinde saklı tutuyordun; oysa Allah, Kendisi'nden çekinmene çok daha layıktı. Artık Zeyd, ondan ilişkisini kesince, Biz onu seninle evlendirdik; ki böylelikle evlatlıklarının kendilerinden ilişkilerini kestikleri (kadınları boşadıkları) zaman, onlarla evlenme konusunda mü'minler üzerine bir güçlük olmasın. Allah'ın emri yerine getirilmiştir.






Hatırla o zamanı ki, diyordun ona, o kendisine Allah'ı nimet verdiği, Allah ona zeka ve kabiliyet vermiş, senin nezdine sevketmiş, İslam nimeti ile nimetlendirmişti. Senin de nimet verdiğin kimseye -Allah'ın yardımı ile kendisine türlü bağışlarda bulunduğun, kısaca azad edip hürriyet nimetine erdirdiğin kimseye- ki şimdi ismi gelecek olan Zeyd'dir. Yani Zeyd b. Hârise b. Şurahbîl, annesi Su'da binti Sa'lebe b. Abdi Âmirî, Benî Ma'n b. Tay'dendir. "El-İsabe fî Marifeti's-Sahabe" isimli eserde hayat hikayesi şöyle yazılıdır: Zeyd b. Harise'nin annesi Su'dâ kendi kavmini ziyarete gitmişti. Zeyd de beraberinde idi. Cahiliye devrinde Benî Kayn b. Cisir süvarileri, Benî Ma'n evlerine baskın yaptılar. Zeydi kapıp aldılar, anlayışlı bir çocuk idi, Ukaz panayırına getirdiler, satılığa çıkardılar. Hakîm b. Huzam, halası Hatice hesabına dört yüz dirheme onu satın aldı. Hz. Hatice de Resulullah kendisi ile evlendiği zaman, onu Resulullah'a hibe etti, onu kaybetmiş olan babası Harise:

"Zeyd'e ağladım, bilmem ne yaptı. Sağ mı, ümid olunur mu? Yoksa ecel önüne mi geçti?" diye başlayan acıklı beytler söylemiş, sonra Harise'nin kabilesi olan Kelb kabilesinden birtakım kimseler hacca gelmişler Zeyd'i görmüşler. Zeyd onlara kendisini tanıtmış, onlar da tanımışlar ve şu beyti aileme götürün demiş:

"Kavmime özlemlerimi bildiririm. Gerçi uzağım, çünkü Meşair'in yanında beytin civarında kalanlardanım."

Gitmişler babasına bildirmişler ve yerini tarif etmişler. Bunun üzrine Harise ve kardeşi Ka'b onu kurtarmak için fidyesini alıp yola çıktılar. Mekke'ye geldiler. Peygamber (s.a.v.)'i sordular, Mescid'de olduğu söylendi. Yanına gittiler "Ey Muttalib'in oğlu, ey kavminin efendisinin oğlu! Siz Allah'ın şerefli Harem'inin civarında kalan kimselersiniz. Siz sıkıntı içinde olanları kurtarır, esirleri doyurursunuz. Biz sana senin yanındaki çocuğumuz için geldik. Bize lutfet ve ihsan et. Takdim edeceğimiz fidyesini kabul eyle. Serbest kalmasına yardım buyur" dediler. Resulullah "O kim" buyurdu. "Zeyd. b. Harise" dediler, bunun üzerine (yahut da başkası), "Haydin çağırın onu da muhayyer bırakın, eğer sizi tercih ederse, fidyesiz sizin olsun; yok eğer beni tercih ederse, vallahi ben, beni tercih edene karşı fidyeyi tercih etmem" buyurdu.

Bunun üzerine Zeyd b. Harise'yi çağırdılar. Resulullah (s.a.v.) "Bunları tanıyor musun?" buyurdu. Zeyd: "Evet şu babam, şu amcam" dedi. Resulullah: "Ben de bildiğinim, sana olan davranışımı ve arkadaşlığımı gördün. Şimdi ya beni tercih et, ya onları." O zaman Zeyd dedi ki: "Ben sana karşı kimseyi tercih edemem. Sen benim hem babam, hem amcam yerinesin." Buna karşı babası ve amcası: "Yazık sana ey Zeyd, köleliği hürriyete, babana, amcana ve ehli beytine tercih mi ediyorsun?" dediler. Zeyd de: "Ben bu zattan öyle şeyler gördüm ki, ona karşı hiçbir kimseyi tercih edemem." diye cevap verdi. Resulullah bunu görünce, onu Hıcr'e çıkardı. Ve buyurdu ki: "Şahid olun Zeyd benim oğlumdur, bana varis olacak, ben de ona varis olacağım." Bunu görünce babası ile amcasının da gönülleri hoş oldu, memnun olarak dönüp gittiler."

Bundan böyle ta İslam'a gelene kadar "Zeyd b. Muhammed" diye çağırılırdı. Resulullah onu böyle oğul edindiği zaman halası Ümeyme binti Abdulmuttalib'in kızı Zeyneb binti Cahş'ı de daha sonra ona nikah etmişti. Ondan önce de azadlı cariyesi Ümmü Eymen'i onunla evlendirmiş, ondan oğlu Üsame doğmuştu. Sonra Zeyneb'i boşadığı zaman, onu, Ukbe b. Ebi Muayt'ın kızı Ümmü Gülsüm ile evlendirdi ki, bu da anası tarafından Abdulmuttalib'in torunundan, yani Peygamberin hala çocuklarındandı. Bundan da Zeyd b. Zeyd ve Rukuyye doğmuştu, sonra Ümmü Gülsüm'ü de boşadı. Ebu Leheb'in kızı Dürey ile evlendi. Sonra onu da boşadı. Hz. Zübeyr'in kızkardeşi Hind binti Avvam ile evlendi. Buharî'de yer aldığı üzere İbn Ömer (r.anhüma) "Onları öz babalarına nisbet ederek çağırın" (Ahzab, 33/5) âyeti ininceye kadar Zeyd b. Harise'ye "Zeyd b. Muhammed" derdik diye haber vermiştir.

Zührî, "Biz Zeyd b. Harise'den önce müslüman olan bilmiyoruz" demiştir. Zeyd b. Harise "Bedr" ve ondan sonraki savaşlarda Resulullah (s.a.v.) ile birlikte bulunmuş ve nihayet Mute savaşında emîr , yani kumandan olarak şehit olmuştur. Resulullah (s.a.v.) onu seferlerinin bazısında Medine'de yerine bırakmıştır. Bera b. Azib'den rivayet olunduğuna göre, Zeyd b. Harise: "Ya Resulullah Hamza ile aramızda kadeşlik sözleşmesi yaptık." demiştir. Hz. Aişe'den rivayet olunur ki "Resulullah (s.a.v.) Zeyd b. Harise'yi herhangi bir seriyyede (düşman üzerine gönderilen küçük süvari müfrezesi) gönderdiği zaman mutlaka onu kumandan yapardı. Ve eğer sağ kalmış olsaydı, onu halife bırakırdı." Buharî'de rivayet olunduğu üzere Seleme b. Ekvâ (r.a.) demiştir ki: "Peygamberle birlikte yedi gazâ ettim. Resulullah, onu bize kumandan yapardı."

Zeyd'in katıldığı seriyyeler: Önce Karede, sonra Hamum, sonra, Iys, sonra Mutrıf, daha sonra sırasıyla, Hısma, Kurza seriyyeleri olmuş, daha sonra Mute savaşında kumandan olmuş ve bu savaşta ellibeş yaşında iken şehid olmuştur. Kur'ân'da ondan başka hiçbir sahabi ismiyle söylenmemiştir. Yine Buharî'de İbn Ömer (r.anhüma)dan rivayet olunduğu üzere, Resulullah (s.a.v) buyurmuştur ki: "O, yani Zeyd, gerçekten kumandanlığa layıktır. Ve gerçekten en çok sevdiklerimdendir."

Tirmizî ve başka muhaddislerin rivayeti ile Hz. Aişe demiştir ki: "Bir sefer Zeyb b. Harise Medine'ye geldi, Resulullah benim odamdaydı, geldi kapıyı çaldı, Resulullah kalktı, ona sarıldı ve öptü."

Bir de İbnü Ömer (r.anhüma) şöyle demiştir: Ömer, Üsâme'ye benden daha çok maaş bağladı. Kendisine sordum. O, Resulullah'a senden daha sevgili idi, babası da Resulullah katında senin babandan daha sevgiliydi dedi.

İşte Zeyd böyle çeşitli yönlerden Allah'ın ve Resulü'nün nimetine ermiş bir zat idi. Burada bunun bu niteliklerle nitelenmesi, nimetin değer ve şükrünü bilecek güzel niteliklere sahip olduğunu tescil ile, gönüldekini kendisine olduğu gibi söylemek için çekinecek bir taraf olmadığına bir dikkat çekmektir. Yani senin, böyle senden nimet görmüş bir kimseye karşı çekinmene hiçbir sebeb yokken diyordun ki Eşini bırakma, kendi yanında tut. Yani Zeyneb'i boşama. Burada tefsirler bu konudaki rivayetlerin arasına şöyle bir paragraf eklemişlerdir: Güya Resulullah (s.a.v.) Zeyneb'i Zeyd'e nikâhladıktan bir zaman sonra, tesadüfen gözü ona ilişmiş, birdenbire güzelliği gönlünde yer etmiş de "Gönülleri çeviren Allah'ı tesbih ederim" demiş. Zeyneb de tesbihi işitmiş Zeyd'e söylemiş, Zeyd intikal etmiş ve bunun üzerine Zeyneb'le beraberliği uygun görmeyerek Resulullah'a gelmiş: "Ben eşimden ayrılmak istiyorum" demiş. Resulullah (s.a.v.)de: "Ne var, ondan seni şüpheye düşürecek bir şey mi oldu?" buyurmuş. Zeyd: "Yok. Vallahi ben ondan hayırdan başka bir şey görmedim. Fakat şerefli bir aileden gelmesi dolayısıyla kendisini benden büyük görüyor." demiş. Ve o zaman Resulullah "Hanımını kendine sıkı tut" buyurmuş. Ansızın görülen bir güzelin güzelliğini son derece temiz ve ince bir biçimde duyup takdir ederek yaratanın yaratıcılık gücünü tesbih ve tenzih ile ilan etmekte peygamberlerin ismet (günah işlememe) özelliğine aykırı hiçbir durum olmadığından, bu hikayenin gerçekten olmuş olmasını varsaymakta aslında bir sakınca yoktur. Bununla birlikte birtakım hırıstiyan yazarların dedikodu aracı yapmak istedikleri bu hikaye, Hadis ilmi bakımından, gerçekten olmuş bir olay değildir. Bir kere rivayet açısından sahih hadis kitaplarında, sahih bir yol ve sened ile rivayet edilmemiştir. Sonra dirayet, yani hadisin mânâsı açısından, Zeyneb'in güzelliğini Resulullah'ın henüz yeni görüp anlamış olması aklen kabul edilemez. Zira Zeyneb Resulullah'ın yakın akrabasından olmakla, ta çocukluğundan beri görüp bildiği ve özellikle tesettür edilmemiş bulunduğu için vücud güzelliğini yakından tanıyageldiği bir kadın iken, bunu ilk olarak bu defa görülmüş beğenilivermiş diye anlatmak kendi kendini yalanlayan bir hikayedir. Doğrusu Resulullah Zeyneb'i önceden biliyordu ve bildiği için onu evlat gibi sevdiği Zeyd'e nikah etmiş idi. Fakat Zeyneb onurlu bir kadındı. Zeyd'i kölelikten azad edilmiş olduğundan dolayı kendine denk sayamamış, ona varmak istememişti. Sırf Resulullahın emrine itaatla ona varmış, fakat gereği gibi ısınamamıştı. Ara sıra Peygamber'e akrabalığından dolayı şerefli olması ve asaletiyle övünerek Zeyd'e karşı büyüklenmek istiyordu. Gerçekten kumandanlığa layık olarak yaradılmış olan Zeyd buna bir süre sabretti ise de Resulullaha varıp Zeyneb'den ayrılmak istediğini arz eyledi. Resulllah (s.a.v.)da bunu nefsinde uygun gördüğü halde, birdenbire müsade etmeyip dedi ki: "Hanımını kendine sıkı tut." Ve Allah'tan kork. Yani kadını boşamanın, önemsiz bir mesele olmadığını, Allah katında sorumluluk getiren bir iş olduğunu düşün, çünkü "Yani Allah katında helallerin en çirkini boşamadır." Bu nasihatlar güzel, fakat böyle derken İçinde de Allah'ın meydana çıkaracağı bir şey gizliyordun. Boşamasını uygun görüyordun, yahut onu nikahlamayı düşünüyordun da söylemiyordun. Taberî'de Süfyan b. Uyeyne kanalıyla Ali b. Hüseyn'den rivayet edildiğine göre, Allah, peygamberine bildirmişti, Zeyneb ilerde Resulullah'ın hanımlarından birisi olacaktı. Böyle iken Zeyneb'den şikayete geldiği zaman, ona hanımını kendinde tut demişti. Çünkü o halde halkı da sayıyordun. Zeyd'in hatırını sayıyor ve insanlar dedikodu ederler diye çekiniyordun. Oysa Allah'ı sayman daha uygundu. Eğer korkacak bir şey varsa, halkı hiç hesaba almayarak yalnız Allah saygısını duyasın. Yani sırf gizlemek sakıncalı değildir. Allah için korkacak, Allah'ın emrine aykırı olacak bir şey olsaydı, sade Allah korkusuyla gizlemek de sakıncalı değildi. Fakat Allah için korkacak bir durum yok iken sırf insanlardan korkarak gizlemek veya Allah korkusuyla birlikte bir de halk korkusu gözetmek, işte hatırlatmanın sebebi budur. Halktan hiç korkmayarak yalnız Allah korkusunu gözetmek gerekti. Çünkü Allah'ın ilahi mesajını tebliğ eden peygamberler açıklanacağı üzere Allah'tan başka kimseden korkmazlar. "Allah'tan korkarlar ve O'ndan başka kimseden korkmazlar." (Ahzab, 33/39). Deniliyor ki Peygamber'e karşı en şiddetli âyet bu "İçinde Allah'ın meydana çıkaracağı bir şey gizliyordun" âyetidir. Hz. Aişe der ki: "Resulullah (s.a.v.) Allah'ın kitabından bir şey gizleseydi bu âyeti gizlerdi." "İçinde de Allah'ın meydana çıkaracağı bir şey gizliyordun." "İnsanlardan çekiniyordun, oysa Allah'dan çekinmen daha uygundu." Demek ki bu ayet bu şekilde Resulullah'ın doğruluğuna ve pek yüksek olan huşu ve takvasına da açık bir delil oluyor. Zeyd ondan tamamen ilişiğini kesince, yani senden nimet elde etmiş olan Zeyd, sonunda o hanımı olan Zeyneb'den muradına erince, onu tutmak istemeyip boşadı ve iddeti çıktı. Ona hiçbir şekilde bir ihtiyacı kalmadı ve bu şekilde Zeyneb açıkta mahrum kaldı. O zaman biz onu seninle evlendirdik, yani senin çekinmene rağmen nihayet onunla evlenmeni sana emrettik. Demek ki Peygamber insanlara karşı söylemekten bile kaçındığı bir fiilin açıktan açığa yapılmasına emir almış bulunuyordu. Şüphe yok ki bu onun iman ve kesin inancını ortaya çıkaran büyük bir imtihandır. Fakat bu ne için böyle oluyordu? Ne idi? Bu evlendirmede ümmet için önemli bir hüküm hikmeti vardı. Şöyle ki Oğulluklarının, hanımlarında ilişkilerini kestikleri zaman, müminler üzerine bir darlık olmaması hikmeti için. Zira sûrenin başında geçtiği üzere, siz oğulluk edinmekle yüce Allah onları gerçekten sizin oğullarınız edivermemiştir. Şu halde, Nisa Sûresi'nde "Öz oğullarınızın hanımları ile evlenmeniz haram edildi." (Nisa, 4/23) buyruğuna uygun olarak, öz oğulların hanımları ile nikâhlanmak haram edilmiştir, diye oğullukların hanımlarını da gerçekten onlar gibi saymak gerekmez. Bir kimsenin oğul edindiği evlatlığının hanımını boşayıp iddeti çıktığı zaman, o adamın onunla evlenmesi şer'an caizdir, bunda hiçbir sakınca yoktur. İşte cahiliyet devrinde kökleşmiş olan bu adetin bu darlığın İslam'da kaldırılması için, ilâhî hikmet Peygamber'in bizzat kendisinde tatbikini gerektirmiş ve bu hikmet için o evlenme emredilmiştir. Allah'ın buyruğu yerine getirilmiştir. Onun için bu emir de yerine getirilmiş, Peygamber evlenmiş, Zeynep de Peygamber'in hanımı olmuştur. Bu şekilde bu evlenmenin meşru olduğu tatbikatla gösterilmiştir.

DEVAM EDECEK...

Hazret-i Zeyneb bint-i Cahş r.a.




İsmi Zeyneb, künyesi Umm-i Hakem. Beni Esed kalesine mensup idi. Anne tarafından Resulullah'ın akrabasıdır. Annesi, Peygamberimizin halası, Ümeyme binti Abtülmuttalib'tir. Babası Mekke'ye dışarıdan gelip yerleşmiştir. Mekke'de 588 yılında doğmuştur. Hicretin beşinci yılında Zatı Saadetleriyle evlenmiştir.

Zeynep binti Cahşr.a., Hz.Peygamberin hanımları arasında hakkında İslam düşmanları ve bilhassa Hristiyanlar tarafından en fazla gürültü koparılanıdır. Onun gerek ilk evliliği gerekse, ikinci evliliği farklı çevrelerce değişik şekilde yorumlanmış ve daima gündemde kalmıştır. Hz.Zeyneb'in Resulullah ile olan evliliğini anlayabilmek için tarihi ve sosyolojik bazı gerçekleri çok iyi bilmek gerekir. Aksi takdirde yanlış bir değerlendirme yapılmış olur. Çünkü o zamana kadar bir din haline gelmiş bulunan adetler kaldırılmaktadır

Köklü ve değişmez bir gelenek olarak üst tabakaya mensup, asil ve zengin kızların fakir ve kölelerle evlenmesi yasaktı. Ancak Hz.Zeyneb'in ilk kocası Hz.Zeyd İbn-i Harise r.a. Resulullah'ın azadlı kölesiydi. Bu zatı, Zatı saadetleri evlatlığa kabul edip, azat etmişler ancak o Resulullah'ın yanından ayrılmamışlardı. Resulullah'ın emirleri gereğince, Hz.Zeyneb r.a. ile evlendiler. Fakat bu çok acayip bir durumdu. Hiç alt tabakadan biri hemde azatlı bir köle asil bir aile kızı ile evlenemezdi. Fakat, İslamiyet, insanlar arasında eşitlik ve birlik hükmü ortaya koyunca, böyle bir cahiliye geleneğinin ortadan kalkması gibi tabi bir şey ne olabilirdiki? Resulullah (s.a.v) bu uygulama ile, İslam da insan eşitliğini ortaya koyuyordu.

Bilindiği gibi Allah elçisinin en önemli tebliğ metotlarından biri de Allah tarafından gelen emir ve yasaklar önce kendisinde uygulaması, şayet bunları kendi şahsında uygulama imkanı yoksa veya böyle bir imkanı bulamamışsa, o emir ve yasakları en yakın akrabalarına uygulaması idi.


Bu uygulama doğrultusunda; Resulullah (s.a.v.) halası "Ümeyye binti Abdulmuttalib"in kızı Zeyneb binti Cahş'i, Zeyd b. Hârise'ye birbirleriyle evlenmek üzere aday olarak belirler, Zeynep Zeyd kölelikten azad edilmiş olduğundan dolayı kendine denk saymaz ve ona varmak istemez..

...ve Cenab-ı Hak buyurur:
Allah ve Resûlü, bir işe hükmettiği zaman, mü'min bir erkek ve mü'min bir kadın için o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Resûlü’ne isyan ederse, artık gerçekten o, apaçık bir sapıklıkla sapmıştır."

Bunun üzerine Zeyneb, Allah ve Resulünün emrine itaat etmek için Zeyd ile evliliği kabul eder. Hz.Zeyneb r.a., şahsı için değil, İslamını hükmünü herkes anlasın, diye rıza gösterir ve evlenir.

Evliliğin üzerinden bir sene kadar geçmiş olay bir örnek olmuş kök salmıştı.


Ancak, Hz.Zeyneb r.a sırf Resulullahın emrine itaatla Zeyde varmış, fakat gereği gibi ısınamamıştı. Ara sıra Peygamber'e akrabalığından dolayı şerefli olması ve asaletiyle övünerek Zeyd'e karşı büyüklenmek istiyordu. Gerçekten kumandanlığa layık olarak yaradılmış olan Zeyd buna bir süre sabretti ise de Resulullaha varıp Zeyneb'den ayrılmak istediğini arz eyledi. Resulllah (s.a.v.)da bunu nefsinde uygun gördüğü halde, birdenbire müsade etmeyip buyurdular ki:
- Hanımını kendine sıkı tut Ve Allah'tan kork. Kadını boşamanın, önemsiz bir mesele olmadığını, Allah katında sorumluluk getiren bir iş olduğunu düşün, Allah katında helallerin en çirkini boşamadır.




Zatı Saadetleriyle Evliliği

İslam'dan önceki Cahiliyye döneminde yaşayan güçlü örf ve geleneklerden biri de evlatlığın öz evlat gibi muamele görmesiydi. Hatta bu sebeple başlangıçta Zeyd b. Harise'y "Zeyd bin Muhammed" deniyordu. Yani "Muhammed'in oğlu, Zeyd". bu anlayışa göre hareket edildiği takdirde elbetteki öz evlat ile baba arasındaki hükümler neyi gerektiriyorsa evlatlık ile baba arasındaki hukuk bunu gerektiriyordu. Evlatlığın hanımın evlatlığı, öz oğlun hanımlığı gibi kabul ediliyordu.


... ve sıra bu kötü adetin ortadan kaldırılmasına gelmişti.

Cenab-ı Hak buyuruyor:


"Onları (evlat edindiklerinizi) babalarına nisbet ederek çağırın; bu, Allah Katında daha adildir. Eğer babalarını bilmiyorsanız artık onlar, dinde sizin kardeşleriniz ve dostlarınızdır. Hata olarak yaptıklarınızda ise, sizin için bir sakınca (bir vebal) yoktur. Ancak kalplerinizin kasıt gözeterek yaptıklarınızda vardır. Allah, bağışlayandır, esirgeyendir...."


Bu ayeti kerimenin nuzülünden sonra Zeyd'de, Zeyd b. Harise diye çağrılmaya başlandı. Evlatlık müessesinin böylece, Kur'an-ın emri ile kaldırılması ile bunun bir kalıntısı olan "evlatlık hanımlarının, evlat edinenler tarafından alınamayacağı" anlayışınında ortadan kaldırılması gerekiyordu. Bu durum için en uygun durumda olan bu sefer Resulullah idi. Ortaya çıkacak fitne ve dedikodudan çekiniyordu. Ama İslam'ın gerektirdiği bu prensip, kesinlikle kendisi üzerine uygulanacaktı ayette;

Hani sen, Allah'ın kendisine nimet verdiği ve senin de kendisine nimet verdiğin kişiye: "Eşini yanında tut ve Allah'tan sakın" diyordun; insanlardan çekinerek Allah'ın açığa vuracağı şeyi kendi nefsinde saklı tutuyordun; oysa Allah, Kendisi'nden çekinmene çok daha layıktı. Artık Zeyd, ondan ilişkisini kesince, Biz onu seninle evlendirdik; ki böylelikle evlatlıklarının kendilerinden ilişkilerini kestikleri (kadınları boşadıkları) zaman, onlarla evlenme konusunda mü'minler üzerine bir güçlük olmasın. Allah'ın emri yerine getirilmiştir."



Hz.Zeyneb r.a. Resulullah'ın emriyle Zeyd ile evlenmeğe razı olmuş ve sonra da boşanmıştı, çok üzüldü. Zatı saadetleri, onun gönlünü almak maksadıyla kendisi onunla nikahlamaya karar verir. Kendisi için isteme görevide iddeti bitince Zeyd b. Harise verilir. Zeyde bu görev başlangıçta çok ağır geldiysede, görevi yerine getirmiştir. Zeyneb bu konuda Allah'ın emrini beklediğini söyler bunun üzerine yukarıdaki ayeti kerime nazil olur. Nikah işi hemen tamamlanır. Resulullah beklemeksizin Hz.Zeyneb'in yanına gelirler. Bu arad düğüne icap edenler yemeklerini yemiş, oturmakta çene çalmaktaydılar. Müslümanlar devamlı gidip geliyorlar, vakit geçtikçe geçiyordu. Resulullah bu durumdan müzdarip olmasına rağmen bir şey diyemiyordu. Tam o sırada vahy nazil oldu:


Ey iman edenler (rastgele) Peygamberin evlerine girmeyin, (Bir başka iş için girmişseniz ille de) yemek vaktini beklemeyin. (Ama yemeğe) çağrıldığınız zaman girin, yemeği yiyince dağılın ve (uzun) söze dalmayın. Gerçekten bu, peygambere eziyet vermekte ve o da sizden utanmaktadır; oysa Allah, hak (kı açıklamak)tan utanmaz. Onlardan (peygamberin eşlerinden) bir şey isteyeceğiniz zaman, perde arkasından isteyin. Bu, sizin kalpleriniz için de, onların kalpleri için de daha temizdir. Allah'ın Resûlü’ne eziyet vermeniz ve ondan sonra eşlerini nikahlamanız size ebedi olarak (helal) olmaz. Çünkü böyle yapmanız, Allah Katında çok büyük (bir günah)tır."



Bundan sonra Resulullah evlerinin kapısına perde astılar. Hz.Zeyneb'in düğününde Resulullah bir keçi kestirmiş ve gelen misafirlere ikram ettirmişti.

Bir gün Hz.Zeynep r.a. Peygamberimize arz eder.
-Ya Resulullah, ben sizin diğer karılarınızın hiç birine benzemem. Bu hatunlarınızın hiç birisi benim gibi değildir. Bunların hepsinin de nikahlarını, babaları, kardeşleri, yahut da aileleri veya velileri kıydırmışlardır. Yalnız benim nikahım Melekutte kıyılmış ve zevceliği Hak Teala tarafından size bildirilmiştir"




Münafıkların "Oğlunun hanımını nikahladı" dedikodularına Cenab-ı Hak şu ayet-i kerime ile cevap verdi:


"Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir; ancak O, Allah'ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah, herşeyi bilendir."

Ahlak ve Adetleri

Çok cömert ve eli açıktı. Fukaranın dayanağı idi. Elinden iş gelirdi. Kendi eliyle deri işler, hazırlar ve bundan da para kazanırdı, kazandığınıda fakirlere dağıtırdı.

Hz.Ömer r.a. zamanında kendisine onbin dirhem geçim masrafı tayin edilmişti. Fakat bu parayı sadece bir kez aldı ve şöyle dedi:
"Ya Rabbi, gelecekte böyle paralar benim yanımda bulunmasın zira para demek fitne demektir" Aldığı parayı hemen fakirlere dağıttı. Hz.Ömer bunun üzerine "Bu hatun büyük hayır sahibidir" deyip bu sefer dağıtmaması elinde tutması haberiyle bin dirhem daha gönderir. Hz.Zeyneb ise o parayıda fakirlere dağıtır.


Hz.Ayşe r.a. buyuruyor:

"İster dini muameleler olsun, ister takva ve sadakat olsun, ister sıgayı rahim olsun, ister cömertlik ve fedakarlık olsun, Zeyneb'den daha iyi hiç bir hatun yoktur"

Resulullah şöyle buyurmuştu:
"Bana en çabuk ve erken olarak kavuşacak olanınız, eli en uzun olanınızdır" Eli en uzun olmamasına rağmen Zatı saadetlerine ilk önce o kavuştu, uzunluktan maksadın onun eliyle kazandığını, sadaka ve hayrata sarf etmesi olduğu ortaya çıktı.


Vefatı

641 yılında vefat etti. Ölmeden önce, kefenini hazırlamıştı. Hz.Ömer ona ikinci bir kefen gönderdi. Hazırladığı kefen sadaka olarak verildi. Vasiyeti üzerine mezara kadar Resulullah'ın tabutunda götürüldü. Cenaze namazını Hz.Ömer r.a. kıldırdı. Java o kadar sıcaktıki mezarı üzerine çadır kuruldu.



KAYNAK:
1) Ahzab Suresi- 36
2) Ahzab Suresi, 5
3) Ahzab Suresi, 37
<A name=4>4) Ahzab Suresi, 53
5) ahzab Suresi, 40
6) Elmalı Tefsir, Ahzab Suresi,
7) Kadın Sahabiler, Mevlana Niyaz, Tercüme: Prof Ali Genceli, Toker Yayınları
8) Şamil İslam Ansiklopedisi




devam edecek.




Zeynep binti Çahş (r.anha) ile Evlenmesi

Rasulullah (s.a.v.)'in Zeynep binti Cahş (r.anha) ile evlenmesi teşriî açıdan birçok yönü bulunan bir evliliktir. Bunlar:

A- Evlenmede erkek ile kadın arasındaki denkliğin bulunmasını gerektiren geleneği yıkıyordu. Halasının kızını -ki Kureyş'in ileri geleni idi- kölelikten azad edilen birisi ile evlendiriyordu.

B- Arap adetlerine göre bir kişinin evlatlığı onun oğlu gibi sayılıyordu ve evlatlığının karısı ile evlenemezdi. Bu evlilikle Allah Rasulü, bir kişinin evlatlığının boşadığı kadınla evlenememesi düşüncesini yıkıyordu.

Zeyneb binti Cahş; Rasulullah (s.a.v.)'ın halası, Abdulmuttalib'in kızı Umeyme'nin kızı idi. Hz. Zeynep, O'nun gözü önünde ve gözetiminde yetişmişti. Bu nedenle Zeyneb Rasulullah için bir kız veya küçük bir bacı gibi idi. Onu çok iyi tanıyor, Zeyd'le evlenmeden önceki durumunu, çekici olup olmadığını iyi biliyordu. Rasulullah, çocukluğuna ve gençliğine kadar küçük yaşından beri ona şahid olmuştu. O, Rasulullah için meçhul değildi; adeta kızı gibi biliyordu onu. O'nu, azadlısı Zeyd ile evlendirmek istediğinde kardeşi Abdullah bin Cahş karşı çıktı. Bu karşı geliş iki şeyden kaynaklanıyordu:

a-) Zeyneb (r.anha) Kureyşli ve Haşimi idi.

b-) Rasulullah'ın halasının kızı idi. Nasıl olurda Hatice (r.anha)'nın köle olarak alıp daha sonra azad ettiği bir kişi ile evlenecekti. Bunu, Zeyneb'e büyük bir ar gördü. Arabların yanında da bu, büyük bir ar sayılırdı. Şereflilerin şerefli kızları, kölelikten kurtulsalar da kölelerle evlenemezlerdi. Ama, Rasulullah istiyordu ki bu tür gelenekler yıkılsın. Ve insanlar bilsin ki üstünlük Arab Acem olmakta değildir. Üstünlük takvalı olmadadır. Allah'ın şu sözü anlaşılmalıydı:

"Şüphesiz, sizin en ekreminiz Allah katında takvalı olanınızdır." hucurat/13

Rasulullah (s.a.v.) bu türden bir itirazın akrabalarının dışındaki bir kadından gelmesini hoş karşılamıyordu. Halasının kızı Zeyneb binti Cahş'ın, Arabların bu çirkin geleneklerinden kurtulma onurunu yüklenmesini istiyordu. Bu, onların adetlerinin yıkılışı olacaktı. İnsanların söyleyeceğinden korktuğu sözlere, ancak onun dayanabileceğini düşünüyordu. Kendisinin büyüttüğü, Arapların adet ve geleneklerinin gölgesinde yetişmiş olan Zeyd (r.a.)'in, diğer çocuklar gibi bu verasete sahip olma hakkının bulunmasını istiyordu. İşte bu zat Zeyneb'le evlenecekti. O, yüce Şari’nin, evlatlıklarını çocukları olarak görenler için hazırladığı bir olaya hazırlanmış oluyordu. Rasulullah (s.a.v.), Zeyneb'in ve kardeşi Abdullah'ın kabul etmeleri için ısrar etti. Zeyneb (r.anha) ve kardeşi Abdullah, Zeyd ile evlenme olayının gerçekleşmemesi için direndiler. Bunun üzerine Allah (c.c.), şu ayeti inzal buyurdu:

"Bir mü’min erkek ve kadın için, Allah ve Rasul'ü, bir işe hükmettiğinde, o işlerinde, kendileri için, muhayyer değillerdir (seçme hakları yoktur). Kim Allah ve Rasulü’ne isyan ederse o, apaçık delalet içindedir. "ahzab/36

Bundan sonra, Zeyneb ve Abdullah için bir seçenek kalmadı ve "biz bunu kabul ediyoruz ya Rasulullah" dediler. Rasulullah mihrini verdikten sonra gerdeğe girdiler. Ancak Zeyneb ve Zeyd'in evlilikleri istenildiği gibi devam etmedi; sıkıntılar ve hoşnutsuzluklar başladı. Allah ve Rasulü’nün olmasını istediği bu evliliğe, Zeyneb'in gönlü yatmamıştı. İsteklere boyun eğmemişti, bu evliliğe karşı yumuşak olmamıştı. Bilhassa Zeyd'e karşı gururlu idi; bir köleye rıza gösteremiyordu. Zeyd’e sıkıntılı bir hayat yaşatıyordu. Zeyd (r.a.), bu durumu kaç sefer Rasulullah'a anlattı; kötü muamelesini izaha çalışarak defalarca Rasulullah (s.a.v.)'tan onu boşamak için izin istedi. Ancak Rasulullah (s.a.v.) eşini elinde tut diyordu. Öte yandan Allah’tan Rasulü’ne gelen vahiy, Zeyd'in boşamasından sonra Zeyneb'in kendisinin olacağını bildiriyordu. Muhammed, oğlunun karısı ile evlendi denilmesinden korktuğundan bu olay, kendisine çok ağır geldi. Kendisini ayıplayacaklarından korkuyordu; çünkü Zeyd, O'nun evlatlığı idi. Bundan dolayı Zeyd'in boşamasını istemiyordu. Fakat Zeyd (r.a.), Zeyneb'i boşamak için ısrar etti. Zeyd Zeyneb'i boşadıktan sonra Zeyneb'in kendisiyle evleneceğini Allah'ın vahyettiğini bildiği halde: "Eşini yanında tut Allah'tan kork"ahzab/37

diyordu. Bunun üzerine Allah Rasulü’ne Rabbin'den bir itab geldi. Yani yüce Allah Rasulü’ne şöyle diyordu: Ben sana, Zeyneb'in evleneceğin kadınlardan birisi olduğunu bildirdiğim halde sen, Allah'ın açığa vuracağı şeyi içinde gizliyorsun. Bu husus ayette şöylece yer alıyordu:"Fakat Allah'ın açığa vuracağı şeyi içinde gizliyordun.ahzab/37

Ayette de belirtildiği üzere Allah Rasulü, evlatlığının boşadığı hanımın daha sonra kendisinin hanımı olacağını bildiği halde bunu gizliyordu. Allah'ın sonradan açığa vurduğu şey de işte budur. Yani evlatlığının boşadığı hanımı ile evlenmesi mutlaktır, değişmez.

Rasulullah (s.a.v.)'in, daha sonra vahiyle açıklanacak olan şeyi gizlemesinin nedeni şuydu: Arablarda, evlatlıklar neseb ve miras hususunda eve aittirler. Çocuklarına ait olan tüm haklar evlatlıkları için de geçerli idi; mirasta ve nesebin haramlılığı gibi tüm hususlarda aynen öz çocuklar gibi işlem görürlerdi. İşte bunun içindir ki Allah Rasulü’ne, evlatlığının boşayacağı hanımıyla kendisinin evleneceği vahyedilince; Zeyd’in Zeyneb'i boşama yönündeki tüm ısrarlarına, Zeyneb'den şikayetçi olmasına, aralarında bir sıcaklığın bulunmamasına, evlendikleri günden beri evlilik hayatının uyumsuz bir şekilde sürdüğünü bildirmesine rağmen Zeyd’e hanımını elinde tutması ve boşamaması için ısrar etti. Ancak Zeyd boşanmada ısrar edince Rasulullah ona izin verdi. Rasulullah'ın Zeyneb'le evleneceğinden hem kendisinin hem de Zeyneb'in haberi olmaksızın Zeyneb'i boşadı. Ahmed, Müslim ve Nesei'nin Süleyman b. el-Muğire yoluyla Sabit’ten, onun da Enes'ten rivayet ettiğine göre: “Zeyneb iddetini doldurduğu zaman Rasulullah (s.a.v.) Zeyd’e Zeyneb’i çağırmasını söyledi. Zeyd şöyle anlatıyor: Hemen Zeyneb'e gittim ve Zeyneb'e: “Seni müjdeliyorum, Rasulullah seni çağırıyor. Rasulullah beni sana gönderdi ve gelmeni istedi.” Zeyneb şöyle dedi: “Allah bana emretmedikçe bir şey yapmayacağım.” Gitti mescidine girdi ve bu sırada Kur'an indi, Rasulullah da izinsiz olarak gelip Zeyneb'in yanına girdi. Allah Rasul“Zeyd, o kadından ilişiğini kesince biz, onu, sana nikahladık ki, bundan böyle evlatlıkları kadınları ile ilişkilerini kestikleri zaman, o kadınlarla evlenme hususunda, mü’minlere bir güçlük olmasın."ü Zeyneb'in yanına girdiğinde ilgili ayetin şu kısmı nazil olmuştu:”“Zeyd, o kadından ilişiğini kesince biz, onu, sana nikahladık ki, bundan böyle evlatlıkları kadınları ile ilişkilerini kestikleri zaman, o kadınlarla evlenme hususunda, mü’minlere bir güçlük olmasın."ahzab/37

Şayet Zeyneb, Rasulullahla evleneceğini daha önce bilseydi, ben Rabbim'in emirlerini bekliyorum, yani O'nunla evlenmeyi tercih ediyorum demezdi. Şayet Zeyd, onu boşadıktan sonra Rasulullahla evleneceğini bilseydi, seni müjdeliyorum demezdi. Dolayısıyla bu evliliğin sebebi, mü’minlerin evlatlıklarının boşadığı hanımlarla evlenmelerinde bir sakınca olmadığını göstermek içindir.

İşte Rasulullah'ın, hanımları ile evlenme hadiseleri bunlardan ibarettir. Görülüyor ki, hemen hemen bütün evlilikler, sadece evlenme gayesinin ötesinde başka gayeleri gütmektedir. Böylece, Rasulullah'ın dört hanımdan fazla hanımla evliliğinin sebebi ve dört kadından fazla kadınla evlenmesinin yalnızca kendisine ait bir özellik olmasının anlamı ortaya çıkmış oluyor. Elli yaşını aşmış olan Allah Rasulü’nün dört kadından fazla kadınla evlenmesi, sadece cinsi arzularını tatmin etmek için çaba gösteren bir adamın davranışları olarak kesinlikle düşünülemez. Zira onun asıl meşgalesi risalet ve devlet işleri ile uğraşmaktır. O, Rabbinin risaletini tüm dünyaya ulaştırmak, içerisinde yaşadığı toplumu bir ümmet haline getirmek, bu risaletle halkını kalkındırmak için uğraşıyordu. Hayattaki tek gayesi, Allah'ın risaletini dünyaya taşımak, toplumun eski halini bütün özellikleriyle değiştirerek yepyeni bir toplum ve devlet ikame etmekti. Zira O, İslam daveti için insanların her türlü davranışlarına katlanmış ve bu uğurda önüne konan dünyaları reddetmişti. Zihni sürekli olarak, ümmeti kalkındırmak, yepyeni bir devlet ve toplum kurmakla meşgul olan bir kimsenin kadınlarla meşgul olması mümkün değildir. O'nun kadınlarla meşgul olacak zamanı yoktur. Her yıl bir kadınla evlenmiş olması ancak daveti taşımak içindir. Zira onun evlilik hayatından faydalanması herhangi bir insanın evlilik hayatından farklı değildi.

takiyyuddin en-nebhani

sevde...(alıntı yeri)

TAKİYYUDDİN EN-NEBHANİ



PEYGAMBERİMİZİN Hz. ZEYNEP BİNT-İ CAHŞ'LA EVLENMESİ
___ ÇARPITMADAN ANLATIMI___








Hicretin 5. senesi, Zilkâde ayı.
Hz. Zeynep binti Cahş, Resûl-i Ekrem Efendimizin halası Ümeyme binti Abdülmuttalib'in kızı idi. Daha önce Peygamber Efendimizin evladlık edindiği Hz. Zeyd bin Hârise ile evlenmişti. Bu evliliğin dünürlüğünü de bizzat Resûl-i Ekrem Efendimiz yapmıştı.62
Hz. Zeynep ve ailesi böyle bir evliliği istemedikleri halde sırf Peygamber Efendimizin ısrarı üzerine rıza göstermişlerdi.
Hz. Zeyd, izzetli zevcesi Hz. Zeynep'i kendisine mânen küfüv (denk) bulmuyordu. Bu durum mânevî imtizaçsızlığa sebep oluyordu. Nitekim evliliklerinin birinci yılı henüz bitmişken, Hz. Zeyd, Peygamber Efendimize gelerek, "Yâ Resûlallah! Ben, âilemden ayrılmak istiyorum" dedi.
Peygamberimizin cevaben, "Zevceni tut boşama! Allah'tan kork" buyurdu.63
Fakat Hz. Zeyd, ferasetiyle Hz. Zeynep'in yüksek bir ahlâkta yaratılmış olduğunu ve bir peygamber hanımı olacak fıtratta bulunduğunu hissetmişti. Kendisini de ona zevc olacak fıtratta mânen küfüv bulmadığı için boşadı.
Peygamber Efendimiz, mânevî geçimsizlik sebebiyle Hz. Zeyd ve Hz. Zeynep arasındaki evliliğin son bulmasından son derece üzüldü. Çünkü, bu evliliği kendisi arzu etmişti. Durumun düzeltilmesi, mahzun Zeynep (r.a.) ile hâdiseden dolayı üzülen akrabalarının gönlünün alınması gerekiyordu.
Hz. Zeynep'in iddeti (boşandıktan sonra beklemesi gereken müddet) dolmuştu.
Resûl-i Ekrem Efendimiz birgün Hz. Âişe Validemizle oturmuş sohbet ediyordu. Bu esnada kendisine vahiy geldi. İnen âyetlerde Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyordu:
"Zeyd o hanımla alâkasını kesince Biz onu sana nikâhladıktâ ki evlâtlıklarının boşadığı hanımlarla evlenmenin mü'minler için günah olmayacağı anlaşılsın. Allah'ın emri işte böylece yerine getirilmiştir.
"Allah'ın kendisi için takdir ettiği şeyi yerine getirmesinde Peygamber için bir vebâl yoktur. Daha önce geçen peygamberler hakkında da Allah'ın kanunu böyledir. Allah'ın emri, tâyin edilmiş ve değişmez bir hükümdür."64
Vahiy hali sona erince, Kâinatın Efendisi Peygamber Efendimiz (a.s.m.) gülümsedi, "Allah'ın, onu bana gökte nikâhladığını, Zeynep'e, kim gidip müjdeler?" buyurdu.
Âyet-i kerimelerden açıkça anlaşılacağı gibi, Cenâb-ı Hak, Hz. Zeynep'i zevceliğe alması için Peygamberimize emir vermiştir. Resûl-i Ekrem Efendimiz de bu emre uyarak Hz. Zeynep'i zevceliğe almıştır. Âyet-i kerimedeki "Biz onu sana zevce yaptık" beyanı bu nikâhın bir akdi semavi olduğuna açıkça delâlet ediyor. Demek ki, bu nikâh, harikulâde, örf ve zahiri muâmelelerin üstünde sırf Allah'ın emriyledir ki, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Allah'ın emrine boyun eğmiştir. Nefsî arzularla hiçbir ilgisi yoktur.

Bu evliliğin mühim bir hikmeti

Cenâb-ı Hakkın emriyle, Peygamber Efendimizle (a.s.m.) Hz. Zeynep arasında kurulan bu evliliğin ehemmiyetli bir şer'i hükmü olduğu gibi, Bütün mü'minleri ilgilendiren bir hikmet ve fayda tarafı da vardı. Bu da konu ile ilgili gelen vahyin: "Tâ ki, evlâtlıklarını, kendilerinden alâkalarını kestikleri zevcelerini almakta mü'minler üzerine günah olmasın" meâlindeki kısmında beyan buyurulmuştur.
Çünkü, Cahiliyye Devrinde, bir kimse birisini evlât edindiği zaman, halk, evlâtlığı, onun adıyla anar ve evlâtlık, öz evlât gibi o kimsenin mirasından faydalanırdı. Haliyle bu inanca göre, evlâtlığın boşadığı kadını, onu evlât edinen kimse alamazdı, bu haramdı.
İşte, Peygamber Efendimizin, Allah Teâlânın emrine uyarak, Hz. Zeynep'i zevceliğe almasıyla Cahiliyye Devrinin bu inanç ve âdetinin bâtıl olduğunu ortaya kondu. Böyle bir durumda mü'minler için de vebâl ve günahın söz konusu olamayacağı belirtildi.

Münafıkların Dedikoduları
Peygamber Efendimiz (a.s.m.) Hz. Zeynep'le evlenince, her meselede fırsat kollayıp, Müslümanlar arasında fitne ve fesatı çıkarmaya can atan münafıklar, bu meselede de ileri geri konuşmaya başladılar. Cahiliyye Devri inancına göre, evlâtlığın boşadığı karısını almayı haram sayıp, bunu Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) aleyhinde dedikodu vesilesi yapıp, "Muhammed, evlâdın karısıyla evlenmeyi haram kıldı. Kendisi ise oğlu Zeyd'in boşadığı karısıyla evlendi" diyerek yaygaraya başladılar.65 Gelen vahiy bu hususa da açık bir şekilde şöyle cevap veriyordu.66
"Muhammed hiçbirinizin babası değildir; o Allah'ın Resûlüdür ve peygamberlerin sonuncudur. Allah ise herşeyi hakkıyla bilir."67
Peygamberlerin, ümmetlerine bir baba gibi nazar ve hitapları risâlet vazifesi itibariyledir, beşeri şahsiyetleri itibariyle değildir. Bu bakımdan, elbette onlardan zevce almanın uygun olmayacağından bahsedilemez. Kur'ânı Kerim, zihinlerde bu hususta uyanacak herhangi bir istifhamı bertaraf etmek maksadıyla, meâlini aldığımız son âyet-i kerime ile mânen şöyle demektedir:
"Peygamber rahmeti İlâhiye hesabıyla size şefkat eder, pederâne muâmele eder ve risâlet namına siz Onun evlâdı gibisiniz. Fakat şahsiyeti insaniye itibariyle pederiniz değildir ki, sizden zevce alması münasip düşmesin! Ve sizlere 'oğlum' dese, ahkâmı şeriat itibariyle siz onun evlâdı olamazsınız!"68
Böyle bir çok cihetlerden hikmetleri bulunan ve hayırlara vesile olan bu pâk ve nezih evliliğe toz kondurmak ve bununla da Resûl-i Kibriyâ Efendimizin yüce şahsiyetine gölge düşürmek niyetiyle çırpınıp duranların, hüsni niyetten ne kadar uzak ve maksadı hareket ettikleri, elbette ki, bu izahlarımız neticesinde, basiret ve feraset sahibi mü'minlerin gözünden kaçmaz.

Düğün Ziyafeti Ve Bir Mu'cîze
Evliliklerinde Ashabına düğün ziyafeti tertiplemek, Resûl-i Ekrem Efendimizin bir âdeti idi. Bu âdet, Müslümanlar arasında da günümüze kadar sünnet olarak devam edip gelmiştir.
Fahr-i Kâinat Efendimiz, Hz. Zeynep'le evlendiği gün, Enes bin Mâlik'in annesi Ümmü Süleym, kendilerine yağda kavrulmuş biraz Medine hurması gönderdi. Gönderilen hurma küçük bir kap içinde ancak Peygamber Efendimiz ve Hz. Zeynep'e kâfi gelebilecek kadardı.
Hâdiseyi, bu bir avuç hurmayı getiren "Hâdimi Nebevî" ünvaniyle şöhret bulan Hz. Enes bin Mâlik şöyle anlatır:
"Nebî (a.s.m.) götürdüğümü kabul etti ve 'Bana, Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali'yi (r.a.) çağır' diye emretti. Bu arada daha birçok kimsenin ismini zikretti. Resûlullahın azıcık bir yiyecek için birçok kimseyi çağırmayı bana emretmesine şaştım. Ama emrine aykırı hareket edemezdim. Onların hepsini çağırdım.
"Bu sefer, 'Bak, Mescid'de kim varsa, onları da çağır' dedi. Öyle yaptım. Mescid'e gidip, orada namaz kılan kimi buldumsa onlara, 'Resûlullahın düğün ziyafetine buyurunuz' dedim.
"Geldiler. Nihayet sofra doldu. Bana, 'Mescid'de kimse kalmadı mı?' diye sordu. 'Hayır' dedim.
"Bu sefer, 'Bak, yolda kim varsa, onları da çağır' dedi.
"Çağırdım. Odalar da doldu. 'Gelmeyen kimse kaldı mı?' diye sordular.
"Hayır, yâ Resûlallah!" dedim.
"'Haydi çanağı getir' buyurdu.
"Getirip önüne koydum. Elini çanağın üzerine koyup bereket duâsında bulundu. Bundan sonra, 'Onar onar halkalansınlar ve herkes kendi önünden yesin' buyurdu.
"Dâvetliler emredilen şekil üzere oturarak doyuncaya kadar yediler. Böylece bütün dâvetliler bölük bölük gelip yiyip gittiler."Ben çanaktaki hurmaya bakıyordum. Sofada ve odalarda bulunanların hepsi ondan doyuncaya kadar yedikleri halde çanaktaki hurma getirdiğim gibi duruyordu.
"Resûlullah bana, 'Ey Enes! Kaldır' diye emretti.
"Ben de çanağı kaldırdım. Sonra da annemin yanına vardım. Hâdiseyi. olduğu gibi anlattım. Annem de bana, 'Hiç hayret etmene gerek yok! Eğer, Allah ondan bütün Medinelilerin yemesini dilemiş olsaydı, hepsi de yer ve doyarlardı' dedi."69
Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (a.s.m.) dini, dâveti ve risaleti umumî olduğu için, hemen hemen Kâinatın her nevinden mucîzelere mazhar olmuştur. Duâsıyla yemeklerin bereketlenmesi hususunda da birçok mucîzeler göstermiştir. Mevzu ile ilgisi bakımından bu mucîzeyi burada naklettik. Ve, duâ ediyoruz:
"Yâ Rab! Resûl-i Ekremin (a.s.m.) bereketi hürmetine bize ihsan ettiğin maddî ve mânevî rızkımıza bereket ihsan eyle!"

Hicâb Âyetinin Nâzil Olması
Hz. Zeynep'in düğün yemeğine dâvet edilenler, dağılmış, sadece üç kişi kalmıştı. Bunlar oturup konuşmaya dalmışlardı. Peygamber Efendimiz bu durumdan hoşlanmadı. Kalkıp Hz. Âişe'nin odasına kadar gitti. Sonra birbiri ardınca Ezvâc-ı Tâhiratın da odalarına uğradı. Biraz sonra konuşanlar gitmişlerdir zannıyla döndü. Fakat, onlar hâlâ konuşmalarına devam ediyorlardı. Resûl-i Ekrem Efendimiz, onlara birşey diyemedi. Tekrar, Hz. Aişe Vâlidemizin odasına doğru gider gibi davrandı. Bu sırada onlar da kalkıp gittiler. Peygamber Efendimize haber verilince hemen geri döndü. Hücre-i Saâdete girdi.
Daha önceleri de Hz. Ömer, "Yâ Resûlallah! Hanımlarınızı perde arkasına alsanız. Zira, huzurunuza her çeşit insan gelir, gider" derdi. Fakat, Cenâb-ı Hak tarafından herhangi bir emir gelmediğinden Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Hz. Ömer'in bu sözüne karşı sükût ederdi. Hattâ bir gün Ezvâc-ı Tâhirattan Hz. Sevde'yi dışarda görmüş ve "Ey Sevde! Biz seni tanıdık" demişti.70 Bu sözü, Hicab hakkında İlâhî emrin gelmesini şiddetle arzu etdiği için sarfetmişti.
Hz. Zeyneb'in düğün yemeğinde de yukarıda bahsettiğimiz hâdise meydana gelince, hicâb âyeti nâzil oldu:
"Ey îmân edenler! Yemek için dâvet olunmadan Peygamberin evine girip de orada yemek vaktini beklemeyin. Dâvet edildiğinizde ise girin; fakat yemeğinizi yedikten sonra sohbete dalmadan dağılın. Bu hareketleriniz Peygambere eziyet verir; o da size bunu açıklamaktan sıkılır. Allah ise hakkı açıklamaktan çekinmez. Peygamberin hanımlarından birşey istediğinizde de perde arkasından isteyin. Hem sizin kalbiniz, hem de onların kalbi için bu daha temiz bir harekettir. Ne Allah'ın Resûlüne eziyet vermeniz, ne de ölümünden sonra onun hanımlarını nikâhlamanız size ebediyen câiz değildir. Muhakkak ki bu Allah katında pek büyük bir günahtır."71
Nâzil olan bu âyet-i kerimeyi Peygamber Efendimiz dışarı çıkıp halka okudu. Bunun üzerine Ezvâc-ı Tâhirat da perde arkasına çekildiler.72
Bundan sonra, neseb ve süt emme yönünden akraba olanlarla, hizmetçi ve hürriyetlerine kavuşmak için anlaşma yapmış bulunanlar dışındakilerle Ezvâc-ı Tâhirat gerektiği zaman ancak perde arkasında konuşur görüşürlerdi.73
Bir gün Peygamber Efendimizin yanında Hz. Ümmü Seleme ile Hz. Meymune bulunuyordu. Bu esnada âmâ olan Abdullah ibni Ümmi Mektum (r.a.) içeri girdi. Peygamberimiz hanımlarına, "Perde arkasına çekiliniz" diye emretti.
Onlar, "Yâ Resûlallah, o âmâ değil midir? Gözleri görmez ve bizi tanımaz" dediler.
Peygamber Efendimiz, "Siz de âmâ mısınız? Onu görmüyor musunuz?" buyurdu.74

Müslüman Kadınlara Tesettürün Emredilmesi
Bir kısım edepsiz münafıklar, köle kadınlara sataşırlardı. Zaman zaman sâir kadınları da, köle zannıyla rahatsız ederlerdi.
Bunların, mü'minlerin hanımlarını da rahatsız ettikleri olurdu. Neden böyle yaptıkları sorulduğunda ise, "Biz onları köle sanmıştık" diyerek mazeret uydururlardı.
Bu hâdiseler üzerine Müslüman kadınların örtünmelerini emreden şu âyet-i kerime nâzil oldu:
"Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü'minlerin hanımlarına söyle, evlerinden çıktıklarında dış örtülerini üzerlerine alsınlar. Bu, onların hür ve iffetli hanımlar olarak tanınmaları ve eziyete uğramamaları için daha uygundur."75

62. Tabakât, 8:101.
63. A.g.e., 8:101; Tirmizî, Sünen, 5:354; ibn-i Kesir, Tefsir, 3:491.
64. Ahzab Sûresi, 37-38.
65. Cahiliyye Devrinin bu evlâd edinme âdeti Kur'ân-ı Kerîmin şu mealdeki âyet-i kelimeleriyle ortadan kaldırılmıştır. '... Allah evlâtlıklarınızı, oğullarınız hükmünde kılmamıştır. Bunlar sizin ağzmızdaki mânâsız bir sözden ibarettir. Allah ise hakkı bildiriyor ve kullarını doğru yola iletiyor.
'Onları kendi babalarına nisbet edin; Allah katında doğru olan budur. Eğer babalarının kim olduğunu bilmiyorsanız, zâten onlar sizin din kardeşleriniz ve dostlarınızdır. Bu hususta unutarak veya bilmeyerek yaptığınız hatadan dolayı sizin için bir günah yoktur; siz ancak kasten yaptıklarınızdan mes'ulsünüz. Allah ise çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.' (Ahzab Sûresi, 4-5.)
66. Tirmizî, Sünen, 5:352.
67. Ahzab Sûresi, 40.
68. Mektûbat, s. 28-29.
69. Müslim, 2:1051.
70. A.g.e., 4:151.
71. Ahzab Sûresi, 53.
72. Müslim, 4:151.
73. Tabakât, 8:177.
74. A.g.e., 8:178.
75. Ahzab Sûresi, 59.
Kainat' ın Efendisi (ASM), Salih Suruç

[b]dolayısıyla hakikatlerin nasıl çarptırıldığı ortadadır...


[b] saygılar

İnsan, Bizim kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmüyor mu? Şimdi o, apaçık bir düşman kesilmiştir.
Kendi yaratılışını unutarak Bize bir örnek verdi; dedi ki: "Çürümüş-bozulmuşken, bu kemikleri kim diriltecekmiş?"
De ki: "Onları, ilk defa yaratıp-inşa eden diriltecek. O, her yaratmayı bilir."


#17 saklıgerçek

saklıgerçek

    Genç Üye

  • Φ Yeni Üyeler
  • PipPip
  • 212 İleti

Gönderi Tarihi: 21 Eylül 2006 - 19:23

ağa yine destan dökmüşsün ya

*******

Bu ayetler peygamberin yaklaşık 56/58 yaş arasındayken gelen ayetler konunun önemini algılayamıyorsun veya işine gelmiyor.Ahzap suresi medine döneminin 5 inci yılı inmeye başlamış 9 uncu yılda tamamlanmıştır.
33/37 inene kadar evlatlık statüsü ile alakalı bişey yok dikkat et tam 18 sene hatta muhammed zeyd için zeydle ben birbirimizin varisleriyiz diyecek kadar ona ayrıcalık tanımıştır.Ama zeynep devreye girince evlatlığını harcamış ve tam üç ayet peş peşe gelmiştir 33/4,5,40 şimdi dersinki 4,5 önceden inmiş ama heryerinde olduğu gibi kuranın burasıda karışık bu üç ayet peşpeşe ayetlerdir.(yani muhammed bunları peşpeşe söylemiştir) umarım anlamışsındır ağam daha çok çalışman lazım.

33/36. Allah ve resulü bir iste hüküm verdiklerinde, inanmıs bir erkekle inanmıs bir kadının, islerini kendi isteklerine göre belirleme
hakları yoktur
. Allah'a ve resulüne isyan eden, açık bir sapıklıga batıp gitmis demektir.

Eğer zeyd bu ayete rağmen eşini boşamışsa büyük cesaret diğer türlü zeyd sapıklığı seçmiş.


33/37. Hani sen Allah'ın nimetlendirdigi, senin de lütufta bulundugun kisiye "Esini yanında tut, Allah'tan kork!" diyordun ama, Allah'ın
açıklayacagı bir seyi de içinde saklıyordun; insanlardan çekiniyordun
. Oysaki kendisinden korkmana Allah daha layıktır. Zeyd o
kadından ilisigini kesince onu sana nikâhladık ki, evlatlıkları esleriyle iliskilerini kestiklerinde, müminler için o kadınlarla evlenmede
bir güçlük olmasın. Zaten Allah'ın emri yerine getirilmistir.


33/38. Allah'ın kendisine farz kıldıgı seyde peygambere hiçbir vebal yoktur. Daha önce gelip geçmislerde de Allah'ın yolu-yöntemi
buydu. Allah'ın emri, belirlenmis bir kaderdir/ölçüdür.

Ayetlere bak ne ilginç değilmi peygamberin nikahını allah kıymış.EE kolay değil gelinini alacaksın nede olsa sonra diğer ayet devreye girer millet söylenmeye başlayınca.


33/40. Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası degildir; O, Allah'ın resulü ve nebilerin sonuncusudur. Allah herseyi
geregince biliyor.

İlginç valla peygamberin veremediği cevabı allah veriyor.


33/50. Ey Peygamber! Biz sana su hanımları helal kıldık: Mehirlerini verdigin eslerin, Allah'ın sana ganimet olarak verdiklerinden elinin
altında bulunanlar, amcalarının, halalarının, dayılarının, teyzelerinin kızlarından seninle birlikte hicret edenler. Peygamber kendisiyle
evlenmek istediginde, kendisini Peygamber'e hibe eden mümin bir kadını da öteki müminlere degil, yalnız sana özgü olmak üzere
helal kıldık. Onlara esleri ve elleri altındakiler hakkında neler farz kıldıgımızı biz biliriz. Sana bir zorluk olmasın diyedir bu... Allah
Gafûr'dur, Rahîm'dir.

Bak Allah burdada birsürü kadını helal kılıyor kadın mal ya ve bu kelam Allah kelamı diye karşımızda.


33/51. Onlardan diledigini geriye bırakırsın, diledigini yanına alırsın. Bir süre için uzaklastıgın hanımlarından diledigini yanına almanda
bir sakınca yoktur. Onların gözlerinin aydınlanmasında, tasalanmalarında ve kendilerine verdiginle hepsinin hosnut olmasında bu
daha uygun bir yoldur. Allah sizin kalplerinizde olanı bilir. Allah Alîm'dir, Halîm'dir.

Yaş kemale erince genç kadınlarla birlikte olması için allah yine peygamberinin yardımına yetişmiş.


33/52. Bundan sonra sana artık baska kadınlar helal olmaz. Bunları, baska eslerle degistirmek de -onların güzellikleri hosuna gitse bile
- helal olmaz. Elinin sahip olabilecekleri müstesna. Allah her sey üzerinde bir Rakîb'dir, her seyi gözetlemektedir.

Yani artık başka kadın alamazsın ama kapı yine açık seferde sahip olabileciğin cariyeler olabilir.

53. Ey iman edenler! Size bir yemek için izin verilmedikçe Peygamber'in evlerine girmeyin. Vaktini bekleyip durmaksızın
çagırıldıgınızda girin, ancak yemegi yiyince hemen dagılın. Söze dalıp lafı koyulastırmayın. Çünkü böyle davranmanız Peygamber'i
rahatsız eder. Fakat o size bir sey söylemekten utanır. Allah ise hakkı dile getirmekten çekinmez. Peygamber'in eslerinden bir sey
istediginizde, onlardan perde arkasından isteyin. Bu, hem sizin kalpleriniz hem de onların kalpleri için daha temiz bir yoldur. Allah'ın
resulüne rahatsızlık vermeniz ve kendisinden sonra onun esleriyle nikâhlanmanız, size helal kılınmamıstır. Böyle bir sey Allah
katında büyük bir vebaldir.

Burdada peygamberin düğün yemeğinden (zeyneple evliliği) gitmeyen misafirler için allah yine yardıma yetişmiş ve cebrail aracılığı ile sepet havası çalınmakta.Bu arada ne olmaz ne olur peygamberin eşleri bir çılgınlık yapmasın diye perde arkası ve kocalarından sonra evlenmeye niyetli olmasınlar diye evlenme yasağı var.


33/56 Muhakkak ki Allah ve Melâikesi Peygambere hep salât ile tekrim ederler, ey o bütün iyman edenler! haydin ona teslimiyyetle salât-ü selâm getirin

Bak Allah la melekleride peygambere salat etmekteler işin garibi allah en büyük kendisi olduğu halde acaba salat ile bir üstümü varki peygamber için ona dua etmekte.


#18 HİMYATA

HİMYATA

    Genç Üye

  • Φ Yeni Üyeler
  • PipPip
  • 248 İleti

Gönderi Tarihi: 21 Eylül 2006 - 21:18

büyük harflerle yazılan yazılar bana aittir.alıntıyı böyle yapmamın nedeni parça parça incelemektir.


33/36. Allah ve resulü bir iste hüküm verdiklerinde, inanmıs bir erkekle inanmıs bir kadının, islerini kendi isteklerine göre belirleme
hakları yoktur
. Allah'a ve resulüne isyan eden, açık bir sapıklıga batıp gitmis demektir.
Eğer zeyd bu ayete rağmen eşini boşamışsa büyük cesaret diğer türlü zeyd sapıklığı seçmiş




demişsin kendin söyleyip yine kendin tekzip etmişsin

ben olayı aktarırken demiştimki ki okumuyorsun peygamber nasihat etti dedim nasihat başka hüküm başkadır...farkı göremiyorsan birdaha yazma buraya...



33/38. Allah'ın kendisine farz kıldıgı seyde peygambere hiçbir vebal yoktur. Daha önce gelip geçmislerde de Allah'ın yolu-yöntemi
buydu. Allah'ın emri, belirlenmis bir kaderdir/ölçüdür.Ayetlere bak ne ilginç değilmi peygamberin nikahını allah kıymış.EE kolay değil gelinini alacaksın nede olsa sonra diğer ayet devreye girer millet söylenmeye başlayınca.
33/40. Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası degildir; O, Allah'ın resulü ve nebilerin sonuncusudur. Allah herseyi
geregince biliyor.İlginç valla peygamberin veremediği cevabı allah veriyor.</FONT>




bu yazdıkların ilmi olmadığı ve olayın ayrıntısını naklettiğim halde okumadığın için sadece gülerek geçiyorum ...zira tamamen yorum hemde iftira içerikli...

33/50. Ey Peygamber! Biz sana su hanımları helal kıldık: Mehirlerini verdigin eslerin, Allah'ın sana ganimet olarak verdiklerinden elinin
altında bulunanlar, amcalarının, halalarının, dayılarının, teyzelerinin kızlarından seninle birlikte hicret edenler. Peygamber kendisiyle
evlenmek istediginde, kendisini Peygamber'e hibe eden mümin bir kadını da öteki müminlere degil, yalnız sana özgü olmak üzere
helal kıldık. Onlara esleri ve elleri altındakiler hakkında neler farz kıldıgımızı biz biliriz. Sana bir zorluk olmasın diyedir bu... Allah
Gafûr'dur, Rahîm'dir.
Bak Allah burdada birsürü kadını helal kılıyor kadın mal ya ve bu kelam Allah kelamı diye karşımızda.




burda duracaksın işte...peygamberin evlenme hikmetlerini ne kadar anlatacaz bilemiyorum...ama şu varki hz haticenin ben yaşlandım istersen evlen teklifine rağmen evlenmemiştir.

Peygamberlik gibi mutlak bir otorite ile birlikte devlet başkanlığı da kendisine ait iken nefsine düşkün olsaydı sadece Hz Aişe bakire olmak üzere evliliklerini aşağıda belirtilen şartlardaki hanımlarla mı yapardı!

Evlendiği hanımlar:

Hz. Sevde: 53 yaşında, dul.
Hz. Aişe: Peygamberimizin dul olmayan tek eşidir.
Hz. Hafsa: Dul,
Huzeyfe kızı Zeynep: 60 yaşında dul,
Ümmü Seleme: 65 yaşında 4 çocuklu dul,
Cahş kızı Zeynep: Dul,
Ümmü Habîbe: 55 yaşında dul,
Cüveyriye, Safiye: Esir (esir ve cariyelerle evlenmek adet değildi)
Meymune: 2 çocuklu dul,
Mısırlı Mariye: Cariye ...
uzatmak istemiyorum geçiyorum



Onlardan diledigini geriye bırakırsın, diledigini yanına alırsın. Bir süre için uzaklastıgın hanımlarından diledigini yanına almanda
bir sakınca yoktur. Onların gözlerinin aydınlanmasında, tasalanmalarında ve kendilerine verdiginle hepsinin hosnut olmasında bu
daha uygun bir yoldur. Allah sizin kalplerinizde olanı bilir. Allah Alîm'dir, Halîm'dir.
Yaş kemale erince genç kadınlarla birlikte olması için allah yine peygamberinin yardımına yetişmiş.


bu yazdıklarında zeyd ve zeynep olayı ile ilgili değil sallamışsın yine...burdaki olayda karı koca arasındaki kasm kavramı işlenmiş ve işin peygambere bakan kısmı anlatılmış...detaya girmiyorum okuyan anlıyordur zaten...




33/52. Bundan sonra sana artık baska kadınlar helal olmaz. Bunları, baska eslerle degistirmek de -onların güzellikleri hosuna gitse bile
- helal olmaz. Elinin sahip olabilecekleri müstesna. Allah her sey üzerinde bir Rakîb'dir, her seyi gözetlemektedir.
Yani artık başka kadın alamazsın ama kapı yine açık seferde sahip olabileciğin cariyeler olabilir.



bu alıntında zeynep ve zeyd olayıyla uzaktan yakından ilgili değil...maksat sadece salla salla vur duvara belki tutar numara...

53. Ey iman edenler! Size bir yemek için izin verilmedikçe Peygamber'in evlerine girmeyin. Vaktini bekleyip durmaksızın
çagırıldıgınızda girin, ancak yemegi yiyince hemen dagılın. Söze dalıp lafı koyulastırmayın. Çünkü böyle davranmanız Peygamber'i
rahatsız eder. Fakat o size bir sey söylemekten utanır. Allah ise hakkı dile getirmekten çekinmez. Peygamber'in eslerinden bir sey
istediginizde, onlardan perde arkasından isteyin. Bu, hem sizin kalpleriniz hem de onların kalpleri için daha temiz bir yoldur. Allah'ın
resulüne rahatsızlık vermeniz ve kendisinden sonra onun esleriyle nikâhlanmanız, size helal kılınmamıstır. Böyle bir sey Allah
katında büyük bir vebaldir.
Burdada peygamberin düğün yemeğinden (zeyneple evliliği) gitmeyen misafirler için allah yine yardıma yetişmiş ve cebrail aracılığı ile sepet havası çalınmakta.Bu arada ne olmaz ne olur peygamberin eşleri bir çılgınlık yapmasın diye perde arkası ve kocalarından sonra evlenmeye niyetli olmasınlar diye evlenme yasağı var.




şu son yazdıklarını, yazarken hani derlerya hiçmi Allah korkusu yok sende aynen öyle...demekki boşuna dememişler ...kork ondan korkmaz Allahtan...diye...yukarıda yazan ayetlerle senin yaptığını sandığın yorumu dön bir oku bakalım ne yazıyor...hanımlar çılgınlık yapmasınlar vs...yahu ben bunlara açıklama yapayımmı yapmayayımmı şaşırdım...misal vereyim sana .sen annenle beraber dolmuşa bindin anneni rahat etmesi için cam kenarına aldın ...biri sana deseki neden kadını oturttun oraya yoksa bir çılgınlık yapmasındanmı endişe ediyorsun ...cevabın ne olurdu acaba...tesettür ve mahremiyet ...fransızsın bu meselelere...nas vardı hanımların mahremıyetıyle ilgili peygamber bunu uyguladı hemde nefsinde...aynı mantıkla kızı fatma için hırsızlığı o yapsa onunda elini keserim sözünü neden görmezden geliyorsun...



33/56 Muhakkak ki Allah ve Melâikesi Peygambere hep salât ile tekrim ederler, ey o bütün iyman edenler! haydin ona teslimiyyetle salât-ü selâm getirin

Bak Allah la melekleride peygambere salat etmekteler işin garibi allah en büyük kendisi olduğu halde acaba salat ile bir üstümü varki peygamber için ona dua etmekte.


Çünkü Allah ve melekleri Peygamberi hep salat eder dururlar. Allah Teâlâ rahmet ve nimet vermesi ile, melekler istiğfarları ile ve hizmetleriyle Peygambere daima ikram etmektedirler...ben bile Allahın bir üstü olmadığını ve maksadın bu olmadığını biliyorumda dini vaz edenmi peygambermi bilmeyecek...devrimiyle devletleri dize getirecek bir zeka sahibimi hata edecek...ki bu ayetin manasını açıkladım ve yine söylüyorum yazdığın ayetler zeyd olayıla alakalı değil..

oysa neydi seninin iddialı başlığın.... Şehvet Olayında 2. Perde
Tebenni Olayı
Zeyd ibn Harise / Zeyneb binti Cahş / Muhammed


neden alakasız şeyler yazdın durdun o zaman .gözlerden kaçtımı sandın...

vesselam...





İnsan, Bizim kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmüyor mu? Şimdi o, apaçık bir düşman kesilmiştir.
Kendi yaratılışını unutarak Bize bir örnek verdi; dedi ki: "Çürümüş-bozulmuşken, bu kemikleri kim diriltecekmiş?"
De ki: "Onları, ilk defa yaratıp-inşa eden diriltecek. O, her yaratmayı bilir."


#19 HİMYATA

HİMYATA

    Genç Üye

  • Φ Yeni Üyeler
  • PipPip
  • 248 İleti

Gönderi Tarihi: 22 Eylül 2006 - 08:49


okuyan herkes bilsinki...hz.Peygamber nefsine (haşa) düşkün biri olamaz....tüm bu yazılıp çizilenler iftiradır.


eski oyunlardır bunlar.sahlenip sahlenip duruyor.arkadaşlar sizden ricam yazılanlar hakkında araştırma yapın olayların nasıl çarpıtıldığını bizzat müşahade edin.gerçi yukarda da açıkladım bakın yaptığım alıntıları okuyun.ve arkadaşın çarpıtma tekniğinin nasıl olduğunu sizde göreceksiziniz. yazdıklarının arkasında duracak kadarda cesaret taşımamaktadır.defalarca anlatmama rağmen başka yerlerde benzer ifadelerle ortamı bulandırmaktadır.

bir insan eğer ilzam oluyorsa bunun haysiyetli bir duruşu vardır.susmasını bilmelidir.ama görüyorsunuz... son olarak herkes gördüki...


ŞAH _MAT...


vesselam...

İnsan, Bizim kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmüyor mu? Şimdi o, apaçık bir düşman kesilmiştir.
Kendi yaratılışını unutarak Bize bir örnek verdi; dedi ki: "Çürümüş-bozulmuşken, bu kemikleri kim diriltecekmiş?"
De ki: "Onları, ilk defa yaratıp-inşa eden diriltecek. O, her yaratmayı bilir."


#20 saklıgerçek

saklıgerçek

    Genç Üye

  • Φ Yeni Üyeler
  • PipPip
  • 212 İleti

Gönderi Tarihi: 22 Eylül 2006 - 12:06

Sevgili arkadaşım ne kadar debelensenizde boş hiç araştırma yapmıyorsunuz dahası ben sizin kuran okuduğunuzada inanmıyorum çünki okumuş olsanız mutlaka birtakım şeyleri görmeniz gerekirdi.Her yazdığım yazının arkasındayım öyle boşada yazmam.

bu alıntında zeynep ve zeyd olayıyla uzaktan yakından ilgili değil...maksat sadece salla salla vur duvara belki tutar numara...

53. Ey iman edenler! Size bir yemek için izin verilmedikçe Peygamber'in evlerine girmeyin. Vaktini bekleyip durmaksızın
çagırıldıgınızda girin, ancak yemegi yiyince hemen dagılın. Söze dalıp lafı koyulastırmayın. Çünkü böyle davranmanız Peygamber'i
rahatsız eder. Fakat o size bir sey söylemekten utanır. Allah ise hakkı dile getirmekten çekinmez. Peygamber'in eslerinden bir sey
istediginizde, onlardan perde arkasından isteyin. Bu, hem sizin kalpleriniz hem de onların kalpleri için daha temiz bir yoldur. Allah'ın
resulüne rahatsızlık vermeniz ve kendisinden sonra onun esleriyle nikâhlanmanız, size helal kılınmamıstır. Böyle bir sey Allah
katında büyük bir vebaldir.
Burdada peygamberin düğün yemeğinden (zeyneple evliliği) gitmeyen misafirler için allah yine yardıma yetişmiş ve cebrail aracılığı ile sepet havası çalınmakta.Bu arada ne olmaz ne olur peygamberin eşleri bir çılgınlık yapmasın diye perde arkası ve kocalarından sonra evlenmeye niyetli olmasınlar diye evlenme yasağı var.

şu son yazdıklarını, yazarken hani derlerya hiçmi Allah korkusu yok sende aynen öyle...demekki boşuna dememişler ...kork ondan korkmaz Allahtan...diye...yukarıda yazan ayetlerle senin yaptığını sandığın yorumu dön bir oku bakalım ne yazıyor...hanımlar çılgınlık yapmasınlar vs...yahu ben bunlara açıklama yapayımmı yapmayayımmı şaşırdım...misal vereyim sana .sen annenle beraber dolmuşa bindin anneni rahat etmesi için cam kenarına aldın ...biri sana deseki neden kadını oturttun oraya yoksa bir çılgınlık yapmasındanmı endişe ediyorsun ...cevabın ne olurdu acaba...tesettür ve mahremiyet ...fransızsın bu meselelere...nas vardı hanımların mahremıyetıyle ilgili peygamber bunu uyguladı hemde nefsinde...aynı mantıkla kızı fatma için hırsızlığı o yapsa onunda elini keserim sözünü neden görmezden geliyorsun...


Bakınız Buharinin hadisi

68- Bâb: Düğün Aşı Bir Haktır (Şerîatte. Sabittir)


Abdurrahmân ibn Avf da:

Peygamber (S) bana: "Velev ki bir koyunla olsun düğün aşı yap!" buyurdu, demiştir



97-.......İbn Şihâb şöyle demiştir: Bana Enes ibn Mâlik ® ha­ber verdi ki, kendisi Rasûlullah(S)'ın Medine'ye gelmesi zamanında on yaşında imiş. Dedi ki:

— İşte o zaman annelerim benim Peygamber'in hizmetine devam etmeme muvafakat ederlerdi. Ben de Peygamber'e on sene hizmet et­tim. Peygamber vefat ettiği zaman ben yirmi yaşında bulunuyordum. Ben, indirildiği sırada Hicâb işini insanların en iyi bileni oldum. İn­dirilen hicâb emrinin ilki Rasûlullah'ın Zeyneb ibnetu Cahş'Ia evlen­mesi zamanında oldu. Peygamber (S), Zeyneb'e güvey oldu. Akabinde insanları düğün aşına da'vet etti. Gelenler yemekten yediler. Sonra çıktılar. Onlardan birkaç kişi Peygamber'in yanında kaldı da kalma­yı epey uzattılar. Peygamber onların çıkıp gitmeleri için dışarı çıktı, ben de O'nun beraberinde çıktım. Peygamber yürüdü, ben de yürü­düm. Nihayet Âişe'nin hücresinin eşiğine geldi. Sonra o insanların çıkıp gittiklerini zannetti de geri döndü. Ben de O'nunla beraber geri döndüm. Sonunda Zeyneb'in yanına girince bir de gördü ki, o kişi­ler yerlerinden kalkmayıp hâlâ oturmaktalar. Bunun üzerine Peygam­ber tekrar geri döndü, ben de O'nun beraberinde döndüm. Sonunda yine Âişe hücresinin eşiğine vardığında, o insanların çıkmış oldukla­rını düşündü. Geriye döndü, ben de beraberinde geriye döndüm. Bu sefer gördük ki, onlar çıkıp gitmişler. Peygamber benimle kendisi ara­sına perde çekti, hicâb emri de indirildi (ei-Ahzâb: 53)

Buda Müslimden yine aynı olayla alakalı

87- (1428) Enes demiş ki : Ben Zeyneb'in düğün davetinde de bu­lundum. Resûlüllah (Salİallahii Aleyhi ve SellemJhalkı ekmek ve etle doyur­du. Beni cemâati çağırmak için gönderiyordu. Bu iş bitince Resûlüllah (SaHallahü Aleyhi ve Selle/n) kalktı. Ben de kendisini takib ettim. (Davetli­lerden) iki kişi muhabbete dalmış dışarı çıkmamışlardı. Kesûlüllah (Saliaüahü Aleyhi ve Sellem} kadınlarının yanına uğruyor, her birine selâm vererek :

— «Selâm sîze! Nasılsın;z ey ehl-İ be/t?» diyor, onlar da: ----İyiyiz yâ Resûhtllah! Aileni nasıl buldun? di>e soruyorlardı.

ReMiliillnn «İyi buldum!» diynrdu. Bu işi bitirdikten 'timcin. Ben de

onunla beraber döndüm. Kapıya varıma baktı ki, o iki adam hâlâ ora­da... Muhabbete dalmışlar. Onun dön düğ, un u görüm e kalkıp çıktılar. Vallahi bu adamların çıktıklarını ona ten mi haber verdim yoksa bu hususta vahi mi indi bilmiyorum. Hâsılı PeygamVer (SaHallahü Aleyhi ve Salem) döndü. Ben de onunla beraber döndüm. Ayağını kapının eşiğine koyunca benimle kendisi arasına perde çekti. Allah Teâlâ da şu âyeti indirdi :



Müslim hazretlerinden hadis

2- Bir Kadın Görüp de Onda Gözü Kalan Kimseyi Karısına veya Cariyesine Gelerek Onunla Cima Etmeye Teşvik Babı


9- (1403) Bize Amr b. AH rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdûl'â'lâ rivâyct.ctti. (Dedi ki) : Bize Hişam b. Ebî Abdillâh, Ebu'z-Züfaeyr'den, o da Câbîrden naklen rivayet eyledi ki: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir kadın görmüş. Müteakiben zevcesi Zeyneb'e gelmiş. Zeyneb kendine ait bir deri oruyormuş. Resûlüllah (Saİiallakü Aleyhi've Sellem) he­men hacetini bitirmiş. Sonra Ashabının yanına çıkarak:

«Şüphesiz kİ kadın şeytan suretinde gelir, şeylan suretinde gider. Bi­riniz bir kadın gördü mü hemen ailesine gelsin. Çünkü bu onun nefsinde olan şeyi giderir.» buyurmuşlar.



(...) Bize Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdüssanıed Abdilvâris rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Harb b. Ebi'l-Âliye rivayet eyIedi. (Dedi ki) : Bize Ebû'z-Zübeyr, Câbir b. AbdiUâh'dan naklen riva­yet etti ki, Peygamber (Sc.UalichU Aleyhi ve Setlenı) bir kadın görmüş.

Râvi yukarda hadîsin mislini rivayet etmiş. Yalmz: «Zevcesi Zey-neb'e gelmiş. Zeyneb bir deri ovuyornıuş» demiş «Şeytan suretinde gider» cümlesini söylememiştir.



10- (...) Bana Selemetû'bnü Şebîbb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hasan b. Â'yen rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ma'kıl, Ebû'z-Zübeyr'den naklen rivayet eyledi. (Demiş ki) : Câbir şunu söyledi : Ben Peygamber

(Sallallahü Aleyhi ve Sellemj'i:

«Birinizin bir kadın hoşuna gider de gönlüne girerse, hemen kendi karısına giderek onunla cima' etsin. Çünkü bu nefsindeki şeyi giderir.» buyururken işittim.

Ulemânın beyanına göre kadının şeytan suretinde gidip gelmesin­den murâd, nefsi fitneye davet etmesine işarettir. Çünkü Teâlâ hazret­leri erkeklerin nefislerinde kadınlara karşı bir meyi halk etmiştir. On­lara bakmaktan lezzet duyarlar. Binâenaleyh kadın erkeğe vesvese ve­rerek şerre davet eden bir mahlûk olduğu için şeytana benzetilmiştir.

Menîe': Henüz tabaklanmaya konan deridir. Daha sonra «Efîk», da­ha sonra da «Edîm» nâmını alır. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimizin bir kadın görerek Hz. Zeyneb'e gelmesi ve onun cinsî münâsebette bulunması ashabına talîm ve irşad içindir. Dışarda bir ka­dın görerek onda gözü kalanların böyle yapmaları îcap eder.

3- Nikahı Müt'a ve Bu Nikahın Evvela Mubah Kılınıp Sonra Nesh Edilmesi Bilahere Tekrar Mubah Kılınıp Yine Nesh Edilmesi ve Haram Kılınmasının Kıyamet Gününe Kadar Devamını Beyan Babı


11- (1404) Bize Muhammed b. Abdillah b. Nümeyr El-Hemdânî ri­vayet etti. (Dedi ki) : Bize babam ile VeUF ve İbnû Bisr, İsmail'den, o da Kays'dan naklen rivayet ettiler. Kays şöyle demiş : Ben Abdullah'ı şunu söylerken işittim: «Kesûlüllah (Sül'allahü Aleyhi ve Sellem) iîe birlikte gaza ediyorduk. Kadınlarımız yoktu. Bu sebeble hayalarımızı çıkarsak mı ki dedik. Fakat Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) bizi bundan nehyetti. Sonra bize elbise mukabilinde muayyen bir zamaııa kadar bir kadınla ev­lenmemiz için ruhsat verdi. Bundan sonra Abdullah :

«Ey îman edenler! Allah'ın size helâl kıldığı şeylerin iyi, boş olanla­rım (kendinize) haram kılmayın. Hakka da tecavüz etmeyin. Çünkü Allah mütecavizleri sevmez.» [3] âyet-i kerîmesini okudu.»



(...) Bize Osman bin Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) ; Bize Cerîr, İsmail b. Ebî Hâlid'den bu isnâdla bu hadîsin mislini rivayet etti. Ve : «Sonra bize şu âyeti okudu» dedi; «Abdullah okudu» demedi.



12- (...) Bİzc E!îû Bekir b. Ebû Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Vekî' İsmail'den bu isnâdla rivayetle bulundu. «Biz genç olduğumuz hal­deydik ve yâ Resûlaîlah! Hayalarımızı çıkaralım mı diye sorduk?» dedi. «Kaza ediyorduk demedi.»

Bu hadîsi Buharı «Nikâh» ve «Tefsir» bahislerinde, Nesâî «Tefsir» bahsinde muhtelif râvilerden tahric etmişlerdir. Görülüyor ki. ashâb-ı ldram'dan bâzıları şehvetlerini kırmak ve şeytanın vesvesesinden kurtulmak için hayalarını çıkarmak istemişler. Fakat Resûlüllah {Süllallahü Aleyhi ve Sellem) onları bundan nehi buyurmuştur. Çünkü bu iş Allah'ın halk ettiği şekli değiştirmek, neslin önünü kesmek ve canlıya eziyet gibi bir takım memnu' fiilleri tazammun etmektedir. Kesûiü Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bunun yerine ashâb-ı kiram'ma müfa denilen bir nevi muvaffak nikâha ruhsat vermiştir. Hadîs-i şerifte :

«Sonra bize elbise mukabilinde bir kadını bir müddet nikâh etmeye ruhsat verdi» cümlesinden murâd budur. Müt'a'nm mutlaka bir elbise mu­kabilinde olması şart değildir. İki tarafın razı olacakları.herhangi bir şey­le müt'a yapılır. Nikâh-ı müt'a : Temettü' lâfzîle yapılan muvakkat ni­kâhtır. Bunda şahit lâzım değildir.

Hadisin râvisi Hz. Abdullah b. Mesud 'dur. Okuduğu âyet-i kerîme İbni Abbâs{RadiyaUahu ar.h)\n beyânına göre as­hâb-ı kir.am'dan üç kişi hakkında nazil olmuştur. Bu zevat kendi arala­rında : «Tenasül âletlerimizi keselim de dünya şehvetlerinden vaz geçe­lim. Biz de Râhibîerin yaptıkları gibi yeryüzünde .seyahat edelim.» diye konuştukları vakit nazil olmuştur. Resûîüllah (Salkillahü Aleyhi ve Sellem). bunu haber aldığı vakit kendilerini çağırtarak böyle bir şey konuşup ko­nuşmadıklarını sormuş; onlar da evet diyerek tasdik etmişlerdi. Bunun üzerine onlara :

«Ama ben hem oruç tutarım, hem tutmam. Hem namaz kılarım, hem uyurum; kadınlarla da evİenİrİm. İmdi her kim benim sünnetimle amel ederse bendendir; kim benim sünnetimle amel etmezse o benden değildir.» I uyurdular. Bu hadîsin mislini İbni Merdevey h Hz. İbni Abbâs'dan rivayet etmiştir.

Nevevî diyor ki ; «Babımız hadîsinde Hz. Abdullah b. Mes'ud'un İbni Abbâs (RadiyaUahüanh) gibi nikâhı müt'a'nm mubah olduğunu itikat ettiğine işaret vardır. Herhalde onlar bunun nesh edildiğini, duymamışlardır.»

Kaadî Iyâz müt'a'nm mubah olduğuna dair ashâb-ı kiram'-dan bir cemaatın hadîs rivayet ettiklerini söyler. Nitekim babımızda gö­rülecek. Câbir b. Abdillah ile Selemetü'bnü Ekvâ', Sebratü'bnü Ma'bed ve îbni Abbâs (Radiyallahu anh) hadîslerinden de nikâhı müt'a'ya ruhsat verildiği anla­şılmaktadır. Yalnız bu hadîslerde evlerinde mukim olanlara müt'a'nm mubah kılındığına dair bir kayıt yoktur. Bilâkis müt'a için sefer ve ga­zalarda zaruret icabı ruhsat verildiği bildirilmektedir. Çünkü memleket sıcak, ashabın kadınlara karşı sabırları azdı.

İbni Ömer (Radiyallahu anh) hadîsinde mût'anm muztar kalmak şartıyla îsîâm'm ilk devirlerinde bir ruhsat olmak üzere tecviz edildiği bildirilmektedir. Böyle bir rivayet İbni Abbâs (Radiyallahu anh) dan da nakledilmiştir. Mâziri : «Nikâhı mût'anm İslâm'ın ilk devirlerinde caiz olduğu sabittir. Sonra nesh edildiği dahi sahih hadîslerle sübüt bul­muş; ve haram olduğuna icmâ'ı ümmet inikaad eylemiştir. Bu hususta ehl-i bid'atdan bir taife müstesna olmak üzere muhalefet eden bulun­mamıştır. Ehl-i bid'at, mensuh hadîslerle istidlale teşebbüs etmişlerse de bu hadîslerde onlara bir delil yoktur.» demektedir.

15- Zeyneb Binti Cahş'ın Evlenmesi, Teserrür Âyetlerinin İnmesi ve Düğün Davetinin İsbatı Babı


89- (1428) Bize Muhammed b. Hatim b. Meyraun rivayet etti. (De­di ki) : Bize Behz rivayet etti. H.

Bana Muhammed b. Kafi de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Efoû'n-Nadr Hâşim b. Kasım rivayet eyledi. Behz ile Hâşim ikisi birden demiş­ler ki : Bize Süleyman b. Muğira, Sabit'ten, o da Enes'den naklen riva­yet eyledi.

Bu hadîs Behz'indir. (Demiş ki) : Zeyneb'in iddeti bitince Kesûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Selîem) Zeyd'e :

«Onu bana İste!» buyurmuş. Zeyd gitmiş. Zeyneb'e vardığında onu hamurunu mayalarken bulmuş. Zeyd şöyle demiş : Zeyneb'i görünce kalbimde büyüdü. Hattâ Resûlüllah (Sallallahü A leyhi ve Sellem) kendisini is­tedi diye yüzüne bile bakamadım da ona sırtımı çevirdim. Ve ters dön­düm Sonra :

— Yâ Zeynebî (Beni) Resûlüllah (Sallallahü A leyhi ve Sellem) seni is­temeye gönderdi, dedim. Zeyneb :

— Rabbimden emir almadıkça ben hir şey yapamam, diyerek kalktı namazgahına gitti ve Kur'ân indi. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) gelerek Zeyneb'in yanma izinsiz girdi. Vallahi öyle halimizi gördüm ki, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seİlem) güneş yükseldiği zaman bîze ekmek ve et yedirdi. Müteakiben halk dışarı çıktı. Yemekten sonra evde birkaç kişi kalmış konuşuyorlardı. Derken Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de çıktı. Ben kendisini takib ettim. Kadınlarının hücrelerini dolaşarak on­lara selâm veriyor, onlar da kendisine :

— Yâ Resûlallah! Aileni nasıl buldun? diye soruyorlardı. Bilmiyo­rum cemâatin evden çıktıklarını ben mi ona haber verdim; yoksa o mu bana haher verdi. Bunun üzerine giderek eve girdi. Ben de onunla be­raber girmek üzere gittim. Ama benimle kendi arasına perde çekti ve tesettür âyeti indi. Halka (bu âyetlerde) alabildiğine vaz edildi.

İbni Râfi' kendi hadîsinde : «Allah hakkı söylemekten utanmaz» âyet-i kerîmesine kadar şu âyeti ziyade etti:

«Peygamberin hanelerine girmeyin! Meğer ki size pişmesini bekle-mpmek şarHyle yemeğe kalmaya izin verilmiş ola.»

4072- Enes radiyallahu anh'dan: "Zeyneb'in iddeti bitince, Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem Zeyd'e şöyle dedi:

«Haydi git ona benim kendini istediğimi bildir!» Zeyd dedi ki:

«Gidip Zeyneb'e şöyle dedim: Müjde! Al­lah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem beni sa­na gönderdi, seninle evlenmek istiyor.»

«Rabbim tarafından emrolunmadıkça böyle bir şey yapamam» dedi ve hemen mes­cidine gitti (ibadetine koyuldu). Sonra (hak­kında) âyet nazil oldu. Peygamber sallallahu aleyhi ve selleffl de gelip izinsiz onun yanma girdi." [Müslim ve Nesâî]

4075- Enes radiyallahu anh'dan: "Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem Hayber'e geldi; Allah kalenin fethini ona mü­yesser kılınca, kendisine Safıyye bint Hüyey bin Ahtab'ın güzelliğinden söz edildi. Kocası öldürülmüştü. Yeni evlenmişti. Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem, ganimetten bir pay olarak onu kendi nefsi için seçti. Onunla beraber yola koyuldu; Seddu'r-Revhâ'ya va­rınca onunla zifafa girdi. Sonra küçük bir yaygı içerisinde hurma ve keş karışımı bir ye­mek hazırlandı ve sonra bana:

«Etrafındakileri çağır\» buyurdu. İşte bu yemek Safiyye için düğün yemeği oldu. Son­ra Medine'ye doğru hareket ettik. Onun için bineğinin terkisine bir örtü seriyordu. Deve­sinin yanında oturup dizini koyuyor, Safiyye de onun dizine basıp onun devesine öyle bi­niyordu."[15]



#21 saklıgerçek

saklıgerçek

    Genç Üye

  • Φ Yeni Üyeler
  • PipPip
  • 212 İleti

Gönderi Tarihi: 22 Eylül 2006 - 12:13


okuyan herkes bilsinki...hz.Peygamber nefsine (haşa) düşkün biri olamaz....tüm bu yazılıp çizilenler iftiradır.


eski oyunlardır bunlar.sahlenip sahlenip duruyor.arkadaşlar sizden ricam yazılanlar hakkında araştırma yapın olayların nasıl çarpıtıldığını bizzat müşahade edin.gerçi yukarda da açıkladım bakın yaptığım alıntıları okuyun.ve arkadaşın çarpıtma tekniğinin nasıl olduğunu sizde göreceksiziniz. yazdıklarının arkasında duracak kadarda cesaret taşımamaktadır.defalarca anlatmama rağmen başka yerlerde benzer ifadelerle ortamı bulandırmaktadır.

bir insan eğer ilzam oluyorsa bunun haysiyetli bir duruşu vardır.susmasını bilmelidir.ama görüyorsunuz... son olarak herkes gördüki...


ŞAH _MAT...


vesselam...




Ya işte Himyata gördüğün gibi iftira dediğinin tamamı belgeli senin yazdıkların gibi değil sana dilersen daha birsürü belge bulurum bak yazılanların hepsinde yazanların isimleri mevcut hadis kiminse ismi var şimdi kim mat olmuş bi düşün bakalım.

#22 saklıgerçek

saklıgerçek

    Genç Üye

  • Φ Yeni Üyeler
  • PipPip
  • 212 İleti

Gönderi Tarihi: 22 Eylül 2006 - 12:24

33/56 Muhakkak ki Allah ve Melâikesi Peygambere hep salât ile tekrim ederler, ey o bütün iyman edenler! haydin ona teslimiyyetle salât-ü selâm getirin


Burdaki ayete gelince tabiki zeynep olayıyla alakası yok ama halk çok tavır koyunca aynı suredeki bu ayette iniyor.Peygamberin anlattığı yüce varlık allah peygamberine dua ediyor melekleriyle birlikte hadi biz dua edersek allah kabul etsin diye ediyoruz peki allah kime dua etmekte bir üst mercimi var sence.

#23 HİMYATA

HİMYATA

    Genç Üye

  • Φ Yeni Üyeler
  • PipPip
  • 248 İleti

Gönderi Tarihi: 22 Eylül 2006 - 14:50

Ya işte Himyata gördüğün gibi iftira dediğinin tamamı belgeli senin yazdıkların gibi işkembe-i kübra mahsulü değil sana dilersen daha birsürü belge bulurum bak yazılanların hepsinde yazanların isimleri mevcut hadis kiminse ismi var şimdi kim mat olmuş bi düşün bakalım.







onun için okuyanlar görecekler zaten...kararım karar...son sözüm

ŞAH_MAT

İnsan, Bizim kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmüyor mu? Şimdi o, apaçık bir düşman kesilmiştir.
Kendi yaratılışını unutarak Bize bir örnek verdi; dedi ki: "Çürümüş-bozulmuşken, bu kemikleri kim diriltecekmiş?"
De ki: "Onları, ilk defa yaratıp-inşa eden diriltecek. O, her yaratmayı bilir."


#24 HİMYATA

HİMYATA

    Genç Üye

  • Φ Yeni Üyeler
  • PipPip
  • 248 İleti

Gönderi Tarihi: 22 Eylül 2006 - 14:56

33/56 Muhakkak ki Allah ve Melâikesi Peygambere hep salât ile tekrim ederler, ey o bütün iyman edenler! haydin ona teslimiyyetle salât-ü selâm getirin

Burdaki ayete gelince tabiki zeynep olayıyla alakası yok ama halk çok tavır koyunca aynı suredeki bu ayette iniyor.Peygamberin anlattığı yüce varlık allah peygamberine dua ediyor melekleriyle birlikte hadi biz dua edersek allah kabul etsin diye ediyoruz peki allah kime dua etmekte bir üst mercimi var sence.




Bu ayet zeynep ve zeyd olayı ile ilgili olmadığı halde...yalanını açıkça yakaladığım için mecburen dönüp bu açıklamayı yaptın...ama çok kıt kalmış...yemedim canım...ayrıca çoğu ayet ve yorumlarında okuyanlar göreceklerki zeyd olayı ile alakalı değil...

ayrıca son yazdığın ayetin ne anlama geldiğinide yazdım az dönde yukarıyı tekrar oku...

MAT oldun kabul et...

vesselam

İnsan, Bizim kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmüyor mu? Şimdi o, apaçık bir düşman kesilmiştir.
Kendi yaratılışını unutarak Bize bir örnek verdi; dedi ki: "Çürümüş-bozulmuşken, bu kemikleri kim diriltecekmiş?"
De ki: "Onları, ilk defa yaratıp-inşa eden diriltecek. O, her yaratmayı bilir."


#25 saklıgerçek

saklıgerçek

    Genç Üye

  • Φ Yeni Üyeler
  • PipPip
  • 212 İleti

Gönderi Tarihi: 22 Eylül 2006 - 15:45

33/56 Muhakkak ki Allah ve Melâikesi Peygambere hep salât ile tekrim ederler, ey o bütün iyman edenler! haydin ona teslimiyyetle salât-ü selâm getirin

Bak Allah la melekleride peygambere salat etmekteler işin garibi allah en büyük kendisi olduğu halde acaba salat ile bir üstümü varki peygamber için ona dua etmekte.


yukardaki kendi yazımın alıntısı ben burda zeynep ve zeyd denmi bahsettim sadece aynı sure içindeki bir ayet ve insan elinden çıktığı belli telaşe ile uydurulmuş.

Yazdığım yazıların arkasındayım belki internette de bulabileceğin hadis ansiklopedisinde hepsi var daha bunada yalan dersen yazık sade ***** ***** ****.




Cevap ekle