Jump to content
Sign in to follow this  
sardunyam

Sevdiğim ve Seçtiğim Şiirler

Recommended Posts

Susmak

 

Bir insan olsun

Olsun da burada

Bir insan olsun

Orada

 

Nerede olursa olsun

Bir insan

Gitse olsun, kalsa olsun

Giderse olan, gitmezse duran

 

Aranır bir insan bir insanı

Arar bir insanı bir insan

 

Söylenemiyor çok şey

Susmadan.......

 

 

Özdemir Asaf

Share this post


Link to post
Share on other sites

Yalnızlık Paylaşılmaz

 

Yalnızlık, yaşamda bir an,

Hep yeniden başlayan...

Dışından anlaşılmaz.

 

Ya da kocaman bir yalan,

Kovdukça kovalayan...

Paylaşılmaz.

 

Bir düşün'de beni sana ayıran

Yalnızlık

Paylaşılsa yalnızlık olmaz.

 

 

Özdemir Asaf |

Share this post


Link to post
Share on other sites

Akşam Güneşi

 

Hayatım temsili bir yenilgi gösterisidir

Okulu seven çocuklara bıkkınlık getiren

Yağmurda yalnız kalır, seyircisi yoktur

Onun için yaşamak alelade bir lükstür

 

Rüzgara karşı kalem oynatır hayatım

Damla damla büyür beyninde bir gül

Bir şiirdir ve hiç de kötü değildir

Dizeleri birbirine iteleyerek geçer

 

Sararmış bir devrimci fotoğrafıdır hayatım

Genelevi bulamayan yeniyetmeye benzer

Yalnızlığı yalnızlıktır ve çok sıradandır

Her hafta sonu annesini görmeye gider

 

Kartpostal görüntüleri ile intihar eder

Donar kalır bir aynada eli yüzü çıplak

Altıncı filo gibi bir şeydir, isyanlar bastırır

Yasaktır elini koynuna sokmak yasaktır

 

Sonuçta bir hayattır,naftalinler kullanır

Parası çıkmazsa gider sakal bıyık bırakır

Sevgilisi yoktur ve artık sevgisi de yoktur

Radyoda söylenmeyen bir ölüm sessizce kepenklerini kapatır...

 

Ahmet Erhan

Share this post


Link to post
Share on other sites

“Hâlâ”dır Aradığın!..

 

Sana kırgın olmak isterdim zaman zaman... Sana kırgın olmayı hakedecek kadar hukukum olmasını yani üstünde!

 

Ve; “Unuttuğumu zannetme” diyemeyeceğin mesafelerde olmak isterdim sana...

Yani; beni “unutma ihtimalinin” bile olamayacağı mesafelerde!

 

Bilirim, seversin beni.

“Bilirim” sadece, çünkü öyle söylersin!..

Ama soluyamam... Ama dokunamam... Ama yaşayamam...

Bilirim, seversin beni;

Odandaki lambanın açma anahtarına iliştirdiğin bir kartpostal gibi!..

 

Ben, güze bakan ağaçlar gibi meyvelerimi dökmeye başlamışsam dibime...

Ve ben de “senin gibi” sevmeye başlamışsam artık...

Ve ben de sana demeye başlamışsam; “Ben de unutmadım seni!..”

Bir mevsimi tüketmiş demektir tarlalar; ekilmeden, dikilmeden, sulanmadan ve gübrelenmeden...

Halbuki kısır mevsimlere gebedir tüketilmiş her mevsim!

 

Yıllar, kenarda bekler; geceye doğru giden trenleri gözleyen çocuklar gibi...

Yollar, dürmededir artık kendini!

Ve hatıralar süpürülmededir hafızalardan; “artık” paylaşılmayanlara yer açılsın diye!..

 

Bilirim tabii ki unutmadığını...

Unutmayışımdan bilirim.

Bilirim, seversin hâlâ beni; çünkü sevmek

“Hâlâ”dır işte, hâlâ aradığımız delîl!

 

Sana kırgın olmak isterdim aslında, zaman zaman...

Yani üstünde, sana kırgın olmayı hakedecek kadar hukukum olmasını!

Ve; “Unuttuğumu zannetme” diyemeyeceğin mesafelerde olmak isterdim sana...

Yani; beni unutma ihtimalinin bile olamayacağı mesafelerde!

 

Muammer Erkul

Share this post


Link to post
Share on other sites

Adı Mehmet Efe'dir

 

Adı Mehmet Efe'dir

kavradımı kirişi şöyle bir

dağlar ardına yay gerer.

Evet odur

Çözülmez düğümlere kılıçsız İskender.

 

Can kurban insanı insan kılan özelliğe...

Çağına tanık olarak

geçmişi sonsuza yansıtmak için - bilgece-

kurutmaz asla, asla kurutmaz fırçasını

ebemkuşağını devşirip paletine

bir punduna getirir de mutlak

la minör ton katar maviye.

O çizebilirdi ancak

ki... işte bakın sevmek çiziyor

dünyanın yüreğine

 

Kucaklar gökyüzünü öper dolu dolu

selam gençlik, cömert doğa, kainat

tarihin kanlı sayfalarına inat

defolsun yeryüzünden öfke ve kin

işte zeytin dalı, işte güvercin

haydi barış çocukları hep birlikte yeniye

yaşasın hayat.

 

Pruvası gül dalından, pusulası rüzgar gülü

Rastgele Reis, bu ne sürat

sırasında fırtınanın gözüne dalmak - tam rota

yine de zor değil, büyük sularda balina

varmısın Efe Fırat

çölde balık avına

varmısın ha.

 

Her yan soğuk durgun, duvarsız duvar

kimler dikti bu binaları böyle kubat

biraz duygu harmanlayın harcına.

Ahşap, kerpiç, tuğla neyse de

bu beton canavarlarla boğuşmak yerine

varmısın Efe Fırat

okyanusta oba kurmaya

var mısın ha.

 

Kuran, İncil, Zebur, Tevrat

usanmadan söyler ya, her ibretin sonunda

aslolan yukarıdaki saltanat...

Fermanda tuğra, evrakta hatem, holdingde paraf nedir ki

varmısın Efe Fırat

yıldızlara imza çakmaya

var mısın ha.

 

Türkan İldeniz

Share this post


Link to post
Share on other sites

Abbas

 

Haydi abbas, vakit tamam;

Akşam diyordun işte oldu akşam.

Kur bakalım çilingir soframızı;

Dinsin artık bu kalp ağrısı.

Şu ağacın gölgesinde olsun;

Tam kenarında havuzun.

Aya haber Sal çıksın bu gece;

Görünsün söyle gönlümce.

Bas kırbacı sihirli seccadeye,

Göster hükmettiğini mesafeye

Ve zamana.

Katıp tozu dumanı,

Var git,

Böyle ferman etti Cahit,

Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş’tan;

Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan.

 

Cahit Sıtkı Tarancı

Share this post


Link to post
Share on other sites

Adımı Unuttum

 

adımı unuttum

adı olmayan yerlerde

ne in

ne cin

ne benî adem

 

zamanlar içinde

kuşlar uçuyor

kervanlar geçiyor

bir iğne deliğinden

 

çarşılar kuruluyor

sarayları oyuncak

insanları karınca şehirler

zamanları gördün mü

bir iğne deliğinden

 

adımı unuttum

adı olmayan yerlerde

geçip gidenlere bakarak

 

Asaf Halet Çelebi

Share this post


Link to post
Share on other sites

GİTTİN

 

Gittin...

Ben, arkandan sadece baktım.

Oysa; söyleyecek o kadar çok şeyim vardı ki...

"Gidersen iyiye dair ne varsa içimde yitireceğim hepsini.

Gidersen sönecek içimdeki ateş

ve bir daha hiç kimse yakamayacak.

Gidersen karanlığa mahkum edeceksin günlerimi

O karanlıkta yolumu kaybedeceğim" diyecektim sana.

Konuşamadım...

 

Gittin...

Gidişini görmemek için gözlerimi kapattım

Öylesine acıdıki içim, tutup koparsalardı kolumu

bacağımı bu kadar acı duymazdım.

Acım yaş olup akmalıydı gözlerimden.

Ağlayamadım...

 

Gittin...

Seni delicesine bir tutkuyla seviyordum oysa

Tutkum seninle olmaktı, tutkum teninde erimek,

tutkum hayatı seninle sadece paylaşmaktı.

Anlatamadım...

 

Gittin...

Gidişini önlemek için tutmak vardı ellerinden

Ellerim değil miydi her dokunuşumda seni ürperten?

Ürperdin yine biliyorum.

Bir kez dokunsam, bir kez tutsam ellerini

Gitmek için biriktirdiğin bütün cesaretin kaybolurdu.

Tutamadım.

 

Gittin...

Bir yıkım gibiydi gidişin

Sen adım adım uzaklaşırken benden

Çöküp kaldı bedenim olduğu yere

Nice terk edişlere dayanan yürek bu kez yenilmişti

Bu kadar zayıf değildim ben kalkmalıydım.

Kalkamadım...

 

Gittin...

Oysa geldiğin gün gideceğini biliyordum

Hazırdım gidişine,

Kaçak zamanları yaşıyorduk

Zaman bitecek ve sen gidecektin

Bense, gidişinin ertesi günü

Hayatıma kaldığım yerden yeniden başlayacaktım.

Başlayamadım...

 

Gittin...

Bir şey söyledin mi giderken?

"Kal" dememi istedin mi?

Son bir kez "seni seviyorum" dedin mi?

"Bekle beni döneceğim" diye umut verdin mi?

Beynim öylesine uğulduyorduki.

Duyamadım...

 

Gittin...

Nereye gittiğin önemli değildi

Binlerce kilometre uzakta da olsan,

iki metre ötemde de farketmiyordu.

Artık yoktun ve asıl bu düşünce beni felç ediyordu.

Kurtulmalıydım senden,

bu yokluk duygusundan kurtulmalıydım.

Kurtulamadım...

 

Gittin...

Unutulanların arasına katılmalıydım

Anıları bir sandığa koyup

hayatı bir yerinden yakalamalıydım.

Bu aşk noktalanmalıydı, bu sevdadan vazgeçmeliydim.

Yapamadım...

 

Gittin...

Bir okyanusun ortasında

tek küreği kaybolmuş sandalda

Dev dalgalarla boğuşan bir denizciyim şimdi.

Bil ki; sevmekten vazgeçmedim seni,

Bil ki; seninle birlikte sevdanı da taşıyacağım yüreğimde,

Bil ki; seni Unutamadım...

 

Mehmet Coşkundeniz

Share this post


Link to post
Share on other sites
Guest FISILTI

BEYAZ GÜVERCİN

 

Süzülüp mavi göklerden yere doğru

Omuzuma bir beyaz güvercin kondu

Aldım elime,usul usul okşadım

Sevdim,gençliğimi yeniden yaşadım

Bembeyazdı tüyleri,öyle parlaktı

Açsam ellerimi birden uçacaktı

Eğildim kulağına;dur,gitme dedim

Hareli gözlerinden öpmek istedim

Duydum;avuçlarında sıcaklığını

Duydum;benden yıllarca uzaklığını

Çırpınan kalbini dinledim bir süre

Ve uçmak istedim onunla göklere

Ak güvercinin iri gözleri vardı

Güzelliğinden fışkıran bir pınardı

Soğuk sularından içtim,serinledim

Çağlayan bir nehrin sesini dinledim

Belki buydu sevmek hayat belki buydu

Işıl ışıldım,gözlerim dopdoluydu

Bir nağme yükseldi sevinçten ve hazdan

Bir nağme yükseldi,güzelden beyazdan

Uzattı sevgiyle pembe gagasını

Birden öğrendim hayatın manasını

Kaderde sevgiyi sende bulmak varmış

Seninle bir çift güvercin olmak varmış

 

 

 

GÜLLERiN AĞLADIĞI SAAT

 

Güllerin ağladığı bir saat vardır hani

Büyür o saatte yalnızlığı bahçelerin

Düşer korkusu kalbe yaklaşan gecelerin

Bir dev uzatır gökten o çirkin ellerini

 

Güllerin ağladığı bir saat vardır hani

Her şey o saatlerde merhametsiz ve soğuk

Gitgide uzaklaşır batan güneşle sesin

Bir bakarım ki benden en uzak çizgidesin

 

Başlar geceye doğru upuzun bir yolculuk

Her şey o saatlerde merhametsiz ve soğuk

Yüzünü hatırlatır gökyüzüde ne varsa

Gözlerin bu saatte kopkoyu elemlidir

Dudakların kimbilir şimdi nasıl nemlidir

 

Ellerin öyle yanar ufuk nasıl yanarsa

Yüzünü hatırlatır gökyüzünde ne varsa

Bir çıngırak sesidir uzaklarda kaybolan

Umulmadık bir anda bitiverir şarkılar

Kapanır yüzümüze o mermer kapılar

 

Özlemler ateş şimdi anılar duman duman

Bir çıngırak sesidir uzaklarda kaybolan

Ak köpükler kararır deniz görünmez olur

Çagırır yaşamaya bizi tek-tük ışıklar

 

Böylece üstümüze çöker de karanlıklar

Camlar, bir bir kapanır, odalar, evler uyur

Ak köpükler kararır deniz görünmez olur

 

Güllerin ağladığı bir saat vardır hani

Cıvıl cıvıl bahçelerden el-ayak çekilir

Yapraklar düşünceli, dallar hüzün kesilir

Her akşam uzaklara alır götürür seni

Güllerin ağladığı bir saat vardır hani.

 

 

 

BİR GÜN ANLARSIN

 

Uykuların kaçar geceleri, bir türlü sabah olmayı bilmez.

Dikilir gözlerin tavanda bir noktaya,

Deli eden bir uğultudur başlar kulaklarında

Ne çarşaf halden anlar ne yastık.

Girmez pencerelerden beklediğin o aydınlık.

 

Onun unutamadığın hayali,

Sigaradan derin bir nefes çekmişçesine dolar içine.

Kapanır yatağına çaresizliğine ağlarsın.

Sevmek ne imiş bir gün anlarsın.

 

Bir gün anlarsın aslında her şeyin boş olduğunu.

Şerefin, faziletin, iyiliğin, güzelliğin.

Gün gelir de sesini bir kerecik duyabilmek için,

Vurursun başını soğuk taş duvarlara.

Büyür gitgide incinmişliğin kırılmışlığın.

Duyarsın, ta derinden acısını, çaresiz kalmışlığın.

Sevmek ne imiş bir gün anlarsın.

 

Bir gün anlarsın ne işe yaradığını ellerinin.

Niçin yaratıldığını, bu ********* dünyaya neden geldiğini.

Uzun uzun seyredersin aynalarda güzelliğini.

Boşuna geçip giden günlerine yanarsın.

Dolar gözlerin, için burkulur.

Sevmek ne imiş bir gün anlarsın.

 

Bir gün anlarsın tadını sevilen dudakların.

Sevilen gözlerin erişilmezliğini.

O hiç beklenmeyen saat geldi mi?

Düşer saçların önüne, ama bembeyaz.

Uzanır, gökyüzüne ellerin, ama çaresiz, ama yorgun, ama bitkin.

Bir zaman geçmiş günlerin hayaline dalarsın.

Sonra dizilir birbiri ardına gerçekler, acı.

Sevmek ne imiş bir gün anlarsın.

 

Bir gün anlarsın hayal kurmayı; beklemeyi, ümit etmeyi.

Bir kirli gömlek gibi çıkarıp atasın gelir

Bütün vücudunu saran o korkunç geceyi.

Lanet edersin yaşadığına... Maziden ne kalmışsa yırtar atarsın.

O zaman bir çiçek büyür kabrimde, kendiliğinden.

Seni sevdiğimi işte o gün anlarsın.

 

 

 

BİR GÜN

 

Apansız uyanırsan gecenin bir yerinde

Gözlerin uzun uzun karanlığa dalarsa

Bir sıcaklık duyarsan üşüyen ellerinde

Ve saatler gecikmiş zamanları çalarsa

Bil ki seni düşünüyorum

 

Bir vapur yanaşırsa rıhtımına bin,açıl

Örtün karanlıkları masmavi denizlerde

Ve dinle kalbimi bak nasıl çarpıyor nasıl

O bütün özlemlerin koyulaştığı yerde

Bil ki seni bekliyorum

 

Bir sabah gün doğarken aç perdelerini,bak

Sevinçle balkonuna konuyorsa martılar

Kendini tadılmamış bir hazza bırak

Döküldün dudağından en mutlu şarkılar

Bil ki seni istiyorum

 

Gecelerden bir gece uyanırsan apansız

Uzakalarda elemli,garip bir kuş öterse

Bir ceylan ağlıyorsa dağlarda yapayalnız

Ve bir gün kalbimde sarı çiçek biterse

Bil ki seni seviyorum

 

 

 

SEVİ ŞİİRİ

 

Ben senin en çok sesini sevdim

Buğulu çoğu zaman,taze bir ekmek gibi

Önce aşka çağıran,sonra dinlendiren

Bana her zaman dost,her zaman sevgili

 

Ben senin en çok ellerini sevdim

Bir pınar serinliğinde,küçücük ve ak pak

Nice güzellikler gördüm yeryüzünde

En güzeli bir sabah ellerinle uyanmak

 

Ben senin en çok gözlerini sevdim

Kah çocukça mavi,kah inadına yeşil

Aydınlıklar,esenlikler,mutluluklar

Hiç biri gözlerin kadar anlamlı değil

 

Ben senin en çok gülüşünü sevdim

Sevindiren,içinde umut çiçekleri açtıran

Unutturur bana birden acıları,güçlükleri

Dünyam aydınlanır sen güldüğün zaman

 

Ben senin en çok davranışlarını sevdim

Güçsüze merhametini,zalime direnişini

Haksızlıklar,zorbalıklar karşısında

Vahşi ve mağrur bir dişi kaplan kesilişini

 

Ben senin en çok sevgi dolu yüreğini sevdim

Tüm çocuklara kanat geren anneliğini

Nice sevgilerin bir pula satıldığı dünyada

Sensin,her şeyin üzerinde tutan sevdiğini

 

Ben senin en çok bana yansımanı sevdim

Ben de yeniden var olmanı,benimle bütünleşmeni

Mertliğini,yalansızlığını,dupduruluğunu sevdim

Ben seni sevdim,ben seni sevdim,ben seni...

 

 

 

ANDIKÇA

 

Ne zaman seni düşünsem içim ürperir

Seninle geçen her saat, her gün gelir aklıma

Bir akşam vakti gelir bir deniz kıyısı gelir

O eşsiz hatıralar bütün gelir aklıma

 

Ne yapsam unutamam yaşadığımızı

Sevgindi sevgilerin en yalansızı

Şimdi nerde bir gül görsem kırmızı

Dudaklarımı uzun uzun öptüğün gelir aklıma

 

Bir çıban büyürcesine ortasında gecenin

Dolar yüreğime hüznü seni sevmenin

Dünyada ne benim yerim var artık ne senin

Ağlarım başucunda ölümün gelir aklıma.

 

 

 

KUM

 

Sen kum nedir bilmezsin

Deniz görmedin ki.

Yum gözlerini zamanı düşün,

Deniz bir gözünde

Kum bir gözündedir.

 

Sen taş nedir bilmezsin

Dağa çıkmadın ki.

Yürü ufuklara doğru,

Dağ bir ayağında

Taş bir ayağındadır.

 

Sen kül nedir bilmezsin

Ateş yakmadın ki,

Uzat ellerini gökyüzüne,

Ateş bir elinde

Kül bir elindedir.

 

Sen kan nedir bilmezsin

Ölmedin, öldürmedin ki.

Yat toprağa boylu boyunca,

Ölüm bir yanında

Kan bir yanındadır.

 

Sen aşk nedir bilmezsin

Beni sevmedin ki.

Ağla, ağlayabildigin kadar,

Bütün güzellikler sende

Aşk bendedir.

 

 

 

TANRI BİLE AĞLAR

 

Ne zaman seni düşünsem yalnızlığım aklıma gelir

Bir ürperti gibi derinden derine duyarım çaresizliğimi

Nedir bu gürültüler derim, top patlamaları

Nedir bu şakaklarımda zonklayan ağrı

İçimden dalga dalga boşanan gözyaşları ne

Bu hangi nehir ki uzayıp gider alabildiğine

Nedir bu ümitsizlik dolu bu kahır dolu yaşlar

Bu denizler altında kopup gelen firtına

Bu bir çağlayan gibi uğultulu yaşlar

Oysa zamandır ilerleyen imkansızlıklar içinde

Başlangıcı olmayan bir sondur yaklaştığım

Bu ipince nehir nereye gidiyor bilen var mı ?

Ağlatan ne ben O doyamadığım dakikalar mı ?

Düşen aksi mi gözlerime o bal rengi gözlerin

Ki içimde çalkantısıyla hıçkırır denizlerin

Sorarım; bu ağlamak ne kadar, nereye kadar

O zaman rüzgar durur, fırtına diner ansızın

Kapanır yorgun gözlerim bir gece başlar

Ve karanlık uykularla rer ağlama saatleri

Uyanınca bir ıslak şafaktır görürüm

Bir büyük resimdir gökyüzü seyrederim

Yine özleminle yanip tutuşur gözbebeklerim

Duyarım vurgularını başımda çaresizliğin

Ben ağlayacak adam değildim bir kadın için

Beni perişan edecek ne vardı bu kadar

Bir de "Erkekler ağlamaz" diyorsun

Tanrılığından utanmasa Tanrı bile ağlar.

 

 

 

UNUTAMIYORUM

 

Unut demek kolay gel bana sor bir de

Unutamıyorum işte unutamıyorum

Bir şey var şuramda beni kahreden

Şuramda tam yüreğimin üstünde

Çakılı duran bir şey var

Elimde degil söküp atamıyorum

 

Dalıp dalıp gidiyor gözlerim derinlere

Kimi görsem biraz sana benziyor

Seni hatırlatıyor şu bulut şu gökyüzü

Şu kayalaıi döven deniz

Şu hüzünüu melodi şu napoliten şarkı

 

Bir zamanlar beraber dinlediğimiz

Boyuna seni düşünüyorum durmadan usanmadan

Şimdi diyorum o ne yapıyor acaba

O güzelim gözleri kime bakıyor

O canım elleri nerde

Oysa günler o günler değil

Akşamlar o akşamlar değil

 

Ve kalan şimdi sadece özlemin gecelerde

Durup durup seni büyütüyorum içimde

Seninle acılar büyütüyorum

Yeni yeni kederler büyütüyorum dayanılmaz

Kirli sular yüruyor iliklerime

Bir zehir karışıyor kanıma anlıyor musun ?

 

Bir daha görsem seni diyorum bir daha görsem

Bir gün olsun bir dakika olsun

Unut demek kolay, gel bana sor bir de

Hatırladıkca gözyaşlarımı tutamıyorum

Dilimin ucunda sen

Başımın içinde sen

Kader misin, ecel misin nesin sen

Unutamıyorum işte unutamıyorum

 

 

 

YAŞAYAN ÖLÜ

 

Bir ölü gelecek evine yarın

Gözlerinde yarım kalmış arzular

Dalıp hayaline hatıraların

Duracak kapıda sabaha kadar

Duyunca kapının çaldığını

Korkulu gözlerle dışarı bakma

Bütün odaların yak ışığını

Bir benim kaldığım odayı yakma.

Siyahlar giyin de pencereye çık

Aç kapıyı korkma yabancı değil

Bir ölü ki yaşıyor, gözleri açık

Ölüm seni sevmekten acı değil

Aradı bu ölu hayatı sende

Öldü artık, sevsen de sevmesen de

 

 

 

ZAMAN İÇİNDE

 

Bak! işte gizleri yasamın, işte mutluluk

Gülümsüyor bir kapı aralığından

Ellerimizi uzatsak tutabiliriz belki

Şimdi ya da hiçbir zaman

 

Unuttuğum bir şarkı mı ? neydi o

Çok eskilerde düşmezdi ağzımdan

Birlikte yine söyleyebiliriz belki

Şimdi ya da hiçbir zaman

 

Gülen bir çocuk vardı yıllarca önce

Düşleriyle bulutlar üstünde yaşayan

Belki bir kez daha yaşarız o günleri

Şimdi ya da hiçbir zaman

 

Nasıl da yandı bir anda. Görüyor musun?

Dev ağaçlarıyla o içimizdeki orman

Yanmamış bir yer buluruz belki, ararsak

Şimdi ya da hiç bir zaman

 

Kimi sımsıkı sarılıyor bulduklarına

Umutların bir rüzgarla savrulduğu an

Yine de bir şeyler kurtarabiliriz belki

Şimdi ya da hiçbir zaman

 

Her şey bize biz kadar yabancı artık

Giderek yitiyor zaman içinde insan

Oysa ki, çağlar aşabiliriz birlikte, gel

Şimdi ya da hiçbir zaman

 

 

 

BEN SENİ SEVDİM Mİ ?

 

Ben seni sevdim mi? Sevdim, kime ne

Tuttum, ta icime oturttum seni

Aldim, okşadım saçlarını, öptüm

İçtim yudum yudum güzelliğini

 

Ben seni sevdim mi? Sevdim elbette

Bendeydi özlemlerin en korkuncu

Çıldırırdım sen ne kadar uzaksan,

Aşk değil, hiç doymayan bir şeydi bu

 

Ben seni sevdim mi? Sevdim doğrusu

Sevdikce tamamlandım, bütünlendim

Biri vardı ağlayan; gecelerce

Biri vardı sana tutkun; o bendim

 

Ben seni sevdim mi? Sevdim,

En büyük en solmayan güller açtı içimde

Ömrümü değerli kılan bir şeydin

Sen benim bozbulanık gençliğimde

 

Ben seni sevdim mi? Sevdim, öyle ya

Bir çizgiye vardım seninle beraber

Ve bir gün orada yitirdim seni

Ben seni sevdim mi? Sevdim,

Ya sen beni?

 

 

Siirlerin hepsi alintidir. Yazari ise Ümit Yaşar Oğuzcan'dir. Severek okudugum siirlerden bazilari, sizlerle paylasmak istedim :)

 

Saygilar :clover:

Share this post


Link to post
Share on other sites

işte benım şiirim buda :crying:

VENI, VIDI, VIXI Değil mi ki o derin acılarımla şimdi

Buna destek olacak tek bir kolda yoksunum

Ve çocuklara bile zorlukla gülüyorum

Ve açmıyor içimi çiçekler renkleriyle

Anlamalıyım artık : yaşadın yeterince!

Değil mi ki ilkbahar kuşatınca her yanı

Doğayı şenlik yerine çevirdiğinde tanrı

Bu görkemli sevdaya aşksız bakıyorum

Değil mi ki gün-gece ışıktan kaçıyorum

Duyarak o en gizli kederi herşeydeki

Değil mi ki ruhumda umudum yenik düştü

Değil mi ki bu güller, kokular mevsiminde

Sevgili kızım benim, içimde, ta derinde

Yalnız senin yattığın karanlığa özlem var

Madem ki öldü kalbim, yaşadım yeterince!

Yeryüzünde yükümü tek bir gün reddetmedim

Arığım işte orda, burda başak demektim

Yumuşadım gitgide, yaşama gülümsedim

Ve yaşamın o büyük, dipsiz gizi dışında

Dimdik durdum ayakta, kimseye eğilmedim

En iyisiyle yaptım yapabildiklerimi

Ne çok uykusuz kaldım, ne çok hizmet götürdüm!

Sonra acılarıma güldüklerini gördüm

Nefretlerine hedef seçildikçe üzüldüm

Anarak çalışıp çektiklerimi

Tek kuşun uçmadığı şu dünya sürgününde

Öyle bezgin, ışıksız, ellerimin

üstünde

Diğer tüm kölelerin alayları içinde

Taşıdım ağlamadan al kanlara bulanıp

Koparılmaz zincirden payıma ne düştüyse

Şimdi bakışlarımın ancak yarısı bende

Ötesi darmadağın acılı gömütlerde

Dönüp de baktığım yok çağıran olsa bile

Sersemlik ve sıkıntı yüklü bir uykusuzum

Hiç gözünü kırpmadan kalkmış şafaktan önce

Miskin karanlığımın orta yerinde şimdi

Yanıt vermeye bile gönül indirmiyorum

Canımı sıkıp duran o en günücü ağza

Ulu Tanrım gecenin kapısını aç bana

Ki çekilip gideyim, dönmeyeyim bir daha!

Victor Hugo

Share this post


Link to post
Share on other sites

Ölümün Yükselişi Ve Çöküşü

 

Ne zaman bir yakını ölse birinin,

Onu ilk-ölüm sanır kalır o.

 

Ne zaman bir sevdiği ölse birinin,

Onu en-ölüm alır kalır o.

 

Ne zaman bir saydığı ölse birinin,

Onu hep-ölüm bulur kalır o.

 

Ne zaman bir-bildiği ölse birinin,

Onu son ölüm sayar kalır o.

 

Ne zaman bir umduğu ölse birinin,

Onu yok-ölüm duyar kalır o.

 

Ne zaman bir herşeyi ölse birinin,

Kendini ölümlerle yaşar kalır o.

 

Ne zaman bir kendisi ölse birinin,

Ölümlerde kendini yaşar kalır o. -_-

 

Özdemir Asaf

Share this post


Link to post
Share on other sites

Büyüyorum

 

büyüdükçe,

sentetik zamanlara

kangren ayaklar bastım,

izi kaldı

ömrümün...

 

kara çaldılar yüzüme

bütün kara parçalarında

elbette

"afrika dahil"

parça başı çalışan

kiralık katildi zaman

 

gülüşüm sivas yangını

ağlarsam kızma...

ölmek bile

yakışıyor bazı adama...

 

Yılmaz Erdoğan

Share this post


Link to post
Share on other sites

Susuyorum; bir çöl gibi...

 

Bir çöl gibi bütüün zemine serilip sessizce yatacak kadar kızmış olmayı kim bilebilir;

Susmayanlara! ..

 

Ben, susuyorum;

Sana! ..

 

Hem de bir çöl gibi...

Hem de bir çöl gibi bir damla sudan bile mahrum olarak susuyorum...

Sadece dudaklarım değil;

Her zerrem çatlamış olarak! ..

 

Bütüün mevcudiyetimle susuyorum;

Susmayı...

Ve susamayı öğrenmiş olarak!..

 

Şimdi ben... Yine bir çöl gibi kendi kavrukluğum içinde... Hücre hücre savurup kendimi kendi başımda ve yine dökülsem kendi başıma;

Kim bilir?..

 

Duyanım yoook!..

 

Kimsesizim...

 

Bir çöl gibi dilsizim...

 

Farkı ne ki; ha söyleyecek dil yok, ha işitecek kulak...

Talihsizim!

 

İçiimm kurumuş ve her zerrem küsmüş bir diğerine... Zamkım çözülmüş... Zerrelere ayrılmışım;

Benden içre bin bene!..

 

Kavruluyorum... Ve susuyorum;

Bir çöl gibi!

 

Muammer Erkul

Share this post


Link to post
Share on other sites

Mevlana

 

Sararken alnımı yokluğun tacı

Silindi gönülden neşeyle acı

Kalbe muhabbette buldum ilacı

Ben de müridinim işte Mevlana

Edebe set çeken zulmeti deldim

Aşkı içten duydum, arşa yükseldim

Kalpten temizlendim, huzura geldim

Ben de müridinim işte Mevlana

 

Nazım Hikmet Ran

Share this post


Link to post
Share on other sites
“Hâlâ”dır Aradığın!..

 

Sana kırgın olmak isterdim zaman zaman... Sana kırgın olmayı hakedecek kadar hukukum olmasını yani üstünde!

 

Ve; “Unuttuğumu zannetme” diyemeyeceğin mesafelerde olmak isterdim sana...

Yani; beni “unutma ihtimalinin” bile olamayacağı mesafelerde!

 

Bilirim, seversin beni.

“Bilirim” sadece, çünkü öyle söylersin!..

Ama soluyamam... Ama dokunamam... Ama yaşayamam...

Bilirim, seversin beni;

Odandaki lambanın açma anahtarına iliştirdiğin bir kartpostal gibi!..

 

Ben, güze bakan ağaçlar gibi meyvelerimi dökmeye başlamışsam dibime...

Ve ben de “senin gibi” sevmeye başlamışsam artık...

Ve ben de sana demeye başlamışsam; “Ben de unutmadım seni!..”

Bir mevsimi tüketmiş demektir tarlalar; ekilmeden, dikilmeden, sulanmadan ve gübrelenmeden...

Halbuki kısır mevsimlere gebedir tüketilmiş her mevsim!

 

Yıllar, kenarda bekler; geceye doğru giden trenleri gözleyen çocuklar gibi...

Yollar, dürmededir artık kendini!

Ve hatıralar süpürülmededir hafızalardan; “artık” paylaşılmayanlara yer açılsın diye!..

 

Bilirim tabii ki unutmadığını...

Unutmayışımdan bilirim.

Bilirim, seversin hâlâ beni; çünkü sevmek

“Hâlâ”dır işte, hâlâ aradığımız delîl!

 

Sana kırgın olmak isterdim aslında, zaman zaman...

Yani üstünde, sana kırgın olmayı hakedecek kadar hukukum olmasını!

Ve; “Unuttuğumu zannetme” diyemeyeceğin mesafelerde olmak isterdim sana...

Yani; beni unutma ihtimalinin bile olamayacağı mesafelerde!

 

Muammer Erkul

 

:online2long:

Share this post


Link to post
Share on other sites
GİTTİN

 

Gittin...

Ben, arkandan sadece baktım.

Oysa; söyleyecek o kadar çok şeyim vardı ki...

"Gidersen iyiye dair ne varsa içimde yitireceğim hepsini.

Gidersen sönecek içimdeki ateş

ve bir daha hiç kimse yakamayacak.

Gidersen karanlığa mahkum edeceksin günlerimi

O karanlıkta yolumu kaybedeceğim" diyecektim sana.

Konuşamadım...

 

Gittin...

Gidişini görmemek için gözlerimi kapattım

Öylesine acıdıki içim, tutup koparsalardı kolumu

bacağımı bu kadar acı duymazdım.

Acım yaş olup akmalıydı gözlerimden.

Ağlayamadım...

 

Gittin...

Seni delicesine bir tutkuyla seviyordum oysa

Tutkum seninle olmaktı, tutkum teninde erimek,

tutkum hayatı seninle sadece paylaşmaktı.

Anlatamadım...

 

Gittin...

Gidişini önlemek için tutmak vardı ellerinden

Ellerim değil miydi her dokunuşumda seni ürperten?

Ürperdin yine biliyorum.

Bir kez dokunsam, bir kez tutsam ellerini

Gitmek için biriktirdiğin bütün cesaretin kaybolurdu.

Tutamadım.

 

Gittin...

Bir yıkım gibiydi gidişin

Sen adım adım uzaklaşırken benden

Çöküp kaldı bedenim olduğu yere

Nice terk edişlere dayanan yürek bu kez yenilmişti

Bu kadar zayıf değildim ben kalkmalıydım.

Kalkamadım...

 

Gittin...

Oysa geldiğin gün gideceğini biliyordum

Hazırdım gidişine,

Kaçak zamanları yaşıyorduk

Zaman bitecek ve sen gidecektin

Bense, gidişinin ertesi günü

Hayatıma kaldığım yerden yeniden başlayacaktım.

Başlayamadım...

Gittin...

Bir şey söyledin mi giderken?

"Kal" dememi istedin mi?

Son bir kez "seni seviyorum" dedin mi?

"Bekle beni döneceğim" diye umut verdin mi?

Beynim öylesine uğulduyorduki.

Duyamadım...

 

Gittin...

Nereye gittiğin önemli değildi

Binlerce kilometre uzakta da olsan,

iki metre ötemde de farketmiyordu.

Artık yoktun ve asıl bu düşünce beni felç ediyordu.

Kurtulmalıydım senden,

bu yokluk duygusundan kurtulmalıydım.

Kurtulamadım...

 

Gittin...

Unutulanların arasına katılmalıydım

Anıları bir sandığa koyup

hayatı bir yerinden yakalamalıydım.

Bu aşk noktalanmalıydı, bu sevdadan vazgeçmeliydim.

Yapamadım...

Gittin...

Bir okyanusun ortasında

tek küreği kaybolmuş sandalda

Dev dalgalarla boğuşan bir denizciyim şimdi.

Bil ki; sevmekten vazgeçmedim seni,

Bil ki; seninle birlikte sevdanı da taşıyacağım yüreğimde,

Bil ki; seni Unutamadım...

 

Mehmet Coşkundeniz

 

 

:clover:naptın bacım gece gece eserlendırme beni

Share this post


Link to post
Share on other sites

Çok güzel bir şiir ama Sedelinam, ben çok beğeniyorum ne kadar çok hissetmiş olmalı gidişini... Eserlenme canım, eserleri sanat eserleri müzesine kaldırmışlar... :grin::hug: alt tarafı şiir, üst tarafı şair... :getlost:

 

Fakir Bir Şimal Kilisesinde Şeytan İle Rahibin Macerası

 

İlkönce yağmurla

sonra birdenbire açan güneşle başlamıştı sabah.

Henüz ıslaktı asfaltın solundaki tarla.

Harp esirleri çoktan iş başındaydılar.

Topraktan nefret duyarak

- halbuki köylüydü birçoğu -

tıraşlı ve korkak

çapalıyorlardı patatesleri.

Suluboya, solgun resimleri hatırlatıyordu insana

köy kilisesinden gelen çan sesleri.

 

Pazardı.

Kilisede erkeklerin hepsi ihtiyardı

kadınların değil,

içlerinde büyük memeli kızlar,

ve sarı saçlarına ak düşmemiş anneler vardı.

Maviydi gözleri.

Başları önde,

kalın, kırmızı ve harap parmaklarına bakıyorlardı.

Terliydiler.

Haşlanmış lahanayla günlük kokuyordu.

Kürsüde muhterem peder

"beyannameyi" okuyordu,

- gözlerini gizleyerek -.

Renkliydi pencere camlarından biri.

Bu camdan içeri giren güneş

duruyordu genç bir kadının bembeyaz ensesinde

eski bir kan lekesi gibi.

Ve hiçbir zaman

doğurmamış olan

göğüssüz ve kalçasız bir Meryem'in kucağında bir çocuk :

başı öyle büyük

o kadar inceydi ki kıvrılmış bacakları

hazin ve korkunçtu.

Önlerinde kandil yanıyordu

eski

sert

ve boyalı tahtayı aydınlatıp...

 

İki adam boyundaydı tahta heykel.

Şeytan saklanmıştı arkasına

- kaşları çekik, sakalı sivri,

Mefistofeles olması muhtemel,--

ve âlim bir tebessümle

dinliyordu muhterem pederi.

"- Avrupa'nın bekası,

(okuyordu beyannameyi muhterem peder)

Avrupa'nın bekası için harbediyoruz."

 

Dinliyordu Şeytan

sivri sakalında keder

ve âsi ve selîm aklına

dayanılmaz bir ağrı vermekteydi yalan.

 

Okuyordu rahip :

" Avrupa milletleri el ele verip

harbediyoruz,

ve mutlak imha edeceğiz

medeniyet için tahripçi bir unsuru."

 

Şeytan bir parça yana itti Meryem'in heykelini

ve havada sihirle efsun alâmetleri daireler çevirip

kaldırdı elini

rahibe doğru

- etsizdi, uzundu bu el,

hakikat gibi, kemikli ve kuru -.

 

Ve ne olduysa o anda oldu işte.

Renkli camın altındaki kadın

çırılçıplak göründü kıpkırmızı güneşte.

Memeleri ağırdı

ve sarı ipek gibi parlıyordu karnının altında tüyler.

Düşürdü kâadı muhterem peder

ve Şeytan'ın iğvasıyla hakikati bağırdı :

"- Karşı koymak günü geldi en büyük tehlikeye.

Harbediyoruz,

fuhşun bekası için,

kerhane kapıları kapanmasın diye.

Ve sen orda, arkada

içinde beyaz entarisinin

bir erkek çocuğu gibi duran,

sen orospu olacaksın kızım.

Sana firengi ve belsoğukluğu verecekler

büyük şehirlerimizden birinde.

Baban dönmeyecek

Yatıyor şimdi yüzükoyun

çok uzak bir toprağın üzerinde.

Şimdi kan içindedir

etli, kalın kulaklar

ve ince kollarının dolandığı boyun.

Yattığı yerde yalnız değil.

Hareketsiz duran tanklarla, terk edilmiş toplar sahada."

 

Kendi sesinden ürkerek

sustu rahip.

Orda, arkada, beyazlı kız ağlıyordu.

Kadife ceketli bir erkek

- ihtiyar orman bekçisi civar çiftliğin -

bir şeyler söylemek istedi.

Sivri sakalını kaşıdı Şeytan,

rahibe : "Devam et," - dedi.

Ve muhterem peder

başladı tekrar konuşmaya :

"- Harbediyoruz :

pazar ve mal nizamının bekası için.

Kömür, lâstik ve kereste,

ve kendi değerinden fazla yaratan iş kuvveti

satılmalıdır.

Patiska, benzin

buğday, patates, domuz eti

ve taze gümrah bir sesin içindeki cennet

satılmalıdır.

Güneşli bahçesi ve resimli kitapları çocukluğun

ve ihtiyarlığın emniyeti

satılmalıdır.

Şan, şeref ve saadet,

ve

kuru kahve

topyekun pazar malı olup

tartılıp, ölçülüp, biçilip satılmalıdır.

Harbediyoruz :

harbi bitirdiğimiz zaman

aç, işsiz ve sakat

- harp madalyasıyla fakat -

köprü altında yatılmalıdır..."

 

Yine sustu muhterem peder.

Şeytan emretti yine :

"- Naklet onun macerasını,

o ne idi, ne oldu, anlat..."

 

Ve anlattı rahip :

"- Onu hepiniz hatırlarsınız,

toprağın içindeki bir patates tohumu gibi

fakir,

çalışkan

ve neşesiz geçti çocukluğu.

Sonra uyandı birdenbire

on yedi yaşına doğru.

Yine fakirdi, çalışkandı.

Fakat aylarca gidip

bulutsuz bir denizde

altında sönük yelkenlerin

sanki çok sıcak bir sabah ufukta apansızın

yeni bir dünya keşfeder gibi buldu neşeyi...

Mahallede sesi en güzel olan insandı

ve en güzel mandolin çalan.

Hatırlıyorsunuz değil mi

size doğru gelen dostluğunu kocaman, kırmızı elinin

ve mavi kurdelesini

mandolininin?..

İçinizde kimin kalbini kırdı,

kime yalan söyledi,

sarhoş olduğu vaki midir,

ve kiminle dövüştü?

Çocuklara saygısını

ve ihtiyarlara şefkatini inkâr edebilir miyiz?

Belki biraz kalın kafalı

fakat kalbi bir balık yavrusu gibi temiz

onu geçen sene harbe gönderdik.

Şimdi gerilerinde cephenin

işgal altındaki bir köyün odasındadır.

Baygın bir kadının ırzına geçmekle meşgul

bir tahta masanın üzerinde.

Beli çıplak

pantolunu dizlerinde

başında miğfer

ve ayaklarında kısa, kalın çizmeler.

Yerde iki çocuk ölüsü yatıyordu

direkte bağlı bir erkek.

Dışarda yağmur yağıyor

ve uzaktan uzağa motor sesleri.

Kadını masadan yere iterek

doğrulup çekti pantolonunu...

Halbuki hepiniz hatırlarsınız onu,

hatırlıyorsunuz değil mi

size doğru gelen dostluğunu kocaman, kırmızı elinin

ve mavi kurdelesini

mandolininin?"

 

Yine birdenbire sustu muhterem peder.

(Susabilmek bir hünerdir

insanın ağzından çıkan sözler

kendine ait olmazsa.)

Fakat tahta Meryem'in arkasından

yine emretti Şeytan :

"- Rahip, devam et," - dedi.

Ve devam etti rahip :

"- Harbediyoruz.

Çalıştırılan insan yığınları

birbirine devrederek zinciri,

karanlık ve ağır,

beton künklerin içinde akmalıdır.

Ve sen kocakarı

- ön safta, solda, diz çöküp

yüzü eski bir kâat gibi buruşuk olan -

seni temin ederim ki

kilise kapısında oynayan torunun

- beş yaşında,

başı altın bir top gibi yuvarlak -

dedesi,

senin kocan,

babası,

senin oğlun

ve komşuların gibi

kömür ocaklarında çalışacak.

Hiçbir şeyi

ümit etmemeyi

öğrensin.

Bu maksatla

uçuyor bombardıman birliklerimiz

tasavvur edilmeyecek kadar çok ölüm taşıyıp

iki gergin kanatla.

Ve motorlarına benzinle beraber

belki bir parça keder dolarak

(öldürenlerde tevehhüm edilen keder gibi bir şey),

uçuyor av kuvvetleri himayesinde olarak

bombardıman birliklerimiz

birbiri ardından giden dalgalar halinde...

Harbediyoruz :

öldürdüklerimizin sayısı

- bizden ve onlardan

aralarında meme çocukları da var -

şimdilik

beş altı milyon kadar.

Harbediyoruz :

kundak bezinin çeşidiyle belli olmalı herkesin yeri.

Harbediyoruz :

parlasın edebiyen diye sabah güneşlerinde

hapisane demirleri..."

 

Hakikat çok taraflıdır.

Fakir bir Şimal kilisesinde

- Şeytan'ın iğvasıyla da olsa -

fakir bir papaz

onu o kadar uzun anlatamaz.

İnzibat kuvvetleri aldı haberi

- kadife ceketli orman bekçisinden -

gelip indirdiler kürsüden muhterem pederi.

Ve asfalt yolun üzerinde

arasında silâhlı iki adamın

giderken muhterem peder

Şeytan baktı arkasından :

çekik kaşlarında ümit

ve sivri sakalında keder.

 

12.9.1941

 

Not :

Alamanya yıkıldı.

Temerküz kampından kurtarıldı muhterem peder.

Ve yine Şeytan'ın iğvasına uymasaydı eğer

önemli Alaman demokratlarından biri olurdu bugün

Anglo-sakson işgal bölgelerinden birinde.

Halbuki yine uydu Şeytan'a.

Ve yine bir pazar günü ve aynı kilisede yine

batılı müttefikleri meth ü sena edeyim derken

41 yılında söylediklerinden bazı fasılları tekrarladı aynen

bilhassa mal nizamına ait olanları.

Ve Katolik bir Amerikan subayının emriyle

(tevkif edilmediyse de bu sefer)

kovuldu kiliseden muhterem peder.

Yine arkasından baktı Şeytan :

çekik kaşlarında biraz daha çok ümit

sivri sakalında biraz daha az keder...

1946 Şubat 17

 

 

Nazım Hikmet Ran

Share this post


Link to post
Share on other sites

Tek Başınalık

Ben tek başına ne yapabilirim

Diye düşündü biri

Ve hiçbirşey yapmamaya karar verdi

 

Ben tek başına ne yapabilirim

Diye düşündü bir öteki

Ve yalnızlığının kuytuluğuna çekildi

 

Ben tek başına ne yapabilirim

Diye düşündü bir üçüncü

Ve tek başına düşünmeyi sürdürdü

 

Ben tek başına ne yapabilirim

Diye düşündü yüzbinler

Ve tek başınalıklarını sürdürdüler

 

Ben tek başına ne yapabilirim

Diye düşündü milyonlar

Milyonlarcaydılar

 

Ve tek başınaydılar

Bu arada birileri

Onlar adına

Karar vermekteydi

 

Tek başına olduklarını sananlar

Topluca ortadan kaldırıldılar.... Ataol Behramoğlu

Share this post


Link to post
Share on other sites

Hayatımın Şiiri

 

sussam

şiir olur sesim

kanasam

acıyı duyar yüreğin

ve ben

sana

gül

kokulu

mektuplar yazarım

dört duvar arasından

 

dört duvar arasında

hüzün

silinip gidiyor

sisli zemheri günlerinde

yüzün

ve ben

sana

işkence

günlerim

anısına

kurumuş karanfiller

yolluyorum

gönül dolusu

 

bizler

yitik kentlerin

çocuklarıydık

onlar

aşağı mahallenin

zengin p*çleri

aramızdan

sen geçerdin

paylaşamadığımız

iki şeyden biriydin

diğeri topumuz

 

çoğul anlamlar katardın ismimize

ve kimliğimize

kalabalık duygular yaşatırdın bizlere

yüreğimiz kabarık

hala biz sana aşık

sana aidiz Nazar

yoksa yitirdiğimiz yalan mıydı seni

yoksa sen mi geldin apansız

 

bize çoğul anlamlar katardın

sevmelerle gitmelerin çelişkisini birde

seni katardık oyunlarımıza

düşlerimize katardık seni

seni oynardık hayat denen oyunda

ama

bizler

figürandık sadece

bu kanlı karanlık gecelerde

kirli ve isli günlerde

biz çoktandır oynamıyorduk sahi

 

bir seni bölüşemezdik

nazar değer

diye

bir seni

söylemezdik

birbirimize

oysa

yediğimiz lokma

içtiğimiz su

yattığımız yatak

birdi

bir sen ayrıydın

bir sen ayırırdın bizi

yoksa sen mi geldin

öyle birdenbire

öyle düşlerimizi aralayarak

kanayan yanlarımıza merhem olarak

yoksa sen mi geldin nazar

 

kimimiz yolcu

kimimiz hancı iken

bu yitik kentte

sen neciydin nazar

neredeydin

ne kadar vardın

biz

bunu

hiç

bilemedik

ve de

bilemeyeceğiz

 

ne tufanlar atlatmıştık

benim tabirimle ne badireler

bir seni atlatamadık

bir seni unutamadık nazar

mayıstı

kara günlerdi yine

çoğumuzun şimdi hatırlamak istemediği günlerden biriydi

seni yitirişimizin öyküsü yazılıyordu

kara kaplı kitaplara

bu kitapları sonra ne yaptılar bilmiyorum

ama seni hala unutmadık

bundan eminim nazar’ım...

 

Ali Sevinç

Share this post


Link to post
Share on other sites

Bu Aşk Fazla Bana

 

öfke kusursuz bir katildir mazur görülebilir böylesi

hazırım peşin hükümlerle yargılanmaya

ve yerimi almaya kanatan aşklar arasında

 

tuhaf mı sorularla sevişmek her gece

aynı soruyu gezdirmek zihnin en mahrem yerinde

gözlerim küçüldükçe anladım

neresi yalan söyler bir yüzün

kan çanağında okşadım sözcükleri

sünger gibi içime çekildi hüzün

 

bana eski sözcükler söyleme artık

cümleleri boz

daha zamanı var

yemiş yüklü ağaçların kentlere inmesi için

ormanın zamanı var ağaçları tutuşturacak kadar

su aksın

yol bulsun kendine taşların arasından

deniz beklesin

beslesin diye aç yüreğini onlarca ırmak

 

dünyadayım...sözüm yok

bir ihtimal kadar belirsizim

bir ihtilal kadar yalnız

düştükçe alnıma uzayan perçem işareti kirliliğin

ve uzun bir hava yaklaşıyor uzaktan

 

 

sus...

çünkü yine yitip gitmekte bir gün

ve yine geri döndü her gün yazdığım mektup

kimse gelmedi

gülmedi içimdeki çocuk

çiçekler soluyor...görüyorum

'solmayın' diyorum 'kalbimde açtığınız yerde'

 

'solmayın,

yüzüme bakarken,

eğmeyin başınızı'

...-

 

kimbilir belki de...seni..

 

ama kirlenir misin?

solar mısın?

kalbimde açan diğer güller gibi..bilmiyorum...

beynimde sorular dolu

soru işaretleri sen...

 

Ali Sevinç

Share this post


Link to post
Share on other sites

Yalan Dünyanın Yanan Yaşamlarına...

 

Mor silüetlerde can verir

Suskunluğunda üreyen yalnızlık

Ki aynı ölümdür

Öylece kalışlarında gözlerinde perdelenir

Sırılmak istedikçe

Ayağına dolanan

Sıradanlık!!!

Share this post


Link to post
Share on other sites

Öyle yıkma kendini

Öyle mahzun, öyle garip...

Nerede olursan ol

İçerde, dışarda, derste, sırada

Yürü üstüne - üstüne

Tükür yüzüne celladın

Fırsatçının, fesatçının, hayının...

Dayan kitap ile

Dayan iş ile.

Tırnak ile, diş ile

Umut ile, sevda ile, düş ile

Dayan rüsva etme beni.

Share this post


Link to post
Share on other sites

İKİNİN ŞİİRİ

 

bugün iki kez yağdı yağmur

 

iki kez eskidim sanki

 

*

 

iki ömrü kolkola yaşadım

 

biri nergis bahçesi, diğeri mahşer yeri

 

*

 

hep iki şömine yandı yüreğimde

 

birinde ateşti diğerinde kül

 

*

 

ve iki kez aşık oldum

 

bundandır iki kez ölmüşlüğüm

 

*

 

sonra bir serüvende ikiye böldüm ömrümü

 

şimdi sömestrdeyim

 

*

 

ilk iki kitabımdan sonra sıtmaya tutuldu coşkum

 

daha depremlerdeyim

 

*

 

ve iki kere iki

 

kitabımda benim

 

*

 

ya çok eder

 

ya sıfır...

 

Yılmaz ODABAŞI

Share this post


Link to post
Share on other sites
Ankara'ya Yağmur Yağdı

 

Dün Ankara'ya yagmur yağdı..

Evvelki gece ve bir önceki gece

Şemsiyemi almıyordum hanidir..

Bir anda geldi...apansız..

Kaldırımdan yürüyordum..

Hissetmedim önce..

Geçer dedim..

Ve bana inat..zamana inat bastırdı birden..

Birden sanıyordum ama, akşam haberleri zaten

söylüyormuş.

 

Yağmurlu bir hafta geçirecekmişiz...

Nasıl inanmıyorsam artık ana haber bültenlerine

Hava durumlarına da inanmaz olmuşum...

Ve ...şemsiyesiz çıkmışım yola...

 

Yağmur bir anda vurmuş...

Ve o noktayı geçince insan...

Zaten umursamıyormuş yağmuru artık...

Ve o noktayı geçince insan...

O noktayı geçince...insan ...

Geçtiğini anlamıyormuş artık...

Share this post


Link to post
Share on other sites

Sen bilmezsin

elimin üstünde beliren mavi damarları

 

hani ansızın kaçmak istersin ya her şeyden

işte o özlediğin yollar gibi

temmuz yanığı derimde

bir görünür bir kaybolur yengeç tanrıçası

sonra tut tutabilirsen ne mümkün

sökün eder

firarın umutları

 

sen bilmezsin

göz kenarlarımda ince çizgileri

 

ah be... elanın belası yarim

bilmezsin

nasıl tüter bu köhne evin isli çırası

reçine tütsülerine buladım

kirpiğime astığın mısraları

 

sürmeler çektim büyüttüm gözlerimi

var ya hani destanlar yazacaktın

sırf onun için can

sırf senin için men ettim onlara ağlamayı

 

sen bilmezsin

dudağımın sol köşesinde yerleşen hüzün kıvrımını

 

ah be... tütün acısı yarim

bilmezsin

dilimdeki kinin tadını

ben sustukça o ezber etti adını

 

dört kol çengi dolaşır gülüşümde göstermelik

şen şakrak donatırım dostları

sonra el ayak çekilir de

hani biter ya gece

hani başlar ya sabah ezanları

 

ah be... sırtımda hançer kabzası yarim

bilmezsin

işte o saatlerde tahammül fersadayım

açılır dua kapıları

Allah şahit ki

O saatlerde çıkar ten kafesinden

ağırlaşır kana batar

Can kuşunun kanatları…

 

Ceyda Görk

Share this post


Link to post
Share on other sites

Join the conversation

You are posting as a guest. If you have an account, sign in now to post with your account.
Note: Your post will require moderator approval before it will be visible.

Guest
Reply to this topic...

×   Pasted as rich text.   Paste as plain text instead

  Only 75 emoji are allowed.

×   Your link has been automatically embedded.   Display as a link instead

×   Your previous content has been restored.   Clear editor

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

Sign in to follow this  

×
×
  • Create New...

Important Information

By using this site, you agree to our Terms of Use.