Zıplanacak içerik
Altinay

FELSEFEYİ NASIL SEVDİREBİLİRİZ.

Önerilen İletiler

Bir de insanın içinde yetiştiği ortam çok önemli, dil tarih ve coğrafya'da etken. Eski Yunan'da felsefenin gelişmesinin üç etkenle de alakası var. site devletleri vardı bir sürü, değişik yapılanmalar. Deniz kenarında olması da önemli, medeniyet denizden gelir derler. Değişik insanlarla karşılaşıyor. Bir de doğal korunak var, dağın tepesindesin ve önünde deniz var düşman öyle hemen gelemiyor ve düşünmeye zaman bulabiliyorsun, formatın farklı oluyor yani ama orta asya da uçsuz bucaksız bozkır ve gece uyurken ani atlı baskınlarıyla yok edilebiliyor binlerce insan, dağların tepelerindeki kale duvarları yok. İnsan önce kendini güvende hissedecek ki sonra düşünce üretsin. Yaşamak için atik olmak gerekiyor, biz bir kelimeyle çok şey anlatırız, çünkü geldiğimiz coğrafya da uzun mıuhabbetle değil, pratikle her şey çözülüyor. Söz çok önemli, örneğin Kaşgarlı'da " İm bilse er ölmez." diye bir söz vardır. İm parola, yani gece geç kaldığında o obadan birisi, obanın o günkü parolasını söyliyemese öldürülüyor demek ki...... yaşadıkları coğrafi koşullar öyle bir önlem almayı gerektiriyor ve insanlar yarım saat içinde savaş düzeni almaları ve karşı koymaları gerekiyor saldırıya, yüzbinlerce insanı düşünün, nasıl olacak bu, bir emir komuta zinciri gerekiyor ve yaşamak için, var olmak için öyle bir yaşam tarzı gerekiyor. Kararlar alınıp hemen uygulanması gerekiyor. Çünkü düz bozkırlarda var olabilmek için nasıl ani hareket etmek gerekiyorsa, ani düşünük, ani karar verip uygulamak gerekiyor. Yiğit savaş alanında, bilge dernekte belli olur denir gene Kaşgarlı'da, toplanılıp konuşulunca bilge insan ortaya çıkar......

Coğrafya o insanlara var olmak için disiplinli yaşamayı öğretmiştir ve düşünce sistematiği de ona göre gelişmiştir. Söz taşımak değerli bir maden taşımak gibi değerlidir elçi için.

Pratik yaşam açık ve net cevap ister, aslında felsefe de açık ve net cevaplar verir. Örneğin İnsan siyasi hayvandır.

İki temel gerçeklik vardır, gündelik yaşam ve en üst etkinlik felsefe, bu iki ayrı dildir aslında bir gündelik dil vardır, bir de felsefi dil vardır. Gündelik dille de felsefe yapılır ama uzun okumaları gerektiren alt yapı lazım. Bu da sevgiyle oluyor, insan sevdiğinin çilesine katlanıyor.

Bir de felsefe sabır işidir. Allah kainatı altı günde yaratmış, aslında ol dese gene yaratırmış, hatta yedinci günü de dinlenmiş. Sebebi insanların amaçlarına ulaşırken sabırlı olmalarını öğrenmeleri içindir.

Sevgiler saygılar.....

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş

20090622095009990001.jpeg

Bir genc kiz bu kizin adi Neda..

 

Teheran Meydanin da uzun namlulu silahla özenle kalbinden vuruldu?

 

Ne adina vuruldu..

 

iran´da ki rejim adina mi? yoksa islam adina mi?

 

Neden bir genc kiz? Neden bir bayan secildi ne adina..

 

Bu genc kiz hangi umutlarla inmisti meydana? ne adina inmisti bile biliyormuyuz..

 

Rejimi degistirmek adina mi yoksa onun gelecekten bekledigi bir umut muydu.

 

Ne adina söndürüldü bu umut,

 

benim cözemedigim soru.

 

kim bi genc kizi kalbinden vurarak umutlarini söndürür!

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş

Felsefi yazıların, hatta bunu genişleterek yabancı kaynaklı bilimsel makalelerin ortalama okur tarafındananlaşılamamasının başlıca nedeni dilimizdeki kavram karmaşası ve eksikliğidir. Batı dillerinde kavram sayısı 550 000-650 000 arası değişirken dilimizde bu sayı 70 000 kadardır. Bundan dolayı bilim ve felsefede yapılan çeviriler (bu işi çevirenin de anlamadan kotardığı için) okura bir işkence olmaktan öteye gidemiyor. İstisnalar mutlaka vardır ama genelde durum böyle.

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş
Felsefi yazıların, hatta bunu genişleterek yabancı kaynaklı bilimsel makalelerin ortalama okur tarafındananlaşılamamasının başlıca nedeni dilimizdeki kavram karmaşası ve eksikliğidir. Batı dillerinde kavram sayısı 550 000-650 000 arası değişirken dilimizde bu sayı 70 000 kadardır. Bundan dolayı bilim ve felsefede yapılan çeviriler (bu işi çevirenin de anlamadan kotardığı için) okura bir işkence olmaktan öteye gidemiyor. İstisnalar mutlaka vardır ama genelde durum böyle.

Yirmi sene önce dediğiniz doğruydu sayın NICLENO ama günümüzde roman tadında okunabilen felsefi yazılar var. Sartre'den beri köşe güncel yazılar yazan felsefeciler çoğaldı ve Türkçemizde de çok felsefeyle ilgili kitap çıkıyor. Çıkan dergileri ve kitapları takip edemiyorum, bir kütüphane dolusu kitabım var ama o kadar da almam gerekiyor ve okumam gerekiyor, mesaimim tamamını harcasam yetişemem. Bir de felsefe artık yaşam felsefesiyle ilintili söylemler istiyor. Anlaşılmayan karışık kuramlardan ziyade, açık ve seçik söylemler gerekiyor. Şu an en az 20 tane ismini sayabileceğim roman tedında yazan hocalarımız var, özellikle Ahmet İnam'ın gönül felsefesini çok önemsiyorum. Gönül kelimesi özgün Türkçe kelime ve başka dillerde karşılığı yok. Bir Almancanın, Fransızcanın ve İngilizcenin tarihi 1300 yıldan geriye götüremezsiniz ama Türklerin resmi tarihi milattan öncelere dayanıyor, dilini Sümerlere kadar götürebilirsiniz. 1300 yıl önce yaşamış Yunus Emre'yi şimdi anlayabiliyor sokaktaki insan, işte yaşam felsefemizin derinliği en az onlar kadar var, işlendikçe onlar Latin içinde kaybolurlar, Fransızı, İngilizi, Almanı ama Türk binlerce yılda geriye gitse gene Türktür.

Türk felsefesinin sıradan bir erleri olabilirsek ne mutlu bizlere.... Bir şeyi halk benimserse kalıcı oluyor...

Sevgiler saygılar.... :)

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş
Misafir birce
Gönül kelimesi özgün Türkçe kelime ve başka dillerde karşılığı yok.

 

 

Herz = Kalp

Bir kelimenin bircok anlamı vardır misali.. ( cümle kuruluşuna bağlıdır )

 

Von Herzen = Kalpten ( Gönülden )

 

Im inersten = icten, gönülden

 

Saygılar :)

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş
Misafir CYRANO
Yirmi sene önce dediğiniz doğruydu sayın NICLENO ama günümüzde roman tadında okunabilen felsefi yazılar var. Sartre'den beri köşe güncel yazılar yazan felsefeciler çoğaldı ve Türkçemizde de çok felsefeyle ilgili kitap çıkıyor. Çıkan dergileri ve kitapları takip edemiyorum, bir kütüphane dolusu kitabım var ama o kadar da almam gerekiyor ve okumam gerekiyor, mesaimim tamamını harcasam yetişemem. Bir de felsefe artık yaşam felsefesiyle ilintili söylemler istiyor. Anlaşılmayan karışık kuramlardan ziyade, açık ve seçik söylemler gerekiyor. Şu an en az 20 tane ismini sayabileceğim roman tedında yazan hocalarımız var, özellikle Ahmet İnam'ın gönül felsefesini çok önemsiyorum. Gönül kelimesi özgün Türkçe kelime ve başka dillerde karşılığı yok. Bir Almancanın, Fransızcanın ve İngilizcenin tarihi 1300 yıldan geriye götüremezsiniz ama Türklerin resmi tarihi milattan öncelere dayanıyor, dilini Sümerlere kadar götürebilirsiniz. 1300 yıl önce yaşamış Yunus Emre'yi şimdi anlayabiliyor sokaktaki insan, işte yaşam felsefemizin derinliği en az onlar kadar var, işlendikçe onlar Latin içinde kaybolurlar, Fransızı, İngilizi, Almanı ama Türk binlerce yılda geriye gitse gene Türktür.

Türk felsefesinin sıradan bir erleri olabilirsek ne mutlu bizlere.... Bir şeyi halk benimserse kalıcı oluyor...

Sevgiler saygılar.... :)

 

dostum nicleno'nun dediğini yanlış anlamışsın. O Türkiye'ye az felsefi kitap çeviriliyor dememiş. Çevirilen felsefi kitaplar çeviriden kaynaklı anlam ve kavram karmaşası yaratıyor demiş. Ki bu doğrudur. Yine dediği gibi bilimsel kaynaklar içinde geçerlidir.

 

Latince kökenli dillerin tarihi görece yeni olabilir ama, bu diller arasında çeviri yapmak oldukça rahat ve anlam kaybı çok düşüktür. Latince dünyanın en zengin dilidir. Latince kökenli diller bu bakımdan aynı zenginliği büyük oranda taşır.

 

Türkçe ise, kavram konusunda biraz fakir bir dildir. Tek bir anlamda kullanılan kavram çok azdır türkçede. Her kelime birden fazla anlam içerir neredeyse. Çok fazla sesdeş ve anlamdaş kelime vardır. Bu yüzden felsefe gibi ince bir çeviride ciddi anlam ve kavram karmaşası yaşanır.

 

Bir dilde sesdeş ve anlamdaş kelime sayısı ne kadar azsa, o dil o kadar zengindir bu anlamda.

 

Tabi ki bugün ki türkçeden bahsediyorum.

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş

Felsefeyi sevdirebilmek için önce felsefe hakkındaki önyargıları yıkıp, felsefenin ne olduğunun anlaşılması sağlanmalıdır. Belirli bir kesime hitap eden, içi boş konuşmalar yığını olarak ele alınan bir uğraş olmadığı idrak edilmeli, insan yaşamındaki hayati önemi öğretilmelidir.

 

Liselerdeki felsefe derslerinin misyonu filozofların yaşamlarını ve üstünkörü kuramlarını anlatmaktan ziyade zihinsel yetenekleri geliştirmeye yönelik olmalıdır.

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş

Felsefeyi sevdirebilmek için önce felsefe hakkındaki önyargıları yıkıp, felsefenin ne olduğunun anlaşılması sağlanmalıdır. Belirli bir kesime hitap eden, içi boş konuşmalar yığını olarak ele alınan bir uğraş olmadığı idrak edilmeli, insan yaşamındaki hayati önemi öğretilmelidir.

 

Liselerdeki felsefe derslerinin misyonu filozofların yaşamlarını ve üstünkörü kuramlarını anlatmaktan ziyade zihinsel yetenekleri geliştirmeye yönelik olmalıdır.

 

clover.gif

Farklı düşünmüyorum...

 

Saygılar...

DİPNOT...

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş

dostum nicleno'nun dediğini yanlış anlamışsın. O Türkiye'ye az felsefi kitap çeviriliyor dememiş. Çevirilen felsefi kitaplar çeviriden kaynaklı anlam ve kavram karmaşası yaratıyor demiş. Ki bu doğrudur. Yine dediği gibi bilimsel kaynaklar içinde geçerlidir.

 

Latince kökenli dillerin tarihi görece yeni olabilir ama, bu diller arasında çeviri yapmak oldukça rahat ve anlam kaybı çok düşüktür. Latince dünyanın en zengin dilidir. Latince kökenli diller bu bakımdan aynı zenginliği büyük oranda taşır.

 

Türkçe ise, kavram konusunda biraz fakir bir dildir. Tek bir anlamda kullanılan kavram çok azdır türkçede. Her kelime birden fazla anlam içerir neredeyse. Çok fazla sesdeş ve anlamdaş kelime vardır. Bu yüzden felsefe gibi ince bir çeviride ciddi anlam ve kavram karmaşası yaşanır.

 

Bir dilde sesdeş ve anlamdaş kelime sayısı ne kadar azsa, o dil o kadar zengindir bu anlamda.

 

Tabi ki bugün ki türkçeden bahsediyorum.

Çevirinin kalitesi çok önemli dostum, özellikle Ahmet İnam, Bedia Akarsu, Betül Çotuksöken, Kuçurabi ve diğer çevireceği konuya hakim hocalarımız çeviri yaptığında, bahsettiğiniz terim eksikliğini gerek terim üreterek, gerekse konuya hakim olmalarından dolayı anlatım yolları bulacaklardır. Rahmetli Nermi Uygur'umuz Türkçemize zor gibi gözüken fenemonoloji konusunu roman tadında yazmıştır.Türkçeye terim eksikliğinden dolayı çevrilemiyecek felsefi metin ya da kitap olduğuna inanmıyorum. Çevirilmesi gereken çok felsefi kitaplar var, bunlar hocalarımzın fedekarlıklarıyla aşılacaktır. Demek istediğim Türk Felsefe dili olgunlaşmıştır.

Sevgiler saygılar.....

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş

FELSEFENİN TEMEL İLKELERİ-GİRİŞ BÖLÜMÜ (GEORGES POLİTZER)

 

"FELSEFE", işte öyle bir sözcük ki, her şeyden önce, emekçilerin pek çoğunda hiç de güven uyandırmaz. Emekçiler der ki, filozof, ayakları yere basmayan kimsedir. Yiğit insanları "felsefe yapmaya" çağırmak, belki de onları ip üstünde bir cambazlık gösterisine çağırmak gibi bir şeydir diye düşünürler. Bu gösteriden sonra başımız dönecek...

Felsefe çok kez şöyle görünür: gerçeklikle ilgisi olmayan bir fikir oyunu; birkaç bilgicin ayrıcalığında olan karanlık bir oyun; ve alınteriyle yaşayan insanlara pek de yararı olmayan herhalde tehlikeli bir oyun.

Büyük bir Fransız filozofu, Descartes, bizden çok önce, bazı kimselerin felsefeyi karanlık ve tehlikeli bir oyun durumuna indirgemek istemelerini suçlamıştı. Sahte fllozofları şöyle nitelendiriyordu:

"... Yararlandıkları meziyetlerin ve ilkelerin anlaşılmazlığı (sayfa 25) nedeniyle, her şeyi bilirlermiş gibi, çekinmeden her konuda konuşabilirler; ve en kurnaz ve en beceriklilere karşı, onları inandırma olanağına sahip olmaksızın, tüm söylediklerini savunabilirler; bu bakımdan, böyleleri, bence gözleri gören biriyle eşit koşullarda dövüşebilmek için onları çok karanlık bir mahzenin dibine çeken bir köre benzerler."[1]

Bizim amacımız, okuru "karanlık bir mahzenin dibine" götürmek değil. Karanlığın, kötülüklere elverişli olduğunu biliyoruz. Karanlık ve zararlı bir felsefe vardır; ama Descartes'ın da dediği gibi, aydınlık ve iyilikçi bir felsefe de vardır, Gorki bu felsefe için şöyle diyordu:

"Benim felsefeyi alaya aldığımı sanmak bir hata olur; hayır, ben felsefeden yanayım, ama aşağıdan, yeryüzünden, emeğin süreçlerinden gelen, doğa olaylarını inceleyerek doğanın güçlerini insanın hizmetine koyan bir felsefeden yanayım. İnanıyorum ki, düşünce, ayrılmaz bir şekilde çabaya bağlıdır, ve oturmuş, yatmış, hareketsiz bir durumda bulunan düşünceden yana değilim."[2]

Felsefenin İlkeleri'ne bu Giriş'in amacı, felsefeyi genel olarak tanımlamak, sonra da neden felsefe okuyup öğrenmemiz gerektiğini ve hangi felsefeyi okuyup öğrenmemiz gerektiğini göstermektir.

 

 

 

I. FELSEFE NEDİR?

 

 

Tarihin tanıdığı en büyük düşünürlerin birkaçını yetiştirtniş olan eski Yunanlılar, felsefeden, bilgi sevgisini anlıyorlardı. Philosophia'nın (Philo, sevgi; sophia, bilgi) sözcük anlamı budur, felsefe de buradan gelir.

"Bilgi", "dünyayı ve insanı bilme" demektir. Bu bilme belirli davranış kurallarının anlatılmasına, yaşam karşısında belirli bir tavır takınılmasına olanak veriyordu. Bilge, her durumda, dünyayı ve insanı bilmeye dayanan bu kurallara (sayfa 26) göre hareket eden insandı.

Felsefe sözcüğü, o çağdan beri tutundu kaldı, çünkü bir gereksinmeyi karşılıyordu. Sık sık, dünya konusundaki görüşlerin çeşitliliğine göre, çok farklı anlamlar aldı. Ama felsefenin en kalımlı anlamı şöyledir: "Genel bir dünya anlayışıdır ki, bu anlayıştan, belli bir davranış tarzı çıkabilir."

Ülkemizin tarihinden alınmiş bir ömek, bu tanımlamayı daha iyi açıklayacaktır:

18. yüzyılda, Fransa'nın burjuva filozofları, bilimlere dayanarak, dünyanın bilinebilir olduğunu düşünüyor ve bunu öğretiyorlardı; buradan, dünyanın, insanın iyiliği için değiştirilebileceği sonucuna varılıyordu. Ve birçoğu, örneğin, İnsan Ruhundaki Gelişmeler Üzerine Tarihsel Bir Tablo Taslağı'nın (1794) yazan Condorcet, sonuç olarak, insanın gelişebileceğini, daha iyi olabileceğini ve toplumun da daha iyi olabileceğini kabul ediyordu.

Bir yüzyıl sonra, gene Fransa'da, burjuva filozoflarının çoğunluğu, tersini, yani dünyanın bilinemeyeceğini, "şeylerin aslı"nı bilemediğimizi ve hiçbir zaman da bilemeyeceğimizi düşünüyorlar ve bunu öğretiyorlardı. Ve dünyayı dönüştürmek istemenin saçma olduğu kanısı da, bu sonuçtan çıkarılıyordu. Elbette ki, doğa üzerinde etki yapabileceğimizi kabul ediyorlardı, ama, "şeylerin aslı" bilinemeyeceği için, doğa üzerindeki etki de ancak yüzeyde kalan bir etki olabilirdi. İnsana gelince, o, her zaman olmuş olduğu gibidir ve her zaman o olacaktır. Bir "insan doğası" vardır ki, bunun sırrını biz bilemeyiz. "Öyleyse, toplumu iyileştirmek için kafa yormak neye yarar?"

GÖRÜYORUZ Kİ, dünya anlayışı (yani felsefe), yararı olmayan bir sorun değildir. Çünkü birbirine karşıt iki anlayış, birbirine karşıt pratik sonuçlara götürmektedir.

Gerçekten de. 18. yüzyıl filozofları, toplumu dönüştürmek istiyorlar; çünkü o zaman devrimci sınıf olan ve feodaliteye karşı savaşım veren burjuvazinin çıkarlarını ve dileklerini ifade ediyorlardı. 19. yüzyılın filozoflarına gelince, bunlar (sayfa 27) (ister gizlesinler, ister gizlemesinler), artık tutucu olan bu burjuvazinin, artık egemen sınıf olan ve proletaryanın devrimci yükselişinden korkan burjuvazinin çıkarlarını ifade ediyorlar. Burjuvazi, kendisine en iyi payı veren bir dünyada değiştirilecek hiçbir şey olmadığı kanısındadır. Filozoflar, insanları, toplumu değiştirmeye çalışan bütün girişimlerden döndürürlerken, bu gibi çıkarları haklı gösteriyorlar. Örnek: olgucular (pozitivistler) (en başta geleni, Auguste Comte, birçok kimsenin gözünde bir "toplumsal reformcu"dur; ama gerçekten, o, burjuvazinin egemenliğinin sonsuz olduğuna kuvvetle inanır, ve onun "toplumbilim"i üretici güçlerden ve üretim ilişkilerinden habersizdir,[3] bu da, bu toplumbilimi güçsüzlüğe mahkum eder); seçmeciler (eklektikler), (en başta geleni, Victor Cousin, burjuvazinin resmi filozofu oldu; o, "doğru", "güzel", "iyi", "adalet" vb. adına, proletaryaya yapılan baskıyı ve hele 1848 Haziranında kitle halinde kurşuna dizilmelerini haklı gösteriyordu); bergsonculuk (burjuvazinin, 1900 yıllarında, yani emperyalizm çağında, onur direğinde taşıdığı Bergson, bütün aklını, insanı somut gerçekten, dünya üzerinde etki yapmaktan, toplumun biçimini değiştirmek için savaşımdan döndürmeye veriyor; insan, kendisini, kendi "iç benliği"ne, "iç" yaşamına feda etmelidir; geriye kalan hiç de önemli değildir ve sonuç olarak, başkalarının emeğinden yararlananlar güven içinde rahat rahat uyuyabilirler).

Demek ki, aynı toplumsal sınıf, Fransız burjuvazisi, bir yüzyıldan ötekine, birbirinden tamamen farklı iki felsefeye sahip oldu; çünkü 18. yüzyılda devrimci olan burjuvazi, 19. yüzyılda tutucu, ve hatte gerici olmuştu. Hiçbir şey şu iki metni karşılaştırmaktan daha anlamlı değildir. Birincisi, burjuva devrim, 1789 tarihini taşıyor. Yazar, şu sözleriyle yeni zamanları selamlamayan bir burjuva devrimci Cammille Desmoulins'dir: "Evet, bu uğurlu Devrim, bu yeniden canlanma tamamlanacak; hiçbir güç ona engel olacak durumda değildir. Felsefenin, özgürlüğün ve yurtseverliğin yüce etkisi! (sayfa 28) Biz yenilmez olduk."[4]

Ve işte öteki metin, 1848 tarihini taşıyor. iktidardaki sınıfının, proletaryaya karşı çıkarlarını savunan burjuva devlet adamı M. Thiers'nin sözleri:

"Ah! Eskisi gibi olsaydı. Okullara hep rahipler ya da onların yardımcıları baksaydı, şimdi okulların halk çocukları için gelişmesine karşı çıkmamış olacaktım. Pekçoğu insana tiksinti veren şu laik öğretmenler yerine başka bir şey istiyorum; kardeşleri istiyorum, her ne kadar eskiden onlara karşı güvensizlik duydumsa da artık din adamlarının etkisinin salt egemen olmasını istiyorum; papazın etkisinin, olduğundan da daha güçlü olmasını talep ediyorum; çünkü, insana, zevkine bak, çünkü ... sen, bu ölümlü dünyada kendi küçük mutluluğunu [asıl metinde de altı çizilmiş] yaratmak için bulunuyorsun, ve bu mutluluğu şimdi içinde bulunduğun durumda bulamıyorsun, bencilliği, sana bu mutluluk payını vermeyi reddeden zengine korkmadan vur; zenginin fazla servetini elinden alarak, kendi rahatını ve seninle aynı durumda olanların hepsinin mutluluğunu sağlayacaksın, diyen felsefe için değil, tersine, insana acı çekmek için dünyada bulunduğunu öğreten bu iyi felsefenin yayılması için yalnızca rahipler sınıfına güveniyorum."[5]

Görülüyor ki, Thiers, felsefeyle ilgileniyor. Neden? Çünkü felsefenin bir sınıf niteliği vardır. Her ne kadar filozofların, genel olarak, bundan kuşkuları yoksa da, kesindir bu. Ama, her dünya anlayışının pratik bir anlamı vardır: bazı sınıflara yararlı, ötekilere zararlı olur. Göreceğiz ki, marksizmin de bir sınıf felsefesi vardır.

Burjuva devrimci Camille Desmoulins, felsefeyi, devrimin hizmetinde bir silah gibi görürken; tutucu Thiers, felsefeyi toplumsal gericiliğin hizmetinde bir silah olarak görür: "İyi felsefe", emekçileri boyun eğmeye çağıran felsefedir. Daha sonra Komün yandaşlarını kurşuna dizdirecek olan (sayfa 29) adam, işte böyle düşünüyor.

 

 

 

II. NİÇİN FELSEFEYİ İNCELEMELİYİZ?

 

 

Bugün, Birleşik Devletler'de olduğu gibi Fransa'da da M. Thiers'nin ardından gelenler, marksistler hakkında fikir davaları açıyorlar. Yalnız marksistleri değil ellerinden gelse onların felsefesini de yok etmek istiyorlar. M. Thiers'nin, Komün yandaşlarıyla birlikte onların toplumsal gelişme fikirlerini öldürmek istemesi gibi. İşçilerin ve genel olarak emekçilerin görevi bununla çizilmiş oluyor; bu görev, sömürücülere hizmet eden felsefenin karşısına, sömürücülere karşı savaşıma yardımcı olabilecek bir felsefe çıkarmaktır. Şu halde, felsefe okuyup öğrenmek, emekçiler için çok önemlidir. Bu önem, zaten olgularla karşılaşılınca kendini gösterir.

Olaylar, günümüzün egemen sınıfı burjuvazinin, ülkemizin tüm emekçileri üzerinde sürdürdüğü baskı siyasetinin gitgide sertleştiğini ortaya koymaktadır: işsizlik ve yaşam pahalılığı, gençlere kapıların kapanması, toplumsal yasalara, grev hakkına, demokratik özgürlüklere saygı gösterilmemesi, baskı, silahlı saldırı (14 Temmuz 1953'te Paris'te), ülkenin Amerikan emperyalizmi tarafından sömürgeleştirilmesi, kanlı ve yıkıcı Vietnam Savaşı, Wehrmacht'ın yeniden canlandırılması vb., vb.. Bu durumda, emekçiler, kendilerine şunu sormalıdır: Bu durumdan nasıl kurtulmalı? Olanların niçinini bilmek gereksinmesi, gittikçe daha genel, gittikçe daha had bir durum alıyor. Savaş tehlikesi nereden geliyor? Faşizm nereden geliyor? Yoksulluk nereden geliyor? Ülkemizin emekçileri, olup bitenleri anlamak istiyorlar, bu durumu değiştirmek için anlamak istiyorlar.

Ama o zaman, eğer felsefe bir dünya anlayışı, pratik sonuçları olan bir dünya anlayışı ise, dünyayı değiştirmek isteyen emekçiler için doğru bir dünya anlayışına sahip olmanın çok değerli bir şey olduğu açıkça ortaya çıkmaz mı? Nasıl ki, nişan tahtasını vurmak için doğru nişan almak gerekiyorsa.

Kabul edelim ki, tüm emekçiler, gerçeğin bilinemeyeceğini (sayfa 30) düşünüyorlar. O zaman, savaş, işsizlik, açlık karşısında kendilerini savunamayacaklardır. Başlarına gelen her şey, onlar için anlaşılmaz bir şey olarak kalacaktır, bunları bir alınyazısı olarak karşılayacaklardır. Burjuvazinin, emekçileri sürüklemek istediği nokta tamıtamına budur. Dolayısıyla kendi çıkarlarına uygun bir dünya anlayışını yaymak için hiçbir çareyi ihmal etmeyecektir. Örneğin "her zaman zenginler ve yoksullar olacaktır" gibi düşüncelerin yayılması böyle açıklanabilir. Ya da, "toplum bir cengel ormandır ve her zaman öyle olacaktır, o halde, herkes kendi başının çaresine bakmalıdır! Eğer başkasının seni yemesini istemiyorsan, sen başkasini ye. İşçi, ücretlerinizi hep birlikte savunmak için iş arkadaşlarınla birleşeceğine, arkadaşlarının zararına patronun lütuflarını kazanmaya bak. Kadın memur, patronun metresi olmaya çalış, güzel bir yaşamın olur. Boşver ötekiler ne olursa olsun..." gibi düşünceler.

Bu gibi düşünceleri (Reader's Digest'in) Selection gibi dergilerde, "mide basını"nda bol bol bulabilirsiniz. Burjuvazi, emekçilerin bilincini, bu zehirle zehirlemek ister, onun için, emekçiler kendilerini bundan korumalıdırlar. Ayrıca bu zehir, çok çeşitli biçimlerde karşımıza çıkar.

Bunun içindir ki, emekçiler hâlâ Franc-Tireur okuyorlar, bilmeksizin, günde onbeş franklık zehir satın alıyorlar. Bilmeksizin; çünkü, Franc-Tireur, bu gidiş iyi değildir ve bunun sonu kötü olacak diye tepiniyor, bağırıyor, ama Franc-Tireur, işlerin niçin iyi gitmediğini söylemeye ve nedenlerini göstermeye hiç yanaşmıyor, ve hele emekçilerin birliğini, "kurtulma"nın tek çaresi olan bu birliği önlemek ya da bozmak için elinden geleni yapıyor.

Bütün bu düşünceler, son tahlilde, bir dünya anlayışından, bir felsefeden doğuyor: Toplum dokunulmazdır, onu olduğu gibi kabul etmek gerekir, yani ya sömürüye katlanacaksın, ya da toplum içinde dirseklerinle ite ite kendine ufak bir yer açacaksın.

"Tanrım! daima başımıza gelen şeylerin niçinini ve nasıl olduğunu bilmeye çalışmak zorunda mıyız? Adaletsizlik her (sayfa 31) gün yapılıyor ve kuvvet, hakka üstün geliyor!"

İşte, burjuvazinin, emekçilerin çocuklarına sunduğu sayısız gazetelerden biri olan Super-boy'da bunları okuyabiliyoruz. Şiddet, insanı aşağılama, gerçekten de bunlar, fetih savaşını normal bir eylem haline getiren saldırgan burjuvazinin gereksinmelerine uygun gelen şeylerdir.

Burada Lenin'in, 1920'de Rusya Komünist Gençlik Birliklerinin III. Kongresinde söylediklerini anımsatmak yerinde olur. Lenin, kapitalist toplumu şöyle çiziyordu:

"Eski toplum şu ilkeye dayanıyordu: soy ya da soyul, başkaları için çaliş ya da başkalarını kendin için çalıştır, köle sahibi ol ya da köle ol. Doğal olarak, böyle bir toplumda yetişen insanlar, deyim yerindeyse, analarının sütüyle birlikte şu ruh halini, alışkanlığı, anlayışı da alırlar: ya bir köle sahibisin ya köle, ya da bir küçük mülk sahibi, bir küçük görevli, bir küçük memur, bir aydın — kısacası yalnızca kendini düşünen ve başkasını umursamayan bir insan.

"Eğer ben şu toprak parçacığını ekip biçiyorsam, başkaları benim için önem taşımaz; eğer bir başkası açsa, daha iyi, buğdayımı daha pahalı satacağım demektir. Eğer benim önemsiz bir hekim, mühendis, öğretmen, müstahdem olarak bir işim varsa, başkalarının benim için ne önemi var? Ola ki bu dünyanın güçlüleri karşısında dalkavukluk ede ede ve yaltaklana yaltaklana işimi koruma ve hatta sivrilme, bir burjuva olma başarısını göstereceğim."[6]

Egemen burjuvazi için çok değerli olan bu eski felsefeye karşı kendi dışımızda ve kendi içimizde amansız bir savaş açmamız gerekir; çünkü bü felsefenin elinde, geleneklerden, boşinanlardan başka; basın, radyo, sinema gibi araçlar da var... Eski zehirli düşüncelere karşı bu savaşımı anarak: "Gerekiyorsa, büyük bir dürüstlükle kendi kendini yenile!"[7] diyen Barbusse'ün çağrısına uymak gerekir.

Umutsuzluk değil güven, yazgıya boyun eğme değil savaşım taşıyan yeni fikirler edinmeye çalışmak gerekir. Bu, (sayfa 32) emekçiler için, ikincil bir sorun değildir. Bu, varolmak ya da olmamak sorunudur, çünkü emekçiler, ancak bir dünya anlayışına onu gerçekten değiştirebilecekleri bir dünya anlayışına sahip oldukları zaman, sınıf baskısının üstesinden gelebileceklerdir.

Böylece, Gorki, Ana'da, çarlık Rusyası'nda, o zamana kadar her şeye boyun eğmiş, umutsuz, yaşlı bir kadının, kahramanca savaşan sosyalist oğlu sayesinde, halkının çektiği acıların kaynağını anladığı için, ve bu acılara bir son vermenin olanaklı olduğunu anladığı için, nasıl durdurulamaz bir devrimci haline geldiğini anlatır.

Savaşıma henüz başlayanlara, yazgıya boyun eğmeyi reddedenlere, felsefe öğrenmek yararsız olmayacaktır: Gerçekte yalnız nesnel bir dünya anlayışı, onlara savaşımlarının kanıtlarını verebilir.

Doğu bir teori olmaksızın, savaşım başarıya ulaşamaz. Bazıları, başarmak için, başarı koşullarının gerçekleşmesinin yeterli olduğunu sanırlar. Yanlıştır, çünkü, bu koşulları gerçekleştirmeyi bilmek de gerekir. Ve işler karmaşıklaştıkça, ne yapacağını bilmek, daha büyük bir önem kazanır.

Bu gözlemler, devrimci bir savaşım, sosyalizm ve komünizm için savaşım sözkonusu olduğu zaman değer kazanır. "Devrimci teori olmadan, devrimci eylem olmaz", diyordu Lenin.

Ama bu gözlemler, aynı zamanda, başka amaçlar için yapılan savaşımda da: demokratik özgürlükler için savaşımda da, ekmek için ya da barış için savaşımda da değerlidirler.

Demek ki, pratik zorunluluk dolayısıyla, felsefeyi incelememiz, genel dünya anlayışıyla ilgilenmemiz gerekir.

Şimdi de, bize, dünyayı anlamak olanağını sağlayacak, bunun sonucu olarak dünyayı değiştirmek için savaşım vermek olanağını sağlayacak olan hangi felsefedir, bunu, daha yakından görelim. (sayfa 33)

 

 

 

III. HANGİ FELSEFE İNCELENMELİ?

 

a) Bilimsel bir felsefe: diyalektik materyalizm.

 

 

Eğer gerçeği (doğayı ve toplumu) değiştirmek istiyorsak, onu tanımak gerekir. İnsan, çeşitli bilimler yoluyla dünyayı tanır. Öyleyse, daha iyi bir yaşam için savaşımlarında, emekçilere yalnız bir tek bilimsel dünya anlayışı uygun düşebilir. Bu bilimsel anlayış, marksist felsefedir, diyalektik materyalizmdir.

Burada akla şöyle bir soru geliyor: "Bilim" ile "felsefe" arasında nasıl bir ayrım yapıyorsunuz? Birincisini ikincisiyle bir tutmuyor musunuz? Marksist felsefe, gerçekten de, bilimlerden ayrılamaz, ama onlardan ayırdedilir. Bilimlerin her biri (fizik, biyoloji, psikoloji vb.) gerçeğin tamamen belirli bir kesimine özgü yasaları incelemeyi ister. Diyalektik materyalizme gelince, onun ikili bir amacı vardır:

— diyalektik olarak, evrenin en genel yasalarını, fizik doğadan düşünceye kadar, canlı doğaya ve topluma geçerek, gerçeğin bütün görünümleri için ortak olan yasaları inceler. Önümüzdeki derslerde, bu yasaların incelenmesi ele alınacaktır. Ama, diyalektik materyalizmin kurucuları Marx ve Engels, diyalektiği, hiç akıldan çıkarmadılar. Bilimlerin ilerlemesi, onlara, felsefenin ortaya koyduğu en genel, bütün bilimler için ortak olan yasaları bulup ortaya koymak ve dile getirmek olanağını verdi.[8]

— materyalizm olarak, marksist felsefe, bilimsel bir dünya anlayışıdır, bilimsel, yani bilimlerin bize öğrettiklerine uygun tek dünya anlayışıdir. Öyleyse, bilimler neyi öğretirler? Evrenin maddi bir gerçek olduğu, insanın bu gerçeğe yabancı olmadığını, bu gerçeği bilebileceğini, ve bu sayede evreni değiştirebileceğini (çeşitli bilim kollarıyla elde edilen pratik sonuçların gösterdikleri gibi) öğretirler. Felsefi (sayfa 34) materyalizmin incelenmesini 8-11. derslerde ele alacağız. Marksist materyalizm, bilimlerle özdeş değildir, çünkü onun konusu, gerçeğin bu sınırlı yönü değildir (bu, bilimlerin konusudur), ama, dünyanın bütünüyle kavranmasıdır; bilginler marksist olmasalar bile, tüm bilimlerin alttan alta kabul ettikleri bir dünya anlayışıdır.

"Materyalist doğa görüşü, der Engels, doğanın olduğu gibi, yabancı bir şey katmadan, yalın biçimde kavranmasından başka bir şey değildir."[9]

Bilimlerin her biri, "doğanın, olduğu gibi" bir yönünü inceler. Marksist felsefe ise, "doğanın, olduğu gibi, genel olarak kavranılması"dır. Onun için her ne kadar bilimlerle özdeşleşmese de, bilimsel bir felsefedir.

Diyalektik materyalizmin bilimlerle özdeşleşmediğini söyledik. Ama şimdi gördük ki, bilimler, zorunlu olarak diyalektiktir (çünkü, bilimler evrenin en genel yasalarını tanımazlıktan gelirlerse kurulamazlar) ve materyalisttir (çünkü bilimlerin konusu maddi evrendir). O halde, diyalektik materyalizm, bilimlerden ayrılamaz. Ancak bilimlere dayanarak ilerleyebilir, onlardan sentez yapar. Ama karşılık olarak da, ilerde göreceğımız gibi, bilimlere geniş ölçüde yardım eder. Öte yandan, kendini, bilimsel olmayan dünya anlayışlarını, anti-diyalektik ve anti-materyalist felsefeleri eleştirmek görevine verir.

Tarihsel materyalizm, diyalektik materyalizmin ilkelerini topluma uygular, (bunu da 15-21. derslerde inceleyeceğiz).

Diyalektik materyalizm ve tarihsel materyalizm, bilimsel sosyalizmin ve bunun sonucu olarak komünizmin teorik temelini oluştururlar.

Stalin, bütün bu nitelikleri özetleyerek şöyle yazar:

"Marksizm, doğanın ve toplumun gelişmesinin yasalarının bilimidir, ezilen ve sömürülen sınıfların devriminin bilimidir, bütün ülkelerde sosyalizmin zaferinin bilimidir, komünist toplumun kuruluşunun bilimidir."[10] (sayfa 35)

 

 

 

B) Devrimci bir felsefe: proletaryanın felsefesi.

 

 

Tamamen bilimsel ve, bilimsel olduğu gibi, kanıtlarını olgulardan —çünkü pratik, teoriyi doğrular— alan marksist felsefe, aynı zamanda, tarihsel rolü burjuvaziyi altetmek, kapitalizmi ortadan kaldınmak, sosyalizmi kurmak olan proletaryanın felsefesi, devrimci sınıf proletaryanın partisinin teorisidir.

Ondördüncü derste, proletaryayı marksizme bağlayan bağın önemi üzerinde yeniden duracağız. Ama bunu şimdiden açıklığa kavuşturmak uygun olur.

Eğer, gerçekten de, proletarya, marksist felsefeye bağlanıyorsa, bu felsefeyi kendine malediyorsa ve onu zenginleştiriyorsa, bu, proletaryanın, toplumu —kurbanı olduğu toplumu— değiştirme savaşımının, ona bu toplumu anlamak ve onu bilimsel olarak incelemek görevini yüklemesindendir. Burjuvazi, ayrıcalıklı sınıfının çıkarlarını savunurken, emek-gücünün sömürüsü üzerine kurulmuş bulunan egemenliğini unutturmaya çalışır. Kapitalist sömürü gerçeğini bile reddeder, günkü gerçeği kabul etmek, kendi sömürücü sınıf çıkarlarına aykırı olurdu. Sınıf çıkarları yüzünden, burjuvazi, gittikçe gerçeğe sırt çevirir.

Proletaryanın durumu tamamen başkadır. Boyunduruktan kurtulmayı isteyen sömürülen sınıfın çıkarı dünyaya doğrudan bakmaktır. Sömürücü sınıfın, sömürüyü sürdürmek için yalana gereksinmesi vardır; devrimci sınıfın ise sömürüden kurtulmak için gerçeğe gereksinmesi vardır. Devrimci görevini iyi yürütebilmek için, doğru bir dünya görüşüne gereksinmesi vardir.

Dünyaya doğrudan bakmak materyalizmdir.

Dünyaya gerçek gelişmesi içinde bakmak, diyalektik materyalizmdir (diyalektik, toplumun gelişmesini açıklayan yasaları inceler).

Diyebiliriz ki, bilimsel felsefe, diyalektik materyalizm, (sayfa 36) bundan dolayı, devrimci sınıfın, sömürüden kurtulabilmek için toplumu anlamakta çıkan olan sınıfın felsefesi olmuştur. Marksizm, proletaryanın bilimsel felsefesidir.

A. Jdanov eöyle demişti:

"Proletaryanın bilimsel felsefesi olan marksizmin ortaya çıkışı, felsefenin, köşesine çekilmişlerin bir uğraşı olduğu, dış dünya ile bağıntısı olmayan, yaşamdan ve halktan kopmuş, halka yabancı, az sayıda filozofun ve öğretilisinin oluşturdukları okulların tekelinde olan felsefe tarihinin eski dönemine son verir.

"Marksizm, bu çeşit bir felsefe okulu değildir. Tersine, marksizm, birkaç seçkinin, bir fikir aristokrasisinin tekelinde olan eski felsefenin aşılması olarak, ve felsefenin, kurtuluşları için savaşımda, proletarya yığınlarının elinde bilimsel bir silah haline geldiği büsbütün yeni bir dönemin başlangıcı olarak ortaya çıkar."[11]

İşte biz, bu felsefeyi inceleyeceğiz, çünkü bilimsel felsefe, emekçilere, savaşımlarını aydınlatan ışığı verir. Emekçilere, ve yalnızca proietaryaya değil, devrimci proletaryanın müttefiği olan, kapitalist burjuvaziye karşı çıkarları aynı olan kol ve kafa emekçilerine, savaşımlarını aydınlatan ışığı verir. Demek ki, marksizmin, proletaryanın bilimsel felsefesinin incelenmesi, proleter olsun ya da olmasın burjuvazinin egemenliğine yardım eden yalanları yıkmak isteyen herkesin işidir. Her bilim gibi, marksist teoriyi, hangi sınıftan olursa olsun, her insan benimseyebilir: Bir burjuva, proletaryanın yanında yeralır, proletaryanın görüşünü benimserse, marksist olabilir.

Ama, marksizmi proletaryaya bağlayan çözülmez bağ, marksist felsefenin, proletaryanın felsefesinin, zorunlu olarak bilr parti felsefesi olduğu anlamamızı sağlar. Gerçekten de proletarya, toplumlar bilimine sahip bir devrimci parti olmadan, burjuvaziye karşı savaşım veremez. Bu fikir, Marx ve Engels tarafından Komünist Parti Manifestosu'nda (sayfa 37) açıklanmıştır ve Lenin de şöyle der: "Marx ve Engels, felsefede, başından sonuna kadar, hep belli bir yanın adamları oldular."[12]

Anlaşılmaz bir şey yok. Anlaşılan şey sevilir.

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş
Misafir ali0_1

Çevirinin kalitesi çok önemli dostum, özellikle Ahmet İnam, Bedia Akarsu, Betül Çotuksöken, Kuçurabi ve diğer çevireceği konuya hakim hocalarımız çeviri yaptığında, bahsettiğiniz terim eksikliğini gerek terim üreterek, gerekse konuya hakim olmalarından dolayı anlatım yolları bulacaklardır. Rahmetli Nermi Uygur'umuz Türkçemize zor gibi gözüken fenemonoloji konusunu roman tadında yazmıştır.Türkçeye terim eksikliğinden dolayı çevrilemiyecek felsefi metin ya da kitap olduğuna inanmıyorum. Çevirilmesi gereken çok felsefi kitaplar var, bunlar hocalarımzın fedekarlıklarıyla aşılacaktır. Demek istediğim Türk Felsefe dili olgunlaşmıştır.

Sevgiler saygılar.....

 

Çeviri kalitesi hakkında söylediklerinize şiddetle katılıyorum; çevirileri okurken anlaşılması zor ifadelere başvurulduğuna sıkça rastlıyoruz halbuki bugünkü felsefenin de temeli olan Yunan düşünüşünü İslam dünyası da çevirmiş hatta şerh etmiştir ve bunun üzerine pek çok fikirler ortaya atılmıştır. Yani biz bu felsefe dilinden uzak değiliz hatta biz fen bilimleri dilinden de uzak değiliz. Özellikle fen bilimlerinin temeline dair bir sıkıntımız yok geçmişten de takviye alırsak; yeni ifadeler için türetme yapmak da mümkün.

Özetle dil konusunda problem dilimizin tarihsel süreci(geçmiş birikimle kopukluk) ve bundan etkilenen nesillerin bağlantıda zorlanmasıyla ilgili olabilir; dil ve felsefe kültürünün bir arada bulunması burada önemli.

Bir de şuna dikkat etmeliyiz ki "ne kadar az kelime o kadar güzel ifade" diye bir kural yok; bire bir terim karşılamasa da birden çok kelimeyle, açıklamalarla aşılabilir pek çok çeviri sorunu.

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş

Sirf Turkiye'nin problemi degil felsefeyi sevmemek. Sorun global birsey. Felsefecilerin yazdiklarinin cogunlugu jargon oldugu icin anlamak, desifre etmek zor oluyor. Entel dantel takilmamalari gerek felsefe yapan insanlarin. Bunu yapanlarin, degerli kisilerse bunlar, iyi analizleri, anlatimlari yapilmali. Ve tabii ki liselerde verilen felsefe, mantik, **** derslerinin ergenlik donemindeki cocuklerin sevebilecekleri bir formatta onlara sunulmasi gerek.

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş

Felsefeyi sevdirebilmek için öncelikle iyi bir eğitim sistemini kurmuş olmanız gerekiyor (Geniş kitlelerden bahsediyoruz burada tabiki)... Öğrenmeye açık ve hazır kişilerin felsefeyi sevmemesi diye bir şey olamaz...

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş
Misafir deist

Felsefe herkesin uğraşacağı birşey değildir. Felsefeci dünyayı anlamaya çalışır, din felsefenin karşısındadır çünkü dinin evrenle ilgili açıklamaları vardır ve sorgulanamazlar, insanlar da bu dogmalara inandıkları için hiçbirşeye kafa yormazlar.

Türkiyedeki insanların çoğu dine inandıkları için felsefeye merak da o derece azdır.

Bir kişinin kendisini felsefeye vermesi için;

 

Okumayı sevmelidir

Dogmaları kabullenmemelidir

Şüpheci olmalıdır

Rahatı seçmiş olmamalıdır (hayalleri ev araba almak olmamalıdır)

 

Felsefe yapmak gerçekten kolay değildir, birçok zorlukları vardır insana kafayı yedirtebilir. Nietzcshe'nin felsefeyle ilgili bir sözü vardır. ''yüksek dağda buz içinde yaşamaktır Felsefe''.

ŞURAYA dinde bir felsefedir yazan kişi Allah aşkına bilmeden yorum yapma. felsefe akıl ürünüdür beşeridir. din ise vahye dayalıdır dogmadır. dolayısıyla dinin felsefe olması imkansızdır çünküdin eleştirilmez 

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş

İletiniz moderatör kontrolünden geçtikten sonra sitede gösterilmeye başlanacaktır. Eğer buna maruz kalmak istemiyorsanız lütfen hemen bir ÜYE OLUNUZ.

Misafir
İletinizi misafir olarak gönderiyorsunuz. Eğer üye iseniz lütfen GİRİP YAPARAK gönderiniz.
Bu başlığa cevap yaz

×   Zengin metin olarak yapıştırıldı..   Onun yerine sade metin olarak yapıştır

  Only 75 emoticons maximum are allowed.

×   Your link has been automatically embedded.   Display as a link instead

×   Önceki içeriğiniz geri getirildi..   Editörü temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.


×

Önemli Bilgiler

Bu siteyi kullanmaya başladığınız anda kuralları kabul ediyorsunuz Kullanım Koşulu.