Jump to content
Sign in to follow this  
melonss

sadece ismini söledim

Recommended Posts

Mavi Gül & Söğüt

Bir dunya yaratalim once..Gokyuzunun masmavi yerinse yemyesil oldugu, kumlarin tassiz oldugu.

Bir tepe olsun duslerdeki gibi.Yemyesil olsun bu tepe..Bu tepenin ustunsde gunesin aydinlattigi bir ev varmis.

Sevgi evi diyorlarmis bu eve..Dunyanin merkeziymis burasi.Kimileri cok yakinmis bu eve kimileri cok uzak.Kimileri hayatinda

bir kez bile ugramamislar bu eve..Evin etrafini sevgiyle acmaya calisan cicekler ve büyümeye calisan agaclarla

doluymus.Iste bu masalda o binlerce cicekten ve agactan sadece ikisinin bitmeyen hikayesini anlaticam..Iste o bahcede mavi bir gul varmis..O kadar parlak o kadar ilgi cekiciymiski yanindaki cicekler ona bayilirmis.Asik olanlar bile varmis.Bu kadar ilgi mavi gulu cok mutlu edermis.Ama bir sure sonra sikilmaya baslamis..Rahat olamiyormus.Kimseyi kirmadan yavas yavas uzaklasmaya calisiyormus.Ama ne mumkun.O parladikca gunes ona vurdukca herkesin gozunun kamastiriyormus.Onlar arasinda mutlu ve eglenceli biri olarak gorunmeye hayatla dalga gecmeye calisiyormus..Oysaki yureginde derin bir bosluk varmis..Eskiden sevgi bahcesinden giden cicegi ozluyormus..Baska cicekler onu unutturamiyormus..Bir gun o bahcenin yaninna cok uzaklardan gelen bir fidani dikmisler..Bu minik bir sögütmüs..Sögütün etrafinda bir cok agac varmis.Bu o agaclar arasinda o kadar kucuk ve savunmasiz kaliyormus ki cesareti gitgide azaliyormus.bu bahceden kacma planlari yapiyormus.Diger agaclar bu minik sögütü rah!

atsiz etmeye baslamislar..Dallarini uzerine dogru uzatiyorlarmis.Oysaki onun günessiz kalip olecegini hic düsünmeden dallariyle ona dokunmaya etrafini sarmaya calisiyorlarmis. Sögüt günden güne solmaya baslamis.Bir gun gunesi gormeye calisirken bir isilti gormüs.Oyle guzel parliyormuski. Sögüt onun isigi aydinligi karsinda bakakalmis.Sanki günes yeryüzüne inmis gibiymis.Gunes batmaya yakin sactigi isiklar azalinca onun mavi bir gül oldugunu anlamis.Günesin isiklarini etrafa yansitiyormus bu gül..Ayna gibiymis sanki.Mavi gülde sögütü o gün farketmis..Sevimli bir sögüt oldugunu düsünmüs..Sögüt ona niye bu kadar parlak oldugunu sormus.Yasanan tum umutsuzluklara ragmen isik sacmayi gulmeyi seviyorum demis..Sögüt bende bir zamanlar böyleydim.Sonra beni soldurmaya terkettiler demis..Ne zamandir günesi hic gorememistim.Taa ki sen yapraklarinla günes isinlarini bana yansitana kadar demis.Sögüt ondan cok etkilenmistir.Mavi gülse yasadigi kirginliklardan dolayi sogute pek yaklasamamkt!

adir.Cesaret edememktedir..Gerci dikenlerim beni korur der ama ya diger kirginliklar gibi yie dikenlerim beni koruyamazsa diye düsünür.Etrafindaki diger guller buna hayran hayran bakarken o ise disariya karsi deli dolu gorunurken icten kararsiz adimlarla ilerlemektedir hayatinda.Iste sogutle böyle baslar dostluklari.Etkilenmislerdir ama iki tarafta cevresi ve korkulari yüzünden fazla yakinlasmamaya calisirlar.Ama sogut her gun onu gormek icin diger agaclarin dallarini iteklemeye calisir.Tek mutluluk kaynagi olmustur bu mavi gül.Mavi gül de ona tum sicakligini samimiyetini vermek icin ugrasir.Ama yinde cok yaklasmamaya calisir.Bir aksam ikisi konusurlarken iclerinden gelen etkilesimle bir yakinlasma hissederler.Sögüt dallarini mavi gülde yapraklarini ona dogru uzatir ve birbirlerine tutunurlar. Sögüt gözlerini actiginda kendini geri kendi yerinde bir suru agacin yaninda yalniz bulur.Mavi gulde saskinliktan ne yapacagini bilemez.Kafasi karisir.Bu kadar hizli gelismemeli diye d!

usunur..Her gun ona bakmaktan kendini yindede alikoyamaz.Sögüt artik onu gormeden isigini alamadan yapamaz olmustur.Zaten tek yasama kaynagida odur.Onun isigi olmasa cevresindeki agaclar günesi engelediklerinden dolayi solup gidecektir.Mavi gul ondan sevgiden baglanmaktan korksada sogut ona her zaman gölge olan kanatlarinin altinin acik oldugunu söyler.Mavi gul inanmakta,guvenmekte zorlanir.kuskuyla yaklasir.Acaba ne amaci vardir ki beni soldurmak yerimden koparip uzmek icin mi bana dallarinin altinda bir yer ayarliyor diye düsünsede garip bir his belkide büyünü etkisinde oldugunu düsünerek ondan kacamaz.Zaman gectikce mavi gül cok gunes almaktan etraftaki bir cok cicekten ciceklerin yaydigi polenlerden solmaya gittikce daha cok rahatsiz olmaya baslar.Artik sogute ve onun samimi duygularina daha cok guvenmektedir.Sögüt ona olan tum saf,sadakat ve guven dolu duygulariyla yaklasmayi surdurmektedir.Cunku o mavi gül onun hayati olmustur.Onun yaninda mutlu olabilecegini dusunmek!

tedir.En onemlisi ona asiktir onu seviyordur.Bu sevgiden vazgecmek istememktedir.Ama ki mavi gulu onsuz mutlu ondan uzakta olup mutlu olacaksa onun sevgisinden ve ondan uzak kalmaya razidir.Ama o da sogutten kopmak istemektedir.Boyle sicak seyler hissetmek az da olsa huzur bulmak onu rahatlatmaktadir.Günler gectikce gunes isinlari gule vurdukta mavi gul gunes isigini yansitarak sogutun cevresindeki dallari kurutmaya onun büyümesine yardimci olmaktadir.Ama mavi gül gunesle beraber gun gectikce solmaktadir.Sögüt ona gölge olan dallarinin kanatlarinin altina gelmesini teklif eder.Ona her gun anlatir.Sevgisini, kötü biri olmadigini.Ama anlar ki anlatmakla bir sey olmuyor susar ve zamanla onu taniyacagini ve guvenecegini dusunerek her seyi zamana birakir.Bu arada mavi gülde git gide sogute daha fazla yaklasmaktadir.Ciceklerden uzaklastikce sögüte, gölgeye yaklastikca.Mavi gül hem zorluklarla hemde diger ciceklerin karsi saldirilariyla karsilasmaktadir.Ama mavi gül pes etmez..Elbe!

t rahatlayacagini mutlu olabilecegini düsünerek zaman gectikce daha fazla sogute yaklasir.Sögütün dallari daha da büyümüstür artik diger agaclar ona yaklasmamaktadir.Sögütk rahattir.Artik bir tek mavi gülünün onun yaninda beraberce mutlu olabilmeleri ve sonsuza dek berber olabilmeleri icin yanina gelmesi gerekmektedir ve simdilerde bu masal iste bu asamaya kadar gelmistir..Mavi gül sögütün cok yakinindadir.Bir gun her seyden kurtulup yalnizca onun yaninda olmasini istemektedir hala sögüt ve hala mavi gulu cok sevmektedir.Ne zamanki gokyüzünde günes yok olacak,ne zaman ki topraklar yarilarak magma dunyayi saracak.Yasam kalmayacak iste ozaman sögütte yok olacagi icin bu sevgi öbur dunyada devam etmek üzere bu dunyada sona erecektir.....

Share this post


Link to post
Share on other sites

Martıların Sevgisi

 

Zamanın birinde kral kızı ve birde garip bir çoban yaşarmış. çoban kralın

kızına deliler gibi aşıkmış ne mutlu ki kralın kızıda çobana karşı boş

değilmiş ama kral bu aşka kesinlikle izin vermiyormuş her seferinde çobanı

dövdürüyormuş çobanda aşkını kalbine gömerek uzak diyarlara bir adaya gitmiş

adada ondan ve martılardan başka kimsecikler yokmuş çoban orda kala kala

artık martıların dilinden de anlamaya başlamış çobanın tek sırdaşı martılar

olmuş çoban martılara mektup vererek prensese götürmesini istiyormuş her

seferinde de güzelce götürüp geliyormuşlar.bir gün martının ağzında mektubu

görmüş kral ve kendinden utanmış demiş ki kendi kendine martıların bile

şahitlik yaptığı bu aşka ben neden izin vermiyorum diye sonra martının

ağzına bir mektup sıkıştırıp çobana götürmesini istemiş martılar mutlu

prenses mutlu kral mutlu ama çobanın hiçbir şeyden haberi yok martı mutlu

mutlu çıkmış yola mektup ağzındaymış sevincini arkadaşlarıyla paylaşmak

isterken heyecandan ağzını açmış ve mektup derin sularda kaybolmuş başlamış

martılar mektubu aramaya hep beraber çoban neden benim yanıma gelmiyorlar

artık martılarda benden bıktı diyerek kendini uçurumdan yere doğru bırakmış

ve kayalıklara çarparak parçalanmış ve ölmüş.işte sevgili okurlar martılar

o zamandan beri o mektubu ararlarmış hep denizlerde o mektubu bulunca o büyük

o ölümsüz aşkın geri döneceğine inanıyorlarmış.

Share this post


Link to post
Share on other sites

Melek

Meleklerdir kanatlarından dünyaya uyku saçan güzellikler. Yağmur damlalarına eşlik eder tüyleri, iner yatağının başucuna. Uykunda kanat çırparlar güvercin kılığında. Nefesleri daima kulaklarımızın dibindedir. Melekler yol göstericilerimiz. Karanlıktaki kandillerimiz. Ölümdeki kanatlarımız...

 

 

Dalgalı saçlarıyla duruyordu onlardan biri. Köşesinde, sıkışmış, tedirgin çıplak çocuk vücudu. Islak mavi gözlerinde alev harlıyor. Yalnız, ürkek bakışlarıyla süzüyor bedenimi… Kıpkırmızı şişmiş dudakları titriyor… Korkuyor meleğim… Kanatları beyazıyla kör ediyor gözlerimi. Küçük tüyleri hırpalanmış, birkaçı yere bırakmış acınası ağırlığını… Gözleri, ona uzanan elime sabitlenmiş, görmüyor başka bir şeyi. İçindeki yangının sıcaklığı elimi kavuruyor adeta. Mavi gözler elimden uzaklaşıp çok uzaklara dalıyor, acısına… Tekrar dönüp bana bakıyor bu küçük kız ve ekliyor ondan kaçırmaya çalıştığım ela gözlerime bakarak;

 

-“Neredeydin?”…

 

Boğazımda kuruluk ve yutkunamamanın verdiği o acı eşlik ediyor sorusuna… Neredeydim?

 

Gözlerim yaşlanıyor, içim parça parça yere dökülüyor ama o benden ayırmıyor hırs dolu gözlerini. Hırs ve öfke dolu gözlerini. Bana kızgınlığı teslimiyetini cümlelerde buluyor;

 

-“Neredeydin?”… Bu sefer sesi biraz daha kırgın, biraz daha genzinden ağlamaklı geliyor. Ve bırakıyor ürkek vücudu kendini;

 

-“Ben hep seninleyken, sen benimle miydin? HAYIR? Peki cevap ver bana neredeydin?”

 

Mavi gözleri kızarıyor ve gözyaşları damla damla yüreğime kanıyor. Dudakları titriyor, kanatları büküyor kendini teslimiyeti kabullenmiş…

 

Neredeydim?

 

Bir adım atıp yaklaşır oluyorum bu ufak bedene ama köşesine siniyor daha da. Beline dek uzanan dalgalı saçlarını siper ediyor yüzüne. Bana kırılmış besbelli. Dayanamıyor yüreğim acıyor, kanıyor ciğerlerime. Şamdanlardan yayılan mum ışığı azalıyor gözlerimde. Etrafta ses yok. Bir tek o var… Titrek, ürkek, ağlamaklı… Ben ise suçlu, mahçup hala aklımda onun istediği gibi tek bir soru var cevap bekleyen; neredeydim? O, beni ararken ben onunla değildim. O ise bu izbe karanlıkta, şamdanlara uzanıp tek tek yakmıştı mumlarını geceye. Sonrada beni beklemişti bir şey için ama ne? Ve ben gelmemiştim. Lanet olsun peki neredeydim ?...

 

Tekrar buğulu gözlerini çıkarttı ortaya ve tane tane başladı konuşmaya fısıldayarak;

 

-“Sen uyurken ben yanındaydım, rüyalarında kötülükler yanaşmasın sana diye. Sen ne zamanki açarsın gözlerini yeni güne ben suratına değen tertemiz suyum, içine çektiğin havada varım ben. Bazen şansınım kazandığında, bazen aşığının gözünün içindeki ışığım, bazen de seni döven yağmur damlalarının parıltısı… Ben senin hayatının her dönemi varım. Senin yanında, mutluluğunda, mutsuzluğunda. Peki sen benim yaşam çizgimde nerede bulunuyorsun?”

 

Sesi kulağımın içinde tırmanıyordu yanardağ ağzına. Parkede teker teker parçalarım eriyordu bu alev yumağında. Ağzımı açacak oluyorum sözlerini tamamlıyor ağlayarak;

 

-“Biz melekler sizin için varız. Size hizmet etmek, korumak için… Siz insanların dört meleği vardır; doğumda elini tutan, hayat boyu yanında olan, ölümünde son nefesini alan ve öldüğünde sana rehber olacak. Sen daha ikincisindesin yani bende ama…”

 

Ufacık, yumak yumak elleri açığa çıkıp kendini gösteriyor bana.

 

-“Ama sen beni terk ettin…”

 

Gözleri yine alev saçıyor dört bir yanıma,eriyorum…

 

-“Ve terk edilmek bizler için hiç de iyi değil gördüğün gibi…”

 

Koskoca karanlık ve bir tek o…

 

-“Cezalandırıldım….Yalnızlığa….Neredeydin bebeğim, nerede?...Git artık!”

 

Sesi hiddetlenmişti bir anda. Meleğim bana kızgın ve kırgın.

 

-“Git ve düşün ölürken…”

 

Ölürken?

 

 

Omzumda buz gibi bir dokunuş parçalarımı toparlamaya yetmişti. Artık parkede değil benliğimde bunalımdaydım. Arkama döndüğümde aydınlık karşıladı beni. Ölüm hiçte karanlık değildi ama soğuktu. Bir el boğazıma yumuşacık dokundu sonra bir diğeri enseme doğru kaydı. Karşımda hayallerimin kadını duruyordu. Dudakları kırmızıdan daha kırmızı, teni beyazdan daha beyaz… Vücudu bana yanaştı ve dudakları kavuştu kurumuş dudaklarıma. Ela gözlerim son kez bıraktı damla yaşını parke zemine. Ama ölümüm için değil meleğimin yalnızlığı için. Özür dilerim bebeğim, özür dilerim meleğim…

 

 

Meleklerdir kanatlarından yaşam saçan güzellikler. Yağmur damlalarına eşlik eder tüyleri, değer bedeninin her bir noktasına. Kalbine işler öpüşlerindeki sevgi.

 

Melekler yol göstericilerimizdir; karanlıktaki kandillerimiz.

 

Ölümdeki kanatlarımız...

 

09/09/2004

Share this post


Link to post
Share on other sites

Milyonda Bir Yaşamak

Milyonda birdi seninle karşılaşma olasılığımız sevgilim. Böyle söylemiştin. Ama hayat milyonda bir değil midir zaten? Bizi bulan, çoğunlukla memnun olmadığımız bazen bin bir zorlukla geçen günün sonunda o gün yaşama ihtimalimizin aslında milyonda bir olduğunu düşünmez miyiz? Ya sevdiğimiz kadına ya da erkeğe rastlama ve ona âşık olma olasılığımız ... İşte dediğin gibi, milyonda bir yaşıyoruz sevgilim.Hayatımız birer tesadüfler toplamı. Ve hayatımıza şöyle bir kuşbakışı göz atarsak, hayatımızın dönüm noktaları dediğimiz yerlerinde hep tesadüflerin büyük roller oynadığını görebiliriz. Ve eğer bu tesadüflere gereken değeri verebilir ve onları değerlendirebilirsek önümüze sonsuz yolların açıldığını da görebiliriz. Öyleyse, tesadüfler bitmeyen birer hazinedir bizim için sevgilim."Hayat nedir" diye sormuştun bana bir gün. Hayat pek çok şeydi, her şeydi, ama ben sana şöyle bir yanıt vermiştim: Hayat bir denge sanatıdır. Her şey bu denge üzerine kuruludur. Peki bu denge nedir demiştin? Bu denge yapmayı istediklerimiz ile yapmayı istemediklerimiz arasındaki ilişkidir. Bunu şöyle düşünebiliriz: İçimizdeki uçurumun üzerine gerili ince bir ipte elimizde denge kurmamızı sağlayan bir sopa ile yürüyoruz. Sopayı milim milim hareket ettirerek dengemizi sağlamaya, korumaya çabalıyoruz. Yapacağımız en küçük bir yanlış uçurumun dibini boylamamıza neden olacak.

 

Uçurumun dibine düşersek eğer, yeniden zorlukla yukarı çıkabiliriz. Ama çoğu insan dipte hayatını sürdürüyor ve hayatla mücadele etmek yerine, nefes alarak yaşamayı sürdürüyor.Çoğunlukla yapmayı istediğimiz şeyleri bastırır, yapmayı istemediğimiz şeyleri çeşitli nedenlerle yaparız. Bazen yüreğimizdeki deniz kabarır, sular içimizden yerlere taşar, içimizdeki kırlara koşarız büyük bir yaşama sevinciyle. Papatyalar toplarız sonsuz çiçek bahçelerimizden. Ama bir anda yine mantığımız devreye girer ve yeryüzüne çıkarız. Işte hayat özünde budur sevgilim; denge, mantık ile yürek, yani duygusal dünyamız arasında bir ilişki kurabilmektir. Ama bu ilişkide, duygusal dünyamıza belki mantıktan daha çok yer vermemiz gerektiğini düşünüyorum.Çılgınlık olarak nitelenen, yapmak için çıldırmakla birlikte yine mantığımızın sınırlayıcılığıyla bastırdığımız bir çok isteğimiz vardır. Bu istekleri gerçekleştirdiğimizde korkunç bir keyif alacağımızı biliriz, bunun bizim duygusal ve düşünsel dünyamızı geliştireceğini de. Fakat bir süre sonra daha doğmadan tasarılarımızı hemen öldürürüz. Yine küçük dünyamıza sığınır, uçurumun dibinde yaşamaya razı oluruz. Öyleyse bir mantık hapishanesinde yaşamaktan başka ne yapıyoruz söyler misin sevgilim?Bizim en büyük düşmanımız mantığımız. Daha doğrusu mantığı idare etmek yerine iplerimizi onun eline vermişiz ve kendi kendimizi bir hapishane hücresine tıkmışız.Mantığımıza o derece teslim etmişiz ki kendimizi, sevgimizi gözü dönmüş bir cani gibi durmaksızın vahşice öldürüyor, bin parçaya bölüyoruz. Adeta kendi kendisini öldürmüş ve mantık hapishanesinde ömür boyu yaşamaya mahkûm etmiş gözü dönmüş canileriz.Ve işte bu nedenle diyorum ki, mantığını yenemeyen, onu tıpkı bir vahşi atı evcilleştirir gibi uysal bir hale getiremeyen insanın hayatı birer pişmanlıklar manzumesinden başka bir şey olmayacaktır. Hayatın bana öğrettiği değerli şeylerden birisi de, yüreğimi mantığımın önüne koyup hep onu dinlemem.

 

İnsan yüreğinin doğrusuna gittiğinde insan olduğunu anlıyor ve kendi ruhunun derinliklerindeki soylu damara ulaşabiliyor. Çünkü yürek, hayata karşılıksız, beklentisiz ve sevgiyle yaklaşmayı öğretiyor insana. Oysa mantık, kılı kırk yararak bizi küçük hesaplara, beklentilere ve egomuzu tatmine yöneltiyor. Artık mantığa zerre kadar değer vermiyorum, onu elimden geldiği kadar küçümsüyorum. O benim elimde, değersiz ve ancak gerektiğinde kullanılacak basit bir kavram artık. Onu ne kadar az kullanırsam o kadar huzurlu ve mutlu olacağıma inanıyorum.Oysa hayat o kadar kısa süren bir serüven ki, hayata gözlerimizi yumduktan sonra hayatımızı bir film gibi izleme olanağımız olsaydı, kendimize bu derece anlamsız bir hayat sürdüğümüz için kızar ve boş hayatımızın bize verdiği büyük acılarla kahrolurduk.Ama en kötüsü nedir sevgilim biliyor musun: Hayatın bize sunduğu sonsuz güzelliklerin milyonda birini yaşamaktır. Hayatımızı bir tesadüf gibi yaşıyoruz. Bir tesadüfün bizi bulma şansı milyonda birse, biz de hayatımızı aynı bir tesadüf gibi milyonda bir yaşıyoruz. Hayat bize her gün yeniden o derece sonsuz güzellikler sunuyor ki biz bunları görmemek için her gün yeniden kendi gözlerimize mil çekerek kör oluyoruz.Dostoyevski'nin "Beyaz Geceler" adlı kitabın kahramanı kitabın bir yerinde, kendi hayatını bir cinayet olarak niteliyor ve böyle bir hayat sürmenin bir cinayet ve suç olduğunu belirtiyor. Ve kendi kendisine yılların geçtiğin söyleyerek peki sen o yılları yaşadın mı, diye soruyor...Öyleyse hepimiz kendi hayatlarımızı öldüren katillerden başka bir şey değiliz. Hem de en ucuz biçimde işliyoruz bu cinayeti. Ve taammüden işlediğimiz bu cinayet, bir ömür boyu sürüyor.Seni içimizdeki o sonsuz güzellikteki çiçek bahçelerinden beyaz papatyalar toplamaya davet ediyorum.Seni milyonda bir yaşadığımız zavallı hayatımızın içini doldurmaya ve anlamlandırmaya davet ediyorum.

Share this post


Link to post
Share on other sites

Müzik Hala Çalıyordu...

 

 

 

Öylece balkonda oyurup gökyüzünü izliyordu. Yukardaki bulutlara bakıp kendince onların oluşturduğu şekilleri yorumluyordu..

Önce bir bulut dikkatini çekti, oldukca büyükdü ve ilginç bir şekli vardı. Bir kuşa benzetti önce. Yırtıcı bir göründüsü vardı ancak sonradan yavaş yavaş esen rüzgarla beraber dağılmaya başlamıştı. Önce üzüldü ama daha sonra dağılan parçaların az ilerde tekrar birleştiğini farketti. Yavaş yavaş başka bir yerde aynı şekli alıyordu bulut parçacaları. Bir an kendi küllerinden tekrar doğan Ankaa yı anımsadı ve hafifce gülümsedi.

kafasını diğer tarafa çevirirken irkildi bir anda... Tanıdık bir yüze benziyordu bulut, gözleri doldu bir anda, uzuncaa seyret seyretmeyi düşlerken bir anda süratlenen rüzgarın onu da dağıttığını farketti. Sinirlendi...

Gözlerindeki şaşkınlık yerini garip bir öfkeye bırakmıştı...

Toparlandı ve ayağa kalktı, telaşla aşağıya indi ve arabasına bindi, hızla sürmeye başladı...

Çok fazla sürmeyen bir yolculuktan sonra yolun sonu gelmişti.

Burası onun seneler boyunca her fırsatta gittiği ama son 10 senedir tek bir kere bile gitmediği bir yerdi. Aslında değişen çok bişey olmadığnı düşündü. On sene evelki haliyle şimdiki hali arasında pek bi fark yokdu. Issız kimsesiz biyerdi hala, hala rüzgarın sesinin en güzel duyulduğu, denizin köpürüşünün en güzel görüldüğü yerdi hala dünya üzerindeki...

Arabasından indi, yolda durup aldığı biralardan birini açtı. Müziğin de sesini iyice açmıştı sanki rüzgara dinletmek ister gibi...

Denize doğru yürüdü. Yüzünde hiç ifade yoktu, Uzunca seyretti, uzuuuuun uzun baktı...Rüzgar iyice hızlanmış. dalgalar da iyice kabarmıştı...

Uzun sürem bakışmadan sonra Bağırdı avazı çıktığı kadar...

TEKRAR MERHABAAA

Beni hatırladınmı dedi... Hani yıllar evel, hep sana gelirdim hatırladınmı? Konuşur dertleşirdik senle. Bak gene burdayım, Herşeye rağmen, bana onca yaptıklarına rağmen gene burdayım.

Rüzgarın sesi çok güçlüydü, dalgaların da çırpınışı ama o bunu biliyordu, onun için müziğin sesini sonuna kadar açmıştı zaten.

Bir anda öyle bir dalga vurdu ki sahile, Sanki hoşgeldin der gibiydi rüzgarla deniz...

Noldu dedi yoksa özledinmi beni?

Seninle nasıl severdik birbirimizxi hatırladınmı? Öyle ki tüm dostlarımı bir bir hep sana getirirdim buraya, hepsiyle tanıştırırdım dedi. Hatırladınmı?

Ama sen diye başladı yeni cümlesine, birasından bir yudum aldıktan sonra...

Kimi getirdiysem, kimi sevdiysem, kimi tanıştırdıysam senle hepsini aldın ve götürdün...

Hepsini kıskandın...

Kimi sevdiysem, kime inandıysam hepsi uçtu gitti hepsini aldın yanımdan. Oysa biz seninle dost değilmiydik? Beraber oturmadıkmı günler, gecelerce? Beraber içip sarhoş olmadıkmı?

Rüzgar hala şideetle esiyordu ama onun sesi rüzgardan ve müzikten bile daha güçlü haykırıyordu...

KONUŞSANA diye haykırdı...

Önce diye başladı tekrar.

Hani dedi kısa boylu çirkin bişeydi, hatırladınmı?

Hafifce gülümsedi

Hani dedi sen bile sarhoş olmuştun, o kadar içmiştik ama... o sarhoş olmamıştı sinir olmuştuk senle...

Hani diye devam etti

Hani çok güzel biri vardı? Hani yüzüklerimizi takarken sen şahitlik etmiştin yeminlerimize hatırladınmı? ....

Rüzgar yavaş yavaş hızını kaybediyordu...

Yaaa dedi adam, "Hepsini aldın yanımdan, bende son kez geldim sana beni de al bari diye,

BAKALIM HANGİMİZ SAĞ ÇIKACAK... SEN Mİ BENMİ

BEN GELDİM SANA, YA BEN SENİ ÖLDÜRECEĞİM BUGÜN YA DA SEN BENİ ALACAKSIN ONLARI ALDIĞIN GİBİ

Yaaa , bak zayıf düşüyorsun işte,

Rüzgar hızını iyice yitirmişti, deniz de köpürmüyordu eskisi gibi,

Bir yudum daha aldı birasından...

Bak, dedi

Nolldu? Çok mu güçlü geldim ana? Hani en sevdiklerimi öldürerek mi yıkacaktın beni?

BECEREMEDİN İŞTE

Bak, hissetmiyorum bile seni artık, HADI BAĞIRSANA DEMİNKİ GİBİ, HADİ!

İşte bak tamamen yokoldun...

YIKAMADIN BENİ

AMA BEN SENİ YIKTIM!

Az sonra Ürkütücü bir ses duyuldu,

Çok derinlerden gelen tok bir ses,

"BEN DEĞİLDİM"

Deniz bir anda kabardı, rüzgar dağları bile yerinden sökecek kadar kuvvetli esti

Aynı ses tekrar haykırdı...

"BEN DEĞİLDİM"

Ve yağmurun ilk damlaları arabanın farlarının zor aydınlattığı, yerde yatan cansız bedenin üzerine düştü...

 

"BEN DEĞİLDİM"

Share this post


Link to post
Share on other sites

Melek Zamanı 2

Dün gece sabaha karşı, odamın duvarı olduğunu bildiğim bir beyazlığa bakarken birdenbire onu gördüm.

Bir yerden geliyordu.

Henüz gün ağarmamıştı. Geceden boyadığım sözler kurumamıştı.

Astığım çamaşırlar nemliydi ve gözlerim nemliydi. O yoktu.

Gitmişti.

 

Dağlar, denizler ağlıyordu.

Sesimi duymayan kalmadı. O duyamazdı. O çok uzaklara gitti.

Birdenbire o boş beyazlıkta, gündüzleri duvarım geceleri yalnızlığım olduğunu söyleyen beyazlığa bakarken onu gördüm.

İnce bir boynu vardı.

Çok yaşamış genç bir boyun. Kemikli zarif bir burun.

İnsanı andıran, kanatsız bir meleği, yeryüzüne düşmüş bir kadını andıran ince gövdesiyle çok yaşamış genç bir kadın.

 

En çok kaybolduğumuzda susarız.

Suskunluğunu buna veriyordum. Kesik kesik soluk alıyordu ve incinmişe kırılmışa benziyordu.

Bütün algılarımla onun bir melek olduğunu, ama asla içimizden herhangi birisi için gelmiş gönderilmiş bir melek olmadığını biliyordum.

 

Ve o meleğe ben ilk başta korkularımı verdim.

İçi acıyordu belli, bir melek gibi durmuyordu, ama hepsini kabul etti.

Kaygılarımı verdim. Nefretlerimi, hüzünlerimi, geçmişimdeki bütün kötü olayları…

Hepsini kabul etti. İtiraz etmedi.

 

Ve ben o meleğe her şeyi anlattım.

Ben anlatırken gözlerinde anlatmadığım şeylerin geçtiğini gördüm.

Söylemediğim şeyleri görüyordu ben konuşurken.

İçinde çırpındığı dikenli telleri görmezden gelerek anlatıyordum. Her yeri kanıyordu; ama o bir başkasının yarası için şifalı ot arayan bir merhemci gibi davranıyordu. Kanlar içindeydi ve başkalarının yaralarını sarıyordu.

 

Ve ben o meleğe sordum:

“Olmayan şeyleri neden ararız?”

- Olmadıklarını kabul edemeyiz.

 

Ve ben o meleğe sordum:

“Benim yanıma neden geldin?”

- Sen beni arıyordun.

 

Ve ben o meleğe dedim:

“Seni aramadım, çağırdım; çünkü O, çok uzaklara gitti. Ne yapacağım?”

- Aradığın benim. Hiç kimse uzaklara gitmedi.

 

Duraksadım bu sözler üzerine. Kendime bile tanıklık yapamam ben. Kaldı ki bir melekten ne yapacağımı öğreneceğim.

Herkese yardım taşıyordu. Bir ruhun içinden bütün bedenlere; bir bedensizliğin içinden bütün ruhlara, aynı anda, eşit ve adil.

Herkesin yarasını sarıyordu ve ben ona sitem ediyordum; neden ben değil amacın? Neden benimle, sadece benim yaralarımla ilgilenmiyorsun? Sen benim meleğimsin.

 

Herkesin yardımına koşuyordu. Özellikle istemeyenlerin ve görmeyenlerin. Körlere su veriyordu, yaşlılara umut ve yeni doğanlara nefes.

Hiçbir şey gözünden kaçmıyordu. Bir kelebeğin aksak uçuşu, suyun kaçak akışı, rüzgârın zoraki fısıldaması, gönüllülerin gönülsüz çalışması, okun ters topuğa saplanışı…

Hepsini “olmadan” önce görüyor ve düzeltiyordu.

Ve bunları yaparken ellerinde sadece bir taş parçası ve bir iki dal vardı. Ve biraz da defne yaprağı…

Onun bensiz yolculuğuna tanık oldukça cevap bulamadığım sorularımı unutuyor ve yeni sorular buluyordum: “Hayatı kim başlattı? Sonsuzluğu kim buldu? Dünyanın inşasını kim bitirdi? Savaşları kim kaybetti? İnsan neden öldü?”

Bu soruları sormak cevap bulamamaktan daha da yakıcıydı.

Beni görmediğini düşünmek bile istemiyordum.

Belli ki benim zamanım gelmemişti. Beklemeliydim.

Muhtaçken bile bir bilge mi olmam gerekiyordu?

 

Ve sonra O’nun o olduğunu anladım. Susarak. Uzaktan bakarak. Anlayarak.

Ona bakmak yeryüzünün bütün dağlarına götürüp getiriyordu beni. Çöllerine. Susuz vadilere, sel havzalarına, kasırgalara, toprağın bilinmediği ağır şehirlere.

Ona bir türlü bakmaktan başka bir türlü bakmaya geçerek arındım. Hiçbir şey yapmadı bana. Çağırmadım. Çağırmadan gelmedi.

Devamlı onu gözleyerek iyileşen ve umut vaat eden bir hasta gibiydim.

Tedavisi yarıda kalmış insanlığın gıpta ettiği. Açlık içindeki kıtalara günün birinde gideceğini bilerek, düşünmeyi unutmuş ve ahlakını kaybetmiş ülkelerde günün birinde olacağını görmezden gelerek baktım baktım ona.

Ve bütün hayatı ve geçmişi bir mektuba çeviren sözleri o sırada söyledim:

-Seni görmeyi öğrendim, senin gözlerinle toprağa ve yüzlere bakmayı… Ve seni istemeyi. Sen olmayan bir bedende bile seni bulmayı…

ve seni sevmeyi ...

Share this post


Link to post
Share on other sites

Çok zamandır aynı idi değişmezdi gecelerimiz. Son günlerde, o sarsıla, sarsıla ağlardın ben sigâralar içerdim peş peşe ağlardı , fakat bilmezdin göz yaşlarının, tümü kaderin deki yazının kelimesini bırak harfine dahi silmeyeceğimi.

 

Dedim Ya : hep aynıydı gecelerimiz. Buğulu camın ardındaki sokak lambasında teselli bulurduk. Sanki kar,yağarken kimilerine göre garip bir alışkanlıktır belki kim bilir : Bağzanda sobanın üzerinde ki çaydanlığın gizemli cızırtılarını dinlerdik. Hiç konuşmadan : bir çocuğun annesinden ninni dinlediğimiz gibi.

Ben ona ağlarken katılmazdım. Gerçi niçin ağladığını bilmezdim Çoğu zaman çoğu zaman bahaneler bulurdu kendince; Sudan bahaneler…En ufak bir tartışmada sığınırdı göz yaşlarının ardına . Belki yüreğimin katı olduğunu düşünürdü: neden yalan söyleyip çıkıp ta şimdi yağan karın altında aramak gelmiyor içimden onu

Çünkü giderken açık bıraktığı gönlümdeki kapı hala açık …

Yine soba üzerindeki çaydanlığın cızırtılarını dinliyorum. Pencereden sokak lambasının altındaki yağan kara bakarak bir musiki gibi ama farklı bir şey var.

Ben ağlıyorum………

 

Ama inkâr edemem. gece gibi karanlık saçlarını ve ay gibi parlak yüzünü özlediğimi. Hoyrat bir rüzgâr esiyor sanki. Yağmur damlaları gibi yuvarlanan göz yaşlarımı üşütüyor; boğazıma bir şeyler düğümleniyor taş gibi. Sonra o taş gibi şeyi yutuyorum. Sanki nefes alsam seni kaybedeceğim açsam gözlerimi hayalin silinecek gözlerimden, bilirsin duygular davetsiz misafir gibidir. Giderken açık bıraktığın gönül kapılarımdan girdiler.

Ve işte açmıyorum gözlerimi.

Share this post


Link to post
Share on other sites

Meçhule Mektuplar II

 

 

Bu benim ona yazdığım eline geçmeyen, göndermediğim veyahut gönderemediğim bilmem kaçıncı mektubum;her ne hikmetse bilmiyorum ama beynimdeki düşünceler iki noktada birleşiyor.Birincisi mektupları hep gece yazarım camın önünde sokak lambasına bakarak, yarasalar mı ilham getirir sokak lambamsımı bilmiyorum ikincisi gece insan daha cesur oluyor geceleri düşündüklerimi sabah ilk iş yapmak olacak diyorum ama yapamıyorum.

Bazen kendi kendime sorular soruyorum acaba diyorum ona olan duylularım körelmiş midir sonra kendi sorularıma kendim cevaplar buluyorum eğer duygularım körelmiş olsa diyorum ona bu mektupları yazarıyım ve bir sanat eseri gibi saklar mıyım .Bir hisse senedi gibi, değerli bir tablo gibi.

Tabi bu soruların gerçek cevaplarını bende bilemiyorum.omuzlarımın taşımayacağı yükleri taşıyamamaktan mı korkuyorum onu da bilmiyorum .

Zamanla duygularıma gem vuramadığım için şimdi tutup ta zamanı suçlamanın bir anlamı yok suçlamıyorum işte bende zamanı buna hakkımda yok zaten.

Şimdi yüklendiğim sorumlulukları bir hamalın sırtındaki yükü devenin sırtındaki kamburu taşımaya mecbur olduğu gibi bende bu sorumlulukları taşımaya mecbur hissediyorum kendimi.

Ve işte zaman ilerledi sırf bize inat olsun diye saatin akrebiyle yel kovanı on ikide buluştular.zoraki gözlerimi kapatmak istiyorum ve dahası uyumak .Uyumak öyle kolay iş değil insanın uyuması için kendisiyle barışık olması gerek ben nasıl barışırım kendimle ben benliğimi ona verdim ve o yok işte.

Beklenen gün gelir ve beklenen gelmezse intiharın eşiğine gelmişin demektir.

Share this post


Link to post
Share on other sites

Meçhule Mektuplar III

 

 

Ona hep yazıyorum yazdıklarımı da bende kalan son resminin yanına bırakıyorum beni anlasın diye bilmem ne kadar anlayabilirse?

Bilmiyorsun? Beni ilk o görmüştün ağlarken belki son olarak ta yine o görecek . Önceleri ağlamaz mıydın? nadiren de olsa ağlardım, belki de kendimi haklı çıkarmak istediğimden hatırlamıyorum. Önceleri de ağlardım ama ilk defa onun yanın da ağlamıştım. Pınarın önünde ki seti o kaldırdı. Şimdi biteviye akıyor.

 

Yokluğuna kahrediyorum çokça hıncımdan yumruklarımı sıkıyorum. Çaresizliğimi ortaya koyuyorum gözlerim bir noktaya takılıyor. Zamanın ne kadar geçtiğini bilemiyorum. Masa saatinin çalmasıyla kendime gelip telefona sarıldığım çok oluyor . Gülme bana. Anla beni.

 

Hayallerime gücüm yetmediği zamanlar kalemime sarıldığımı bilir o. Tüm, hıncımı kağıttan kalemden alırım sanki, sanki beni yalnız onlar anlarmış gibi beni, parmaklarım uyuşuncaya kadar yazmak isterim. Sabahlara kadar peş peşe sigaralar yakarım her nefeste eridiğimi bile, bile. Maziyi Nostaljiyi düşünürüm ve mutluluğu.

 

Mazi: Gökte kayan yıldız

Nostalji: O yıldızı yakalamak

Mutluluk: Onun anlamını bilemiyorum

 

Ve yine hıncımı kağıtlardan alıyorum. Şiirler yazıyorum perçemleri dağınık bir şairin halini anlatıyorum. Yalnızlık beni yalnız bırakmıyor.Yalnızlığım Ah benim suç ortağım.

Ezanlar okunuyor horozlar peş peşe ötüyor. Sabahın olduğunu duyuruyorlar bana. Oysaki ben sabahı gözlerim açık karşıladım gece uyurken.

Birazdan dışarı çıkacağım utanıyorum; güneşin yalnızlığımı yüzüme vurmazsıdan korkuyorum. Birazdan sahile gideceğim. Bir demet çiçek atacağım denize balıklara. Çünkü balıklar beni ondan daha iyi anlıyorlar.

Sevgi kelimesi artık bana içli şarkıları hatırlatmıyor. Yarama üstüne tütün basıyorum aksine.

 

Bu kahreden yalnızlık ne zaman bitecek. Aynı dünyada yaşayıp ayrı dünyalardaymış gibi görüşmemek. Kahrediyor beni. Arttık binlerce kilometrekarelik yeryüzü dar gelmeye başlıyor bana. Deli gönül ıssız denizlere götürmek istiyor beni. Yaralı bir yürek ve hurda bir tenekeyle.

 

Yokluğuna alışamadım! Çoğu zaman karabasanlar basıyor. Duygularım bir yudum hıçkırık oluyor bazen duygularımın tercümanı yok. Yok anlayan dilimden zamanın unutturamadığı hatıralar. Film şeridi gibi geçiyor gözlerimin önünden .

Share this post


Link to post
Share on other sites

Meçhule Mektuplar IV

 

 

Ve işte yine yazıyorum sana kahretsin………

Onun yokluğun beynimde depremler oluşturuyor en şiddetlisinden ..

Onun yokluğu ıssız bir dağ başında tam sigarayı canım çekmişken çakmağımın taşını bitmesi gibi bir şey kahretsin…..

Ben istemez miyim onunla barışmayı ben istemez miyim James GARDAN’ın bahşişi kadar olmasa da gönlümden koptuğunca bir çocuğun minicik avuçlarına harçlık bırakır gibi gönlümden akan sevgi pınarını ona vermeyi.

Ben ne kadar feryat etsem de onun yüreğinin kulağı sağır gözleri köre olsa artık bende bu ayrılığa tahammül edecek ne bende yürek nede dizlerimde takat kalmadı .

Sonra enteresan hayallere dalıp düşünüyorum kavuşsak diyorum yoksulluk denen törpü aşkımızı törpüler mi bilmiyorum.bildiğim bir şey var oda onsuz olmuyor işte.

Şairin dediği gibi:

 

Bize uzak değil vuslat

Aşk denen zehri sende tat

Ben peşinden koşuyorum

Mutluk benden kaçan at

 

Vefa İstanbul da bir semt olmaktan çıkmalı bence dostluk ,aşk kendi anlamlarını bulmalı.

Dışarıdan cama vuran yağmur damlaları bana ağlamayı hatırlatıyor utanmasam ağlayacağım.

Ve utanmıyorum işte …

hafiften penceremi açıyorum içeriye soğuk bir hava doluyor bahçedeki kavak ağacım beni teselli etmek için selamlıyor sanki bir küçük kedi balkonuma sığınmış üşümüş bir o kadarda ıslanmış gözlerini kırpıştırarak bana bakıyor sanki gel dememi bekliyor. Sığınacak yerleri olamayanların durumlarına üzülüyorum kendi derdimi bırakıp saçak altlarına sığınan çocukları ve kimsesizleri düşünüyorum .Yağan yağmura aldırmadan dışarı çıkmak istiyorum gerçekleri anlaya bilmesi için insanı gerçeklerden biraz olsun uzaklaşması gerekir diyorum .

Benimle beraber birkaç sokak lambası kalmış dışarıda ve birde ıslanmış bir kedi

Açık bıraktığım pencereden küçük kedi içeri giriyor ve koltuğa kıvrılıyor.sanki burası eviymiş gibi…..

Yıllardır açık bıraktığım gönül penceremden hala o girmedi işte ona üzülüyorum…

Yüreğindeki buruk bir acı gizemli bir hıçkırığa dönüşür bu mektubu okurken lacivert bir akşam üstü ikimizde hala aynı duyguları paylaşıyoruzdur onunla ,bunu hissediyorum belki mektup halinde gelmezde bu yazdıklarım bir gazetenin en ücra köşesinde veya bir dergide rastlarsın.

Onunda cesaretin bir kalemin şiir yazarken en önemli yerinde kırıldığı gibi kırılmadıysa eğer bana seslenecek biliyorum bunu hani son mektubunda göz yaşları kaleminin mürekkebinden eken davranmıştı kalemi Sen.. demiş Ben… ayrı dünyalar demişti oysaki gözleri balık … su… renk çiçek derdi.

Bilmem inanırımsınız ilk günlerdeki gibi kızgın değilim ona önceleri ismini anacak olsam dudaklarıma ateş değiş, günah işlemiş gibi olurdum ve nedense kendimi suçlu hissederdim.Oysaki şimdi öyle değil onun ismini andığım zaman ne bileyim işte tarifi imkansız bir haz veriyor bana niçin anlaşamadığımıza hala inanamıyorum pekala iki mağrur isnada anlaşa bilirdi.

Düşünüyorum da onun yokluğun neyse her neyse!

Share this post


Link to post
Share on other sites

Nedir ki mutluluk

Anlık yaşıyoruz anlık. Kısa mutluluklarla yelken açıyoruz geleceğimize. Aslında karamsarız biraz. İyi giden herşeyin arkasında ya kötülük ararız ya da mutlu olmaktan korkarız aptalca. Karşımızdakine kendimizden daha çok değer veririz. Eksilerimizi hiçe sayar artılarımızla savaşırız zaman zaman. Sevgimi yüce bir idol gibi görmekten asla vazgeçemeyiz. Yamuk yumuk çizgileri düz görmekten ya da ıslatan yağmuru sevmekten zevk alırız. Ama neden?

Sevgimi göstermek için karşımızdakine kul köle olmak, onun için dünyaları yıkmak, atmak, kırmak, dökmek, ölmek...Aklımızla kalbimizi aynı çizgide tutmak ne kadar zor. Kendi gölgenle savaşmak gibi birşey. Bir yanda hayat ve mutluluğu veren yüreğin diğer yanda hayatı ve mutluluğun anlamını öğreten aklın,mantığın! Zor hayat, zor insan...

Nedir ki mutluluk?

Bir geceliğine ihtirassız zevk almak mı? Karanlığını saklayıp aydın olmaya calışmak mı? Sınırsız paranı anlamsız ve amaçsız harcamak mı? Ya da yarını endişe etmeden bugününü atlatmak mı? Daldan dala konup neyin ne olduğunu anlamdan toprak olup uçmak mı?

Sevdiğini söyleyemeden ya da severken kaybolup gitmekten ne kadar zevk alıyoruz değil mi? İstemediğimiz ortamlarda sevimli durmaya çalışmak, kulaktan dolma insanlara itibar ve saygı bağlamak, hayatının yüzde doksanını ailenden cok, calışarak geçirmek? "Herşeye rağmen hayat güzel" diyerek kabullenme politikasında ilerlemek.

Yoksa herşey doyumsuzluk mu? Olanı saymadan yaratmaya çalışmak, yaratılanı unutup yeni bir sayfa açmak. Belki binlerce kere yapmısızdır bunu. Aynaya bakmadan insanları yargılamak. Önyargımıza hakim olamamak. Kapatmışız kendimizi yenilikçi olmaya. Her ne kadar hepimiz herşeyin güzel gittiğini düşünsekte aslında hepimizde bir eksiklik var. Mutlaka olacak diyenleri duyar gibiyim. Amacım hayatın kötü olduğunu kanıtlamak değil, insanlarımızı mutsuzluk için kimi zaman kendisine, çoğu zaman karşısındakine elinden geleni yapmasıdır. Bunları engellemek için ne yapmamız geretiğini bulmaktır. Bulamayacağımıza ne kadar emin olsakta..

Peki nedir ki mutluluk?

Yalnızlığını sıradanlaştırmamak mı? Her gecenin ardında mutlaka seni yaşlandıracak ve sana yeni bir umut katacak olan günün geleceğini bilmek mi? Duygularını saklamaktan vazgeçip özgür ve hür olmak mı? Suskun fikirlerini açıkca konuşturmak mı? Gerektiği zaman arsız ve zamansız çekip gitmek mi? Kendinden üstün olanın yine kendin olduğunu nihayet anlamak mı? Kim bilebilir ki "ZaMaN" amcanın yarın bizi hangi maceralarda oynatacağını?

 

Hayat güzel. Onu tadınla yaşamak çok daha güzel. Bilirim ki hayat insana çok şey kazandırıyor. Tabi bir o kadar almak karşılığında...

Share this post


Link to post
Share on other sites

Nefesim Sensizlik Kokuyor

 

 

Kırık bir kadehsin sen elimi kanatsan da.Eski bir şarkısın sen yüreğimde yankılanan.Defalarca dinleyip ,dinlemekten bıkmadığım , her dinlediğimde gözyaşlarımla eslik ettiğim bir eski ask şarkısın sen.Puslu sabahlarda yarınlarımda kurduğum hayallerimsin sen.Sen, beni terk etsen de hayallerimin en güzel düşüsün.Çekip gitsen de gönlümden kopartmaya kıyamadığım nazenin çiçeğimsin .Sönmüş bir yıldızsın sen gözlerimde ; sen uzaklarda olsan da seni gözlerimden silemiyorum ve de gözlerimi sana bakmadan alamadığım parlak yıldızım sen sen..,

 

O parlak gözlerinde mutlu ömrümü yasadım .Bir bahar yasadımsa kalbimin karakışlarda bil ki ;senin gözlerindeki yasama sevinçlerindeki bahar tomurcukları sayesindedir.Bin defa ölümdümse yasarken ; bil ki senin gözlerinden süzülen gözyaşlarına kıyamadığımdandır.

 

Ardına bakmadan, kollarımı kollarından mahrum bıraktığın için gecenin sessizliği ruhumu tırmalıyor. Hasretimin çığlıkları karanlık geceyi hıçkırıklara boğuyor. Bir mum ışığı gibi yavaşça sönüyor yasam ışığım. Ne uzanan bir el ne de ışıklar var karanlık var odamda. Karanlıklar içinde üşüyormuş gibiyim.

 

Kaybettim tüm yaşama sevinçlerimi, yüzümdeki seninle açan gülüşlerimi özledim.Senden kalan yalnızlıklarımda hüzün denizlerinde fırtınalarla savaşıyormuşum gibiyim.Sensiz yasarken seninle her gün ölüyormuş gibiyim...Asırlar geçse de solmaz derken askımız ,ilkbaharları bırakıp karakışlara yenildik.Bir ömür boyu bitmez derken sevdamız hüzün denizindeki ayrılık fırtınalarına yenildik.Hayallerimizde Cennetteki Leyla ile Mecnunu yasarken sevdanın gururu altında ezildik ve sevdamıza ask-ı memnu derken şimdilerde birbirimizi gördüğümüzde ayrı iki yabancı gibiydik.

Share this post


Link to post
Share on other sites

Neydin Sen

İğnelerin kapsüle dokunup mermiyi ateşlemesi gibi ateşliyordun günahların fişeğini..ama hep kendini yaraladığının farkında bile değildin..yaralı bir gemiye benziyordun..bulabileceğin tek ve küçücük bir rıhtıma yanaşmaya dahi razıydın..fakat her tarafın kokuşmuş sularla çevriliydi.. nereye gitsen etrafında kokuşmuş sular..!için

mikroplarla kaynıyordu..yaranı iyileştirmeyi düşünemez bir haldeydin..eğer ALLAH rıhtımı gösterip şifa vermezse yarın batmış olacaksın..

Altın kaplı bir yelpaze ruhumu serinletmeye başladı..lakin yetersiz..!cüretkar bir yangın bütün aleviyle bütün vücudumu sardı..kalbimin bilmediğim bir noktasında atomlar patlıyor..yakıp yıkan bir enerji açığa çıkıyor ve bir yangın halinde yayılıyor tüm

bedenime..atomları patlatan tetik ise;Sen.. ben artık bu aşkın yalnızlığa mahkum ettiği zavallı bir ırgatım..görebildiğim en son noktada sadece ayrılık var.. gözleriyle, acımasızlığıyla hayatımı süzen bir ayrılık..geriye değersiz bir tortu kalacak sonunda..derbeder bir tortu..! Bana şevkatli bir el lazım..zayıflığımdan dolayı şikayette

bulunmayacak,öğüt vermekte üretken bir el..!çünkü bu aşk anlaşılmadık bir içeriğe sahip.ve ben acemiyim.. sana böylesine hayran olmak,seni delicesine sevmek ve böylesine hissetmek..!

Bütün hayallerim seninle damgalandı.ama bir arzunun illete dönüşebilecek bir dürtüsü değil bu..! madde ötesi bir yakınlığın sımsıkı kavrayan parmakları.. ruhunu görebilseydim eğer ve dokunabilseydi ona..vuslatın en güzeli olurdu benim için..berrak bir ruhtan ibaretsin ve ben sana mahkumum..! halbuki anlatamadım..senden dünyevi hiç bir beklentim olmadığını ve sadece sana duyduğum sevginin büyüklüğünü ve saflığını öğrenmeni istedim..sence kötü mü yaptım..?

 

neydin sen?

 

bir rüzgar mıydın da şöyle bir esip geçtin..?yapraklarını döküp dallarını kırdın içimdeki sevgi çınarının..yüreğime ebediyet arzusunun çekirdeğini bıraktın..bedenim alev alev tutuştu

böylece..sonsuz hayat az ötede duran canlı varlık kadar yaklaştı ruhuma..

 

neydin sen?

 

bir ışık demeti miydin de RABBİM bu demeti çok güzel yarattığı nadide bir kalıp içinde sundu bana..? bir ayna mıydın? Gözlerimi kaybettim içinde ve şimdi ne seni ne de

kendimi görebiliyorum..!neden bir an pencerelerine varana kadar açtın bana gönlünü?sonra bir başka diliminde zamanın esrarlı bir havaya bürünüp kapılarını bile kapattın yüzüme..! yoksa mevcut değil miydin? kuru bir ısırgan dalı mı sarstı beni? Ebediyete yönelik sevgi ve hasrete susamış kalbim,aslında mevcut olmayan seni bu kuru ısırgan dalında hissedip de aşka mı geldi..? şimdiye değin yaşadıklarım,körebe oynayan bir romantizmin köpüklerimiydi..?

 

neydin sen?

 

gökten avuçlarıma düşen bir damla su mu?kalbimin yangını bütün hücrelerimi sarınca buharlaşıp kayboldun..sonu gelmeyen bir heyecan mıydın ki kendi ellerimle hazırladım sonunu..?yoksa bu zavallı gönlümle yıkılmaz bir kule olarak mı algıladım seni ve sen bir

kuştüyü olarak uçup kayboldun gökyüzünde..? bir şiirmiydin? içimi doldurdun gizemli mısralarınla,intizarınla..şimdi her mısra boşluğa asılıp kaldı,yapayalnız..

bir masal mıydın? Kuşların geceleyin ruhuma anlattığı bir efsane miydin,çağların

ötesinden kopup gelen..?yoksa bulutların kulağıma fısıldadığı bir nağme miydin? seninle farkına vardım içimin ücra köşelerinin..karanlıklar içinde bırakılmış onurumuzu kurtarmak için bilendim seninle..kıskacına sıkıştığım bir döngüyü,yüzeysel endişeler çemberini kırdım sayende.. sayende adımlarımı yeniledim..ince bir alev gibiydin ama o alev bir yığın dinamiti ateşleyecek güçteydi..

 

neredesin şimdi?

 

hangi tomurcukta?hangi iklim ve mekanda?bu günde mi,dünde misin? Hayalde mi düşte misin? her yere bakıp seni hatırlıyorum,yollara bakıp seni özlüyorum.. dünyamı saçlarının rengine bürüyüp kayıplara karışmasaydın,her şey bana acıyarak bakmayacak,yollar gözyaşıma şahit olmayacaktı..sana bir yabancı gibi uzaktan seslenmeyecek yüreğimde ağırlayacaktım seni.. bazen bir yağmur damlasısın,bir çiçek yaprağının,bir rüzgar perisinin bakışlarında buldum o mağrur,dimdik ve tavizsiz tavrını..sesin bazen ıssız bir köşede yankılandı.defalarca yılmadan dikkatle dinledim

seni..

 

fevkaladeydin..

biliyorum ki ne her sevgili Leyla'dır,ne de her yürek Mecnun'a aittir.. ah bir yeterince anlayabilseydin beni!!ne bir öyküden arta kalan duygu kırıntısı,ne de bir boşluktan sızan aldatıcı bir ışıktır sevgim..

Lakin anlayabilse de anlayamasan da sevgim böyle ve sürecek..

seni seviyorum

Share this post


Link to post
Share on other sites

Sana Akıyorum Kaygısızca

Sana akıyorum, hiçbir şey bu akışı geri çeviremiyor. Çünkü sen her taraftasın. Sağımda, solumda, arkamda, karşımda. Ne yana dönsem, ne yana yol almaya kalksam ulaşılacak her noktada sen duruyorsun.

Sana akıyorum, çünkü senin yolunda yürüyorum. Önüme çıkan hiçbir sapak, hiçbir kavşak ilgilendirmiyor beni. Yürümenin en zor olduğu yol bu belki de. Ama tozundan, toprağından, çakılından, çalısından şikayetçi değilim ben bu yolun. Sana ulaşmak için attığım her adımla mutlu oluyorum.

Sana akıyorum, çünkü hayatın akışı kadar doğal sana akışım. Doğa, her cinsin yaşayabilmesi için nasıl kurallar koymuşsa, benim yaşamamın da var olmamın da kuralı sensin.

Sana akıyorum, çünkü sesin de cismin de kuşatmış durumda beni. Senin kuşatmana karşı savunma yapmıyorum. Kalemin bütün kapıları açık. Yıkıcı bir kuşatma olmadığını biliyorum. Böyle bir teslimiyet rahatsız etmiyor beni.

Sana akıyorum, çünkü yüzüne, gözlerine, ellerine baktıkça kendimi görüyorum. Sesine yüklediğin gizli anlamları çözerken hep kendimden bir şey buluyorum.

Sana akıyorum, çünkü paylaşacak daha çok şeyimiz var. Bugüne kadar paylaştığımız her şey, daha sonra paylaşacaklarımızın da habercisi. Hayatın herhangi bir yerinde bir çiçeği birlikte tutup, birlikte koklamak, sonra o kokunun bize verdiği hazla sıkı sıkı sarılmak istiyorum sana.

Sana akıyorum, çünkü bir insanı tutkuyla, beklentisiz, delice sevmenin ne anlama geldiğini biliyorum. Birini böyle seveceksem, bu sadece sen olmalısın.

Sana akıyorum, çünkü seninle yaşamak sonu hiç gelmeyecek bir şölene benziyor. Bu şölenin tadını çıkarıyorum. Böylesine keyifli, böylesine eğlenceli bir şöleni yarıda bırakıp gitmek istemiyorum.

Sana akıyorum, çünkü 'hayatın uslanmaz ruhusun' sen. İşte ben bu ruha aşığım aslında. Seninle yenileniyorum, seninle yüreğime çöreklenmiş ne kadar kötülük varsa arınıyorum.

Sana akıyorum. Bütün coşkumla... Aşka dair ne varsa benimle birlikte onlar da akıyor sana. Benim gibi coşkun bir denizi aktığı yolu çok iyi bilen bir ırmağa çevirebilecek tek güç sendin. Orada kal. Ayrılma yolumun üzerinden. Sana ulaşamasam da bu yolda olmak bile yeterli bana.

Share this post


Link to post
Share on other sites

Sana Dair

hayat dediğimiz aldatmaca içerisinde kendi gerçeklerimizden kaçarak yaşıyoruz.belkide kendi gerçeklerimizin ne olduğunun farkında değiliz.kendimizi yaşadığımız duyguları isimlendiremeyecek aldatmacalar içerisine sokmakla gerçeklere ulaştığımızı sanıyoruz.geriye dönüp bakmak ihtiyacı hissedebilsek ne kadar yanıldığımızın farkına varacağız.ama nedense bir tülr yapımcı gayreti ve cesaretini kendimizde bulamıyoruz.daha ne kadar kaçacağız:kendimize gelme zamanı geldi artık

 

işte benim gerçeklerim:

inanmışımdır bağlanmışımdır her şeyimi adayacak kadar çok sevmişimdir.ama sen bundan çok uzaktasındır.ben sana bütün ömrümü adamışımdır sen bunun farkındabile değilsindir.

bir unutursun şarkısı tutturmş gidiyorsun.bir gün karşıma çıkarsın diye sonsuz bir sabırla bekleyişimden haberin yoktur.

hiç tükenmeyen bir umutla bekleyişimin aslında kendimi kandırmacadan başka bir şey olmadığının farkında olmama rağmen seni beklemekteyimdir.şunu biliyorum ki:savaşım yeni başlamıştır!ne yaparsa yapsın seni unutturamayacak olan zaman celladına karşı olan savaşım....

bu cellat sensizliğe alışmayı öğretecek belki ama,

UNUTMAYI ASLA

Share this post


Link to post
Share on other sites

Sana Dair

Bu gece nedensizim,sebepsizim ve anlamsızım...

 

Susmuş insanlar ve bütün İstanbul...ıssız ve soğuk sokaklar!..Acıyan ve kanayan yanlarımı görüyorum...Herşey ne kadar acı değil mi?..Yaşananlar ve yaşadıklarımız...Hepimiz yalnızız aslında...Hepimizin kafasında binlerce çelişki,binlerce şüphe ve müthiş muamma,hepimiz ütopik değerler yaşıyoruz...

 

Sen ve ben sıradan yaşayamadığımız için bütün acıları hep üzerimize çekiyoruz,düştüğümüz yer öyle açık seçik ki! Tıpkı bir kırmızı gülün ateşe düştüğü zamanları yaşarız...Birşeyler bizi hep önce sıcağa,sonra acıya sonrada gecenin dadasına alır götürür...Aslında aşkın olduğu yerde,bütün adamlığımızla biz vardık...Bir işçinin kalbinde ekmek gibi biz vardık..Bıraktıkları kadar adamız...

 

Bütün yokluğumuzda aşka ve sevgiye talipliğimiz her zaman devam edecek.Bir teoris şöyle demişti "Eğer uğruna ölecek birşeyiniz yoksa,bu sizin hayat mücadelenize müsait olmadığınızı gösterir.." İşte biz bu birşeyleri arıyoruz belkide...Kırılgan mektuplar yazıp olmayan adreslere yolluyoruz,kimbilir belki birgün doğru adresi buluruz ne dersin?...

 

Aslında hiçbirşey için geç değil ve geç değil birşey için hiçbirşey...Sarı odamın bir köşesine ölümümü koydum ve binlerce defa öldüğümü görüyorum,sonrada senin gözlerin gelir geçer içimden...

 

Yorgun bir İstanbul gecesi,bir zemheri akşamı...Özlemimiz gelecek baharlar gibi...İnsan bu kıvrım kıvrım akar misali akıyoruz işte bir bilinmezliğe...

 

 

03 07 2006...

Share this post


Link to post
Share on other sites

Sen Gülümse

Vücudumun hiç bir yerinde hareket yok. İç dünyamda nasıl fırtınalar kopuyor. İsteklerimi nasıl engelliyorum bir bilsem. Dudaklarını takip ediyorum ama konuştuklarını işitmiyorum. Ara sıra ellerine gözüm kayıyor.

Korkuyorum bakışlarımı hissedeceksin diye yada artık beni sevmediğini bilen insanların bunu fark etmesinden.

Sen sevmiyorsun, ben ne yüzsüzüm hala içim titriyor.

Aramızda diğer arkadaşların birbiriyle aralarındaki mesafe kadar mesafe var. Ne uzak ne yakın ve içimden keşke diyorum; keşke eline dokunabilsem.

Biliyorum hep daha fazlasını isteyeceğim. Sonra dudaklarını isteyeceğim, boynuna sokulup seni ciğerlerim patlayana dek bir solukta koklamak. Nefesimi bırakmak hiç aklıma gelmeyecek. Bir an kendimi çekip gözlerine kenetlenince, elim elinde, diğer elim saçlarına gidecek o zaman. Şimdiki gibi boş bakmayacaksın gözlerime. Öyle gözlerini kaçırmayacaksın sözlerin bitince. İçimde gördüğün ve kendinde karşılığını bulamadığın şey seni ürkütmeyecek; ne de olsa bir sevgidir bu. Tıpkı eskisi gibi sözler bitecek gözler konuşacak. Yürek isteyecek eller dokunacak. Ben seni delicesine öperken dilin bir fırsat bulursa sana olan isteğimin karşılığını verecek. Karşılık; seni seviyorum. Bir şey konuşmaya dilim varmıyor. Tek derdim sensin şu an. Yanından çekip gitsem sen de düşünür müsün; "bensiz ne yapacak sokaklarda". Ben yanından çekip gitsem; yapayalnız kalacağım. Birilerinin yanına gitsem; biliyorum ki onlar bana bir şeyler anlatırken ben göz yaşlarımı düğüm düğüm edeceğim. Sadece sadece senin gülebildiğin aklıma gelecek ve ben yine göz yaşlarımı tutamayacağım. Belki sinirden belki sensizlikten bilmiyorum ama seni hala seviyorum.

Sokak çocuğu en son bayramda şeker yemiş. Bir sokak çocuğuyum karşında; şekerim, canım seni öyle çekiyor ki... Yukarıda saydığım hisleri bir hissetsen o çocuğun en içten gülümseyişiyle sana ölesiye sarılacağım. İçinde yok olmamışsa bazı şeyler, bir şekerin yaşattığı gibi kolay mutluluklar yaşatabilirsin bu çocuğa. Ne olur bir kaç saniye de olsa konuşmadan gözlerime bak, hislerini ezme. Sağ yanımdasın, başını sağ tarafa hafif eğiyorsun. Nasıl bir işkence bu? Nasıl tutuyorum kendimi sana sokulmamak için. Eğer isteklerim yaşansaydı bitmeyecekti seni keşfim. Tutup kolundan seni çekip götürecektim. Sen ve ben ikimiz kalacaktık bir yerlerde. Şimdi gitme zamanı sanırım; kontrolü içimdeki sevgine veremem, daha fazla küçülemem. Bu gecelik bu kadar acı yeter. Nasıl olsa sen buralardasın, ben buralara uğruyorum; demek, acı sürecek.

Hapsettim kendimi buzdan parmaklıklara. Karlar yaprak yaprak dökülüyor. Hafif bir koku genizimi yakıyor. Bacalardan duman süzülüyor gökyüzüne. Hepsi yolunu takip ediyor. Ben de takip ediyorum, karda ayak izlerini. Ben gidiyorum yeni izler açıyorum, yaprak yaprak karlar kapatıyor izlerimi. Sarı sarı ışıklar pencerede. Sokaklarda kimse yok. Hiç ses yok. Bazen bir iki köpek uluyor aşağılarda. Çamlar zor taşıyor dallarındaki karları. İki yanda uzayan birer ağaç ve aralarında karmaşık dallar, sokak lambasının ışığı dalların önüne düşmüş. Dalların arasından arka tarafa gizleniyorum. Kimden saklanıyorum bilmiyorum ama bir şey beni oraya çekiyor. Bir sevişme aklıma geliyor burada. Seninle yaşıyorum. Senle yaşanan mutluluklar yada beni terkedişin aklıma geldikçe ağlıyorum; sen gülümse..

gülümse askım ......

Share this post


Link to post
Share on other sites

Seni Seviyorum

 

Seviyorum seni...Uçsuz bucaksız bir nehir gibi sana akıyorum...Gülüşlerini gördükçe çağlıyor umutlarım...İçimdeki tüm acılar eriyor sanki....Uçurumun kenarında nefes alırken acıya inat sana tutunuyorum. Hayata sımsıkı sarılıyorum...Baharlar nedense daha güzel...Rengarenk herşey....Her cicekte senin güzelliğini temaşa ediyor gözlerim.....Karanlıklarda boğulurken şimdi yıldızlara gülümsüyor çocuksu yüzüm...Çünkü seni seviyorum ve seviliyorum.

 

Her gülüşünde içimde baharlar nazlı bir gelin gibi diziliyor gözbebeklerime..Sürgün yemiş turnalar bile gökyüzünde gökkuşağıyla dans ediyor.. Nisan yağmurları o kadar ıslatmıyor kirpiklerimi..Baktığım her yerde gözlerin canlanıyor...Bir an üşürsem hayallerine dalmak bile yetiyor....Gözlerinde bestelenmiş nazlı türkülerle yollara çıkıyorum..Katığım, ekmeğim sevgin oluyor..Sana koşuyor yüreğim....Her gece gözyaşlarınla ıslanmış yağmurla öpüşüyorum artık...Her kelebeğe seni anlatıyor, sahile vuran her dalganın yüreğine tatlı gülüşlerini tasvir ediyorum...Yokluğunda kanayan dudaklarımda gelincikler, beyaz düşen saçlarıma yıldızlar konaklıyor...Her nefesini bahar, her gülüşünü bir ömür biliyorum...Çünkü seni seviyorum ve seviliyorum.

 

Kelimeler anlamını yitiriyor.. Seni anlatmaktansa seni “sende “ yaşıyorum....Duvara sarılan sarmaşık gibi, karanlıklara örtülen bir ışık gibi bende sana sarılıyorum....Fırtınalar susuyor senin geçtiğin sahillerde...Ayazlar konaklamıyor avuç içlerimde...Artık şiirlerim hüzünde ıslanmıyor.. Doğan güneş daha güzel, doyasıya gülümsemek ve sevginde nefes almak güzel.....Ayrılığında tutulduğum hastalık bile geçti..Acılarım eriyor günden güne....Üşümüyor yüreğim..Titreyen ellerim artık kalem tutuyor..Her satırında mutluluklarla sana akıyor fakir cümlelerim....Artık cümle sonundaki süslü kafiyeler hayatı yada seni anlatıyor...Her gülüş “seni” andırıyor..Hayat seninle daha güzel oluyor...Çünkü seni seviyorum ve seviliyorum.

 

Kırık aynalar bile şarkılarda senin gözlerini anlatıyor.Hüzün yok artık...Bulutlar bile kulaklarıma nağmeler fısıldıyor..Yağmurun her düştüğü yerde bir çicek ekiliyor senin adına..Kırıyorum pas tutmuş zincirleri.. Kısır döngüler başımı ağrıtmıyor..Karanlıklar içinde benliğimi aramıyorum...Yokluğun yitik düşmüyor tozlu yollarda..Her duvarda bir gülüşün çizili..Her cümlenden sonra içimden “ seni seviyorum “ demek geliyor....Aldığın her nefeste daha çok gülümsüyor yüzüm....Zaman sevdaya akıyor....Artık hüznün çeşmelerinden ayrılıkları içmiyorum....Sen varsın....Bir nefes kadar yakınsın...Umutlarım yüreğime dolmuş ve bahar ise gözlerimde ..Karakış olsa bile ben gözlerinde yaşıyorum güneşli sabahları....Çünkü seni seviyorum ve seviliyorum......

Share this post


Link to post
Share on other sites
tesekkür ederim bunu bir iltifatmı aalyım yoksa şiirden anlayan biri olarak bana verilmiş bir notmu :)

 

 

Bu bir gerçek -_- Şiirden otorite denilebilecek kadar anlarım, :clover:

Share this post


Link to post
Share on other sites
Bu bir gerçek -_- Şiirden otorite denilebilecek kadar anlarım, :clover:

o halde yazdıklarımıda oku bakalım ne düşünüceksin ve ne söliceksin :)

Share this post


Link to post
Share on other sites

Sevgi Nasıl Olmalı

yağmur gibi yağmalı insanın üstüne,bedeninin her hücresine işlemeli.

Bir kez geldiğinde kapına bir daha asla bırakmamalı.yüreğinin en kıymetli yerine kurulmalı ve bir ömür boyu saltanat kurmalı orda..

Baharda açan çiçekler gibi güzel ve büyüleyici olmalı..kar gibi beyaz,kardelen kadar yürekli olmalı

Ve bir çocuk misali masum olmalı.içmeden sarhoş etmeli insanı,o sarhoşluktan hiç uyandırmamalı

Yürekte hissedilmeli sevgi ve gözlerden okunmalı.

Kollarının arasında ana sıcaklığını hissettirmeli

zamansız gelen göz yaşları gibi cesaretli olmalı,her şeye göğüs gerecek kadar güçlü olmalı,her yıkıldığında ayağı kalkmalı ve kalktığı gibi savaşmalı

Ne rüya ne de masal olmalı,

Yaşanacak roman olmalı

her haliyle saf ve doğal olmalı

Ve sevgi öylece yürekte kalmalı

Share this post


Link to post
Share on other sites

Sevgiliye Açılmamış Mektup

Varlığın, yokluğuna özdeş şimdi…

Yazıyorum birkaç dakika ağlamışlığın ve gözyaşının üstüne…

 

Sen bulanıklaşsan da, gözüm hep ufuktaki yalnız haberciyi gördü… Buğulanmış cama çarparken yağmur damlaları, ben çizdim bir kâlp içine iki bedeni…

Zamanın bilmem hangi köşesindeydik hatırlamıyorum. İşime gelmeyen buluşmalardan kaçmadım sen varsın diye… Çam diplerinde petunyaları kuruturken ellerimizde, sen bana SENİ SEVİYORUM derken bile bakamıyordum gözlerine. Utancımdan … alışık olmadığımdan belki … belki de o öpülesi dudaklarından ayıramam dudaklarımı diye, korkumdan.. Farkına varamadım gerçeklerin.. Gözlerine saklanmış hainliği sezseydim eğer; … eğer, denizlerden çaldığın dalganın, bir mühür gibi yüreğime leke yapacağını çözebilseydim, mayasız öperdim seni.. Özüm’süz …

 

Güzel kelimeler istiyordum senden … Ay ışıklarıyla yıkanmış, okuyunca en çirkin anlarımın anlamlaştığı, okuyunca dokunduğun gözlerimin mızmızlaştığı …

 

Kulağımın arkasına fısıldanmış güzel kelimeler biriktirmiştim ben sana oysa… terk edip gitmeseydin ansızın; duyacaktın … Ben çırpınırken bir kaşık suyun derinliğinde boğulmamak için, sen görünce beni böyle çaresiz, beni böyle çırılçıplak; tutup çıkarırsın diye uzatmıştım ellerimi..Sen, biraz yukardan ifrit dolu yüreğinle bakıp gülmüştün hâlime.Oysa ben susmanı bekliyordum.. birde ıslak bedenimi sarmanı… bir “NEYİN VAR SENİN” e öyle ihtiyaç duymuştum ki o an; anlatmak istedim, ama sen … yoktun..!

 

Yıllar geçti aradan.. ve farkında olmadan…

Adımlarım daha büyük, daha hızlı ve daha sağlam…

Yokluğunda büyüttüğüm acılarımı her gün tazelemek zoruma gitmeye başladı. Ve hasretinin bitime uğraması gerekti. Eylüldü.. hüzün mevsimiydi.. nasıl unuturdum seni? Yaprakların salına salına karıştığı toprağı öpüyordum, “Vatanım” diye değil! Sen dön diye…

 

-Köylü kız- büyüsü bozulduğunda ben öğretmen olmuştum.. Hani rüyalarımın en güzel sahnesinde seyrederken, göz yaşlarımı tutamadığım … hani en mateminde gecenin; üzerimde bir hamal gibi taşıdığım sensizlik yükünü atmak istediğimde, düşünüp de derinlere daldığım….

Hatırladın mı?

Saçlarım; senin bildiğin kadar sıradan değil artık..

Gözlerime durulmayı öğrettim..

Dudaklarıma kilit vurdum konuşmasın diye..

Yüreğimdeki seni her gece zindana attım bensizliğin acısını, sensizliğin acısını çektiğim gibi çek diye! !

 

Gitme Sevgili!

Sokak aralarında yitirdiğim aklımı geri ver bana.. yüreğim yüreğinde.. Böyle kuru bir beden ne işe yarar sensiz.. Ya dünümü ver, yada hakkımı! çok mu arzu ettiklerim?

Hayatının kısa film akropollerinde hiç mi karem yok? Senaryoda figüran olarak ölmek istemiyorum.. al beni de gözlerine…

Gözünle gördüğün her seksiyonda bir sahtekârlık, her parselinde acı ve göz yaşı… Güzel kelimelerinden duymak istiyordum bir ikindi çayı ertesinde.. Dudaklarından dökülmedikten sonra, adıma yazılan mektupların ne albenisi var ki?

 

Evlendim…Soğuk duvarlarında, gece lâmbasının aydınlattığı kadar görebildiğim dünyanın eşiğinde, bedenimi saran başka kolları sen zannedip doyasıya, hissedilmeyen kokunu sineye çektiğim günler aklıma geldi..

 

Evlendin…İkinci sayfa haber bültenlerinden öğrenmek istemezdim… Bilmek isterdim yerime koyduğun biblonu… Kim bilir hangi Can sırada bekliyordu Yanmak için… Farkında olmadan işlediğin günahın bedelini ödeyeceksin demiştim … Yüreğimi yüreğine koymuş olsaydın farkına varırdın süzülmemiş gerçeklerin… Arsız gönül kuşun konmuştu bir başka evin bir başka penceresine…Açar mıydı? …

 

Yıllar geçti aradan … farkında olmadan.

Cebimde kimsenin göremediği bir öfke saklı sevdiğim… Çıkardığımda dağ dayanmaz ki gönlün dayansın? Ben, kaybolmuşluğun sefasını sürerken, sen, bensizliğin nedametini çekiyorsun… Hissediyorum bunu…Ne ektin ki biçesin?

 

Beni arıyorsan;

Yokum! !

Sisle çevirdiğin bu evren, artık benim olmadığı kadar, seninde değil! !

Zaman hızla akıp gidiyor..

Yıllar sonra bugün, bakıp da halime gülmeyeceğim… Gözlerime durulmayı öğrettim…

Dudaklarım, dudaklarında güneşe selam çakmayacak artık..

Erkekçe, namusluca çekip gideceğim gözlerinin önünden;

Arkasına bile bakmadan…

Dur! !

Yaklaşma…

Yollarına toz olduğum sevgili! !

Dudak büktüğüm gidişine…

Yüz eskittiğim zamanla..

Ey Yüreğimi yüreğine bir kez olsun konuk edemediğim sevgili! ! !

Dokunma ellerime..

O eller ki, zamanın bir köşesinde, okul kaçışlarının heyecanıyla atan kâlpleri bir bedene dolduran; sonra Tek can ile kenetlenip kaderin vahametini inadıyla kıran eller…

 

Git..

 

Varlığın, yokluğuna özdeş şimdi…

Yazıyorum birkaç dakika ağlamışlığın ve gözyaşının üstüne…

Share this post


Link to post
Share on other sites

Sevgiliye Mektup

Önümde duran boş beyaz bir kağıtla ne yapsam diye düşünüyorum

Kağıttan bir gemi yapıp denizleri mi fethetsem?

Yada Masanın bir bacağı kısa, onun altına mı koysam?

Yoksa sık sık seninle ilgili unuttuğum şeyleri yazıp duvaramı assam?

Yok en iyisi oturup sana bir mektup yazıyım.

 

Sana olan sevgimi yazıyorum;

Seni nasıl sevdiğimi anlaman için.

Hayallerimi yazıyorum;

Senli yarınlarımız için.

Sonra sana bakışımı yazıyorum;

Sonsuzluğu görmen için.

Ve birde yıldızları yazıyorum;

Oradan bana baktığında görmen için.

 

Yanına gelmek istiyorum.

Ellerini tutmak, gözlerine bakmak,

Tenini tenime deydirmek,

Saçlarını okşamak,

Yüreğini hissetmek,

Nefesini içime çekmek istiyorum.

Ve sana şunu söylemek;

Hem de haykırırcasına “seni seviyorum” demek istiyorum.

 

Eğer senin de önünde boş beyaz bir kağıt varsa

Otur sende bana bir mektup yaz.

Unutma burada senin gibi hisseden,

Senin gibi seven biri var.

 

İşte mektubumun sonuna geldim

Sana göz yaşlarımla ıslanmış bir mektup yolluyorum

Çünkü sen benim binlerce göz yaşımdan oluşandın

Sakın sen ağlama, üzülme

Çünkü bana sen lazımsın…

Share this post


Link to post
Share on other sites

Sevgiliye Mektup

Önümde duran boş beyaz bir kağıtla ne yapsam diye düşünüyorum

Kağıttan bir gemi yapıp denizleri mi fethetsem?

Yada Masanın bir bacağı kısa, onun altına mı koysam?

Yoksa sık sık seninle ilgili unuttuğum şeyleri yazıp duvaramı assam?

Yok en iyisi oturup sana bir mektup yazıyım.

 

Sana olan sevgimi yazıyorum;

Seni nasıl sevdiğimi anlaman için.

Hayallerimi yazıyorum;

Senli yarınlarımız için.

Sonra sana bakışımı yazıyorum;

Sonsuzluğu görmen için.

Ve birde yıldızları yazıyorum;

Oradan bana baktığında görmen için.

 

Yanına gelmek istiyorum.

Ellerini tutmak, gözlerine bakmak,

Tenini tenime deydirmek,

Saçlarını okşamak,

Yüreğini hissetmek,

Nefesini içime çekmek istiyorum.

Ve sana şunu söylemek;

Hem de haykırırcasına “seni seviyorum” demek istiyorum.

 

Eğer senin de önünde boş beyaz bir kağıt varsa

Otur sende bana bir mektup yaz.

Unutma burada senin gibi hisseden,

Senin gibi seven biri var.

 

İşte mektubumun sonuna geldim

Sana göz yaşlarımla ıslanmış bir mektup yolluyorum

Çünkü sen benim binlerce göz yaşımdan oluşandın

Sakın sen ağlama, üzülme

Çünkü bana sen lazımsın…

Share this post


Link to post
Share on other sites

Mükemmel,

 

Acı çekmek, insana güç verir, kazanılımları vardır, şiirlerini okuyunca aklıma Nietzsche ağladığında geldi , şirrlerinde çekilen acılarla orantılı olarak kazanımları olmuş bir şair görüyorum, ve büyümüş bir şair, acılar insanı büyüttürmü demeyin, büyütür insanı güç verir, ve bu herzaman böyle olmuştur,

Niche ağladığında,bir alıntı

 

SALOME'YE

 

 

Denizleri seviyorsan, dalgaları da seveceksin

 

Sevilmek istiyorsan, önce sevmeyi bileceksin

 

Cenneti de gördüm cehennemi de

 

Öyle bir aşk yaşadım ki

 

Tutkuyu da gördüm pes etmeyi de

 

Bazıları seyrederken hayatı en önden

 

Kendime bir sahne buldum oynadım

 

Öyle bir rol vermişler ki

 

Okudum okudum anlamadım

 

Kendi kendime konuştum bazen evimde

 

Hem kızdım hem güldüm halime

 

Sonra dedim ki 'söz ver kendine'

 

Denizleri seviyorsan, dalgaları da seveceksin

 

Sevilmek istiyorsan, önce sevmeyi bileceksin

 

Uçmayı seviyorsan, düşmeyi de bileceksin

 

Korkarak yaşıyorsan, yalnızca hayatı seyredersin

 

Öyle bir hayat yaşadım ki, son yolculukları erken tanıdım

 

Öyle çok değerliymiş ki zaman

 

Hep acele etmem bundan; anladım...

F.NIETZSCHE

Share this post


Link to post
Share on other sites

Join the conversation

You are posting as a guest. If you have an account, sign in now to post with your account.
Note: Your post will require moderator approval before it will be visible.

Guest
Reply to this topic...

×   Pasted as rich text.   Paste as plain text instead

  Only 75 emoji are allowed.

×   Your link has been automatically embedded.   Display as a link instead

×   Your previous content has been restored.   Clear editor

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

Sign in to follow this  

×
×
  • Create New...

Important Information

By using this site, you agree to our Terms of Use.