Zıplanacak içerik
  • Üye Ol
  • başlık
    6
  • yorum
    5
  • görüntü
    18.294

Bu blog hakkında

uğrarım arada sırada...

Bu blogdaki başlıklar

 

kıyamet teorisi.

herkes sustuğunda, kulaklarımdaki çınlamanın şiddeti sarıyor kafamın içini. tehlike anında çalan sirenler gibi... gecenin bir yarısı hava saldırısı olmuş da, sığınaklara çağırıyorlar beni. karartmalar sarmış tüm pencereleri. sanki evler küsmüş sokaklarına da kapatmışlar gözlerini. balkona çıkıp da sigara içen yok. dumansız hava sahası ilan edilmiş tüm açık alanlar. neyse ki hala kapalı alanlarda sevişmek serbest. yoksa nesli tükenirdi güzelim insanlarımın...

iyi insanlar yalnızca filmlerde var artık. zaman makinasını kullanabilse herhangi biri geçmişe gidip bahis oynardı daha zengin olmak için. daha rahat daha güzel bir hayatı kendi tekeline alıp umursamadan kız kulesinin, boğazın ortasında suları çekilmiş, kuraklığın ortasında yapayalnız kalacağını, bahama adalarından birini satın alır giderdi bu coğrafyadan... sanki siz aksini mi yapacaksınız? sanki ben yapmayacak mıyım?

insan aklını uyuşturup düşünmesini engelleyen her türlü afyon için caizdir diye bir fetva bekliyorum, diyanetimin başına geçirilen ve yalnızca gerçek hayatta olacak kadar kötü insanlardan. sonra da bir yalanlama, biz yazmadık hesabımız ele geçirildi falan filan... kimse hesabı ele geçirenin hesabın asıl sahiplerinin akıllarından geçenleri yazdığı gerçeğinden bahsetmeden, bu 'pardon aldatıldık!'ı sorgulamayacak nasıl olsa, yeni bir 'pardon'a kadar... yeni bir pardona kadar neleri unutacağız biz! tuhaf. alzhemir yaşayan bir toplum olduk. yıllar öncesinden ruhumuzda izler bırakan onlarca acıyı hüsranı dün gibi hatırlarken, dün söylenen sözleri unutup bugün söylenen yalanlara bu kadar kolay inanıp kabullenmemiz öyle değil mi? sanırım bu unutkanlık kıstası günden dakikalara düşmüş durumda. neyse, ne diyordum?

okyanuslardaki gulf-stream akıntılarındaki değişimin bir gün bu dünya üzerindeki herkesin, dolayısıyla hepimizin belasını verecek olmasını dert etmek yerine, dün gelen elektrik faturasını son ödeme tarihinde ödeyebilmek için hangi ihtiyaçlarından kısıntı yapması gerektiğini hesaplama konusunda uzmanlaşan insanlarımızın sahip oldukları bu zihinsel aktiviteyi daha yararlı işlerde kullanması herkesin menfaatine olurdu. ama insanların/mızın elindeki bu muazzam gücü fatura sorununu halletmek yerine başka işlerde kullanma şansları olsaydı sanırım gulf-stream akıntılarındaki sorun listenin en dibinde bile yer almazdı. çünkü yarın uyanınca üzerimize ne giyeceğimiz, nereye gideceğimiz ve sosyal medya hesaplarımızda bizi kim beğenmiş, kim gizliden takip etmiş gibi daha önemli sorunlarımız var. bir de sevdiğimiz neden bizi sevmiyor, sevmediğimiz dibimizden ayrılmıyor gibi bir türlü çözemediğimiz denklemlerimiz var. en kral sayısalcı arkadaşı getirin bu denklemle kafayı yer!

yazılı ifade yeteneği gelişmiş birinin kendini konuşarak anlatamamasının ironisi altında eziliyorum bazen. bir sürü dişlilerden oluşan eski bir saat gibi. çalışıyor ama nasıl çalıştığını anlayamadığım için akrebi kovalayan yelkovan gibi koşturup duruyorum peşinden. üzerinden geçtiğim rakkamlarla anlatmaya çalışıyorum yaşadıklarımı. göstererek... belki bu yüzden konuşamıyorum. benim gördüklerimin sesli ifadelerde bir karşılığı yok ki, düşündüklerimin olsun. sözel ve sayısal yetersizliklerimi görselliğimin ardına saklanarak ifade etmeye çalışıyorum. anlamak kolay değil, anlatamadığımdan biliyorum. uyarıları görmezden gelmek, başınıza gelecek felaketlerden korumuyor sizi. en fazla son ana kadar huzurlu ve sakin kalmanızı sağlar. bunun kime ne faydası var emin değilim. gulf-stream akıntısının bir gün akmaktan vazgeçip tepenize tsunami dalgası halinde bela olmasına dek diyanetinizin başındaki insanların söyledikleriyle vakit geçirmeniz gibi...sahi, nasıl başarıyorsunuz, tüm bu olan biten, olan ama bir türlü bitmeyen saçmalıklar karşısında hala huzurlu kalmayı?

Johnydoe

Johnydoe

 

Korku İmparatorluğu...

Dilinin sürekli olarak kırık dişinin üzerine gitmesi gibi yaralarımızla oynayıp durmamız. İyileşmek, iyi hissetmek gibi bir kaygımız görünürde olsa da içten içe o acıyı, ağrıyı çekerken kendimizi önemli sandığımız için mi, iyileşmesine izin vermiyoruz. Sanki o yara iyileşirse yaşadıklarımız da o yarayla birlikte kaybolup gidecek. İnsan geçmişte yaşadıklarını unutmaya başladığında nasıl bir insan olabilir ki? Geleneksel anlayışa sahip toplumlarda değişimlere karşı direnç göstermek sanki doğuştan verilen bir yetenek gibidir insana. Bilincin ötesinde bir refleks gibi değiştiğini hissettiği anda karşı koyar. Çoğu zaman bunun farkında bile olmadan, karşı koyuyor gibi değil de, kendini koruyor gibidir. Oysa tek yaptığı kafasını toprağa gömmektir. Bunu fark etmemek için daha çok kapatır kendini. Bir süre sonra kopar gerçeklikten. Başka, başkasının gerçeklerine sahip çıkmaya savunmaya başlar. Çünkü başkasının sahip olduklarını savunmak kendi sahip olduklarını savunmaktan her zaman daha kolaydır. Kaybetse bile zarar görmeyeceğini bildiği için rahattır. En fazla başka bir gerçeklik bulup ona sığınır.

Başkalarının parasıyla kumar oynayıp sürekli kazanan ama beş kuruşu olmayan bir kumarbaz tanıdım. Neden diye sordum. Neden kendin için oynayıp kazanmıyorsun ve bu sefaletten kurtarmıyorsun kendini? Oynadığını söyledi eskiden. Herşeyini kaybettiğini. Kaybetme ve sonrasında bu kaybetme duygusuyla karşı karşıya kalma korkusunun tüm benliğini ele geçirdiğini, doğru zaman da doğru riskleri alamadığını ve bu yüzden kaybetmeye mahküm olduğunu. Çok yetenekli ve akıllı olsalar da çalıştıkları iş yerlerinde yükselip mevki sahibi olmak yerine daha az kazanmaya tamah edip hayatları boyunca yerlerinde sayan, hesaplayamadıkları bir felaket başlarına geldiğinde ise kaybolup giden insanların da açıklaması çok farklı olmayacaktır. Bir gün tamamen yıkılıncaya dek almadıkları risklerin rehaveti ve rahatlığıyla oldukları yerde saymayı tercih ederler. Kaybetmek istemezler. Çünkü oynadığın kumarda orataya koyduklarının büyüklüğü, sonrasında olacakları düşündüğünde başına gelecek felaketin de büyüklüğünü gösterir insana. Tüm elindeki yetenekleri aklı ve tecrübeyi başkalarının kazanması için harcar dururlar. Kaybedecekleri en fazla standart bir iştir ve bu işi her yerde bulabileceklerini düşündükleri için algıları korkuyla gölgelenmez. Bu yüzden başarılıdırlar ama bu başarı diğerlerine hizmet eder.

İnsanın ruhundaki yaralarla elindekileri kaybetme korkusu aşağı yukarı benzer şekillerde hayatlarını olumsuz etkiler. Birey bunun farkında olsa bile az önce bahsettiğim nedenlerden dolayı ikisinden de vazgeçemez. Bir kadının yetişkin olana kadar babasından şiddet ve baskı görmesi onu ne kadar olumsuz etkilese de o kadınların aşık olduğu adamların da babalarına benzedikleri, kimi zaman bunun farkında olarak kimi zaman farkında olmadan o adamları seçmeleri de bu şekilde açıklanabilir. Gelenekçi ve ataerkil bir toplumda yaşıyor olmamız, kocasından ya da sevgilisinden şiddet gördüğü halde yine de ondan vazgeçmeyen kadınların bu davranışını açıklamaya yeterli değil görüşündeyim. Bastırılmış kişilik, özgür bir birey olmanın risklerini almak ve kendi kararlarını vermek yerine, hayatlarını çekilmez kılan erkekleri tercih etmeleri, o erkeklerden gördükleri zararı kendi sorumluluklarının sonucunda kaybettiklerinin vereceği zararla karşılaştırıp bilineni tercih etmeleri, yetenekli ve akıllı odluğu halde mevki sahibi olmak yerine ait olduğu yerde sebat edenlerle, geçmişinden gelen yaraların kapanmasına izin vermeyip o yaranın bilindik acısına sahip çıkıp iyileşmesine izin vermeyenlerle aynı nedenden kaynaklanmaktadır. Bilinen acı, bilinmeyen acıya tercih edilir. Çünkü yetiştirilirken olasılıkların en kötüsüne hazırlıklı yetiştiriliyoruz. Daha çocukluktan itibaren, terli terli su içme hasta olursun, evden uzağa gitme kaybolursun, annenin elini bırakma seni çingeneler çalar, yalan söyleme Allah baba seni çarpar.... vb. gibi hep olumsuzluk içeren örneklerle kişiliğimiz baskı altında büyütüldük. Elbette ki bu uyarılar doğru ve yerinde uyarılar ama bize bunları yapma dedikten sonra şunları yapabilirsin böyle daha iyi olur diye seçenekler sunulmadı. Bu yüzden biz ne zaman sokağa çıksak ya hasta oluyoruz, ya kayboluyoruz ya da çingeneler bizi çalacak diye korku içinde yaşıyoruz. Büyümüş olmamız bu örnekleri çeşitlendirerek arttırdı sadece bu.

Johnydoe

Johnydoe

 

Kadın Ko(r)kusu

Açlığı 'güç' olan birini kontrol etmek kolaydır. Tüm diğer ihatiyaçlarının önüne güçlü olmayı koymuşsa insan bu zehirle başkalarının kontrolünde olduğunun bile farkına varamaz. Güce ulaşma yolunda her kalıba girebilir, amacı uğrunda tüm benliğinden vazgeçebilir. Bazen ulaşamayacağını bile bile güç kırıntıları için yok olmayı bile göze alabilir.

içinde yaşadığımız toplum düzeninde belki de en kolay kontrol edilebilir bireyler bunlardır. bu düzeni kontrol edenler gerçek güç sahipleri, güce ulaşma yolunda gözünün karartmış kişileri kullanarak yerlerini sağlamlaştırırlar. çünkü basittir onları yönledirmek. labirentin çıkış yerine gücü koyarlar, sonra olabildiğince karmaşık hale getirirler koridorları. sürekli olarak dikte ederler, güce ulaşmak için, mutlu olmak için, tatmin olmak için şunları yapmanız gerekiyor diye. diğerleri söylenenleri kabul edip beklenen tepkileri verirler. güç, zengin olmaktır, zengin olmak için ünlü olmak gerekir, ünlü olmak için popüler kültür enjekte edilir toplumun damarlarına. bunun en kolay yolu izlenilen televizyon programları. yalan kurgulanır, sıradan insanların da ünlü dolayısıyla zengin ve güçlü olduğu hikayeler sunulur. güç hırsıyla tutuşan ama oturduğu koltuktan kalkmaya üşenen insanlara umut vaat edilir. bir gün siz de böyle olabilirsiniz diye. kalkmaya üşenen insan, uykusu gelince yatağına gider, sabah hava aydınlanmadan işine, sonra akşam geri geldiğinde tüm gün yaşadığı saçmalığı, hizmet ettiği güç sahiplerini unutmak için aptal kutusunu açar ve koltuğuna oturur. yeni hikayelerle uyuşturur aklını, bir sonraki neden ben olmayayım?!

güç, birliğin, bir olmanın ardına konur sonra. birlikteysek güçlüyüzdür der, gücün gerçek sahipleri. sonra korkuları yaratırlar, tüm dünya bizim birliğimizin karşısında, bizi bölmek istiyorlar, bizim güçlü olmamızı istemiyorlar, bizi bölerek yok edecekler! derler... güç aşkıyla yanıp tutuşanlar, birlik olma yolunda saf tutarlar. liderlerinin bir sözüne bakarlar düşünmeksizin, sorgulamaksızın. çünkü tüm dünya onlara düşman, tüm dünya onların yok olmasını istiyor, dünyanin işi yok, onun güçlü olmasını istemiyor... lierleri sağa gidin der, hepsi birlik olarak sağa gider, sonra sola gitmeleri emredilince neden sağa gittik diye sormazlar. çünkü sonunda güçlü olacaklar...

güç, ilahi inancın ardına konur. gücün gerçek sahipleri der ki, iman sahibi olanlara cennet mükafattır, bu dünyada çok zorluk çekmiş olabilirsiniz, baki olan diğer dünyadır... derken kendilerinin bu dünyada sürdükleri sefayı mümkün olduğunca örtbas ederler. güç açlığıyla yanan yığınlar yeterince şükrederlerse bu dünyada olmasa bile diğer dünyada güçlü olacaklarına biad ederler. dinlerler liderlerinin sözünü, onların istediği şekilde iman eder, istemediği şekilde lanetlerler. hayatları boyunca güçlü olamayacaklarını düşünseler bile şükretme mekanizmasıyla kendilerini kullananların beklediği gibi davranırlar, kendileri gibi değil...

açlığı güç olan birini kontrol etmek kolaydır. onları düzene adapte etmek kolaydır çünkü doğru şekilde yaklaşılırsa tepkileri ve tercihleri de tahmin edilebilir olur. kimini zengin olmakla kandırırsın, kimini birlik olmakla kimini imanla... ama mutlaka kanacakları bir yol vardır. çünkü tahmin edilebilirler. açlığı sevgi olan biri ise tercihlerinde tutarsızdır ve önceden tahmin edilemez. işte mevcut düzenin sahiplerinin en çok korktukları bireyler bunlardır. kontrol edilemezler. bir kadını seven erkeğin, ya da bir erkeği seven kadının ne zaman ne yapabileceği, nelerden fedakarlık edeceği öngörülemez. bunları ne televizyon izleterek uyuşturabilirsin, ne milliyetçilik, bir olmak kaygısıyla korkutabilirsin ne de iman gücüyle yapacaklarından vazgeçebilirsin. çünkü aşık olan insanın parayla işi olmaz. aşık olan insanın milliyeti olmaz çünkü başka ırktan birine sevdalanabilir. aşık olan insanın sevdasının karşısına imanı koyamazsın çünkü kalbiyle hareket eder, biad etmez. tanrı korkusuyla insan aşkı arasında sıkıştıramazsın. bir yerde mutlaka hata verir, ya kendini yakar, ya imanını...

bu yüzden düzeni yöneten gerçek güç sahipleri, toplumları yönetirken sevgiye aç olan insanları bastırmak için kendilerine göre kurallar koydular. en basiti ve tartışmaya en kapalı olanı, kadını kapatmak oldu. kadını bir insan olmaktan çıkarıp, el değmemesi gereken, sadece erkeğin ait olabileceği bir malmış gibi davranmasını dayattılar. erkeklere ise el değmemiş bir kadınla evlenmeyi şart koştular. kadınlar önce saçlarını örttü, sonra başka erkeklerle aynı ortamda oldukları zaman vicdan azabı çekmeye başladılar. içten içe bunun yanlış olduğunu bilseler de daha yüce bir aşk için, tanrı aşkı için buna katlanmak zorunda olduklarına kendilerini inandırdılar ki, bunu yaparken de en çok kadınlar diğerlerini etkiledi. erkeklere ise daha çok müsamaha gösterdiler. diledikleri kadınla birlikte olabilecekleri ama evlenecekleri zaman, el değmemiş olanı seçerlerse diğer aptıklarının bir önemi olmadığı öğretildi ki bu da işlerine geldi. bu dayatmalardan sonra ne kadınlar ne de erkekler sevdikleriyle birlikte olmak yerine, kurallara uymayı tercih ettiler. sevgiyi çıkardılar denklemden, çünkü işin içinde sevgi varsa, tüm zenginlikler, ırkçılıklar, inanç farklılıkları anlamasız kalıyordu. insanı, sevmek için insan olması yetiyordu. bu güç sahiplerinin işine gelmedi. kadını kapattılar. toplumdan soyutlayıp onları değerli mal haline getirdiler. bunu yaparlarken kendilerini ayrı tuttular ve kimse farkına varmadı.

bugün, yaşadığı hayatta mutlu olan sadece güç sahipleri. bir avuç azınlık. geri kalan çoğunluk şükür mekanizmasının ardına sığınıp sıranın onlara gelmesini bekliyor. ya kadınlar? bir külçe altından değerli olmak karşılığında, kendilerini kapatıp, mal olmayı kabul mu ediyorlar? insanın sevmesinden korkuyorlar. çünkü en büyük devrimler aşkla başlamış tarih boyunca. bunu bildikleri için kadınları özenle saklıyorlar... ya kadınlar? neden saklanıyorlar? hiç mi sevmiyorlar?

Johnydoe

Johnydoe

 

Merak Ediyorum...

İnsanlar ne anlama geldiğini bilmeseler di, idam mahkumuna infazdan hemen önce bir sigara uzatmazlardı... Ama bu tabiiki sigaranın iyi birşey olduğunu göstermez... Ama bazılarının hayatını daha katlanabilir kıldığı su götürmez bir gerçek...   'Bazı hayatlar ayık kafayla yaşanamayacak kadar ağır geliyor insana' demişti bir dostum. İnsan neden yaradılışını sorgular? Başına gelen felaketlere kendinden başka bir sorumlu bulmak için olabilir mi? İnsan yaşadığı her kötü olayın sorumlusunun sadece kendi seçimlerinin bir sonucu olduğunu bilse ve kabul etse yinede yaşamaya devam edebilirmiydi? merak ediyorum bazen...   Gerçekten kötü insanlar var mı? Bile bile başka birinin kötülüğünü isteyen? Nedeni ne olursa olsun, başka birinin hayatını karartan insanlar nasıl düşünüyorlar? Gerçekten kötüler mi yoksa şartlarmı onları buna zorluyor? Basit bir örnek:   Çalıştığınız işyerinde yükselmek, daha iyi bir maaş almak dolayısıyla daha iyi bir hayat sürebilmek için yanınızda çalışan arkadaşınızın üzerine basmanız gerekiyorsa bunu yaparmıydınız? Onun hayat şartlarının daha kötü olacağını bilerek, buna neden olacağınızı bilerek yinede bunu yaparmıydınız? Bu bizi gerçek anlamda kötü yapar mı?   Bir de şöyle düşünün. İş arkadaşınızın hayatının düzelebilmesi için sizin hayatınızın daha kötüye gitmesi gerekiyor. Bu arkadaşınıza izin verirmiydiniz? Yada şöyle diyelim ses çıkarmazmıydınız?   Belki de bizi bu yollara girmeye mecbur bırakan düzen asıl sorumludur. Arkadaşınızla birlikte çalışıp kimsenin kaybetmediği bir düzen olsa daha iyi olmazmıydı?   Belki de olması gereken bize göre doğru neyse o yolda devam etmek. Sonunda kaybetsekte kazansakta kendi bildiğimiz yapmak. O halde neden işler kötü gittiğinde tanrıya dönüp soruyoruz:   Neden böyle diye....   Bazen meraak ediyorum. Herkesin kazanacağı bir yol yok mu bu dünyada?

Johnydoe

Johnydoe

 

i have nothing, if I don't have you...

İlk onu tanıdığımda lise 2. sınıftaydım. Daha yeni yeni yabancı müzik dinlemeye başlamış fazla kimseyi tanımıyordum. Kız arkadaşımın baskısıyla gittiğim ilk romantik sinema filmiydi bodyguard. O dönemde matineler sürekliydi ve sabah girip akşama kadar çıkmayabiliyordunuz sinemadan. Defalarca izlerdik Bodyguard filmini yanlış hatırlamıyorsam 18. den sonra bıraktık. Her izleyişim de en son sahnedeki and i will always love you solosunda gözlerime hakim olamaz bir iki damla yaşı çaktırmadan silerdim. Sesi öylesine etkiliyorduki beni. Hiç ingilizce bilmememe rağmen ezberlediğim ilk ingilizce şarkılardan biriydi o.   Filmi defalarca izledikçe run to you şarkısının o sakin melodisi ruhumu esir aldı. Filmdeki kızkardeşiyle veranda da oturup birlikte söylediği o ilahi jesus loves me, gerçekten ruhani bir yanı varmıydı o dönemde benmi öyle hissederdim bilmiyorum ama huzur verirdi. Ve ergenlik bunalımlarımda desteğim olan i have nothing şarkısı... Sanki film bir film gibi değilde şarkılar için çekilmiş uzun bir videoklip gibiydi. Bütün senaryo şarkılarla bağlantılıydı ve o eşsiz ses eşsiz yorum beni kendimden alıyordu.   gidip harçlıklarımdan para biriktirip aldığım ilk orjinal yabancı albümdü o filmin soundtrack albümü ve tek nedeni Whitney Houston'dı.İlk defa bir kızı öperken dinlediğim şarkı onun şarkısıydı. <ilk defa dinlerken ağladığım şarkı da onundu. Hayatımdaki ne çok ilke imza atmış... Benim gibi dünya üzerinde kaç kişinin hayatında yer etti kimbilir...Albümleri milyonlarca sattı yüzlerce ödül aldı. nasıl büyülü bir sesti onun ki? insanları bu kadar etkiledi. Zaten iyiler her zaman genç, yakışıklı ve güzel ölürler kuralına uymak zorundaydı sanki... biraz daha dayanamazmıydı... 150 kiloluk ihtiyar mendebur, kartlaşmış sesiyle sıradan bir eski iyi şarkıcı gibi ölmek varken, neden bunu seçti bilmiyorum. Son röportajlarından birinde artık güzel şarkı söyleyemediğini söylemiş... bütün hayatı şarkı söylemekmiydi bilmiyorum ama sanırım bu ölmek için geçerli bir sebep gibi görünüyor... zirvede bırakıp efsanelerin arasında yer almak...   o her zaman gecenin kraliçesi olarak hatırlanacak... belki de şarkıları yıllar boyunca birçok düğünde ilk dans şarkısı olarak çalınacak... yine de erken bir ölüm bu. erken bir ayrılık. yaptığı seçimler kötü olabilir, yaşadığı hayat kötü olabilir ama onu benim gibi sevenlere bunu yapmamalıydı demek geçiyor içimden... ama yinede kızamıyorum ona... hiçbirzaman kızmayacağım ve hayatımın sonuna kadar ona teşekkür edeceğim... kattığı güzellikler için. Huzur içinde yat Whitney... Rest in Peace....

Johnydoe

Johnydoe

 

Mısır

Tarih tekrrür etmek zorunda mı? Son gunlerde Mısır'da olanları düşündükçe, oynanan oyunları, tezgahları. Yıllardan beri çok iyi bir hayat sürmeyebilrlerdi ama neden bugune kadar kimse kalkıp isyan etmedi? Toplumlar refah ve huzur içinde yaşadıkları sürece isyan etmezler. Ama onların elinden hakları alınmaya başlandığında ses çıkarmaya başlarlar. Peki ne değişti de Mısır daki halk birden galeyana gelip isyan etti?   Tuhaf bir durummu sadece bana mı garip geliyor bilmiyorum. Kötüde olsa bir düzen içinde yıllardır yaşayan bir halk, özgürlük için birden ayaklanmayı istediler ve yaptılar. Sonuç? Hergün onlarca ölü, kaos, karmaşa ve bölünme... İstedikleri gercekten bumuydu? Baskı rejiminden bu kadar mı nefret ettilerki simdi birbirlerini öldürme pahasına rejim değiştirdiler.   Haber bültenlerinde Mısır'dan gelen haberleri izledikçe komplo teorileri üremeye başladı. Sanırım bu benim rahatsızlıklarımdan biri. Diyelim ki zengin kaynakları olan bir ülke var. Ve sizin zenginliğiniz bu ülkenin kaynaklarını elde etmeye dayanıyor. Bu kaynaklara ulaşmanın iki yolu vardır. Birincisi ordunuzu askerinizi gonderip ülkeyi zorla ele geçirirsiniz ki, bu en son ikinci dünya savaşı sırasında yapıldı ve çok maliyetli olduğu ortaya çıktı. İkinci yol ise bu ülkenin kaynaklarını size gönüllü olarak açmasıdır. Bu biraz daha uzun vadede ama daha az masraflı bir yoldur. Üstelik yardımcı olma yolunda olduğunuz için itibarınızda artacaktır.   Peki silah kullanmadan bir ülkeyi nasıl işgal edersiniz? Bunun da temelde çok basit iki yolu vardır. Birincisi ve en çok kullanılanı o ülkenin iktidarıyla yakın ilişkiler içinde olmaktır. İktidara gelmesi muhtemel siyasi bir oluşumu çaktırmadan desteklersiniz. Bu oluşum iktidara gelince diyetini öder. İkinci yol ise mevcut iktidarın karşısına güçlü bir muhalefet çıkarmak yada mevcut iktidarın prestijiniz dünya kamuoyu onunde yerle bir etmektir. Örneğin; diktatör, azınlıklara iyi davranmayan, halkını ezen, özgürlükleri kısıtlayan bir iktidar olduğunu her fırsatta manşetlere taşımak.   Mısır da olan biten sanırım bu son söylediğime benziyor. Diktatörlük rejimiyle yöneldiğini biz son bir yılda öğrendik ama yıllardır boyleydi bu ulke. Yıllardır insanların hakları ellerinden alınıyordu. Bunu yıkmanın en kolay yolu muhalif adı verilenleri örgütleyip birleştirerek desteklemek. Boylece size yakın birileri ulke basına gececektir. Gercekten bu yakın birileri ulke basına gectimi? Hayır ulke kaos icinde biraz daha zamana ihtiyac var. peki bu boşluk kimin işine yarıyor? O ülkeye yapılan silah satışlarını, ülkenin yeniden yapılanmasını sağlayacak kimse onun işine yarıyor.   Peki kimin canı en çok yanıyor? Mısır halkının. Kimin umurunda bu durum?   Bu düşünce fırtınası içinde aklıma ülkemiz geliyor. 99 yılında yaşanan büyük ekonomik kriz ve sonra bir siyasi partinin gelmesiyle sanki sihirli bir asa değmiş gibi herşeyin birden yoluna girmesi. Ekonomik anlamda çok bilgi sahibi değilim ama bir ülkenin ekonomisini bu kadar çabuk çökmesi ve daha hızlı düzelmesi benim tuhafıma gidiyor. işi bilen hiçbir ekonomistte bu tuhaflığa değinip iki satır açıklama yayınlamadı. Bu daha tuhaf bir durum. Bir gecede batmıştık. Yarı yarıya fakirleştik. Tam da o dönemde seçime girdik. tahmin edin ne oldu. Ülkeyi batıranlara haddini bildirip yepyeni birilerini seçtik. Doğruyu seçmiş olmalıyız o günden sonra ekonomi hep iyiye gitti. Hep düzeldik. Bir daha devaluasyon olmadı. Kimse işsiz kalmadı. Kimse aç kalmadı fakirleşmedi. Ve bunu yıllardır kimsenin yapamadığını bir siyasi parti bir yıldan kısa sürede yaptı. Herşey yoluna girdi. Mucizevi bir şekilde düzeldik. Sahi siz mucizelere inanırmısınz?   Ama son on yılda tuhaflıklar hiç bitmedi. Mesela ben on yıldır aynı maaşla çalışıyorum hatta son iki yıldır aldığım maaş zorunlu harcamalarıma yetmemeye başladı. Borçlarım yavaş yavaş ama azimli bir şekilde artmaya başladı. Son beş yıldır her yıl düzenli şekilde tüketimim aynı olmasına rağmen özellikle telefon. elektrik.su.doğalgaz ve benzin harcamalarım artmış. Biraz takıntılı bir adam olduğum için ödediğim her faturayı saklarım. Beş yıllık zaman diliminde her yıl faturalarımın kabardığını gözlemledim. Ama enflasyon düşmüş, gsmhm artmış, vss..vss..   geçen gün büyük bir hipermarketten sarımsak aldım. eve gelince üzerindeki etikete gözüm takıldı. Made in PRC yazıyordu. Aklıma bir şüphe düştü. Dünyanın en zengin tarım arazilerine sahip bir ülke değilmiydik biz? Sarımsak bile ithal ediyoruz artık.. Bu sadece banamı tuhaf geliyor? Birgün kasaptan kıyma alacaktım. İki farklı fiyat etiketine gözüm takıldı. Arada 10 tl fark vardı. farkını sordum tezgahtara. Abi bu ithal kıyma ondan ucuz. Biz dünyanın en büyük hayvancılığına sahip ülke değilmiydik? Derken bir bakanımız açıklama yaptı. Ekmeğe bu sene zam yok. Ekmeğin gramajı düşürülecek ve kepekli olacak. Yani ben doyabilmek için ekmeğe daha fazla para ödemek zorunda kalacağım.   Dış ticaret rakkamları açıklandı. İthalatımız yüzde otuz artmış, ihracatımız yüzde oniki artmış. Bu iyi birşeymi? Buna ekonomi dilinde cari açık deniyor ki sokaktaki çocuk bile açık kelimesinin iyi birşey olmadığını bilir sanırım. Peki on yılda biz neyi düzelttik? En önemli ve en çok gelir getiren başta türk telekom olmak üzere birçok değerimizi sattık. Elimize ne geçti? Satmaya devam ediyoruz...   Bunları görüp yaşarken aklıma bir tilki girdi. 99 Yılındaki o ekonomik kriz gercek anlamda bir krizmiydi? yoksa bize kurtuluş recetesi olarak sunulan bu parti aslında büyük bir tezgahın truva atımıydı?   Hedef 2023 diye bir açıklama geldi iktidardan. Son on yıla bakınca önümüzdeki 10 yıldan korkmalımıyız?

Johnydoe

Johnydoe

×

Önemli Bilgiler

Bu siteyi kullanmaya başladığınız anda kuralları kabul ediyorsunuz Kullanım Koşulu.