Jump to content
  • Sign Up

Johnydoe

Φ Members
  • Content Count

    204
  • Joined

  • Last visited

  • Days Won

    8

Johnydoe last won the day on January 18

Johnydoe had the most liked content!

Community Reputation

30 Nötr

About Johnydoe

  • Rank
    Genç Üye

Profile İnformation

  • Sex
    Erkek
  • Location
    turkiye
  • Interests
    edebiyat
  1. Johnydoe

    kıyamet teorisi.

    herkes sustuğunda, kulaklarımdaki çınlamanın şiddeti sarıyor kafamın içini. tehlike anında çalan sirenler gibi... gecenin bir yarısı hava saldırısı olmuş da, sığınaklara çağırıyorlar beni. karartmalar sarmış tüm pencereleri. sanki evler küsmüş sokaklarına da kapatmışlar gözlerini. balkona çıkıp da sigara içen yok. dumansız hava sahası ilan edilmiş tüm açık alanlar. neyse ki hala kapalı alanlarda sevişmek serbest. yoksa nesli tükenirdi güzelim insanlarımın... iyi insanlar yalnızca filmlerde var artık. zaman makinasını kullanabilse herhangi biri geçmişe gidip bahis oynardı daha zengin olmak için. daha rahat daha güzel bir hayatı kendi tekeline alıp umursamadan kız kulesinin, boğazın ortasında suları çekilmiş, kuraklığın ortasında yapayalnız kalacağını, bahama adalarından birini satın alır giderdi bu coğrafyadan... sanki siz aksini mi yapacaksınız? sanki ben yapmayacak mıyım? insan aklını uyuşturup düşünmesini engelleyen her türlü afyon için caizdir diye bir fetva bekliyorum, diyanetimin başına geçirilen ve yalnızca gerçek hayatta olacak kadar kötü insanlardan. sonra da bir yalanlama, biz yazmadık hesabımız ele geçirildi falan filan... kimse hesabı ele geçirenin hesabın asıl sahiplerinin akıllarından geçenleri yazdığı gerçeğinden bahsetmeden, bu 'pardon aldatıldık!'ı sorgulamayacak nasıl olsa, yeni bir 'pardon'a kadar... yeni bir pardona kadar neleri unutacağız biz! tuhaf. alzhemir yaşayan bir toplum olduk. yıllar öncesinden ruhumuzda izler bırakan onlarca acıyı hüsranı dün gibi hatırlarken, dün söylenen sözleri unutup bugün söylenen yalanlara bu kadar kolay inanıp kabullenmemiz öyle değil mi? sanırım bu unutkanlık kıstası günden dakikalara düşmüş durumda. neyse, ne diyordum? okyanuslardaki gulf-stream akıntılarındaki değişimin bir gün bu dünya üzerindeki herkesin, dolayısıyla hepimizin belasını verecek olmasını dert etmek yerine, dün gelen elektrik faturasını son ödeme tarihinde ödeyebilmek için hangi ihtiyaçlarından kısıntı yapması gerektiğini hesaplama konusunda uzmanlaşan insanlarımızın sahip oldukları bu zihinsel aktiviteyi daha yararlı işlerde kullanması herkesin menfaatine olurdu. ama insanların/mızın elindeki bu muazzam gücü fatura sorununu halletmek yerine başka işlerde kullanma şansları olsaydı sanırım gulf-stream akıntılarındaki sorun listenin en dibinde bile yer almazdı. çünkü yarın uyanınca üzerimize ne giyeceğimiz, nereye gideceğimiz ve sosyal medya hesaplarımızda bizi kim beğenmiş, kim gizliden takip etmiş gibi daha önemli sorunlarımız var. bir de sevdiğimiz neden bizi sevmiyor, sevmediğimiz dibimizden ayrılmıyor gibi bir türlü çözemediğimiz denklemlerimiz var. en kral sayısalcı arkadaşı getirin bu denklemle kafayı yer! yazılı ifade yeteneği gelişmiş birinin kendini konuşarak anlatamamasının ironisi altında eziliyorum bazen. bir sürü dişlilerden oluşan eski bir saat gibi. çalışıyor ama nasıl çalıştığını anlayamadığım için akrebi kovalayan yelkovan gibi koşturup duruyorum peşinden. üzerinden geçtiğim rakkamlarla anlatmaya çalışıyorum yaşadıklarımı. göstererek... belki bu yüzden konuşamıyorum. benim gördüklerimin sesli ifadelerde bir karşılığı yok ki, düşündüklerimin olsun. sözel ve sayısal yetersizliklerimi görselliğimin ardına saklanarak ifade etmeye çalışıyorum. anlamak kolay değil, anlatamadığımdan biliyorum. uyarıları görmezden gelmek, başınıza gelecek felaketlerden korumuyor sizi. en fazla son ana kadar huzurlu ve sakin kalmanızı sağlar. bunun kime ne faydası var emin değilim. gulf-stream akıntısının bir gün akmaktan vazgeçip tepenize tsunami dalgası halinde bela olmasına dek diyanetinizin başındaki insanların söyledikleriyle vakit geçirmeniz gibi...sahi, nasıl başarıyorsunuz, tüm bu olan biten, olan ama bir türlü bitmeyen saçmalıklar karşısında hala huzurlu kalmayı?
  2. beklediği yerde üzeri toz tutacak kadar uzun süre geçmiş. o gelecek bir gün diye gelmeden önce alınır diye o tozlar kimse ellememiş alınmamış uzaktan bakılmış beklenen gelmedikçe akıldan çıkarılmış toz tuttukça takvim geriye sardıkça unutur sanmış insan bir başkasının kollarında nasıl da çabuk ihtiyarlarken toz vazgeçmemiş kaplamış üzerini kadın kaç defa sevişmiş adam kaç defa düşünmüş akıl yetmemiş ama yaşamışlar işte adam köşesinde odanın kadın uğramamış yanına kimse tozunu almamış gelmemiş çünkü kadının çocuğu büyümüş adamın tozu gel zaman git zaman zaman bu ne isteyince geri geliyor ne istemeyince gitmem diyor kadın mutlu ikinci oğlu da büyümüş adamın ikinci kitabı yaşıtlar adamın beklediğiyle kadının oğluyla kitabın sayfasıyla yaşıtlar yeni bir yıl daha diyorlar ya şimdi sanki mutlu olmaya yetermiş gibi yeni olması kadın gelmemiş izleyecek filmleri sevişecek geceleri sabahında uyanıp alınacak tozuyla evi varmış iki oğluyla mutlu mesut zaten hep mutlu mesut tekelindeymiş gibi adama mutsuz tozlarıyla bir hayat düşmüş elmaların canı cehenneme bir elmasını yedik diye cennetinden kovuyorsak tanrı biz zaten doğuştan kaybetmişiz
  3. senin yapacak işlerin vardı benim sabrım yokken seni beklemek için yorulurdun çok uykun gelirdi benimki deliler gibi kaçarken giderdin görüşürüz deyip aklım görüşmede kalırdı bir milyon tane hayal peydahlardım yasak sevişmelerden hepsi ölü doğar sen uyur ben sabaha kadar dört film iki şiir bir ayyaş çıkarken...
  4. dönüp durma başımda geldin diyorum, iki veledin koşturarak inme sesi geliyor apartman boşluğundan nereden biliyorlar beklediğimi gidip gelip benim zilimi çalıyorlar sokakta gülüp geçiyorlar yanımdan çok mu belli oluyor taşıyamadığım başım önümde yürüyorum diye mi yalnız diyorlar... uğultusunu da soğuğunu da gelmişini de geçmişini de geçmeyenini de geçer değil mi? kızmıyorum çocuklara bazen boş bulunuyorum işte ayakkabının tekini tutup fırlatıyorum arkalarından sonra inip alıyorum ama geçiyor öfkem hatta yine gelip çalsınlar zilimi yine sen gelmişsin gibi heyecanlanayım sığmasın kalbim göğsüm kafesine bu yüzden sevmiyorum akşamları hepsinin annesi çağırıyor yarına kadar gelmeyecekler geriye... sanki biri çalıp gitmiş zilimi yeri boş sen gelirsen diye gecenin yarısı duymam geldiğini duyayım diye sandalyemi kapının önüne koydum bekliyorum bazen üst komşuya geliyor biri ayak sesleri yabancı senin ayaklarının sesi usul usul susar kapımın önüne gelince açmamı beklersin belki duymam diye ardında bekliyorum bazen akşam iş dönüşlerinde kapının önünde durup çantanda ararken anahtarlarını hissederdim yorulmuşsundur koşarak gelir öteki odadan açar, elindeki çantayı alır botlarını çıkarırdım bağcıklarını çözüp bir elin omzumda diz çökmüşken önünde küçük ayakların şair yanılmış sadece ellerin değil hiç kimsenin böyle küçük ayakları yoktu yağmurun bile... avucuma alırdım nasıl da üşümüş sonra gelmemeye başladın ne anahtar sesi ne küçük ayaklarının avucumdaki yeri sanki aynı anda gittiler şimdi çocuklar var unutturmamak ister gibi tamam bazen sinirleniyorum ama hep o kapıyı açınca göremediğim için seni onların suçu yok... evlerine sığmayan insanlara öyle şaşırıyorum ki nasıl dolduruyorlar oturma odası, yatak odası, mutfak, banyo arada bir hol bir başka misafir odası hatta balkon bir oda daha kullanılmayan eşyalar ofisi zor zamanda açılıp yatak olan koltuklar hepsi ne kadar kalabalık hepsi rahat şimdi istedikleri gibi yayılsınlar ben dolduramıyorum artık kapımın ardındaki o küçük boşluğu ayakkabı dolabının canımı bu kadar yakacağını bilseydim o dolabı yakardım sen gittiğinde otuzaltı numara ayakkabılarınla dolmuş yazlık babetlerin, parmak arası terliklerin yürüyüş ayakkabıların, kışlık botların uzun diye bileklerinin üst tarafını kestiğimiz çizmelerin kestiğimiz... o küçük ayakların giyerken yine omzuma tutunurdun ya sakallarım eline değerdi elin sakallarıma avucuna alırdın yüzümü tutup kaldırırdın öperken dudaklarını sarılırdın ya ayakların yerden kesilirdi kalbim yerinden o akşam gelmedin sonraki akşamda ne çok kızdım o dolaba çabuk geçti ama çocukların da suçu yok anneleri çağırdı yoksa mutlaka gelirlerdi geri ya sen neden gelmedin? kim çağırdı seni...
  5. tek eliyle tutup küçük su şişesini, baş ve işaret parmaklarıyla çevirdi plastik kapağını, bir yudum aldıktan sonra yine açtığı gibi kapağını kapatıp masanın üzerine bıraktı. -Vitrin önemli azizim... Şu etrafındaki insanlara baksana. Giydiklerinin renk uyumları, el ve yüz mimiklerindeki yapmacıklık... Sanki sokağa çıkmadan önce aynanın karşısında yapacakları hareketleri, söyleyecekleri sözçükleri prova etmişler gibi. Hazırlıklılar, hazırlıksız yakalanmaya karşı bile hazırlıklılar, şaşırma ünlemleri bile önceden çalışılmış. Baksana, cam kenarında, köşede ki masa. Evet kadın ve erkeğin karşılıklı oturdukları. Birazdan adam cebinden küçük siyah bir kutu çıkaracak ve kadın öyle şaşırmış gibi yapacak ki, etrafta ki herkes de, bu şaşkınlığa eşlik edip şaşıracaklar. -Bunu nasıl bilebilirsin ki? -Dedim ya vitrin önemli. Adam bu soğuk kış gününde ince beyaz gömlek, siyah üç düğmeli bir ceket ve ceketten daha kalın olmayan bir mont giymiş. Siyah makosen ayakkabıları yağmurda yürürken su çekecek deriyle kaplı ama umursamamış. Buraya gelmeden hemen önce bir berbere girip sakal ve saçlarını düzelttirmiş. Evet, bunu biliyorum çünkü, yanımızdan geçerlerken genelde ikinci sınıf berberlerde kullanılan traş losyonunun kokusunu aldım. -İyi de belki ilk defa o kadınla dışarı çıkıyorlar. Bu yüzden de iyi giyinmiş ve traş olmuş olabilir. Yani ilk izlenim önemlidir. -Yani vitrin diyorsun azizim... Biraz daha ayrıntıya girelim o zaman. İçeriye girdikleri andan, şu an oturdukları masanın yanına gelinceye dek, kadın yarım adım ön sağ tarafında yürüdü adamın ve adam sağ eliyle hafifçe beline dokunuyordu. İlk buluşmada böyle bir özgüvene sahip olacağını sanmıyorum. Şimdi de nasıl sanmıyorsun, adamı tanımıyorsun bile diyebilirsin. O kadar özgüvenli biri olsaydı, oturup konuşmaya başladıklarından beri her sessizlikte gözleri camdan dışarı dalıp gitmezdi. Ve düzenli olarak sağ elini pantalonunun sağ cebine götürüp üzerinden dokunuyor kabarıklığa. -Adamın pantalon cebindeki kabarıklığa mı dikkat ettin sen? Neden birinin ceplerine dikkat edesin ki? -Sanırım ayrıntıları görmeden duramıyorum. Bazen insanları incelememek için ağaçlara hayvanlara bakıyorum ama onların da ayrıntları yok mu? Her neyse kabarıklığımıza geri dönelim. Bu kabarıklık dar kumaş pantalonun cebinden bariz belli oluyor. Kadın da bunu farketmş olmalı. Yanımızdan geçerken sandalyeler yolu kapadığı için kadın ansızın durakladı. Adam bu duraksamayı beklemediği için kadına hafifçe çarptı. Kadın önce anlam veremedi, belki aklına muziplik geldi yüzü kızardı sonra adam sandalyesine otururken farkettirmeden adamım önüne baktı. Sırtında neyi hissettiğine emin olmak için. -Kadın farkettirmeden bakamamış, en azından sen farketmişsin. Peki kadın anladı diyelim, neden az önce evden çıkmadan şaşırmanın bile provasını yapmış dedin, ya da onun gibi bir şey söyledin. -Vitrin önemli azizim. Artık insanlar yaşarken, yalnız kaldıkları anlar ve diğer insanların yanındaki anlar diye iki farklı hayat yaşıyorlar. Başka insanların kendilerine nasıl baktıklarını, baktıklarında neler düşüneceklerini hesaplıyorlar. Bunu yaparlarken başkalarına nasıl baktıklarını ve onlar hakkında neler düşündüklerini baz alıyorlar. Mesela popülerlik, hangi model pantalon ya da renk modaysa bir kaç gün içinde bakıyorsun, sanki biri düğmeye basmış gibi, herkes o renk o model pantalonları giyiyor. Mesela gömlek ya da tişört giyiyorlar, ön taraflarını pantalon içine sokup diğer kısımları dışarıdan bırakıyorlar. Çünkü birileri bu görünüşün iyi olduğunu onlara söylüyor, onlar da itaat ediyorlar. -Dış görünüş konusunda bu söylediğine katılabilirim. Ama insanlar duygusal tepkiler verirken bu kadar programlı olamaz. Bunu kabul edemem. Çünkü duygular kontrol edilebiliyorsa artık duygu olmazlar ki! -İzle ve gör o zaman. Bir kaç dakika içinde adam cebindeki küçük kutuyu çıkarıp kadına evlenme teklif edecek. Kadın çok şaşırıp, iki eliyle yüzünü kapatacak, yani yüzünün bir kısmını, çünkü kutunun içinden çıkan yüzüğü çok merak ediyor. Beğendiği takdir de kutuyu eline alıp hafifçe yan dönüp bizim de görebileceğimiz şekilde kendine yaklaştıracak. Eğer beğenmezse, kutuyu değil de içindeki yüzüğü parmaklarının arasına alıp masadan fazla kaldırmadan aşağıda tutup, ''ne diyeceğimi bilemiyorum, şu an çok mutlu ettin beni!'' gibi bir şeyler söyleyecek. Yüzüğün değeriyle sesinin tonunun şiddeti doğru orantılı olacak. -Bu bahsettiğin duygusallık ya da sevgi değil ama. Gösteriş olacak. kaldı ki belki kabul etmeyecek kadın. -Kadın bir süredir bekliyor bu anı -Büyücü ya da falcı olduğunu düşünmeye başlıyorum artık. Hem bir dakika sen bu insanları tanıyor musun yoksa? daha önce de gördün değil mi? Şimdi bana hava atmak için anlatıyorsun bunları. -İkimiz buraya oturduğumuzdan beri kaç defa telefonunu eline alıp kontrol ettin? -Ne demek şimdi bu? -Basit bir soru sordum. hemcinslerini sen de tanıyor olmalısın. yani kendini tanıyabilen, tanıdığım ender kadınlardan birisin. Sadece soruma cevap ver. -Ben nereden bileyim belki bir kaç defa bakmışımdır. -Neden baktın? -Mesaj falan var mı diye. neden bakayım ki başka? -Kimden mesaj bekliyorsun? -Kimseden mesaj beklediğim yok! -Sakin ol, seni yargılamıyorum. sadece kadınlar değil erkeklerde bunu yapıyor. hem merak etme sana karşı duygusal bir his beslemiyorum. Sadece iki eski arkadaş gibi konuşuyoruz. -Konu nasıl bana geldi? -Eğer biz arkadaş olmasaydık, duygusal veya çıkarsal birbirimizden beklentimiz olsaydı telefonlarımızla bu kadar ilgili olmazdık. En azından dikkatimizi dağıtmak için kullanma yoluna gitmezdik değil mi? -Yani? -yanisi şu, geldiğimizden beri telefonunu yaklaşık sekiz defa kontrol ettin. Belki mesajlara baktın, belki sosyal medya hesaplarını kontrol ettin belki sadece saatine baktın. Masaya oturduğumuz anda çantandan çıkarıp masaya ilk telefonunu koydun. Ama bu buluşmamız farklı bir buluşma olsaydı, yani dikkatinin dağılmaması gerekseydi, o telefon çantadan çıkmazdı... Evet o kadar belli etmeseydin dönüp bakarken iyiydi ama neyse. kadının telefonu hala çantasında. Yani telefonundan ne mesaj gelirse gelsin şu andan daha önemli değil onun için. Giydiklerinin, yaptığı makyajın, hareketlerinin ayrıntısıyla boğmadan seni kısaca bir kadın için telefonundan daha önemli anların sayısı öyle az ki... -Çok fazla polisiye roman okuyorsun değil mi? -Bir dakika... İşler ilginçleşmeye başlayacak. -Ne oldu? -Adam iki oldu yere bakıp inceledi. -belki yerde bir şey görmüştür. -Hayır. -Çıldırtma işte söyle ne geldi yine aklına. -oturduğu yerden kalkıp, kadının yanına gidip bir dizini yere koyup evlenme teklifini öyle yapacak. Tam da kadının hoşuna gideceği türden. Akıllı adammış, işini şansa bırakmak istemiyor. -Oldu olacak keman çalan birini de tutsaymış. -Sen bunu nasıl anladın? -Neyi nasıl anladım? -Keman? -Anladığım bir şey yok dalga geçiyorum sen anlamıyorsun! -Normal de müzisyenlerin çoktan sahneye çıkmış olması gerekiyordu. Demek bunun için gecikmişler. -Sanırım sen dalga geçiyorsun benimle! -Hayır, izle şimdi başlıyor... .................. -Bazen senin bu çok bilmiş tavırlarından nefret ediyorum! Adamın yaptığı sürprizi bozmuş kadar oldun. neyse ki kadın duymadı söylediklerini. Sayende herkes şaşırıp alkışlarken ben yapmacık buldum tüm tiyatral sahneyi. Ama dediğin gibi kadın yüzüğü çok beğendi, beğenilmeyecek gibi değilmiş hani. Herkes gibi ben de gördüm o ne kadar büyük taştı öyle! -Vitrin önemli azizim, demiştim... -Ama anlamadığım bir şey var. Dediğin gibi hepimiz diğerlerinin yanında oynuyorsak, yani önceden çalışıp, sonradan gösteriye çıkıyorsak,bu iki insan evlendikten sonra da böyle mi yapacaklar? yani başbaşa kaldıklarında, yine birbirlerine oynayacaklar mı? Bu insanlar aile kuracak, çocuk yapıp onları büyütecekler, insan nasıl hayatı boyunca rol yapabilir ki? Bunu aklım almıyor. -Birbirlerine karşı da oynayacaklar. Onlara öğretildiği gibi, çocuklarına öğretecekler oynamayı. Hatta öyle uyuşturacaklar ki kendilerini, oynamadan nasıl yaşanır unutacaklar. Bu yüzden mümkün olduğunca yalnız kalmayacaklar. Yalnız kaldıklarında ne yapacaklarını bilmiyorlar. Yalnız kaldıklarında, bu oyunculuktan yorulanlar depresyona girecekler, şizofren olacaklar. Akıl sağlıkları bozulacak. Bunun farkına vardıkça kendilerinden uzaklaşıp yarattıkları sanal dünyanın esiri olacaklar. -Ama bu yaşamak değil ki! Ne giyeceğimize, ne yiyeceğimize, ne okuyacağımıza neye inanacağımıza biz karar vermeliyiz. Yoksa biz olmayız ki! -Sen, gerçekten sen olduğunu mu sanıyorsun? -Konuyu yine bana getireceksin yani? -hayır bu da basit bir soru. Sen, gerçekten sen misin? üzerine giydiğin kıyafeti sen mi seçtin? çalıştığın işi, yaşadığın ülkeyi, inandığın tanrıyı sen mi seçtin? Yoksa sana sunulanı alıp kabul mu ettin? -Bak, yaşadığım ülke konusunda haklı olabilirsin, hadi diyelim ki iş konusunda da haklısın ama kıyafetim benim seçimim, yakışmamış mı? -ben de bundan bahsediyorum. Sen seçtin ama, bu seçimi yaparken yakıştırma baskısı altındaydın. O kıyafetin içinde çok rahat değilsin, giydiğin topuklu ayakkabı, yanımdayken boyunun boyuma uygun olmasını sağlasa da akşam eve döndüğünde ayak bileklerin ve tabanların ağrıyacak. Yakışma kaygın olmasaydı yine de böyle giyinir miydin? -O ağrıyı çekmeyi seçtim belki! -Uzun boylu görünmenin bir önemi olmadığına ikna edebilseydim seni, bir yine de o ağrıyı seçer miydin? -....Yani, ben de o kadın ve adam gibi oyunun bir parçası mıyım? -Bu o kadar da kötü bir şey değil aslında. Mesela şu an güzel görünüyorsun, fotoğrafını sosyal medya hesabına yükleyip beğeni ve yorum alabilirsin. Bu şekilde mutlu olabilirsin. Bu mutluluk için değer sanırım. O kadın aldığı evlenme teklifinden çok,, az önce çantasından çıkarıp telefonuyla fotoğrafını çektiği yüzüğe aldığı övgülere bakıyor şu an ve parmağını ekranda her hareket ettirdiğinde yüzündeki gülümseme daha da büyüyor. Bunu asla küçümseyemem. Vitrin önemli, o vitrini önemli yapan sergilediklerindir. Artık herkes vitrinde gösterecekleriyle var oluyor bu hayatta... -Yemin ederim yarım saat içinde ruhumu kararttın. Tam bir paranoyaksın sen! İnsanlarla bu kadar uğraşacağına biraz kendinle ilgilensen hiç böyle dertlerin olmayacak biliyorsun değil mi? -ben kimseyle uğraşmıyorum ki, içime batıyorlar sadece. Bu yapmacıklık, bu sahte yüzler, ışıl ışıl, göz alan vitrinler, dikkatimi dağıtıyor. elimde değil demiştim ya, sadece anlamaya çalışıyorum. insanlar nasıl beceriyorlar bunu... -Neyi nasıl beceriyorlar? -gece, yataklarına uzandıklarında, uykuya dalmadan hemen önce, gün boyu yaşadıklarından etkilenmeden, aldıkları etkileşimlerle kendilerini nasıl uyuşturup mutlu olabiliyorlar, ya da mutsuz olup bunalıma giriyorlar. Anlayamıyorum. başka vitrinleri inceleyip gün boyu, uyumadan önce nasıl oluyorda, kendilerini değil de, diğerlerinin nasıl göründüğüyle beyinlerini meşgul ediyorlar.Başkalarının sözleri, başkalarının hareketleri, kendisinin nasıl göründüğü, beğeni sayıları, beğenilmeme sayıları, hep bir açlık, doyumsuzluk... evlenip bir başkasıyla yatıyorlar ya da evlenmeden de başkasıyla yatıyorlar ama akılları hep vitrinlerde, bitmek bilmeyen beklentiler içinde... mesela yarın ne giyeceklerini düşünüyorlar, bunu düşünürken uyuya kalıyorlar biliyor musun! nasıl yapabiliyorlar bunu. Bazen yolda yürürken onbeş onaltı yaşında kızlar görüyorum, ellerinde telefonlarla dudaklarını büzüp fotoğraflarını çekiyorlar. Bunu onlara yaptıran dürtüyü merak ediyorum mesela. daha on yedi yaşına gelmemiş bir erkek çocuğunun sakal bırakıp, maço tavırlarla etrafındaki insanlara davranmasının nedenini merak ediyorum. daha ehliyeti bile yokken babasının arabasını alıp kullanırken kendini videoya çekip paylaşmasını sağlayan o dürtü nedir? inancı gereği erkeklerden sakınmak için örtünen bir kadının, makyaj yapmasının nedenini merak ediyorum, o makyajı yaparken ona iyi hissettiren dürtüyü... kime güzel görünmek istiyor? bu mantığı bu inancı anlamak istiyorum. asgari ücretle hayatını sürdüren insanların binlerce lira vererek, borclanarak aldıkları telefonu ceplerinde taşırlarken ne hissettiğini ya da hissetmediğini bilmek istiyorum. Kendini dine adadığını söyleyen insanların, başka insanlara yardım etmek yerine nasıl zengin olduklarını ya da zenginleri savunduklarını anlamak istiyorum mesela... şu vitrin meselesi var ya hani, sürekli önemli deyip duruyorum. Vitrini bu kadar önemli kılan iradeyi anlamak istiyorum. beni rahatsız eden bu... -afedersin, bir mesaj gelmişti de ona bakıyordum son söylediklerini tam anlayamadım. neyse, benim kalkmam gerekiyor. Yine görüşelim olur mu? arayı uzatmayalım bu kadar...
  6. saçındaki tokan düşmüş. nasıl da kıvrılmıştır şimdi çenene doğru. tenine gölgesi düşmüş, elinle alıp kulağının ardına götürmüşsündür. oturduğun yatakta dizlerini toplamışsın göğsüne, kollarını sarmışsın etrafına, güzel çeneni dizine dayayıp. bakıyorsun anlamaya çalışır gibi, saçmalıklarımı... sığdıramadıklarımla yargıla beni, mesela aklıma seni sığdıramıyorsam, hayatıma alamıyorsam hayalini, gerçeğime sığmıyorsa elini tutma heyecanı, öpmek krizantem çiçeği gibi, ne rengini ne kokusunu bilmiyorsam, bununla yargıla beni! nasıl gittiğimle değil, her defasında nasıl sana geldiğimle yargıla beni nasıl vazgeçip dizlerinin dibinde koynuna girme yüzsüzlüğümle suçla beni! uyandığında kokuma hasret uyandığımda tenin özgürlüğüm en son öptüğüm yerinden ayırsana beni yapabiliyorsan en yandığından uzak tut ne yapsam canını yakıyorum ya yapmadığımla yargıla beni! yatağına gelmediğimle hayaline girmediğimle ne çok dokunmak istedin uzandığın yerde olmadığımla yargıla beni! üstleneceğim çok sevdim o sevmedi beni de! gidişine bir kadeh daha dolduracağım...
  7. parmaklarını ısırıyordu soğuk rüzgar, elini ceplerinin içine ittirdikçe faydası olmadı. bir süre sonra adımları hızlandı. üzerindeki ceketin yakalarını kaldırıp kollarını sımsıkı bedenine yaslayıp ufalmak ister gibi, ne tuhaf diye geçirdi aklından, kırılıp dağılırken insanın içi, bedeni nasıl da ayakta durmak için kendine sığınıyordu... içine çöplerden topladıklarını doldurduğu büyük çuvalı taşıyan el arabasının yanına geldiğinde metal tutma yerlerine dokunmadan önce duraksadı. eksi bilmem kaç derecede donardı insan teni, soğuk metale değdiğinde? iki avucunu birbirine yaklaştırıp ağzına götürdü, nefesiyle ısıtmak için. dudaklarına iyice yaklaştırıp nefesini bıraktı parmaklarının arasına, sonra bir kez daha, bir kez daha... burnundan içine çektiği soğuk hava önce ciğerlerini yakıyordu, sanki bu ateş ısıtıyordu nefesini dışarı verirken... dişlerinin birbirine çarpamasına engel olmak için öyle kasıyordu ki çenesini bütün dişleri ağrımaya başladı. sadece bir kaç saniye, kendini bırakınca dişlerincen önce tüm bedenini sardı titreme. ıslanmış ayakkabısının içinde parmaklarını hissedemediğini farkedince bir an endişeye kapıldı. dizlerini kırıp eğildi. nefesiyle ısıttığı elleriyle ayakkabısının üzerinden parmaklarına bastırdı, sanki hala oradalar mı diye kontrol etmek ister gibi. ellerinin altında, ayakkabının içindeki parmakları hissetti ama ayak parmakları umursamadı bu baskıyı. zorlukla doğrulup yeniden arabasının içine göz attı. daha yarısı bile dolmamıştı. saat kaç olmuştu? hava karardığından beri ne kadar süre geçmişti? sırtını arabasına dönüp omuzlarının üzerinden metal kolları tuttuğu anda avucunun derisinin ıslak metale yapıştığını hissetti. ne tuhaf diye düşündü, soğuk yakıyormuş insanın canını, ateş gibi... sımsıkı sardı parmaklarını acımasına inat eder gibi soğuk metale. yarısı bile dolu değildi araba ama ıslak kağıtlar öyle ağırdı ki, ilk denemesinde hareket ettiremedi. sonra bir gayret daha, ağırlığı dengeleyince, arabanın ıslak lastikleri dönmeye başladı. bu arabanın iyi bir yanı daha vardı, arkasından esen rüzgara siper oluyordu. bu da bir şeydir diye aklından geçirdi. önce ağır adımlarla yürümeye başladı. hareket ettikçe bedeni ısınıyordu. hatta az önce varlığından şüphe duyduğu ayak parmakları bile canlanmış gibiydi, çığlıklar attıracak kadar canını yaksa da... yürürken, her akşam kontrol ettiği çöp konteynerlarının yerlerini hatırlamaya çalıştı. mümkün olduğunca en kısa sürede en fazla yere gitmek için bir plan çizdi kafasının içinde. sokağın köşesini dönünce az önce arkasından esen rüzgar tokat gibi çarpınca suratına geri döndü. başka bir yol olmalıydı, başka bir güzergah, rüzgarın ve yağmurun yolunu kesmediği... dar bir sokağa girdi, iki tarafında yüksek binaların olduğu, rüzgarın henüz uğramadığı. sokağın ortalarına doğru sağ tarafında şu yeni çöp konteynırlarından vardı. üzeri kapalı iki tarafında dikdörtgen pencere şeklinde açıklığı olan. en çok uğraştıranlar da bunlardı. içindekileri alabilmek için o aralıktan bedeninin yarısını sokmak gerekiyordu. öyle yaptı. önce arabasını yolu kapatmayacak şekilde kaldırımın kenarına bıraktı, sonra konteynırın boşluğundan içeriye doğru uzandı. sokak lambasının ışığı yetmiyordu içini görebilmek için, el yordamıyla çöp poşetlerini tutup sağa sola çekti. kağıt parçası, şişe ya da plastik her ne varsa dokunarak anlamak ve almak istiyordu. soğuktan uyuşmuş parmakları neye dokunduğu konusunda hiç yardımcı olmuyordu. biraz daha eğildi. o an farketti ki dışarıdan daha sıcaktı konteynırın içi. en azından rüzgar yoktu. biraz daha çekti kendini içeri doğru, yüz üstü yuvarlandı çöp poşetlerinin arasına. bir süre hareketsiz bekledi kendini düzelttikten sonra. evet. rüzgarın sadece sesi vardı, dışarıdan gelen küfreder gibi. aklına pencerelerin kapakları geldi. dizlerinin üzerinde doğrulup kapakları içeriden tutup aşağı indirerek kapattı. şimdi ses de azalmıştı. bu saatten sonra, bu soğukta kimse gelip çöp atmaz buraya diyerek cesaret verdi kendine. en azından bu geceyi burada geçirebilirdi. kapakları tamamen kapattıktan sonra kendini geriye bıraktı. yumuşak, rahat bir koltuğa oturur gibi, sırtını yasladı konteynırın iç tarafına. yağmur damlalarının çarpma sesi azaldı gitgide. bir süre sonra duyulmaz oldu. biraz daha soluklanıp çıkarım buradan diye düşündü önce, sonra kararsız kaldı. öyle yorgun hissediyordu ki. durup dinlenmek demek, yarın akşama kadar aç kalmak demekti. çünkü tüm gün topladıklarının parasını ancak akşam olduğunda alabiliyordu. durup dinlenmek, tüm gün aç yürümek demekti... ceketinin iç cebindeki yarısı kuru yarısı ıslak ekmeği eline alıp bir parçasını ısırdı. yarısı kırık yarısı çürük dişlerinin arasında çevirip zorlukla yuttu yudumunu. ikinci ısırık için ne iştahı ne isteği kalmayınca ekmek parçasını cebine geri koydu. gözleri karanlığa alışınca etrafındaki çöp poşetlerini karıştırmaya başladı. Yemek artıklarıyla dolu bir poşeti açınca ağır bir koku yayıldı etrafına, önce kendinden uzaklaştıracaktı ki, plastik ambalajı içinde yarısı yenmiş salam parçalarını gördü. muhtemelen son kullanma tarihi geçtiği için atılmıştı. gerçekten öyle miydi? salamları poşetinden sıyırıp burnuna yaklaştırdı. yeterince tecrübe sahibiydi artık burnu, hangi yiyeceğin bozulup bozulmadığı konusunda. emin olamadı yine de, küçük bir ısırık alıp tadına baktı, evet, daha bir kaç günü vardı bozulması için, salamın poşetini bulup iyice sarıp cebindeki ekmeğin yanına koydu. araştırmaya devam etti. poşetlerin birinin içinde yumuşak yünlü bir şeyler hissetti. ağzı sıkı sıkı bağlı poşeti yırtarak açınca içindekiler kucağına düştü. bir çift eldiven, bazı yerleri sökülmüş, bir bere, ve bir kazak çıktı. kazakta bere de bazı yerlerinden sökülmüş gibiydi. ceketini üzerinden sıyırıp çıkarınca soğuğu daha çok hissetti. acele hareketlerle kazağı üzerine geçirince dar olduğunu anladı ama umursamadı. hemen ceketini giydi üzerine. bereyi ıslak saçlarının üzerine giymeden önce eliyle kalan suyu temizledi. eldivenleri giydiğinde işaret parmağı ve yüzük parmağı eldivenden dışarı çıktı. umursamadı. daha iyi hissediyordu artık kendini. neşesi yerine geldi. ellerini eldivenli olduğu halde daha alttaki poşetlere uzatıp yukarı doğru çekti. cam şişelerinin birbirine sürtünürken çıkardığı sesi duyunca biraz daha dikkatlice, şişelerin olduğu poşeti eline aldı. bira şişesiydi bunlar, üzerindeki etiketlerin yazısını okumasına gerek yoktu anlamak için, şeklini biliyordu. şişeleri tek tek eline alıp, çıkarken yanında götürmek için yan tarafına koyarken bir iki tanesinin yarı yarıya dolu olduğunu gördü. dolu şişeleri burnuna yaklaştırıp kokladı. en fazla bir gün önce atılmış olmalıydılar. boş olanları bir yanına, yarı yarıya dolu olanları diğer tarafına koyup biraz daha inceledi poşeti. sigara izmaritlerni buldu. bazıları bitmeden söndürülmüş. bunları da ayırdı tek tek. üç yarım şişe bira, altı tane yarım sigara. izmaritleri bulaşan küllerinden temizleyip, söndürülürken bozulan şekillerini düzeltip ceketinin sağ cebine koydu. üzerinde oturduğu çöp poşetlerini alıp karıştırdıkca, derine iniyordu, çöpler üzerine çıkarken. bir süre sonra bacaklarının üstü, beline kadar çöplerin altında kalmıştı. konteynırın en altına indiğinde sağ bacağının altındaki poşette bir sertlik hissetti. dergi ya da kitap olduğunu sandı önce ama uzanıp eline alınca bir kitap olduğunu gördü. cebinden çakmağını çıkarıp yaktı. kitabın ön ya da arka kapağında hiç bir yazı yoktu. koyu renkli ne olduğunu anlayamadığı bir resim vardı sadece. koyu mavi ve kırmızı renklerde. kitabın olduğu poşette bir tane de mum vardı. sadece bir kaç santim kalmış. mumu yakıp sol tarafına yerleştirdi. sayfaları çevirmeye başladı yavas yavaş. bazı sayfalarda kısa şiirler, bazı sayfalarda birkaç kelimelik cümleler, bazı sayfalar dolu dolu yazılar. mumun titrek aleviyle okumaya çalıştı. ''uzun zamandır kimseyle konuşmuyorum. varlığımdan haberdar olan insanların endişesine de anlam veremiyorum. tercihlerime saygı duymayacaksanız neden yanımdasınız? ben sizin endişelerinizi gidermek için mi yaşıyorum sanki...'' ''bu sabah da dün sabah gibi, pardon bu akşam üstü de, dün olduğu gibi sarhoş uyandım. kahvaltı olarak bir bardak meyva suyu içtikten sonra yatağıma geri döndüm. sanırım ne olursam olayım beni olduğum gibi kabul eden şu dünyada bir tek o var, hiç bahane üretmeden koynuna alan bir tek o var beni...'' ''arkadaşlarımdan biri aradı az önce. yazdıklarımı okuduktan sonra çok meraklanmış. tanıdığı bir doktor varmış. bana iyi gelebilirmiş. buyursun gelsin o zaman...'' ''ne tuhaf şey, seni düşünürken boşaldığım sayfaların üzerine yazmak...'' sağ cebindeki yarısı içilmiş sigaralardan birini alıp yaktı. yarım kalmış biradan bir yudum alınca önce midesi kalkar gibi oldu, ama sonra bir yudum daha alınca alıştı kötü tadına. gazı kaçmıştı ama hala alkol vardı... birbirine yapışmış sayfaları çevirmeye devam etti. ''bugün, uzun zamandır ilk defa bugün sokağa çıktım. toplu ulaşım aracına bindim. kalabalık, yalnız insanların arasında kendimi iyi hissettim. uzun uzun baktım onlara. ellerindeki telefonlara, üzerine giydikleri montlara, inecekleri yeri gelince kapıya yaklaşmalarına... inmek için düğmeye basmalarına... ait oldukları düzenin kurallarını nasıl ezbere bilip uyguluyorlar. kimse bir diğerinin gözlerinin içine bakmadan nasıl, başkasına çarpmadan yürüyebiliyorlar... bir kadın ağlıyordu, oturduğu yerde camdan dışarı bakarken. mesela nasıl kimse görmüyordu o kadını ve neden sormuyorlardı neyin var diye? ben de sormadım. göze batma riskini göze alamadım çünkü...'' ''az önce aradın beni. telefonu açmak istemedim. o an ne düşündüğünü düşündüm. ama tam olarak ne düşündüğünü bilemedim sanırım çünkü hep beni önemsediğinle ilgili hayaller kurdum. oysa, beni önemsiyor olsaydın aramak yerine gelirdin, gelirdin değil mi?'' mum ışığı gittikçe azalıyordu. yarım şişe birayı bitirdikten sonra diğerine geçti. kanındaki alkol oranı arttıkça üşüme hisse de azalıyordu. tatlı bir rehavet çöktü üzerine. bir yarım sigara daha yakarken mum cızırdayarak söndü. parmakları arasında isimsiz kitabın sayfaları. gözlerini kapattı. neden insan yazdıklarını çöpe atardı ki? derin bir nefes çekti sigaradan, büyük bir yudum biradan... az önce karıştırdığı çöp poşetlerini, sanki üzerine yorgan örter gibi biraz daha çekti üzerine. ikinci yarım birayı da bitirince rahatladığını hissetti. rahatlıkla gelen ağırlık hissi. gevşemişti. çakmağını cebinden çıkarıp yaktı. konteynırın içi az öncekinden daha aydınlık oldu bir an için. çadırdaydı sanki. dışarıdan dalgaların sesi geliyordu, sahil kenarı. bir metrekarelik ilerisi gerisi, yukarısı asagısı hepsi bir metrekarelik çadırın içinde. elindeki çakmağın baş tarafı ısınınca gazı bıraktı. alevin sönmesiyle karanlık konteynıra geri döndü. bekledi bir süre sonra yeniden çaktı çakmağını. evet gerçekten çcadırın içindeydi, yanında bir kadın uzanıyordu. siyah saçları yüzünün yarısını kapatmış, uyuyor olmalı. sol tarafına yatmış, sağ kolu yukarıda, dirseğinden kıvrılmış, eli yüzünün altında. çakmak yeniden ısınınca parmağının yandığını hissedince çekti. karanlıkta kadına dokunmak istedi. yarı ıslak poşetlerden başka birşey yoktu. başını arkaya yasladı. isimsiz kitap sol eliyle bacağının arasında. sarhoş oldum diye düşündü. parmaklarının arasında çakmağının sıcaklığını kontrol etti. soğuduğundan emin olunca bir kez daha çakınca kadınla gözgöze geldi. nefesi yüzüne değecek kadar yakındı. nefesi kesildi. çakmağın alevinin titreyen ışığında beyaz tenli siyah saçlı bir kadın tam karşısındaydı. gözlerinin içine bakıyordu, toplu ulaşım araçlarında birbirine bakmayanların aksine öyle derin, öyle siyah gözleriyle içine işliyordu sanki. korkuyordu. çakmağı tutan eli titriyordu. kadın kımıldamadan ona bakıyordu. çakmak ısındıkça parmağının ucu yanıyordu, çekemiyordu geriye. gözlerini kırpamıyordu. donmuştu, nefesi ciğerini yakıyordu, bırakamıyordu. kadın saçları yüzünün iki yanında, ona bakıyordu. dayanamadı. elinden çakmağı bırakırken karardı her yer... sol elini isimsiz kitabın üzerinden kaldırıp karanlık boşluğa uzattı. dokunsa çığlık atacak, çekecekti geriye öyle uzattı. eli boşlukta ilerledikçe rahatladı. uzanabildiği kadar uzanınca sağa sola oynattı. kimse yoktu. damarlarında gezinen korku yerini alaya bıraktı. bir açıklama bulamayacağını biliyordu, bu yüzden kendisiyle dalga geçmeye çalıştı. korkusuyla baş etmenin daha iyi bir yolu yoktu çünkü. derin bir nefes aldıktan sonra kolları iki yanına düştü. sokaktan geçen birinin ayak seslerini duyunca dikkat kesildi. ses yanından geçip gitti. sabaha ne kadar vardı? en azından rahat ve sıcaktı şimdilik. bir süre daha burada kalabilirdi. Çakmağını aradı el yordamıyla karanlığın içinde. Sıcak metalini hissedince tutup eline aldı. Yeniden yakıp yakmamakta kararsız kaldı bir süre. Sonra kendi kararsızlığına gülümseyip yaktı. Konteynırın içi aydınlandı. Kimse yoktu. bir kağıt parcaşı bulup tutuşturdu. sonra bir tane daha... içerisi aydınladığı kadar ısınmaya başlamıştı. duman birikmesin diye sol taraftaki kapağı hafifçe araladı. Bacağının üzerinde duran kitabı yeniden eline alıp sayfaları çevirdi. ''ne zaman bana gelsen, hep gelecekmişsin gibi kendimden emin, hep gidecekmişsin gibi küskün, ne yetinebildim seninle, ne vazgeçtim. kaçıklığıma bile katlanırken sen ben hep sorguladım seni hak etmedim git diyemedim kal demeyi zaten beceremezdim...'' ''on sekiz yaşında bir kızla sevişmenin en kötü yanı ne kadar ihtiyarladığını yüzüne vururken, gençliğini boşa harcadığını ispatlaması aynı anda...'' ateş sönmesin diye bir kaç parça kağıt daha buldu çöplerin arasından. alevi canlandırırken daha çok yayılmasın diye etrafını temizledi. -Yüksek sesle okusana şunları! duyduğu sesle irkildi olduğu yerde.yanan kagıtlardan birini tutup havaya kaldırıp sağ tarafına çevirdi, sanki birini görmek ister gibi. kimse yoktu. ses öyle yakından gelmişti ki. bir an o konteynırdan çıkıp gitmeyi düşündü. 'saçmalama!' dedi kendine. burada kimse yok. yoktu... kitabın sayfalarını çevirmeye devam etti. ''bu sabah seni izledim uyurken...'' -sana yüksek sesle oku dedim!! kadının sesi öyle yüksek çıkmıştı ki, başını sayfalardan kaldırmaya cesaret edemedi. -Beni duyduğunu biliyorum. yokmuşum gibi davranman bir halta yaramayacak! Kadının bakışlarının üzerinde olduğunu hissediyordu. bakmasına gerek yoktu. o an gözleri konteynırın aralık penceresine takıldı. en hızlı şekilde nasıl çıkabileceğini hesaplıyordu. -Ne oldu? kaçıp gidecek misin şimdi? Peki, sen bilirsin. -Bu bir hayal, seni ben uyduruyorum aslında sen yoksun... diye fısıldadı. -tamam o halde kaçmana da gerek yok, hoş kaçsanda senin dediğine göre hayalsem seninle birlikte geleceğim öyle değil mi? Başını kadına doğru çevirdi. Tam karşısında dizlerinin üzerinde oturmuş ona bakıyordu. elini uzattı. Yüzünün sağ tarafındaki saçlarına dokundu, sonra yüzüne. -Artık yeterince gerçek miyim? -Bu nasıl olabilir. Nereden geldin sen? -Ben hep buradaydım, asıl sen nereden geldin? Aklı karışmıştı. kadının yüzüne dokunur dokunmaz elini geri çekti. kadın hala karşısındaydı. önce kitaba indirdi bakışlarını sonra yeniden kadına. kadın hala oradaydı. -Okumaya devam edecek misin? yüksek sesle! ''bu sabah seni izledim uyurken. zorlukla nefes alıyor gibiydin. göğsünün kafesi hafifçe yukarı aşağı hareket ederken, geceliğinin içindeki göğüslerinin diriliği, aralık dudaklarının şekli, öpülmek için en güzel an o an değilse hangi zamandır? sol kolundaki tüyler diken diken olmuştu, üşümüşsün. yorganı çekip üzerine, bakmaya kıyamadığım güzelliğini kendimden esirgemek pahasına örttüm üzerini. yanına uzansam uyanacaktın. kmıldamadan uzaktan izledim seni...'' -Devam et...! ''uyanınca gidecektin biliyorum. dün gece neden geldiğini bilmesem de minnettardım sana. uçurumun kenarındayken tutup beni kollarını arasına aldın. şimdi anlıyorum. daha derine ittirmek içindi. neden?'' -Neden durdun? -Okumak istemiyorum daha fazla. -O halde şimdi çekip gidebilirsin buradan. Rahat bırak beni. -Bu ne demek? -Bir anlamı yok. geldiğin gibi git. Burası sana göre değil. -Bana göre olanı sen nereden biliyorsun ki? -Çok konuşuyorsun. Ateş üzerine geliyor farkında bile değilsin! Yanan kağıt parcaları ceketinin köşesini tutuşturduğunda bir anda paniğe kapılıp eliyle söndürmeye çalışınca canı yandı. Kağıtlarla birlikte tutuşan plastik poşetler avucuna yapışınca kesik bir çığlık atsada söndürdü ateşi. -yaptığını beğendin mi? Ateşi döndürdün şimdi nasıl okuyacaksın? etrafında kalan son kagıtları bir tarafa toplayıp yeniden yaktı. Aydınlanan konteynırın içinde kadın diğer ucuna oturmuş arkasına yaslanmıştı. -Evet devam et şimdi. Bitirdiğinde gidebilirsin. ''Uyurken bana doğru döndüğünde, kolunu uzattın. bunu bilinçli mi yaptın hala emin olamıyorum. sanki benim orada olduğumu biliyormuş gibi. elin boynuma değdiğinde tutup kendine cektin. nefesini içime cekerken gözlerimi kapattım. tüm bedeninle sıcaklığın ve ruhunla yanımdaydın, içimdeydin sanki. dudaklarımı öperken uyanık mıydın? dilin dilimin ucuna değdiğinde kalbim duracak sandım. dilimi alırken ağzına, boynumdaki parmakların kasılıp biraz daha kendine çekti beni. ne çok bekledim seni, ne çok özledim... ne insanların arasına karıştırdım kendimi, ne onlardan biri oldum. uyudum, uyandım, yoktun, yeniden uyudum... gelirsin diye kapımı aralık bıraktım, yatağımın kenarını boş... defalarca aradın, seviyorsa gelir dedim, geldin... şimdi içine alırken beni teslim oluyorum. bu özlemek değil, bu beklemek değil, bu ait olanı ait olduğu yere vermek... ısırırken dilimi...'' -Devam edemem, yeter... -Ne oldu? geçmişini mi hatırladın? -Hayır, bu mahremiyete tanık olmam dogru değil. Okumak istemiyorum. -Güldürme beni, mahremiyet olsaydı şidmi burada olmazdı. Okumaya devam et, neden korkuyorsun? Sana seni hatırlatmasından mı? -Hatırlatmak? ben böyle şeyler yaşamadım hiç. Sıradan biriyim. Kağıt toplayarak hayatta kalmaya çalışıyorum sadece. -Kendini bununla kandırabildin yani... Bravo! -Ne istiyorsun benden? -Sadece okumaya devam etmeni... ''ısırırken dilimi, bacaklarını sarıp gövdeme yarımı tamamlarken, fısıldadı... önce duymadım, belki anlamak istemedim. o an sadece o ve ben vardım. sonra daha yüksek sesle tekrarladı. ...al beni..!!! sımsıkı sarıldım. daha çok istedi, yeniden aynı adı söyledi... o ad benim değildi...kabul etmedim, bacaklarını sımsıkı sarıp içine çekerken beni aynı adı haykırdı, daha yüksek sesle, ben duymak istemedikçe, inadına duymamı ister gibi istediğini söyledi, istediği ben değildim... kurtulmak istedim kollarından, kendimi çekip çıkarmak bu bataklıktan yapamadım... ben kurtulmak istedikçe o daha şiddetli aldı içine beni, nefesim kesildi, yutkunmaya çalıştıkça ağzıma geldi. delirdim. tüm gücümle sarıldım boynuna, ben sarıldıkça o adı söyledi, onu beklediğim her geceyi hatırladım, onsuz uyandığım her sabahı. yaptığım her kahvaltıyı, karıştırdığım her çöp konteynırını, arasına karıştığım insanları, canımın yandığı her anı, artık hissedemediğim ayak parmaklarımı, kurtulmak istediğim bu hayatı, beni nası sarıp sarmalyıp, ucurumun kenarından alıp daha derine attığını, daha sıkı sarıldım boynuna, gördüklerimi görsün istedim, açabildiği kadar açsın diye gözlerini daha sıkı sarıldım, morarırken öpmeye kıyamadığım güzel dudakları, önce bacakları bıraktı bedenimi sarmayı sonra kolları. kurtuluyordum hayattan. beni bağlayan, beni ayakta tutan, yere düştüğümde ayakğa kalkmamı sağlayan her şeyden kurtuluyordum. daha sıkı sarıldım. içinden çekilirken son nefesi tüm gücümle haykırdım. bağıra bağıra ağladım koynunda...'' -Hatırladın mı şimdi? -Hayır, bu!, bu gerçek olamaz!! Üzerindeki çöp yıgınlarıyla boğuşur gibi sağa sola atmaya basladı. Tüm gücüyle doğrulup konteynırın kapağına doğru uzandı. Yukarı kaldırıp açmaya çalışınca başaramadı. Dİğer tarafa döndü. Oradaki kapagı tutup tüm gücüyle yüklendi açılması için, yüklenirken ayağı kaydı çöp yığının arasına düştü. Yüzü bir kadın koluna çarptı. İrkilerek kendini geriye doğru atınca, poşetlerin arasında onu gördü. Siyah saçları yüzünü örtmüş kadını. Az önce ayıkladığı şişelerin ve yanıp küle dönmüş kağıtların arasında...
  8. bir beklemektir tutulmuş hani uyuyunca geçer gibi oluyor ya sabah nasıl olsa katlanıyorsun o geçimsizliğe bir film daha açıyorsun sonra bildik sahneler replikler aklında bir kez daha izlesen ne olacak sanki diye diye tekrarlıyorsun hayatı aynı kadınlara sevdalanıp aynı yokluklarda tatmin ederken buluyorsun kendini son kullanma tarihimin okunamıyor olması benim suçum değil tüketmeseydiniz beni! hala yeterli değil alkol oranlarım kendimi kandırmaya çalışıyorken araya karışmayın n'olur ayıramıyorum sonra sizi yangın anında ilk kurtarılması gerekmeyenlerden.... ne çok kızıyorsunuz bana sevemiyordum diye sevsem bu kadar beklemezdiniz ya hiç girmeyelim o mevzuya uyusak geçer belki dediklerimiz uyanıkken geçmiyorsa cehennemin dibine girsek geçmez saçma sapan sosyal medya hesaplarımızla bir de buradan çek kankilerimizle aldığımız beğeni oranlarıyla geçmez ne senin beklediğin gelecek yanına ne benim özlediğim şimdi uyu uyuyabiliyorsan dibine kadar yalnızsın ağzınla kuş tutsan da, milyon tane beğeni alsan da o yatakta yalnız yatıyorsun! en az şimdi benim olduğum kadar...
  9. bitiremedikleridir insanı en çok zorlayan yeni başlangıçlarda bir çeyrek altın alır giderdik evlilik merasimine arka planda ucuz iyi temenni sözleriyle görevini yerine getirmiş olmanın bilinciyle mutlu bir yuva kurulmuş olurdu toplum vicdanında herkes ne güzel de huzurlu girerken sen başkasının koynuna uyandığında bir yabancının yatağında daha çocuk sevecektik sanki çocuk üretme fabrikasında kalite kontrol şefinden indirim isterler gibi siz yaparsınız severiz biz yaparız biz de uzaktan sevmeniz zavallı vicdanlarınızın zekatı olacak sadece biz evlendirdik diyeceksiniz çocuğu kucağınıza aldığınızda sanki evlendirmek yetiyormuş gibi mutlu bir gelecek vermek için o çocuğa... yarın çıkıp protesto edeceğiz bir şeyleri meydanlarda neyi bilmiyorum zaten akşam unuturuz nasıl olsa her gün yeni bir isim veriyorum balığıma öncekini unutmuş nasıl olsa uyusam ben de unutur muyum? verdiğim adları... sakinliğime bakma ne olur etkisiz hale getirilemediği için patlatılan bomba gibiyim kontrollü bir o kadar korkutucu sen korkma emniyet şeridinin dışında dur eline telefonunu alıp çekim yapanların arasında...
  10. Johnydoe

    Korku İmparatorluğu...

    Dilinin sürekli olarak kırık dişinin üzerine gitmesi gibi yaralarımızla oynayıp durmamız. İyileşmek, iyi hissetmek gibi bir kaygımız görünürde olsa da içten içe o acıyı, ağrıyı çekerken kendimizi önemli sandığımız için mi, iyileşmesine izin vermiyoruz. Sanki o yara iyileşirse yaşadıklarımız da o yarayla birlikte kaybolup gidecek. İnsan geçmişte yaşadıklarını unutmaya başladığında nasıl bir insan olabilir ki? Geleneksel anlayışa sahip toplumlarda değişimlere karşı direnç göstermek sanki doğuştan verilen bir yetenek gibidir insana. Bilincin ötesinde bir refleks gibi değiştiğini hissettiği anda karşı koyar. Çoğu zaman bunun farkında bile olmadan, karşı koyuyor gibi değil de, kendini koruyor gibidir. Oysa tek yaptığı kafasını toprağa gömmektir. Bunu fark etmemek için daha çok kapatır kendini. Bir süre sonra kopar gerçeklikten. Başka, başkasının gerçeklerine sahip çıkmaya savunmaya başlar. Çünkü başkasının sahip olduklarını savunmak kendi sahip olduklarını savunmaktan her zaman daha kolaydır. Kaybetse bile zarar görmeyeceğini bildiği için rahattır. En fazla başka bir gerçeklik bulup ona sığınır. Başkalarının parasıyla kumar oynayıp sürekli kazanan ama beş kuruşu olmayan bir kumarbaz tanıdım. Neden diye sordum. Neden kendin için oynayıp kazanmıyorsun ve bu sefaletten kurtarmıyorsun kendini? Oynadığını söyledi eskiden. Herşeyini kaybettiğini. Kaybetme ve sonrasında bu kaybetme duygusuyla karşı karşıya kalma korkusunun tüm benliğini ele geçirdiğini, doğru zaman da doğru riskleri alamadığını ve bu yüzden kaybetmeye mahküm olduğunu. Çok yetenekli ve akıllı olsalar da çalıştıkları iş yerlerinde yükselip mevki sahibi olmak yerine daha az kazanmaya tamah edip hayatları boyunca yerlerinde sayan, hesaplayamadıkları bir felaket başlarına geldiğinde ise kaybolup giden insanların da açıklaması çok farklı olmayacaktır. Bir gün tamamen yıkılıncaya dek almadıkları risklerin rehaveti ve rahatlığıyla oldukları yerde saymayı tercih ederler. Kaybetmek istemezler. Çünkü oynadığın kumarda orataya koyduklarının büyüklüğü, sonrasında olacakları düşündüğünde başına gelecek felaketin de büyüklüğünü gösterir insana. Tüm elindeki yetenekleri aklı ve tecrübeyi başkalarının kazanması için harcar dururlar. Kaybedecekleri en fazla standart bir iştir ve bu işi her yerde bulabileceklerini düşündükleri için algıları korkuyla gölgelenmez. Bu yüzden başarılıdırlar ama bu başarı diğerlerine hizmet eder. İnsanın ruhundaki yaralarla elindekileri kaybetme korkusu aşağı yukarı benzer şekillerde hayatlarını olumsuz etkiler. Birey bunun farkında olsa bile az önce bahsettiğim nedenlerden dolayı ikisinden de vazgeçemez. Bir kadının yetişkin olana kadar babasından şiddet ve baskı görmesi onu ne kadar olumsuz etkilese de o kadınların aşık olduğu adamların da babalarına benzedikleri, kimi zaman bunun farkında olarak kimi zaman farkında olmadan o adamları seçmeleri de bu şekilde açıklanabilir. Gelenekçi ve ataerkil bir toplumda yaşıyor olmamız, kocasından ya da sevgilisinden şiddet gördüğü halde yine de ondan vazgeçmeyen kadınların bu davranışını açıklamaya yeterli değil görüşündeyim. Bastırılmış kişilik, özgür bir birey olmanın risklerini almak ve kendi kararlarını vermek yerine, hayatlarını çekilmez kılan erkekleri tercih etmeleri, o erkeklerden gördükleri zararı kendi sorumluluklarının sonucunda kaybettiklerinin vereceği zararla karşılaştırıp bilineni tercih etmeleri, yetenekli ve akıllı odluğu halde mevki sahibi olmak yerine ait olduğu yerde sebat edenlerle, geçmişinden gelen yaraların kapanmasına izin vermeyip o yaranın bilindik acısına sahip çıkıp iyileşmesine izin vermeyenlerle aynı nedenden kaynaklanmaktadır. Bilinen acı, bilinmeyen acıya tercih edilir. Çünkü yetiştirilirken olasılıkların en kötüsüne hazırlıklı yetiştiriliyoruz. Daha çocukluktan itibaren, terli terli su içme hasta olursun, evden uzağa gitme kaybolursun, annenin elini bırakma seni çingeneler çalar, yalan söyleme Allah baba seni çarpar.... vb. gibi hep olumsuzluk içeren örneklerle kişiliğimiz baskı altında büyütüldük. Elbette ki bu uyarılar doğru ve yerinde uyarılar ama bize bunları yapma dedikten sonra şunları yapabilirsin böyle daha iyi olur diye seçenekler sunulmadı. Bu yüzden biz ne zaman sokağa çıksak ya hasta oluyoruz, ya kayboluyoruz ya da çingeneler bizi çalacak diye korku içinde yaşıyoruz. Büyümüş olmamız bu örnekleri çeşitlendirerek arttırdı sadece bu.
  11. Johnydoe

    Kadın Ko(r)kusu

    Açlığı 'güç' olan birini kontrol etmek kolaydır. Tüm diğer ihatiyaçlarının önüne güçlü olmayı koymuşsa insan bu zehirle başkalarının kontrolünde olduğunun bile farkına varamaz. Güce ulaşma yolunda her kalıba girebilir, amacı uğrunda tüm benliğinden vazgeçebilir. Bazen ulaşamayacağını bile bile güç kırıntıları için yok olmayı bile göze alabilir. içinde yaşadığımız toplum düzeninde belki de en kolay kontrol edilebilir bireyler bunlardır. bu düzeni kontrol edenler gerçek güç sahipleri, güce ulaşma yolunda gözünün karartmış kişileri kullanarak yerlerini sağlamlaştırırlar. çünkü basittir onları yönledirmek. labirentin çıkış yerine gücü koyarlar, sonra olabildiğince karmaşık hale getirirler koridorları. sürekli olarak dikte ederler, güce ulaşmak için, mutlu olmak için, tatmin olmak için şunları yapmanız gerekiyor diye. diğerleri söylenenleri kabul edip beklenen tepkileri verirler. güç, zengin olmaktır, zengin olmak için ünlü olmak gerekir, ünlü olmak için popüler kültür enjekte edilir toplumun damarlarına. bunun en kolay yolu izlenilen televizyon programları. yalan kurgulanır, sıradan insanların da ünlü dolayısıyla zengin ve güçlü olduğu hikayeler sunulur. güç hırsıyla tutuşan ama oturduğu koltuktan kalkmaya üşenen insanlara umut vaat edilir. bir gün siz de böyle olabilirsiniz diye. kalkmaya üşenen insan, uykusu gelince yatağına gider, sabah hava aydınlanmadan işine, sonra akşam geri geldiğinde tüm gün yaşadığı saçmalığı, hizmet ettiği güç sahiplerini unutmak için aptal kutusunu açar ve koltuğuna oturur. yeni hikayelerle uyuşturur aklını, bir sonraki neden ben olmayayım?! güç, birliğin, bir olmanın ardına konur sonra. birlikteysek güçlüyüzdür der, gücün gerçek sahipleri. sonra korkuları yaratırlar, tüm dünya bizim birliğimizin karşısında, bizi bölmek istiyorlar, bizim güçlü olmamızı istemiyorlar, bizi bölerek yok edecekler! derler... güç aşkıyla yanıp tutuşanlar, birlik olma yolunda saf tutarlar. liderlerinin bir sözüne bakarlar düşünmeksizin, sorgulamaksızın. çünkü tüm dünya onlara düşman, tüm dünya onların yok olmasını istiyor, dünyanin işi yok, onun güçlü olmasını istemiyor... lierleri sağa gidin der, hepsi birlik olarak sağa gider, sonra sola gitmeleri emredilince neden sağa gittik diye sormazlar. çünkü sonunda güçlü olacaklar... güç, ilahi inancın ardına konur. gücün gerçek sahipleri der ki, iman sahibi olanlara cennet mükafattır, bu dünyada çok zorluk çekmiş olabilirsiniz, baki olan diğer dünyadır... derken kendilerinin bu dünyada sürdükleri sefayı mümkün olduğunca örtbas ederler. güç açlığıyla yanan yığınlar yeterince şükrederlerse bu dünyada olmasa bile diğer dünyada güçlü olacaklarına biad ederler. dinlerler liderlerinin sözünü, onların istediği şekilde iman eder, istemediği şekilde lanetlerler. hayatları boyunca güçlü olamayacaklarını düşünseler bile şükretme mekanizmasıyla kendilerini kullananların beklediği gibi davranırlar, kendileri gibi değil... açlığı güç olan birini kontrol etmek kolaydır. onları düzene adapte etmek kolaydır çünkü doğru şekilde yaklaşılırsa tepkileri ve tercihleri de tahmin edilebilir olur. kimini zengin olmakla kandırırsın, kimini birlik olmakla kimini imanla... ama mutlaka kanacakları bir yol vardır. çünkü tahmin edilebilirler. açlığı sevgi olan biri ise tercihlerinde tutarsızdır ve önceden tahmin edilemez. işte mevcut düzenin sahiplerinin en çok korktukları bireyler bunlardır. kontrol edilemezler. bir kadını seven erkeğin, ya da bir erkeği seven kadının ne zaman ne yapabileceği, nelerden fedakarlık edeceği öngörülemez. bunları ne televizyon izleterek uyuşturabilirsin, ne milliyetçilik, bir olmak kaygısıyla korkutabilirsin ne de iman gücüyle yapacaklarından vazgeçebilirsin. çünkü aşık olan insanın parayla işi olmaz. aşık olan insanın milliyeti olmaz çünkü başka ırktan birine sevdalanabilir. aşık olan insanın sevdasının karşısına imanı koyamazsın çünkü kalbiyle hareket eder, biad etmez. tanrı korkusuyla insan aşkı arasında sıkıştıramazsın. bir yerde mutlaka hata verir, ya kendini yakar, ya imanını... bu yüzden düzeni yöneten gerçek güç sahipleri, toplumları yönetirken sevgiye aç olan insanları bastırmak için kendilerine göre kurallar koydular. en basiti ve tartışmaya en kapalı olanı, kadını kapatmak oldu. kadını bir insan olmaktan çıkarıp, el değmemesi gereken, sadece erkeğin ait olabileceği bir malmış gibi davranmasını dayattılar. erkeklere ise el değmemiş bir kadınla evlenmeyi şart koştular. kadınlar önce saçlarını örttü, sonra başka erkeklerle aynı ortamda oldukları zaman vicdan azabı çekmeye başladılar. içten içe bunun yanlış olduğunu bilseler de daha yüce bir aşk için, tanrı aşkı için buna katlanmak zorunda olduklarına kendilerini inandırdılar ki, bunu yaparken de en çok kadınlar diğerlerini etkiledi. erkeklere ise daha çok müsamaha gösterdiler. diledikleri kadınla birlikte olabilecekleri ama evlenecekleri zaman, el değmemiş olanı seçerlerse diğer aptıklarının bir önemi olmadığı öğretildi ki bu da işlerine geldi. bu dayatmalardan sonra ne kadınlar ne de erkekler sevdikleriyle birlikte olmak yerine, kurallara uymayı tercih ettiler. sevgiyi çıkardılar denklemden, çünkü işin içinde sevgi varsa, tüm zenginlikler, ırkçılıklar, inanç farklılıkları anlamasız kalıyordu. insanı, sevmek için insan olması yetiyordu. bu güç sahiplerinin işine gelmedi. kadını kapattılar. toplumdan soyutlayıp onları değerli mal haline getirdiler. bunu yaparlarken kendilerini ayrı tuttular ve kimse farkına varmadı. bugün, yaşadığı hayatta mutlu olan sadece güç sahipleri. bir avuç azınlık. geri kalan çoğunluk şükür mekanizmasının ardına sığınıp sıranın onlara gelmesini bekliyor. ya kadınlar? bir külçe altından değerli olmak karşılığında, kendilerini kapatıp, mal olmayı kabul mu ediyorlar? insanın sevmesinden korkuyorlar. çünkü en büyük devrimler aşkla başlamış tarih boyunca. bunu bildikleri için kadınları özenle saklıyorlar... ya kadınlar? neden saklanıyorlar? hiç mi sevmiyorlar?
  12. esmer teninin gölgesine sığınmışım öpsem kasırgalar kopacak kasıklarında nefesimi bıraksam meraktan ölecek gibisin değse düşüm döşüne cennet bahçesi tasviri az kalırdı kutsal kitaplarda inkardan korkan münafık gibi ne sana gelebiliyorum ne uzağımda tutuyorum alnım secdeden kalkmaz aklım senden nasıl bir ikilemdeyim, dursam sen durmasam gideceğim sen yumuşacık göğüslerine başımı yaslasam uyuduğum sen olacaksın, uyandığım hiç uyanmasam diyorum ya bazen tenin kokusu henüz bırakmamışken beni ıslanmış kasıkların alabildiğine arzuluyorken dokunsam diyorum bazen o narin teninin altında çağlayan kanın nasıl da kulaklarında uğulduyor şimdi bacaklarını aralıyorken cennet tasvirlerinin şaşası renk cümbüşleri, binbir şekli mutlulukların huzur öperken kasıklarını kıskanır seni kapattığında gözlerini başka dünya yok yalanları nasıl da çaresizce uzaktan izler bizi yeni bir dünya yaratırken başım ellerinin altında bastırıyorken içine dilimi nasıl da kendinden geçiyorsun dudaklarını ısırırken kaç çığlık daha gömeceksin içine? kaç iç çekiş boğazına düğümlenecek kaç defa tutacaksın kendini için bir yanardağ gibi patlarken...
  13. ne zaman mutlu olsak, el freni çekilmiş gibi bir yanımız tutuluyor bir yanımız bıraksan en yakın ağaca çarpacak! umurumda değil yaşayamadıktan sonra bilmenin ne anlamı var? dağların arasında da yaşayabilirdim ben, denizin kokusunu bilmeseydim eğer o martı çığlığı yırtar gibi gecemi kulaklarımda çınlamasaydı soğuk kaldırımların üzerindeki çalgıcı tanrı rızasını konuya katmasaydı beklentileri beklediklerimin ötesine taşımasaydı çiçekçiler mevsimleri umursasaydı donmuş gülleri satmasaydı tezgahlarında öpmeseydin dudaklarımı seni düşürdüğümde aklıma ve sonrası olmayacaksa diye öncesini yutkunup gömseydik içimize nefesimize ses vermeden seviyorum'lar her geçen gün artarken ve özlüyorum'lar ve istiyorum'lar.... ve sen yanında uyanılası yanında kahvaltı yapılası bir bahaneyle yolda yürürken elinden tutulası parmakların parmaklarımın arasındayken kendime çekip sarılası... o kokun, mezopatamyadan bu yana hangi kral varsa, var olduysa ya da olacaksa aklını başından alası dağların arasında da yaşayabilirdim ben... denizin kokusunu martının sesini bilmeme rağmen çünkü bilmek sensiz bir sabah yalnız uyandığımda bir halta yaramıyorken....
  14. deniz bitti kumsala bıraktı kendini kör balina yıllardır peşindeki balıkçı şaşkın küçük elleri büyük gövde de tüm gücüyle ittirmeye çalıştı olmadı kadınlar toplandı başına kör balinanın kimileri şallarını ıslatıp serdiler üzerine kimileri kovalarıyla su taşıdılar durmadan çocuklar uzaktan izlemekle görevlendirilmişler gibi sıralanmışlar yanyana kimisi meraklı, kimisi diğerleri merakla bakıyor diye bakıyor kör balinaya iri gövde daha dün kale yaptığı kumların üzerinde annesi de koşturuyor muhtemel bir denize bir gövdeye elinde yarım kova suyla boşaltıyor ardından yeniden dönüyor denize balıkçı hala şaşkın el istiyorlar diğerlerinden eller toplanıyor büyük gövde üzerinde nafile nasıl bırakmış kendini neden vazgeçmiş kör gözleriyle göremediği okyanuslardan kimse bilmiyor martılar toplanıyorlar ziyafetin abartılası büyüklüğüyle onlar da kararsız belki de bu kadar kolay av olması balinanın onları da düşündürüyor ya şu insanlara ne demeli? avlarken günlerini harcarlar şimdi ölmesin diye ayaklanmışlar balina kapatmış kör gözlerini deniz bitmiş nafile çabalarıyla insanlar farkında bile değilken üstelik ayrılmış bedeninden... bir süre yukarıdan bakmış koca gövdesine üzerine örtülmüş kefen gibi ıslak eşarplar, havlular altında oraya gömseler beni diye içinden geçmiş oynasın üzerimde uzaktan bakan küçük çocuklar balıkçı yorulup çökmüş baş ucuna kadınlar bırakmış ellerindeki kovaları kabullenmişler kaybetmeyi deniz bitmiş kör balinayla birlikte uzaklaşmışlar sahilden çocukların meraklı bakışları anne seslerine yönelmiş birer ikişer yalnız bırakmışlar koca gövdeyi dalgalar geri ister gibi kabarmış tutup geri çekmek için kör balinayı sarılmak istedikçe her defasında kesilmiş nefesi nasıl izin verdi gitmesine? neden gitme demedi? deniz bitti. kör bir balina bıraktı kendini kumların üzerine ne görmüştü ki? bir daha açmamak üzere, kapattı gözlerini...
  15. kabullenmeyi öğrenmek anabilim dalının bir türlü sınavlarını veremeyen öğrencisi gibiyim bir yanım gece gündüz çalışsa da dersine diğer yanımda asilik geçiyormuş gibi yapmaları akşamın bir saati sokaklara çıkarak destekliyorum nereye gittiğimi bilmeden gecenin yarısı yazmanın telaşıyla kelimeler akıp gidiyorken parmaklarımın ucundan bu kabullenmek yüksek lisansını beceremiyor olmamdan muzdarip madem beceremiyecektin neden seçtin? derken kendime geçer güzelim bunlar da geçer girersin bir pasaja yarım kilo rakı yanında oturursun masaya adrian ses verir uzaktan eşlik etsen olmaz, etmesen alınır belki uyursun belki birazdan bu saatte aramak olmaz uyumamışsındır belki şimdi onla konuşursun yine aranmaz dolar bir kadeh daha adrian susar, müzeyyen abla başlar garson ikide bir gelip gider sanki yasakmış gibi yalnız oturmak orada elin telefona gider alkol oranı yeterli gelmez hala aramak için alkol yeterse zaten o istemez aramanı zaten uyumadıysa onunla konusuyordur neresinden baksan yetmez alkol bir kadeh daha bir şarkı daha kelimelerden bol neyimiz var? kabullenmeyi öğrenmek makamından söylüyor bülent abla nasıl içten, nasıl içime teker teker gelin üzerime erkekseniz! hoş bir kadın beklemek ne kadar saçma bu saatte hepsi sevgilisinin koynunda vakit mi geç oldu? ben mi geç kaldım yaşamaya bilmiyorum ama, soğumuş hava meyhanenin kapısı açılıp kapandıkça bir serinlik işliyor iliklerime ayılır gibi oluyorum sonra aklıma sen geliyorsun kabullenmeyi öğrenmek finalinden kalmışım yine yaz okulu diyorlar kışın ortasında unutur diyorum soğursa benden ısınmak, benim kollarımda değil artık kabullendim desem de çalışmadığım yerden soruyorlar sürekli bu kadarı da fazla değil mi? ne kadar çabuk bitti bu şişe! garson yok şimdi de adrian başladı söylemeye olsun diyor...olsun... bırak, nasıl istiyorsa öyle olsun... hoş kadınlar yok bu gece. hepsi birden geliyorlar üzerime hepsi erkekmiş kaptıyorum telefonu uyuyorsa da uyumuyorsa da onunla konusuyorsa da konusmuyorsa da istese arar... bir seçim olmadığını anlamalı insan özleyip durmamalı her düştüğünde aklına kabullenmeli hem kalanı, hem gideni...
×
×
  • Create New...

Important Information

By using this site, you agree to our Terms of Use.