İçeriğe atla


Fotoğraf

70' li Yıllarda Küçük Gezintiler...

Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek AYFER TUNÇ 70li yıllar nostalji

Bu başlığa 71 cevap verilmiş

#1 tülvent

tülvent

    Kıdemli Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPipPip
  • 2.108 İleti

Gönderi Tarihi: 18 Şubat 2012 - 12:40

Bir nostalji tutkunu olarak bugün, Yazar AYFER TUNÇ' un, '' Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek '' kitabından alıntılar yaparak sizlerle paylaşmak geçti içimden.(Hem de hiç üşenmeden)

"Acısı alınmış hafıza" larımız, dudaklarımızda tebessümlerimizle 70 li yıllara doğru küçük gezintiler…

70' Lİ YILLARI yaşamış olanlar için hoş bir gezi;

'' Biz sizin yaşınızdayken…'' sözünü çokça duymuş gençler için de; o yılları bilmeleri, anlamaları ve şu an yaşadıklarını kıyaslamaları için de hoş bir olanak…

Ne dersiniz fena olmaz değil mi? Gönderilen Fotoğraf


#2 tülvent

tülvent

    Kıdemli Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPipPip
  • 2.108 İleti

Gönderi Tarihi: 18 Şubat 2012 - 12:41

''...

70' li yıllarda çocukluğunu yaşayanlar, büyüklerinden ''Şimdiki çocuklar çok şanslı!'' sözünü çok sık duyarak büyüdüler. Ama şimdiki kuşak, çocuklarına aynı şeyi söyleyemiyor. Bu çağın çocuklarının yaşadıklarının şans olup olamadığından kimse emin değil. Bir yığın tüketim ürünüyle donatılan hayatlarında, şimdiki çocuklar çok yalnız. Yaratıcılığı kışkırtan ''yokluk ortamında'' değil; sıkıntıyı büyüten, derin bir tembellik ve umursamazlık yaratan ''bolluk ortamında'' büyüyorlar.

Özellikle büyük şehirlerde yaşayan çocukların büyük çoğunluğu eriği ağaçta değil, manavda görüyor. Ayva çalmak, dut çalmak nedir bilmiyorlar. Acaba kaç tanesi gölgeli, serin bir bahçede, tulumbadan buz gibi su çekip ayaklarını yıkamıştır? Şimdiki çocuklar, her akşam bahçe sulama işiyle görevlendirilmenin o dayanılmaz sıkıcığını da bilemeyecekler. Çünkü artık yazlıkların fazlaca özenilmiş, gürbüz ama aptal çocukları andıran bahçelerini sulama işini babalar kimselere bırakmıyorlar.

60' ları bilmem, ama 70' lerde çocuk olmanın en güzel yanı '' özgürlük '' duygusuydu.

Gerçi bunun anlamını bilmiyorduk, çünkü bütün arsalar, bahçeler, sokaklar, parklar, deniz kenarları bizimdi. Bunun bir çeşit çocuk özgürlüğü olduğunu, arsalar, yangın yerleri binalarla dolduktan; geniş, serin bahçeli evlerin yerini apartmanlar aldıktan, sokaklar arabaların egemenliğine bırakıldıktan sonra, büyüyünce anladık. Meğer şanslıymışız, çünkü özgürmüşüz!

Nerede yaşarlarsa yaşasınlar, çocuklar için '' sokağa çıkmak '' deyimi vardı. Hala var belki, ama sokaklar çok değişti ve eskisi gibi güvenli değil. Sokağa çıkmak, tanımlanmış bir özgürlüğe adım atmaktı. Okuldan gelince bilgisayar karşısına geçilmez, sokağa çıkılır, akşam olup hava kararana, anneler yemeğe çağırana dek, kan ter içinde oynanırdı. Yaz tatillerinde sokağa çıkmak ise, tüm günü sokakta geçirmek demekti.

O zamanlar iki türlü anne vardı:

Birincisi '' gelenekçi '' , ikincisi '' modern '' anneler...

Gelenekçi anneler de ikiye ayrılırdı:

Gelenekçi- iyi, gelenekçi- kötü anneler.

Gelenekçi iyi anne, çocuğun ve çocukluğun ne olduğunu bir tür iç güdüyle bilir, çocuğunu uzaktan kollar, bunu belli etmez ve rahatsız etmezdi. Terlediklerini fark edince usulac gelip, sıtına tülbent koyar, reçelli ekmek hazırlayıp verirdi.

Gelenekçi kötü anneler bencildiler. Çocuklarını kahvaltıdan hemen sonra sokağa yollar, hiç ilgilenmezlerdi. Böyle anneleri olan çocuklar karınları acıktığında anneleri komşuda olduğu için, arkadaşlarından otlanmak zorunda kalır, terlerler, terleri sırtlarında kurur, ama hep böyle yaşadıkları için hasta da olmazlardı. Disiplinden uzak, kendi başlarına geçirirlerdi günlerini.

Modern annelerde ise kendilerince bir çocuk yetiştirme bilinci vardı. Disiplinli bir anlayış... Bir kere sokağa çıkmanın saati vardı. Çocuklarının hangi çocuklarla oynayacağını, hangi oyunları oynayacaklarını kendileri seçerler, çocuğun fikrini almazlardı. Üstünü kirletmeme zorunluluğu da çocuk özgürlüğüne vurulan bir darbeydi. Bu çocuklar mahallenin çocukları arasına rahatça karışamazlar, kendilerini dışlanmış hissederlerdi. Pamuk helva, leblebi tozu, macun almaları yasaktı, ayva çalamazlar, sapanla kuş vuramazlardı. Uzun sürecek oyunlara da '' birazdan annen çağırır oğlum '' gerekçesiyle alınmazlar, onlar da annelerinden nefret ederek, hava kararana dek sümüklerini çekerek, top peşinde koşturan çocukların oyunlarını seyrederlerdi. Annelerinin kötü huylu bulduğu çocuklar gibi sokakta, üzerine vita veya sana sürülüp şeker ekilmiş ekmek yiyemez
asla küfür edemezlerdi.

Bunların arasından annelerini dinlemeyenler çok sık çıkardı. Onlar lider ruhlu olrlar, çocukların başına geçerler, oyunu örgütlerlerdi. Keyifli bir gün geçirirlerdi, ama eve gidince çıkan olayları saymazsak...

O yıllarda sokağa çıkma anlayışında genel eğilim, iki saatte bir, ancak bir Murat 124, Anadol veya Renault 12 marka otomobilin, bir kaç at arabası ve faytonun geçtiği, çiğnenme tehlikesi olmayan, sakin sokaklarda çocukların yorulana dek oynamalarıydı. Hava kararmadan yoruldukları da söylenemezdi. Yine de orta halli ailelerin, gelenekçi- iyi annelerin çocukları, babaları işten döndükten sonra dışarıda kalmazlar, evlerine giderlerdi. Ya da '' Baban geldi, seni çağırıyor '' denince hemen eve yollanırlardı...''

A. TUNÇ - Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek


#3 33ferdi33

33ferdi33

    Yeni Üye

  • Φ Yeni Üyeler
  • Pip
  • 1 İleti

Gönderi Tarihi: 18 Şubat 2012 - 14:30

Gelenekçi kötü anneler bencildiler. Çocuklarını kahvaltıdan hemen sonra sokağa yollar, hiç ilgilenmezlerdi. Böyle anneleri olan çocuklar karınları acıktığında anneleri komşuda olduğu için, arkadaşlarından otlanmak zorunda kalır, terlerler, terleri sırtlarında kurur, ama hep böyle yaşadıkları için hasta da olmazlardı. Disiplinden uzak, kendi başlarına geçirirlerdi günlerini.

#4 tülvent

tülvent

    Kıdemli Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPipPip
  • 2.108 İleti

Gönderi Tarihi: 20 Şubat 2012 - 01:04

'' ...

70' li yıllarda, fotoğrafın hayatın içinde çok saygın bir anlamı ve değeri vardı.
Fotoğraf, aile olmanın ispatı, ölümsüzleştirilmek istenen anların tespitiydi. Herkesin elinde iyi kötü bir makine bulunmadığı için, bu günkü kadar fotoğraf çektirilemiyordu. Bu nedenle her fotoğraf makinesine poz verilirdi.

O yıllarda aileyi aile yapan, biraz da çekilmiş fotoğraflarıydı. Fotoğraf hayata girdiği zaman o kadar heyecanla karşılanmış olmalıydı ki; hemen her evde aile albümleri bulunurdu.

Ailenin ilk fotoğraf serüveni, evliliğe atılan ilk adımla başlardı. Sözden sonra nişan, düğün derkenilk bebeğin doğumu, geziler, tatiller çocukların yaş günleri
diploma törenleri ile ailenin tarihi bu fotoğraflar aracılığı ile yazılmaya başlardı.
Yeni kurulan ailenin albümüne, karı kocanın çocukluk ve gençlikleri daha başlangıçta eklenirdi.

Şehirlerin işlek caddelerinde, bir iki fotoğrafçı mutlaka bulunurdu. 70' ler fotoğrafın siyah-beyaz olduğu yıllardı. yıllarda olduğu gibi görünmek değil, poz vermek makbul sayılırdı.

Nişanlar ve düğünler fotoğraf açısında çok önemli günlerdi.Gelin kuaförden çıkınca mutlaka fotoğrafçıya gidilir, yeni evli çift evlerinin en iyi duvarına büyütülüp çerçeveletilmiş bu fotoğrafı asardı.

İlk çocuğun doğumundan sonra ailenin resimli tarihinin yazılma süresi başlardı.
Bebeğin, doğduktan sonra birkaç ay arayla stüdyoda fotoğrafları çektirilirdi.
'' Aytül yedi aylık... '' Ali on aylık '' gibi ibarelerle tespit edilen tarihler, çocuğun bir yaşını doldurmasıyla birlikte belli bir periyot izlemeye başlardı.

70' lerin başında yaş günü partileri yaygın değildi. Çocukların yaş günlerinde ailecek fotoğraf çektirilirdi. '' Ayşe beş yaşında... ''
'' Mehmet' in okula başladığı sene... '' gibi notlar ve tarihler de mutlaka arkasına yazılır, ailenin arşivi giderek kabarırdı.

Vesikalık fotoğraflar çokça yaptırılır, yakın arkadaşlara üzerleri imzalanarak verilirdi. '' Sevil' e Nurten' den cansız bir hatıra... '' türünden cümlelere o yıllarda hemen her fotoğrafta rastlamak mümkündü. Arkadaşının adını zamanla unutabileceği endişesiyle mi '' Sevil' ciğime bir hatıra '' değil de '' Sevil' e Nurten' den bir hatıra '' yazardı, bilemiyorum.

Okulların bitimine yakın tüm arkadaşlar birbirlerine vesikalık fotoğraflarını verir, arkalarına da '' 3-B' den 256 Nejla öztürk '' gibi ayrıntılı kimlik bilgileri yazarlardı.

Vesikalık fotoğraflar arkadaşlara, aile fotoğrafları yakın akrabalara gönderilen bir armağandı. Aile çocuklarının yaş gününde çektirdikleri fotoğrafları gönderirken arkasını çocuklarının ağzından imzalamayı da unutmazlardı.
'' Kıymetli halama ve enişteme üçüncü yaş günümde benden kıymetsiz bir hatıra, Murat '' ... Ya da aile fotoğrafıysa, '' Taştan ailesine Çalışkan ailesinden bir hatıra. Nesrin, Ali, Aygül, Metin Çalışkan. 13 Aralık 1975 ''

İki-üç kız ya da samimi bir grup erkek arkadaş stüdyoda fotoğraf çektirirlerdi. Bunlardan her birinde olur ve yıllarca saklarlardı.

Ailenin babası esnafsa dükkanında, öğretmense sınıfta, memursa makamında çekilmiş fotoğrafı albümlerdeki yerini mutlaka alırdı.

Okullara fotoğrafçı gelmesi ve tüm okulun ya da sınıfın topluca fotoğraf çektirmesi eski bir gelenekti. Fotoğrafçı gelince, öğrenciler öğretmenlerini ortaya alacak şekilde okulun merdivenine dizilirler,en ön sıradakiler çömelir veya oturur , böylece fotoğrafta herkes görünürdü.

Diplomanın veya taktirnamenin alındığı sırada çekilen fotoğraflar yalnız albüme konmaz, ayrıca büyütülüp çerçeve içinde derhal göze çarpacak bir yere veya duvara yerleştirilirdi.

Albümler uzun yıllar tek tipti. 70' lerde çeşitlendiler. Çeşitli boylarda, çoğunluk yatay, kalın siyah yapraklarının arasında incecik pellur kağıtlar bulunan, çok zarif görünümlü bu albümlerde, siyah-beyaz fotoğraflar çok güzel duruyordu.
Kapakları kalındı, kiminin üstünde en önemli fotoğrafı koymak için bir yer, kiminde bakırdan garip bir plaka bulunurdu. Bazılarının yapraklarında da fotoğrafın yapıştırılmadan durmasını sağlamak için çeşitli boyutlar oluşturacak
şekilde kesikler bulunurdu. Bu kesiklere fotoğrafların ucu yerleştirilirdi.

70' lerin ortalarında Almanya' da tanıdığı olanlar oradan ısmarlıyor, kendinden yapışkan olan, beyaz sayfalarına fotoğrafı yapıştırmaya neredeyse hiç kıyamıyorlardı. Ama bu albümlerin bir kusuru vardı; hayattan ve aileden çıkarılmak istenen şahısların fotoğrafları bu beyaz yapraklara yapışmış olduğu için, ayrılıklardan sonra fotoğraflar parçalanarak çıkarılıyor, albümler harap oluyordu.

Albümlerdeki değişim, pratiğin zarif olanın yerini hızla aldığını gösterdi. 80' lerle
birlikte albüm yerine, kapağında refocolor, kodak gibi marka adları, manzara resimleri bulunan ve fotoğrafçıların müşterilerine ücretsiz olarak dağıttıkları, incecik, şeffaf plastikten, fotoğraf kartı büyüklüğünde tuhaf albümler kullanılır oldu.

Hayata giren resimler inanılmaz miktarda artmış, o kadar çoğalmıştı ki, albümlerde saklanamaz oldu. Anıların ve resimlerin taşıdığı estetik değer azaldı. Hayata giren fotoğraf miktarı çoğalınca, değeri düştü.

Oysa eskiden fotoğrafların arkasına yazılar yazıldığı gibi, albüm yaprakları arasında da çiçekler kurutulurdu...''



A. TUNÇ - Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek


#5 tülvent

tülvent

    Kıdemli Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPipPip
  • 2.108 İleti

Gönderi Tarihi: 20 Şubat 2012 - 02:47

Teknoloji Yokken Çocuk Olmak...

Gönderilen Fotoğraf


"Ne olduysa sokaklar oyunsuz, oyunlar çocuksuz kaldıktan sonra oldu" diyor bir yazar ve ekliyor:

"Ama anne hava daha kararmadı ki, hadi saklambaça devam"

sözü çok eskilerde kaldı.


Gönderilen Fotoğraf

Çünkü çocuklar joystick, TV veya internet kablosuyla eve bağlandı.

Sokağa çıkmayan, birlikte oynamayı unutan çocuklar var evlerimizde...


Gönderilen Fotoğraf

Misket, yakartop, istop...

Çocukların birçoğu artık bu oyunları bilmiyor, bilsede oynayamıyor.

Çünkü sokağa eskisi kadar çıkılmıyor.

Geçmişin eski sokaklarında kaldı eski oyunlarımız...

Gönderilen Fotoğraf

Gönderilen Fotoğraf

Gönderilen Fotoğraf

Gönderilen Fotoğraf


Gönderilen Fotoğraf

Gönderilen Fotoğraf

Gönderilen Fotoğraf

Gönderilen Fotoğraf

Gönderilen Fotoğraf

Gönderilen Fotoğraf

Gönderilen Fotoğraf

Gönderilen Fotoğraf

Gönderilen Fotoğraf

Gönderilen Fotoğraf



#6 tülvent

tülvent

    Kıdemli Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPipPip
  • 2.108 İleti

Gönderi Tarihi: 20 Şubat 2012 - 02:51



Gönderilen Fotoğraf

Gönderilen Fotoğraf

Gönderilen Fotoğraf

Gönderilen Fotoğraf

Gönderilen Fotoğraf

Gönderilen Fotoğraf

Gönderilen Fotoğraf

Gönderilen Fotoğraf

Gönderilen Fotoğraf

Gönderilen Fotoğraf

Gönderilen Fotoğraf

Gönderilen Fotoğraf

Gönderilen Fotoğraf

Gönderilen Fotoğraf

Gönderilen Fotoğraf

Gönderilen Fotoğraf

Gönderilen Fotoğraf

Gönderilen Fotoğraf

Gönderilen Fotoğraf

Gönderilen Fotoğraf



#7 tülvent

tülvent

    Kıdemli Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPipPip
  • 2.108 İleti

Gönderi Tarihi: 21 Şubat 2012 - 19:11

''...

Gençlik her dönemde değişiyor, hatta zamanı onlar değiştiriyordu.
70' lerin küçük şehir gençliği romantikti. Klişeyi, özellikle klişe şiiri çok severdi. Kızlar hatıra defterleri arasında gül yaprakları kurutur, bebek resimleri biriktirirlerdi.

Aşka düşkündüler. Toplumsal yargıların gölgesi altında gelişen aşk fikri, ''yuva kurmayı'' gerektiriyordu. Temiz aşklar, saf kalpler, en temiz duygular, dönemin klişe unsurlarıydı.

Hatıra defterleri 60' lı 50' li, hatta daha eski yıllardan beri sürdürülen bir
gelenekti. Hemen her genç kızın, hatta ilkokul çağındaki çocukların birer hatıra defteri vardı. Az sayıda da olsa romantik ve duygusal erkek çocuklar da hatıra defteri tutarlardı. Ama genellikle bu defterlere kızlar itibar ederlerdi. Hatıra defterleri mümkğn olduğunca süslü hazırlanır, kapağında ''Hatıra Defteri ibaresi bulunur, onlarca çeşiti satılırdı.

Yaprakları uçuk pembe, mavi yavruağzı olur; büyük çoğunluğu kalplerle, çiçeklerle süslenirdi. Yuva kurma konusunda kararlı olan kızlar, sayfalarına bebek resimleri de çizilmiş olanları tercih ederlerdi. Bu tür defterleri olan kızlar, genellikle liseyi bitirmeden evlendiler, çocuk sahibi oldular ve haytın, defterlerinin yaprakları kadar pembe ve romatik olmadığını gördüler.

Hatıra defterleri özeldi, standart olamazdı. Kızlar dükkan dükkan dolaşıp, en sıra dışı , en romentik. en iyi süslenmiş olanını ararlardı. En ilginç olanı da kilitli olanlardı., ancak kızların kendilerine ait özel hayatları olamayacağına inanan anneler bunları pek hoş karşılamazlardı. 70' lerde birçok genç kız, kilitli hatıra defterlerini ve günlüklerini annelerinden kaçırmak, anneler de bir yolunu bulup bunları okumak, kızlarının kime aşk oduğunu, ne kadar ileri gittiğini anlamak için uğraştılar.

Bazı yaratıcı kızlar da sayfaları çizgisiz beyaz kağıttan olan defterler alırlar, her sayfaya resim yapar veya dergilerden kestikleri resimleri yapıştırırlar, kendile-
rine hatıra defterleri üretirlerdi.

Hatıra defterlerlerinin yazılmasının da bir adabı, klasikleşmiş bir iç düzeni vardı.
''İyi aile kızları'' genellikle ilk sayfaları anne, baba, sırasıyla kardeşlerine; pek sevdikleri hala, teyze, amca ve eniştelerine ayırırlardı. Sevilen öğretmenlere birer sayfa ayrılması adettendi. ''Kötü kızlar'' bu kurala uymazlar, aileyi reddederler defterlerini sadece arkadaşlarına yazdırırlardı. Öğretmenlere ayrılan sayfalarda bir hiyerarşi ve gönül bağı sezilirdi. Gizli bir aşk beslenen yakışıklı tarihçiye öncelik tanınır, sayfasına özel muamele gösterilir; defterin kendi süsü yeterli bulunmaz ve defter sahibinin gizli aşkının ipuçlarını gösteren birtakım simgeler, işaretler konurdu.

İyi arkadaşlara önden sayfa ayrılır, kendini defter sahibinin iyi arkadaşı sanan biri, defterin sonuna doğru bir sayfa ayrılmış olduğunu görünce bozulup, yazmayı reddedebilirdi. Kimine hiç sayfa ayrılmadığı olur, kendilerini itilmiş unutulmuş bulan bu tür arkadaşlar kahırlanırlardı.

Hatıra defterlerinin bir işlevi de gizli aşkları ifşa etmekti. Defterin sahibi kıza ilg, duyan oğlan çok ince kelimelerle duygularını ifade edebilir, kalemi kuvvetliyse kıza aşık olduğunu ustaca belli edebilirdi. Bir defter yazılsın diye birine verildi -ğinde, daha önce yazmış olanların yazılarınızı okuyacağı kesindi. Bu nedenle defter yazılrken dikkatli olunması gerekiyordu.

70' lerin sonlarına doğru hatıra defterlerine yazılanlar kilşe olmaktan bir nebze çıktı, hatta bazen döneme göre esprili bir üslup kazandırsalar da, genellikle klişe metinler her zaman bu defterlere egemen oldu. Örneğin yüzlerce hatıra defteri -nin yüzlerce sayfasında yazılar '' Sevgili arkadaşım... Kalbin kadar temiz defterinde bana da bir sayfa ayırdığın için... '' cümlesiyle başlardı. Şöyle tanış-
tık, böyle tanıştık, sen şöyle iyisin, böyle iyisin gibi cümlelerle bu zorlu iş tamamlandıktan sonra, bir şiir yazılması da adetti.

70' lerin ilk yarısında ve öncesinde gençlikte ''toplumcu-gerçekçi'' eğilimler yaygın olmadığı ve gençliğin temel meselesi aşk ve romantizm olduğu için şiirler genellikle basmakalıp aşk şiirleri olur, aynı şiire bir yığın defterde rastlanırdı.
Aşk üzerine veciz sözler yazmak da dönemin adetiydi.

'' Aşk bir sudur / İç iç kudur'' , '' Aşık olup düşnmektensei uyuz olup kaşınmak daha iyidir '' türünden ''veciz'' sözler liselilerin defterlerinde yer alırken...

'' Sepet sepet yumurta.. '' lar da daha küçüklerin defterlerini süslerdi. Gönderilen Fotoğraf

''Hayat bir gemi yoktur dümeni...'' gibi manimsi cümleler de...

Yine bu defterlerin temel amacı arkadaşa mutluluk dilemekti ve bu dilekler çoğunlukla '' Hayatın sarp ve dikenli yollarında...'' diye başlardı.

70' lerin sonlarına yaklaşırken hatıra defterlerinde toplumcu-gerçekçi bir yaklaşım görülmeye başlandı.

Anne, baba ve öğretmenler de kilşe cümle konusunda birinciliği kimseye kaptırmadılar. Hemen her deftere ''Biricik yavrum'' ''Sevgili kızım'' cümleleriyle başladılar ve yazılarını şaşmaz bir şekilde '' çalışkan, vatanına faydalı, hayırlı evlat olmanı dilerim'' ve benzeri cümlelerle bitirdiler.

Hatıra defterleri uzun süre gençliğin en özel ve en mahrem defterleri oldu...''

A. TUNÇ - Bir Maniniz Yoksa...


#8 tülvent

tülvent

    Kıdemli Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPipPip
  • 2.108 İleti

Gönderi Tarihi: 23 Şubat 2012 - 02:22

''...

Televizyondan önce hayat radyoyla yaşanır, saatler radyoya göre ayarlanır, ülkede ve dünyada olup bitenler radyodan öğrenilirdi.


Her ailenin kendi çapına göre bir radyosu vardı. İçine bir yığın büyük boy pil koymak gereken portatif radyolar en çok piknikte maçları dinlemeye yarardı. Masa radyolarının çoğu da birbirine benzerdi. Ön panelde sağda ve solda, çevrilen iki yuvarlak düğme; ortasında da yan yana tuşlar bulunurdu. Düğmenin biri çevrilerek ses ayarlanır, diğeri çevrilerek istasyon aranırdı. Arama düğmesi çevrildikçe ön panelde bulunan incecik bir çubuk hareket eder, uğultu ve parazitler arasında gezinirken, aranan istasyon bulunurdu.

O yılların tüm eşyaları gibi radyolar da sabırlı olmayı gerektirirdi. Pilli radyolar çabuk ses verir, ama lambalı radyoların ille de ısınması gerekirdi.


Radyoyu açmak mutluluk verici bir eylemdi. Lambanın olduğu yerde keskin, lambadan uzaklaştıkça gölgelenen bir ışık radyonun ön panelini doldurur; büyüleyen kutu yavaş yavaş ısınır, derken ses gelirdi. ‘’ Yurttan sesler korosu’ nu dinleyeceksiniz…’’

Radyo, içinden taşan tüm seslerle hayatımızı zenginleştiriyor, bize dünya denen kocaman bir yuvarlağın üzerinde yaşadığımızı hatırlatıyordu. Şehirlerarası yolculukların az, şehir içindeki en uzak mesafelerin bile yürüyerek gidilecek kadar kısa olduğu dünyamızda radyo, yalnız sesiyle değil, üzerindeki şehir adlarıyla da büyülerdi. Ankara, İstanbul, Varşova, sofya, Viyana, Tel Aviv, Moskova, Kahire, Paris… Her biri taze bir hayalin kapısını aralayan bu şehir isimleri sadece radyonun üzerinde yazılı kalır, ne kadar uğraşsak da parazitli bir yayının ardında bulabildiğimiz yegane yabancı ses, Kahire radyosundan taşan Arapça şarkılar olurdu.

….

Bugün Türkiye’ de yayın yapan ikibinden fazla radyo istasyonu varken, o yıllarda özel radyoyu hayal etmenin bile imkanı yoktu. Radyo yayınları devlet tekelindeydi. Ankaa ve İstanbul radyolarından başka bugün de yayınlarını sürdüren ‘’ Terete efem ‘’ yayın yapardı.

Halkın büyük çoğunluğu daha çok şarkı, türkü çalan Ankara ve İstanbul radyolarını yeğlerdi. TRT FM o zamanlarda da klasik müzik yayınlar, caza yer verir; Türkçe, Almanca , İngilizce ve Fransızca haber verirdi.

Polis radyosu ise TRT FM’ in tam tersi, seçkin yayıncılık bir yana TRT’ ye göre çok daha serbest yayın yapıyordu. Popüler şarkıların yanısıra, Orhan Gencebay’ ın son şarkılarından, Şükran Ay’ ın yanık sesine kadar arabeske tümüyle yer verdiği için, özellikle şoförlerin en sevdiği radyoydu. Bu radyoyu ilginç kılan, günde birkaç kez yayınlanan kayıp şahış ve çalıntı oto ilanları bölümüydü. Genellikle diksiyonu pek fazla olmayan bir spiker şöyle derdi:

‘’ Ahmet Yıldız. 12 yaşında, üzerinde…… bulunan Ahmet Yıldız, ….. tarihinde evinden ayrılmış olup, kendisinden bir daha haber alınamamıştır. Görenlerin veya bulunduğu yeri bilenlerin en yakın polis karakoluna …………… ‘’

Kayıp ilanları bittikten sonra sıra çalınan oto ilanlarına gelirdi;

34 AB 777 plakalı, mavi renkte, Murat 124 marka araç park edildiği yerde bulunamamıştır. Yerini bilenlerin…….. ‘’ Bir süre sonra Polis Radyısu yayınlarına son verildi; Şöförler yine ‘’ Bir teselli ver ‘’ I kırbeşlik plaklardan dinlemek zorunda kaldılar.

Bize dünyanın dört bir tarafını taşıyan radyo kibirli değildi, seviyesiz de değildi. Ancak fazla denetimli ve kurallıydı. Hayatımız da öyleydi… Yayın 00.06’ da başlar, saat =00.07 olunca da spiker.

‘’ Bugün 17 Eylül Çarşamba… Demirbank iyi günler diler. Demirbank… Demirbank.’’

70’ li yıllarda bu coğrafyada yaşayan ve radyo dinleyen hemen
Herkesin hafızasına bu cümle kazındı.

Ve ardından ‘’ Burası Türkiye radyoları. Haberleri veriyoruz. Önce özetler… ‘’



Uzun yıllar sabahları ‘’ Arkası Yarın ‘’ ardından da ‘’ Okul Radyosu ‘’ yayınlandı. Öğlen haberlerinden sonra başlayan reklamlar başlı başına bir programdı. Reklamlar neşeli ve eğlenceli olur; özellikle çocuklar reklamları dinlemeyi çok severlerdi.

EFEKTÖR: Korkmaz Çakar…

Bu cümleyi duymak için ‘’ Arkası Yarın’’ ya da ‘’ Radyo Tiyatrosu’’ dinlemek gerekiyordu. Bu iki yapım 70’ li yılların en çok ilgi gören radyo programıydı. Arkası Yarın, hafta içi her sabah, Tiyatro ise haftada iki gece ve cumartesi sabahları yayınlanırdı.

Önce bir ses ‘’ Radyo Tiyatrosu’’ derdi, ardından müzik eşliğinde aynı tatlı ses, temiz bir Türkçeyle başlardı:

'' Yıldızlara Bakmak… Yazarı: Behçet Necatigil… Yöneten: Filanca… Oynayan sanatçılar…. Sonra da efektör gelirdi: Korkmaz Çakar…''

‘’Çocuk Bahçesi’’ okul saatinden sonra yayına girer, Hafta içi her gün; sabahçılar için öğleden sonra, öğlenciler için de sabahtan yayınlanır, on beş dakika sürerdi. Bir ya da iki hafta süren meraklı, eğlenceli, hafif polisiye-macera çocuk hikayelerinden oluşurdu.

Radyo, hayatı düzenliyordu. Yokluk ve yoksunluktan gelen toplumu değiştirmeye çalışıyordu. Eğlendirmekten çok eğitmeyi, öğretmeyi amaçlıyordu. Haberler de bazen çok sıkıcı olur; hele ‘’ Meclis Saati, Olayların İçinden, Silahlı Kuvvetler Saati ‘’ gibi programlar çocukların hiç ilgisini çekmezdi.

Edebiyattan hoşlananlar içinse haftada bir gün, gece on civarında yayınlanan ‘’ Bir Roman Bir Hikaye ‘’ doyulmaz bir programdı. Genelde Türk yazarları eserleri tercih edilir, spiker çok düzgün okur, teklemez, kekelemezdi. Radyo o yıllarda edebiyattan çok yararlanır, dinleyiciler de edebiyat lezzeti yaşarlardı. Ama radyo önce ‘’ müzik ‘’ demekti. Günün büyük bölümünde müzik programı yapardı. İki müziksiz programın arasında mutlaka bir müzik programı olurdu. ‘’ Yurttan Sesler ‘’ korusundan akıllarımızda kalan, binlerce kez söylenmiş olan hep bir isim oldu: ‘’ Ve Atilla Mayda ‘’...

Radyo eğitim kadar ‘’ denetim ‘’ di. Denetimden geçmeyen bir şarkı çalınamazdı. O. Gencebay, F. Tayfur gibi sanatçıların eserleri 70’ li yıllarda hiç yayınlanmadı.


O yıllarda Türk Hafif Müziği denilen pop şarkılarına; ’ Türkçe Sözlü Hafif Müzik ‘’ denirdi. Genellikle hafif bulunurdu, ama gençler ve çocuklar çok severlerdi. Radyoda zaman doldurmak için ve haberlere beş dakika kalmışsa ‘’ Türkçe sözlü hafif müzik ‘’ anonsu duyulurdu. Sözleri Türkçe olmayan müziğin adı ise; ‘’ hafif müzik ya da dış kaynaklı müzik ‘’ idi. Yine zaman doldurmak için ’’ sözsüz müzik ‘’ çalınır, zaman gelince de başına sonuna bakılmadan, müzik kesiliverirdi.

Radyo 70’ lerin ikinci yarısına damgasını vuramadı. Yerini alan televizyon, hayatı derinden değiştirmişti. Ama radyo 90’ ların ikinci yarısında yeniden doğdu. Üstelik bu kez binlerceydi ve kimliği bambaşkaydı....''


A. TUNÇ – Bir Maniniz Yoksa…


#9 tülvent

tülvent

    Kıdemli Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPipPip
  • 2.108 İleti

Gönderi Tarihi: 26 Şubat 2012 - 15:22

Gönderilen Fotoğraf


Teneke sobalar...


SOBALARIMIZ tenekedendi.

Ağırlıktan yanlara doğru hafif açılmış dört ayağı, odunları koymak için büyük, hava ayarı için küçük sürgülü kapakları vardı.


Borular önce tavana doğru yükselir, sonra dirsekle döner, duvardaki deliğe girerdi.

Bir-iki yerinden telle tavana ya da duvarlara bağlanırdı borular, ki başımıza düşmesin.

Soba altlıkları, üzeri teneke ile kaplı tahtadan yapılırdı. Kenarları dört parmak yüksekliğinde ve yapan ustanın zevkine göre çivinin ucuyla süslenirdi...

Yakıldığında genelde evi duman basardı. Kapıyı-pencereyi açardık ve paltolarımızı giyerdik, baca ısınıp da sıcak hava doğal yolunu bulana ve ev ısınana dek. Ve ısındıkça çıtır çıtır sesler gelirdi borulardan, toplanırdık teneke sobanın başına.

Sobalar evin fırınıydı, ocağı, çocukların çalışma salonu, kestaneci, mısırcı, çayhanesi, büyüklerin kütüphanesi, kedinin uyku yeri, ailenin toplantı mekánı...

Yuva olmanın, sevginin, özlemlerin, umutların, hayallerin çatırdadığı yer...

Sıcaklıktı sobalarımız...

*

Ben kalorifer peteklerini hiç sevmedim.

Borularla ayrı ayrı odalara bölündü sıcaklıklar.

Duvarlara takılan kalorifer petekleri aslında bizi bölüyordu, farkında değildik. Kız ile oğlan odalarına çekildiler. Anne yemeği mutfakta yapıyor artık.

Baba kitabını nerede okusa olur.

Evi artık duman basmıyor, hep birlikte yaşanan minik duman savaşının o unutulmaz işbirliği son buldu. Yuvalar odalara dağıldı, kestaneci gitti, mısırcı orda değil, çay ocağı kapandı, kedi kayboldu ortadan...

Hikáyeler, anılar, sohbetler, bir arada olmanın o damak tadı, o yuva olmanın ısısı bitti...

Bir teneke soba giderken neler götürdü bizden farkına varmadık bile.

(.........)

"Doğalgaza çok zam geldi" diyorlar:

"Zam geldi, ısınmak artık daha pahalı..."

Modern hayat böyle istiyor, ne yapacaksınız?

Bu size medeniyetin getirdiği ağır fatura gibi gelebilir, ama bir teneke sobanın götürdükleri yanında lafı mı olur a dostlar.

Bizim bir teneke sobamız vardı...


Bekir COŞKUN

#10 tülvent

tülvent

    Kıdemli Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPipPip
  • 2.108 İleti

Gönderi Tarihi: 15 Mart 2012 - 13:06

''Bakkal'' a Giden Çocuk

Bakkala ilk defa yalnız yollanmam beş yaşımı idrak ettiğim günlerdedir. İstanbul'un Fatih semtidir mekân; sokağın adı daIspanakçı sokak. Köşede yeşil mozaik dış cepheli bir apartmanın sizi karşıladığı, bitişik iki ya da üç katlı kâgir evlerin arasında içinde bizim oturduğumuz beş katlı apartman gibi daha yüksek binalar olan, çocuk gözlerinde gepgeniş, şimdilerde dapdar bir sokak.

Nişanca caddesinden girdiğinizde soldan üçüncü apartmanda oturuyorduk ve mesafe olarak iki bakkal dükkânının tam ortasındaydık. Evden çıkıp sağa döner ve Nişanca caddesine çıkıp sol tarafa biraz yürürsem Yusuf Bakkal'a varırdık. Karmakarışık dükkân içinde her aradığını anında bulabilen, ağır karadeniz aksanlı, kızıl saçlı, mavi gözlü Yusuf amca; her zaman büyük adam gibi bizi dinleyen, dersle ve dini konularla ilgili sorular soran, fazla para harcarsak babalarımıza gammazlayan, vakit namazlarını hemen karşısındaki Kumrulu Mescit'de kılan güzel bir adamdı. Ben otuzlu yaşlarıma gelmeden, ellili yaşlarının ortasında iken alemden sessizce göçüp giden bu adamı İstanbul dışında olduğum zaman dilimlerinde de her yıl en az bir kez ziyaret etmiş olmaktan memnunum.

Apartmanımızın kapısından çıktığımda sola doğru sokak boyunca yürürsem 50-60 metre kadar aşağıdaki "kazıkçı bakkal" a varmış olurdum. İsmini hatırlayamadığım bu kara kuru adama takma adını kim uygun görmüştü hatırlamıyorum ama onun lâkabı buydu. Böyle meşhurdu. Her şeyi az daha pahalı satardı. Hele de ilkokula başladığımız senede fiyatları başka bakkallarla kıyaslamayı öğrenmiş, ondan alışveriş edene "bak kazıkçı oğlum o işte" diyerek adamın ününe ün katmıştık.

Kazıkçı bakkal ın mekânı ferah bir dükkândı. Kocaman bir camekân tezgâhı vardı. Çenemizi dayayarak tezgâhın içindeki malzemeyi seyretmek hoşumuza giderdi. Çikolatalı gofretler, kâğıtlı sakızlar, lüks gömlekleri (yaa böyle de bir şey vardı), gazocağı iğneleri, paket kibritler, çeşitli kırtasiye malzemesi camekân ardından bize bakardı.

Tezgâhın üzerinde ise bir sıra kavanoz vardı. Açık sakızlar, "emme şekeri" dediğimiz akide şekerleri, kuş lokumu, badem şekeri, beyaz bezeler kavanozlarda iştah açıcı şekilde dururdu. Pahalıydılar ve çekiciydiler. Boşuna kazıkçı bakkal demezdik adama. Sabahları kapıda bir teneke peynir açar, metal tepsiye kalıpları yerleştirirdi. Peynir tenekesindeki suyu da dökmez, peynir suyuna turşu kurmaya meraklı ev kadınlarına satardı. 40 sene sonrasından baktığım bu günlerde bahsedilen bakkalın tam bir homo economicus olduğunu farkediyorum.

Kazıkçı desek de onun sakin dükkânının çekiciliğine ve de yokuş aşağı koşarak gidilebilmesine kapılarak her iki bakkal ziyaretimizin birisini ona yapardık. Biz dediğim; evsahibimizin benden bir yaş büyük ve bir yaş küçük kızları (Fatma ve Halime) ile komşu çocuğu Yılmaz. Hangimiz "bakkala gidiyorum" diyerek önden koşmaya başlarsa, kalan kısmımız da peşine takılır, ağzımızdan garip sesler çıkartarak koşmaya ve ona yetişmeye çalışırdık. Sahi o zamanlarda çocuklar koşarken avuçlarını ağızlarına kapatıp açarak ambulans sesi cıkartmayı pek severlerdi. Ben de severdim bunu.

Yusuf bakkalın tezgâhı ne kadar yüksek ve kalabalık, rafları ne kadar doluysa, kazıkçı bakkalın tezgâhı çocuk boyuna uygun, rafları da o derece sakindi. Bir de o dönemde bakkalların kendine has kokusu vardı. Her iki bakkalımız da ağırlıklı olarak gofret kokardı. İkisinde de kapıdan girişte sağda bisküvi tezgâhı vardı. Ülker bisküvilerinin kare kutularından dokuz tanesinin oluşturduğu ve koli ağızlarının açılıp üzerine camdan ve metal çerçevesi menteşeli kapakların takılmış olduğu bir tezgâh. Kolilerin ağızları hafif yukarı bakacak şekilde metal yuvaları ayarlanmış ve demirden ayakları olan bir tezgâh. En üstte sade gofretler, finger bisküviler. Ortada pöti bör bisküviler. En alt sırada da bebe biskuvileri ve kremalı bisküviler. Bu sırayı tamamen hayalîmde yapıyor da olabilirim. Şurada anlaşalım: En üst sırada sade gofretlerin varlığı kesin.

1970'lerin başında kredi kartı nedir bilinmediği gibi çek kullanmak, ya da başka bir deyişle çek defteri olmak başlıbaşına zenginlik alâmetiydi. Alışveriş merkezinden toptan alışveriş yapmak da adetlerin arasına girmemişti. Köyü olanın köyünden kurubaklagiller ve bulgur gelmesi dışında stokçuluk adeti de yoktu. Az miktar cep harçlığı olan anneler eksiklerini gündelik olarak bakkaldan tamamlar, yarını yedeksiz beklerlerdi.

Bakın stok yok dediysem hemen her evde beyaz sabun stoku olurdu. Hacı Şakir ya da Komili marka beyaz sabunlar baba tarafından keskin ve ince ağızlı bir bıçakla ikiye bölünür ve evin direkt güneş ışığı görmeyen pencerelerinden birinin iç kısmına dizilirlerdi. İyice kuruduktan sonra çatlamasına izin vermeden bez bir torbaya konarak somyaların birinin altında saklanırlardı. Kurumuş yarım sabun, hele de lavaboda suyu iyi sızdıran bir sabunluk varsa haftalarca dayanırdı. Aklından sıvı sabun, duş jeli ve şampuan geçiren varsa hemen unutsun. Tamam bakkaldaki raflarda ince belli mavi şişelerde Blendax şampuanı bulunurdu ama sadece çok özel günler için alınırdı. Yalnızca sapsarı saçlı Aynur hep bu şampuandan kokardı. Defterleri de, atmalı pabuçları da, saç tokaları da çok güzeldi. Onlar zengindi.

Bakkala gidilirken çocuğun götürülmesi çok istenmese de götürülmeyenin merdivene oturup anne gelene kadar ağlayacağı ve ağlarken topraklı ellerini suratına sürüp kömürcü çırağına döneceği ve bu esnada sümükleri akarak ağzına gireceği kaide olduğundan bir nevi mecburiyetti. Sırtına bir hırka ya da pardesü almış, ev başörtüsünü değiştirmemiş anne elinde yumuşak vinileks cüzdanı ile kapıda belirince sokakta oynamakta olan ufaklık, gözleri parlayarak annesine yaklaşır ve "bakkala mı?"sorusunu patlatırdı. Cevabı beklemek adetten değildi ve gelenek annenin etrafında daireler cizerek bakkala kadar olan yolu katetmek ve dairenin annenin önüne gelen kısmında hareket halindeyken pazarlık etmekti. Anneler babalar kadar net değillerdi, isteklerinizi alacak ya da almayacak bilemeden bakkala kadar gelmiş olurdunuz. Dönüş yolunda kâğıdı yarıya kadar yırtılarak yenmeye başlamış bir gofret, nadiren bir çikolata, çoklukla da ağızda sesle çiğnenen bir sakız ganimetiniz olurdu.

Kazıkçı bakkalın tezgâhının arkasına düşen duvardaki raflarda dizili Tursil kutularını hiç unutmuyorum. Üzerinde çamaşır asan kadın resmî olanlar. Şimdinin kilolarca ağırlıktaki deterjanlarının yanında 400 gramlık bir deterjan kutusu nasıl da garip geliyor. Çamaşır günlerinde çocuğun avucunun içine sıkıştırılan buruşuk kâğıt banknot ile ısmarlanan çivit ve bir kutu Tursil standarttı. Para üstünü kaybetmeden getirmemiz istenir ve kalan paradan alacağımız tek bir cins abur cubura izin verilirdi. Aksi takdirde yerinden kalkıp, pijamanı çıkartıp, sokak pantolonunu giyip, arkasına basılmış sokak ayakkabısını ayağına geçirip bakkala koşturmanın ne cins bir cazibesi olabilirdi ki? Unutmadan yazayım; başka evleri bilmem ama bizim evimizde soda, tuz ruhu, çamaşır suyu gibi maddelerin alınması babanın vazifeleri arasındaydı. Bu kimyasallara dokunmak da biz çocuklara yasaktı.

Bakkala gitme ve hasarsız dönme işinde ustalaşmanın getirisi paranın kalanı üzerinde minimal bir tasarruf yetkisiydi. Beş liradan artan 50 kuruşun hesabını anne sormaz, bu miktar da anında harcanmayıp biriktirilir, kırtasiyecinin vitrinindeki helikopterin hayalî kurulurdu. Hasarsız eve dönme deyince orada durmak lâzım. En önemli hasar; kendini kaybeden ve bakkal tezgâhındaki malzemenin albenisine kapılan çocuğun paranın üzerinden kalan ciddi bir miktarı harcedip bitirmesiydi. Bir başka hasar da alınan açık yoğurdun elden düşürülüp kendisinin ziyan olması ve kabın emayesinin bozulmasıydı. Buna ceza olarak anne 10 dakika kadar çığlıklanır ve ne kadar işe yaramaz olduğunuzu yüzünüze defalarca söylerdi. Hele de yoğurt biraz da üzerinize döküldü ise nemli bezle elbisenizi silerken hafiften pataklardı da. Galiba...

Ve tabii ki mahallenizden olmayan çocukların tacizi ile eldeki para üstünü ya da çerezi kaptırmak, kaçarken düşüp dizleri kanatmak da önemli komplikasyonlardandı. Gerçi camdan dışarıyı seyreden şahin bakışlı komşu teyzeler mahalleliyi korur, yabancı çocukların ağzının payını verirler, hatta kovalamak için pencereden terlik fırlattıkları bile olurdu. Fırlatılan terliği koruyucu cam güzeli teyzeye götürme vazifesi tabii ki yabancı çocukların elinden kurtarılan kopile aitti...

Yeni yeni bakkala yollanmaya başlanan çocuk bin bir tenbih ile evden salevatlanırdı."Avucunu açma! Parayı kaybetme! Çok koşma! Dönüşte mutlaka kaldırımdan gel! Elindekini düşürme! Yabancı çocuklara cevap verme! Hiç bir yerde oyalanma!"şeklinde giden bir anne tiradı vardı. Bu konuşmanın en önemli noktası da bakkal önünde gazoz kasalarını yan çevirerek üzerine oturan, babanın yorumu ile "ipsiz sapsız" takımıyla konuşmama uyarısıydı. Konuşurduk tabii ki.

Bu aralar fırsat bulup da çocukluğumun sokaklarını arşınladığımda bakkal önü dikilen delikanlıları görünce eski günlerden ufak bir esinti hissediyorum. Kendi zamanımın tipleri ile kıyaslayıp kendimce onların aile hikâyelerini yazıyorum. Onları gözlerken koşarak bakkala giren ilkokul çağlarındaki bir şortlu çocuk tabloyu tamamlarsa keyfim iki kat oluyor. Bakkala girip Kızılcahamam sodası soruyorum, yoksa olana razı olup alıyorum. Bakkalın dibindeki ilk apartmanın merdivenlerine oturup sodamı içiyorum. Delikanlıların muhabbetine kulak misafiri oluyorum. Genellikle beni umursamıyorlar. Kimseyle alıp veremediği olmayan kır saçlı bir adama ne diyebilecekler ki?

Ahmet Faruk Yağcı

#11 Deluge

Deluge

    Kıdemli Üye

  • Geçici Park
  • PipPipPipPip
  • 1.174 İleti

Gönderi Tarihi: 15 Mart 2012 - 13:39

Okudukça her birini....
Her bir satır ve her bir resimde...
Yaşamın kesitlerinde farklı dönemlere yolculuk ediyor insan...
Teşekkürler paylaşımların için.

Gönderilen Fotoğraf

#12 tülvent

tülvent

    Kıdemli Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPipPip
  • 2.108 İleti

Gönderi Tarihi: 03 Nisan 2012 - 12:19

Eski tatlar bir türlü yakalanamadığı için, geçmişle yaşadığımız bu romansa hüzün de eşlik ediyor ne yazık ki...

İlginize teşekkür ediyorum. Gönderilen Fotoğraf

#13 tülvent

tülvent

    Kıdemli Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPipPip
  • 2.108 İleti

Gönderi Tarihi: 03 Nisan 2012 - 12:32

Nostaljik bir İsim: BUCA EĞİTİM ENSTİTÜSÜ


İzmir, gerek Osmanlı, gerekse Cumhuriyet döneminde Türkiye'nin öğretmen eğitimi açısından en önemli kentlerinden birisi olmuştur.

1952 yılında Kızılçullu Köy Enstitüsünün kapatılıp yerine yeni bir öğretmen okulu açılmasına karar verildiğinde, yer olarak Birinci Dünya Savaşı sırasında İzmir Valisi Rahmi Bey tarafından el konarak Yatılı Kız Öğretmen Okuluna dönüştürülen, ve Buca'nın önde gelen ailelerinden Rees ailesince 1890'ların sonlarına doğru inşa edilmiş olan köşk seçilmiştir.



Gönderilen Fotoğraf


İçerisinde bulunan bitki ve hayvan türleri ile son derece önem taşıyan bir bahçede yer alan Rees Köşkü, restore edilerek 30 Kasım 1959’ da büyük zorluklar fakat güzel ideallerle müdür dahil 9 kişilik bir öğretmen kadrosu ve tek bölümde 59 öğrenci ile öğretime başlayan “İzmir Kız Eğitim Enstitüsü” hem bölüm hem öğrenci hem de öğretmen sayısını arttırarak 10. yılın sonunda 62 öğretmenin görev yaptığı 6 bölümden oluşan ve 623 öğrenci sayısına sahip bir kurum haline gelmiştir.

1960 yılından başlayarak Enstitünün öğretmen, öğrenci ve bölüm sayısında önemli bir artış yaşanmış, aradan geçen on yıl içerisinde altı bölüm ile birlikte öğretmen sayısının 62'ye, öğrenci sayısının 623'e yükselmesi üzerine yeni binaların inşa edilmesi yoluna gidilmiştir.

İlk on yıl boyunca kurumun kapasitesiyle uyumlu bir biçimde gelişme gösteren bölüm ve öğrenci sayısı, 1974 yılından sonra Türkiye'nin genel siyasal ve kültürel ikliminin sonucu, mektupla öğretmen yetiştirme uygulamasıyla öğrenci sayısında gözlenen artış ve sıkça değiştirilen öğretmen kadrosu yüzünden aşınmaya uğramıştır. 1975`lere değin yalnızca kız öğrencilerin okuduğu İzmir Kız Eğitim Enstitüsü’ne; bu yıldan sonra erkek öğrenciler de kabul edilmeye başladı. Böylece adı da İzmir – Buca Eğitim Enstitüsü olarak değiştirildi.



Gönderilen Fotoğraf


Ortaokullara öğretmen yetiştirmek amacıyla kurulan üç yıllık eğitim enstitülerinin 1978-1979 öğretim yılından itibaren yeni bir yapılanmayla sürelerinin dört yıla çıkarılması ile birlikte, İzmir (Kız) Eğitim Enstitüsünün adı İzmir (Buca) Yüksek Öğretmen Okulu olarak değiştirilerek liselere de öğretmen yetiştiren bir eğitim kurumuna dönüştürülmüştür.

2547 sayılı YÖK yasası ile birlikte, Buca Yüksek Öğretmen Okulu, 20 Temmuz 1982'de Dokuz Eylül Üniversitesine bağlı bir fakülte haline gelmiştir. Bu düzenleme ile İzmir Yabancı Diller Yüksekokulu, bu fakültenin ilgili bölümüne aktarılmış, Manisa Gençlik ve Spor Akademisi ile Ege Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu, Buca Eğitim Fakültesinin Beden Eğitimi Bölümü ile birleştirilmiştir.

1982'de Eğitim Fakültesi adını almasından sonra, kendisine bağlı olarak eğitim veren Demirci Eğitim Yüksek Okulunun, 1992 yılında yeni kurulan Celal Bayar Üniversitesine; Denizli Eğitim Yüksek Okulunun da aynı yıl kurulan Pamukkale Üniversitesine bağlanması ile bu kurumlar Buca Eğitim Fakültesinden ayrılmıştır.

Buca Yüksek Öğretmen Okulunun Dokuz Eylül Üniversitesine bağlı bir fakülte haline dönüşmesinden sonra, burada görev yapan öğretmenlerin büyük bir çoğunluğu öğretim görevlisi unvanı ile görevlerini sürdürmüşlerdir.

Fakülte adını almasından sonra kurum profesör, yardımcı doçent doçent ve öğretim görevlileri ile eğitim-öğretime devam etmiştir.



Gönderilen Fotoğraf

#14 tülvent

tülvent

    Kıdemli Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPipPip
  • 2.108 İleti

Gönderi Tarihi: 03 Nisan 2012 - 12:39

70' li Yılların Nostaljisi: Buca Tren İstasyonu

Okulun hemen yanında çam ağaçlarının altında sakince bekleyen sevimli mi sevimli, nostaljik bir yapı...


Gönderilen Fotoğraf


Buca tren istasyonunun yakın plan bir görüntüsü.



İşte karşımızda Buca Tren İstasyonu. Çevresindeki binalar ve yoğun yapılaşma yüzünden caddeden pek fark edilmiyor. O yıllarda çevreden daha rahat fark ediliyordu.



Gönderilen Fotoğraf



Türkiye'deki ilk tren istasyonlarından biri olan Buca Tren İstasyonuna artık trenler uğramıyor.



Gönderilen Fotoğraf



İşte geçmişten kalan başka bir iz daha. "Atma ve Kaydırma manevra yapmak yasaktır."


Eskiden bu levhadan bir çok istasyonda bulunurmuş.



Gönderilen Fotoğraf



Eskiden burada gelen treninin önündeki makinayı gidiş yönüne almak için bir makas bulunurdu. Son yıllarında bunu kaldırmışlar. Çünkü Alsancak Buca arasında manevra gerektirmeyen dizileri çalışıtırıyorlarmış.



Gönderilen Fotoğraf



Karşımızda tarihi Buca Tren İstasyonu ve yolcu bekleme salonu görülüyor. 1970'li ve 1980'li yıllarda Alsancak'tan Buca'ya günde 16 tren seferi yapılırmış.



Gönderilen Fotoğraf





İzmir, TCDD 3. Bölge Müdürlüğü'ne bağlı ve Türkiye'nin ilk Banliyö demiryolu hattını oluşturan Alsancak-Buca Demiryolu hattında, 1975-1990 yılları arasında önceleri buharlı lokomotiflerle, daha sonra buharlı lokomotiflerin 1980'li yılların ortalarına doğru hizmet dışı kalmalarından sonra da dizel lokomotifler ile, bu banliyö demiryolu hattında 1990'lı yılların başlarına kadar hizmet etmiş, bu vagonlar…


Gönderilen Fotoğraf


'' Geçmiş zaman olur ki; hayali cihan değer '' derler...

Güngörmüş, tarihe tanıklık etmiş, bu çok yaşlı ve yorgun tarihi istasyon, yeşillikler içinde, öylesine sakince duruyor ve belki de bizleri özlüyor.

Gençliğimizin en sevimli anısı… Ben özlüyorum seni…


Bak, senin için yeni planları varmış Buca Belediye Başkanı'nın…

Şirinyer İstasyonu'ndan başlayan demiryolunu, Seyfi Demirsoy Devlet Hastanesi, Çevik Bir Meydanı, Üçkuyular Meydanı, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Hasan Ağa Bahçesi, oradan da Tınaztepe Kampusü'ne dek uzatacaklarmış.Yeni hattın, Aliağa Menderes Raylı Sistem Hattı'na yarım saatte bir ring yapacak şekilde planlandığını belirtmiş.



tülvent

#15 tülvent

tülvent

    Kıdemli Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPipPip
  • 2.108 İleti

Gönderi Tarihi: 04 Nisan 2012 - 14:31

Gençliğimin Dergisiyle Maziye Yolculuk

''Hey'' gidi günler!


Henüz 14-15 yaşındaydık. Liseye yeni başlamıştık. Türkiye'nin altı üstüne gelmemişti henüz... Silah ve kan sokaklarda boy göstermemişti.

1970'lerin ortalarıydı.
Yeni yeni müziğe kulak kabartıyorduk.
Harçlıklarımızı biriktirip 45'lik plaklar alıyor, plakçılara liste verip kaset doldurtuyorduk.

"İstekçilik" denen bir adet vardı. Radyoda çalınmasını istediğimiz şarkıların adlarını süslü kartpostallara yazıp TRT'nin gözde müzik programlarına yolluyor, sonra da saati gelince radyo başına geçip heyecanla adımızın okunmasını, isteğimizin çalınmasını bekliyorduk:

"Fransa'dan Müzik... Şimdi Ankara'dan Can ve Merve'nin isteğini yerine getiriyoruz: Jeane Manson'dan 'Avant de Nous Dire Adieu'..."

Eurovision yarışmalarını izliyor, "Gece ve Müzik"le uykuya çekiliyor ve her çarşamba bayiye koşup Hey Dergisi alıyorduk.

Hey, Milliyet'in gençlik dergisiydi. Müzik piyasasının efsanesiydi. Yeni popçular için Hey'de haber, hele de kapak olmak rüştünü ispat etmek demekti.
Piyasayı Hey'den izliyor, Hey'in verdiği posterleri duvarlarımıza asıyor, Hey'in ilan sayfalarından haberleşiyor, kurduğumuz fan kulüplerin toplantılarını, çaylarını Hey'den duyuruyorduk.
Hey'in listesi, müzik aleminin termometresiydi.

Erkin Koray "Fesupanallah"ı çıkarmış ve liste başı olmuşsa, gençliğin gönlünde taht kurdu demekti.

Hümeyra'nın "Sessiz Gemi"sinden de, Esmeray'ın "Gel Tezkere"sinden de, Füsun

Önal'ın "Ah Nerede"sinden de oradan haberdar olmuştuk.

İskender Doğan'lar, Yeliz'ler, İlhan İrem'ler, Semiha Yankı'lar, Tanju Okan'lar, Selçuk-

Rana Alagöz'ler, Üç Hürel'ler, Modern Folk'lar, Kurtalan Ekspres'ler, Beyaz Kelebekler hayatımıza giriyor, kulaklarımızda yer ediyordu.

Alpay "Eylülde gel okul yoluna / konuşmadan yürüyelim / gireyim koluna" diyor, biz yürekler Selanik, okul yoluna koyuluyorduk.

Delikanlarla heyheylendiğimiz o günlerde Hey'di pusulamız...

Geçen hafta Hey'i Hey yapan isimlerden Hulusi Tunca'nın "Hey Gidi Günler" kitabı
(C Blok, Eylül 2007) çıkagelince o eski yıllar, eski sesler, eski melodiler çınladı kulağımda...
Sayfaları çevirdikçe, takvim yapraklarını geri çevirir gibi oldum.
Oradaki anılardan bir kısmını, 70'lerin hatrına, sizlerle paylaşmak istedim.



EDİP AKBAYRAM

Yılın ümit veren erkek şarkıcısı
1973 Mayıs'ından bir reklam:
"Yılın Ümit Veren Erkek Şarkıcısı Edip Akbayram güçlü yapıtlarla sizlere sesleniyor:
Dumanlı Dumanlı Oy Bizim Eller..."
Çiçeği burnunda şarkıcı kişisel başarı öyküsünü anlatıyor Hey'e; 1 yaşında çocuk felci geçirdiğini, dört ay yattıktan sonra ilk adımında yere yığıldığını ve o günden sonra 'Aksak' lafıyla nasıl dünyasının yıkıldığını...

Oo gün kendi kendime yemin ettim" diyor: "Mutlaka başaracaktım. Yüzüme kapıları kapayanlar kapıma gelecekti."

Liseyi bitirince Gaziantep'ten Doğu Ekspresi'ne binip İstanbul'a geliyor. Üniversite sınavına girip, bu arada düğün salonlarında şarkı söyleyerek geçimini sağlamayı planlıyor.

Elinde bir bavul, cebinde biraz para ve kendisini terk eden sevgilisinin fotoğrafı var.
Düğün salonlarını dolaşıyor. "Şarkı söylerim, gitar, davul çalarım" diyor. Kapılar yüzüne kapanıyor. Onlar Ahmet Özhan, Ümit Tokcan gibi "eli ayağı düzgün" star arıyorlar.
Ama yılmıyor.

1972'de Altın Mikrofon Yarışması'na "Kükredi Çimenler" şarkısıyla katılıyor. 12 finalist arasına giriyor. Gazetede resmi çıkınca babasından bir telgraf geliyor:
"Dile benden ne dilersen."

"5 bin lira" diliyor Akbayram... O parayla kendine elbise ve ayakkabı alarak Anadolu turnesine çıkıyor. Ve kazanıyor yarışmayı...
Ardından Hey'in "Yılın Ümit Veren Erkek Şarkıcısı" ödülü geliyor. Önündeki duvar böylece yıkılıyor.

Hey "Şimdi tek bir isteği var" diyor: "Kendisini sanatçı olarak değil, Antepli Edip olarak sevecek bir kız bulup dünyaevine girmek ve o kızla 6 çocuk dünyaya getirmek..."



KIBRIS ÇIKARMASI İÇİN NE DEDİLER?

"Orduya katılmaya hazırım"
Hey, Ağustos 1974'te, Kıbrıs çıkarması günlerinde radyolarda şarkıları çalınan şarkıcılara savaşla ilgili görüşlerini sormuş.


Bakın ne demişler:

Ayten Alpman: Deli gibi heyecanlıyım. Özel bir yatım olsa atlar giderdim. Gönüllü hemşire olarak orduya katılmaya hazırım. Bugün Hava Kuvvetleri Kurumu'na 50 bin lira bağışta bulundum. Radyodan devamlı çalınan "Memleketim"i oradaki Mehmetçiklerin huzurunda canlı söylemeyi çok isterdim.

Cem Karaca: Şu anda ateşkes olduğunu duydu. Üzgünüm. Çünkü ben oldu bitti "peace" (barış) sözüne inanmadım. Bağımsızlığını kan dökerek koruyan bir ulusun çocuğuyum. Bağımsızlığımıza herhangi bir tehdit söz konusu olduğunda bütün Türk ulusu gibi kanımı dökmeye hazırım. "Hasan Kalesi" ve "Dadaloğlu" gibi gerçek kahramanlık türküleri radyomda çalınırken ağladım. Gönüllü olarak askere gitmek için bugün şubeye başvuracağım.

Erol Büyükburç: Tanrı Türk Silahlı Kuvvetleri'ne yardımcı olsun. Askerliğimi topçu olarak yapmıştım. Çok iyi top kullanır, en az atalarım kadar da iyi ata binerim. Son Samsun konserimizin tüm gelirini Türk Silahlı Kuvvetleri'ne verdik. Sevinçliyim. Heyecanım sonsuz.

Muazzez Abacı: Evimde elim kolum bağlı, radyo başında oturmaktansa, cephede bir çadırda hemşire olarak görev almayı çok isterdim. 50 bin liralık bağışta bulundum. Girne'de askerlerimize moral konseri vermek için Genelkurmay'dan izin istedik. Eşim de gönüllü asker olmak için şubeye başvurdu.


SEZEN AKSU

İzmirli kız... 1976 Mayıs'ı...


"İzmirli Kız" Sezen Aksu, "Yılbaşı Özel Eğlence Programı"nda TRT ekranına çıkıp "Haydi Şansım"ı söyleyeli henüz 1,5 yıl bile olmamış.
Ama o 1,5 yılda sesi soluğu çıkmamış.
Çünkü Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi'nde derslere gömülmüş.
O arada bir de evlilik yapmış. İzmir'de bir güzellik enstitüsü açmış. Böylece müzik piyasasından tamamen kopmuş.


Tam o aralar Hulusi Tunca'yla İstanbul'da, Unkapanı Plakçılar Çarşısı'nda, Şahinler Plak'ta buluşmuşlar.
"İzmirli kız" saçı ve giyim tarzı ile kendini büsbütün yenilemişmiş.
Yeni bestesi "Yaşanmamış Yıllar"ı söylüyormuş. Plağın arkasındaki şarkı "Kusura Bakma" imiş.


Röportajı okuyoruz. İlk plakta "Haydi Şansım" dediği halde şansının tutmadığından yakınıyor Sezen... Ama yılmadığını, şansını bir kez daha denemeye karar verdiğini söylüyor.

Hey'e bakılırsa eşinin doktora yaptığı Kanada'ya gidecek ve üç yıl orada kalacakmış.
Ne hayal!



BÜLENT ERSOY

İkinci erkek assolist
Hey, 1974 sonunda sahnelere Zeki Müren'den sonra bir erkek assolistin daha geldiğini müjdeliyor:
Bülent Ersoy...


Uzun röportajın bir yerinde Ersoy'a "ilk erkek assolist"le ilgili fikri soruluyor. Şöyle cevap veriyor:
"- Estağfurullah efendim. Evet, bendeniz Zeki Müren beyefendiden sonra Türkiye sahnelerine çıkan ikinci erkek assolistim. Bu durum benim Zeki Bey'e rakip olacağım şeklinde dedikoduların çıkmasına sebep olmuş. Şunu kesinlikle söyleyebilirim ki, benim yönümden bir rekabet sözkonusu olamaz."
"- Kadın assolistlerden farkınız nedir?"
"- Kadın sanatçı gerek dekolte tuvaleti, gerek makyajı ve gerekse dişiliğiyle dinleyenleri kendisine kolaylıkla bağlayabilir. Erkek sanatçının ses ve sanat özellikleri birinci plandadır. Yani işi daha zordur kadın sanatçıya oranla..."



KENAN DOĞULU

Ninni yerine gitarla büyüyen bebek
31 Temmuz 1974...


Hulusi Tunca bu kez "Milli Orkestra"nın "milli solist"i Yurdaer Doğulu'nun öyküsünü anlatıyor.
Çocukluğundan beri sürekli ev değiştirmiş Doğulu...
Önce Adana'dan Ankara'ya, oradan da İstanbul'a göçmüş.
Evlendikten sonra oğlu Ozan doğunca dünyalar onun olmuş.
Ozan iki yaşına geldiğinde eşi Serpil hanım yeni bir evlat müjdesi vermiş.
Kadronun kalabalıklaşacağı anlaşılınca bu kez de Cihangir'den Bakırköy'e taşınmışlar.
Derginin haberine göre orada doğan ikinci oğullarının adını Kenan Cihan Doğulu koymuşlar.
Yurdaer Doğulu hem ev işine hem de yeni doğum yapan eşine yardım ediyormuş.


Gerisini Hey'den okuyalım:
"Kolları sıvadı Yurdaer Doğulu ve işe girişti. Yemek desen yapmış, bulaşık desen yıkamış, temizlik desen üstesinden gelmişti. Bekarlık günlerinden farklı olarak iki canlı daha vardı şimdi ortada: Birisi 2,5 yaşındaki Ozan'ı, ikincisi falanca günlük Kenan Cihan'ıydı. Tek zoruna giden şey de ninni söylemekti. Ama onun bir teklifi vardı:
'Ninni yerine gitar çalsam olmaz mı?'


Kenan Doğulu'daki şu şansa bakar mısınız? Hangi bebek, milli bir gitaristin gitarının tellerinden dökülen nağmelerle büyümüştür bugüne kadar?"


Keşke ''Hey'' yaşasa da görebilseydi, o sözünü ettiği gitarın, o bebek üzerinde yarattığı etkiyi...

C. DÜNDAR

#16 tülvent

tülvent

    Kıdemli Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPipPip
  • 2.108 İleti

Gönderi Tarihi: 05 Nisan 2012 - 13:57

Hadi buyrun,


1970’ li yılların


Magazin tarihinde nostaljik bir yolculuğa çıkalım...


Gönderilen Fotoğraf



ADNAN ŞENSES – İZZET GÜNAY – EMEL SAYIN – SADRİ ALIŞIK – ROMALI PERİHAN – AYHAN IŞIK – KARTAL TİBET (soldan sağa)-


Sinema ve sahne dünyasının ünlü isimleri

belki de bir daha bir araya gelemeyecekleri bir gecede



Gönderilen Fotoğraf


GÖNÜL YAZAR-DURUL GENCE-AJDA PEKKAN


Dönemin (60’lar) ünlü müzisyeni Durul Gence’ nin bir yanında Gönül Yazar,

diğer yanında Ajda Pekkan var.
Pekkan, müzikte Gence’ nin desteğini almıştı.




Gönderilen Fotoğraf



AJDA PEKKAN – GÜNDÜZ KILIÇ – METİN OKTAY


1960’ lı yılların ünlü futbolcusu Taçsız Kral Metin Oktay ve ünlü futbol adamı Gündüz Kılıç ile o dönemin sinema ve müzikte yeni yeni parlayan yıldızı Ajda Pekkan bir davette bir aradalar.



Gönderilen Fotoğraf



FİKRET HAKAN-HÜLYA KOÇYİĞİT-GÜLŞAH SOYDAN


Günümüzde yuvasını kurmuş, anne ve kayınvalide olmuş Gülşah Koçyiğit Alkoçlar, annesi Hülya Koçyiğit ve Fikret Hakan’la aynı filmde buluşmuştu.
''Gülşah Küçük Anne'' sinemalarda büyük ilgi görmüştü.




Gönderilen Fotoğraf



HÜLYA KOÇYİĞİT-FARAH DİBA


İran Şahı Rıza Pehlevi’nin eşi Farah Diba,
Türk sinemasının ünlü yıldızı Hülya Koçyiğit ile bir arada.

O zamanlar Humeyni dönemi henüz çok uzaklarda.



Gönderilen Fotoğraf



İLHAN İREM


''Boş Ver Boş Ver Arkadaş'' la bir anda zirveye çıkan İlhan İrem’ in plaj sefası.



Gönderilen Fotoğraf



AJDA PEKKAN


Pop müziğimizin ikonu, süper starı Ajda Pekkan… Her zaman bakımlı, her haliyle güzel…



Gönderilen Fotoğraf



ZEKİ MÜREN


Sahnede pek çok yeniliği uygulayan Zeki Müren,

pelerin ve mini etekli olarak verdiği yaz konserlerinde,

zaman zaman hayranlarıyla kucaklaşırdı.



Gönderilen Fotoğraf



Günlük hayatta 'aykırı' insanlara pek de hoşgörü göstermeyen Türk halkı

Zeki Müren' i ilk tanıdığı günden beri çok sevdi.



Gönderilen Fotoğraf



YILMAZ GÜNEY – NEBAHAT ÇEHRE


O dönemin olay aşkı ve olay evliliği,

Yılmaz Güney ile Nebahat Çehre’nin nikâh masasında buluştuğu an…
Ne var ki bu mutluluk fazla uzun sürmedi ve

bir süre sonra yine olaylı bir şekilde ayrıldılar (30 OCAK 1967)



Gönderilen Fotoğraf



SALİH GÜNEY - KUZEY VARGIN


Yıl, 1968...

Kendisine kafa atan Salih Güney’ i bıçaklayan Kuzey Vargın,

1973’ e kadar hapiste kaldı.

O yıl genel afla özgürlüğüne kavuştu. Bu olayın duruşmasından ilginç bir enstantane.
Salih Güney ifade veriyor, Kuzey Vargın sanık sandalyesinde.




Gönderilen Fotoğraf



SEZEN AKSU


Pop müziğimizin ‘Minik Serçe’ si Sezen Aksu, lise yıllarında arkadaşlarıyla birlikte... Gözlerinde siyah gözlükleri ve eli cebinde. Aklında ise dersler değil, müzik var.
Aksu’nun İzmir’deki belediye otobüslerinde bağıra çağıra şarkılar söylediği yıllar.




Gönderilen Fotoğraf



EMEL YILDIZ-FATMA GİRİK


Emel Yıldız (Panter Emel) ile Fatma Girik Karamgümrük, Fatih’ ten arkadaşlar.
(Emel Yıldız, Karagümrük’ te komşu olduğu Türkan Şoray’ ı rol aldığı filmin setine götürerek sinemaya kazandıran kişi.)

Yıldız, figüranlık yapan Girik’ e de yardımcı olmuştu.



Gönderilen Fotoğraf



FATMA GİRİK


Bir dönem sadece rol kabiliyeti, yeteneği, sinemadaki Erkek Fato’luğuyla değil, aslında bikinili görüntüleri de vardı Fatma Girik’in...

Yine böyle bir günde Fato özgürce, deniz kıyısında bikinisiyle koşuyor.
Ancak İstanbul’ un denizi o zamanlar şimdikinden çok daha temizdi.




Gönderilen Fotoğraf



EMEL SAYIN-MÜJDAT GEZEN


Emel Sayın sahneye çıkmak için kulis odasından ayrılırken,

kulağına bir fıkra anlatarak ona moral veren kişi Müjdat Gezen’ den başkası değil.



Gönderilen Fotoğraf



GÜLŞEN BUBİKOĞLU


Sinemamızın ''Hırçın Kız'' ı Gülşen Bubikoğlu,

şimdilerde pek sesi soluğu çıkmasa da

bir dönemin aranılan yıldız oyuncularından birisiydi.



Gönderilen Fotoğraf



AYHAN IŞIK - AJDA PEKKAN


Ayhan Işık ve Ajda Pekkan, siyah-beyaz çekilen bir Türk filminde bir arada.

Pekkan, o dönem Ayhan Işık hayranı olduğunu gizlemiyordu.



Gönderilen Fotoğraf



GÖLBAŞI SİNEMASI


Bu ne ekmek kuyruğu, ne benzin kuyruğu…

Bu sinema kuyruğu… 60’ lı yılların başı.

Turgut Özatay ve Aysel Tanju’ nun başrolünü oynadığı ‘Hancı’ filmi,

Ankara Gölbaşı Sineması’ nda kapalı gişe gösteriliyor.

Biletler karaborsada...



Gönderilen Fotoğraf



TEOMAN


Bu fotoğraf, rock müziğin sevilen ismi Teoman’ ın sünnet olduğu gün çekildi.



#17 tülvent

tülvent

    Kıdemli Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPipPip
  • 2.108 İleti

Gönderi Tarihi: 09 Nisan 2012 - 13:11

Buraya konu açmak benim için nasıl bir mutluluk kaynağı, anlatamam...

Eyy forum ahalisi, sizin de ilginizi çekiyor mu merak ediyorum da... Gönderilen Fotoğraf


İZMİR - Alsancak Garı

Gönderilen Fotoğraf



Ne trenler var görünürde ne de insanlar. Bütün kalabalığı çekilmiş, bomboş kalmış içi. Rüzgarın getirdiği sarı yapraklar sürükleniyor yerlerde.

Eski günlerin iğne atsan yere düşmeyen kalabalığını hatırlayıp, hüzünlerden hüzün beğeniyorum kendime. İçim burkuluyor; onun kavuşturan ve ayıran gücünden kendini var eden peronların sessizliğini görmekten.

Gidip tren raylarının ortasına oturduğumda; tanığı olduğu bütün ayrılıklardan yadigar kalan kederlerin toplamıyla iç çekiyor.





Gönderilen Fotoğraf



150 yılın anıları dolaşıyordu ortalıkta.

Öyle ıssızdı ki içi...

150 yıllık ömrünün bu en kimsesiz günlerinden öyle incinmişti ki; insanların vefasızlığı kara bir yağmur bulutu gibi gelip yalnızlığını çoğaltıyordu durmadan.

Her şey yerli yerindeydi oysa; sütunlar, raylar, lojmanlar, taş binalar, istasyon şefinin odası, masası, koltuğu, kalemliğine varasıya her ayrıntı eskiden olduğu gibiydi de, bir tek istasyon şefi yoktu ortalarda.

Trenlerden inip kentin sokaklarına darı taneleri gibi saçılan ve trenlere binip hasretlerini bitirmek için yollara düşen insanlar gelmiyordu artık, istasyon şefinin olmadığı Gar’a.

Ahşap banklar boştu, bilet gişeleri boştu, lojmanlar boştu…

Sadece anılar dolaşıyordu ortalıkta.

Duvardaki saat hiç kaytarmadan işini yapıyor olsa da, boş tren yollarının mahzunluğunda zaman durmuştu Gar’ da.

Vitraylı camların ardında bütün telaşıyla akıp gidiyordu hayat.

Dışarıda yağmur yağıyordu, Alsancak Garı’na yalnızlık…



Gönderilen Fotoğraf



#18 tülvent

tülvent

    Kıdemli Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPipPip
  • 2.108 İleti

Gönderi Tarihi: 10 Nisan 2012 - 19:09


Aşk-ı Memnu (1975 - İlk dizimiz)

TRT SUNAR


Gönderilen Fotoğraf



Gönderilen Fotoğraf
Gönderilen Fotoğraf



Gönderilen Fotoğraf



Gönderilen Fotoğraf



Gönderilen Fotoğraf



Gönderilen Fotoğraf



Gönderilen Fotoğraf



#19 tülvent

tülvent

    Kıdemli Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPipPip
  • 2.108 İleti

Gönderi Tarihi: 14 Nisan 2012 - 13:01

Geçmiş Zaman Olur Ki..

Eski zamanları özlerdi anam ,
Babam methederdi:
"Eskiler şimdiden iyiydi " derdi.

Evlerimiz:
Küçük de olsa, harap da olsa
Herkesin bir evi vardı.
Bir camı mutlaka
Bahçeye bakardı.
Tel dolapları, tavanda mısır koçanları,
Avluda ambarlar vardı.

Kadınlar süt sağar,
Erkekler satardı.
Parasıyla; Hanıma şalvarlık,
Kıza entari, oğlana pabuç alınırdı
Naylon, yandan şıkşıklı.

Bakkal Süleyman;
Birinci, Gelincik, Bafra,
Kulüp cıgarası...
Teneke peynir, kırık leblebi, kuru üzüm
Satardı.
Her ayın başında hesap açar,
Sonunda kapardı.
Yani kimsenin
Kimsede alacağı kalmazdı.

Balıklı köprüsünde dilenci Kör Memet,
Kapılarda dilenci Kör Zülâ,
Sokaklarda Cevdet...
Cumaları fakirler doyurulur,
Kimsesizlerin hali vakti sorulurdu.
Gönüllere nur, evlere bereket yağardı.
O zamanlar insanlık vardı.

Komşuluk :
Yağmur yağdığında dam`lar akardı
Her odaya tencere,sahan koyardık.
Bazen de borulardan kurum damlardı;
Teneke kutu bağlardık.

Her şeyin kolayı vardı.
Kimse kimseyi kıskanmazdı ,
Komşuda ne varsa, komşuda vardı.
Hesna Hanım börek yollar,
Karşılığında yaprak sarması giderdi.
Tencere dolusu, " Tadımlık canim(!) "
Kim hastalansa , Hayriyanım koşardı
Adı gibi hayırlı...
Şifalı otlardan merhem ,
Nane limon, ayva denesi ,
Her derde deva çörekotu.
Hayriyanım` ın marifeti çoktu.
Kim ölse "efkarlı " koşardı
Yürekten, sevecen, telaşlı...

Ramazanlar ve kış geceleri :
Susamlı ramazan pideleri,
Hem de "Dört Direkli" den.
İftarlıklar, baklavalar, su börekleri..
Sokak aralarında, sahura kadar
Hasır sobetleri, nargile sefaları.
Çocuklarda iftar topu neşesi...
"Topçu topunu atameyo,
Helvacı kızını satameyo."

Kış geceleri sıcacık, sevimli.
Konu komşu birlikte yılbaşılar.
Patlamış mısır, portakal, üzüm...
Pişmaniye çekmeler, tombala oynamalar
l.Çinko, 2. çinko, tombalaaaa.
Sobanın dibinde sarman,
Ana dizinde Osman uyumuş.
Aaaa! Saat da geç olmuş.
Aman canim, daha erken; Oturuyorduk.
Derken...

Borçsuz yaşardık derdi babam.
Her şey yoktu, kuyruk çoktu.
Ama insanlar umutlu ve daha
Mutluydu.
İskarpin giyemezsek, "Cızlavet " giyerdik.
Ama, biz o günleri çook, çok severdik.

Esat ANIK

#20 tülvent

tülvent

    Kıdemli Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPipPip
  • 2.108 İleti

Gönderi Tarihi: 21 Nisan 2012 - 13:16

Bir Başkadır AYTEN ALPMAN!


Işıklar içinde uyu Gönderilen Fotoğraf Mekanın cennet olsun!


Gönderilen Fotoğraf



AYTEN ALPMAN 20 Kasım 1930 İstanbul - Yeşilköy doğumludur. Müzikle tanışması ilk defa Nişantaşı Kız Lisesi'nde öğrenci iken İlham Gencer sayesinde olur. İlk olarak ingilizce şarkılar söyler. Daha sonra ailesi onu Erenköy Kız Lisesi'ne gönderir ve lise eğitimini orada tamamlar.

Liseden sonra İlham Gencer'in solistlik teklifi ile İstanbul Radyosu'nda programa başlar. Radyoda ilk söylediği parça "You Are Always In My Heart" olur.

Sahneye ilk defa Taksim Belediye Gazinosu'nda Tıp Balosu'nda çıkar ve sahnede ilk defa söylediği parça yine "You Are Always In My Heart" olur. Daha sonra Arif Mardin ile tanışır, onun teşviki ile caz şarkıları söylemeye başlar ve ilk caz şarkıları ondan öğrenir.

1952 yılında Yeşilköy Deniz Park Oteli'nde ilk profesyonel sahne çalışmasına başlar. 3 ay çalıştıktan sonra Kervansaray Gece Kulübü tazminatını ödeyerek transfer eder. 1953 yılında İlham Gencer ile evlenir. Eşinin Çatı Gece Kulübünü kurmasıyla birlikte Çatı'da sahne almaya başlar.

1959 yılında ilk plağı olan "Sayanora / Passion Flower" taş plak olarak yayınlanır. 1960 yılında İlham Gencer'den ayrılır. Bir süre sonra İsmet Sıral Orkestrası ile çalışmaya başlar ve 1963 yılında çalışmak için İsveç'e giderler. İki sene boyunca İsmet Sıral'la, bir sene de bir caz orkestrası ile sahne çalışması ve yapar ve daha sonra Türkiye'ye geri döner.
Dönüşünde Türkiye'de caz şarkıları değil de Türkçe sözlü aranjman modası başladığı için bir süre başarılı sahne çalışmaları yapamaz çünkü ısrarla caz söylemeye devam etmek ister.

Fecri Ebcioğlu'nun ısrarlarıyla Türkçe söylemeye başlar ve ilk çalışması "İnan Bana / Ayrıldık Yalnızım" 45lik plak olarak yayınlanır ancak ilk yaptığı 45lik çalışmalar pek ilgi görmez. Sezen Cumhur Önal ile birkaç 45lik çalışması yapar. 1968 yılında Ümit Aksu ile evlenir. Fecri Ebcioğlu ile birlikte plak yaptıkları "Sensiz Olamam" ile ilk büyük çıkışını yapar. 1972 yılında yaptığı ve sözlerini Fikret Şeneş'in yazdığı "Bir Başkadır Benim Memleketim" plağı pek ilgi görmez. 1974 yılında Kıbrıs çıkartması ile TRT'de "Memleketim" çok sık çalınmaya başlayınca şarkı tekrar 45lik plak olarak piyasaya sürülür ve büyük satış rakamlarına ulaşır. Mireille Mathieu'nun Fransızca seslendirdiği bu şarkı Fikret Şeneş'in Türkçe sözleriyle adeta Ayten Alpman’la özdeşleşir ve bir milli marş halini alır.

2 adet LP çalışması yapan Alpman, son profesyonel sahne çalışmasını 1990 yılında Yeniköy Bilsak Kulübü'nde yapar. 1995 yılında ses tellerinde oluşan nodüllerden ameliyat olur.

1999 yılında en sevilen şarkılarından oluşan bir albümü Ada müzik tarafından yayınlanır. Sahne çalışmalarına profesyonel anlamda devam etmemekte olup sadece dönem dönem caz konserleri vermektedir.



Gönderilen Fotoğraf



Şarkıları:

• 1967
o İnan Bana / Ayrıldık Yalnızım
o Seni Unutmak Senden Kaçmak İstiyorum / Kim Demiş Aşk Yalandır Diye
o Bu Sana Son Seslenişim / Sevmedim Hayatı
o Hakkın Yok / Beni Unutma
• 1968
o Ve... Tanrı Aşkı Yarattı / Ömrüm Senindir
• 1969
o Hayal / Çağırdın Sana Koştum
• 1970
o Sensiz Olamam / Aynalar Aynalar
• 1971
o Bir Başkadır Benim Memleketim / Yaşamak İçin
• 1973
o Tek Başına ~ Sevince Herşey Başka
o Memleketim ~ Unutsana
• 1974
o Yanımda Olsa ~ İstersen
o O Sabah ~ Ben Varım
o Ben Yürürüm Yana Yana ~ Iraktır Yolların
o "Memleketim"
• 1975
o Birazcık Umut ~ Kimbilir Kim Var Yanında
o Ben Böyleyim ~ Mutlu Olamadım
o Ölünceye Kadar ~ O Gün
• 1976
• "Ben Böyleyim"
• 1977
o Son Bir Defa ~ Neden Sanki Bu Dünya Dar Geliyor İnsana
• 1999
o "Eski 45'likler"
• 2007
o ‘’Bir Başkadır Ayten Alpman’’


Filmleri:

• Tek Başına 1974

• Aşk Izdıraptır 1953


Gönderilen Fotoğraf



Gönderilen Fotoğraf



Gönderilen Fotoğraf



Gönderilen Fotoğraf



Gönderilen Fotoğraf



Gönderilen Fotoğraf



#21 tülvent

tülvent

    Kıdemli Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPipPip
  • 2.108 İleti

Gönderi Tarihi: 21 Nisan 2012 - 13:30

http://youtu.be/bKSSaU9iGQ0

http://youtu.be/UhXLRv21I7E



#22 tülvent

tülvent

    Kıdemli Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPipPip
  • 2.108 İleti

Gönderi Tarihi: 29 Nisan 2012 - 13:38

...

Hep çok meşgul Yakup Usta!

Hafif dalgacı bir gülümsemeyle "bugüne kadar, kendi çapında icat sayılabilecek 53 makine yaptım" diyor.

Atölye bir bahçeye açılıyor. Ötesi deniz.

Küçük iskeleye bağlı balıkçı teknesi de onun elinden çıkmış. Adı Gümüşlü.

Söz geçmiş zamanlardan açılıyor. Ailesinden, Gümüşlü sahilindeki haftada on ton sabun üreten fabrikalarından, sahildeki yazlık sinemalarından söz ediyor.
Sonra buruk bir gülümsemeyle "her şey değişti" diyor. "Hep de kötüye değişti."

Bölgedeki yazlık ev yapılaşmasından, ormanlık alanların inşaata açılmasından söz edecek sanıyorum. Fakat Yakup usta konuyu daha derine çekiyor:

"Bugünün insanı eskilerin eşkıyası kadar bile merhametli değil" diyor.
Ve anlatıyor.

"Dedem, bu bölgede Osmanlı' nın mali işlerinden sorumlu memuruydu.
O zamanlar eşkıya tarafından soyulmadan yollarda dolaşabilmek zor.
Biliyor musun dedem ne zaman rahat yolculuk edermiş? Eytam (yetimler) sandığından köylerdeki, kasabalardaki yetimlere ödenek ve iaşe götürdükleri zaman... Eşkıya bilir, asla dokunmazmış! Düşün bak!"

* *

Zihnimi kurcalıyorum biraz...
Osmanlı'nın eytam sandığı 1926' da Emlak ve Eytam Bankası' na dönüştürülmüş ama bir süre sonra yetimler unutulmuştu. Zaten 1946 yılında da banka Türkiye Emlak Kredi Bankası anonim ortaklığına devredilmişti.

Epeyce bir zamandır vicdanı müesseseleştirmekte zorluk çeken bir toplumuz. Vicdan artık kişisel bir duygu, hatta hoş bir efsane!

* *

Bahçeye çıkıyorum.
Bir deniz kaplumbağası (caretta caretta) iskeleti var bahçede.
Şaşkınlığımı görünce,

"Ne sanıyordun, zamanında bu sularda denizkaplumbağası vardı" diyerek anlatıyor Yakup Usta.

"Ölüsünü bulduğumda ağzından güçlükle kocaman bir naylon torba çıkarmıştım. Yavrucak naylonu denizanası sanıp yutmuş, boğulmuş!" ???...

H. Babaoğlu

#23 tülvent

tülvent

    Kıdemli Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPipPip
  • 2.108 İleti

Gönderi Tarihi: 29 Nisan 2012 - 13:42

...

Benim çocukluğumda annelerimiz çalışmazdı.
Okuldan eve geldiğimde boynumdaki anahtarla kapıyı hiç açmadım.
Hatta babamın bile anahtarı yoktu.
Annem evimizin bir parçası gibiydi, hep evdeydi.
Her yere birlikte giderdik,
Z aten öyle çok da gidilecek bir yer yoktu ki…


En büyük eğlencemiz sokaklarda oynamaktı.
'' Sokakta oynamak'' diye bir kavram vardı yani.
Cafelerde, alış veriş merkezlerinde buluşmazdık.
Okula arkadaşlarımızla gider,
Oynaya, zıplaya yürüyerek gelirdik.
Servis falan yoktu. Ayakkabılarımız eskirdi.
Hatta öyle olurdu ki;
Çantalarımızı kaldırımlara koyar
Oyuna bile dalardık.
Annelerimiz bu durumu bildiklerinden,
Kardeşlerimizle bizlere ekmek arası bir şeyler gönderirdi.
Mahallemizdeki teyzeler annemiz gibiydi.
Susayınca girer evlerine su içerdik.
Ya da pencereden bir sürahi bir bardak uzatırlar,
Hepimiz aynı bardaktan kana kana içerdik.
Evine girip gelen, elinde mutlaka yiyecekle dönerdi.
O arada, anneleri çocuğuna verdiği şeyden bizlere de gönderirdi.
Bu bazen bir kurabiye, bazen bir meyve olurdu.


Cebimizde harçlığımız olduğunda düşmesin diye çıkarır,
Çantamızın üstüne koyar
Oyun bitince geri alırdık.
Ama kimse almazdı.
Sokaklarımız evimiz kadar güvenli idi.
Düşünce kaldırılır, kavga edince barıştırılırdık.
Polisler gelmezdi kavgalarımıza, zabıtlar tutulmazdı.
Sonra kavgalarımız da öyle ustura, falçata ile olmaz,
Asla kanla falan da bitmezdi,
En fazla saçlarımızdan çeker, hayvan adları sayar, tekme atar,
Yine dalardık oyuna.
Birbirimizin suyundan içer, elmasına diş atardık.
Misket oynamaktan parmaklarımız kanar,
Yine de mikrop kapmazdık.
Azar işitip, acillere taşınmazdık.
Düşerdik; ekmek çiğner basarlardı alnımıza,
Oyuna devam ederdik.
Röntgenlere, ultrasonlara falan girmezdik.


Ben, bizim çocukluğumuzu çok özledim.
Sokaklarımız ruhsuzlaştı sanki..
Komşumu tanımıyorum ama,
Evinin camını silen kadına
'' Kolay gelsin '' der konuşurum.
Onun dışında orada kim oturur, hiç bilmem.
Evimizi kendimiz temizlerdik,
Kapı silmece; bilmem kaç kuruş...
Hepimizin elinde bezler güle oynaya bitirirdik işleri.
Şimdi;
Evlerimiz var, içinde yaşayan yok.
Parklarımız var, içinde oynayan çocuklar yok.
Ama her yıl sökülüp yenilenen kaldırımlar, lüks binalar,
Işıl ışıl vitrinler, girip çıkan yapay insanlar...
Ruh yok...
Buz gibi buz, bu, biz değiliz.
Biz bu değiliz... Biz böyle değildik...

Tahta iskemlelerimiz de oturan yaşlılarımız;
Onlara ''dede, nene'' diye hatır soran çocuklarımız yok.
Ben kapılarında '' vale '' lerin, '' bady '' lerin beklediği yerlerden
Hep çekinmişimdir.
Kapısını çarparak örtüyor diye çocuğuna kızıp,
Taksidini bitiremediği arabanın anahtarını,
Hiç tanımadığı birine vermek ters gelir bana.
Benim değildir bu kültür.
Ne ruhuma, ne kültürüme ne de cüzdanıma hitap eder.
Nedir bunlar?
Reklamlarla desteklenen;
Beyni, ruhu ele geçirilmiş insanlar olduk.
Birbirimize yabancı,
Yalnızlıklarımızla yaşar olduk.
İyi de neden böyle olduk?
Biz mi istemiştik?
Yoksa hak mı ettik?
...


Kim yazmış bilmiyorum, fakat son yıllarda yaygın bir ‘’Nostalji Edebiyat’’ı var. Yaşı 50’lere gelmiş insanlara sorsak, acaba kırk yıl önceki çocukluk ve gençlik çağının dünyasında yaşamak isterler mi? Kaç kişi ister?

Ağzımızın tadının bozulduğu, ilişkilerin de yapaylaştığı bir çağda yaşadığımız doğrudur.

Bir zamanlar Abdülhak Şinasi Hisar’ da "Boğaziçi Mehtapları" nı yazmıştı. Ne o konaklar, yalılar kaldı; ne de o hanımefendiler, beyefendiler... Hepsi tarihe karıştı.

Değişmek kaçınılmaz, direnmek de bir yere kadar... Her şeye rağmen bizi biz yapan değerlerimizi yaşamaya, yaşatmaya çalışmalıyız.

#24 tülvent

tülvent

    Kıdemli Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPipPip
  • 2.108 İleti

Gönderi Tarihi: 11 Mayıs 2012 - 12:09

GEÇMİŞİN ROMANTİK OYUNCAĞI



Gönderilen Fotoğraf



Çoğumuz defterimizin ortasından bir yaprak koparıp şeytan uçurtması yapmış ve sınıfın açık penceresinden sokağa süzülmesini izlemişizdir heyecanla. Sokak aralarında, arkadaşlarımızla, uçurtmalarımızı yarıştırmışızdır.

Belki de ilk üzüntümüzü, uçurtmanızın elektrik tellerine takılmasıyla yaşamış ya da üzüntü paylaşmayı da uçurtmalar sayesinde öğrenmişizdir; uçurtması tele takılan bir arkadaşınıza teselli verirken…


Kırsal kesimde yaşayanların daha çok ''kasnaklı'' diye adlandırdıkları, bu oyuncak; çocukluğu, masumiyeti, geçmişi, dostları, hesapsızlığı, yaratıcılığı çağrıştırmaz?

Bazı objeler bizim için sözlük anlamlarının ötesinde bir anlam taşımışlardır her zaman, uçurtma da böyle!

Uçurtma özgürlüktür, hayallerin gerçekleşmesidir, içimizdeki çocuktur, üzerinde yer alan figürleriyle koruyucudur, büyülüdür, eğlencelidir…

Uçurtma uçurmanın güzelliği, uçurtmanın gökyüzündeki başıboş halinin ve rüzgarın sürprizlerinin bizde yarattığı neşeden kaynaklanmıyor muydu? Umutlarımızın rüzgarda yükselmesiydi uçurtma, sanki rüzgarda yükselen o nesne değil de bizim hayallerimizdi.


Gönderilen Fotoğraf



Artık çocukların daha teknolojik oyuncakları var,

hanidir gülümsemek güçleşti gökyüzüne bakıp...



Gönderilen Fotoğraf




Bizim de ne süslü uçurtmalarımız vardı,

alıp başlarını gitmediler mi?


Gözümüzden bile esirgerdik

hangi birinin ipi kaldı elimizde?



Gönderilen Fotoğraf



#25 tülvent

tülvent

    Kıdemli Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPipPip
  • 2.108 İleti

Gönderi Tarihi: 14 Mayıs 2012 - 04:14

Gönderilen Fotoğraf




''di'' li Geçmiş Zaman Olur ki...

Epi topu iki odalı bir evin tek odasında yanan sobanın sıcaklığı mutfakta ayakları buz kesmiş bir anneyi asla ısıtmazdı. Evin anaç tavuğuna eşdeğer anne, buz gibi suların morarttığı elcağızlarıyla kahvaltı sonrası ıvır zıvırı, bardağı çanağı yıkardı.

Kahvaltı dedimse beş yıldızlı otellerde görülen dört başı mamur mükellef cinsinden değil elbet. Kahvaltı sofrası; ev yapımı vişne reçeli, çökelek ve zeytinden müteşekkil. Zeytin ki, tek tanesi bir seferde hiç yenmiş değil. Ekmeğe katık için bir lokmaya yarısı, ikinci lokmaya diğer yarısı.

Zeytin-ekmek peygamber sofrası olduğu için mi, geriye baktıkça çoğalan hayatın nostaljik bir fonu olduğu için mi nedir, o günlerden bu yana kadim zamanların buruşuk, dingin, biri esmer diğeri kumral yakışıklı bir çifti oluverirler. Somun ekmek, namı diğer çarşı ekmeği.

Yemek yemek çoğu zaman vaktin tamamına yakınının sokakta geçtiği dönemin kara yağız çocukları için, yarım ekmeğin arasına yatırılan bulunursa tahin helvası, yumurta veya ekmeğin içerisine yağ sürülüp toz şeker ekilen menüden ibaretti.

Şimdiki zaman balkon çocuklarının tenezzülden uzak durduğu çikolata, benzi güneş yanığı mahalle çocuklarının yılda bir Almancı akrabalarının tatil için geldikleri memleketlerinde devasa bavullarının bir köşesinden çıktığında güldürürdü yüzlerini. Doyasıya yeseler de içlerinde bir kuşku sürekli onları yerdi:

“Ya içinde domuz yağı varsa, neyse Allah affetsin yedik bir kere, gavur da güzel yapıyor hani.”

Saçaklarından sarkan adam boyu buzların titrettiği kaldırımlardan sıkıysa yürü yürüyebilirsen. Başına isabet edecek bir buz kütlesi tez zamanda hiç görmediğin atalarına öğlen namazını müteakip bir randevu verebilir.

Yolun ortasından yürümenin hayatını devam ettirebilme refleksi olduğu bilmem başka türlü nasıl anlatılabilir. Bıçağın iyi kesmesi için demire su verme işlemi ne ise ustura ağzı ayaz da yiğidi mert yapan bir işleve haizdi.

Kış nerelidir? Aslen Erzurumludur; lakin Sivas’ta oturur.

Erzurumlu' ya sormuşlar:
“Küresel ısınma hakkında ne düşünüyorsun” diye.

Hazret cevap vermiş:
“Sobanın yerini hiç biri tutmir valla.”

En yükseği iki katlı çoğu ahşap evlerin en küçük odasının kuzinesinde patates közlenen sobaları kış aylarının baş konuğu idi. Hayatının bir döneminde sobayla ısınmış biri için her ne kadar rahat da olsa kalorifer ısısı çok yapay gelir.

Zordur, zahmetlidir, tüter, soba borularının temizlenmesi melanet işlerdendir; ama keyfi de keyiftir. Zahmetsiz rahmet olmuyor.

Sobanın üzerindeki güğümde bulunan sıcak su gah yemek yapımında, gahi de evin delikanlılarının ihtiyaç banyosunda yardıma yetişirdi.

Şimdilerde adına “duş almak” denilen banyo bir ayin havasında gerçekleşen adeta bir hamam prototipi idi.

Zannediyorum bütün mahallenin banyo günü ertesinde okulların açılıyor olması sebebiyle Pazar günü idi.

Gürül gürül yanmaktan demiri kıpkırmızı kesilen banyo sobasının üzerindeki kazanda fokurdayan sıcak su ile sayıları yarım düzineye varan çocukları sırası ile önce kese sonra lif ile kızarana kadar ak pak yıkayan annecik, evin reisini de yıkadıktan sonra, sona kaldığından çoğu zaman soğuk, bazen de ılığa yakın bir su ile kendini de yıkayıp çıktığında parmak uçları suyla temastan kertilmiş olurdu.

Ayakları altında cennetin rüyaya daldığı nisalar o kadınlardı. Ve herkesin annesi aynı kokardı. Şofbenin icadı ile bozulan mertlikte büyümüş kara yağız orta yaş delikanlılarının sırtı keseye hasret kaldı.

Çayın yanına bisküvi ikramının yadırganmadığı akşam misafirlikleri evin en küçük çocuğunun misafirlik başlangıcının iki çeyrek zaman öncesinde ev sahibine “Müsaitseniz size geliyoruz” ilanının ardından “Buyursun gelsinler” kabulü ile başlardı.

Misafirlik Çarşamba gününe denk gelmişse TRT 2’ de haftada bir yayınlanan “Acıklı Türk Filmi’ ne” hep birlikte çaktırmadan içlice ağlanır “Ayıplı sahneler” göründüğünde siyah-beyaz televizyon yakından kumanda edilerek ya kapatılır yahut diğer alternatifi TRT 1’ in düğmesine basılarak kanal değiştirilirdi.

Ne zaman çoğalan televizyon kanallarının renkli dünyası evlerimize her gün davetsiz gelir oldu, o zaman komşular arası misafirliklerin sonuna “the end” yazısı eklenmiş oldu.

Devam ettirilmeye çalışılan misafirliklerde izinler artık evin hanımefendisinin uzun prosedürlerinin ardından neredeyse “olur yazısı” ile mümkün oluyor şimdilerde.

Hazırlıklar üç gün öncesinden evin reisinin eline tutuşturulan uzunca bir ihtiyaç listesinin gölgesinde, yabancı devlet erkânını karşılar gibi uluslar arası ilişkiler zemininde vuku buluyor ancak.

Telefona yazılmak, kömüre yazılmak, bir bardak toz şeker ödünç almak. Zihnimizin ahşap köşelerinde öylece kalakaldı.

Salih Toyran



Cevap ekle