Jump to content
  • Sign Up
Sign in to follow this  
Taner Bayram

'Resmi raporlarda Dersim katliamı: 13 bin kişi öldürüldü'

Recommended Posts

Ben Atatürk'ü Diyanet ve Alevilere karsi cikartilan kanunlara cercevesinde ve Kürt'ler konuusnda elestiriyorum cünki, yanlis buluyorum.

 

Ben kimseyi elestirmekten cekinmem, eger yanlisini görüyorsam. Elestirebiliriz deyipte asla elestirmeyenler kendilerini sorgulamali. Atatürk'ü yanlsissiz kabul edip sözm ona elestirilebilir ama elestirilecek yani ve yaptiklari yok diyenler yan cizenlerdir ve dogmacidir.

 

Sayın Dominik, açıkça söylemek gerekirse, alınmayın ana sizin Atatürk'ü eleştirdiğinizi hiç sanmıyorum.

Daha önce de dediğim gibi "Eleştiri"nin olmazsa olmazları vardır:

Öncelikle eleştirdiğiniz şeyi, o şeyi ortaya çıkaran koşullar, nedenler ve etkiler çerçevesinde ele almalısınız.

Ve sonra da, kesinlikle olması gereken biçimde, eleştirdiğiniz şeyin yerine başka birşey koyabiliyor olmalısınız.

Örneğin:

"Atatürk Kürtler hakkında hatalı davranmıştır" dediğinizde,

Hatalı davranışının neden hatalı olduğunu ortaya koymanız olmazsa olmaz bir gerekliliktir.

Bunun ardından, Atatürk'ün yaptığı hatanın karşısında, yapıldığında "yapılması hata olmayan olan" bir şey ortaya koymanız kesinlikle gerekliliktir.

Yani "Atatürk'ün bu yaptığı yanlıştı, yerine şunu yapmalıydı" diyebilmelisiniz.

Ve diğer bir koşulda;

Sizin "yapıldığında hata olmayacağını ve yapılmasını gerekli gördüğünüz" şeyin ne kadar uygulanabilir ve dönemin gerçekliklerine, algısına ve potansiyeline ne kadar uygun ve gerçekçi olduğunu kesinlikle dile getirebilmeniz gerekir.

Yani "Atatürk'ün bu yaptığı yanlıştı, yerine şunu yapmalıydı; çünkü şu şu şu koşullar, bunu uyguladığında başarı sağlayabileceği olgun bir ortamı sağlamaktaydı" diyebilmeniz KESİNLİKLE gerekmektedir.

Şu halde siz:

"Atatürk şunu yapmıştır ve bu yanlıştır" demekten daha fazlasını yapıyor değilsinizdir.

Bu, eleştiriyi bir kenarı bırakın, bir yargılama bile değildir;

Çünkü birisini haksız bile olsa yargılayacak olsak,

Bir takım "nedenler" ortaya koymak zorundayızdır.

Fakat siz Atatürk'ü "Haksız" bile yargılamıyorsunuz.

Haksız yargılasanız, o zaman derim ki:

"Haaa tamam, kendince nedenleri var"

Fakat siz sadece bir önerme geliştiriyorsunuz, o kadar:

"Atatürk hatalıydı"

Yani "Kuşlar ötüyor; öyleyse Sokrat insandır" önermesinden çok da farklı olmayan bir önerme bu.

O yüzden, daha önce sorduğum gibi tekrar soruyorum:

"Atatürk, hangi yaptığı şeyde, neden hatalıydı ve yerine, o dönemin koşulları çerçevesinde ne yapılabilirdi de Atatürk yapmadı?"

Şimdi bana siz bunu tam bir açıklıkla yanıtlarsanız eğer;

Ben de sizin elinizi öperim.

Atatürk'ü kimin eleştirebilip, kimin eleştiremediği konusuna gelince:

Açıkçası ben Atatürk'ü, sizin eleştirdiğinizi sandığınızdan kat ve kat daha fazla eleştiriyorum.

Bunu çok rahat bir biçimde de söyleyebilirim:

Bu forumda da Atatürk'ü eleştirmişimdir...

Fakat sizin eleştirdiğinizi hiç görmedim;

Ki gerçek bir eleştiriden söz ediyorum...

Ha ama Atatürk'ü eleştiren birilerini görmekse eğer kaygınız;

Atatürk kutsal birisi değil kesinlikle.

Eleştirilemez birisi de değil.

Ayrıca Atatürk'ü eleştirdiğim ve eleştirdiğimiz birçok da şey bulunmaktadır.

Bunları burada tartışmıyor olmamızın tek nedeni de;

Onu eleştirebildiğini sananların, Onun asıl eleştirileceği noktalarına temas etmelerinden fersah fersah uzak olmalarından

Ve Onun eleştirilmesi gereken durumlarının henüz tartışma konusu edilmemiş olmasındandır.

Siz doğru ve gerçekçi bir biçimde eleştiri getirin ve Atatürk'ü yanlışlayın,

Ben de siz cümle aleme karşı destekleyeyim...

Fakat asıl önemli olan şey;

Atatürk'ü eleştirebildiğini sanmak ile

Atatürk'ü gerçekten eleştirmek arasındaki farkı anlayabilmektedir.

Dersim olaylarına gelince;

Orada yapılan harekat Haksız bir harekat değildir.

Dersim'de Türkiye Cumhuriyeti'ni suçlayanların,

1789'daki Fransız Devrimcilerini,

1917'deki Rus Devrimcilerini,

1774'teki Amerikan Devrimcilerini,

7nci yüzyıldaki Hz. Muhammed'i,

4ncü yüzyıldaki Konstantin'i de suçlamaları ve onlara da kin kusmaları lazımdır.

Bunların hepsi de kendi toplumlarının kendi gerçekliklerinden çıkan

Ve oluk oluk kanlar akıtan Devrimlerdir.

Türk Devrimi'nin de bunlardan farkı yoktur.

Devrim, bilim gereğidir diye yapılmaz;

Yapılması gerektiği için yapılır, ayak uyduramayanlar da ayak uyduramazlar...

O kadar...

Sen çıkıp Fransız Devrimi, Feodalizmi yıkarken, bunun getirdiği ülkülerden faydalanacaksın;

Sen çıkıp Amerikan Devrimi, İngiliz Sömürgeciliğine karşı çıkarken, bunun getirdiği özgürlük anlayışından nemalanacaksın;

Sen çıkıp Rus Devrimi, Monarşiyi yıkarken, bu ilkelerden faydalanacaksın;

Sen çıkıp Hz. Muhammed 1500 yıl önce Arapları devşirirken, bunun getirdiği moralden faydalanacaksın;

Sen çıkıp Konstantin, Hıristiyanlığı devlet dini olarak kabul ederken getirdiği sürecin sonuçlarından faydalanacaksın;

Türk Devrimi Feodalizme, Emperyalizme, İlkelliğe, Monarşiye karşı devrim gerçekleştirdiğinde

Bu sefer sırf kişisel kaygılardan ve sempatilerden dolayı bu Devrime karşı çıkacaksın...

Yok efendim; yemezler bunu...

İstediğiniz kadar benimsemeyin ama Türk Devrimi, adı sayılabilecek devrimler arasında en nitelikli ve en önemli devrimlerden birisidir.

Bu devrim süreci hakkında olumsuz yargılar taşıyanların bu yargıları taşımasının nedeni, o devrimin yanlış olmasından değil;

Bu yargıları taşıyanların, bu devrim hakkında herhangi bir elle tutulur bilgiye sahip olmamasından

Ve kendi toplumlarının devinimlerine yabancı olmalarından kaynaklanmaktadır.

Devrim dediğimiz şey, onun bunun keyfine göre gerçekleşmez.

Toplumun erişmesi gereken çağdaş değerler ne ise,

Toplumun nesnel gereksinimleri ne ise ona göre gerçekleşir.

Tam da bu yüzden İran olgusu bir "Karşı Devrim" iken,

Nazi Almanyasının olgusu bir "Karşı Devrim" iken,

Türk Devrimi tam anlamı ile bir "Devrim"dir.

Saygılarımla...

Share this post


Link to post
Share on other sites
Sayın Dominik, açıkça söylemek gerekirse, alınmayın ana sizin Atatürk'ü eleştirdiğinizi hiç sanmıyorum.

.

.

.

Saygılarımla...

Tengeriin boşig

 

Haftanin yazisi clover.gif

Share this post


Link to post
Share on other sites

Sayin Kilicdaroglu oy istediginiz ve ayni topraktan geldiginiz inanlarin yasadiklarini neden arastirmiyorsunuz? Her parlementerin yaptigi haltlari belgeliyorsunuz ama devletin yaptigi katliami inkar eduiyorsunuz. Yoksa Baykal ve Öymen'den cokmu firca yedinizde sesinizi cikartamiyorsunuz?

 

Dersim katliamından kurtuldu, kardeşini arıyor

1938 yılındaki ‘Tunceli Harekâtı’nda binlerce kişi ya öldürüldü ya da yerinden yurdundan edildi. Sultan Kulualp, henüz yedi yaşında ailesinin de öldürüldüğü Dersim katliamına tanıklık etti.

 

14/03/2010 09:50

 

Dersim katliamında, henüz yedi yaşındayken yakınlarının çoğunu kaybeden Sultan Kulualp, Isparta'da evlatlık verildiği söylenen kardeşine ulaşmak için çırpınıyor

 

İSTANBUL - Sultan Kulualp, “Temmuz ayında oldu, 38’de” diyor, “Hiç unutmuyorum.” Kulualp, devletin ‘Tunceli Harekâtı’nda babasını, annesini, ninesini, kız kardeşleri Beser ile Elif’i ve tüm çocukluğunun ‘Dersimi’ni yitirdi. Daha yedi yaşındaydı. İki ağabeyiyle kurtulduğu kıyımdan sonra okula yazıldı, evlendi, anne oldu. Ömrünün son deminde, bir gün Elif ile Beser’in kurtulduğunu ve evlatlık verildiğini duydu. Gazete ilanları sonuçsuz kaldı. Tam umudunu kesmişken, yolu altı ay önce avukat Hüseyin Aygün ile kesişti.

Aygün; Başbakanlığa, İçişleri ile Bayındırlık ve İskân bakanlıklarına yazdı. İçişleri, ‘1938’de öldüler’ derken Bayındırlık, “Arşive bakın” yanıtını gönderdi. Beş ay sonunda Bayındırlık Bakanlığı, Tunceli İl Müdürlüğü’ne yazdı, müdürlükse bakanlığı işaret etti, bakanlık Başbakanlığa yönlendirdi, Başbakanlık tekrar bakanlığa döndü. Kulualp ve Aygün, Başbakan Erdoğan’ın “Açıklarım” dediği o ‘evraklarda’ Elif ile Beser’in izini sürüyorlar. Fakat şu ana kadar bir ize ulaşabilmiş değiller.

Sultan Kulualp, umudunu koruyor: “Vurdular ya, bizim köyün üstünde. Çok yaralı çıktı ölülerin altından. Çok kurtulanlar oldu. Belki yaralı bulmuşlar, evlat olarak bakmışlar, evlendirmişlerdir. Sağdırlar belki. Ben de bilmiyorum.”

 

Çocuk gözüyle katliam

Kulualp, 1938’de yapılan ‘Tunceli Askeri Harekâtı’ndan yedi yıl önce 1931 yılında doğdu. Mehmet Ali ve Emine Yeşil’in beş çocuğu ve üç kızından biriydi. Temmuz ‘38’i hiç unutmadı:

“O gün beş kardeş davara gittik. Annem, babam dağa gitmiş ekin biçiyorlardı. Atlı askerler geldi. Ağabeyimle taşların arasına girdik; korktuk. Ağabeyim biraz Türkçe biliyordu. Sordu: ‘Anneniz babanız var mı? Tabancası var mı?’ İnkâr ettik dedi, ‘nereye gidiyorsunuz?’ dedik, davara. Babam çok değerli insandı. Çukur ağaları vardı o zaman. Onların çocukları vardı, hanımları vardı. İnsan kıyamıyor. Sonra Demenanlar, Haydaranlar... Aşiret yani. Onları getirdiler. Bizim köyün üstünde, azıcık yukarıda. Gece ağır makineyle öldürdüler. Biz içerde ağladık. Bunu hiç unutmuyorum. Sabah oldu. Babam gitti, kazmayla yer eşti, ölüleri çukura döktüler.”

Çok geçmedi, sıra Kulualp’ın ailesine de gelmişti. İçişleri Bakanlığı’na göre, tarih; 19 Ağustos 1938’di: “Babamı kelepçelediler. Dediler ki, ‘bunlar kimin çocukları?’ Dedi, ‘komşumun.’ Benle ağabeyimi inkâr etti. Beser ile Elif’i götürdüler. Çukur köyüne götürdüler, biraz bizden uzak. Çukuş ağalarını da götürdüler. Olduğu gibi, hepsini çoluğuyla çocuğuyla. Belki 500 kişi vardı. Babam, annem, nenem.... Babamın kardaşları dediler ki, ‘gece bakalım Mazgirt Dağı’na, kardeşimizi vurulmuş mu, vurulmamış mı?’ Gittiler ki, vurmuşlar. Kalabalığı üst üste atmışlar. Babamı yeleğinden tanımışlar. Anamı görmüşler. Kardeşlerimi görmemişler. Hiç unutmamışım.”

Amcaları, kıyımdan sonra Sultan Kulualp’ı Elazığ Yatılı Bölge Okulu’na gönderdi. Bir gün Kulualp’in okulunu Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ziyaret etti: “Beni aldı koltuğunun altına, sevdi. ‘Annen baban var mıdır’, dedi. ‘Yok, 38’de vurdular,’ dedim. Bir şey demedi. Hiç unutmuyorum.”

 

‘Isparta’da evlatlık verildiler’

Kulualp, okuldan sonra evlenip iki çocuk annesi oldu. Ağabeyi Hıdır, ABD’ye yerleşti. Kardeşlerinin öldüğünü düşünürlerken, bir gün bir akrabaları, “Beser ile Elif yaşıyor” dedi. İddiaya göre Isparta’da evlatlık verilmişlerdi. Hıdır Yeşil, gazetelere ilan verdiyse de sonuç çıkmadı. Umutlar küllenmişti ki, Kulualp, ‘Dersim 38’ adlı kitabın yazarı avukat Hüseyin Aygün’le tanıştı. Aygün, Kulualp’ın umudunu yeniden diriltti.

Aygün’e göre 1938-1947 arasında ‘zorunlu iskân’ uygulanmıştı. Elif ile Bese’nin iskân kayıtlarında adının geçme ihtimali vardı. Aygün, 23 Ekim 2009’da İçişleri ile Bayındırlık ve İskân bakanlıklarına yazı yazdı. Bayındırlık ve İskân Bakanlığı Afet İşleri Genel Müdürlüğü 10 Kasım’da, zorunlu ikamete uğrayan ailelere dair verilerin illerdeki iskân kayıt defterlerine işlendiğini belirtip Tunceli’ye sorulmasını ve Başbakanlığa bağlı Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’ne de başvurulmasını önerdi.

Ancak İçişleri Bakanlığı, 21 Kasım’da, Elif ile Besr’in 19 Ağustos 1938’de öldüğünü, evlat edinildiklerine dair bilgi olmadığını bildirdi. Bakanlık ayrıca, Elif ile Bese’nin ‘nüfus kayıtlarının kapalı olduğunu ve sistemde adres bilgisi bulunmadığını’ belirtti.

 

Sonuçsuz yazışmalar

Aygün, 23 Kasım’da Başbakanlığa, Tunceli ve Isparta bayındırlık ve iskan müdürlüklerine yazı yazdı. Tunceli Valiliği, 4 Aralık’ta, tutanakların bulunduğu 11 defterin 24 Eylül 2009’da Bayındırlık ve İskân Bakanlığı Afet İşleri Genel Müdürlüğü’ne gönderildiğini, bakanlık izin verirse defterlere bakılıp bilgi verilebileceğini belirtti. Bir gariplik vardı. Çünkü Aygün’e Tunceli’ye yönlendiren de Afet İşleri Genel Müdürlüğü’ydü.

Aynı müdürlük, Tunceli’nin yazısı üzerine 14 Aralık tarihinde 11 defterin Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’ne gönderildiğini, buraya sorulması gerektiğini belirtti.

Başbakanlık ise 2 Aralık’ta, bu başvurunun Başbakanlık İletişim Merkezi’nce (BİMER) incelendiğini, dilekçelerin ilgili kurumlara yönlendirileceği ifade edildi. Henüz bir yanıt yok...

Aygün, Başbakan Erdoğan’ın “Açıklarım” dediği vesikaların açıklanma zamanın geldiğini belirtiyor: “Bir kadının 70 yıl sonra kardeşlerine kavuşma isteği bile karşılanmıyor. Başbakanlık üstünkörü inceleme bile yapmıyor. Arşivler bir an önce açılmalı. Arşivler açılırsa Sultan hanım gibi niceleri kardeşlerine kavuşabilir.”

Kulualp, kıyımda öldü sanılıp cesetlerin altından çokça yaralının çıktığını söylüyor. Ve bu yüzden Beser ile Elif’in kurtulmuş olabileceğine inanıyor: “Belki yaralı bulmuşlar, evlat olarak bakmışlar, evlendirmişlerdir. Sağdırlar belki. Ben de bilmiyorum.”

Kaynak:-http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=985556&Date=14.03.2010&CategoryID=77&CMessageID=611704&CRes=1#-

Share this post


Link to post
Share on other sites

İşte 'Dersim 38'in 'kıyım' belgesi

 

1938 harekâtında ailesini kaybeden Ali Akgün'e sürgün sonrası Tunceli Valiliği'nce verilen 'Aile üyelerinin imha edildiği...' yazılı zabıt, bugün ilk Dersim davasının resmi dayanağı oldu

 

 

 

İSMAİL SAYMAZ

 

 

İSTANBUL - “...Hüseyin Altıntaş’ın nüfus hane kayıtlarında adı yazan Hüseyin karısı Humar ve Hüseyin evlatları Humar’dan doğma Elif, Mehmet, Hadice, Ahmedi, Suzan, Alicemal, Hetip, Emine’nin 1938 harekâtında imha edildiği ve aile reisi Hüseyin Altıntaş’ın da 952 yılında öldüğü, haneden yalnız Ali Akgün’ün sağ kaldığı...”

Tunceli Valiliği, 27 Ağustos 1955’te toplandığında, ‘haneden sağ kalan’ Ali Akgün’ün, sürgün olduğu Kütahya’dan Tunceli’ye dönüşünü bu zabıtla karara bağlamıştı. Ancak o gün geri dönüş için yazılan bu ifadeler, bugün ‘Dersim Katliamı’nın ilk resmi itiraflarından biri oldu. Ali Akgün, bu zaptı kanıt gösterip 10 yakınını yitirdiği kıyımı 72 yıl sonra yargıya taşıdı. Dönemin jandarma erleri ve yetkilileri hakkında ‘insanlık karşı suç işlendiği’ iddiasıyla suç duyurusu yaptı.

Tunceli’de yaşayan emekli memur Hüseyin Aygün, geçen 22 Nisan’da avukatı Hüseyin Aygün aracılığıyla Nazimiye Savcılığı’na suç duyurusunda bulundu. Bu dilekçenin şüpheliler hanesinde, ‘Dersim Harekâtı’na katılan jandarma birlikleri ve yetkilileri’ yazıyor. ‘Suç’ hanesinde ise ‘Plan dahilinde siyasi, felsefi veya dini saiklerle bir toplumsal grubun tamamen veya kısmen yok edilmesi amacıyla 10 kadın ve çocuğun öldürülmesi’ ifadesi bulunuyor. Hüseyin Akgün, kendi iddiasıyla, ‘Dersim 38’de yitirdiği 10 akrabasının hesabını tam 72 yıl sonra soruyor.

 

Zeynel Çavuş’un hikâyesi

72 yıl önce ne mi oldu?

Nazımiyeli Nahiye Müdürü Zeynel Çavuş’un ailesi, iddiaya göre, jandarma birliklerince Çamurek Köyü Avlosen Deresi’nde kurşuna dizildi. Zeynel Çavuş ile birlikte öldürülenler arasında 36 yaşındaki gelini Humar ve Humar’ın çocukları olan; 20 yaşındaki Elif, 14 yaşındaki Mehmet, 11 yaşındaki Hadice, altı yaşındaki Ahmedi, beş yaşındaki ikizler Suzan ile Alicemal, üç yaşındaki Hetip ve iki yaşındaki Emine vardı.

Zeynel Çavuş’un oğlu ve Humar’ın eşi olan Hüseyin ile kardeşi Ali ise dağlara kaçtı. Kıyımdan sonra Kütahya’nın Altuntaş köyünde zorunlu iskâna tabi tutuldular. Bu karar 1947’de kalktı. Bakanlar Kurulu kararıyla memleketlerine döndüler. Ağabey Hüseyin 1952 yılında öldü. Geriye sadece Ali Akgün kaldı. Akgün’le ilgili kesin karar, 27 Ağustos 1955’te, Tunceli Valiliği’ndeki o toplantıda çıktı. Toplantıya vali yardımcısı, defterdar vekili, ziraat müdürü, tapu sicil muhafızı, toprak ve iskan müdürü katılmıştı. Alınan karar, kıyımın belgesi niteliğindeydi:

“...Hüseyin Altıntaş’ın nüfus hane kayıtlarında adı yazan Hüseyin karısı Humar ve Hüseyin evlatları Humar’dan doğma Elif, Mehmet, Hadice, Ahmedi, Suzan, Alicemal, Hetip, Emine’nin 1938 harekatında imha edildiği ve aile reisi Hüseyin Altıntaş’ın da 952 yılında öldüğü, haneden yalnız Ali Akgün’ün sağ kaldığı...”

 

İddia: İnsanlığa karşı suç

Ali Akgün’ün oğlu Hüseyin Akgün, şimdi bu zabıt tutanağını suç duyurusuna ekleyip geçen 22 Nisan’da Nazımiye Savcılığı’nda şikâyetçi oldu. Bu aynı zamanda ‘Dersim 38’ ile ilgili açılan ilk dava anlamına geliyor. Avukatı Hüseyin Aygün, ‘Dersim 38’in ‘insanlığa karşı işlenen suçlar’ kategorisine girdiğini, dolayısıyla zamanaşımının bu davada işlemeyeceğini söylüyor. Avukat Hüseyin Aygün, davanın ‘Dersim 38’ ile yüzleşebilmek için iyi bir fırsat olduğunu da düşünüyor:

“Dersim dosyası hukukçularca yürütülebilir. Buna uluslararası hukuk ve soykırımla ilgili sözleşme fırsat veriyor. Türkiye’de geçmişteki acı olayları hatırlama dalgası var. Dilerim, bu dosya bu yüzleşmeye hizmet eder.”

 

Ölüm tarihi: 0/0/1938

‘Dersim Katliamı’yla ilgili ikinci suç duyurusu dilekçesi de yine avukat Hüseyin Aygün tarafından 86 yaşındaki müvekkili Efo Bozkurt adına bugün Hozat Cumhuriyet Savcılığı’na veriliyor. Dilekçede yer verilen iddiaya göre Bozkurt Ailesi, ‘Dersim 38’i Hozat’ın Çaytaşı köyünde karşılamıştı. Kıyımda Efo Bozkurt’un Kurtuluş Savaşı gazisi olan 43 yaşındaki babası Keko, annesi Kuhari, ablaları 16 yaşındaki Havi, 12 yaşındaki Eyti, altı yaşındaki Besi, erkek kardeşleri dört yaşındaki Mehmet, iki yaşındaki Niyazi jandarmalarca kurşuna dizildi. Efo Bozkurt, kıyımdan kaçarak ve yaralı halde kurtuldu. Bozkurt’un üç kardeşinin ve Altıntaş Ailesi’nin altı çocuğunun ölüm tarihi olarak, nüfus kütüklerinde, ‘0/0/1938’ yazıyor.

Kaynak: -http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=993763&Date=27.04.2010&CategoryID=77-

Share this post


Link to post
Share on other sites

Join the conversation

You can post now and register later. If you have an account, sign in now to post with your account.
Note: Your post will require moderator approval before it will be visible.

Guest
Reply to this topic...

×   Pasted as rich text.   Paste as plain text instead

  Only 75 emoji are allowed.

×   Your link has been automatically embedded.   Display as a link instead

×   Your previous content has been restored.   Clear editor

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

Sign in to follow this  

×
×
  • Create New...

Important Information

By using this site, you agree to our Terms of Use.