Zıplanacak içerik
  • Üye Ol

said nursinin hataları


kursatotcu
 Paylaş

Önerilen İletiler

*** Said Nursi (Eserler küçük boy, Yeni Asya Neşriyat 1998 basım)

Said Nursi üzerinde araştırma yapmamın nedeni şudur: Çok insan tarafından yüzyılın alimi olarak vasıflanıyor. Bu insan böyle hatalar yapıyorsa, diğerleri buna kıyas edilmelidir. Yani Said Nursi’yi burada, Maturidiyye binlerce yazarın son yüzyıldaki temsilcisi olarak seçtim. Said Nursi olması itibariyle, daha etkili olur düşüncesiyle öyle yaptım. Aslında Elmalılı Hamdi Yazır da, Konyalı Mehmet Vehbi de kaderi inkar eder. “Risale-i Nur” kitaplarından örnekler vereceğim. Fakat hepsini yazmak uzun olacağından, sayfa numarasını verip, birkaç kelime yazıp … ekleyeceğim. Okuyucu o sayfayı bütünüyle okumalıdır.

Hazırlayan: Ahmet Berk www.esselam.com Said Nursi’nin yazılarını bu bilgisayar programından okuyup çıkardım. Siz de buradan takip edebilirsiniz. Yani dört kitabı: Sözler, Mektubat ,Lem’alar ve Şualar adlı kitapları 1998 basım Yeni Asya Neşriyat’tan okudum. Yazıların ilk kısmındaki rakamlar o kitapların sayfa numaralarıdır. İkinci kısım ise bilgisayar programındaki sayfa numaralarıdır.

 

 

*** SÖZLER

 

 

Kitaptaki sayfası: 138 -139 _ Bilgisayar programındaki yeri: 13.söz, s: 59;

Esselâmu aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtühû ebeden dâima

Ey hapis arkadaşlarım ve din kardeşlerim,

Size hem dünya azabından, hem âhiret azabından kurtaracak bir hakikati beyan etmek, kalbime ihtar edildi. O da şudur:

Meselâ, birisi, birinin kardeşini veya bir akrabasını öldürmüş. Bir dakika intikam lezzetiyle bir katl, milyonlar dakika hem kalbî sıkıntı, hem hapis azabını çektirir. Ve maktulün akrabası dahi intikam endişesiyle ve karşısında düşmanını düşünmesiyle, hayatının lezzetini ve ömrünün zevkini kaçırır. Hem korku, hem hiddet azabını çekiyor. Bunun tek bir çaresi var. O da, Kur'ân'ın emrettiği ve hak ve hakikat ve maslahat ve insaniyet ve İslâmiyet iktiza ve teşvik ettikleri olan barışmak ve musalâha etmektir.

Evet, hakikat ve maslahat sulhtur. Çünkü ecel birdir, değişmez. O maktul, herhalde ecel geldiğinden daha ziyade kalmayacaktı. O kàtil ise, o kaza-i İlâhiyeye vasıta olmuş. Eğer barışmak olmazsa, iki taraf da daima korku ve intikam azabını çekerler. Onun içindir ki, "üç günden fazla bir mü'min diğer bir mü'mine küsmemek" İslâmiyet emrediyor. Eğer o katl bir adavetten ve bir kinli garazdan gelmemişse ve bir münafık o fitneye vesile olmuşsa, çabuk barışmak elzemdir. Yoksa, o cüz'î musibet büyük olur, devam eder. Eğer barışsalar ve öldüren tevbe etse ve maktule her vakit dua etse, o halde her iki taraf çok kazanırlar ve kardeş gibi olurlar. Bir gitmiş kardeşe bedel, birkaç dindar kardeşleri kazanır, kaza ve kader-i İlâhîye teslim olup düşmanını affeder. Ve bilhassa madem Risale-i Nur dersini dinlemişler; elbette mabeynlerinde bulunan bütün küsmekleri bırakmaya hem maslahat ve istirahat-i şahsiye ve umumiye, hem Nur dairesindeki uhuvvet iktiza ediyor. Nasıl ki Denizli hapsinde birbirine düşman bütün mahpuslar, Nurlar dersiyle birbirlerine kardeş oldular. Ve bizim beraatimize bir sebep olup, hattâ dinsizlere, serserilere de o mahpuslar hakkında "Maşaallah, bârekâllah" dedirttiler ve o mahpuslar tam teneffüs ettiler.

Ben burada gördüm ki, birtek adamın yüzünden yüz adam sıkıntı çekip beraber teneffüse çıkmıyorlar. Onlara zulüm olur. Mert ve vicdanlı bir mü'min, küçük ve cüz'î bir hata veya menfaatle yüzer zararı ehl-i imana vermez. Eğer hata etse, verse, çabuk tevbe etmek lâzımdır.

_Yorum: Katilin kadere vasıta olduğu bildiriliyor.

 

 

219 - 500: _ 30. söz, s: 245;

 

İşte, felsefenin şu esâsât-ı fâsidesinden ve netâic-i vahîmesindendir ki, İslâm hükemasından İbn-i Sina ve Farabî gibi dâhiler, şâşaa-i suriyesine meftun olup, o mesleğe aldanıp o mesleğe girdiklerinden, âdi bir mü'min derecesini ancak kazanabilmişler. Hattâ, İmam-i Gazalî gibi bir Hüccetü'l-İslâm, onlara o dereceyi de vermemiş. Hem mütekellimînin mütebahhirîn ulemasından olan Mutezile imamları, ziynet-i surîsine meftun olup o mesleğe ciddî temas ederek aklı hâkim ittihaz ettiklerinden, ancak fâsık, mübtedi' bir mü'min derecesine çıkabilmişler. Hem üdeba-yı İslâmiyenin meşhurlarından, bedbinlikle maruf Ebu'l-Alâ-i Maarrî ve yetimâne ağlayışıyla mevsuf Ömer Hayyam gibilerin, o mesleğin nefs-i emmâreyi okşayan zevkiyle zevklenmesi sebebiyle, ehl-i hakikat ve kemalden bir sille-i tahkir ve tekfir yiyip "Edepsizlik ediyorsunuz, zındıkaya giriyorsunuz, zındıkları yetiştiriyorsunuz" diye zecirkârâne tedip tokatlarını almışlar.

 

33.söz, s: 316;

Tevhidin bir burhan-ı nâtıkı olan Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, risalet ve velâyet cenahlarıyla, yani kendinden evvel bütün enbiyanın tevatürle icmâlarını ve ondan sonraki bütün evliyanın ve asfiyanın icmâkârâne tevatürlerini tazammun eden bir kuvvetle, bütün hayatında bütün kuvvetiyle vahdaniyeti gösterip ilân etmiş ve âlem-i İslâmiyet gibi geniş, parlak, nuranî bir pencereyi marifetullaha açmıştır. İmam-ı Gazâlî, İmam-ı Rabbânî, Muhyiddin-i Arabî, Abdülkadir-i Geylânî gibi milyonlar muhakkıkîn-i asfiya ve sıddıkîn o pencereden bakıyorlar, başkalarına da gösteriyorlar.

 

_Yorum: Gazali övülüyor. Ona “Hüccetü’l - İslam” diyor. Ama Said Nursi, Gazali’nin savunduğu cebr görüşünü sapıklık olarak vasıflıyor.

 

 

262: Tevfik…

(Hidayetin Allah’tan olduğu bildiriliyor.)

 

690: İzn-i İlahi…

(İmanın mahluk olduğu anlatılıyor.)

 

430 - 431: Beşincisi… _ bilgisayar programındaki yeri 26 söz , s:206 ;

 

BEŞİNCİSİ: Kader, sebeple müsebbebe bir taallûku var. Yani, "Şu müsebbep, şu sebeple vukua gelecek." Öyleyse, denilmesin ki, "Madem filân adamın ölmesi, filân vakitte mukadderdir. Cüz-ü ihtiyariyle tüfek atan adamın ne kabahati var? Atmasaydı yine ölecekti."

Sual: Niçin denilmesin?

Elcevap: Çünkü, kader onun ölmesini onun tüfeğiyle tayin etmiştir. Eğer onun tüfek atmamasını farz etsen, o vakit kaderin adem-i taallûkunu farz ediyorsun. O vakit ölmesini neyle hükmedeceksin? Yalnız, Cebrî gibi sebebe ayrı, müsebbebe ayrı birer kader tasavvur etsen; veyahut Mutezile gibi kaderi inkâr etsen, Ehl-i Sünnet ve Cemaati bırakıp fırka-i dâlleye girersin.

Öyleyse, biz ehl-i hak deriz ki: "Tüfek atmasaydı, ölmesi bizce meçhul." Cebrî der: "Atmasaydı yine ölecekti." Mutezile der: "Atmasaydı ölmeyecekti."

ebeple müsebbebe bir taallûku var. Yani, "Şu müsebbep, şu sebeple vukua gelecek." Öyleyse, denilmesin ki, "Madem filân adamın ölmesi, filân vakitte mukadderdir. Cüz-ü ihtiyariyle tüfek atan adamın ne kabahati var? Atmasaydı yine ölecekti."

Sual: Niçin denilmesin?

Elcevap: Çünkü, kader onun ölmesini onun tüfeğiyle tayin etmiştir. Eğer onun tüfek atmamasını farz etsen, o vakit kaderin adem-i taallûkunu farz ediyorsun. O vakit ölmesini neyle hükmedeceksin? Yalnız, Cebrî gibi sebebe ayrı, müsebbebe ayrı birer kader tasavvur etsen; veyahut Mutezile gibi kaderi inkâr etsen, Ehl-i Sünnet ve Cemaati bırakıp fırka-i dâlleye girersin.

Öyleyse, biz ehl-i hak deriz ki: "Tüfek atmasaydı, ölmesi bizce meçhul." Cebrî der: "Atmasaydı yine ölecekti." Mutezile der: "Atmasaydı ölmeyecekti."

_Yorum: Burada cebr görüşünü sapıklık olarak vasıflamaktadır. Ve dikkat edilirse Ehli Sünnet’i, cebr görüşünün dışında tutuyor. Yine “Tüfek atmasaydı ölmesi bizce meçhul” diyor. Halbuki Kur’an’da ecelin bir olup, ileri-geri gitmeyeceği bildirilmiştir.

 

 

*** MEKTUBAT

 

32: Resul-i Ekrem o hükmü kadere… _ 8. mektup, s:358;

 

Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın hizmetkârı veya "Oğlum" hitabına mazhar olan Zeyd (r.a.), rivayet-i sahiha ile itirafına binaen, izzetli zevcesini kendine mânen küfüv bulmadığı için tatlik etmiş. Yani, Hazret-i Zeyneb, başka yüksek bir ahlâkta yaratılmış ve bir peygambere zevce olacak fıtratta olduğunu, Zeyd ferâsetle hissetmiş. Ve kendisini ona zevc olacak fıtratta kendine küfüv bulmadığından, mânevî imtizaçsızlığa sebebiyet verdiği için tatlik etmiştir. Allah'ın emriyle Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm almış. Yani, “Biz onu sana nikahladık” nın işaretiyle, o nikâh bir akd-i semâvî olduğuna delâletiyle, harikulâde ve örf ve muâmelât-ı zâhiriye fevkinde, sırf kaderin hükmüyledir ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm o hükm-ü kadere inkıyad göstermiştir ve mecbur olmuştur; nefis arzusuyla değildir.

 

 

55: Eğer denilse… _ 15.mektup, s: 369;

 

Eğer denilse: "Hazret-i Ömer'in (r.a.) minber üstünde, bir aylık mesafede bulunan Sâriye namındaki bir kumandanına, "Yâ Sâriye, el-cebel, el-cebel!" deyip, Sâriye'ye işittirip, sevkülceyş noktasından zaferine sebebiyet veren kerâmetkârâne kumandası ne derece keskin nazarlı olduğunu gösterdiği halde, neden yanındaki katili Firuz'u o keskin nazar-ı velâyetiyle görmedi?"

Elcevap: Hazret-i Yâkup Aleyhisselâmın verdiği cevapla cevap veririz. Yani, Hazret-i Yâkuptan sorulmuş ki, "Niçin Mısır'dan gelen gömleğinin kokusunu işittin de, yakınında bulunan Kenan kuyusundaki Yusuf'u görmedin?" Cevaben demiş ki:

"Bizim halimiz şimşekler gibidir; bazan görünür, bazan saklanır. Bazı vakit olur ki, en yüksek mevkide oturup her tarafı görüyoruz gibi oluruz. Bazı vakitte de ayağımızın üstünü göremiyoruz."

Elhasıl, insan her ne kadar fâil-i muhtar ise de, fakat “Allah dilemedikçe siz hiçbirşey isteyemezsiniz” (İnsan 30) sırrınca, meşiet-i İlâhiye asıldır, kader hâkimdir. Meşiet-i İlâhiye, meşiet-i insaniyeyi geri verir, “kader gelince göz kör olur” hükmünü icra eder. Kader söylese, iktidar-ı beşer konuşmaz, ihtiyar-ı cüz'î susar.

_Yorum: Burada ise açıkça özgürlüğün olmadığı ifade ediliyor.

 

 

75: Çok dostlarla… _ 16.mektup, s:380;

 

Çok dostlarla beraber, bana nezaret eden bir kumandan, mükerreren sual ettiler: "Neden vesika için müracaat etmiyorsun, istida vermiyorsun?"

Elcevap: Beş altı sebep için müracaat etmiyorum ve edemiyorum:

Birincisi: Ben ehl-i dünyanın dünyasına karışmadım ki, onların mahkûmu olayım, onlara müracaat edeyim. Ben kader-i İlâhînin mahkûmuyum ve ona karşı kusurum var; ona müracaat ediyorum.

406: Ben de derim… _ 16. Mektup s: 379;

 

BEŞİNCİ MESELE: Dünya madem fânidir. Hem madem ömür kısadır. Hem madem gayet lüzumlu vazifeler çoktur. Hem madem hayat-ı ebediye burada kazanılacaktır. Hem madem dünya sahipsiz değil. Hem madem şu misafirhane-i dünyanın gayet Hakîm ve Kerîm bir müdebbiri var. Hem madem ne iyilik ve ne fenalık cezasız kalmayacaktır. Hem madem “Allah kimseye gücünden fazlasını yüklemez” (Bakara 286) sırrınca teklif-i mâlâyutak yoktur. Hem madem zararsız yol, zararlı yola müreccahtır. Hem madem dünyevî dostlar ve rütbeler kabir kapısına kadardır.

 

Yorum: “Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden fazla yük yüklemez.” (Bakara 286) ayetinin zahirini alıp “Teklif-i mala yutak yoktur” demiştir. Oysa bu ayetin te’vili icap eder. “Teklif-i mala yutak” caizdir. Zira cebr olunca “Teklif-i mala yutak” var demektir.

 

 

 

199 - 270 - 438: Gazali övülüyor.

 

 

 

 

219: Allah birdir… _ 20. mektup, s: 449;

Allah birdir. Başka şeylere müracaat edip yorulma. Onlara tezellül edip minnet çekme. Onlara temellük edip boyun eğme. Onların arkasına düşüp zahmet çekme. Onlardan korkup titreme. Çünkü Sultan-ı Kâinat birdir. Herşeyin anahtarı Onun yanında, herşeyin dizgini Onun elindedir. Herşey Onun emriyle halledilir. Onu bulsan, her matlubunu buldun; hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun.

 

 

257: Hasedin çaresi… _ 22. mektup, s: 471;

 

Hasedin çaresi: Hâsid adam, haset ettiği şeylerin âkıbetini düşünsün. Tâ anlasın ki, rakibinde olan dünyevî hüsün ve kuvvet ve mertebe ve servet, fânidir, muvakkattir. Faydası az, zahmeti çoktur. Eğer uhrevî meziyetler ise, zaten onlarda haset olamaz. Eğer onlarda dahi haset yapsa, ya kendisi riyakârdır; âhiret malını dünyada mahvetmek ister. Veyahut mahsûdu riyakâr zanneder, haksızlık eder, zulmeder.

Hem ona gelen musibetlerden memnun ve nimetlerden mahzun olup, kader ve rahmet-i İlâhiyeye, onun hakkında ettiği iyiliklerden küsüyor. Âdetâ kaderi tenkit ve rahmete itiraz ediyor. Kaderi tenkit eden, başını örse vurur, kırar. Rahmete itiraz eden, rahmetten mahrum kalır.

 

317: Ve saniyen… _ 26. mektup, s: 503;

Ve saniyen: Usulüddin imamları ve ulema-i ilm-i kelâmın akaide dair ve vücud-u Vâcibü'l-Vücud ve tevhid-i İlâhîye dair beyanatları Muhyiddin-i Arabî'nin nazarında kâfi gelmediği için, ilm-i kelâmın imamlarından Fahreddin Râzî'ye öyle demiş.

_Yorum: Razi kelam alimi olarak vasıflanıyor. Bilindiği gibi kader, kelamın en önemli konularındandır. Ve Razi’nin, Tefsir-i Kebir’i baştan başa cebri savunur.

 

 

333: Beşincisi… _ 2. mektup, s:351;

 

Beşincisi: Bir iki senedir çok emâreler ve tecrübelerle kat'î kanaatim oldu ki, halkların malını, hususan zenginlerin ve memurların hediyelerini almaya mezun değilim. Bazıları bana dokunuyor; belki dokunduruluyor, yedirilmiyor, bazan bana zararlı bir surete çevriliyor. Demek gayrın malını almamaya mânen bir emirdir ve almaktan bir nehiydir.

 

_Yorum: Kim yedirmiyor?

 

 

 

13. mektup, s: 367;

İKİNCİ SUALİNİZ: Neden vesika almak için müracaat etmiyorsun?

Elcevap: Şu meselede ben kaderin mahkûmuyum, ehl-i dünyanın mahkûmu değilim. Kadere müracaat ediyorum. Ne vakit izin verirse, rızkımı buradan ne vakit keserse, o vakit giderim. Şu mânânın hakikati şudur ki:

Başa gelen her işte iki sebep var: biri zâhirî, diğeri hakikî. Ehl-i dünya zâhirî bir sebep oldu, beni buraya getirdi. Kader-i İlâhî ise, sebeb-i hakikîdir; beni bu inzivâya mahkûm etti. Sebeb-i zâhîrî zulmetti, sebeb-i hakikî ise adalet etti. Zâhirîsi şöyle düşündü: "Şu adam ziyadesiyle ilme ve dine hizmet eder; belki dünyamıza karışır" ihtimaliyle beni nefyedip üç cihetle katmerli bir zulüm etti. Kader-i İlâhî ise, benim için gördü ki, hakkıyla ve ihlâsla ilme ve dine hizmet edemiyorum; beni bu nefye mahkûm etti. Onların bu katmerli zulmünü muzaaf bir rahmete çevirdi.

Madem ki nefyimde kader hâkimdir ve o kader âdildir; ona müracaat ederim. Zâhîrî sebep ise, zaten bahane nev'inden birşeyleri var. Demek onlara müracaat mânâsızdır. Eğer onların elinde bir hak veya kuvvetli bir esbab bulunsaydı, o vakit onlara karşı da müracaat olunurdu.

 

 

353: İbn Arabi burada ve çok yerde evliya olarak anlatılıyor. İbn Arabi’nin “Fusus-u Hikem” adlı kitabı, küfür lafızlarıyla doludur. Kaderi inkar eder ve daha pek çok din dışı görüşleri vardır.

 

 

 

355 - 356: Dördüncü nükte…

 

(Cebr düşüncesi anlatılır.)

 

 

374: Beşinci nükte… _ 28. mektup s: 531;

BEŞİNCİ NÜKTE

Sual ediyorsunuz ki: "Zaman-ı fetrette Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın ecdadı bir din ile mütedeyyin miydiler?"

Elcevap: Hazret-i İbrahim Aleyhisselâmın, bilâhare gaflet ve mânevî zulümat perdeleri altında kalan ve hususî bazı insanlarda cereyan eden bakiye-i dini ile mütedeyyin olduğuna rivâyat vardır. Elbette Hazret-i İbrahim Aleyhisselâmdan gelen ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmı netice veren bir silsile-i nuraniyeyi teşkil eden efrad, elbette din-i hak nurundan lâkayt kalmamışlar ve zulümat-ı küfre mağlûp olmamışlar. Fakat zaman-ı fetrette, “Peygamber göndermedikçe Biz kimseye azap edici değiliz” (İsra 15) sırrıyla, ehl-i fetret, ehl-i necattırlar. Bil'ittifak, teferruattaki hatîatlarından muahazeleri yoktur. İmam-ı Şâfiî ve İmam-ı Eş'arîce, küfre de girse, usul-i imanîde bulunmazsa, yine ehl-i necattır. Çünkü teklif-i İlâhî irsal ile olur ve irsal dahi ıttıla ile teklif takarrur eder. Madem gaflet ve mürur-u zaman, enbiya-yı sâlifenin dinlerini setretmiş; o ehl-i fetret zamanına hüccet olamaz. İtaat etse sevap görür; etmezse azap görmez. Çünkü mahfî kaldığı için hüccet olamaz.

 

Yorum: İmam Eş’ari demekle demek ki Eş’ari mezhebini kendisi batıl saymamaktadır. Ne var ki, Sözler’deki kader risalesinde cebr görüşünü sapıklık olarak vasıflamıştı. Eş’arilik’te cebri savunur.

 

 

375: Yedinci nükte _ 28. mektup s: 532;

 

 

 

 

YEDİNCİ NÜKTE

Diyorsunuz ki: "Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın peder ve valideleri ve ceddi Abdülmuttalib'in imanları hakkında akvâ ve esahh olan haber hangisidir?"

Elcevap: Yeni Said on senedir yanında başka kitapları bulundurmuyor, "Bana Kur'ân yeter" diyor. Böyle teferruat mesâilinde, bütün kütüb-ü ehâdisi tetkik edip en akvâsını yazmaya vaktim müsaade etmiyor. Yalnız bu kadar derim ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın peder ve valideleri ehl-i necattır ve ehl-i Cennettir ve ehl-i imandır. Cenâb-ı Hak, Habib-i Ekreminin mübarek kalbini ve o kalbin taşıdığı ferzendâne şefkatini elbette rencide etmez.

Eğer denilse: "Madem öyledir; neden onlar Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma imana muvaffak olamadılar? Neden bi'setine yetişemediler?"

Elcevap: Cenâb-ı Hak, Habib-i Ekreminin peder ve validesini, kendi keremiyle, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın ferzendâne hissini memnun etmek için, valideynini minnet altında bulundurmuyor. Valideynlik mertebesinden mânevî evlât mertebesine getirmemek için, hâlis kendi minnet-i rububiyeti altına alıp onları mes'ut etmek ve Habib-i Ekremini de memnun etmekliği rahmeti iktiza etmiş ki, valideynini ve ceddini, ona zâhirî ümmet etmemiş. Fakat ümmetin meziyetini, faziletini, saadetini onlara ihsan etmiştir. Evet, âli bir müşirin yüzbaşı rütbesinde olan pederi, huzuruna girmesi, birbirine zıt iki hissin taht-ı tesirinde bulunur. Padişah, o müşir olan yaver-i ekremine merhameten, pederini onun maiyetine vermiyor.

Yorum: Said Nursi, Resul-i Ekrem’in ana-babasının Ehli Cennet olup, imanlı olduklarını söylüyor. Halbuki Razi, Tefsir-i Kebir’inde Resul-i Ekrem’in babasının kafir olduğunu ve bunun, Ehli Sünnet’in görüşü olduğunu bildiriyor. Delil ise Sahih-i Müslim’de geçen şu hadistir: “Adamın biri Resul-i Ekrem’e “Ya Resulullah, babam nerede?“ diye sordu. Resulullah buyurdu ki: “Cehennemde!” Bunun üzerine adam üzüntülü bir şekilde uzaklaşırken onu çağırdı ve dedi ki: “Babanda, babam da ateştedir.”

Annesi için ise şöyle bir hadis var: ”Resulullah sahabeleriyle bir gün, bir mezara uğradı. Ağladı ve yanındakileri de ağlattı. Dediler ki: “Niye ağladın?” Resulullah buyurdu ki: “Bu annemin mezarıdır. Onu ziyaret etmek istedim, izin verildi. Ona mağfiret dilemek için izin istedim, verilmedi.”

 

 

412: Yapacağınız iş… _ 29. mektup, s: 552;

 

Yapacağınız iş, ya hayatıma hâtime çekmekle veya hizmetimi bozmak suretiyle olur. Bu iki şeyden başka dünyada alâkam yok.

Hayatın başına gelen ecel ise, şuhud derecesinde kat'î iman etmişim ki, tagayyür etmiyor, mukadderdir. Madem böyledir; hak yolunda şehadetle ölsem, çekinmek değil, iştiyakla bekliyorum. Bahusus ben ihtiyar oldum; bir seneden fazla yaşamayı zor düşünüyorum. Zâhirî bir sene ömrü, şehadet vasıtasıyla kazanılan hadsiz bir ömr-ü bâkiye tebdil etmek, benim gibilerin en âli bir maksadı, bir gayesi olur.

 

Yorum: Ecelin zamanının değişmeyeceğini bildiriyor. Kader risalesinde ise “Tüfek atmasaydı ölmesi bizce meçhul” demişti.

 

 

432: _ 29. mektup, s: 564;

 

İşte bu hale giriftar olanlar, mizan-ı şeriatı elde tutmak ve usulüddin ulemasının düsturlarını kendine ölçü ittihaz etmek ve İmam-ı Gazâlî ve İmam-ı Rabbânî gibi muhakkıkîn-i evliyanın talimatlarını rehber etmek gerektir. Ve daima nefsini itham etmektir. Ve kusurdan, acz ve fakrdan başka nefsin eline vermemektir.

 

Yorum: Usulü’d-din uleması ve kelamcı olarak Gazali’yi gösterip, talimatlarını rehber edinmek gerektiğini söylüyor. Lakin kader konusunda değil rehber edinmek, tam cephe alıyor.

 

 

Not: LEM’ALAR ve ŞUALAR adlı kitaplarda işaret ettiğim sayfaların ilk iki kelimesini yazacağım. Sayfa bütünüyle okunmalıdır.

 

*** LEM’ALAR

 

Rızık:

 

317 İnsanların sana… _ 26. lem’a, s: 722;

"Ve bu hapiste yiyecek rızkın var; o rızkın seni buraya çağırdı. Ona karşı rıza ve teslimle mukabele lâzım.

_Yorum: Rızkını yiyeceğine göre sen mecburen hapise girdin demektir. Seni oraya atanlar da mecburen attılar.

 

 

337 İkinci nükte… _ 28. lem’a, s: 738;

İKİNCİ VECİH: İnsan rızka çok müptelâ olduğu için, rızka çalışmak bahanesi, ubudiyete mâni tevehhüm edip kendine bir özür bulmamak için, âyet-i kerime diyor ki:

"Siz ubudiyet için halk olunmuşsunuz. Netice-i hilkatiniz ubudiyettir. Rızka çalışmak, emr-i İlâhî noktasında bir nevi ubudiyettir. Benim mahlûkatım ve rızıklarını deruhte ettiğim nefisleriniz ve iyâliniz ve hayvânâtınızın rızkını tedarik etmek, adeta Bana ait rızık ve it'âmı ihzar etmek için yaratılmamışsınız. Çünkü Rezzak Benim. Sizin müteallikatınız olan ibâdımın rızkını Ben veriyorum. Siz bunu bahane edip ubudiyeti terk etmeyiniz."

Eğer bu mânâ olmazsa, Cenâb-ı Hakka rızık vermek ve it'âm etmek muhâliyeti bedihî ve malûm olduğundan, ilâm-ı malûm kabilinden olur. İlm-i belâgatte bir kaide-i mukarreredir ki, bir kelâmın mânâsı malûm ve bedihî ise, o mânâ murad değil, onun bir lâzımı, bir tâbii muraddır. Meselâ, sen birisine desen "Sen hafızsın," o malûmunu ilâm kabilinden olur. Demek maksud mânâsı budur ki, "Ben senin hafız olduğunu biliyorum." Bildiğimi bilmediği için ona bildiriyorum.

İşte, bu kaideye binaen, âyet, Cenâb-ı Hakka rızık vermeyi ve it'âm etmeyi nefyetmekten kinaye olan mânâ şudur:

"Bana ait olup ve rızıklarını taahhüt ettiğim mahlûkatıma rızık yetiştirmek için halk olunmamışsınız. Belki asıl vazifeniz ubudiyettir. Evâmirime göre rızka çabalamak da bir nevi ibadettir."

 

 

 

Kader getirdi:

 

356 Tarikat hevesiyle… _ 28. lem’a, s: 736;

 

İkinci hikâye: Bir vakit ihtiyar bir kadının sekiz oğlu varmış. Herbirisine mevcut sekiz ekmekten birer ekmek verdi, kendine kalmadı. Sonra, herbirisi ekmeğinin yarısını ona verdi. Onun ekmeği dört oldu; ötekiler yarıya indi.

Kardeşlerim, ben de kırkınızın herbirinin musîbet hissesinin mânevî eleminin yarısını kendimde hissediyorum. Kendi şahsıma âit elemi, aldırmıyorum. Bir gün fazla muztar bulundum, "acaba hatamın cezâsı mıdır çekiyorum" diye geçmiş hâleti tetkik ettim. Gördüm ki, bu musîbeti kaynatmaya ve tahrik etmeye hiçbir cihette müdahalem olmadığını ve bilâkis kaçmak için mümkün tedbirleri istimâl ediyordum. Demek, bu bir kazâ-yı İlâhîdir. Ve bil-iltizam bir seneden beri müfsidlerin tarafından aleyhimize ihzâr ediliyordu. Kaçınmak kàbil değildi. Alâküllihâl başımıza geçirecek idiler. Cenâb-ı Hakka yüz bin şükür ki, musîbeti yüzden bire indirdi.

İşte bu hakîkata binaen "Senin yüzünden bu belâyı çektik" diye minnet etmeyiniz. Belki beni helâl ediniz. Ve bana dua ediniz. Hem birbirinizi tenkid etmeyiniz. Demeyiniz ki: "Sen böyle yapmasaydın, böyle olmayacaktı." Meselâ, bir kardeşimiz iki üç imza sahibini söylemesiyle, müfsidlerin pek çok zâtları belâya atmak için düşündükleri plânı küçültüp, çoklarını kurtarmış. Değil zarar, belki büyük menfaat olmuş. Çok mâsumların bu belâdan kurtulmasına bir vesile oldu.

 

 

357 İşte bu… _ 28. lem’a, s: 734;

 

 

Eskişehir Hapishanesinde yazılmış bir parça

Kardeşlerim! Müteaddid defa Risâle-i Nur'un şakirtlerini lâyık oldukları tarzda müdafaa etmişim. İnşâallah mahkemede bağırarak derim. Hem Risâle-i Nur'u, hem şâkirdlerinin kıymetlerini dünyaya işittireceğim. Yalnız size bunu ihtâr ederim ki: "Bu müdâfaamdaki kıymeti muhâfaza etmenin şartı, bu hâdisedeki ağız yanmasıyla Risâle-i Nur'dan küsmemek ve üstâdından darılmamak ve kardeşlerinden-sıkıntıdan gelen bahanelerle-nefret etmemek ve birbirine kusur bulmamak ve isnad etmemektir." Yalnız tahattur edersiniz ki, Risâle-i Kader'de ispat etmişiz ki: "Başa gelen zulümlerde iki cihet var ve iki hüküm vardır: Biri insanın, biri kader-i İlâhî'nin. Aynı hâdisede insan zulmeder, fakat kader âdildir, adâlet eder. Bu meselemizde, insanın zulmünden ziyade, kaderin adâleti ve hikmet-i İlâhiyenin sırrını düşünmeliyiz."

Evet, kader, Risâle-i Nur talebelerini bu meclise çağırdı. Ve mücâhede-i mâneviye inkişâf etmesinin hikmeti; onları, bu hakikaten çok sıkıntılı olan medrese-i Yusufiyeye sevk etti. İnsan zulmü ve bahanesi bir vesile oldu. Onun için sakınınız; birbirinize; "Böyle yapmasaydım ben tevkif olmazdım", demeyiniz.

 

 

 

Allah’ın iradesinin genelliği:

 

423 Evet bütün… _ 30. lem’a, s: 818;

 

BİRİNCİ ŞUA

Bu kâinatın Hâlık-ı Zülcelâli Kayyûmdur, yani, bizatihî kaimdir, daimdir, bâkidir. Bütün eşya Onunla kaimdir, devam eder ve vücutta kalır, beka bulur. Eğer kâinattan bir dakikacık olsun o nisbet-i kayyûmiyet kesilse, kâinat mahvolur.

Hem o Zât-ı Zülcelâl kayyûmiyetiyle beraber, Kur'ân-ı Azîmüşşanda ferman ettiği gibidir. Yani, ne zâtında, ne sıfâtında, ne ef'âlinde nazîri yoktur, misli olmaz, şebîhi yoktur, şerîki olmaz. Evet, bütün kâinatı bütün şuûnâtıyla ve keyfiyâtıyla kabza-i rububiyetinde tutup bir hane ve bir saray hükmünde, kemâl-i intizamla tedbir ve idare ve terbiye eden bir Zât-ı Akdese, misil ve mesîl ve şerîk ve şebîh olmaz, muhaldir.

 

 

425 (Lazımı olan….)

 

 

522 Veyahut ism-i Azamın… _ 30. lem’a , s: 800;

 

Ve bilhassa her ferd-i hayvânînin bedenindeki hüceyrâtın ve kan mecrâlarının ve kandaki küreyvâtın ve o küreyvattaki zerrelerin o derece ince ve hassas ve harika muvazeneleri var; bilbedâhe ispat eder ki, herşeyin dizgini elinde ve herşeyin anahtarı yanında ve birşey birşeye mâni olmuyor, umum eşyayı birtek şey gibi kolayca idare eden birtek Hâlık-ı Adl ve Hakîmin mizanıyla, kanunuyla, nizamıyla terbiye ve idare oluyor.

 

 

 

542 (Ey Halık-ı Külli şey…)

 

 

 

 

*** ŞUALAR

 

Allah’ın iradesinin genelliği:

 

14 Altı İsm-i Azamın … _ 2. Şua, s: 848;

 

İşte, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm yemin ettiği vakit, en çok istimal ve tekrarla her zaman ferman ettiği şu “Muhammed’in hayatı elinde olan Allah’a yemim olsun ki” kasemidir. Ve bu kasem gösteriyor ki, şecere-i kâinatın en geniş dairesi ve en müntehâsı ve nihâyâtı ve teferruatı dahi Zât-ı Vâhid-i Ehad'in kudretiyle ve iradesiyledir. Çünkü, mahlûkatın en müntehap ve en müstesnası olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın nefsi kendi kendine malik olmazsa ve ef'âlinde serbest bulunmazsa ve harekâtı başka bir ihtiyara bağlı ise, elbette hiçbir şey, hiçbir şe'n, hiçbir hal, hiçbir keyfiyet, cüz'î olsun küllî olsun, o muhît iktidarın, o şamil ihtiyarın daire-i tasarrufunun haricinde olamaz.

 

 

34 Ve musibet … _ 2. Şua, s: 860;

 

Suâlin ikinci şıkkı

Haydi şeytana ve kâfire ait bu cevabı umumî noktasında kabul edelim. Fakat, Cemîl-i Mutlak ve Rahîm-i Mutlak ve hayr-ı mutlak olan Zât-ı Ganiyy-i âle'l-ıtlak, nasıl oluyor ki, bîçare cüz'î ferdleri ve şahısları musibete, şerre, çirkinliğe müptelâ ediyor?

Elcevap: Ne kadar iyilik ve güzellik ve nimet varsa, doğrudan doğruya o Cemîl ve Rahîm-i Mutlakın hazine-i rahmetinden ve ihsanat-ı hususiyesinden gelir. Ve musibet ve şerler ise, saltanat-ı rubûbiyetin, âdetullah namı altında ve küllî iradelerin mümessilleri olan umumî ve küllî kanunlarının çok neticelerinden tek tük cüz'î neticeleri olmasından, o kanunlar cereyanının cüz'î muktezaları olduğundan, elbette küllî maslahatlara medar olan o kanunları muhafaza ve riayet etmek için, o şerli, cüz'î neticeleri dahi halk eder. Fakat o cüz'î ve elîm neticelere karşı, imdâdât-ı hassa-i Rahmâniye ve ihsanat-ı hususiye-i Rabbâniye ile, musibete düşen efradın feryatlarına ve beliyyelere giriftâr olan eşhasın istiğaselerine yetişir. Ve fâil-i muhtar olduğunu ve her bir şeyin her bir işi, onun meşîetine bağlı bulunduğunu ve umum kanunları dahi daima irade ve ihtiyarına tâbi bulunmalarını ve o kanunların tazyikinden feryat eden fertleri, bir Rabb-i Rahîm dinlediğini ve imdatlarına ihsanıyla yetiştiğini göstermekle; Esmâ-i Hüsnânın kayıtsız ve hadsiz cilvelerine hadsiz ve kayıtsız bir meydan açmak için o küllî âdetullah düsturlarının ve o umumî kanunların şüzuzâtıyla ve hem, şerli cüz'î neticeleriyle, hususî ihsanat ve hususî teveddüdat, yani sevdirmekle hususi tecelliyat kapılarını açmıştır.

 

 

48 Onlara bakan… _ 3. Şua, s: 867;

 

Zeminin bütün mahlûkatı, Senin mülkünde, Senin arzında, Senin havl ve kuvvetinle ve Senin kudretin ve iradetinle ve ilmin ve hikmetinle idare olunuyorlar ve musahhardırlar. Ve zemin yüzünde faaliyeti müşahede edilen bir rububiyet, öyle ihata ve şümul gösteriyor ve onun idaresi ve tedbiri ve terbiyesi öyle mükemmel ve öyle hassastır ve her taraftaki icraatı öyle birlik ve beraberlik ve benzemeklik içindedir ki, tecezzî kabul etmeyen bir küll ve inkısamı imkânsız bulunan bir küllî hükmünde bir tasarruf, bir rubûbiyet olduğunu bildiriyor. Hem zemin bütün sekenesiyle beraber, lisan-ı kalden daha zâhir hadsiz lisanlarla Halıkını takdis ve tesbih ve nihayetsiz nimetlerinin lisan-ı halleriyle Rezzâk-ı Zülcelâlinin hamd ve medh ü senâsını ediyorlar...

3. Şua, s: 868;

 

İşte denizlerin böyle gayet harika bir tarzda arzın etrafında vaziyet-i acibesiyle bulunması ve denizlerin mahlûkatı dahi gayet muntazam idare ve terbiye edilmesi, bilbedahe gösterir ki, yalnız Senin kuvvetin ve kudretinle ve Senin irade ve tedbirinle, Senin mülkünde, Senin emrine musahhardırlar ve lisan-ı halleriyle Halıkını takdis edip Allahu Ekber derler.

 

 

142 Altı günde… 7. Şua s:920;

 

hem “Allah geceyi gündüze, gündüzü geceye katar.” (Lokman 29) âyetinin sarahatiyle, zemini döndürüp, gece-gündüz sayfalarını yapan ve çeviren ve yevmiye hâdisâtıyla yazan, değiştiren aynı Zât, aynı anda, en gizli, en cüz'î olan kalblerin hatıratlarını dahi bilir ve iradesiyle idare eder.

Ve mezkûr fiillerin herbiri birtek fiil olduğundan, zaruri olarak, onların faili dahi birtek vâhid ve kadîr olan Fâil-i Zülcelâllerinin, bedahetle öyle bir kibriya ve azameti var ki, hiçbir yerde, hiçbir şeyde, hiçbir cihetle, hiçbir şirkin hiçbir imkânını, hiçbir ihtimalini bırakmıyor, köküyle kesiyor.

Yorum: Kalplerin hatıratları, düşüncelerdir ve istekler de bunun içindedir. Bunları “iradesiyle idare eder” deniyor ki cebr manası çıkar.

 

524 (On birinci kelime…)

 

 

 

560 Müfettiş olmak… _ 15. Şua, s: 1138;

 

Meselâ, hadsiz zîhayattan bir insanın yüz cihazatından birtek cihazı olan lisanı, bir et parçası iken, iki büyük vazifesiyle yüzer hikmetlere, neticelere, meyvelere, faydalara âlet oluyor. Taamların zevkindeki vazifesi, ayrı ayrı bütün tatları bilerek cesede, mideye haber vermek ve rahmet-i İlâhiyenin matbahlarına dikkatli bir müfettiş olmak ve kelimeler vazifesinde kalbe ve ruha ve dimağa tam bir tercüman ve santral olmak, elbette gayet parlak ve kat'î bir surette, ihatalı ilme delâlet ve şehadet eder. Birtek dil, hikmetleri ve meyveleriyle böyle delâlet etse, hadsiz lisanlar ve hadsiz zîhayatlar, nihayetsiz masnuat, güneş zuhurunda ve gündüz kat'iyetinde, nihayetsiz bir ilme delâlet ve şehadet ve Allâmü'l-Guyûbun daire-i ilminden ve hikmetinden ve meşîetinden hariç hiçbir şey yoktur diye ilân ederler.

 

 

 

 

 

564 Bu fıkra… _ 15. Şua, s: 1141;

 

Bu fıkra, irade-i İlâhiyenin delillerinden pek çok küllî hüccetleri ihtiva eden birtek küllî ve uzun delildir. Meâlinin kısa bir tercümesi içinde irade ve ihtiyar ve meşîet-i İlâhiyeyi gayet kat'î ispat eden bir delili beyan ederiz. Hem ilm-i İlâhînin bütün mezkûr delilleri, aynen iradenin dahi delilidir. Çünkü, her masnûda ilim ve iradenin beraber cilveleri, eserleri görünüyor.

Bu Arabî fıkranın kısaca meâli:

Yani, herşey onun irade ve meşîetiyle olur. İstediği olur, istemediği olmaz. Her ne isterse yapar. İstemezse hiçbirşey olmaz. Bir hüccet şudur:

Görüyoruz ki, bu masnuatın herbiri muayyen zâtı, mahsus sıfatı, ayrı hususî mâhiyeti, mümtaz fârikalı sureti, hadsiz imkânat ve başka tarzlarda olabilir. Teşvişçi ihtimalât içinde, neticesiz çok yollarda ve sel gibi akan ve karıştıran ve birbirine zıt unsurların müdahaleleri içinde ve sehiv ve iltibasa sebebiyet veren ve birbirine benzeyen emsalleri içinde bu karma karışık hallere karşı, o herbir masnuu ince, tam, düzgün bir nizam altına almak ve hassas, cessas, mükemmel bir ölçü ve mizanla her uzvunu ve cihazını tartmak, takmak ve yüzüne süslü, düzgün bir sima, bir teşahhus vermek ve birbirine muhalif âzâlarını basit, câmid, ölü bir maddeden zîhayat olarak gayet san'atlı yaratmak, meselâ insanı ayrı ayrı yüz cihazatıyla bir katre sudan icad etmek ve kuşu pekçok âlât ve muhtelif cihazlarıyla bir basit yumurtadan inşa edip mucizatlı suret giydirmek ve ağacı dal, budak ve mütenevvi âzâ ve eczasıyla basit, câmid karbon, azot, müvellidülmâ, müvellidülhumuzadan terekküp eden bir küçük çekirdekten çıkarmak, muntazam, meyveli bir şekil giydirmek, elbette ve elbette bedahetle, şüphesiz, kat'iyetle, vücub ve zaruret ve lüzum derecesinde ispat eder ki, o herbir masnua bütün zerrat ve eczasıyla ve suret ve mahiyetiyle bir Kadîr-i Mutlakın irade ve meşîetiyle ve ihtiyar ve kastıyla o mahsus, mükemmel vaziyet veriliyor. Ve herşeye şâmil bir iradenin taht-ı hükmündedir. Ve bu tek masnuun bu şüphesiz tarzda irade-i İlâhiyeye delâleti gösteriyor ki, bütün masnuât, hadsiz, nihayetsiz ve güneş ve gündüz gibi zâhir bir kat'iyette, herşeye şâmil irade-i İlâhiyeye, adetlerince şehadetler ve bir Kadîr-i Mürîdin vücub-u vücuduna hadsiz hüccetlerdir.

Hem ilm-i İlâhînin sabıkan mezkûr bütün delilleri, aynen iradenin dahi delilleridir. Çünkü, ikisi kudretle beraber iş görüyorlar. Biri birisiz olmaz. Herbir nev'in ve cinsin efradı, âzâ-i nev'iye ve cinsiyede tevafukları nasıl delâlet eder ki Sâni'leri birdir, vâhiddir, ehaddir; öyle de: Yüzlerinin simaları hikmetli bir tarzda, birbirinden fârikalı ve ayrı olması kat'î delâlet eder ki; o Sâni-i Vâhid-i Ehad, bir Fâil-i Muhtardır. İrade ve ihtiyar ve meşîet ve kast ile herşeyi yaratır.

 

 

Yorum: Her şeyin Allah’ın iradesiyle olduğunu söylüyor. Bu kabul edilince iş cebr olur.

 

Kader getirdi:

 

 

272 Aziz sıddık kardeşlerim… _13. Şua, s: 999;

 

 

Bu kaza-i İlâhînin adalet-i kaderiye noktasında, yeni talebelerden bir kısım zatların sırr-ı ihlâsa muvafık olmayan dünya cihetini de Risale-i Nur ile arzu etmesinden, bazı menfaatperest rakipleri karşısında bulup, yirmi beş sene evvel aslı yazılan ve sekiz sene zarfında bir iki defa elime geçen ve aynı vakitte kaybettirilen Beşinci Şua benden uzak bir yerde ele geçmesiyle, o hoca bozması gibi kıskançlar, onunla adliyeyi evhamlandırdılar. Aynı vakit, benim arzu ettiğim yeni harflerle Miftahu'l-İman mecmuası yerine Ayetü'l-Kübrâ muvafakatım olmadan tab olması ve nüshaları gelmesi hükümete aksetmiş, iki mes'ele birbiriyle karıştırılmış. Güya Kanun-u Medeniyeye karşı o Beşinci Şua tab edilmiş diye, ehl-i garaz, bir habbeyi yüz kubbe yaparak gadren bizleri şu çilehaneye soktu. Fakat kader-i İlâhî ise, menfaatimiz için buraya sevk etti ve eski zamanlarda ihtiyarî çilehanelerin sevap noktasında çok fevkinde sevapdar etmek sırrıyla, bizi, ihlâs dersini tam almak ve hakikaten kıymetsiz olan dünya umuruna karşı alâkalarımızı tâdil etmek için yine medrese-i Yusufiyeye çağırdı.

 

 

 

13. Şua, s: 1005;

Gerçi yeriniz çok dardır; fakat kalbinizin gençliği o sıkıntıya aldırmaz. Hem yerlerimize nisbeten daha serbesttir. Biliniz, en esaslı kuvvetimiz ve nokta-i istinadımız tesanüddür. Sakın, sakın bu musibetlerin verdiği asabîlik cihetiyle birbirinizin kusuruna bakmayınız. Kısmet ve kadere itiraz hükmünde olan şekvâlar ve "Böyle olmasaydı şöyle olmazdı" diye birbirinizden gücenmeyiniz. Ben anladım ki, bunların hücumundan kurtulmak çaremiz yoktu. Ne yapsaydık onlar hücumu yapacaktılar. Biz sabır ve şükür ve kazâya rıza ve kadere teslimle mukabele ederek tâ inayet-i İlâhiye imdadımıza gelinceye kadar, az zamanda ve az amelde pekçok sevap ve hayrat kazanmaya çalışmalıyız.

 

 

Rızık:

 

13. Şua, s: 1006;

Madem âhiret için, hayır için, ibadet ve sevap için, iman ve âhiret için Risale-i Nur ile bağlanmışsınız; elbette bu ağır şerait altında herbir saati yirmi saat ibadet hükmünde ve o yirmi saat ise Kur'ân ve iman hizmetindeki mücahede-i mâneviye haysiyetiyle yüz saat kadar kıymettar ve yüz saat ise böyle herbiri yüz adam kadar ehemmiyetli olan hakikî mücahid kardeşlerle görüşmek ve akd-i uhuvvet etmek, kuvvet vermek ve almak ve teselli etmek ve müteselli olmak ve hakiki bir tesanüdle kudsî hizmete sebatkârâne devam etmek ve güzel seciyelerinden istifade etmek ve Medresetü'z-Zehrânın şakirtliğine liyakat kazanmak için açılan bu imtihan meclisi olan şu medrese-i Yusufiyede tayınını ve kaderce takdir edilen kısmetini almak ve mukadder rızkını yemek ve o yemekte sevap kazanmak için buraya gelmenize şükretmek lâzımdır. Bütün sıkıntılara karşı mezkûr faydaları düşünüp sabır ve tahammülle mukabele etmek gerektir.

 

 

279 Deyip o… _ 13. Şua, s: 1007;

 

Amma fakir arkadaşların çoluk ve çocuk ve idare ciheti ise, musibette, kendinden ziyade musibetliye ve nimette, daha noksaniyetliye bakmak kaide-i Kur'âniye ve imaniye ve Nuriyeye binaen, yüzde seksen adamdan daha ziyade rahattırlar. Şekvâya hiç hakları olmadığı gibi, seksen derece bir şükür, üstüne haktır. Hem burada kısmetimizi almak, yemek, kader-i İlâhî tayin etmişti. Adalet-i rahmet bizi toplattırdı, çoluk çocuk Rezzâk-ı Hakikîlerine emanet edildi, muvakkaten o nezaret vazifesinden mezuniyet verdi. Nasıl ki bir gün bütün bütün elini çektirecek, azledecek...

 

 

285 Yükleyenlerden hiç… _13. Şua, s: 1011;

 

Bu musibetimizden kaçmak ve kurtulmak, iki cihetle kabil değildi:

Birincisi: Kader-i İlâhi kısmetimizin bir kısmını buradan bize yedirmek için herhalde gelecektik. En hayırlısı bu tarzdır.

 

 

 

414 Tatlılaşsın. Hapisten… _ 14. Şua, s: 1073;

 

Sizi tâziye değil, belki tebrik ediyorum. Madem kader-i İlâhî bizi bu üçüncü medrese-i Yusufiyeye bir hikmet için sevk etti ve bir kısım rızkımızı bize burada yedirecek ve rızkımız bizi buraya çağırdı.

 

 

 

Yorum: Rızkın hapiste ise, sen rızkını yiyeceğin için mecbur hapse girdin demektir.

 

 

 

357: Hatalar, cevapları... _ 14. Şua, s: 1052;

 

Hata 52: Hayır ve şerrin Allah'tan olduğunu inkâr yoluna sapmak gibi bir tezada düşmüştür.

Cevap: Risale-i Nur'dan Kader Risalesi olan Yirmi Altıncı Sözün sırr-ı kaderi emsalsiz bir surette beyanı ve imanın erkânlarını Risale-i Nur'un harika bir tarzda ispatı meydanda iken, böyle bir iftira garazkârlıktan başka birşey değildir.

 

Yorum: Mahkemelerde dahi, Said Nursi’nin kaderi inkar ettiği saptanmıştır. Yani o kadar açık ki, anlaşılması zor değil.

 

 

Ecel:

 

418 Sıkılmayınız meyus… _ 14. Şua, s: 1076;

 

 

Ey hapis arkadaşlarım ve din kardeşlerim,

Size, hem dünya azabından, hem âhiret azabından kurtaracak bir hakikati beyan etmek kalbime ihtar edildi. O da şudur:

Meselâ, birisi birisinin kardeşini veya akrabasını öldürmüş. Bir dakika o hiddet yüzünden milyonlar dakika hem kalbî sıkıntı, hem hapis azabını çeker. Ve maktulün akrabası dahi intikam endişesiyle ve karşısında düşmanını düşünmesiyle hayatının lezzetini ve ömrünün zevkini kaçırır. Hem korku, hem hiddet azabını çekiyor. Bunun tek bir çaresi var: O da, Kur'ân'ın emrettiği ve hak ve hakikat ve maslahat ve insaniyet ve İslâmiyet iktiza ve teşvik ettikleri olan barışmak ve musalâha etmektir.

Evet, hakikat ve maslahat sulhtur. Çünkü ecel birdir, değişmez. O maktul, herhalde ecel geldiğinden, daha dünyada kalmayacaktı. O katil ise, o kaza-yı İlâhiyeye vasıta olmuş. Eğer barışmak olmazsa, iki taraf da daima korku ve intikam azabını çekerler. Onun içindir ki; "Üç günden fazla bir mü'min diğer bir mü'mine küsmemek" İslâmiyet emrediyor. Eğer o katil bir adâvetten ve bir kinli garazdan gelmemişse ve bir münafık o fitneye vesile olmuşsa, çabuk barışmak elzemdir. Yoksa o cüz'î musibet büyük olur, devam eder. Eğer barışsalar ve öldüren tevbe etse ve maktule her vakit dua etse, o halde her iki taraf çok kazanırlar ve kardeş gibi olurlar. Bir gitmiş kardeşe bedel, birkaç dindar kardeşleri kazanır. Kaza ve kader-i İlâhiyeye teslim olup düşmanını affeder. Ve bilhassa madem Risale-i Nur dersini dinlemişler, elbette mâbeynlerinde bulunan bütün küsmekleri bırakmaya, hem maslahat ve istirahat-i şahsiye ve umumiye iktiza ediyorlar. Nasıl ki Denizli hapsinde birbirine düşman bütün mahpuslar Nurlar dersiyle birbirine kardeş oldular ve bizim beraatimize bir sebep olup hattâ dinsizlere, serserilere de o mahpuslar hakkında "Mâşaallah, bârekâllah" dedirttiler, o mahpuslar tam teneffüs ettiler.

 

 

Yorum: Katil kaza-i ilahiye vasıta olmuşsa, mecbur öldürdü demektir.

 

 

 

 

13. Şua, s: 1005;

Gerçi yeriniz çok dardır; fakat kalbinizin gençliği o sıkıntıya aldırmaz. Hem yerlerimize nisbeten daha serbesttir. Biliniz, en esaslı kuvvetimiz ve nokta-i istinadımız tesanüddür. Sakın, sakın bu musibetlerin verdiği asabîlik cihetiyle birbirinizin kusuruna bakmayınız. Kısmet ve kadere itiraz hükmünde olan şekvâlar ve "Böyle olmasaydı şöyle olmazdı" diye birbirinizden gücenmeyiniz. Ben anladım ki, bunların hücumundan kurtulmak çaremiz yoktu. Ne yapsaydık onlar hücumu yapacaktılar. Biz sabır ve şükür ve kazâya rıza ve kadere teslimle mukabele ederek tâ inayet-i İlâhiye imdadımıza gelinceye kadar, az zamanda ve az amelde pekçok sevap ve hayrat kazanmaya çalışmalıyız.

 

 

Rızık:

 

13. Şua, s: 1006;

Madem âhiret için, hayır için, ibadet ve sevap için, iman ve âhiret için Risale-i Nur ile bağlanmışsınız; elbette bu ağır şerait altında herbir saati yirmi saat ibadet hükmünde ve o yirmi saat ise Kur'ân ve iman hizmetindeki mücahede-i mâneviye haysiyetiyle yüz saat kadar kıymettar ve yüz saat ise böyle herbiri yüz adam kadar ehemmiyetli olan hakikî mücahid kardeşlerle görüşmek ve akd-i uhuvvet etmek, kuvvet vermek ve almak ve teselli etmek ve müteselli olmak ve hakiki bir tesanüdle kudsî hizmete sebatkârâne devam etmek ve güzel seciyelerinden istifade etmek ve Medresetü'z-Zehrânın şakirtliğine liyakat kazanmak için açılan bu imtihan meclisi olan şu medrese-i Yusufiyede tayınını ve kaderce takdir edilen kısmetini almak ve mukadder rızkını yemek ve o yemekte sevap kazanmak için buraya gelmenize şükretmek lâzımdır. Bütün sıkıntılara karşı mezkûr faydaları düşünüp sabır ve tahammülle mukabele etmek gerektir.

 

 

279 Deyip o… _ 13. Şua, s: 1007;

 

Amma fakir arkadaşların çoluk ve çocuk ve idare ciheti ise, musibette, kendinden ziyade musibetliye ve nimette, daha noksaniyetliye bakmak kaide-i Kur'âniye ve imaniye ve Nuriyeye binaen, yüzde seksen adamdan daha ziyade rahattırlar. Şekvâya hiç hakları olmadığı gibi, seksen derece bir şükür, üstüne haktır. Hem burada kısmetimizi almak, yemek, kader-i İlâhî tayin etmişti. Adalet-i rahmet bizi toplattırdı, çoluk çocuk Rezzâk-ı Hakikîlerine emanet edildi, muvakkaten o nezaret vazifesinden mezuniyet verdi. Nasıl ki bir gün bütün bütün elini çektirecek, azledecek...

 

 

285 Yükleyenlerden hiç… _13. Şua, s: 1011;

 

Bu musibetimizden kaçmak ve kurtulmak, iki cihetle kabil değildi:

Birincisi: Kader-i İlâhi kısmetimizin bir kısmını buradan bize yedirmek için herhalde gelecektik. En hayırlısı bu tarzdır.

 

 

 

414 Tatlılaşsın. Hapisten… _ 14. Şua, s: 1073;

 

Sizi tâziye değil, belki tebrik ediyorum. Madem kader-i İlâhî bizi bu üçüncü medrese-i Yusufiyeye bir hikmet için sevk etti ve bir kısım rızkımızı bize burada yedirecek ve rızkımız bizi buraya çağırdı.

 

 

 

Yorum: Rızkın hapiste ise, sen rızkını yiyeceğin için mecbur hapse girdin demektir.

 

 

 

357: Hatalar, cevapları... _ 14. Şua, s: 1052;

 

Hata 52: Hayır ve şerrin Allah'tan olduğunu inkâr yoluna sapmak gibi bir tezada düşmüştür.

Cevap: Risale-i Nur'dan Kader Risalesi olan Yirmi Altıncı Sözün sırr-ı kaderi emsalsiz bir surette beyanı ve imanın erkânlarını Risale-i Nur'un harika bir tarzda ispatı meydanda iken, böyle bir iftira garazkârlıktan başka birşey değildir.

 

Yorum: Mahkemelerde dahi, Said Nursi’nin kaderi inkar ettiği saptanmıştır. Yani o kadar açık ki, anlaşılması zor değil.

 

 

Ecel:

 

418 Sıkılmayınız meyus… _ 14. Şua, s: 1076;

 

 

Ey hapis arkadaşlarım ve din kardeşlerim,

Size, hem dünya azabından, hem âhiret azabından kurtaracak bir hakikati beyan etmek kalbime ihtar edildi. O da şudur:

Meselâ, birisi birisinin kardeşini veya akrabasını öldürmüş. Bir dakika o hiddet yüzünden milyonlar dakika hem kalbî sıkıntı, hem hapis azabını çeker. Ve maktulün akrabası dahi intikam endişesiyle ve karşısında düşmanını düşünmesiyle hayatının lezzetini ve ömrünün zevkini kaçırır. Hem korku, hem hiddet azabını çekiyor. Bunun tek bir çaresi var: O da, Kur'ân'ın emrettiği ve hak ve hakikat ve maslahat ve insaniyet ve İslâmiyet iktiza ve teşvik ettikleri olan barışmak ve musalâha etmektir.

Evet, hakikat ve maslahat sulhtur. Çünkü ecel birdir, değişmez. O maktul, herhalde ecel geldiğinden, daha dünyada kalmayacaktı. O katil ise, o kaza-yı İlâhiyeye vasıta olmuş. Eğer barışmak olmazsa, iki taraf da daima korku ve intikam azabını çekerler. Onun içindir ki; "Üç günden fazla bir mü'min diğer bir mü'mine küsmemek" İslâmiyet emrediyor. Eğer o katil bir adâvetten ve bir kinli garazdan gelmemişse ve bir münafık o fitneye vesile olmuşsa, çabuk barışmak elzemdir. Yoksa o cüz'î musibet büyük olur, devam eder. Eğer barışsalar ve öldüren tevbe etse ve maktule her vakit dua etse, o halde her iki taraf çok kazanırlar ve kardeş gibi olurlar. Bir gitmiş kardeşe bedel, birkaç dindar kardeşleri kazanır. Kaza ve kader-i İlâhiyeye teslim olup düşmanını affeder. Ve bilhassa madem Risale-i Nur dersini dinlemişler, elbette mâbeynlerinde bulunan bütün küsmekleri bırakmaya, hem maslahat ve istirahat-i şahsiye ve umumiye iktiza ediyorlar. Nasıl ki Denizli hapsinde birbirine düşman bütün mahpuslar Nurlar dersiyle birbirine kardeş oldular ve bizim beraatimize bir sebep olup hattâ dinsizlere, serserilere de o mahpuslar hakkında "Mâşaallah, bârekâllah" dedirttiler, o mahpuslar tam teneffüs ettiler.

 

 

Yorum: Katil kaza-i ilahiye vasıta olmuşsa, mecbur öldürdü demektir.

 

 

 

 

Yorum: Her şeyin Allah’ın iradesiyle olduğunu söylüyor. Bu kabul edilince iş cebr olur.

 

Kader getirdi:

 

 

272 Aziz sıddık kardeşlerim… _13. Şua, s: 999;

 

 

Bu kaza-i İlâhînin adalet-i kaderiye noktasında, yeni talebelerden bir kısım zatların sırr-ı ihlâsa muvafık olmayan dünya cihetini de Risale-i Nur ile arzu etmesinden, bazı menfaatperest rakipleri karşısında bulup, yirmi beş sene evvel aslı yazılan ve sekiz sene zarfında bir iki defa elime geçen ve aynı vakitte kaybettirilen Beşinci Şua benden uzak bir yerde ele geçmesiyle, o hoca bozması gibi kıskançlar, onunla adliyeyi evhamlandırdılar. Aynı vakit, benim arzu ettiğim yeni harflerle Miftahu'l-İman mecmuası yerine Ayetü'l-Kübrâ muvafakatım olmadan tab olması ve nüshaları gelmesi hükümete aksetmiş, iki mes'ele birbiriyle karıştırılmış. Güya Kanun-u Medeniyeye karşı o Beşinci Şua tab edilmiş diye, ehl-i garaz, bir habbeyi yüz kubbe yaparak gadren bizleri şu çilehaneye soktu. Fakat kader-i İlâhî ise, menfaatimiz için buraya sevk etti ve eski zamanlarda ihtiyarî çilehanelerin sevap noktasında çok fevkinde sevapdar etmek sırrıyla, bizi, ihlâs dersini tam almak ve hakikaten kıymetsiz olan dünya umuruna karşı alâkalarımızı tâdil etmek için yine medrese-i Yusufiyeye çağırdı.

 

13. Şua, s: 1005;

Gerçi yeriniz çok dardır; fakat kalbinizin gençliği o sıkıntıya aldırmaz. Hem yerlerimize nisbeten daha serbesttir. Biliniz, en esaslı kuvvetimiz ve nokta-i istinadımız tesanüddür. Sakın, sakın bu musibetlerin verdiği asabîlik cihetiyle birbirinizin kusuruna bakmayınız. Kısmet ve kadere itiraz hükmünde olan şekvâlar ve "Böyle olmasaydı şöyle olmazdı" diye birbirinizden gücenmeyiniz. Ben anladım ki, bunların hücumundan kurtulmak çaremiz yoktu. Ne yapsaydık onlar hücumu yapacaktılar. Biz sabır ve şükür ve kazâya rıza ve kadere teslimle mukabele ederek tâ inayet-i İlâhiye imdadımıza gelinceye kadar, az zamanda ve az amelde pekçok sevap ve hayrat kazanmaya çalışmalıyız.

 

 

Rızık:

 

13. Şua, s: 1006;

Madem âhiret için, hayır için, ibadet ve sevap için, iman ve âhiret için Risale-i Nur ile bağlanmışsınız; elbette bu ağır şerait altında herbir saati yirmi saat ibadet hükmünde ve o yirmi saat ise Kur'ân ve iman hizmetindeki mücahede-i mâneviye haysiyetiyle yüz saat kadar kıymettar ve yüz saat ise böyle herbiri yüz adam kadar ehemmiyetli olan hakikî mücahid kardeşlerle görüşmek ve akd-i uhuvvet etmek, kuvvet vermek ve almak ve teselli etmek ve müteselli olmak ve hakiki bir tesanüdle kudsî hizmete sebatkârâne devam etmek ve güzel seciyelerinden istifade etmek ve Medresetü'z-Zehrânın şakirtliğine liyakat kazanmak için açılan bu imtihan meclisi olan şu medrese-i Yusufiyede tayınını ve kaderce takdir edilen kısmetini almak ve mukadder rızkını yemek ve o yemekte sevap kazanmak için buraya gelmenize şükretmek lâzımdır. Bütün sıkıntılara karşı mezkûr faydaları düşünüp sabır ve tahammülle mukabele etmek gerektir.

 

 

279 Deyip o… _ 13. Şua, s: 1007;

 

Amma fakir arkadaşların çoluk ve çocuk ve idare ciheti ise, musibette, kendinden ziyade musibetliye ve nimette, daha noksaniyetliye bakmak kaide-i Kur'âniye ve imaniye ve Nuriyeye binaen, yüzde seksen adamdan daha ziyade rahattırlar. Şekvâya hiç hakları olmadığı gibi, seksen derece bir şükür, üstüne haktır. Hem burada kısmetimizi almak, yemek, kader-i İlâhî tayin etmişti. Adalet-i rahmet bizi toplattırdı, çoluk çocuk Rezzâk-ı Hakikîlerine emanet edildi, muvakkaten o nezaret vazifesinden mezuniyet verdi. Nasıl ki bir gün bütün bütün elini çektirecek, azledecek...

 

 

285 Yükleyenlerden hiç… _13. Şua, s: 1011;

 

Bu musibetimizden kaçmak ve kurtulmak, iki cihetle kabil değildi:

Birincisi: Kader-i İlâhi kısmetimizin bir kısmını buradan bize yedirmek için herhalde gelecektik. En hayırlısı bu tarzdır.

 

 

 

414 Tatlılaşsın. Hapisten… _ 14. Şua, s: 1073;

 

Sizi tâziye değil, belki tebrik ediyorum. Madem kader-i İlâhî bizi bu üçüncü medrese-i Yusufiyeye bir hikmet için sevk etti ve bir kısım rızkımızı bize burada yedirecek ve rızkımız bizi buraya çağırdı.

 

 

 

Yorum: Rızkın hapiste ise, sen rızkını yiyeceğin için mecbur hapse girdin demektir.

 

 

 

357: Hatalar, cevapları... _ 14. Şua, s: 1052;

 

Hata 52: Hayır ve şerrin Allah'tan olduğunu inkâr yoluna sapmak gibi bir tezada düşmüştür.

Cevap: Risale-i Nur'dan Kader Risalesi olan Yirmi Altıncı Sözün sırr-ı kaderi emsalsiz bir surette beyanı ve imanın erkânlarını Risale-i Nur'un harika bir tarzda ispatı meydanda iken, böyle bir iftira garazkârlıktan başka birşey değildir.

 

Yorum: Mahkemelerde dahi, Said Nursi’nin kaderi inkar ettiği saptanmıştır. Yani o kadar açık ki, anlaşılması zor değil.

 

 

Ecel:

 

418 Sıkılmayınız meyus… _ 14. Şua, s: 1076;

 

 

Ey hapis arkadaşlarım ve din kardeşlerim,

Size, hem dünya azabından, hem âhiret azabından kurtaracak bir hakikati beyan etmek kalbime ihtar edildi. O da şudur:

Meselâ, birisi birisinin kardeşini veya akrabasını öldürmüş. Bir dakika o hiddet yüzünden milyonlar dakika hem kalbî sıkıntı, hem hapis azabını çeker. Ve maktulün akrabası dahi intikam endişesiyle ve karşısında düşmanını düşünmesiyle hayatının lezzetini ve ömrünün zevkini kaçırır. Hem korku, hem hiddet azabını çekiyor. Bunun tek bir çaresi var: O da, Kur'ân'ın emrettiği ve hak ve hakikat ve maslahat ve insaniyet ve İslâmiyet iktiza ve teşvik ettikleri olan barışmak ve musalâha etmektir.

Evet, hakikat ve maslahat sulhtur. Çünkü ecel birdir, değişmez. O maktul, herhalde ecel geldiğinden, daha dünyada kalmayacaktı. O katil ise, o kaza-yı İlâhiyeye vasıta olmuş. Eğer barışmak olmazsa, iki taraf da daima korku ve intikam azabını çekerler. Onun içindir ki; "Üç günden fazla bir mü'min diğer bir mü'mine küsmemek" İslâmiyet emrediyor. Eğer o katil bir adâvetten ve bir kinli garazdan gelmemişse ve bir münafık o fitneye vesile olmuşsa, çabuk barışmak elzemdir. Yoksa o cüz'î musibet büyük olur, devam eder. Eğer barışsalar ve öldüren tevbe etse ve maktule her vakit dua etse, o halde her iki taraf çok kazanırlar ve kardeş gibi olurlar. Bir gitmiş kardeşe bedel, birkaç dindar kardeşleri kazanır. Kaza ve kader-i İlâhiyeye teslim olup düşmanını affeder. Ve bilhassa madem Risale-i Nur dersini dinlemişler, elbette mâbeynlerinde bulunan bütün küsmekleri bırakmaya, hem maslahat ve istirahat-i şahsiye ve umumiye iktiza ediyorlar. Nasıl ki Denizli hapsinde birbirine düşman bütün mahpuslar Nurlar dersiyle birbirine kardeş oldular ve bizim beraatimize bir sebep olup hattâ dinsizlere, serserilere de o mahpuslar hakkında "Mâşaallah, bârekâllah" dedirttiler, o mahpuslar tam teneffüs ettiler.

 

 

Yorum: Katil kaza-i ilahiye vasıta olmuşsa, mecbur öldürdü demektir.

 

 

Tesadüfe bağlı gibi görünüyor:

 

561 Biçilmiş ve… _ 15. Şua, s: 1139;

 

Yani, ehemmiyetli bir hikmet için, zâhir nazarda müphem ve gayr-ı muayyen tevehhüm edilen eceller ve rızıklar, ipham perdesi altında kaza ve kader-i ezelînin defterinde mukadderat-ı hayatiye sayfasında her zîhayatın eceli mukadder ve muayyendir, tekaddüm, teahhur etmez. Ve her zîruhun rızkı tayin ve tahsis edilip kaza ve kader levhasında yazıldığına hadsiz deliller var. Meselâ, koca bir ağacın ölmesi, onun bir nevi ruhu olan çekirdeğini onun yerinde vazife görmek için bırakması, bir Alîm-i Hafîzin hikmetli kanunuyla olması ve bir yavrunun rızkı olan süt memelerden gelmesi ve kan ve fışkı içinden çıkıp hiç bulaşmadan sâfi, temiz olarak ağzına akması, tesadüf ihtimalini kat'î bir surette red ve bir Rezzâk-ı Alîm-i Rahîmin şefkatli düsturuyla olduğunu gayet kat'î gösteriyor. Bu iki cüz'î misâle bütün zîhayat, zîruh kıyas edilsin.

Demek, hakikatte hem ecel muayyen ve mukadderdir, hem rızık herkese göre bir taayyun içinde mukadderat defterinde kayıt edilmiştir. Fakat, gayet mühim bir hikmet için hem ecel, hem rızık perde-i gaybda ve müphem ve gayr-ı muayyen ve zâhiren tesadüfe bağlı gibi görünüyor. Eğer ecel güneşin gurubu gibi muayyen olsaydı, yarı ömür gaflet-i mutlakada ve âhirete çalışmamakla zâyi olup, yarı ömürden sonra hergün ölüm darağacı tarafına bir ayak atmak gibi dehşetli bir korku alıp, eceldeki musibet yüz derece ziyadeleşmesi sırrıyla, başa gelen musibetler ve hattâ dünyanın eceli olan kıyamet perde-i gaybda merhameten bırakılmış. Rızık ise, hayattan sonra nimetlerin en büyük bir hazinesi ve şükür ve hamdin en zengin bir menbaı ve ubudiyet ve dua ve ricaların en cemiyetli bir madeni olmasından, suret-i zâhirede müphem ve tesadüfe bağlı gibi gösterilmiş. Tâ her vakit Rezzâk-ı Kerîmin dergâhına iltica ve rica ve yalvarmak ve hamd ve şükür şefaatiyle rızık istemek kapısı kapanmasın. Yoksa, muayyen olsaydı, mahiyeti bütün bütün değişecekti. Şâkirâne, minnettarâne ricalar, dualar, belki mütezellilâne ubudiyet kapıları kapanırdı.

 

Yorum: Demek ki tesadüf değil. Tesadüf değilse, cebr olduğu aşikardır.

 

Gazali övülüyor:

 

635 Yani ecnebi… _ 8. Şua, s: 935;

 

İmam-ı Ali Radıyallahu Anhın en mühim ve en müdakkik üveysî bir şakirdi ve İslâmiyetin en meşhur ve parlak bir hücceti olan Hüccetü'l-İslâm İmam-ı Gazâlî (r.a.) diyor ki: "Onlar vahiyle Peygambere (a.s.m.) nazil olduğu vakit, İmam-ı Ali'ye (r.a.) emretti, 'Yaz'; o da yazdı, sonra nazmetti."

 

 

 

Yorum: İslamiyetin en meşhur ve parlak hücceti olarak vasıfladığı Gazali; sapıklık diye isimlendirdiği cebr itikadını savunur.

 

 

267 Hasenat yazdırıyor… _ 13. Şua, s: 1001;

 

 

Evet, Risale-i Kaderde beyan edildiği gibi, her hadisede iki sebep var: Biri zâhirîdir ki, insanlar ona göre hükmederler, çok defa zulmederler. Biri de hakikattır ki, kader-i İlâhî ona göre hükmeder, o aynı hâdisede beşer zulmünün altında adalet eder. Meselâ, bir adam, yapmadığı bir sirkat ile zulmen hapse atılır. Fakat gizli bir cinayetine binaen, kader dahi hapsine hüküm verir, aynı zulm-ü beşer içinde adalet eder.

 

Yorum: Soruyorum: Peki yaptığı gizli cinayet kader değil miydi? Yoksa o kaderin dışında mıydı?

 

 

 

 

504 Ümmet o fitneden… _ 5. Şua, s: 886;

 

 

ALTINCI MESELE

Rivayette var ki, "Fitne-i âhirzaman o kadar dehşetlidir ki, kimse nefsine hâkim olmaz." Bunun için bin üç yüz sene zarfında emr-i Peygamberî ile bütün ümmet o fitneden istiâze etmiş, azab-ı kabirden sonra “Mesih Deccalin fitnesinden... Ahir zaman fitnesinden... (sana sığınıyoruz Allah’ım)” vird-i ümmet olmuş.

Allahu a'lem bissavab, bunun bir tevili şudur ki: O fitneler nefisleri kendilerine çeker, meftun eder. İnsanlar ihtiyarlarıyla, belki zevkle irtikâp ederler. Meselâ, Rusya'da hamamlarda kadın-erkek beraber çıplak girerler. Ve kadın, kendi güzelliklerini göstermeye fıtraten çok meyyal olmasından, seve seve o fitneye atılır, baştan çıkar. Ve fıtraten cemalperest erkekler dahi, nefsine mağlûp olup o ateşe sarhoşâne bir sürurla düşer, yanar. İşte dans ve tiyatro gibi o zamanın lehviyatları ve kebairleri ve bid'aları, birer câzibedarlıkla pervane gibi nefisperestleri etrafına toplar, sersem eder. Yoksa, cebr-i mutlakla olsa ihtiyar kalmaz, günah dahi olmaz.

 

 

Yorum: Bu ifadelerinden cebr itikadını kabul etmediğini anlıyoruz. Görüldüğü üzere eserleri kader hususunda çelişkilerle doludur.

 

 

 

 

ASA-YI MUSA

(Envar Neşriyat, 1988 basımı)

--- Sayfa 211: Ya Rabbi ve ya Rabbe’s-semavati vel-aradin! Ya Halıkı ve ya Halık-ı Küll-i Şey! Gökleri yıldızlarıyla, zemini müştemilatıyla ve bütün mahlukatı bütün keyfiyatıyla teshir eden kudretinin ve iradetinin ve hikmetinin ve hakimiyyetinin ve rahmetinin hakkı için nefsimi bana musahhar eyle! Ve matlubumu bana musahhar kıl! Kur’an’a ve imana hizmet için, insanların kalplerini Risale-i Nur’a musahhar yap! Ve bana ve ihvanıma iman-ı kamil ve hüsn-ü hatime ver. Hazreti Musa Aleyhisselam’a denizi ve Hazreti İbrahim Aleyhisselam’a ateşi ve Hazreti Davud Aleyhisselam’a dağı, demiri ve Hazreti Süleyman Aleyhisselam’a cinni ve insi ve Hazreti Muhammed Aleyhisselam’a Şems ve Kameri teshir ettiğin gibi, Risale-i Nur’a kalpleri ve akılları musahhar kıl! … Ve beni ve Risale-i Nur Talebelerini nefis ve şeytanın şerrinden ve kabir azabından ve Cehennem ateşinden muhafaza eyle ve Cennetü’l-Firdevs’te mes’ud kıl! Amin. Amin. Amin.

--- Yorum: Görüldüğü gibi bu duada bir çok cebr sözleri mevcuttur. Kalpleri ve aklı çevirenin Allah olduğu, yine nefsin ve şeytanın şerrinden de koruyanın Allah olduğu ifade ediliyor. Peki nefis ve şeytanın zarar verdiği kimseleri, Allah korumuyor mu? Yani ifade ettiği sözler, cebr oluyor. Lakin bunlar, cebre yine muhalif oluyorlar.

 

 

*** İŞARATÜ’L İCAZ

Bakara suresi Ayet 7 - s: 1188:

S –“Hatem” ile “Ğışaveh” arasında ne fark vardır ki, “Hatemallah” isnad edilmiştir.”Ğışaveh” isnadsız bırakılmıştır?

C – “Hatemallah” Allah tarafından onların kesblerine bir cezadır. “Ğışaveh” ise, Allah tarafından olmayıp, onların meksubudur. Ve keza, mebde itibarıyla rüyette bir ıztırar vardır; sema'da, tahatturda ihtiyar vardır. Evet, gözün açılmasıyla eşyayı görmemek mümkün değildir. Fakat mesmuatı dinlemekte veya hâtıratı tahattur etmekte bu ıztırar yoktur.”Ğışaveh” tâbiri, gözün yalnız ön cihete hâkim ve nâzır olduğuna işarettir ki, eğer bir perde ile o cihetten alâkası kesilse, bütün bütün kör kalır.

Tenkiri ifade eden “Ğışaveh” deki tenvin, onların gözleri üstündeki perde, malûm olmayan bir yerde olup, ondan sakınmak onlar için mümkün olmadığına işarettir.

Câr ve mecrûrun “Ğışaveh” üzerine takdim edilmesi, en evvel nazar-ı dikkati onların gözlerine çevirtmekle, kalblerindeki sırları göstermek içindir. Zira göz, kalbin aynasıdır. “Velehum azabun azim” Bu cümlenin mâkabliyle cihet-i münasebeti şudur ki: Evvelki cümledeki kelimat ile, şecere-i küfriyenin dünyaya ait acı semerelerine işaret edilmiştir. Bu cümle ile, o mel'un şecerenin âhirette vereceği semeresi zakkum-u Cehennemden ibaret olduğuna işaret yapılmıştır.

_Yorum: Cevapta, ğışaveh’in Allah tarafından olmadığını ifade ediyor.

Bakara Suresi Ayet 7- s: 1189:

S - Pekâlâ, o ebedî ceza hikmete muvafıktır; kabul ettik. Amma merhamet ve şefkat-i İlâhiyeye ne diyorsun?

C - Azizim! O kâfir hakkında iki ihtimal var. O kâfir, ya ademe gidecektir veya daimî bir azap içinde mevcut kalacaktır. Vücudun-velev Cehennemde olsun-ademden daha hayırlı olduğu vicdanî bir hükümdür. Zira adem, şerr-i mahz olduğu gibi, bütün musibet ve mâsiyetlerin de merciidir. Vücut ise, velev Cehennem de olsa, hayr-ı mahzdır. Maahaza, kâfirin meskeni Cehennemdir ve ebedî olarak orada kalacaktır.

Fakat kâfir, kendi ameliyle bu duruma kesb-i istihkak etmişse de, amelinin cezasını çektikten sonra, ateşle bir nevi ülfet peyda eder ve evvelki şiddetlerden azade olur. O kâfirlerin dünyada yaptıkları a'mâl-i hayriyelerine mükâfaten, şu merhamet-i İlâhiyeye mazhar olduklarına dair işârât-ı hadisiye vardır.

Yorum: Kafirin zamanla cehennemdeki azabının ona evvelki kadar şiddetli gelmeyeceğini beyan ediyor.

*** MESNEVİ-İ NURİYE

Katre – s:1303:

Gaflet suyuyla tenebbüt eden benlik, Hâlıkın sıfatlarını fehmetmek için bir vahid-i kıyastır. Çünkü, insanlar görmedikleri şeyleri kıyas ve temsillerle bilirler. Meselâ, bir adam Cenab-ı Hakkın kudretini anlamak için bir taksimat yapar. "Buradan buraya benim kudretimdedir, bundan o yanı da O’nun kudretindedir" diye vehmî bir çizgi çizmekle meseleyi anlar. Sonra mevhum hattı bozar, hepsini de ona teslim eder. Çünkü, nefis, nefsine mâlik olmadığı gibi, cismine de mâlik değildir. Cismi, ancak acip bir makine

Yoruma sekme
Diğer sitelerde paylaş

  • Cevaplar 186
  • Tarih
  • Son Cevap

Bu Başlıkta En Çok Gönderenler

Bu Başlıkta En Çok Gönderenler

yazının tamamını buraya asamadım problem oldu gerisinde fetullah gülen ve elmalılı hamdi yazırın kadere inanmadıklarını açıklamıştım. gerisini görmek isteyen yahoo dan kursatotcu yazsın, aratsın ve başka forumlarda yazının tamamını astım bakabilrsiniz

ve yorumlarınızı aliyim

Yoruma sekme
Diğer sitelerde paylaş

  • 4 hafta sonra...

--------------------------------------------------------------------------------

 

Bu gelen kısım çok ehemmiyetlidir

 

 

 

Son sözün mühim bir parçası

 

Efendiler, Reis Bey, dikkat ediniz! Risale-i Nuru ve şakirtlerini mahkûm etmek, doğrudan doğruya küfr-ü mutlak hesabına, hakikat-i Kur'âniye ve hakaik-i imaniyeyi mahkûm etmek hükmüne geçmekle, bin üç yüz seneden beri her senede üç yüz milyon onda yürümüş ve üç yüz milyar Müslümanların

 

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

On İkinci Şua - s.995

 

hakikate ve saadet-i dâreyne giden cadde-i kübrâlarını kapatmaya çalışmaktır ve onların nefretlerini ve itirazlarını kendinize celb etmektir. Çünkü o caddede gelip gidenler, gelmiş geçmişlere dualar ve hasenatlarıyla yardım ediyorlar. Hem bu mübarek vatanın başına bir kıyamet kopmaya vesile olmaktır. Acaba mahkeme-i kübrada, bu üç yüz milyar dâvâcıların karşısında sizden sorulsa ki, "Doktor Duzi'nin, baştan nihayete kadar serâpâ İslâmiyetiniz ve vatanınız ve dininiz aleyhinde ve frenkçe Tarih-i İslam namındaki eseri ki, zındıkların kütüphanelerinizdeki eserlerine, kitaplarına ve serbest okumalarına ve o kitapların şakirtleri, kanununuzca cemiyet şeklini almalarıyla beraber, dinsizlik veya komünistlik veya anarşistlik veya pek eski ifsad komitecilik veya menfî Turancılık gibi siyasetinize muhalif cemiyetlerine ilişmiyordunuz? Neden hiçbir siyasetle alâkaları olmayan ve yalnız iman ve Kur'ân cadde-i kübrâsında giden ve kendilerini ve vatandaşlarını idam-ı ebedîden ve haps-i münferitten kurtarmak için Kur'ân'ın hakikî tefsiri olan Risale-i Nur gibi gayet hak ve hakikat bir eseri okuyanlara ve hiçbir siyasî cemiyetle münasebeti olmayan o hâlis dindarların birbiriyle uhrevî dostluk ve uhuvvetlerine cemiyet nâmı verip ilişmişsiniz? Onları pek acip bir kanunla mahkûm ettiniz ve etmek istediniz?" dedikleri zaman ne cevap vereceksiniz? Biz de sizlerden soruyoruz.

 

Ve sizi iğfal eden ve adliyeyi şaşırtan ve hükümeti bizimle vatana ve millete zararlı bir surette meşgul eyleyen muarızlarımız olan zındıklar ve münafıklar, istibdad-ı mutlaka "cumhuriyet" nâmı vermekle, irtidad-ı mutlakı rejim altına almakla, sefahet-i mutlaka "medeniyet" ismi vermekle, cebr-i keyfî-i küfrîye "kanun" ismini takmakla hem sizi iğfal, hem hükümeti işgal, hem bizi perişan ederek, hâkimiyet-i İslâmiyeye ve millete ve vatana ecnebi hesabına darbeler vuruyorlar.

 

Ey efendiler,

 

Dört senede dört defa dehşetli zelzeleler, tam tamına dört defa Risale-i Nur şakirtlerine şiddetli bir surette taarruz ve zulüm zamanlarına tevafuku ve herbir zelzele dahi tam taarruz zamanında gelmesi; ve hücumun durmasıyla zelzelenin durması işaretiyle, şimdiki mahkûmiyetimizle gelen semâvî ve arzî belâlardan siz mes'ulsünüz!

 

Denizli Hapishanesinde tecrid-i mutlak

ve haps-i münferitte mevkuf Said Nursî

 

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

 

 

Son Sözün bir kısmı

 

Efendiler,

 

Şimdiki hayat-ı içtimaiyeyi bilemediğimden, makam-ı iddianın gidişatına göre, sizce musammem mahkûmiyetimize bir bahane olmak için, pek musırrâne ileri sürdüğünüz cemiyetçilik ithamına karşı pek çok kat'î cevaplarımızı Ankara ehl-i vukufunun dahi müttefikan tasdikleriyle beraber, bu derece bu noktada ısrarınıza çok hayret ve taaccüpte bulunurken kalbime bu mânâ geldi:

 

Madem, hayat-ı içtimaiyenin bir temel taşı; ve fıtrat-ı beşeriyenin bir hâcet-i zaruriyesi; ve aile hayatından tâ kabile ve millet ve İslâmiyet ve insaniyet hayatına kadar en lüzumlu ve kuvvetli râbıta; ve her insanın kâinatta gördüğü ve tek başına mukabele edemediği medâr-ı zarar ve hayret ve insanî ve İslâmî vazifelerin ifasına mâni maddî ve mânevî esbabın tehacümatına karşı bir nokta-i istinat ve medar-ı tesellî olan dostluk ve kardeşâne cemaat ve toplanmak ve samimâne uhrevî cemiyet ve uhuvvet, hem siyasî cephesi olmadığı halde ve bilhassa hem dünya, hem din, hem âhiret saadetlerine kat'î vesile olarak iman ve Kur'ân dersinde hâlis bir dostluk ve hakikat yolunda bir arkadaşlık ve vatanına ve milletine zararlı şeylere karşı bir tesanüt taşıyan Risale-i Nur şakirtlerinin pek çok takdir ve tahsine şâyân ders-i imanda toplanmalarına, "cemiyet-i siyasiye" nâmını verenler, elbette ve herhalde, ya gayet fena bir surette aldanmış veya gayet gaddar bir anarşisttir ki, hem insaniyete vahşiyâne düşmanlık eder, hem İslâmiyete nemrudâne adâvet eder, hem hayat-ı içtimaiyeye anarşiliğin en bozuk ve mütereddî tavrıyla husumet eder ve bu vatana ve millete ve hâkimiyet-i İslâmiyeye ve dinî mukaddesata karşı mürtedâne, mütemerridâne, anûdâne mücadele eder. Veya ecnebî hesabına bu milletin can damarını kesmeye ve bozmaya çalışan el-hannâs bir zındıktır ki, hükümeti iğfal ve adliyeyi şaşırtır, tâ o şeytanlara, firavunlara, anarşistlere karşı şimdiye kadar istimal ettiğimiz mânevî silâhlarımızı, kardeşlerimize ve vatanımıza çevirsin veya kırdırsın.

 

Mevkuf Said Nursî

Yoruma sekme
Diğer sitelerde paylaş

DİNE KARŞI DİN // [Dr. Ali ŞERİATİ]

anlatmak tarafından Per, 02/02/2006 - 08:30 tarihinde gönderildi.

"Tarih boyunca her zaman din ile din çarpışmıştır, yoksa hiçbir zaman bugün anladığımız anlamıyla din ile dinsizlik savaşı görülmemiştir."

 

Şirk, başka bir nesneye tapmak ve dolayısı ile allah’a isyan etmek, aynı zamanda hokkabaz ve yalancıların, zulmün ve cehilin bir araya gelişi ile halkın “putlar”a tapmasını sağlamak demektir. işte bu, tağut’a tapmaktır. kâinat’ı yaratan yüce allah’a teslim olmak yerine, “kendi yonttuklarına” (ma tenhitûn) teslim olmak demektir. bu “ma tenhitûn”, allah’tan gayrı her nesne olabilir, lât ve uzza olabilir, kan olabilir, soy olabilir, her ne olursa olsun, bunlar allah karşısında tağuti’dir.

 

Tevhid dini’nin diğer bir özelliği de o’nun devrimci ve hamleci özelliğidir. şirk dininin genel anlamı karşısında bu özellik de onun belirleyici bir özelliğidir.

 

Devrimci oluş ne demektir? devrimci din, bu dine inanan ve bu dinin öğreti okulunda eğitilen bireye; kendi hayatına, kendi hayatının bütün alan ve yönlerine karşı eleştirici bir görüş kazandırır. batıl’ı kaldırma ve hakk’ı yerine getirme ödev ve sorumluluğunu yükler. yoksa, olan bitene, ne olursa olsun dînî bir yorum ve dayanak bulup da bunlarla ilgisiz kalmaz. bütün peygamberlerin nasıl zuhur ettiğine bakınız. bunların ilk zuhur ettikleri sıralar, en saf, arı ve berrak oldukları zamandır. işte bu sıralarda bütün bu tevhidi dinler habaset ve zulme karşı çıkış gösterirler. allah’a, yaratıcı’ya ubudiyete, o’nu tanrı bilmeye, ilâhi kanunların tecellisi demek olan varlık kanunlarına çağırırlarken, şirk dini karşısında bir isyanın (tuğyanın) ifadesi olurlar."

 

Bütün dinlere bakınız, inceleyiniz. Musa (a.s), zamanın üç simgesine mi karşı çıkıyor? Karun, zamının en büyük sermayedarı, servet sahibi idi. Bel’am-i Ba’ur, zamanın şirk dininin en büyük din adamı idi. Fir’avun da zamanın en büyük siyasi gücünün simgesi idi. Yoksa statüko’ya mı karşı çıkıyor? Statüko ne idi? Sebti azınlığın “Kıbtî” adı verilen başka bir ırk karşısında esaret ve zillet içinde oluşu. Bu sebeple, Kıbtî ırkının Sebtî’ye üstün sayılması şeklinde beliren ırk ayrımı görüşüne karşı çıkıldı, bir ırkın diğer ırka tahakkümü şeklinde belirlenen toplumsal duruma karış çıkıldı, bir ırkın esaretine karşı kondu. Bir “ideal”, bunun yerine getirildi. Hayat ve toplum için belirli bir hedef gösterildi:Esir bir kavmin kurtuluşu, onların vaad edilen yöreye iletilmesi, göçlerinin sağlanması. Böylece, Tağut’a tapmanın bertaraf edildiği, ayrım ve ayrıcalıklara dayanak kalktığı, toplumsal birliği ve insanlık birliğini gösteren Tevhid Dini’nin bunun yerine geçtiği, inançlara ve bir toplumsal okulun ilkelerine uygun olarak oluşan bir toplum meytara getirilme hedefine yönelindi.

 

Şirk dininin hedefi her zaman şu olmuştur: metafizik inançlar aracılığı ile, tanrı veya tanrılara inanç aracılığı ile, ahiret hayatına inanç ve saptırılmış inanç aracılığı ile, mukaddesata inanç ve saptırılmış inanç aracılığı ile, gâybi güçlere inancın saptırılması ve bütün dînî inançların saptırılması sayesinde, statükoyu meşru göstermek ve ona gerekçe hazırlamak. böylece şirk dini, din adına şunu yapmak ister: halk, olup bitenin, toplumsal durumun zorunlu olduğuna, bunun ilâhî irade gereği olduğuna inanmalıdır. bu yazgıdır, takdirdir!

 

Bugün çoğunlukla kaza ve kaderden anladığımız da muaviye’nin düzüp koştuğu bir yadigârdır. tarih tamamen açık bir şekilde gösteriyor ki, “kader”i bir “cebr”* şeklinde anlamak, beni ümeyye’nin ortaya attığı bir inançtır. onlar “cebr” inancını ortaya sürmekle, müslümanları her türlü sorumluluktan, girişimden, eleştiriden alıkoydular. cebr, olanı ve olacağı kabul anlamına geliyordu. oysa peygamber’in ashabı, her lahzada kendilerini toplumsal sorumluluk altında görürlerdi. "emr bi’l-ma’ruf ve nehy ani’l-münker", bugün zihnimizde ancak harc-ı âlem bir anlamda yer tutmaktadır ve “aydınlar” çevresinde bu terimler ağza alınamazlar. oysa bugün batılı aydın buna "insanın sorumluluğu", "sanatçının sorumluluğu", "aydının sorumluluğu" adını vermektedir.

 

Bugünün dünyasında, felsefede, sanatta, edebiyatta, sorumluluktan bunca söz edilişinin anlamı nedir? işte bu “emr bi’l-ma’ruf ve nehy ani’l-münker” demektir. fakat, biz bu ödevleri öyle bir biçime sokmuş ve onları öyle bir biçimde yerine getirmekteyiz ki, gerçekte bu ödevleri yadsıyoruz demeye gelmektedir.

 

Şirk dini; varlığını tarihte iki biçimde sürdürdü. bir şekli, söylediğimiz gibi, statükoya gerekçe bulmak ve onu meşrulaştırmaktır, görevi budur. statükoya gerekçe düzmek ne demektir? tarih boyunca insan toplumlarının soylu-soysuz, efendi ve köle, yoksun ve kazanç sağlayan, hâkim ve mahkûm, esir ve köle, soylu ve servet sahibi zümresi ile yoksul zümreler, başka milletlere üstün milletler, ayrıcalıklı ve üst sınıflar gibi bölünmelere uğramıştır. üstün soylar gibi ayrım ve ayrıcalıklar, şirk dininin inançları ile desteklenir. bu inançları doğuran etken de, bir zümrenin refah içinde olmasına karşın diğerinin mahrum kalması, bu duruma bir kılıf, gerekçe hazırlanmasıdır. bu durum, tevhid dini inançlarının tam karşıtıdır. tevhid dini, bu durumu yok eden bir inanç getirir.

 

Bir topluluk bir diğerini zorbalıkla yoksun kılabilir ve kendileri için hukuki, iktisadi ve toplumsal ayrıcalıklar kabul ettirebilir. ancak, bu durumun sürdürülmesi kolay değildir. tarih boyunca zorbalar, kaynakların başını tutuyorlar ve çoğunluğu yoksun bırakıyorlardı. fakat sürekli zorbalıkla durumun sürdürülmesi de mümkün değildir. işte şirk dini bu görevi üstlenmiştir. görevi, yoksun bırakılan insanların baş eğmesini ve durumun tanrı iradesi olduğuna inanmalarını sağlamaktır, böylece insanlar şuna inanacaktır: “Ben, aşağı bir tabaka mensubu isem, aşağılanıyorsam, aşağılık olduğum içindir. Üstelik, yalnızca ben kendim değil, benil ilahım, tanrım, beni yaratan da o diğer ırkın tanrısından aşağıdadır.”

 

Şu halde, durum böyle olduğuna ve şirk dini, ırk ve sınıf ayrımını güçlendirdiğine göre statüko da değişmez, her zaman böyle olmuştur, sürekli böyle kalacaktır. bu sebepledir ki, tarih boyunca şirk dini’nin koruyucuları ve bekçileri olan sınıf, şirk dini’ni düzüp koşan ve ortaya atanlardır ve bunlar da toplum içinde yüksek sınıflar arasında yerlerini almışlardır. zaman olmuştur ki, bu zümre hakim sınıflar içinde en üstün, en güçlü, en varlıklısı olmuştur.

 

"Tarih boyunca her zaman din ile din çarpışmıştır, yoksa hiçbir zaman bugün anladığımız anlamıyla din ile dinsizlik savaşı görülmemiştir."

 

Şirk, başka bir nesneye tapmak ve dolayısı ile allah’a isyan etmek, aynı zamanda hokkabaz ve yalancıların, zulmün ve cehilin bir araya gelişi ile halkın “putlar”a tapmasını sağlamak demektir. işte bu, tağut’a tapmaktır. kâinat’ı yaratan yüce allah’a teslim olmak yerine, “kendi yonttuklarına” (ma tenhitûn) teslim olmak demektir. bu “ma tenhitûn”, allah’tan gayrı her nesne olabilir, lât ve uzza olabilir, kan olabilir, soy olabilir, her ne olursa olsun, bunlar allah karşısında tağuti’dir.

 

Tevhid dini’nin diğer bir özelliği de o’nun devrimci ve hamleci özelliğidir. şirk dininin genel anlamı karşısında bu özellik de onun belirleyici bir özelliğidir.

 

Devrimci oluş ne demektir? devrimci din, bu dine inanan ve bu dinin öğreti okulunda eğitilen bireye; kendi hayatına, kendi hayatının bütün alan ve yönlerine karşı eleştirici bir görüş kazandırır. batıl’ı kaldırma ve hakk’ı yerine getirme ödev ve sorumluluğunu yükler. yoksa, olan bitene, ne olursa olsun dînî bir yorum ve dayanak bulup da bunlarla ilgisiz kalmaz. bütün peygamberlerin nasıl zuhur ettiğine bakınız. bunların ilk zuhur ettikleri sıralar, en saf, arı ve berrak oldukları zamandır. işte bu sıralarda bütün bu tevhidi dinler habaset ve zulme karşı çıkış gösterirler. allah’a, yaratıcı’ya ubudiyete, o’nu tanrı bilmeye, ilâhi kanunların tecellisi demek olan varlık kanunlarına çağırırlarken, şirk dini karşısında bir isyanın (tuğyanın) ifadesi olurlar."

 

Bütün dinlere bakınız, inceleyiniz. Musa (a.s), zamanın üç simgesine mi karşı çıkıyor? Karun, zamının en büyük sermayedarı, servet sahibi idi. Bel’am-i Ba’ur, zamanın şirk dininin en büyük din adamı idi. Fir’avun da zamanın en büyük siyasi gücünün simgesi idi. Yoksa statüko’ya mı karşı çıkıyor? Statüko ne idi? Sebti azınlığın “Kıbtî” adı verilen başka bir ırk karşısında esaret ve zillet içinde oluşu. Bu sebeple, Kıbtî ırkının Sebtî’ye üstün sayılması şeklinde beliren ırk ayrımı görüşüne karşı çıkıldı, bir ırkın diğer ırka tahakkümü şeklinde belirlenen toplumsal duruma karış çıkıldı, bir ırkın esaretine karşı kondu. Bir “ideal”, bunun yerine getirildi. Hayat ve toplum için belirli bir hedef gösterildi:Esir bir kavmin kurtuluşu, onların vaad edilen yöreye iletilmesi, göçlerinin sağlanması. Böylece, Tağut’a tapmanın bertaraf edildiği, ayrım ve ayrıcalıklara dayanak kalktığı, toplumsal birliği ve insanlık birliğini gösteren Tevhid Dini’nin bunun yerine geçtiği, inançlara ve bir toplumsal okulun ilkelerine uygun olarak oluşan bir toplum meytara getirilme hedefine yönelindi.

 

Şirk dininin hedefi her zaman şu olmuştur: metafizik inançlar aracılığı ile, tanrı veya tanrılara inanç aracılığı ile, ahiret hayatına inanç ve saptırılmış inanç aracılığı ile, mukaddesata inanç ve saptırılmış inanç aracılığı ile, gâybi güçlere inancın saptırılması ve bütün dînî inançların saptırılması sayesinde, statükoyu meşru göstermek ve ona gerekçe hazırlamak. böylece şirk dini, din adına şunu yapmak ister: halk, olup bitenin, toplumsal durumun zorunlu olduğuna, bunun ilâhî irade gereği olduğuna inanmalıdır. bu yazgıdır, takdirdir!

 

Bugün çoğunlukla kaza ve kaderden anladığımız da muaviye’nin düzüp koştuğu bir yadigârdır. tarih tamamen açık bir şekilde gösteriyor ki, “kader”i bir “cebr”* şeklinde anlamak, beni ümeyye’nin ortaya attığı bir inançtır. onlar “cebr” inancını ortaya sürmekle, müslümanları her türlü sorumluluktan, girişimden, eleştiriden alıkoydular. cebr, olanı ve olacağı kabul anlamına geliyordu. oysa peygamber’in ashabı, her lahzada kendilerini toplumsal sorumluluk altında görürlerdi. "emr bi’l-ma’ruf ve nehy ani’l-münker", bugün zihnimizde ancak harc-ı âlem bir anlamda yer tutmaktadır ve “aydınlar” çevresinde bu terimler ağza alınamazlar. oysa bugün batılı aydın buna "insanın sorumluluğu", "sanatçının sorumluluğu", "aydının sorumluluğu" adını vermektedir.

 

Bugünün dünyasında, felsefede, sanatta, edebiyatta, sorumluluktan bunca söz edilişinin anlamı nedir? işte bu “emr bi’l-ma’ruf ve nehy ani’l-münker” demektir. fakat, biz bu ödevleri öyle bir biçime sokmuş ve onları öyle bir biçimde yerine getirmekteyiz ki, gerçekte bu ödevleri yadsıyoruz demeye gelmektedir.

 

Şirk dini; varlığını tarihte iki biçimde sürdürdü. bir şekli, söylediğimiz gibi, statükoya gerekçe bulmak ve onu meşrulaştırmaktır, görevi budur. statükoya gerekçe düzmek ne demektir? tarih boyunca insan toplumlarının soylu-soysuz, efendi ve köle, yoksun ve kazanç sağlayan, hâkim ve mahkûm, esir ve köle, soylu ve servet sahibi zümresi ile yoksul zümreler, başka milletlere üstün milletler, ayrıcalıklı ve üst sınıflar gibi bölünmelere uğramıştır. üstün soylar gibi ayrım ve ayrıcalıklar, şirk dininin inançları ile desteklenir. bu inançları doğuran etken de, bir zümrenin refah içinde olmasına karşın diğerinin mahrum kalması, bu duruma bir kılıf, gerekçe hazırlanmasıdır. bu durum, tevhid dini inançlarının tam karşıtıdır. tevhid dini, bu durumu yok eden bir inanç getirir.

 

Bir topluluk bir diğerini zorbalıkla yoksun kılabilir ve kendileri için hukuki, iktisadi ve toplumsal ayrıcalıklar kabul ettirebilir. ancak, bu durumun sürdürülmesi kolay değildir. tarih boyunca zorbalar, kaynakların başını tutuyorlar ve çoğunluğu yoksun bırakıyorlardı. fakat sürekli zorbalıkla durumun sürdürülmesi de mümkün değildir. işte şirk dini bu görevi üstlenmiştir. görevi, yoksun bırakılan insanların baş eğmesini ve durumun tanrı iradesi olduğuna inanmalarını sağlamaktır, böylece insanlar şuna inanacaktır: “Ben, aşağı bir tabaka mensubu isem, aşağılanıyorsam, aşağılık olduğum içindir. Üstelik, yalnızca ben kendim değil, benil ilahım, tanrım, beni yaratan da o diğer ırkın tanrısından aşağıdadır.”

 

Şu halde, durum böyle olduğuna ve şirk dini, ırk ve sınıf ayrımını güçlendirdiğine göre statüko da değişmez, her zaman böyle olmuştur, sürekli böyle kalacaktır. bu sebepledir ki, tarih boyunca şirk dini’nin koruyucuları ve bekçileri olan sınıf, şirk dini’ni düzüp koşan ve ortaya atanlardır ve bunlar da toplum içinde yüksek sınıflar arasında yerlerini almışlardır. zaman olmuştur ki, bu zümre hakim sınıflar içinde en üstün, en güçlü, en varlıklısı olmuştur.

 

sayfa

23-27

 

------------

 

 

Şu halde, on dokuzuncu yüzyılda söylenmiş olan şu söz doğrudur: “din, halk kitlelerinin afyonudur.” böylece halk, ahiret ümidi ile dünyadaki mutsuzluk ve yoksulluğuna katlanır. toplumda her ne olursa olsun ilahi irade ile olduğuna ve statükoyu değiştirmek, halkın durumunu iyileştirmek için çalışmanın, tanrının iradesine karşı çıkmak demek olduğuna inanç, halkın afyonu demektir. yine on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıl bilginlerinin şu sözü de doğrudur:

 

“din; halkın mevhum, boş, kuruntudan ileri gelen korkusunun ürünüdür.”

 

şu söz de:

 

“din, feodal dönemin ayrıcalıklarının ve ayrımcılığının, servet sahipliği veyoksulluk

 

biçiminde beliren iktisadi ilişkilerinin ürünüdür.”

 

Fakat, bu hangi dindir? bu, bir şimşeğin parlayıp söndüğü anlar gibi anlar dışında, tarihte seyri izlenen şirk dinidir. şirk dini, kutsal ve tevhid dinine ilişkin adlara da bürünebilir, fakat durum değişmez. Tevhid dini, cihat ve kur’an adına, şirk dini mensupları, kur’an-ı kerim’i mızrağa da geçirebilirler.

 

Kur’an-ı kerim’i mızrağın ucuna takan kimse; lat ve uzza adına islâm peygamberi’ne karşı koyan kureyş değildir. artık o, bu dönemde şirki eski biçimi ile koruyamaz. içten gelir, dıştan değil ve sonra kur’an-ı kerim’i mızrapa geçirir, ali ile savaşır, yani allah ve muhammed ile savaşır. artık şirk dini, cihada ve hacca giden bir halifesi bulunan “hilâfet” biçimine bürünür.

 

Şirk dini; yorumlayan, kılıf uyduran ve yasallaştıran, uyuşturan, duraklatan, sınırlayan, halkın yaşayış tarzına ilgisiz kalan din demektir. tarih boyunca da insan toplumlarına musallat olmuştur. demek ki, “din korku ürünüdür, uyuşturucudur, sınırlayıcıdır, feodal dönemin ürünüdür.” diyenler, doğru söylemişlerdir. çünkü onlar, tarihe bakarak bu sonuca varmakta idiler. fakat onlar, aynı zamanda dinin ne olduğunu, gerçek dini, tanımayan, bilmeyen kimselerdir. din bilgini olmadıkları gibi, tarih bilgini de değillerdir. bu sebeple de, bu şekilde tarihi gözden geçiren herkes, ister şirk adına, ister tevhid adı altında, şirk dininin bekçiliğini yapan kişilerin arasında fark olmadığını görecektir.

 

Ben, ibrahimî dinlerde olsun, şirk dinlerinde olsun, tanrı anlamına gelen isim ve sıfatları karşılaştırdım ve şu sonuca vardım: şirk dininin halkın bilgisizlik ve korkusunun ürünü olduğu yargısı doğrudur. niçin? çünkü müşrik din adamları, diğer bir deyişle şirk dininin temsilcileri; halkın uyanmasından, okur-yazar olmasından, bilgin ve bilgili olmasından çekinirler. bilgiyi kendi tekellerinde tutmak isterler. niçin? çünkü bilimin ilerlemesi ölçüsünde, bu ilerleme ile oranlı olarak, şirk dini de ortadan kalkar. şirk dininin koruyucusu cehalettir. halkın uyanışı, halkta eleştirme ve itiraz etme yeteneği, adalet istenmesi, şirk dinini sarsar. niçin? çünkü o din, tarih boyunca statükoyu korumuş, statükoyu feodal dönemden önce de, feodal dönem sırasında da, feodal dönemden sonra da, batı’da olsun, doğu’da olsun, insanlık tarihi boyunca korumuş ve savunmuştur. şirk dininin tanrılarının adları; heybet, vahşet, cebbariyet gibi özellikler taşır ve “istibdad” çerçevesindeki özel anlamları ile anlamlandırılırlar. buna karşılık ibrahimî dinlerin çok eski, hatta iki-üç bin yıllık terimlerine bakarsak, önce aşk ve güzellik (cemal), tek bir celal ve cemal’e tapınma özelliğini, sonra da yönetime ilişkin sıfatları, rabb oluş özelliklerini görürüz. şu halde, tarihte mevcut olan ve yönetici durumda bulunan dinler, bilgisizliğin, halkın doğal güçlerden korkusunun ürünüdür. buna karşılık ibrahimî dinler, sevginin, insanın bir hedefe olan ihtiyacının, bir evrensel yönetime olan eğiliminin ve gerçek ve mutlak anlamı ile bir tekâmüle olan yönelişinin belirtisidir ve bu ihtiyaçlara cevap vermektedir."

 

sayfa

29-32

 

-------------------------

 

Sözüm şudur: batı’da aydınların ve özgürlük savaşçılarının yüklendikleri görev, kilise ve ortaçağ dini ile mücadele etmek idi. avrupa’yı bin yıllık bir duraklamadan sonra bu sapmış dinden ve dînî sapıklıktan, diğer bir deyişle şirkten ve tağut’a tapıcılıktan kurtarmak istiyorlardı. şirk bu kez isa giysisine bürünmüş bulunuyordu ve bunların vesilesi ile şirk ile savaşıldı. bu savaşanların görevi de peygamberlerin tarih boyunca yüklenmiş oldukları görev gibi idi (tabiatıyla, onların vardıkları sonuçların tümüyle doğru olduğunu söylemek istemiyorum.

 

Peygamberler de her zaman taşlaşmış ve sapık din anlayışı ile, insanlığa, halka karşı olan din ile, şirk ile, tağut’a tapıcılık dini ile savaştılar. putları ve şirk dininin bütün alâmetlerini ortadan kaldırmakla, kılıf uydurucu ve uyuşturucu dini de yok ediyorlardı. bu da gelecekte ve dün, tarih boyunca, hak dini’ni izleyen bütün insanların görevidir.

 

Şirk dininin tarih boyunca hüküm sürdüğünü, peygamberlerin tarih dinine –şirk dinine- karşı bir devrim başlattığını söylerken, bizim de bugüne kadar “mele’ ve mütrefin” elinde kalan insanlık tarihi sürecini, tarihin akışını değiştirme konusunda ödevli ve yükümlü olduğumuzu belirtirken, görevimizin bir tür gericiliği gerçekleştirmek olmadığı, maziye dönüş ile bulunmadığı açıktır.

 

Görevimiz Hak peygamberlerinin devrimini sürdürmektir. Bu peygamberler halkın bağrından koptular, yetiştiler. “Ümmi peygamberler”, yani “ümmeti peygamberler”, diğer bir deyişle “mele ve mütrefin”e bağımlı olan peygamberlerin karşısında olan peygamberler, işte bu hak peygamberlerdir. Bu peygamberlerin karşı çıktığı peygamberler ise; ya prenslere, ya feodalite dönemi toprak sahiplerine, köy ağalarına bağlanıyorlar, bir taraftan veya iki taraftan prens veya toprak ağaları soyundan geliyorlardı.

 

Dinde –nitekim bizim de anlamadığımız gibi- batılı aydınların anlamadığı nokta şudur: onlar, tarihî din veya diğer adı ile şirk dini hakkında doğru bir yargıya vardılar. soylu ve nüfuz sahiplerine, soyluluğa, müreffeh ve soyguncu tabakaya bağlı din hakkında verdikleri yargı doğru idi. ancak, daha sonra yanlış bir sonuca vardılar ve vardıkları doğru yargıyı en genel anlamı ile “din”i kapsayacak şekilde genelleştirdiler. işte bu yanlıştır. tarih açısından “din” yoktur, “dinler” vardır. nitekim, gurvitch de böyle söyler: genel anlamda bir toplum yoktur, toplumlar vardır.

 

Şu halde her toplum için bir yargıya varırken ayrıca bir inceleme yapmak gerekir. tarihte de iki türlü din anlayışı var olmuştur, iki “saf”ın, iki karşıt topluluğun var olmasına uygun bir şekilde, din anlayışı da ikidir. saflardan birisi zalimin safıdır, halkın ilerlemesine, hürriyetine, gerçeğe, adalete, ileriye ve uygarlığa düşman olan saf. bu saf, kendi sapkın içgüdülerini ve ihtiraslarını tatmin edebilmek için, halka tahakküm edebilmek ve halkı yoksun bırakabilmek için, belirli bir din anlayışına sahip olmuştur, bu da “dinsizlik” değl, belirli bir din olarak görünmüştür. karşı safta ise “hak din” vardır. bu hak din, karşı safı sindirmek ve yenmek için gelmiştir.

 

sayfa

55-56

 

-------------------------

 

Aydınlar! Neredesiniz? Batı’dan aktarma yargı verilebilir mi bu konuda? Batılı kendi dini hakkından kolayca mı bir yargıya vardı? Üç yüz yıl boyunca savaştı, uğraştı, okudu, inceledi, ancak bu uğraşmalardan sonra (şirk dini haline sokulmuş-H.H) hristiyanlığın Batı’ının başına nasıl bir bela kesildiğini anladı. Biz ise “tecbüre” ile değil, sadece “tercüme” ile (deneye değil, başkalarının başka şartlar altında yaptıklarıyla deneyin sonuçlarını aktararak-H.H) hemen bir yargıya varıyoruz. Aydın olmak demek, elbette bu demek değildir.

 

...

 

Ebu zer: “evinde ekmek bulamayanın, toplumdan zorla almaya kalkışmayışına şaşarım” der (çeviriyi yapan hüseyin hatemi’nin notu: metinde ebu zerr’den nakledilen söz şiddetli bir söz olduğundan, hafifçe yumuşatılmıştır. “evinde azık bulamayan kişi nasıl olur da topluma kılıç çekerek karşı çıkmaz, şaşarım.” mealindedir). ben bu sözü –kimin söylediğini bildirmeksizin- batı’da naklettiğimde, bazıları bunun proudhon’un sözü olduğunu sanıyorlardı. “bu ağırlık ve kesinlikte bir söz proudhon’un ne haddine?” diyordum. bazıları da “dostoyevski söylemiştir.” diyordu. dostoyevski, “bir yerde bir adam öldürülmüşse, suça katılmayanların da eline kan bulaşmıştır.” der. bu da bir bakıma doğrudur. fakat ebu zer’in ne dediğine dikkat edin! ebu zer’in bu sözü bir “din”in sözüdür, din adına konuştuğunu iddia eden bir din adamının değil! fransız ihtilâli’nden sonra söylenmiş, çeşitli etkilerin ürünü bir söz de değildir. fransız ihtilâli’nden çok önce, gıfar kabilesinin çevre şartları içinde söylenen bir sözdür. yoksulluğu doğuran, yoksulluğun doğmasına sebep olan kişilere karşı ayaklanılması, aç olan kişinin kendisini sömüren kişiye karşı ayaklanması değil, toplumdan hakkını zorla istemesi belirtiliyor. niçin topluma, herkese karşı? çünkü herkes bu toplumda yaşamaktadır. herkes sömürücü olmasa bile, bu toplumda yaşayan herkes, benim yoksul ve aç olmam dolayısı ile sorumludur… sömürücünün eylemine katılmış demektir (çevirmen hüseyin hatemi’nin notu: metinde, ebu zerr’in yukarıda anılan sözünün şiddetli ve heyecanlı bir yorumu vardır ki, bu heyecana kanunlar elverişli olmayıp “sigortanın atması” ihtimali olduğundan, ifade yumuşatılmıştır)…

 

Bu sözün temsil ettiği dini, insanlığın ve halka karşı bu açıdan bakan bir dini, tarih boyunca yoksulluğun statüko haline getirmeye ve korumaya çalışan din ile aynı saymak ve aynı yargıyı vermek; insafsızlık, cehl-i mutlak, hem gülünecek, hem de ağlanacak bir durum değil midir?

 

sayfa

57-59

 

DİNE KARŞI DİN

Dr. Ali Şeraiti

İşaret yayınları

4.baskı/Şubat 1993

Çeviri/Prof. Dr. Hüseyin Hatemi

 

» Yorum göndermek

 

YİRMİ ALTINCI SÖZ

Kader Risalesi

 

 

1

 

2

 

KADER ile cüz-ü ihtiyarî, iki mesele-i mühimmedir. Ona dair Dört Mebhas içinde birkaç sırlarını açmaya çalışacağız.

 

BİRİNCİ MEBHAS

Kader ve cüz-ü ihtiyarî, İslâmiyetin ve imanın nihayet hududunu gösteren, hâlî ve vicdanî bir imanın cüzlerindendir. Yoksa ilmî ve nazarî değillerdir. Yani, mü'min, herşeyi, hattâ fiilini, nefsini Cenâb-ı Hakka vere vere, tâ nihayette teklif ve mes'uliyetten kurtulmamak için, cüz-ü ihtiyarî önüne çıkıyor; ona "Mes'ul ve mükellefsin" der. Sonra, ondan sudur eden iyilikler ve kemâlâtla mağrur olmamak için, kader karşısına geliyor; der: "Haddini bil, yapan sen değilsin."

 

Evet, kader, cüz-ü ihtiyarî, iman ve İslâmiyetin nihayet merâtibinde; kader, nefsi gururdan; ve cüz-ü ihtiyarî, adem-i mes'uliyetten kurtarmak içindir ki, mesâil-i imaniyeye girmişler. Yoksa, mütemerrid nüfus-u emmârenin işledikleri seyyiâtının mes'uliyetinden kendilerini kurtarmak için kadere yapışmak; ve onlara in'âm olunan mehâsinle iftihar etmek, gururlanmak, cüz-ü ihtiyarîye istinad etmek; bütün bütün sırr-ı kadere ve hikmet-i cüz-ü ihtiyariyeye zıt bir harekete sebebiyet veren ilmî meseleler değildir.

 

Evet, mânen terakkî etmeyen avam içinde, kaderin câ-yı istimâli var. Fakat, o da mâziyat ve mesâibdedir ki, ye'sin ve hüznün ilâcıdır. Yoksa, maâsî ve istikbaliyatta değildir ki, sefahete ve atâlete sebep olsun. Demek, kader meselesi, teklif ve mes'uliyetten kurtarmak için değil, belki fahr ve gururdan kurtarmak içindir ki, imana girmiş. Cüz-ü ihtiyarî, seyyiâta merci olmak içindir ki, akideye dahil olmuş; yoksa mehâsine masdar olarak tefer'un etmek için değildir.

 

Evet, Kur'ân'ın dediği gibi, insan, seyyiâtından tamamen mes'uldür. Çünkü seyyiâtı isteyen odur. Seyyiat, tahribat nev'inden olduğu için, insan bir seyyie ile çok tahribat yapabilir, müthiş bir cezaya kesb-i istihkak eder: bir kibritle bir evi yakmak gibi. Fakat hasenatta iftihara hakkı yoktur. Onda onun hakkı pek azdır. Çünkü hasenâtı isteyen, iktiza eden rahmet-i İlâhiye; ve icad eden kudret-i Rabbâniyedir. Sual ve cevap, dâi ve sebep, ikisi de Haktandır. İnsan yalnız dua ile, iman ile, şuur ile, rıza ile onlara sahip olur.

 

Fakat seyyiâtı isteyen nefs-i insaniyedir: ya istidat ile, ya ihtiyar ile. Nasıl ki, beyaz, güzel güneşin ziyasından bazı maddeler siyahlık ve taaffün alır. O siyahlık, onun istidadına aittir. Fakat o seyyiâtı, çok mesâlihi tazammun eden bir kanun-u İlâhî ile icad eden yine Haktır. Demek, sebebiyet ve sual nefistendir ki, mes'uliyeti o çeker. Hakka ait olan halk ve icad ise, daha başka güzel netice ve meyveleri olduğu için güzeldir, hayırdır.

 

İşte, şu sırdandır ki, kisb-i şer, şerdir; halk-ı şer, şer değildir. Nasıl ki, pek çok mesâlihi tazammun eden bir yağmurdan zarar gören tembel bir adam diyemez, "Yağmur rahmet değil." Evet, halk ve icadda bir şerr-i cüz'î ile beraber hayr-ı kesir vardır. Bir şerr-i cüz'î için hayr-ı kesiri terk etmek, şerr-i kesir olur. Onun için, o şerr-i cüz'î, hayır hükmüne geçer. İcad-ı İlâhîde şer ve çirkinlik yoktur; belki abdin kisbine ve istidadına aittir.

 

Hem nasıl kader-i İlâhî, netice ve meyveler itibarıyla şerden ve çirkinlikten münezzehtir. Öyle de, illet ve sebep itibarıyla dahi, zulümden ve kubuhtan mukaddestir. Çünkü, kader hakikî illetlere bakar, adalet eder. İnsanlar zâhirî gördükleri illetlere hükümlerini bina eder, kaderin ayn-ı adaletinde zulme düşerler. Meselâ, hâkim seni sirkatle mahkûm edip hapsetti. Halbuki sen sârık değilsin. Fakat kimse bilmez gizli bir katlin var. İşte, kader-i İlâhî dahi seni o hapisle mahkûm etmiş. Fakat kader, o gizli katlin için mahkûm edip adalet etmiş. Hâkim ise, sen ondan masum olduğun sirkate binaen mahkûm ettiği için zulmetmiştir. İşte, şey-i vâhidde iki cihetle kader ve icad-ı İlâhînin adaleti ve insan kisbinin zulmü göründüğü gibi, başka şeyleri buna kıyas et. Demek, kader ve icad-ı İlâhî, mebde ve müntehâ, asıl ve fer', illet ve neticeler itibarıyla şerden ve kubuhtan ve zulümden münezzehtir.

 

Eğer denilse: "Madem cüz-ü ihtiyarînin icada kabiliyeti yok. Bir emr-i itibarî hükmünde olan kisbden başka, insanın elinde birşey bulunmuyor. Nasıl oluyor ki, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyanda,

 

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

Yirmi Altıncı Söz - s.205

 

Hâlık-ı Semâvat ve Arza karşı, insana âsi ve düşman vaziyeti verilmiş; Hâlık-ı Arz ve Semâvat, ondan azîm şikâyetler ediyor, o âsi insana karşı abd-i mü'mine yardım için kendini ve bütün melâikesini tahşid ediyor, ona azîm bir ehemmiyet veriyor?

 

Elcevap: Çünkü küfür ve isyan ve seyyie, tahriptir, ademdir. Halbuki, azîm tahribat ve hadsiz ademler, birtek emr-i itibarîye ve ademîye terettüp edebilir. Nasıl ki, bir azîm sefinenin dümencisi, vazifesinin adem-i ifasıyla, sefine gark olup bütün hademelerin netice-i sa'yleri iptal olur. Bütün o tahribat, bir ademe terettüp ediyor. Öyle de, küfür ve mâsiyet, adem ve tahrip nev'inden olduğu için, cüz-ü ihtiyarî, bir emr-i itibarî ile onları tahrik edip müthiş netâice sebebiyet verebilir. Zira küfür, çendan bir seyyiedir. Fakat bütün kâinatı kıymetsizlikle ve abesiyetle tahkir ve delâil-i vahdâniyeti gösteren bütün mevcudatı tekzip ve bütün tecelliyât-ı esmâyı tezyif olduğundan, bütün kâinat ve mevcudat ve esmâ-i İlâhiye namına, Cenâb-ı Hak kâfirden şedit şikâyet ve dehşetli tehdidat etmek ayn-ı hikmettir ve ebedî azap vermek ayn-ı adalettir.

 

Madem insan küfür ve isyanla tahribat tarafına gidiyor; az bir hizmetle pek çok işleri yapar. Onun için, ehl-i iman, onlara karşı Cenâb-ı Hakkın inâyet-i azîmine muhtaçtır. Çünkü, on kuvvetli adam, bir evin muhafazasını ve tamiratını deruhte etse, haylaz bir çocuğun o haneye ateş vermeye çalışmasına karşı, o çocuğun velisine, belki padişahına müracaata, yalvarmaya mecbur olması gibi, mü'minlerin de böyle edepsiz ehl-i isyana karşı dayanmak için Cenâb-ı Hakkın çok inâyâtına muhtaçtırlar.

 

Elhasıl: Eğer kader ve cüz-ü ihtiyarîden bahseden adam, ehl-i huzur ve kemâl-i iman sahibi ise, kâinatı ve nefsini Cenâb-ı Hakka verir, Onun tasarrufunda bilir. O vakit hakkı var kaderden ve cüz-ü ihtiyarîden bahsetsin. Çünkü madem nefsini ve herşeyi Cenâb-ı Haktan bilir; o vakit cüz-ü ihtiyarîye istinad ederek mes'uliyeti deruhte eder; seyyiâta merciiyeti kabul edip Rabbini takdis eder, daire-i ubudiyette kalıp teklif-i İlâhiyeyi zimmetine alır. Hem kendinden sudur eden kemâlât ve hasenatla gururlanmamak için kadere bakar, fahr yerine şükreder. Başına gelen musibetlerde kaderi görür, sabreder.

 

Eğer kader ve cüz-ü ihtiyarîden bahseden adam ehl-i gaflet ise, o vakit kaderden ve cüz-ü ihtiyarîden bahse hakkı yoktur. Çünkü nefs-i emmâresi, gaflet veya dalâlet saikasıyla kâinatı esbaba verip Allah'ın malını onlara taksim eder, kendini de kendine temlik eder. Fiilini kendine ve esbaba verir, mes'uliyeti ve kusuru kadere havale eder. O vakit, nihayette Cenâb-ı Hakka verilecek olan cüz-ü ihtiyarî ve en nihayette medar-ı nazar olacak olan kader bahsi mânâsızdır. Yalnız, bütün bütün onların hikmetine zıt ve mes'uliyetten kurtulmak için bir desise-i nefsiyedir.

 

İKİNCİ MEBHAS

Ehl-i ilme mahsus,HAŞİYE 1 ince bir tetkik-i ilmîdir.

 

Eğer desen: Kader ile cüz-ü ihtiyarî nasıl tevfik edilebilir?

 

Elcevap: Yedi vecihle.

 

BİRİNCİSİ: Elbette kâinatın intizam ve mizan lisanıyla hikmet ve adaletine şehadet ettiği bir Âdil-i Hakîm, insan için medar-ı sevap ve ikab olacak, mahiyeti meçhul bir cüz-ü ihtiyarî vermiştir. O Âdil-i Hakîmin pek çok hikmetini bilmediğimiz gibi, şu cüz-ü ihtiyarînin kaderle nasıl tevfik edildiğini bilmediğimiz, olmamasına delâlet etmez.

 

İKİNCİSİ: Bizzarure, herkes kendisinde bir ihtiyar hisseder, o ihtiyarın vücudunu vicdanen bilir. Mevcudatın mahiyetini bilmek ayrıdır, vücudunu bilmek ayrıdır. Çok şeyler var, vücudu bizce bedihî olduğu halde, mahiyeti bizce meçhul... İşte, şu cüz-ü ihtiyarî, öyleler sırasına girebilir. Herşey malûmatımıza münhasır değildir. Adem-i ilmimiz, onun ademine delâlet etmez.

 

ÜÇÜNCÜSÜ: Cüz-ü ihtiyarî, kadere münâfi değil. Belki kader, ihtiyarı teyid eder. Çünkü, kader, ilm-i İlâhînin bir nev'idir. İlm-i İlâhî, ihtiyarımıza taallûk etmiş. Öyleyse ihtiyarı teyid ediyor, iptal etmiyor.

 

DÖRDÜNCÜSÜ: Kader, ilim nev'indendir. İlim, malûma tâbidir. Yani, nasıl olacak, öyle taallûk ediyor. Yoksa, malûm, ilme tâbi değil. Yani, ilim desâtiri, malûmu, haricî vücut noktasında idare etmek için esas değil. Çünkü, malûmun zâtı ve vücud-u haricîsi, iradeye bakar ve kudrete istinad eder.

 

Hem ezel, mazi silsilesinin bir ucu değil ki, eşyanın vücudunda esas tutulup ona göre bir mecburiyet tasavvur edilsin. Belki ezel, mazi ve hal ve istikbali birden tutar, yüksekten bakar bir ayna-misaldir. Öyleyse, daire-i mümkinat içinde uzanıp giden zamanın mazi tarafında bir uç tahayyül

 

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

Yirmi Altıncı Söz - s.206

 

edip, ona "ezel" deyip, o ezel ilmine, eşyanın tertiple girmesini ve kendisini onun haricinde tevehhüm etmesi, ona göre muhakeme etmek hakikat değildir.

 

Şu sırrın keşfi için şu misale bak: Senin elinde bir ayna bulunsa, sağ tarafındaki mesafe mazi, sol tarafındaki mesafe müstakbel farz edilse, o ayna yalnız mukabilini tutar. Sonra o iki tarafı bir tertiple tutar, çoğunu tutamaz. O ayna ne kadar aşağı ise, o kadar az görür. Fakat o ayna ile yükseğe çıktıkça, o aynanın mukabil dairesi genişlenir. Git gide, bütün iki taraf mesafeyi birden, bir anda tutar. İşte, şu ayna, şu vaziyette, onun irtisamında, o mesafelerde cereyan eden hâlât birbirine mukaddem, muahhar, muvafık, muhalif denilmez.

 

İşte, kader, ilm-i ezelîden olduğu için; ilm-i ezelî, hadisin tabiriyle, manzar-ı âlâdan, ezelden ebede kadar herşey, olmuş ve olacak, birden tutar, ihata eder bir makam-ı âlâdadır. Biz ve muhakemâtımız onun haricinde olamaz ki, mazi mesafesinde bir ayna tarzında olsun.

 

BEŞİNCİSİ: Kader, sebeple müsebbebe bir taallûku var. Yani, "Şu müsebbep, şu sebeple vukua gelecek." Öyleyse, denilmesin ki, "Madem filân adamın ölmesi, filân vakitte mukadderdir. Cüz-ü ihtiyariyle tüfek atan adamın ne kabahati var? Atmasaydı yine ölecekti."

 

Sual: Niçin denilmesin?

 

Elcevap: Çünkü, kader onun ölmesini onun tüfeğiyle tayin etmiştir. Eğer onun tüfek atmamasını farz etsen, o vakit kaderin adem-i taallûkunu farz ediyorsun. O vakit ölmesini neyle hükmedeceksin? Yalnız, Cebrî gibi sebebe ayrı, müsebbebe ayrı birer kader tasavvur etsen; veyahut Mutezile gibi kaderi inkâr etsen, Ehl-i Sünnet ve Cemaati bırakıp fırka-i dâlleye girersin.

 

Öyleyse, biz ehl-i hak deriz ki: "Tüfek atmasaydı, ölmesi bizce meçhul." Cebrî der: "Atmasaydı yine ölecekti." Mutezile der: "Atmasaydı ölmeyecekti."

 

ALTINCISI:HAŞİYE 2 Cüz-ü ihtiyarînin üssü'l-esası olan meyelân, Mâtüridîce bir emr-i itibarîdir, abde verilebilir. Fakat Eş'arî ona mevcut nazarıyla baktığı için, abde vermemiş. Fakat o meyelândaki tasarruf, Eş'ariyece bir emr-i itibarîdir. Öyleyse o meyelân, o tasarruf, bir emr-i nisbîdir. Muhakkak bir vücud-u haricîsi yoktur. wEmr-i itibarî ise, illet-i tâmme istemez ki, illet-i tâmme vücudu için lüzum ve zaruret ve vücub ortaya girip ihtiyarı ref etsin. Belki o emr-i itibarînin illeti, bir rüçhâniyet derecesinde bir vaziyet alsa, o emr-i itibarî sübut bulabilir. Öyleyse, o anda onu terk edebilir. Kur'ân o anda diyebilir ki, "Şu şerdir, yapma."

 

Evet, eğer abd, hâlık-ı ef'âli bulunsaydı ve icada iktidarı olsaydı, o vakit ihtiyarı ref olurdu. Çünkü ilm-i usul ve hikmette, kaidesince mukarrerdir ki, "Birşey vâcip olmazsa, vücuda gelmez." Yani, illet-i tâmme bulunacak; sonra vücuda gelebilir. İllet-i tâmme ise, malûlu, bizzarure ve bilvücub iktiza ediyor. O vakit ihtiyar kalmaz.

 

Eğer desen: Tercih bilâ müreccih muhaldir. Halbuki, o emr-i itibarî dediğimiz kisb-i insanî, bazan yapmak ve bazan yapmamak, eğer mûcip bir müreccih bulunmazsa, tercih bilâ müreccih lâzım gelir. Şu ise, usul-ü kelâmiyenin en mühim bir esasını hedmeder.

 

Elcevap: Tereccuh bilâ müreccih muhaldir. Yani, müreccihsiz, sebepsiz rüçhaniyet muhaldir. Yoksa, tercih bilâ müreccih caizdir ve vakidir. İrade bir sıfattır; onun şe'ni böyle bir işi görmektir.

 

Eğer desen: Madem katli halk eden Haktır. Niçin bana kàtil denilir?

 

Elcevap: Çünkü, ilm-i sarf kaidesince, ism-i fail, bir emr-i nisbî olan masdardan müştaktır. Yoksa, bir emr-i sabit olan hâsıl-ı bilmasdardan inşikak etmez. Masdar kisbimizdir; kàtil ünvanını da biz alırız. Hâsıl-ı bilmasdar, Hakkın mahlûkudur. Mes'uliyeti işmam eden birşey, hâsıl-ı bilmasdardan müştak kılınmaz.

Yoruma sekme
Diğer sitelerde paylaş

lakin yazdıklarıma bir karşılıkvermiyorsun.

ve şunu diyorum nursi bu konuda çok bilgisiz biridir zira o eşariliğin cebircilik olduğunu da bilmemektedir. kader hadislerini görmezden gelmiştir. "ilim maluma tabidir" demektedir, bu lafında bir aldatma olduğunu forumlara yazdığım "allahın ilmi ve zorunluluk" başlığında anlatım.

Yoruma sekme
Diğer sitelerde paylaş

Yanlış Tanıtılmaya Çalışılan Bir Dahi:

Bediüzzaman Said Nursi

 

1293 Rumi ve 1876 miladî yılında Bitlis'in Hizan kazâsının Nurs Köyünde dünyaya gelen, 22 Mart 1960 tarihinde Urfa'da dar-ı bekâya intikal eden Bedîüzzaman gibi 80 kusur sene dolu bir hayat yaşamış bir dahi ve müceddid hakkında, bu kısa yazı içerisinde doyurucu bir şeyler söylememizi bizden beklememelisiniz. Ancak "bir şey tamamen elde edilemese de, tamamıyla da terkedilmemeli" kâidesince, denizden bir katre mesâbesinde, ba'zı hakikatleri burada ifade etmek istiyorum. Söyleyeceklerimizi ana başlıklarıyla özetleyeceğiz:

 

I- Cumhuriyet Nesli Bediüzzaman'ı Yanlış Tanıyor

 

Tarih bize gösteriyor ki, başta peygamberler ve onların gerçek mirasçıları olan din adamları olmak üzere, insanlık âlemi, büyük insanların kıymetlerini zamanında tam takdir edememişlerdir.Sonradan ise, bu takdir edememenin cezasını, hem muâsırı olan insanlar ve hem de onların nesilleri çekmişlerdir. Hemen hemen bütün peygamberler, bu hükmümüze müşahhas birer misal olarak verilebileceği gibi, İmam-ı A'zam ve Ahmed bin Hanbel gibi islam âlimleri de, bu acı hükmü teyid eden canlı misallerdendir. Tesbitlerimize göre, asrında tam anlaşılamayan şahsiyetlerin bu asrımızdaki en güzel misali de, bu yazımızın mevzuunu teşkil eden Bediüzzaman Said Nursi'dir. İslami ilimlerdeki dâhiyane vükûfu, hususan iman hakikatleri mevzuundaki asrın anlayışına uygun harika izahları ve seksen küsür yıllık istikâmetle hak üzerinde devam eden Allah, din ve millet-i islamiye uğrundaki gayret ve mücâhedeleri bütün islam âleminde duyulduğu ve takdir edildiği halde, hâlâ kendi ülkesinde yanlış tanınan veya tanıtılmak istenen bir şahsiyet var; o da Bedîüzzaman. Bu yüz karası hale, Türk ilim adamlarının ve münevver Türk araştırmacılarının çok kısa bir zamanda son vermeleri gerekmektedir; aksi takdirde tarih, gözünü kapayıp gündüzü kendisine gece yapanları çok kötü yargılayacaktır.

 

Cumhuriyet nesli, Bedîüzzaman'ı yanlış tanımaktadır ve daha doğrusu, senelerdir devletin bütün imkânları ve bukalemun türünden aydınlar kullanılarak, Bedîüzzaman, Cumhuriyet nesline kötü tanıtılmaya çalışılmıştır. Onun mücadelesini tanımayan ve eserlerini okuyup talebelerini görmeyen, câhil veya aydın her cumhuriyet nesli, Bedîüzzaman, Said Nursi veya Risâle-i Nur kelimelerini duyunca, yapılan telkinler sonucu, kürtçü, bölücü, gerici ve devlet düşmanı bir insan ve eser hayaline bir nevi mecbur edilmiştir. İstihbârât teşkilâtımızın bu zat ve eserleri ile alakalı raporlarını; silahlı kuvvetlerimize dağıtılan bölücü faaliyetlerle alakalı bilgilendirici eserlerin konuyla ilgili bölümlerini; 12 Eylül Hareketinden sonra YÖK eliyle bütün üniversitelerimize dağıtılan bölücü örgütler kitabının ilgili başlığını ve de bunların tesirinde fikrini geliştirmiş ilim adamlarımızın sohbetlerini okur yahut mütâla'a ederseniz, Bedîüzzaman'ı sevmemeyi bir ibâdet ve millî vazife telakki edersiniz. Gerçekten ben de mezkûr yerlerde anlatılan Bedîüzzaman'ı asla sevemem. Halbuki nasıl senelerce, dünyaya adâlet tevzi eden ecdadımızı bize barbar ve kızıl sultanlar diye takdim etmişler, öyle de İslam düşmanları, şahsiyetinden ve eserlerinden çok korktukları Bedîüzzaman ve eserlerini de öyle yanlış ve kötü tanıtmışlardır. Ancak güneşin balçıkla sıvanamayacağı hakikatını unutmuşlardır. Ne acıdır ki, son on yıldan önceye kadar güvenlik kuvvetlerimiz de bu menfî propagandanın tesiri altında kalmıştır. Vatanı için hayatını ortaya koyan bu büyük dahiyi, bir vatan hâini gibi değerlendirmişlerdir.

 

Meseleyi uzatmamak için sadece bu menfî vasıflardan birisi üzerinde duracağım. Geriye kalanları da, sizin idrâklerinize havale ediyorum. Ne zaman Bedîüzzaman ve onun eserlerinden bahsetseniz, siz, ister Türk olan, ister Arap olun ve isterse de Osmanlı Hânedânından olun, kürtçü damgasını yersiniz. Halbuki dünyada Kürtçülük ve Risâle-i Nur kadar birbirine zıt iki kelime bulunmadığı gibi, Türkiye'deki bölücü kürtçü hâdiselere karşı, Risâle-i Nur'dan daha mükemmel bir panzehir asla bulunamaz. Mevzuyu isterseniz biraz açalım ve bazı müsahhas misaller verelim:

 

Birincisi: Bir kısım araştırmacılar, Bedîüzzaman'ın Cumhuriyetten önceki yıllarda Said-i Kürdî ünvanını kullandığını da ileri sürerek, onun doğuda bir Kürt devleti kurmak gayesiyle 1918'de tesis edilen Kürt Te’âli Cemiyetinin üyesi olduğunu ve bölücü faaliyetlerde bulunduğunu iddia ediyorlar. Bu iddialarını desteklemek üzere, aynı cemiyetle beraber çalıştığını ileri sürdükleri Kürt Neşr-i Ma’ârif Cemiyeti kurucuları arasında Bedîüzzaman'ın da bulunmasını, fevkalade bir demagoji ile serrişte ediyorlar. Bu iddiaları hiçbir esasa dayanmadığını yapılacak kısa bir inceleme hemen ortaya koyacaktır.

 

Evvela, Osmanlı devleti kavim ve ırk esasına değil, din esasına dayanan bir devletti. Bu sebeple müslüman olmak şartıyla, millet farkı son 20-30 yıl bir tarafa bırakılırsa, ehemmiyet arzetmediğinden, Doğudaki bazı bölgelere Kürdistan Eyâleti yahut Bilâd-ı Ekrâd denilmesi ve orada yetişmiş devlet veya ilim adamlarına da Kürdî lakabının verilmesi, o zatın tanınması için kullanılan resmî bir ifade tarzıydı. Said-i Kürdî lakabı bu mana ile kullanılmış ve ne zamanki Cumhuriyet kurulup bu ifade yanlış anlaşılmaya başlanınca, bizzat Bedîüzzaman bunu Said-i Nursî şeklinde değiştirmiştir. Bununla da yetinmeyip eski eserlerindeki Kürdistan veya bilâd-ı ekrâd ifadelerini dahi vilâyât-ı şarkıyye şeklinde değiştirdiğini neşredilen eserleri ve talebelerinin şahâdetleri isbat etmektedir.

 

Sâniyen, Kürt Te’âli Cemiyeti ile Kürt Neşr-i Ma’ârif Cemiyeti arasında organik bir bağ yoktur ve maksadları da aynı değildir. Tarık Zafer Tunaya, bu cemiyetin kuruluşunu 1919'da demişse de, neşrettiği belgenin tarih ve kaynağını kaydetmemiştir. Ancak belgeyi, öylesine işlemiştir ki, mütalala edenler, Bedîüzzaman'ı Kürt Te’âli Cemiyeti üyesi zannederler. Halbuki ikisi arasında hiç bir alaka yoktur. Bedîüzzaman, İstanbul'a ilk defa geldiği 1907'lerden beri, şarkta bir dar'ülfünûn açılmasını müdâfa'a ettiği zaten bilinmektedir. Hatta Sultan Reşad'dan bu gaye ile belli bir tahsisat da almıştır. Her ne kadar Kürt Neşr-i Ma’ârif Cemiyetinin ne zaman, hangi gayelerle ve hangi kurucularla tesis edildiği de tam belli değilse de, belli olsa ve Bedîüzzaman da bu cemiyetin kurucuları arasında bulunsa bile, bunda garipsenecek bir cihet yoktur. Zira Bedîüzzaman, şarkta maarifin geliştirilmesi ve bir üniversite açılması için başından beri gayret göstermektedir. Bu cemiyet, Erzurum yahut Bayburt Kültür ve Eğitim Vakfı gibidir.

 

Sâlisen, Kürt Teâli Cemiyetinin reisi olan Seyyid Abdülkadir'den gelen teklife verdiği şu cevap ise meseleyi kökünden halletmektedir: "Allah u Zülcelâl Hazretleri Kur’an-ı Kerim'de "Öyle bir kavim getireceğim ki, onlar Allah'ı severler, Allah da onları sever buyurmuştur. Ben de bu beyan-ı ilahî karşısında düşündüm. Bu kavmin, bin yıldan beri âlem-i islamın bayraktarlığını yapan Türk Milleti olduğunu anladım. Bu kahraman millete hizmet yerine ve 450 milyon (o zamanki islam âleminin nüfusu) kardeş bedeline, birkaç akılsız kavmiyetçi (bir kısım kürtçü) kimsenin peşinden gitmem".

 

İkincisi: Bedîüzzaman'la alakalı yanlış tesbit ve yorumlardan biri de, onun Şeyh Said ile karıştırılması veya en azından Şeyh Said isyanına destek vermiş olduğunun yayılmasıdır. Maalesef gerçekle uzaktan yakından alakası olmayan bu tesbit, güvenlik raporlarına yazıldığı gibi, vatanperver ilim adamlarının zihinlerine de yer etmuş durumdadır. Şeyh Said'in Bedîüzzaman gibi bir dahiyi yanına almak isteyişi doğrudur; ancak bu büyük âlimin mezkûr teklif karşısında takındığı tavır, kasden yanlış aksettirilmiştir. Buyurun, Şeyh Said'e olan cevabını beraber okuyalım: "Türk Milleti, asırlardan beri islamiyetin bayraktarlığını yapmıştır. Çok veliler yetiştirmiş ve şehitler vermiştir. Böyle bir milletin torunlarına kılıç çekilmez. Biz müslümanız, onlarla kardeşiz, kardeşi kardeşle çarpıştırmayınız. Bu şer’an câiz değildir. Kılıç, haricî düşmana karşı çekilir. Dâhilde kılıç kullanılmaz. Bu zamanda yegâne kurtuluş çaremiz, Kur’an ve iman hakikatlarıyla tenvir ve irşâd etmektir. En büyük düşmanımız olan cehaleti izale etmektir. Teşebbüsünüzden vazgeçiniz. Zira akîm kalır. Bir kaç cani yüzünden binlerce kadın ve erkekler telef olabilir".

 

I- Cumhuriyet Nesli Bediüzzaman'ı Yanlış Tanıyor

 

II-Bediüzzaman, Büyük Bir İslam Alimi ve Asrın Müceddididir

 

III-Sosyal ve Siyasi Hayata Ait İslamın Yüce Düsturlarını İzah Etmiştir

 

IV- İstikbale Ait Tesbit ve Görüşlerini Zaman ve Hadiseler Tasdik Etmiştir

 

REFERANSLAR

 

Prof. Dr.Ahmed Akgündüz

 

--------------------------------------------------------------------------------

Yoruma sekme
Diğer sitelerde paylaş

BELGELER GERÇEKLERİ KONUŞUYOR V

 

Ahmed Akgündüz /198 s/ 14x19/1992

 

 

Arşiv belgeleri ışığında Cumhuriyet döneminde Osmanlı Devletine yapılan iftiralar, Bediüzzaman’ın I. Dünya Harbinde yaptığı hizmetler ve eğitim tarihimiz gibi değişik ve bilinmeyen konular, incelenmektedir.

Yoruma sekme
Diğer sitelerde paylaş

BAKASANANIZA iKiNiZiNDE YAZDIKLARINI KISMi OLARAK OKUDUMDA BU "RiSALE-i NURLAR"alI eserlerde sizin dediginiz gibi bir yaklasImI yakalamak için ancak ve ancak tenkit maksatlI elestirilsin ve bir kIsmInI göz ardI etmeklazIm anlasIlan siz bu "RiSALE-i NUR"u tam okumamIs veya okusan1zda farklI düsüncelerle okumussunuz çünkü mevzusunu yaptIgInIz konular birçok mahkemede yargIlanmIs ve bereat almIstIr( bu mahkemeler basta 1928 lerde baslar ve 1980 küsürlere kadar devam eder özellikle 1960-1970-1980ihtilalerinde kasItlI açIlan mahkemelerde dahi bereat etmis ve dünya hukuk tarihine geçmistir)yani sizin yapmadIgIn1z elestiriler , yargIlamalara maruz kalmIs ancak bereat etmistir isterseniz bakInIz belki faydasIolur.....

Yoruma sekme
Diğer sitelerde paylaş

mustafa kemal'in kaderi inkar edişi:

*** _ kitap: nutuk , kitapevi: alfa , basım yılı: 2005 sadeleştirilmiş,

 

sayfa 56: Vatanımızı paylaşma ve yoketmek düşüncesini bu kadar açık ve haysiyet kırıcı bir şekilde ortaya koyan bu ifade karşısında titremeyecek duygulu bir insan düşünemiyorum. Tanrı'ya binlerce şükredelim ki milletimiz ruhundaki kahramanlık azmiyle tarih boyunca sürüp gelen hayat ve varlığını hiçbir zaman ne kaderin akışına ne de böyle cellatça hükümlere kurban etmeyecektir.

 

sayfa 82: Milli isteklere bağlı kalmayan ve onlara uygun düşmeyen kararlar, hiçbir zaman milletçe kabul edilemeyeceğinden milletimizin ve vatanımızın alın yazısını tayinde milli vicdana tercüman olmaktan ibaret bulunan görevimizi tam olarak yerine getirebilmek için milli isteğin odaklaşarak tek bir hedefe yönelmesini beklemeden hiçbir meselede yetkili görünmemiz doğru değildir.

Yoruma sekme
Diğer sitelerde paylaş

mustafa kemal'in kaderi inkar edişi:

*** _ kitap: nutuk , kitapevi: alfa , basım yılı: 2005 sadeleştirilmiş,

 

sayfa 56: Vatanımızı paylaşma ve yoketmek düşüncesini bu kadar açık ve haysiyet kırıcı bir şekilde ortaya koyan bu ifade karşısında titremeyecek duygulu bir insan düşünemiyorum. Tanrı'ya binlerce şükredelim ki milletimiz ruhundaki kahramanlık azmiyle tarih boyunca sürüp gelen hayat ve varlığını hiçbir zaman ne kaderin akışına ne de böyle cellatça hükümlere kurban etmeyecektir.

 

sayfa 82: Milli isteklere bağlı kalmayan ve onlara uygun düşmeyen kararlar, hiçbir zaman milletçe kabul edilemeyeceğinden milletimizin ve vatanımızın alın yazısını tayinde milli vicdana tercüman olmaktan ibaret bulunan görevimizi tam olarak yerine getirebilmek için milli isteğin odaklaşarak tek bir hedefe yönelmesini beklemeden hiçbir meselede yetkili görünmemiz doğru değildir.

:D:D:D:D peki birader sen sunu bidaha oku ve tarihide bir gözden geçir bakalIm yapIlan inkIlaplarI halkmI istedi dinine ve örfüne aykIrI bir sürü uygulama at su, at gözlüklerini ve tarihi oku o sana cevap verir......................... :excl::excl::excl:

Yoruma sekme
Diğer sitelerde paylaş

:D:D:D:D peki birader sen sunu bidaha oku ve tarihide bir gözden geçir bakalIm yapIlan inkIlaplarI halkmI istedi dinine ve örfüne aykIrI bir sürü uygulama at su, at gözlüklerini ve tarihi oku o sana cevap verir......................... :excl::excl::excl:

peki 1933 sonunda ezanın türkçe okunmasını halkmı istedi yine 1925 te şapka kanununu halk mı istedi, şapkadan başka birşey giymek yasaklandı giyenlere ceza verildi.

o yıllarda ait bir fotoğraf gördüm ve şaşırdım neden mi? istanbul borsasının o yıllardaki haliydi ve bir sürü insan vardı. ama ben dedim ki burası türkiye mi? neden mi? söyleyeyim: adamların hepsinde şapka vardı. peki hepsi memurmuydu bu borsacıların, soruyorum nedir bu?

Yoruma sekme
Diğer sitelerde paylaş

peki birader bu yazdIklarIn yanlIs anlamadIysam elestiri o halde BEDiÜZZAMAN hayatI boyunca böyle keyfi muamelelere karsI imani bir mücadele sürdürmüsken anlamadIgIm sen ne diye onun eserlerini tam okumadan tutup burada böyle bir konu açtIn????????????????????

Yoruma sekme
Diğer sitelerde paylaş

bir dedi:

peki birader bu yazdIklarIn yanlIs anlamadIysam elestiri o halde BEDiÜZZAMAN hayatI boyunca böyle keyfi muamelelere karsI imani bir mücadele sürdürmüsken anlamadIgIm sen ne diye onun eserlerini tam okumadan tutup burada böyle bir konu açtIn????????????????????

_ cevap: okumadığımı nerden çıkardın, tarihçe-i hayat hariç külliyatta nursinin yazdığı bütün yazılarını okudum. ben aslında onun kadere inanmadığını daha önceden de biliyordum ancak türkiyede çok insan onun peşinden gittiği biriydi ve nursiye aşırı bir bağlılıkları vardı öyleki ben nurcuyla konuşuyorum ona cebri yani kaderi anlatıyorum adam dinliyor ne zaman ki ben nursi de kader inancında hata yaptı dediğimde dinleyen şahıs kalkıp gitti ve daha seni dinlemem dedi bu çok oldu. bu küllliyatı incelememin bir gayesi örnek olması bakımındandı yoksa nursi gibi inanan ve bu konuda kitap yazan yüzlerce kişi vardır. yani özgür iradeye inanıp kader ile ilgili kitap yazan çok kişi vardı. ama nursi en meşhurlarından olması hasebiyle onu seçtim ve irdeledim. 3 sene uğraştım külliyatı bitirmeye, forumlarda yayınladım ama nurcular cevap vermediler.yani savunma yapmadılar, bunu beklemiyordum. yani size yardım etmek için bu kadar uğraştım ama şimdi din düşmanı olarak lanse ediliyorum. şunu göstermek istedim nursi kader konusundan anlamıyor. o kendinden önceki nesillerin yaptığı bazı laf oyunlarını aldı ve kullandı ancak kendine özgü anlatım tarzıyla, ancak şunu söylemeliyim ki nursi buna böylece inandı yani bunu insanları saptırmak gayesiyle yapmadı. zaten özgür iradeyi savunanların tamamına yakını bu izahları aslında insanları saptırmak için değil de, onlara yardım etmek, yol göstermek amacıyla yaparlar. nurside bunlardandı ama nursi bu konuda detaylı bilgiye sahip değildi. kendine çok güvendi ve çokları gibi hata yaptı. zaten o kelamcı değildi, yani eşariliğin cebirci (hür irademiz yoktur inancında olanların görüşü) olduğunu bile bilmiyordu. fetullah gülen de aynı hatayı yaptı o da kadere inanmaz ama "kader" adında kitap yazdı. bunu samimiyetle yaptı ama bu kadar basit değil bu konu bildiğin gibi.

Yoruma sekme
Diğer sitelerde paylaş

bulmak zor aklımdan söyleyim ahmet bin hanbel ve tirmizi rivayet etti,kitabımda var:

bahsi geçen ayet yani "ben sizin rabbiniz değilmiyim" ayeti varya, bu ayeti biri ömere soruyor ömer diyor ki ben peygamberle beraberken biri geldi ve bu ayetin izahını sordu. peygamber dedi ki: allah ademi yarattığında onun sırtını sağ eliyle ( hatırlarsanız peygamberin allahı cisim gibi anlattığını söylemiştim ve bunun yüzlerce kez olduğunu belirtmiştim işte bu hadiste de görüyoruz örneğini ) sıvazladı ve ondan bir nesil çıkardı ve dedi ki: "bunları cennet için yarattım bunlar cennet ameli yapacaklar" ve tekrar sırtını sıvazladı ve bir nesil daha çıkardı ve dedi ki: "bunları cehennem için yarattım, bunlar da cehennem ameli yapacaklar" bunun üzerine adam dedi ki: o halde herşey belliyse biz daha napalım dedi (yani hep sorulan soruyu sordu: yani kaderi, yani biz daha ne yapabiliriz, biz neden sorumluyuz o halde gibilerinden sordu) bunun üzerine peygamber dedi ki: "allah bir kulunu cennet için yarattığında ona cennet amelleri yaptırır ve cennet ameliyle öldürür ve cennete koyar yine birini cehennem için yarattığında ona cehennem amelleri yaptırır ve cehennem ameliyle öldürür ve cehenneme koyar" dedi.

 

yaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa

Yoruma sekme
Diğer sitelerde paylaş

dedi: MuSaB_BiN_uMeYR: ..mesela bir çocuk farzedlim bir adam onu sırtına almış o çocuk nereye gitmek isterse oraya götürüyor işte cüzi irade de o türden sen yapmak istiyorsun Allah yaratıyor...

 

cevap: peki çocuğun bir yere gitmek istemesi bir düşünce değil mi? evet dersen, bu düşünceyi allah mı yarattı acaba? (ısrarla yanıt bekliyom)

Yoruma sekme
Diğer sitelerde paylaş

işte size bir kıyakta benden!

düşünce tarihinde böyle delil yok ha ona göre: ateistler bunu iyi değerlendirmelidirler, lamı cimi yok:

kim ne derse desin bir gerçek var ki o da şu: ister teist ( allaha inanan )ister ateist( allaha inanmayan) olsun, hür iradeye yer yoktur. bu iki düşünce sisteminde. bunu bilmeyenler için konuşursak, kendi sorunu ve hatasıdır bu. bu kadar anlattım( dünya tarihinde bu konuyu benim kadar açıklayan da olmadı bak ona göre): bakın görün

ateizmde, determinizm ( belirlenimcilik)vardır ve hür iradeye yer yoktur (ama ateistlerin tamamına yakını bu durumdan habersizdirler) teizmde ise allah önceden bilir olayları ve yine hür irade yoktur. bakmayın siz bunun dışında laf edenlere.. onlar ayakta rüya görüyor ( ilim dünyası bunları zaten adam yerine koymaz da onlar kendini adam sanır. iki santimetrekare dünyaları vardır, o kadar, dünyayı bundan ibaret sanırlar. ve kendilerini dinleyen insanları her zaman bulurlar bu onlara yeter. yüzlerce kitapta gördüklerim budur!: şimdi ateistlere şu soruyu soruyorum: bir ile bin arasında üç tane karşık sayı seçin; yani karışık, mesela adamın biri dedi ki: 55, 953 ve 512 bak şimdi bakkkkkkkkkkkkkkkkkkkkk

derim ki bu adama bak senin bu materyalist görüşüne göre, sen başka sayılar seçemezdin, bu üç sayıyı seçmek zorundaydın. çünkü determinizmde sen bu sayıları seçmek zorundaydın. çünkü bu görüşe göre önceki olaylar sonraki olayları belirler. yani önceki olaylar sonrakilerin sebebidir. onları varlığa getiren sebeptir. bu sefer ateist olduğunu söyleyen adam bas bas bağıracak ve "ne diyon sen ya, kafayımı yedin (bir de bu tip şahısların klasik bir tavrı vardır ki o da şudur: eğer karşısındakini bilgisiz görürse, buradan girer ve "sen cahilsin oku da gel" der. ama karşısındakini kendisinden bilgili görürse bu sefer de şunu der "sen okumuşsun ama karıştırmışsın!" ) elbette başka sayı da seçebilirdim, rakam mı yok, mal mısın nesin sen!" der.

soruyorum: ateizme göre bundan başka rakam seçemezdin, önceki olaylar bu adamı zorladı diye inanılır, ateizmde dolayısıyla determinizmde. şimdi soruyorum: ateistlere, bak senin görüşüne göre böyle bu ama teizmi yani allahı kabul etse bu sefer de seni zorlayan allahın ilmi olduğuna inanmak gerekiyor. yani iki düşünce sistemi de sana hür irade vermiyor. şimdi seç bakalımmmmmmmmmmmmm

hangisi sana daha mantıklı geliyor. ateizmde; eskiden olan olaylar mesela bin yıl önceki bir savaşta adamın birinin ok atması bile seni etkiliyor ve bu sayıları seçmende seni zorluyor. buna mı inanacaksın yoksa allahın bilmesinin seni zorladığına mı inanacaksın seç bakalım?

bu delilin kıymetini bilin bak, kimse sana bunu sormadı, bu da benden bir kıyak yani sana. kararını ver! hangisi sana mantıklı geliyor? ona göre yani. ateistsen ateistlik böyle yani. öyle kafana göre "ben hem seçimlerimde hürüm, hem de ateistim ya.." dersen öle gidersin zaten.. ama dediklerim delilli laflardır. bu kıyamı da unutmayın yani....

Yoruma sekme
Diğer sitelerde paylaş

dedi: birader anlayamadIgIm sey su neden bukadar din düsmanlarI varken durupda böyle ömrünü küfür ile mucadeleyle geçiren bir insan ile ugrasIyorsun!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!

cevap: ahhhhhhhhhhhhhhhhhh ahhhhhhhhhhhhhhhhhhhhhhhhhhhhh

bu nası soru böyle: içimi yaktın neden mi şundan bak bunun psikolojik bir yanıda var o da şu: yani dediğin gibi zaten insanların çoğu mesela turan dursunun kitaplarını okumaz verselerde okumaz korkar evet bende yıllar önce böyle yaptım okumak istiyom bi taraftan bi taraftanda korkuyom ya cevabını bulamadığım bir şeyle karşılaşırsam diye. çünkü böyle olursa ben çıldırırrım, buna dayanamam. bulmam lazım ama o zamanlar, yani 7 yıl önce falan kapasitem fazla yoktu kendime güvenim yoktu. din bu kitabını elime alır hafifçe açar böyle uzaktan bakardım arapça yazılar vardı. yani ürkerdim okumaya ah ne günlerdi sonra nasıl olduysa işte 5 sene önce falan okudum dursunun din bu adlı kitaplarını ama tam zamanında çünkü öğrenmiştim çok şey, dolayısıyla etkilenmedim. ama şunu söyleyeyim ki o kitabı bayağı bilgili biri okumazsa ayvayı yer bence. neden mi bak mesela bu turan dursunun bir yaptığı şey de şuydu: mesela islamda olan ama pek fazla kimsenin bilmediği şeyleri direkt olarak ortaya koydu. gerçekten dediği doğruydu ama halk bunu bilmiyordu, onlaa bu anlatılmamıştı. bu sefer okuyan şaşırdı kızdı ne bu böyle dedi. halbuki adam dediği şeyde delil de getiriyordu. buhari müslim gibi hadis alimlerinden örnekler veriyordu. şimdi kalkıpta buhari, müslim hadisleri öyle kolaylıkla inkar edilemez. bunu bilen dursun bu yolu da denedi. en fazla etkiyi bu yolla yaptı. bu sefer okuyanlar apışıp kaldı. mesela peygamberimizin recm yaptırmasından yani taşlayarak öldürttüğünden bahsediyordu galiba unuttum şimdi ve bazılarının gözlerini oydurttu onların kol ve bacaklarını çapraz kestirttiği ve onları sıcak bir yere attırıp onlar su diye bağırırken su da vermemiş olması hadisesini anlattı galiba tam emin değilim anlattı mı anlatmadı mı. evet bunlar doğruydu. ama insanlara anlatılmıyordu bunlar. bu rivayetler buhari, müslimde var yani son derece güçlü hadisler ama şimdi çoğunuz ilk kez duyuyor değilmi.

nursi meselesi, bak dursun gibi şahısların kitaplarını okumada halk bir içinden şartlanmışlıkla bunları okur. "bu adam din düşmanı benim imanımı çalmak istiyor" inancıyla gergin bir halde onu okur. peki neden okur? basit şundan: kendine yediremez bunu okumamayı. "korkuyom mu ya" der kendine, "kim bu dinsiz, ben bu kadar okudum" der. kendini kendine ispat etmek için okur. ancaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaak

kitaplarda anlatılan ve sağdan soldan duydukları , hayatını bu dine adamış diye anlatılan şahısların kitaplarını okurken insamlar öyle pek gergin olmuyor ve bu şahısları anlattıklarına karşı bir ön yargı pek olmuyor. yani bunlara son derece güveniyor. zaten bu şahısları eleştirmek için eleştirenin o konuda ondan daha bilgili olması gerekmektedir. bir de eleştirse bir çok tepki alır. en basiti "sen kimsin o şöyle alim böyle ulema sen kimsin ki" ( ve mesela şu örneği vereyimde görün: en basitinden ben bu nursi, fetullah gülen için dediklerimi sadece dediklerimi bir nurcu alsın ve onlara yani abilerine götürsün, bunları inceleyin desin ve onlar biraz bakıp sonra da "bırak bu dinsizi, buna uyma sen"dediklerinde o da ısrar etse, "ama öğrenmek istiyorum ya" dese ve bu yazdıklarımı onlara göstermeye, sormaya çalışsa ve bunları konuşmayı çok istediğini beyan etse iddia ediyorum ki o ortamdan kovulur onu da dışlarlar. bunu iddia ediyorum. forumlarda yazdıklarımı ve kitabımdaki bilgileri onlara anlatsa ve bunları sorsa bir süre sonra kovulurlar. iddia ediyorum hodri meydan.kendine güvenen varsa denesin görsün! ama unutmasın onlara soracağı temel soru "cüzi iradeyi allah mı yarattı" konusu olacak. onlar cüzi iradenin varsayılan ( emri itibari) bir şey olduğunu ve "harici vücudu yok" falan derler. üstelesin ve "yani bunu ( cüzi irade yani bir şeyi yapma isteğimiz, mesela ayağa kalkmak istedim ya, o mesela yani ayağa kalkmak düşüncesi bu örnekte cüzi irade olmuş oluyor. bazen daha karışık hale getirmek için "bu meyelandır" falan derler. aslında hepsi aynıdır. konuyu karışık göstermek için bunu yaparlar. (aslında ne demek istediklerini kendileri de pek bilmez, büyüklerinden duyduğunu anlatmaya çalışıyo o an.) güya çok karışık bir konuymuş izlenimi verirler,( halbuki çok basit bir şey soruldu onlara değil mi, neydi? şuydu: "ya benim seçimlerim bir düşünce ya sonuçta, bu düşünceyi ben de allah mı yarattı yani ben içki içmek istedim ve içtim ya abi ha, bu içki içmek düşücesini bana allah mı verdi yani abi? eğer allah verdiyse ben allahın ben de yarattığı düşünceyi nasıl olurda düşünmemeye kadir olabilirim abi ya") dolayısıyla soruyu soran verilen cevaptan bir şey anlamazsa kişiye şu mesaj verilmiş olur: "napalım senin kapasiten bu kadar, anlamadıysan suç benim değil senin" ve anlamayan artık daha fazla soru soramaz hale gelir. bunlar psikolojik savunma taktikleridir.

 

yılmasın devam etsin bu cengaver, onlar ( yani özgür iradeyi savunanlar özelikle nurcular) cüzi iradenin yaratılmamış (varsayılan bişe o ne ki ya kafanı bu kadar takıyon amaaan milleti namaz kılmaya teşvik et sen. bunlara kafanı yorma öyle, sen kimsin! ; ara sıra coşup bu ve benzeri lafları da savunma amaçlı kullanırlar ) olduğunu anlatmaya devam ettiklerinde, "cüzi iradeyi yani bu düşüncelemizi allah yaratmadı öyle mi?" falan desin, yine, "siz allahın yaratmadığı bir şeyin yani cüzi iradenin etkisini kabul ediyorsunuz, ama allahın yaratmadığı bir şey yani cüzi irade nasıl etkili olabilir ya" desin ısrarla bunu sorsun, en yakın zamanda o da atılır o toplumdan. kısa süre sonra yanında kimse kalmaz )

dolayısıyla bu şahısları eleştirmek güçtür. konuya geleyim, durum böyle olunca bu şahıslar samimi olarak inandıkları ve halka anlatmayı kendilerine görev saydıkları konular vardır ki başında da kader konusu gelir. ama bunu iyi niyetle yaparlar aslında okey mi ama bu kadar kolay değil elbette durum. bu adamlar yanıldı ve çok derin bir konu olması dolayısıyla (kendinde laf etme cüreti göremez) bu milletin ekserisi bunlara inanır. ben neden bu adamı seçtim ve araştırma yaptım? yani uyarıyorum, bunu seviyorsunuz ama bakın bu kişi bu konu da aldandı, yanlışa düştü, küfre gitti ve sizin buna karşı sevginiz gözünüzü kör etmesin! iyi düşünün, yanlışlarını da görün yani. o bakımdan aslında bu tip kimselerin yazdığı kitaplardaki hatalar yani bu kader konusundaki hatalı görüşlerin ve bunların topluma anlatılması aslında turan dursunun eserlerinden daha tehlikelidir! neden? yukarda söyledim, zira dursunun eserlerine karşı bir ön yargı ile okumaya başlanır genelde. kişinin reddetmeye kendini hazırlayarak başlar bunları okumaya. ama bu tip yani nursi tipi olanların, isim yapmışların (elmalılı hamdi yazır gibi o da inanmaz mesela kadere ) eserleri böyle değil. adam ilk etapta inkar etmek için değil, öğrenmek için okuyor. ve nursinin kullandığı dil ağdalı bir osmanlıcadır. bir çoğu bu ince laf oyunlarını göremez. yani zaten ince laf oyunları var, bir de ağdalı osmanlıca ile daha bir kamufle edilmiş durumda olur. hepten anlaşılmaz karaktere bürünüyor ve daha ilmi duruyor. daha yaklaşılamaz, sorgulanamaz imajı verilmiş oluyor.

 

o bakımdan böyle yaptım ve uyardım sizi kötü mü ettim?

Yoruma sekme
Diğer sitelerde paylaş

birader sorgulanamaz duruyor haaaaaaaa :excl::excl::excl: güldürme insanI :D:D:D dünya hukuk tarihinde ayrI bir yeri olan onca davaki nasIl olduklarInI bir arastIr istersen senin bile aklIna gelemiyecek sekilde yargIlanIyor RiSALE-i NUR eserleri ANCAAAAAAAAAK HEP BERAAT HEP BERAAT ki mahkemeler 1920lerde baslar 1990 lI yIllara kadar da devam eder ve günümüzedeki farklI satasma tarzI ise .......gibi vatandaslar arayIn okuyun ....belki imanInIzI kurtarmanIza vesile olur iNSALLAH..........

Yoruma sekme
Diğer sitelerde paylaş

Bir de benim bi sorum var.Zaman kavramı bildiğimiz daha doğrusu inandığımız üzere dünyaya mahsus bi olay ancak cennette bir meyveden çeşit çeşit lezzetler tadacağımız söylenir.(Kuran-i Kerim'de mi yoksa hadislerde mi ya da ilmihallerde mi geçiyor tam bilmiyorum).Çeşit çeşit lezzet tattığımız bir meyvenin aynı tatta olmadığını yani çeşit çeşit olduğunu anlamamız bir önceki tadı hatırlamamız anlamına gelecektir.Bu durumda zamanın dünyaya mahsus olmasını kabullenmek insan beyninin alamayacağı bir olay ama herşeyde olduğu gibi elbette bu da bir sınav herşey aşikar olsa ne ehemmiyeti var...[/quote

gelende anlaşıldığı anlamında zaman bu dünyaya has değildir ahirette de zaman sözkonusudur. zamandan kaçış olmaz. bunun nakil olarak delili ahiret hayatından bahsedildiğinde ebediyyen, sonsuza dek orada kalınacağını bildiren ayetler vardır, çeşitli tatlar var ancak bir meyveden birden fazla tat alınacağına dair kuranda ve hadiste bildiğim kadarıyla bahis yok, en son olarak sınav diyorsun, ya ne sınavı? çocuk bile bilir ki önceden belli olan şey için sınav ifadesi uygun düşmez. önceden biliyor ya allah ne yapacağımızı böylesınavmıolur

not: benim kasdettiğim o manadaki sorgulanamazlık değildi, yani dinsel bir şey ve sorgulanamaz gibi, manasını kasdettim

Yoruma sekme
Diğer sitelerde paylaş

kafama bişe dank etti: ben bu hür irade inancını araştırdım ama son dönemde şunu anladım ki : bu ateistlere bu delili kullanıp onları şaşırtıp dumura uğratma olayı. bunu yapcacağım:

iyi bi delil size; hem allaha inandığını söyleyen hem de ataeist olduğunu söyleyenlere karşı bir dumura uğratma delili bu yani özgür iradesi olduğunu savunuyor ya çoğunluğu, onlara dumur yapcam!

 

 

*** ateistlere karşı bu :

soru: tercih ettiricisiz tercih olur mu, olmaz mı? "olur" derse, o halde sebepsiz bir olay kabul etmiş olmadın mı? "evet oldum" derse, halbuki ateizm bunu kabul etmez. ateizme göre her olayın mutlaka meydana getirici bir sebebi vardır.

_eğer "olmaz" derse, bir ile bin arasında seçtiğin üç rakam hususunda sana bu tercihleri yaptıran nedir o halde? "geçmişteki olaylar" demesi gerekecek ki, bu da sonra anlatacağım "determinizm" olur ve ilzam yani susturulur.

 

_ bu da allaha inandığını söyleyen, hür iradeyi savunana karşı delil:

soru: tercih ettiricisiz tercih olur mu, olmaz mı?

"olur" derse, o halde sebepsiz bir olay kabul etmiş olmadın mı? "evet oldum" derse, madem öyle neden alemin de ( allahtan başka herşey )sebepsiz olarak meydana geldiğini kabul etmedin ve bunun sebebinin allah olduğunu söyledin? zira alem bütün olayların hepsidir; bir olay ile bütün olaylar olay olma olarak birdir. neden bir olay için sebepsiz deyip diğer olaylar sebeplidir dedin. bu farkı neye dayanarak yaptın?

_eğer "olmaz" derse, tuttuğun rakamlar hususunda sana bu tercihleri yaptıran nedir o halde? "allah" derse cebr olur ( yani hür iradesi olmadığını kabul etmiş saylır), "geçmişteki olaylar" derse ilzam yani susturulur.

 

** determinizmi anlatacam dediydim ya, eskiden "ateizmin bilinmeyen yönü determizm" diye başlık açmıştım, ordakini aynen yazıyım ya okey mi? hadi ama size araştırın ha; ansiklopedide vardır, bak determinizm veya belirlenimcilik diye, ya ne günlere kaldık, ateistlere ateistliği öğretiyoz yaaa... gülme işareti

 

_ determinizm belirlenimcilik demektir yani özgür irade yoktur kainatta demektir .siz bunu bir araştırın ben biraz anlatayım. sebep sonucunu zorunlu kılar demektir ve ama o sebebi de meydana getiren başka bir sebep vardır diye inanılır. sebep sonuç ilişkisi herşeye şamildir yani kapsar denir. dolayısıyla geçmişe doğru sonsuza dek giden bir olaylar zincirinde öncekiler sonrakileri etkiler diye inanılır okey mi. ancak burada determinizm devreye giriyor. yani ufak tefek dediğiniz bir olay bir düşünce dahi sonrasında olan şeyleri etkiliyor. böyle bakıldığında 100 yıl önce birinin sokağa çıkması bakın olayları nasıl etkiliyor. adam sokağa çıkmak istedi yolda yürüyor görünüşte önemsiz denebilir ama yolda bir kız görüyor tanışıyor ve evleniyor çocukları oluyor gibi ya da yolda biriyle kavga ediyor öldürüyor hapise düşünüyor ya da öldürülüyor okey mi? yani ufak dediğiniz bir olay bakın olayları nereye taşıyor. işte determinizm şunu diyor. madem ki bizim hareketlerimiz ve düşüncelerimiz kendi kendinin sebebi olamaz mutlaka onu meydana getiren sebebe muhtaçtır. ancak o sebep de başka sebebe muhtaçtır ve böyle sonsuza kadar giden bir olaylar zinciri vardır. o halde diyor bu determinizm, hür irade yoktur. zira sizin hareketleriniz ve düşünceleriniz önceki sebepler silsilesinin bir sonucudur. .

kısaca anlatmaya çalıştım. daha fazla detayı araştırın bulun. ansiklopedilerden determinizm konusunu araştırın. unutmayın muhakkak bir ateist: "ben determinist'im" demek zorundadır. eğer bunu demiyorsa o cahil cühalanın biridir. kendine göre bir anlayışı var demektir.

şunu diyorum. madem ki sen bir ateistsin o halde hür iradem var deme. bilmiyorsan öğren. bakalım böyle bir anlayışla yani hür iradenin olmadığı inancıyla yaşamak nasıl bir duygu.....

 

ÇAĞRI demiş ki:

peki sokakta gördüğü kızla evlenip evlenemeyeceğine karar veren kendi hür iradesi değil mi? Bu zinciri sonuçta kendi hür iradesiyle seçtikleri oluşturuyor.Yazıdaki bu açığa ne diyeceksin peki?

 

yav şunu dicem: zaten determinizmde sebepsiz olan bir olay kabul edilmez bu bi kere böyle okey mi? okey dersen devam ediyorum: madem ki sebepsiz olay olmuyor. o halde evlenip evlenmeyeceğine ilişkin kararının da bir sebebi olmalıdır. ancak bu sebebin de bir sebebi olmalıdır. görüldüğü gibi hangi olaydan, davranıştan, hareketten ve düşünceden , seçimden bahsedersen et. bu zincirin dışına çıkılmıyor. madem böyle. bu evlenip evlenmeme kararı da evvelden olan olaylarla belirleniyor demektir determinizme göre yani ateizme göre.

bu kadar basittir.

o bakımdan ididaa ediyorum ateist olduğunu söyleyenlerin tamamı na yakını bunu bilmezler.

 

ne diyon sen ya ben istedi mi düşünürüm derler. bana kimse karışmaz derler.

 

halbuki bu lafla öyle bir şey söylemiş oluyor ki haberi yoktur : söylediği ise şudur: benim düşüncelerim, seçimlerim hiç bir sebep olmadan meydana gelir demiş oluyor aslında : yani şunu söylemiş oluyor: bu düşünce kendi kendinin sebebidir demiş oluyor: bu ise zaten çok saçma bir şeydir. sorsan onlara : bir şey kendi kendinin sebebi olur mu? diye, yok ya olur mu öyle saçmalık derler .

 

*** öncelikle şunu söyleyeyim ki, bu kadar kitap okudum bir tanesi bile ateizmin başlangıç kabul ettiğini söylemedi. böyle bişey yok. delilin yok. kendi aklınla söylediklerin delil olmaz. tekraklıyorum: determinizm yani belirlenimcilik ateizmin olmazsa olmazıdır. ateizm bundan ayrı düşünülemez. determinizmi kabul etmeyen ateistler zaten kafalarına göre giden şahıslardır, onları kimse delil, ölçü almaz. sen, zaten ateistler başlangıç kabul etmez. zaten başmagıç kabul etmemek için madde ezeli ve öncesiz derler. maddenin başlangıcını kabul edemezler. zira bu söylendiğinde, "o maddeyi ne başlattı" sorusu sorulur. bu soruya muhattap olmamak için başlangıcı reddederler. ateizm bu düşünce üzerine kurulmuştur. sen de diyorsun ki ateizmin tek dayandığı bu görüş olmadan da ateizm savunulur. olmaz böyle şey. zira bu dediğin sebepsiz bir eseri kabul etmek demektir. bunu ateistler kabul etmez. bu çok açıktır. yüzyıllardan beridir böyle anlatılır. bak demokritos'tan beri gelen bu atomculuk düşüncesi beraberinde determinizm anlayışını getirmiştir. yüzyıllardan beri bu böyle bilinir. senin dediğini diyen kimse yoktur. varsa da o da bilmez zaten. yani bana kitaplardan delil getirebilirmisin? oysa ben açıkça söylüyorum. istediğin kitaba bak. determinizm diye hepsi ateizm ile ilgili bir görüştür bu der. ve anlatırlar dediğim gibi, yani özgür iradenin olmadığını.

 

bak mesela www.sifirforum.com forumunda determinizm başlığında ecsyast adlı biri şu yazıyı yazmış ve ateisttir. bak ne diyo:

haa evet zaten öyle her olay bir sonrakinin sebebidir,bu açıdan hür olmadıgımızda aşikar da sen bi inanan olarak farklı birşeyemi inanıyon yani. hem hatırladıgım kadarıyla sende hür iradeyi reddeden biriydin inanan olarak.

 

 

verdigin örnekle baban sokakta anneni görüp tanışmasaydı elbetteki sen olmayacaktın, tartışılacak birşeymi bu..

 

-bak bilen biliyomuş yaaaaaaaaa

 

"BİZ NAPIYORUZ BİZE SUNULANLARLA SEÇİM YAPIYORUZ." dedin

 

cevap: bu seçimlerin sebebi var mı? varsa onun sebebi var mı? demek ki bu seçimlerinde de hür değilsin. başka şeye tabisin.

 

-- not: allaha sövenlere soruyom: bu sövmeleriniz , mevcut mu değil mi? mevcut demi. devam ediyom: bu mevcut başka bir mevcuttan mı meydana geldi yoksa yokluktan mı meydana geldi?

"hiçten hiç birşey çıkmaz " akli delil gereğince bu mevcut başka bir mevcuttan çıkar demelisin. yani sen iraden de yine hür değilsin. çünkü bu davranışın senden önceki varlık tarafından yapılıyor. hani senin özgür iraden he.......

 

 

 

 

biri dedi ki:"herşeye niye sebep arıyorsunuz.

bir olay olabilir.

biz bu olayı değerlendirip A deriz

ama eminim ki aynı olay aynı şartlarda tekrar olsa bir B cevabı alınırdı.

etkileşim herşeydir.

ama kararı olaylar değil, biz veririz.

karar verme eylemini hissederek gerçekleştiririz.

esas olan budur.

insan sebepsiz yere gülebiliyorsa sebep aramanın gereği yoktur."

 

cevap:sebepsiz sonucu kabul edenleri kimse kabul etmez. eğer sen sebepsiz sonucu kabul ediyorsan, o vakit boş bir odada kendiliğinden bir buzdolabının olmasını da normal karşılaman gerekir. bunu normal karşılarsan seni normal karşılamazlar

 

bide bu anlatılanlar ışığında ateaistlerin neyi savunmak zorunda olduklarını bir hatırlayalım dimi:

_ işte size bir kıyakta benden!

düşünce tarihinde böyle delil yok ha ona göre: ateistler bunu iyi değerlendirmelidirler, lamı cimi yok:

kim ne derse desin bir gerçek var ki o da şu: ister teist ( allaha inanan )ister ateist( allaha inanmayan) olsun, hür iradeye yer yoktur. bu iki düşünce sisteminde. bunu bilmeyenler için konuşursak, kendi sorunu ve hatasıdır bu. bu kadar anlattım( dünya tarihinde bu konuyu benim kadar açıklayan da olmadı bak ona göre): bakın görün

ateizmde, determinizm ( belirlenimcilik)vardır ve hür iradeye yer yoktur (ama ateistlerin tamamına yakını bu durumdan habersizdirler) teizmde ise allah önceden bilir olayları ve yine hür irade yoktur. bakmayın siz bunun dışında laf edenlere.. onlar ayakta rüya görüyor ( ilim dünyası bunları zaten adam yerine koymaz da onlar kendini adam sanır. iki santimetrekare dünyaları vardır, o kadar, dünyayı bundan ibaret sanırlar. ve kendilerini dinleyen insanları her zaman bulurlar bu onlara yeter. yüzlerce kitapta gördüklerim budur!: şimdi ateistlere şu soruyu soruyorum: bir ile bin arasında üç tane karşık sayı seçin; yani karışık, mesela adamın biri dedi ki: 55, 953 ve 512 bak şimdi bakkkkkkkkkkkkkkkkkkkkk

derim ki bu adama bak senin bu materyalist görüşüne göre, sen başka sayılar seçemezdin, bu üç sayıyı seçmek zorundaydın. çünkü determinizmde sen bu sayıları seçmek zorundaydın. çünkü bu görüşe göre önceki olaylar sonraki olayları belirler. yani önceki olaylar sonrakilerin sebebidir. onları varlığa getiren sebeptir. bu sefer ateist olduğunu söyleyen adam bas bas bağıracak ve "ne diyon sen ya, kafayımı yedin (bir de bu tip şahısların klasik bir tavrı vardır ki o da şudur: eğer karşısındakini bilgisiz görürse, buradan girer ve "sen cahilsin oku da gel" der. ama karşısındakini kendisinden bilgili görürse bu sefer de şunu der "sen okumuşsun ama karıştırmışsın!" ) elbette başka sayı da seçebilirdim, rakam mı yok, mal mısın nesin sen!" der.

soruyorum: ateizme göre bundan başka rakam seçemezdin, önceki olaylar bu adamı zorladı diye inanılır, ateizmde dolayısıyla determinizmde. şimdi soruyorum: ateistlere, bak senin görüşüne göre böyle bu ama teizmi yani allahı kabul etse bu sefer de seni zorlayan allahın ilmi olduğuna inanmak gerekiyor. yani iki düşünce sistemi de sana hür irade vermiyor. şimdi seç bakalımmmmmmmmmmmmm

hangisi sana daha mantıklı geliyor. ateizmde; eskiden olan olaylar mesela bin yıl önceki bir savaşta adamın birinin ok atması bile seni etkiliyor ve bu sayıları seçmende seni zorluyor. buna mı inanacaksın yoksa allahın bilmesinin seni zorladığına mı inanacaksın seç bakalım?

bu delilin kıymetini bilin bak, kimse sana bunu sormadı, bu da benden bir kıyak yani sana. kararını ver! hangisi sana mantıklı geliyor? ona göre yani. ateistsen ateistlik böyle yani. öyle kafana göre "ben hem seçimlerimde hürüm, hem de ateistim ya.." dersen öle gidersin zaten.. ama dediklerim delilli laflardır. bu kıyamı da unutmayın yani....

- not: yani ateist bu örnekte bin yıl önceki bir adamın ok atmasının kendisinin bir ile bin arasında karşık olarak 100 rakam seçmesini etkilediğine inanmak ve kendisini zorladığına inanmak durumundadır inancı gereği. buna mı inanmak mantıklı yoksa önceden neyi seçeceğini allahın bilmesinin sonucu bir zorlanma altında olduğuna inanmak mı daha mantıklı hangisi seç bakalım... okun atılması mı seni zorladı heeeeeeeeeeeeeeee

buna mı inanacan yaaaaaaaaaaaaaaa

fıttırcan işte , ya allaha inancan ya fıttırcan

Yoruma sekme
Diğer sitelerde paylaş

Katılın Görüşlerinizi Paylaşın

Şu anda misafir olarak gönderiyorsunuz. Eğer ÜYE iseniz, ileti gönderebilmek için HEMEN GİRİŞ YAPIN.
Eğer üye değilseniz hemen KAYIT OLUN.
Not: İletiniz gönderilmeden önce bir Moderatör kontrolünden geçirilecektir.
Примечание: Ваше сообщение будет проверено модератором перед отправкой.

Misafir
Bu başlığa cevap yaz

×   Zengin metin olarak yapıştırıldı..   Onun yerine sade metin olarak yapıştır

  Only 75 emoji are allowed.

×   Your link has been automatically embedded.   Display as a link instead

×   Önceki içeriğiniz geri getirildi..   Editörü temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

 Paylaş

×
×
  • Yeni Oluştur...

Önemli Bilgiler

Bu siteyi kullanmaya başladığınız anda kuralları kabul ediyorsunuz Kullanım Koşulu.