Zıplanacak içerik
  • Üye Ol
ugery

CİNLER (Kısa öykü)

Önerilen İletiler

CİNLER

 

Yağmur şiddetini iyice artırırken, gökyüzünde çakan şimşeklerden biri kayboluyor, ardından hemen bir başkası meydana çıkıyordu. Öğlen vakitleri olmasına rağmen, bulutlar yüzünden ortalık da epeyce kararmıştı.

On iki yaşındaki Erkin yürümeye devam etmiş olsaydı, yirmi dakikada dedesi ve ninesiyle birlikte yaşadığı evine ulaşabilirdi. Fakat o, yağmurun şiddetini azaltacağı ana kadar bir yerde beklemeye karar vermişti. Bardaktan boşalırcasına yağan nisan yağmurundan korunmak için de, en hatalı yolu tercih etmişti. Kaldırım boyunca sıralanan en büyük ağacın altına girerek, onun geniş ve aralarından su sızmayan yaprakları sayesinde kendisini güvenceye aldığını düşünmüştü.

Ama bu düşüncesi kısa bir süreliğine geçerli olmuştu, çünkü paratoner görevi gören o en büyük ağacın yakınına yıldırım düşmüştü. Yakını dediysek de yanı başına; tam olarak Erkin'in üzerine...

Yıldırımın düştüğü anda Erkin’in ayakları yerden kesilerek yüzüstü yere kapaklanmıştı. Sakin bir mahallenin içindeydi ve o saatlerde in cin top oynadığı için, onu kimseler de görememişti. Bir süre boyunca yarı baygın bir halde öylece yattıktan sonra gözlerini açtı. O durumda ne kadar kaldığını hatırlayamıyordu.

Biraz kendisini toparladığı anda, en azından hayatta kaldığı için şükürler ediyordu. Ama acaba çok mu erken davranmıştı? Çünkü az sonra yaşayacakları, belki de “keşke ölseydim” dedirtecekti...

Kalkmak için ellerini kaldırıma koyup dizlerini yere dayadığı anda, hafif emekleme pozisyonundaymış gibiydi. Düşüncesi, bir an önce ayağa kalkıp evine gitmekti; ama kulağının dibinde “gooolll” diye bağıran birisinin sesini duyunca irkilerek yere kapaklandı. Tekrar kendisini toparlayarak ayağa kalktığındaysa, bacakları zangır zangır titriyordu. Bunun sebebi, yanıbaşında gördüğü ucubeydi.

Köşelerindeki hafif yumuşak hatları olmasa, neredeyse kare küp kafalı bir adamdı. Adam da sayılamazdı; zira iki karış kadar uzunluktaki -fillerin hortumunu andıran- burnu, üzerinde kaş bulunmayan iri gözleri ve kocaman kepçe kulakları vardı. Gövdesinde bulunan tek bir kolunun üzerindeki eli ise üç parmaklıydı ve hepsinin boyu da aynıydı.

Kollarından biri kopmuş değildi. Gerçekten de sadece bir kolu vardı ve o da gövdesinin önünde, göğüs kafesinin üzerindeydi. Alt kısmındaysa üç bacağı vardı.

Erkin korku dolu gözlerle karşısındaki mahlukâta bakarken avazı çıktığı kadar bağırarak çığlık atmak istemişti, ama sanki bir şeyler ona mani oluyordu.

O sırada faltaşı gibi açılmış gözlerle baktığı karşısındaki yaratık, ona dönerek konuşmaya başladı. “Moruk sen uyuduğun için göremedin, bizim keratalar çok güzel bir gol attı.”

Erkin korku ve şaşkınlıktan kekeleyerek sordu. “Bizimkiler mi?”

“Evet.”

“Bizimkiler kim ki?”

“E tabii ki cinler canım.”

“Neee!?”

Yağmur halen devam ediyordu ve yaprakların seyrek olduğu noktalardan süzülen damlalar, Erkin’i başından aşağıya doğru ıslatıyordu. Fakat o, bedeninde yağmurun temas etmesiyle ilgisi olmayan bir soğukluk hissetmişti. Onun hissettiği şey, alnından ve vücudunun her yerinden boşalan soğuk terlerdi. Vücudunun tüm tüyleri diken diken olmuş bir halde yaratığa bakarken, o ise göğsünün üzerindeki kolunu uzatarak kendisine bir noktayı gösteriyordu.

“İşte yine gole gidiyoruz! Haydi oğluuum, hadi atın bunu!”

Erkin sol tarafına dönüp onun gösterdiği noktaya bakınca tüyleri iki misli fazla dikleşmişti, ayrıca vücudunun bir noktasında da sıcaklık hissetmişti. Islak bir sıcaklıktı bu... Korkudan altına işemişti, çünkü orada maç yapan birbirinden ********* yaratıklar vardı.

Karşısındaki yaratık; “Pufff, yine kaçırdılar yaa!” diyerek üzüntüyle başını öne eğerken, onun yanına başka bir mahlukât daha gelmişti. Tüylü, çirkin, ucube bir şeydi; ama iki kolu ve bacaklarıyla insan anatomisine daha yakın bir vücuda sahipti. Kollarını arkasından kavuşturmuştu, herhalde bir şeyler saklıyordu.

Bu mahlûkatın Erkin’in gördüğü ilk yaratığa bakıp pis pis sırıttığı anlarda; o *********, sivri ve biçimsiz sapsarı dişleri de ortaya çıkmıştı.

“Ne oldu, heyecanlandın mı yavruuum?” diyerek, yaratıkla dalga geçiyordu.

“Şans eseri bir gol attınız diye, bizi yenebileceğinizi mi sandınız?”

Erkin korku dolu gözlerle iki çirkin yaratığa bakarken, bu kez ilk gördüğü cin konuşmaya başlamıştı.

“Hadi ordan, sevimsiz in seni... Elbet sizi bir gün yeneceğiz, hazırlıklı olun.”

Diğer mahluk, “Hah hah ha! Bugün de yenemeyeceğiniz kesin ama... Fazla heyecan yapmaman için sana skoru hatırlatayım dedim. Bak, skor tabelasını da yanımda getirdim.” deyip arkasında sakladığı şeyi meydana çıkarınca; Erkin’in beti benzi atmış, avazı çıktığı kadar bağırarak kaçmayı istemişti. Ama bulunduğu yerden kımıldayamamış ve tek bir kelime dahi edememişti. Çenesi düşecekmişcesine açılan ağzı ve korku dolu gözleriyle o şeye bakarken, kasıklarında yine tatlı bir sıcaklık hissetmişti. Dizleri de zangır zangır titriyordu.

Sevimsiz mahlukatın sağ elinde tuttuğu şey; biçimsiz suratlı ve gövdesi olmayan bir kafaydı. Sadece kafa!..

Yaratık, saçlarından tuttuğu kafayı kaldırarak suratına bakarken, ona sormuştu. “Söyle lan Abidin; skor kaç kaç?”

“İnler 22, cinler 1 abi...”

Skoru söyledikten sonra, gövdesiz baş bir spiker edasıyla sözlerine devam etmişti.

“Maçta artık son 20 dakika ve geçmiş senelerin istatistiklere bakıldığında; cinlerin bu maçı çevirmesi imkânsız gibi görünüyor. Sayın seyirciler, şimdi de son beş senenin skorlarını veriyoruz. Geçen sene, inler 32, cinler 0; ondan önceki sene, inler 27, cinler 0; bir önceki sene, inler 29, cinler 0; daha önceki sene, inler 35, cinler 0 ve beş sene önceki skor; inler 19, cinler 0... Bunun dışında bir dikkat çekici istatistik daha var; cinlerin bugün atmış olduğu gol, 262 yıl sonra gelen ilk gol oldu... Bundan 262 sene önce Ritvane adlı cinin gol attığı maçta; inler, cinleri 37’ye 1 mağlup etmişlerdi. Son 753 senedir, cinlerin inlere karşı galibiyeti bulunmuyor sayın seyirciler. İlk ve tek galibiyetlerini, turnuvanın düzenlenmeye başladığı 754 sene önce; Tanjuente isimli cinin attığı golle 1-0 kazanmışlardı...”

Elinde sadece kafadan ibaret olan skor tabelasını tutan mahluk, bir kahkaha daha attıktan sonra konuşmaya başladı.

“Hortum burun, neden heyecan yapmaman gerektiğini anladın mı şimdi? Siz bizi asla yenemezsiniz. Bize her zaman yenilmeye mahkumsunuz! Ehe, ehehe...”

En son sözleri hortum burunu çok kızdırmıştı. Gözleri o anda sinirden kan çanağına döndü, “Şimdi sana dersini vereceğim! Bizimle dalga geçmenin ne demek olduğunu göstereceğim sana!” diyerek, üç parmağının bulunduğu eliyle karşısındaki mahlukâta bir tokat attı.

Ardından, “Sen cin çarpmasının ne demek olduğunu bilmiyorsun galiba...” diye konuşmasına devam ederken; karşısındakinin kafası gövdesinden ayrılarak yere düşmüştü. Yerde bir iki kez yuvarlanıp durduktan sonra, sitemkâr gözlerle hortum buruna bakıp konuşuyordu.

“Abi ayıp ettin şimdi! Latife yapıp takıldık diye, böyle mi yapman lazımdı? Altı üstü bir futbol maçı, bu kadar kızacak ne var ki?”

O sırada bütün bu olanları gören Erkin, titreyen kollarına ve bacaklarına hakim olamıyordu. Her an yere yığılıp kalacakmış gibi hissediyordu kendisini...

Hortum burunun cezalandırdığı yaratığın başsız haldeki gövdesinin elinde duran skor tabelası konuşmaya başlamıştı. Başsız olmasına rağmen gövde halen ayakta duruyordu.

“Abi ben 275 senedir skor tabelası görevini yapıyorum ve artık çok sıkıldım. Eğer izin verirsen; hazır arkadaşın kellesi de yere düşmüşken, bu gövdeye ben yerleşip tabela görevini arkadaşa devredebilir miyim?”

O anda pür dikkat maça odaklanmış olan hortum burun, “Benim dikkatimi dağıtma! Ne yaparsan yap, yalnız maçın bitmesine kaç dakika kaldığını söyle bana.” diyerek, tabela kafaya bakmadan konuşmuştu.

“Efendim 17 dakika kaldı...”

Hortum burun, “17 dakika ha! Bu iyi. Halen maçı çevirmemiz için yetecek süremiz var.” diye mırıldanırken, skor tabelası; “Hadi oğlum, beni omzunun üzerine yerleştir bakalım.” demişti.

Başsız gövdenin uzvu sağ el hiç ikiletmeden onun bu isteğini yerine getirmiş, sonra diğer el de devreye girerek, kafayı sağa sola oynatarak iyice yerleştirmişlerdi. Bu kafa, o gövdeden ayrılandan daha küçük olduğu için biraz eğreti durmuştu.

Erkin büyük bir şok içerisinde bu olanlara bakarken, yerde duran kafa konuşmaya başladı.

“Kardeş ayıp ediyorsun ama! O benim gövdem, lütfen bırak onu...”

“Olmaz! Sen de biliyorsun ki, bir kafa koptuğu zaman asla kendi gövdesine kavuşamaz. O yüzden şimdi sana anlatacağım geçmiş istatistikleri iyi ezberle; bundan sonra yeni bir gövdeye kavuşuncaya kadar skor tabelası olarak sen görev yapacaksın.”

Bunları söyledikten sonra eliyle yerdeki kafayı alıp, ona bir şeyler anlatarak oradan uzaklaşmıştı.

Erkin bütün bu olanların başına neden geldiğini anlamıştı. Büyük sözü dinlememek!..

Altı sene önce annesi ve babasını bir trafik kazasında kaybetmesinin ardından; babasının sık sık “bizim moruklar” diye bahsettiği dede ve ninesi onu sahiplenmişlerdi. Ona anlatılanlara göre, babası ve annesi bir hayli ilerlemiş yaşlarda evlenmişlerdi. Kendisi dünyaya oldukça geç geldiği için, dedesi ve ninesi kendisine çok yaşlı görünüyordu.

O gün, altı senedir ona babalık yapan dedesinin, “Evden çıkarken yanına şemsiye de al oğlum. Bugün iyi yağmur indirecek, çok kötü ıslanırsın.” demesine rağmen, kendisi onun bu sözünü umursamamıştı. O da iki ihtiyarı babası gibi moruk olarak değerlendiriyor ve onların sözlerini pek dinlemiyordu.

İşte o gün, yağmur tahmin ettiğinden de şiddetli olunca, ıslanmamak için ağacın altına sığınmıştı. Oysa elinde bir şemsiyesi olsaydı yağmur altında bile yürüyerek eve ulaşabilirdi, ama o söz dinlememişti. Dedesi daha öncelerden de; şiddetli yıldırımların oluştuğu yağmurlu günlerde, ağaçların altında beklenmemesi gerektiğini söylemişti. O sözleri de umursamamıştı.

Başına gelen bu talihsizlik, yani cinlerle karşılaşması; üzerine yıldırımın düşmesi sonucunda oluşmuştu. O çarpmanın etkisiyle bir mucize gerçekleşmiş ve diğer boyutun kapıları da kendisine açılmıştı. Gerçi bu mucize onun pek de istediği bir şey değildi, çünkü komşu çocuklarından kendi yaşlarındaki “**** Rıfkı” lakaplı arkadaşı, senelerdir cinlerle ilgili çok korkunç hikâyeler anlatırdı. Kendisi o zamana kadar hiç karşılaşmamış olsa dahi, cinlerden oldum olası korkardı. Dedesinin söylediği sözleri dinlemeyince, şimdi onlar da kendisini görmeye başlamışlardı ve belki de hayatının sonuna kadar her gün musallat olacaklardı.

Büyük bir pişmanlık duygusuyla aklından bu düşünceler geçerken, hortum burun kendisine sormuştu.

“Sen kaç yaşındasın moruk? Oldukça ihtiyar görünüyorsun.”

Kekeleyerek cevap vermişti. “On iki.”

Hortum burunun gözleri halen maç yapanlara dönüktü; ama bu cevap üzerine gevrek bir kahkaha atarak Erkin’e baktı. Gözlerini tekrar maç yapanlara çevirirken alaycı bir şekilde ve gülerek konuşuyordu.

“Seni gidi moruk seni... Yaşını küçük göstermeye çalışıyorsun ha! Heh heh he... Sen gerçekten komik birisine benziyorsun. Şu maç biter bitmez seninle uzun uzun konuşalım. Seni gidi matrak moruk!”

Erkin’in alnından yine soğuk terler boşalmaya başlamıştı. Zaten tiksinerek ve korkuyla baktığı bu ********* herifle, bir de uzun uzun konuşmak mı?.. Hemen oradan tüymeliydi.

O sırada yaratık tekrar konuşmuştu. “Moruk bana bir sigara versene...”

“Sigaram yok. Ben hiç kullanmadım, bundan sonra da kullanmayacağım. Çünkü çok zararlı...”

O kekeleyerek bu sözleri söylerken, yaratık gözlerini maç yapanlardan çevirerek Erkin’e öfkeyle baktı.

“Bana yalan söyleme, az önce o beyinsize yaptıklarımın aynısını sana da yaparım. Çabuk bir sigara ver!”

Erkin korku dolu gözlerle “tamam” diyerek, sanki paketi arıyormuş gibi ceplerini karıştırıyordu. Hortum burunun üç parmaklı elini kendisine doğru uzatıp gözlerini tekrar maç yapanlara çevirdiği sırada ise, bacaklarına nasıl ve ne zaman geldiğini anlayamadığı bir kuvvetle koşmaya başlamıştı. Bir yandan da avazı çıktığı kadar bağırıyordu.

“Dedeeeee! Kurtar beniii!”

O kaçarken yaratık hamle yapmamıştı ama, arkasından tehditler savurarak bağırıyordu. “Bak moruk, bu maç bizim açımızdan çok önemli olduğu için yerimden kımıldamıyorum, ama maç bittiğinde peşine düşüp seni yakalayacağım! Senin sadece kafana değil; ellerine, kollarına, ayaklarına ve bacaklarına da, ayrı ayrı cezalar vereceğim. Bittin sen!”

Bu tehdit dolu sözleri söyledikten sonra maçı izlemeye devam ederken, Erkin ise arkasına bile bakmadan ağlayarak koşmaya devam ediyor, o sırada da düşünüyordu. Normalde, eve o mesafeden yürüyerek 20-25 dakikada ulaşıyordu. Ama o andaki temposu hiç bozulmazsa, koştuğu için 13-15 dakikada ulaşabilirdi. İnler ve cinlerin maçlarının bitmesine de, neredeyse bir o kadar dakika kalmıştı. Acaba cinler ne kadar hızlı koşuyorlardı? Bir iki dakika içerisinde, kendi gelmiş olduğu mesafeyi hızla geçerek karşısına çıkabilir miydi?

Yolda koşarak ilerlerken bazı insanlarla karşılaşmıştı. Onlardan yetişkin olan bir ikisi, “Neyin var oğlum, kimden kaçıyorsun?” diye sormuşlardı; ama durup hiç birine cevap vermemişti. Zaman kaybetmek istemiyordu ve etrafında insanlardan daha çok cinler vardı. Nereye doğru gittiğini hortum buruna söyleyip, kendisini yakalamasını sağlayabilirlerdi. O zaman, “Ne’n var oğlum?” diye soran insanlardan hiçbirisi ona yardımcı olamazlardı. Ama cin kendisini yakalamadan önce evine ulaşabilirse, dedesi ve ninesi onları def edecek duaları biliyordu. Kendisine ancak o iki moruk yardımcı olabilirdi.

Dedesinin iki katlı evine geldiğinde, “Dedeeee!” diye bağırarak kapıyı yumrukladı. Kapıyı açan olmuyordu ve hiç ses seda yoktu. Titreyen ellerini ceplerine sokup kendi anahtarını ararken, kapıya arkasını dönmüştü. Cinin kendisine yetişip yetişmediğine bakıyordu. O sırada anahtarı bulup cebinden çıkarmıştı, ama zangır zangır titreyen elleri yüzünden onu tutamayıp yere düşürmüştü. Yerden alıp kapının deliğine sokmaya çalıştığında da epey bir terlemişti.

En sonunda kapıyı açarak içeri girmiş ve kapatmadan önce de son bir kez daha dışarıya bakmıştı. Hortum burun yoktu ama, bahçelerinde pek çok cin vardı. Kendisiyle ilgilendikleri söylenemezdi; daha çok aralarında muhabbet ediyor gibi görünüyorlardı. Yine de bir kaç tanesiyle göz göze gelmişti.

Kapıyı kapatıp içeriye girdiği vakit bütün odaları dolaşmıştı, çünkü her ikisi de yaşlıydı ve herhangi bir odada uyuklamış olabilirlerdi. O yağmurlu günde iki moruğun bir yerlere gideceklerini sanmıyordu, ama o anda ikisi de evde değillerdi. Bunun üzerine mutfağa geçip masanın üzerine baktı. Bazen, “Biz falancalara gidiyoruz; dolapta şu, şu yemekler var, ısıtıp ye... Şu saatlerde döneriz.” gibilerinden notlar bırakırlardı. Fakat öyle bir not göremedi.

Üzgün bir halde salona doğru geçerken, kapının tıklatıldığını duyunca irkildi. Aralıklı ve üç kere çalmıştı.

“Tak... Tak... Tak...”

O anda beti benzi attı. “Kim o?” diye sormamıştı bile; hortum burun olduğundan neredeyse adı gibi emindi. Eğer yaşlı moruklar gelmiş olsalardı, kapıyı kendi anahtarlarıyla açarlardı. Gelen hortum burun değil de bir komşuysa bile, onların da canları cehennemeydi... Çok sıkıntılı bir durumda olmasaydı; elbette ki, “Kim o?” diye sorarak kapıyı açabilirdi. Ama o gün kendisini mazur görmeleri gerekirdi, çünkü başına çok büyük bir bela musallat olmuştu.

Ayaklarının ucunda sessizce ve adeta koşar adımlarla, üst kattaki kendi odasına çıktı. Kapısını yavaşça açıp yavaşça da kapamıştı ki, koca burunlu kendisinin evde olduğunu anlamasın... Sonra yatağına uzanıp yorganının altına girdi ve kafasının üzerine kadar çekti...

Sol tarafında bulunan ve açık olduğunu gördüğü perdesini kapatmamıştı; hortum burun dışardan odaları gözetliyorsa evde olduğunu anlayabilirdi. Yatağındayken yönünü sadece tülleri çekili olan o pencereye doğru dönmüştü ve yorganın altında adeta nefes bile almadan, cenin pozisyonunda yatarak uzun bir süre beklemişti. Sonrasında herhalde uyuyup kalmış olmalıydı ki, gözlerini açar açmaz pencereden gökyüzünü görmüştü.

Gökyüzü karanlıktı, gece olmuştu. Ama yağmur aynı şiddetiyle devam ediyordu. O anda birden, sağ tarafında kesik kesik soluyan bir varlığın olduğunu hissetti. Hızla sağ tarafına dönüp baktığında, onu görmüştü... Hortum burun hemen yanı başında duruyordu!

Panik halinde, “Dedeeeee!” diye bağırarak yatağında doğrulunca; karşısındaki hortum burunun, “Oğlum dur! Köftehora bak hele... Ne bağırıyorsun? Kalbime indirecektin!” dediğini duymuştu.

“Dede?”

“Hay dedenin şarap çanağına sıçayım! Sanki ilk kez mi gördün beni oğlum?”

“Ama dede, ben seni cin zannettim.”

“Cin mi? Asıl cin sensin lan; sıpaya bak hele!”

“Dede, cinler beni rahatsız ediyor. Siz onları def edecek duaları biliyorsunuz, kovun onları! Cinlerden birisi beni cezalandırmak için peşime düştü, çok korkuyorum.”

“Ulan şu Rıfkı denen deli oğlanın her anlattığına inanma demiyor muyum ben sana? Cinler size musallat olacak kadar salak mı? Vallahi onlar sizi değil, siz onları çarparsınız vesselam. Fırlamalar sizi...”

“Ama bugün eve gelirken gördüğüm inler ve onlarla maç yapan cinleri sen de görmüş olsaydın, böyle konuşmazdın dede! Onlardan biri benim kafama, kollarıma ve bacaklarıma ceza vereceğini söyledi.”

“Heh heh heh he! Şimdi anlaşıldı senin durumun. Sen bugün hiç dışarı çıkmadın ki kerata... ‘Dede, biraz dışarı çıkabilir miyim?’ deyince, ben de sana; ‘Oğlum bu yağmurun altında dışarda ne yapacaksın. Şimdi in cin top oynuyordur bu havada... Arkadaşlarının hiçbiri de dışarı çıkmamıştır.’ demiştim. İlle de çıkacağım dersen benim büyük şemsiyemi al demiştim ama, sen onu taşımaya üşendiğin için almayıp odana geçtin. Ninenle ben de hiçbir yere gitmedik zaten. Sen bunları rüyanda görmüşsün güzel oğlum.”

“Hayır, dışarda ağacın altında dururken benim kafama yıldırım düştü. Ben de ondan sonra cinleri görmeye başladım.”

İhtiyar yine gülerek konuşmasına başlamış, “Lan kerata, sen bütün gün odandaydın. Bir ara uyuyup kaldığında rüyana böyle ilginç şeyler girmiş. Zaten az önce odaya geldiğimde yorganın da yere düşmüştü, ben yerden alıp üzerini örttüm. Hadi şimdi güzel güzel uyu. Ya da uykun kaçtıysa gel salona, biraz televizyona bakalım. Zaten saat çok geç sayılmaz.” dedikten sonra da, sırtını dönüp odanın kapısına yönelmişti.

Erkin: “Ben cinleri gerçekten gördüm dede...”

Dedesi bir kahkaha atarak son noktayı koymuştu.

“Yorgan üstünde değildi oğlum. Kıçın açıkta kalmıştı, böyle kâbuslar görmen normal...”

 

* * *

 

Erkin, dedesinin odadan çıkmasının ardından mırıldanmaya başladı.

“Rüyamda görmüşüm ha? Bu çok iyi. Demek ki bir daha o hortum burunla ve kesik kelleyle karşılaşmayacağım...

Ama alacağın olsun moruk! Kıçın açıkta kalmıştı da ne demekmiş? Babamın ölmeden önce sizin hakkınızda söylediği sözleri çok iyi hatırlıyorum. Yanınızdayken söylemezdi ama, annemle konuştuklarında duyuyordum. Size moruklar derdi. Gerçekten de haklıymış; nenem de, sen de, iki ihtiyar moruksunuz!

Ama sizleri çok seviyorum. İyi ki varsınız...”

Bu sözlerinin ardından onların yanına gitmek için ayağa kalkmıştı ki, pijamasının alt kısmındaki ıslaklığı fark etti.

Tekrar yatağına geçip yorganını üzerine çekti...

 

U. GERÇEK

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş

İletiniz moderatör kontrolünden geçtikten sonra sitede gösterilmeye başlanacaktır. Eğer buna maruz kalmak istemiyorsanız lütfen hemen bir ÜYE OLUNUZ.

Misafir
İletinizi misafir olarak gönderiyorsunuz. Eğer üye iseniz lütfen GİRİP YAPARAK gönderiniz.
Bu başlığa cevap yaz

×   Zengin metin olarak yapıştırıldı..   Onun yerine sade metin olarak yapıştır

  Only 75 emoji are allowed.

×   Your link has been automatically embedded.   Display as a link instead

×   Önceki içeriğiniz geri getirildi..   Editörü temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.


×

Önemli Bilgiler

Bu siteyi kullanmaya başladığınız anda kuralları kabul ediyorsunuz Kullanım Koşulu.