Jump to content
Sign in to follow this  
GeceKuşu

Ateist Mistik_Eric Fromm- Kitap Özeti

Recommended Posts

Kitap Adı: Ateist Bir Mistik ERİC FROMM

Kitabın Yazarı: M. Doğan KARACOŞKUN

Basım Yılı ve Yeri: 2006, Samsun

 

Eric Fromm’un Hayatı ve Düşünce Temelleri

Eric Fromm (1900- 1980), Alman asıllı ABD’li bir psikanalist ve sosyal bilimcidir. Yahudi asıllı bir ailenin tek çocuğu olarak Frankfurt’ta doğmuştur. Felsefe, psikoloji ve sosyoloji öğrenimi almış ve psikanaliz dalında eğitim görmüştür. 1933’te Yahudiler üzerindeki baskıdan dolayı Amerika’ya göç etmiştir ve üç evlilik yapmıştır.

 

Fromm ailesi, Yahudi geleneğine aşırı derecede bağlıdır. Fromm’un ataları, Talmud’u okuyup yorumlamakla günlerini geçiren, dünyevi işler olan ticaret gibi ilişkileri olmayan haham kimselerdir. Atalarından aldığı Yahudiliğe ilişkin eğitimi ve zihinsel birikimi, hayatında oldukça önemli bir işleve sahiptir.

 

Fromm, politik sistemler arasında en insancıl olanın demokratik sosyalizm olduğuna inanmaktadır. Gerçekte Marksist düşüncede ifadesini bulan demokratik sosyalizmin insanlığın reçetesi olduğunu iddia etmektedir.

 

Fromm, 11920’li yılların sonlarında kurumsal dinleri eleştirerek geleneksel dini yapılara karşı çıkmış ve dini pratiklerden uzaklaşmıştır. Tüm kurumsal dinleri, akıldışı davranış formları olarak görerek, geleneksel Yahudilikten kesin bir şekilde uzaklaşmıştır.

 

İnsan ilişkin özgürlükçü ve kendilikçi yaklaşımı çerçevesinde, Yahudiliği de içine alan bir bütünsel düşünceyi savunmaya başlamıştır. Lundgren’e göre o, aşkın bir Tanrı’nın varlığını inkar etmekle birlikte mistik bir dindardır. Yani kendi ifadesiyle, “ateist bir mistik” tir.

 

Amerika’da kurulan Enstitüdeki hedefe uygun psikoloji üretme görevi Fromm’a verilmiştir. Fromm da, Marksizm ve Freud psikolojisini sentezlemiş ve bunu sık sık Yahudilikle de buluşturmuştur. O, bunu yaparken, her bir inanç ve düşünce sistemini kendine özgü yorumlarıyla revize etme yoluna gitmiştir. Hümanistik inanç diyebileceğimiz bir temel felsefeyi esas alan Fromm, oluşturduğu yeni sentezi, dini olarak nitelemiştir.

 

Bir psikanalist olması sebebiyle Fromm, düşünce temellerini önemli derecede Freud düşüncesi üzerine oturtmuştur. Ancak Freud’un ortaya koyduğu klasik psikanalizi kendine göre yorumlamış, analizlerinde kültürel ve sosyal faktörleri, etkin biçimde kullanmıştır. Freud’un temel kavramları, Fromm düşüncesinde de önemli bir yer işgal etmiştir. O, bu kavramları aynen kullanmakla birlikte, Freud’un eksik bıraktığı yönlerini, analitik bir şekilde ortaya koymaya çalışmıştır.

 

Fromm’un etkilendiği din, düşünce sistemi ve düşünürler arasında, Buda ve Budizm önemli bir yer tutar. Kitaplarının çoğunda bir şekilde değindiği bu dini sistem, onun hümanistik din tezinde, önemli bir örnek olarak öne çıkar.

Share this post


Link to post
Share on other sites

Fromm Düşüncesinde İnsan

Freud psikanalizinin temel kavramlarını, hümanistik psikolojisine uyarlayarak, daha çok insanın olumlu yönlerine vurgu yapan Fromm, insana temelde varoluşçu-hümanistik bir perspektiften yaklaşır. Psikanalizin kültürel ve sosyal yapının etkilerini göz ardı ettiğini düşünerek, yeni açılımlara ihtiyaç duyduğuna inanır.

 

Psikanalizin temel varsayımı, davranışların önemli bir bölümünün bilinçdışı süreçlerden kaynaklandığıdır. Bilinçdışı süreçler derken, insanın farkında olmadığı ama yine de davranışlarının etkilendiği arzu, korku ve düşünceler anlatılmaktadır. Fromm başlangıçta Freud’un bütün teorilerini kabul eder, fakat daha sonraları farklı bir noktaya yönelir. Bu farklı nokta, insanın temel yapısında var olan his ve duygular ile diğer insanlarla ilişkileridir. Fromm, ne Freud gibi biyolojik güdüleri temel alır; ne de insanı salt toplum tarafından belirlenen bir kişilik olarak değerlendirir.

 

Fromm, bireyi, toplum içinde ve sevgi ile üretme yetilerini öne çıkararak değerlendirir. Ona göre insan kendi problemlerini çözebilecek bir kapasiteye sahiptir. Hatta çözmesi gerektiğinin farkında olan bir varlıktır. Nitekim o, en çok insana ve insanın güçlerine inanır.

 

Hayatı anlayabilmek için önce insanı anlamak gerektiğine inanan Fromm’a göre, insanı sağlıklı bir şekilde tanımak ve tanımlayabilmek için, onun salt insan olma özelliğinden hareket etmek gerekir. Ortak noktamız budur ve tek bir insan, insan soyunun simgesidir.

 

Fromm’a göre, insanlığın yaşadığı sayısız çelişkileri aşmanın tek yolu, gerçekle yüz yüze gelerek, temelli tek başına ve yalnız olduğunu kabul etmek ve kendi sorununu, kendisi için çözebilecek hiçbir gücün bulunmadığını onaylamaktadır. Bunun aksine bir davranış olan, yaşanan varoluşsal çelişki ve günümüz şartlarının acımasızlığı karşısında yenilgiyi kabullenme ve umudu bir başka dünyaya ertelemeyi o, teslimiyetçi ve edilgen bir davranış olarak görür.

 

Ona göre insanın hayatı boyunca en önemli ödevi, kendi içsel güçlerinin ve iç potansiyelinin gelişmesine, ortaya çıkmasına, diğer bir ifadeyle içsel doğumuna gayret geliştirmesidir.

 

Fromm insanın varoluş şartlarından kaynaklanan bazı ihtiyaçların var olduğunu ileri sürer. Bunların belli başlıları olarak da; ilişki ihtiyacı, aşkınlık ihtiyacı, kimlik ihtiyacı, köklülük ihtiyacı ve bir yönelim nesnesine duyulan ihtiyacı sayar.

Share this post


Link to post
Share on other sites

Kişilik Kuramı ve Karakter Tipleri

Fromm, Freud’un aksine, insan kişiliğinin kültür tarafından şekillendirildiği ve kişiler arası ilişkilerden etkilendiği görüşündedir. Ona göre kişilik, kalıtımın yanında, sosyal ve kültürel etkilerle oluşur. Bireysel karakterden daha çok sosyal karakter üzerinde durur. Sosyal karakter özellikleri, bireyin kendini, içinde bulunduğu toplumsal şartlara uyarlayarak, yapmak zorundaymış gibi bir arzuyla hareket etmesiyle gelişir. Freud’un kişilik sisteminde insan, kendine dönük ve içgüdüsel ihtiyaçları tatmin edebilme yahut engellemeye bağlı olarak kişilik geliştirirken, Fromm insanı öncelikle sosyal bir varlık olarak ele alır. Bu nedenle, bireysel psikolojinin aynı zamanda ve temelde sosyal psikoloji olduğuna, psikolojinin temel sorunun, içgüdüsel isteklerin tatmini yahut engellenmesideğil, kişinin dış dünyaya ilgi durumu olduğuna inanır.

 

Bireysel psişik yapı ile sosyo-ekonomik yapı arasındaki ilişkinin sonucu ortaya çıkan karakter yapısına, sosyal karakter adını verir. Fromm, sosyal psikoloji odaklı karakter tiplerini üretken yahut üretken olmayan yönelimli diye temelde ikiye ayrılabileceğini belirtir. Üretken olmayan yönelim biçimlerini; alıcı yönelimli kişiler, sömürü yönelimli kişiler, istifçi yönelimli tipler ve pazarlayıcı yönelimli tipler olarak dörde ayırır. Üretici yönelimli tipler, aynı zamanda Fromm’un ideal tipleridir. İnsanın kendisinde kalıtsal olarak var olan potansiyellerini gerçekleştirmesi ve kendi güçlerini kullanma yeteneğidir.

Share this post


Link to post
Share on other sites

İki Hayat Biçimi: Sahip Olmak ya da Olmak

Fromm’a göre, kaynağı ölümsüz olma dürtüsü olan “sahip olmak”, kişinin kendi benliği, diğer kimseler, şöhret ve bilgi gibi maddi değeri olmayan şeylerde söz konusu olabildiği gibi, günümüzde daha çok mülkiyete ulaşma ve onu sahiplenme noktasında odaklanır. Aynı zamanda güç ilişkileri, saldırganlık ve gereğinde başkalarını dışlamak üzere temellenen bir yaşantıya öncülük eder. “sahip olmak”, insanı sözde özelleştirir gözükmesine karşın, gerçekte sahip olunan şeylerin esiri yapmaktadır. Sahip olma güdüsü, insanı malını koruma ve daha fazlasına sahip olma gibi bazı kaygılarla, şiddet kullanmaya ve başkalarını açık yahut gizli olarak sömürmeye yönlendirmektedir.

 

“olmak” tarzında bir yaşantıya ulaşabilmek için birey, hayallerden arınmış ve “sahip olmak” karakterinin gözlerini görmez hale getirmesinden uzaklaşmış olmalıdır. Fromm, “sahip olmak” yöneliminde, ölümsüz olma arzusunun belirleyici olduğunu söyler. Ona göre “olmak” yönelimindeki temel özellik ise, özgürlük ve insanın güçlerini kullanarak yapacağı faydalı işlerdir. İnsanı şiddetle başkalarıyla birlikte olmaya yönlendiren “olmak” güdüsü, aynı zamanda aşkınlık, gelişme, kendilik ve sevgiyi de ifade eder.

 

Fromm, “olmak” eksenli bir yaşam sürdürebilmek için “sahip olmak” tan uzaklaşmak gerektiğini, ikisinin bir arada olamayacağını vurgular. Gerçek anlamda insan olabilmek, yani insan olmanın anlamını kavrayabilmek “olmak” eksenli bir hayatı yaşayabilmekle mümkündür.

Share this post


Link to post
Share on other sites

Fromm Düşüncesinde Din

Fromm ve Din: Fromm Düşüncesinde Din Kavramının Anlam ve Önemi

Fromm dini, insanlığın genel bir olgusu olarak olumlu işlevi bağlamında değerlendirir. Dinin insanda bir ihtiyaç olarak belirmesi ve çeşitli şekillerde yaşanması sürecini, temel insan ihtiyaçları bağlamında değerlendirir. Bu bağlamda din denilince kurumsal dinler anlaşılmamalıdır. Ona göre, “din” kavramından ziyade, “dini” yahut “dini tutum” kavramlarının taşıdıkları anlamlar önemlidir.

 

Fromm düşüncesinde insanın temel ihtiyaçlarından birisi, kimlik ihtiyacıdır. Eğer insan, kendini yeterince tanıyamaz, güç ve yetilerinin farkına varamazsa, bu ihtiyacını bir başka varlık, örneğin Tanrı yahut grupla özdeşleşerek telafi edebilir. Bu nedenle çoğu kimse kendini “ben bir Protestanım”, “ben bir iş adamıyım”, “ben bir Amerikalıyım” şeklinde tanımlarken, aynı zamanda bu ihtiyacını karşılamaktadır.

 

Fromm’a göre insanı dini inanca götüren asıl ihtiyaç, bir yönelim ve bağlılık nesnesine duyulan ihtiyaçtır. Bu ihtiyaç, insan oluştaki enerjinin en güçlü kaynaklarındandır. Ona göre insan, her zaman sevgi, özgürlük ve adaletin hüküm sürdüğü bir dünyayı düşler. Ama böyle bir ortamı bir türlü bulamadığı için bu özlemlerini tatmin etmeye yarayan dini oluşturmuştur. O, dinin insana teselli, cesaret ve umut verdiğini, ayrıca kişiyi hayata bağlı ve ayakta tutacak bazı hayaller kurmasını sağladığı görüşündedir.

 

Fromm’a göre dini ihtiyacı olmayan hiç kimse yoktur. Çünkü bir yönelim ve bağlılık sistemine duyulan ihtiyaç, insan varoluşunun ayrılmaz bir öğesidir. Bu sistem, tanrılı, çok tanrılı, yahut tanrısız bir din olabileceği gibi; ulus, sınıf, parti, başarı, tapınılan ağaç, hayvan, taştan yapılmış putlar da olabilir. Fromm’a göre bunların hepsini din kavramı içinde değerlendirmek mümkün müdür, değil midir sorusu pek önemli olmamakla birlikte, onun din tarifine göre bütün bunlar dindir. Çünkü Fromm, dini, “bir topluluğun bireylerince paylaşılan ve o bireylere belli bir yöneliş, belli bir bağlanma amacı kazandıran herhangi bir düşünce ve eylem sistemi” diye tanımlamaktadır.

 

Freud’un Tanrı kavramını eleştirir. Ve Fromm’a göre de Tanrı bir yanılsamadır, ancak o, bu kavramı tehlike olarak görüp, tümden kaldırmaya dönük bir girişimde bulunmaz. Freud’un yanılsama düşüncesinde dinlerin hayali bir mutluluk verdikleri inancı yatar. Oysa Fromm bu yanılsamanın olumlu yanları da olduğu düşüncesindedir.

Share this post


Link to post
Share on other sites

Din ve Tanrı’nın Evrimsel Dönüşümü: Tanrısal insandan Mutlak Tanrı’ya Dinin Tarihi Gelişimi

Din ve Tanrı inancının, insanın dışındaki bir güce ilişkin gerçeklikten değil, ancak insanın kendisinden kaynaklandığını öngören Fromm’a göre, din ve Tanrı ilk insandan günümüze evrimleşerek sürmüştür. Fromm, dinlerin ve Tanrı inancının oluşumunda insanın hayatı olumlu ve anlamlı kılmaya dönük umut ve özlemlerinin etkili olduğu kanaatindedir.

 

İnsanlar, zamanla varoluş sorunlarına, ancak insancıl güçlerinin tam olarak gelişmesi yoluyla bir çözüm bulabilecekleri ve sevgi ve akıl güçlerini geliştirmeleri halinde, dünya ile bir uyum içine girebileceklerini anlamışlardır. Bununla birlikte doğaya esir olma ve akıl güçlerini asgari düzeyde kullanma durumunda, varoluşlarının biteceğini fark etmişlerdir. İşte bu yeni anlayış vizyona bir ad verme gerekliliğini hissetmeleri sonucu Tanrı kavramı geliştirilmiştir.

 

Fromm’a göre, Tanrı insan gibi değildir ama insan olabildiği ölçüde Tanrı’dır. Böylelikle insan, yardım eden bir babaya ihtiyaç duymadığı sürece kendini var edebilir. Diğer türlü Tanrı, bir baba olarak var olduğu sürece ona tapan kişi çocukluktan kurtulamaz. Nitekim Fromm’a göre Tanrı’ya inanan insanların bir çoğu günümüzde, halen çocukça bir yanılsama içinde yardım eden bir baba haliyle yaşamaktadır.

 

Günümüzde insanlar, eski tasarım objelerini değişikliğe uğratarak, hayat biçimleri çerçevesinde Tanrı’ya yüklenen işlevi farklı nesnelere yüklemekle ve tapınılacak yeni Tanrılar geliştirmektedirler. Bu çerçevede genellikle otoriter ülkelerde Tanrı’nın yerini devlet ve iktidar, otoriter olmayanlarda ise, makineler ve kazanılan başarılar almaktadır. Ona göre, bunlarda çağdaş putlar olup insanı yabancılaşmaya ve ölümseverliğe götürür.

Share this post


Link to post
Share on other sites

İşlevlerine Göre Dinler: Otoriter ve Hümanistik Dinler

Fromm, psikolojik bir yaklaşım sergileyerek, dini herkesin ihtiyaç duyacağı bir yönelim objesi olarak değerlendirir. Ona göre, insanda bundan daha güçlü bir enerji yoktur. Bu anlamda önemli olan insanın bu enerjiyi nasıl kullandığıdır.

 

Fromm’a göre, önemli olan dinlerin insana yönelik işlevleridir. Yani inanılan dinin ismi, ritüelleri vb. çok da önemli değildir. Ona göre, insanların tercih ettiği bir dini değerlendirirken, insanın kendini geliştirmesine dönük olumlu katkılarına bakılmalıdır.

Fromm, salt teolojik din tanımlamalarının ötesinde ayrı bir kategori önermektedir. Dinlerin bu kategorik ayrımı, Fromm’un din anlayışını belirleyen en önemli konulardandır. Ona göre bu kategoriler iki tanedir: Otoriter ve hümanistik dinler. Bu ayrıma göre, insanın gelişimine dönük işlev gören dini sistemlerin tümü “hümanistik”, insanı ve sahip olduğu güçleri önemsiz kılan tüm sistemleri ise “otoriter” olarak değerlendirir.

 

Otoriter din anlayışına göre insan, yaptığı her şeyi Tanrı’ya yansıtıp, kendini beceriksiz olarak görür ve ezik bir kişilik olur. Buna göre, tüm sevgi, tüm bilgelik, tüm adalet Tanrı’dadır. İnsan ise bütün özelliklerinden soyutlanarak, zayıf ve değersiz bir şekilde ortada kalakalmaktadır. Kendini küçük görerek başladığı bu süreçte, zamanla tüm gücünü yitirmiş ve yetersizleşmiştir. Çünkü böyle bir anlayışta, ona güç veren, kendine güven getiren her şeyi Tanrı’ya yansıtınca, kendisi her yeterlikten yoksun kalmış ve çaresizleşmiştir.

 

Hümanistik dinin merkezinde insan ve güçleri vardır. Bu tür dinde Tanrı, insanın kendi yüceliğinin bir sembolü gibidir. İnsan da bir gün bu sembole erişip, onun gibi olabilme şansına sahiptir. Gerek Tanrılı gerek Tanrısız tüm büyük dinler hümanistik karakterdedirler.

 

Fromm’a göre, tektanrılı dinlerde de hümanistik dini sistemlerin tümünde de ahlak, kurumların ve nesnelerin herhangi bir insandan üstün olmadığını, hayatın amacının insanın sevgi ve akıl yeteneklerini ortaya çıkarmak olduğunu ve diğer tüm insan etkinliklerinin bu amaca hizmet etmesi gerektiği ilkelerine dayanır. O halde ahlak, Tanrı’ya inanma üzerine kurulmamıştır. Ahlakı Tanrı’ya bağlamak yerine, doğrudan insanın içsel yönelimleri üzerine temellendirmek, Fromm’un ahlak anlayışının özünü oluşturur. Bu öz de vicdandır.

 

Fromm vicdanı, kaynağı itibariyle iç yahut içe mal edilmiş dış otoritenin sesi olup olmaması açısından ikiye ayırarak değerlendirir: Otoriter ve hümanistik vicdan

 

Otoriter vicdan, içselleştirilmiş olsa bile, bir dış otoritenin, örneğin ana-babanın, devletin ya da belli bir kültür içerisindeki herhangi bir otoritenin sesidir. Fromm’a göre bu vicdan, Freud’un süperegosu olarak tanımladığı şeydir. Fromm hümanistik vicdanın ise, kendi sesimiz olduğunu söyler. Ona göre, hümanistik vicdan içimizdeki bilgiye dayalı ve duygusal bir tepkidir. Ve şöyle der; “otoriter ahlakta, insan için neyin iyi olduğunu söyleyen ve davranış kurallarını ve yasalarını koyan bir otorite vardır; hümanistik ahlakta ise kuralları koyan da kurallara bağlı kalan da insanı kendisidir; insan hem kuralların formel kaynağı ya da düzenleyici gücüdür, hem de bu kuralların uygulandığı kişidir”

 

Fromm’ a göre kurumsal dinler, hem hümanistik hem de otoriter anlayışların her ikisini de içerisinde barındırmaktadır. Önemli olan bunları doğru yorumlayabilmektir. Fromm, tüm dinleri, özellikle, peygamberlerin sözleri bağlamında başlangıçta hümanistik olarak yorumlar. Ona göre, dinlerin tarihi süreçlerinde sosyal şartlara daha doğrusu sosyal hayatta hangi ilkenin daha güçlü olduğuna dayalı olarak, her iki ilke de yer yer egemen olmuştur.

 

Fromm, özellikle Yahudiliği çok iyi bilen biri olarak, gerek kutsal kitap gerekse Talmud’tan sık sık alıntılar yaparak yorumlarda bulunur. Çalışmalarının pek çoğunda, Eski Ahit’te geçen, Adem ile Havva’nın cennetten kovulmaları, Musa peygamber döneminde Yahudilerin Mısırdan çıkışlarını anlatan hikaye, Kral Solomon, Musa’nın Firavunla mücadelesi, Yahudilik inancının önemli esaslarından olan cumartesi yasağı vb. çağdaş toplum anlayışına uyarlamak suretiyle yeniden yorumlanır. O, hayatının hiçbir evresinde bu bilgileri reddetmemiş ve her zaman kendi düşünceleri doğrultusunda bunlardan yararlanmaya çalışmıştır.

Fromm’a göre, Yahudilikte bir kural olarak konulan altı günlük çalışmanın sonunda bir gün dinlenme işlemi, insanın fiziksel ve ruhsal gerginlikten kaçınması anlamına gelmez. Fromm’a göre cumartesi günü çalışma yasağının anlamı, insanların kendi aralarındaki ve insanla doğa arasındaki uyumun yeniden sağlanması sonucunda ortaya çıkan bir huzur ve sükunettir. Buradaki dinlenme, insan ve doğa arasındaki bir barışı ifade eder. İnsanlar, cumartesi günleri dinlenirken, doğaya müdahale etmeyip, hiçbir şeye sahip değilmiş gibi yaşayarak “olmak” güdüsüyle hareket ederler.

 

Fromm, Hıristiyanlıktaki baba-oğul Tanrı anlayışını, psikanalitik açıdan da yorumlar. Oğul Tanrı kavramıyla birlikte, oğlun ikinci bir Tanrı olarak baba Tanrı’nın yanında yer aldığını ve böylece baba-oğul arasında var olan gerginliğin yerini uyuma bıraktığını söyler. Fromm, bu süreci yorumlarken, ilk durumda odipüs suçunun devam ettiğini, ancak ikinci anlayışla bunun bertaraf edildiğini belirtir.

Share this post


Link to post
Share on other sites

Sonuç ve Değerlendirme

Fromm, tarihi şartların Tanrı’ya yüklediği ama aslında kendisine ait olduğuna inandığı güçleri, Tanrı’dan almak suretiyle Tanrı’nın üzerinde bulunduğu zemini yok ettiğine inanmıştır. Bu açıdan o da “Tanrı öldü” diyen bir anlayışın temsilcisidir. O, kendi Tanrısının öldüğüne inanır. Ama ölen Tanrı’nın kişiliğidir. Ona yüklenen olumlu güçler ise, yok olmamış yeniden gerçek sahibi olan insana dönmüştür. Çünkü sonuçta Tanrı, ona göre, adalet, iyilik ve sevgi gibi hümanist niteliklerin sembolüdür. Bu yönüyle o,Tanrı duygusunun var olduğu ama Tanrı’nın olmadığı bir durumdan söz etmektedir.

Tanrı’dan ve dinden koparılan insan gerçekte insan olmanın anlamını kavrayamadığı için makineleşmek suretiyle ölmüştür. Bu durumda bile insan yine dini yönelimlerden uzak kalamayacağı için, yeni dinlerin mensubu olmaktan kendini kurtaramamıştır. Çünkü bir ihtiyaç olarak din, ona göre insan için vazgeçilmezdir. Bu yönüyle din, insanın önemli ve temel ihtiyaçlarına cevap niteliğindedir.

Fromm, Tanrı kavramındaki olumlu anlamları görmezlikten gelmez. Bu yüzden insanları Tanrı’dan uzaklaştırmak yerine, Tanrı’yı anlamaya çağırır. O, Tanrı’yı anladıkça, insanın da anlaşılabilmesinin kolaylaşacağına inanır. Nitekim her türlü çabası insanın kendisini daha iyi anlayabilmesi, kendini geliştirmesi ve diğer insanlarla sevgiye dayalı bir ilişki kurabilmesi açısından, yeryüzünde daha olumlu bir işlev görmesi ideali içindir.

Sonuç olarak o, Tanrı’yı tanımayan, ama mistik yönleri ağırlıklı olmak kaydıyla dini tanıyan kendi ifadesiyle “ateist bir mistik”tir.

Share this post


Link to post
Share on other sites

Join the conversation

You are posting as a guest. If you have an account, sign in now to post with your account.
Note: Your post will require moderator approval before it will be visible.

Guest
Reply to this topic...

×   Pasted as rich text.   Paste as plain text instead

  Only 75 emoji are allowed.

×   Your link has been automatically embedded.   Display as a link instead

×   Your previous content has been restored.   Clear editor

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

Sign in to follow this  

×
×
  • Create New...

Important Information

By using this site, you agree to our Terms of Use.