Ruh, Allah’ın yarattığı bir kanun-u emridir. Emir aleminden gelmiştir. “Sana ruhtan soruyorlar. De ki: ruh emir âlemindendir. Size verilen ilim çok azdır” (İsra, 17/85).
Ruh, diğer yaratıklar gibi, belli sebeplere bağlı olarak doğan, gelişen ve ölen bir varlık değildir. Bilakis ruh, Allah’ın ilim ve kudretiyle, onun irade ve inayetiyle hiçbir zaman ölmez, sürekli baki kalacak bir özelliğe sahiptir. Ölen yalnız maddi bedenimizdir. Bu gün bilimin kabul ettiği bir gerçek de şudur: İnsanların yapıtaşları olan hücrelerinin büyük çoğunluğu alt ayda bir ölüyor, yerine başkaları gelip yerleşiyor. Altı senede ise, -sinir ve beyin hücreleri dışında- bütün hücreleri ölüp gidiyor ve yerlerine başka hücreler geliyor. Bu gerçek, öldükten sonra yeniden dirilmenin açık bir delili olduğu gibi, ruhun ölmeyip hep yerinde durduğunun da bir belgesidir. Çünkü, bu hücrelerin adeta ölüp dirilmeleri, gel-git yaptıkları bir sabit merkezin olmasını gerektirir. Bu ise ruhtan başkası değildir.
Kur’an-ı Kerimde “iki ölüm ve iki diriliş”(Ğafir, 40/11) ten söz edilmektedir. İslam âlimlerinin büyük çoğunluğu, bunları: Yaratılmadan önceki durumu ile, yaşadıktan sonra meydana gelen bildiğimiz normal ölümü, iki ölüm; ilk defa var olmak ile, öldükten sonraki dirilmeyi de iki hayat olarak değerlendirmiştir. (bk. Razî, XXVII/37).
Buna göre, ruh vücuda girmeden önce de, bedenden çıktıktan sonra da insan ölü sayılmaktadır. Ruh girdikten sonra ki hali ise canlı olarak anılmaktadır. Bu ise, maddi hücrelerin dışında, biyolojik hayatın da kendisine bağlı olarak geliştiği bir dinamiğin varlığını gerektirmektedir ki, bu da ruhtur.
Beden ruhun çıkmasıyla ölür. Ruhtan çıkacak bir şey yok ki, onun çıkmasıyla ölmüş olsun.