İçeriğe atla
View in the app

A better way to browse. Learn more.

Tartışma ve Paylaşımların Merkezi - Türkçe Forum - Turkish Forum / Board / Blog

Ana ekranınızda anlık bildirimler, rozetler ve daha fazlasıyla tam ekran uygulama.

To install this app on iOS and iPadOS
  1. Tap the Share icon in Safari
  2. Scroll the menu and tap Add to Home Screen.
  3. Tap Add in the top-right corner.
To install this app on Android
  1. Tap the 3-dot menu (⋮) in the top-right corner of the browser.
  2. Tap Add to Home screen or Install app.
  3. Confirm by tapping Install.

Admin

™ Admin
  • Katılım

  • Son Ziyaret

  1. Kaliforniya valisi Newsom yine vurdu: İşte tweeti Sığır eti fiyatları, Donald Trump'ın geçen yıl göreve gelmesinden bu yana %21 oranında fırladı.
  2. Isınma performansı açısından bakıldığında, ısı pompası geleneksel sistemlerden (kombi ve klima) farklı bir konfor karakterine sahiptir. Performansı etkileyen üç temel unsur şunlardır: 1. Homojen Isı Dağılımı Klima sadece üflediği alanı ısıtırken ve kombi radyatörleri çok sıcak yapıp hava akımı oluştururken; ısı pompası (özellikle yerden ısıtma ile) ısıyı evin tamamına eşit yayar. Ayaklarınız ısınırken baş seviyeniz bunalmaz. Bu, "ısı konforu" açısından en yüksek seviyedir. 2. Dış Hava Sıcaklığına Bağlılık Isı pompasının performansı dışarıdaki havaya bağlıdır: Ilıman Hava (7°C ve üzeri): Performansı zirve yapar, evi çok hızlı ve çok ucuza ısıtır. Sert Kış (-7°C ve altı): Dışarıdaki ısı azaldığı için cihazın "ısı yakalama" kapasitesi zorlanır. Bu durumda cihaz daha uzun süre çalışır veya içindeki destek rezistansını devreye sokar. Bu, ısınma performansını korur ancak elektrik tüketimini artırır. 3. Suyun Sıcaklığı (Çıkış Suyu Sıcaklığı) Isınma performansı, suyun ne kadar ısındığıyla doğrudan ilgilidir: Düşük Sıcaklık (35-45°C): Yerden ısıtma için mükemmeldir. Cihaz yorulmadan yüksek performans verir. Yüksek Sıcaklık (55-65°C): Eski tip küçük radyatörleriniz (petekleriniz) varsa, evi ısıtmak için suyun çok sıcak olması gerekir. Standart ısı pompaları bu sıcaklıklarda zorlanabilir. Bu durumda "Yüksek Sıcaklık Isı Pompası" modelleri tercih edilmelidir. Özetle Isınma Performansı: Isı pompası evi bir anda hamam gibi yapmaz; bunun yerine evi sabit bir sıcaklıkta (örneğin 22°C) tutmak üzere tasarlanmıştır. Termostatı sürekli aç-kapat yapmak yerine sabit bırakırsanız, performansın en stabil ve konforlu halini alırsınız.
  3. Elektrik faturası odak noktanız ise, ısı pompasına geçişte bilmeniz gereken en kritik hesap COP (Verimlilik Katsayısı) değeridir. Isı pompası, 1 birim elektrik harcayıp karşılığında 3 ile 5 birim arasında ısı üretir. Klasik bir elektrikli ısıtıcı veya klima ise 1 birime 1 veya en fazla 3 birim ısı verir. Elektrik Faturasını Düşürmek İçin 3 Altın Kural: Düşük Sıcaklık, Düşük Fatura: Isı pompası, suyu ne kadar az ısıtırsa o kadar az elektrik harcar. Evinizde yerden ısıtma varsa su sıcaklığı 35°C'de kalır ve fatura çok düşük gelir. Standart peteklerle (60°C gerekirse) cihaz daha çok zorlanır ve fatura yükselir. Inverter Teknolojisi: Seçeceğiniz cihazın mutlaka "Inverter" olması gerekir. Bu teknoloji, cihazın sürekli dur-kalk yapmasını önler; oda sıcaklığına yaklaştıkça yavaşlar ve elektrik tüketimini minimize eder. Güneş Paneli (GES) Uyumu: Isı pompasının en büyük avantajı elektriğe dayalı olmasıdır. Gelecekte çatınıza veya balkonunuza kuracağınız güneş panelleri ile ısıtma ve soğutma giderinizi sıfıra indirebilirsiniz. Doğalgazda bu imkanınız yoktur. Mevcut Sisteminizle Karşılaştırma: Eğer eviniz iyi yalıtımlıysa ve ısı pompasını doğru kapasitede (kW) seçerseniz, klimayla ısınmaya göre %20-30 daha az, doğalgaza göre ise (mevcut birim fiyatlara bağlı olarak) benzer veya bir miktar daha ekonomik bir işletme maliyeti yakalayabilirsiniz.
  4. Anladım, hem kombi hem de klima olan bir düzende ısı pompasına geçişi değerlendirmek oldukça mantıklı bir adım. Mevcut sisteminizle karşılaştırdığımızda durum şöyle şekilleniyor: 1. Kombi (Doğalgaz) vs. Isı Pompası Konfor Farkı: Kombi yüksek sıcaklıkta (60-70°C) su üretir, bu da peteklerin çok sıcak olmasını sağlar. Isı pompası ise daha düşük sıcaklıkta (35-50°C) çalışır. Eğer evinizde yerden ısıtma yoksa, mevcut peteklerinizin ısı pompasıyla evi ısıtıp ısıtmayacağı kontrol edilmelidir (bazen petek sayısını artırmak gerekebilir). Maliyet: Isı pompası, tükettiği 1 birim elektriğe karşılık 4 birim ısı verdiği için, bugünkü enerji fiyatlarıyla doğalgaza göre daha ekonomik bir işletme maliyeti sunabilir (özellikle iyi yalıtımlı evlerde). 2. Klima vs. Isı Pompası Hava Kalitesi: Klimalar havayı kurutur ve üfleme yaparak toz kaldırabilir. Isı pompası ise (yerden ısıtma veya radyatör aracılığıyla) daha doğal ve homojen bir sıcaklık yayar. Kapsam: Klimalar sadece bulunduğu odayı etkilerken, ısı pompası tüm evin ısınmasını, soğumasını ve banyo/mutfak sıcak suyunu tek merkezden yönetir. Neden Isı Pompasına Geçmelisiniz? Eğer; Güneş Paneli (GES) yaptırmayı düşünüyorsanız (elektriği bedavaya getirip ısınmayı sıfır maliyete düşürebilirsiniz), Doğalgaz faturalarından kurtulup tek bir cihazla tüm iklimlendirmeyi çözmek istiyorsanız, Evinizde yerden ısıtma altyapısı varsa, Isı pompası sizin için en verimli dönüşüm olacaktır. Ancak evinizde sadece standart radyatörler (petekler) varsa, ısı pompasından tam verim almak için "yüksek sıcaklıklı" bir model seçmeniz gerekebilir. Evinizin kaç metrekare olduğunu ve yalıtım (mantolama) durumunu paylaşırsanız, kombinizden daha verimli olup olmayacağını netleştirebiliriz.
  5. Isı pompası, diğer geleneksel sistemlerle karşılaştırıldığında uzun vadeli verimlilik ve çevrecilik açısından öne çıksa da, yüksek kurulum maliyeti temel dezavantajıdır. Isı Pompası vs. Diğer Sistemler Sistem Verimlilik İlk Yatırım Maliyeti İşletme Maliyeti Temel Fark Isı Pompası %300 - %500 Yüksek Düşük Isıtma, soğutma ve sıcak su tek sistemde. Doğalgaz (Kombi) ~%90 - %105 Düşük/Orta Orta Yakıt fiyatlarına bağımlıdır; sadece ısıtma yapar. Klima %200 - %400 Orta Orta/Yüksek Genelde havadan havaya ısıtır; sıcak su sağlamaz. Elektrikli Isıtıcı %100 Çok Düşük Çok Yüksek Tükettiği elektriği doğrudan ısıya çevirir, verimi düşüktür. Kömür/Pelet Değişken Orta Orta Depolama ve kül temizliği gibi zahmetleri vardır. Kritik Karşılaştırma Noktaları Verimlilik (COP): Isı pompaları ısıyı üretmek yerine dış ortamdan transfer ettiği için, tükettiği 1 birim elektrikle 3-5 birim ısı sağlar. Doğalgazlı kombiler ise enerjiyi yakarak ürettiği için verimlilikleri her zaman %100 civarındadır. İklim Koşulları: Isı pompaları ılıman iklimlerde kusursuz çalışır; ancak sıcaklık -15°C/-20°C altına düştüğünde verimleri azalır. Bu bölgelerde doğalgaz veya hibrit sistemler (ısı pompası + fırın) daha güvenilir performans sunabilir. Soğutma Performansı: Bir ısı pompası, teknik olarak "ters çalışan bir klima"dır. Klimalar hızlı soğutma yaparken, ısı pompası özellikle yerden soğutma ile daha homojen bir serinlik sağlar. Çevresel Etki: Fosil yakıt (doğalgaz, kömür) kullanmadığı için karbon ayak izini ciddi oranda azaltır. Özellikle güneş panelleri (GES) ile entegre edildiğinde işletme maliyeti neredeyse sıfıra yaklaşabilir.
  6. Eviniz için en doğru ısı pompası kapasitesini belirlemek, hem konforunuz hem de enerji maliyetleriniz için kritiktir. İhtiyacınız olan kW (kilowatt) değerini kabaca hesaplamak için aşağıdaki bilgileri kullanabiliriz: 1. Genel Kapasite Hesaplama Tablosu Türkiye iklim koşullarında, iyi yalıtılmış binalar için metrekare başına yaklaşık 50-60 Watt, yalıtımsız binalar için ise 80-100 Watt ısı ihtiyacı öngörülür. Ev Alanı (m²) İyi Yalıtımlı (Yeni Bina) Orta/Az Yalıtımlı (Eski Bina) 80 - 100 m² 5 - 7 kW 8 - 10 kW 110 - 140 m² 8 - 10 kW 10 - 12 kW 150 - 180 m² 10 - 12 kW 12 - 16 kW 200 m² ve üzeri 14 - 16 kW+ 18 kW ve üzeri 2. Kapasiteyi Etkileyen Temel Faktörler Şehir ve İklim: Erzurum veya Sivas gibi kışın -10°C altını gören illerde, havadan suya ısı pompalarının verimi (COP) düşeceği için daha yüksek kapasiteli cihazlar seçilmelidir. Ege ve Akdeniz gibi ılıman bölgelerde ise daha düşük kapasiteler yeterli olur. Yalıtım Durumu: Dış cephe mantolaması, çatı yalıtımı ve pencerelerin çift/üçlü cam olması cihaz maliyetini doğrudan %30-40 oranında düşürebilir. Isıtma Sistemi: Yerden ısıtma sistemleri düşük su sıcaklığı (35-40°C) ile çalıştığı için en verimli seçenektir. Geleneksel radyatörlerde (petek) yüksek sıcaklık gerekeceğinden cihazın zorlanmaması için kapasite biraz daha yüksek tutulmalıdır. Sıcak Su Kullanımı: Eğer evdeki banyo ve mutfak sıcak suyunu da ısı pompası ile sağlayacaksanız, cihazın kapasitesine ek bir yük biner. 3. Neden Doğru Boyut Önemli? Küçük Seçilirse: Ev kışın yeterince ısınmaz ve cihaz sürekli tam yükte çalışarak faturayı artırır. Büyük Seçilirse: Cihaz gereksiz yere sık sık açılıp kapanır (short cycling), bu da kompresörün ömrünü kısaltır ve verimliliği düşürür.
  7. Faturayı Yarıya İndiren Mucize: Evinizdeki Saklı Enerji Isı Pompasıyla Açığa Çıkıyor! Isı pompası sistemlerinin çalışma mantığı, kullanım alanları ve maliyet analizini içeren kapsamlı rehber Isı Pompası: Nedir, Ne İşe Yarar ve Maliyeti Ne Kadardır? Isı pompası, günümüzde enerji verimliliği ve çevre dostu ısınma çözümleri denildiğinde akla gelen ilk teknolojilerden biridir. Temel olarak dış ortamdaki (hava, su veya toprak) düşük sıcaklıktaki ısı enerjisini alıp, evinizin içine yüksek sıcaklıkta aktaran bir sistemdir. 1. Isı Pompası Nedir? Isı pompası, bir enerji kaynağından aldığı ısıyı başka bir ortama taşıyan cihazdır. İlginç olan şudur ki; bu cihaz ısıyı "üretmez", sadece "taşır". Çalışma mantığı buzdolabına çok benzer: Buzdolabı içindeki ısıyı dışarı atarak içeriyi soğuturken, ısı pompası dışarıdaki ısıyı içeriye taşıyarak evi ısıtır. Sistem dört ana bileşenden oluşur: Buharlaştırıcı (Evaporatör): Dış kaynaktaki ısıyı emer. Kompresör: Gazın basıncını artırarak sıcaklığını yükseltir. Yoğuşturucu (Kondenser): Isıyı evin içine (radyatör, yerden ısıtma) bırakır. Genleşme Vanası: Gazı soğutarak döngüyü yeniden başlatır. 2. Ne İşe Yarar? Isı pompaları çok yönlü cihazlardır ve bir evin tüm iklimlendirme ihtiyacını tek başına karşılayabilir: Isıtma: Kış aylarında dışarıdaki havadan veya topraktan aldığı ısıyı içeri verir. Soğutma: Yaz aylarında ters yönde çalışarak evin içindeki ısıyı dışarı atar ve klima görevi görür. Sıcak Su: Musluklardan akan kullanım suyunu ve banyo suyunu ısıtabilir. Yüksek Verimlilik: Tükettiği 1 birim elektrik karşılığında ortalama 3 ila 5 birim ısı enerjisi üretir. Bu, elektrikli ısıtıcılara göre %300-%500 verim demektir. 3. Çeşitleri Nelerdir? Kullanılan kaynağa göre üç ana gruba ayrılır: Havadan Suya Isı Pompası: En yaygın modeldir. Dış ünite havadaki ısıyı alır ve evdeki suya (radyatör veya yerden ısıtma) aktarır. Kurulumu kolaydır. Toprak Kaynaklı Isı Pompası: Toprağın altına döşenen borularla yerin sabit sıcaklığını kullanır. Verimi en yüksektir ancak kurulum maliyeti fazladır. Su Kaynaklı Isı Pompası: Yakınlarda bir göl veya yeraltı suyu varsa bu kaynağı kullanır. 4. Ne Kadara Mal Olur? Isı pompası maliyeti, sistemin kapasitesine, markasına ve kurulum yapılacak alanın özelliklerine göre değişkenlik gösterir. 2024-2025 piyasa koşullarına göre genel bir bakış şöyledir: Cihaz Maliyeti: Standart bir daire veya küçük bir villa için havadan suya ısı pompası fiyatları 3.000 (yaklaşık 100.000 TL - 230.000 TL) arasında değişmektedir. Kurulum Maliyeti: Borulama, işçilik ve eğer yoksa yerden ısıtma sistemi kurulumu bu maliyete eklenir. Sadece cihaz değişimi yapılacaksa maliyet düşüktür. Geri Dönüş Süresi: Isı pompaları başlangıçta doğalgaza göre daha pahalı bir yatırımdır. Ancak, verimliliği sayesinde özellikle doğalgazın olmadığı bölgelerde veya güneş paneli (GES) desteğiyle kullanıldığında 3-5 yıl içinde kendini amorti eder. Sonuç Isı pompası, fosil yakıtlardan (kömür, doğalgaz) kurtulmak isteyen ve karbon ayak izini azaltmayı hedefleyenler için en mantıklı alternatiftir. Özellikle yerden ısıtma sistemi olan evlerde maksimum konfor ve minimum fatura sağlar.
  8. Epstein skandalındaki son gelişmeler, Melania'nın sıkıcı belgeselini izlemeye değer kılıyor. Pensilvanya'nın Allentown şehrinde, Rust Belt bölgesinde yer alan Movie Tavern Trexlertown, çok salonlu sinema ve gastropub'ın hoş bir karışımı. Ancak "Project Hail Mary" adlı bilim kurgu başyapıtını izlemek için büyük bir kalabalıkla birlikte orada olmama rağmen, merakım beni kısa bir süreliğine bambaşka bir filme yönlendirdi. "Melania" için de böyle bir kalabalık var mıydı?" diye sordum biletimi satan çalışana. Başlığı duyunca sinirlendiler; demografik bilgi arayan bir film eleştirmeni olduğumu ve Başkan Donald Trump'ın destekçisi olmadığımı açıkladım. Rahatladılar ve şöyle cevap verdiler: "Çok fazla insan izlemedi, ama birkaç kişi izledi." "Melania" izleyicileri genellikle Trump'ı desteklemek için gelen yaşlı vatandaş gruplarıydı. "Melania" izlemekten daha mazoşist bir siyasi öz ifade biçimi hayal edemiyorum. Trump'ın ikinci göreve başlamasından önceki 20 günü konu alan, kelimenin tam anlamıyla olay örgüsünden yoksun belgesel, ilk bakışta şaşırtıcı derecede sıkıcı; önemsiz bir First Lady'nin yüceltici bir portresi değil ve onu ne gerçekten iyi bir film olarak ne de ironik bir şekilde eğlenceli bir film olarak tavsiye edemem. Bir sahne bu cepheyi kırıyor: Başkan Jimmy Carter'ın anma törenine katılması ve bu sahne, narsisizmle beslenen saptırmanın beceriksizce uygulandığında nasıl çöktüğünü ortaya koyuyor. "Müstehcen" kelimesinin hakkını veren bu büyüleyici anı anlamak için, Melania Trump'ın kocası ve kendisinin, zengin ve güçlü kişilere çocuk cinsel istismarı yapan kötü şöhretli Jeffrey Epstein ile olan tartışmalı bağları hakkındaki son konuşmasıyla karşılaştırmak gerekir. Mirasları açısından Carter, Epstein'den iki insan arasında olabilecek en uzak noktadaydı. 1977'den 1981'e kadar tek bir seçkin başkanlık dönemi geçirdi ve en çok İsrail ile Mısır arasında kalıcı bir barış sağlaması, Panama Kanalı'nı Panama'ya geri vermesi, liberal sosyal yasaları (kadın hakları ve engelli hakları gibi) desteklemesi, enflasyonla ve İran'la yaşanan rehine kriziyle mücadele etmesiyle hatırlanır. "Melania"da bunların hiçbirini öğrenmiyorsunuz. Aslına bakarsanız, bu filmden yola çıkarak Carter’ın hayatı veya başarıları hakkında —bir zamanlar başkan olduğu ve artık hayatta olmadığı gerçeği dışında— hiçbir şey öğrenemezsiniz. Bunun yerine, duyduğumuz tek şey, Melania’nın; Carter’ın 29 Aralık 2024’teki vefatının ardından gelen Ocak ayında düzenlenen o tarihi ve ağırbaşlı töreni, merhum annesinden bahsetmek için bir fırsat olarak kullanmasıdır. Merhum Amalija Knavs’ın gerçekten de bir yıl önce vefat ettiği göz önüne alındığında, bu durum belli bir noktaya kadar affedilebilir; annesinden bahsetmek anlaşılabilir bir davranıştır, ancak odağı tamamen ona —ya da daha doğrusu, Knavs’ın şahsına dair herhangi bir ayrıntıdan çok daha fazla ilgi toplayan o "Melania’nın sergilediği yas performansı"na— çevirmek öyle değildir. Dramatik bir bakış açısıyla sorunun kaynağı şudur: Melania’nın sergilediği bu oyun o kadar içi boştur ki, adeta kendi başına bir itirafa dönüşür. Annesinden bahsederken kullandığı o basmakalıp ifadeleri öylesine az bir inançla ve öylesine duygusuz bir biçimde dile getirir ki; bu "ana figür" odaklı kayma, samimi bir saygı duruşundan ziyade, Carter’ın hikâyesini dolaylı yoldan kendi hikâyesine çevirmek için yakalanmış bir fırsat gibi hissettirir. "Melania"yı sırf Carter sahnesi için izleyen biri, Carter hakkında kesinlikle hiçbir şey öğrenemeyecektir; bu doğru. Ancak Amalija Knavs hakkında öğrenecekleri de, bundan çok az daha fazlası olacaktır. Bu sahne, filmin tezini oluşturur: Ağırlık ve ciddiyetle çevrelenmiş bir kadın; ancak ortama hiçbir katkı sunmuyor. Ben de, 2018 yazında Salon Dergisi için yaptığım bir röportaj vesilesiyle Carter ile kurduğum şahsi etkileşimden bir anekdotla bu konuya katkıda bulunmak isterim. Söz konusu röportaj, Carter’ın 1979 yılında Amerika’nın varoluşsal "güven krizi" üzerine yaptığı o meşhur konuşmanın yıl dönümü vesilesiyle gerçekleştirilmişti. Kendisiyle iki kez, kısa süreliğine görüştük; her iki görüşmede de sergilediği o hırçın tavır, yukarıda bahsi geçen sinema gişesi görevlisinin tavrından pek de farklı değildi. Carter’ın neden böyle hissettiğini bilmiyorum; ancak o huysuz tavrının, Trump’ın başkanlığına dair şu gözlemimi beslediğini çok iyi biliyorum. Carter, bana e-posta yoluyla yaptığı açıklamada şunları ifade etmişti: "Bence Trump döneminde hükümetin işleyişi, geçmişte olduğundan çok daha kötü bir durumda. Hatırladığım kadarıyla bu, hakikatin hiçe sayıldığı; müttefiklerin kasten öfkelendirildiği; Çin, Avrupa, Meksika ve Kanada’nın ekonomik açıdan zarar görüp buna karşılık bize zarar vermek zorunda kaldığı; Amerikalıların geleceği bugünden daha karanlık gördüğü ve göçmenlere acımasızca muamele edildiği ilk dönemdir." Amerika'nın hâlâ bir “güven krizi” yaşayıp yaşamadığı sorulduğunda, “o dönemin krizlerini hâlâ yaşıyoruz,” yanıtını verdi. Ardından şunları ekledi: “Üstelik buna; demokrasiye, hakikate, tüm insanlara eşit davranılmasına, her neslin hayatın daha iyi olacağına dair inancına, Amerika'nın iyi bir adalet sistemine sahip olduğu düşüncesine ve benzeri değerlere yönelik ciddi bir inanç kaybı da eklendi.” Kendisine, 1979 yılında yaptığı şu tespitin —“Washington'da ve ülkenin dört bir yanında çok sık rastladığınız manzara, harekete geçme yetisinden yoksun görünen bir yönetim sistemidir; yüzlerce, iyi finanse edilmiş ve güçlü özel çıkar grubunun her yöne çekiştirip büktüğü bir Kongre görürsünüz”— hâlâ geçerli olup olmadığını sorduğumda ise sözlerini şöyle noktaladı: “Durum, o konuşmayı yaptığım zamankinden çok daha vahim.” Epstein skandalı söz konusu olduğunda, hem Beyaz Saray'da hem de Kongre'de bulunan o "yüzlerce, iyi finanse edilmiş ve güçlü özel çıkar grubunu" düşünmeden edemedim. Carter'ın ölümünün ardından, göreve başlama törenleri sırasında bayrağı indirmeyi reddetmesi nedeniyle Trump'a duyduğum süregelen öfkeyle birleşince; Trump çiftinin, Carter'ın yaşamına ve mirasına karşı sergiledikleri o gösterişli tarafsızlık karşısında büyük bir infial hissettim. Hiç değilse, Trump Carter'ın uzun ömürlülüğünden ders çıkarabilirdi; sağlığına dikkat eden o Baptist başkan, 100 yaşına ulaşabilen tek başkandı ki bu, Franken-burger'lara olan düşkünlüğü ve kontrol edemediği şeyler karşısındaki öfkeli patlamaları göz önüne alındığında, Trump için giderek daha imkansız görünen bir ihtimal. Bu da bizi, Melania Trump'ın Beyaz Saray'daki konuşmasına geri getiriyor; bu konuşma, öfkeli bir savunma hali içinde, 10 dakikadan kısa bir sürede, "Melania" adlı filmin 100 dakikayı aşkın sürede yansıtabildiğinden çok daha sahici duygular açığa vurdu. First Lady'nin bu konuşması, görünüşe göre, geleceğin başkanı ve First Lady'si ile o adı çıkmış pedofil arasındaki ilişkiye dair ufukta beliren çeşitli müstehcen haberlerin tetiklemesiyle yapılmıştı (bu haberler arasında, Trump çiftinin ilk kez, kurgusal bir pedofili konu alan ve aynı adla çekilen 1962 yapımı klasik kara komedi filmine—ki bu film de Epstein'ın ortağı Brett Ratner'ın yönettiği "Melania" filminden çok daha iyidir—atıfla "Lolita" adı verilmiş bir Epstein uçağında birlikte oldukları iddiası da yer alıyordu). Yine de Melania, kamusal duruşuna nihayet bir miktar duygusal sahicilik katabilmiş olmasına rağmen, iş olgusal gerçekliğe geldiğinde aynı başarıyı gösteremedi. Örneğin, Epstein'ın yakın yardımcısı Ghislaine Maxwell ile yalnızca "gündelik" düzeyde bir etkileşimi olduğunu iddia etmesine rağmen; Melania, 2002 yılında Maxwell'e "SELAM!" diye başlayan, Maxwell'in seyahat planlarını detaylandıran ve sonuna "Sevgilerle, Melania" notunu düşerek imzaladığı bir e-posta göndermişti. Maxwell ise o dönemki adıyla Melania Knauss'a "tatlım" (sweet pea) diye hitap ediyordu. Belki de daha vahimi; göndereni gizlenmiş, 2016 tarihli bir e-postada, Melania'nın Donald ile aslında Epstein aracılığıyla tanıştığı öne sürülüyordu. Söz konusu e-postada, kimliği belirsiz gönderici şu satırları kaleme almıştı: "Florida'da seni ziyarete gittiğim ilk hafta sonu, Donald'ın uçağıyla geri dönerken yaşadıklarımızı çok iyi hatırlıyorum; o hafta sonu Donald, Melania ile tanışmıştı ve sürekli yatak odasından dışarı fırlayıp 'Vay canına, ne biçim ateşli bir kıç!' deyip duruyordu." Melania Trump ise konuşmasında, "Bu görüntüler ve hikayeler tamamen asılsızdır," ifadelerini kullandı. “Epstein’ın suçlarından herhangi biriyle bağlantılı olarak ne bir tanığım ne de adı geçen bir tanık.” Bu iki anın —Melania’nın Carter’ın anma törenine verdiği tepki ile Epstein’la olan bağları yüzünden yüzleştirildiğinde verdiği tepki— o boşluğunu yan yana getirdiğimde, ortaya çıkan o dipsiz uçurum; her iki Trump’ın da tüm varlığının her zerresine sinmiş olan o mutlak benmerkezciliği yansıtıyor. Sürekli kendilerinden bahsettiklerinde ve her hikâyeyi, başkahramanları bizzat kendileri olan bir anlatıya dönüştürdüklerinde; biz de kaçınılmaz olarak onlara ayak uyduruyoruz. Bunun tek sebebi ise, sırf sahip oldukları o muazzam güç sayesinde, salt kaba kuvvet kullanarak sohbetlerin seyrini o yöne çevirebilme yetisine sahip olmalarıdır. Bu süreçte, başkalarının yaşadığı trajedileri —hayatını kaybetmiş eski bir başkanı, istismar edilmiş sayısız çocuğu— artık yaşanan o gerçek acıların penceresinden değil; bu acıları, ya kayıtsızlıklarından ya da çok daha karanlık bir saikle görmezden gelmeyi arzulayanların o narsist çıkarcılığı üzerinden algılamaya başlıyoruz. Daha da kötüsü; iktidar sahiplerinin işlediği adaletsizliklere dair, bize öğretmeleri gereken o derslerden hiçbirini alamıyoruz. Asıl hikâye, her zaman o boşluğun ta kendisiydi. Artık nedenini biliyoruz. Kaynak: Alternet
  9. Trump’ın DoorDash şovu, kazara en büyük siyasi sorununu gözler önüne serdi Başkan Donald Trump, Pazartesi günü Cumhuriyetçi Parti'nin (GOP) vergi politikasını tanıtmak amacıyla Beyaz Saray'a bir DoorDash sürücüsü davet etti; ancak bu fotoğraf karesi, aslında başkanın hiç de konuşmak istemeyeceği bir sorunu —işçi sınıfı için hızla artan yakıt maliyetlerini— ön plana çıkardı. Trump yönetiminin Şubat ayı sonlarında İsrail ile birlikte İran'a saldırma kararı almasından bu yana yakıt fiyatları tavan yaptı. Sürücüler şu anda benzinin galonu başına ortalama 4,13 dolar ödüyor; bu rakam, saldırı öncesine kıyasla yaklaşık bir dolarlık bir artışa tekabül ediyor. Bu yüksek maliyetler, Pazartesi günü başkana McDonald’s siparişini teslim eden sürücü gibi, taşımacılık sektöründe "gig ekonomisi" (serbest çalışan) modeliyle çalışanların belini büktü. Öyle ki yakıt fiyatları o denli kötü bir hal aldı ki DoorDash, çalışanların Trump kaynaklı bu enerji krizini atlatmalarına yardımcı olmak amacıyla yakın zamanda bir "acil yakıt yardım programı" başlattı. Bu program, yüksek kilometre yapan sürücüler için haftalık bir ödenek içeriyor. Sürücüler şu anda benzinin galonu başına ortalama 4,13 dolar ödüyor; bu rakam, saldırı öncesine kıyasla yaklaşık bir dolarlık bir artışa tekabül ediyor. Elbette Trump’ın bu DoorDash şovuyla tanıtmayı amaçladığı şey bu değildi. Beyaz Saray yaptığı bir açıklamada; (adı daha sonra "Çalışan Aileler İçin Vergi İndirimi Yasası" olarak değiştirilen) "Tek Büyük ve Güzel Yasa"nın (One Big Beautiful Bill Act), bahşişlerden yapılan vergi indirimleri sayesinde, Arkansaslı sürücü Sharon Simmons’ın bu Nisan ayındaki vergi beyannamesinde büyük tasarruflar yapmasına yardımcı olduğunu öne sürdü. Beyaz Saray, "Sharon, Başkan Trump’ın imzasını taşıyan 'Çalışan Aileler İçin Vergi İndirimleri'nin somut sonuçlarını gören milyonlarca Amerikalı çalışandan yalnızca biri," ifadelerini kullandı. Başkan, Oval Ofis’in dışında, Simmons’ın yanında mahcup bir ifadeyle durduğu sırada basının sorularını yanıtlayarak, yine de savaş konusuna dikkatleri çekmeyi başardı. Tökezleyen ateşkes süreciyle ilgili bir soru üzerine Trump, İran’ın nükleer emellerinin müzakerelerdeki "kilit sorun" olduğunu belirtti. İki poşet fast food siparişini teslim aldıktan sonra gazetecilere konuşan Trump, "İran nükleer silaha sahip olamayacak," dedi. "Birçok konuda mutabakata vardık; ancak onlar bu konuda anlaşmaya yanaşmadılar. Yine de bu konuda anlaşacaklarını düşünüyorum; hatta buna neredeyse eminim." Geçtiğimiz hafta ilk ateşkes anlaşması sağlandığında ham petrol fiyatları düşüşe geçmişti; ancak Trump’ın, savaş sırasında İran tarafından geçişleri kısıtlanan ve petrol taşımacılığı açısından hayati önem taşıyan Hürmüz Boğazı’nı ABD’nin ablukaya alacağını açıklamasının ardından, fiyatlar bu hafta sonu yeniden fırladı. Pazartesi günü, Brent ham petrolünün fiyatı 100 dolarlık referans seviyesi civarında seyrediyordu. Yüksek benzin fiyatlarının yarattığı sıkıntı, yalnızca benzin istasyonlarında hissedilmiyor. Artan yakıt maliyetleri, ekonominin geneline yayılma eğilimi göstererek gıda fiyatlarını ve faturaları yukarı çekiyor. Çalışma Bakanlığı tarafından Cuma günü açıklanan verilere göre, Mart ayında son dört yılın en büyük aylık enflasyon sıçraması yaşandı. Pek çok çalışan bu etkinin sonuçlarını şimdiden hissediyor. Geçtiğimiz ay, Atlanta banliyölerinde çalışan bir DoorDash sürücüsü HuffPost'a verdiği demeçte, yakıt maliyetlerindeki artışın, savaş başlamadan önceki kazanç seviyesini koruyabilmek adına kendisini daha uzun saatler çalışmaya mecbur bıraktığını anlattı. Yüksek benzin fiyatları, sürücünün haftalık araç kullanım masraflarına yaklaşık 15 dolarlık bir ek yük getirmişti. 33 yaşındaki sürücü Joshua Elliott, "Bu durum hayatımı altüst edecek cinsten bir değişiklik değil; ancak muhtemelen fazladan bir veya bir buçuk saat daha çalışmam gerektiği anlamına geliyor," dedi. "Bu süre, normalde dinlenmeye ayıracağım zamandı. Şimdi ise dışarı çıkıp çalışmak zorundayım. İşin o yıpratıcı ağırlığını artık çok daha derinden hissediyorum." Kaynak: HuffP
  10. MİKROPLASTİK KABUSU KAPIMIZDA! Hükümetler Radikal Karar Eşiğinde: Artık Hiçbir Şey Eskisi Gibi Olmayacak! İçme Suyunuzda Mikroplastikler Var — Hükümet Artık Harekete Geçiyor HHS ve EPA'nın ortak bir girişimi; mikroplastiklerin insan sağlığını nasıl etkilediğini ve maruziyeti azaltmak için nelerin gerekli olabileceğini inceleyecek. Temel Noktalar ABD Sağlık ve İnsan Hizmetleri Bakanlığı (HHS), mikroplastikleri ve nanoplastikleri insan vücudunda tespit etmeye, araştırmaya ve vücuttan uzaklaştırmaya yönelik araçlar geliştirmek amacıyla 144 milyon dolarlık bir STOMP programı başlattı. EPA'nın mikroplastikleri "Aday Kirleticiler Listesi"ne dahil etmesi, olası düzenlemelere giden yolda atılmış erken bir adım olsa da; tespit yöntemleri ve sağlık üzerindeki etkiler gibi konularda hâlâ önemli araştırma eksiklikleri bulunmaktadır. Her iki girişim de, mikroplastik sorununu bir halk sağlığı meselesi olarak ele alma yolunda atılmış ilk adımları temsil etmektedir; uygulanabilir değişikliklerin hayata geçirilmesinden önce ise hâlâ kapsamlı araştırma ve düzenleme süreçlerine ihtiyaç duyulmaktadır. 2 Nisan tarihinde ABD Sağlık ve İnsan Hizmetleri Bakanlığı (HHS); mikroplastikleri ve nanoplastikleri insan vücudunda ölçmek, araştırmak ve nihayetinde vücuttan uzaklaştırmak için bir "araç seti" oluşturmayı amaçlayan, 144 milyon dolarlık bir programı (STOMP: Mikroplastiklerin Sistematik Hedeflenmesi) duyurdu. Ancak, mikroplastiklerle ilgili böylesine önemli bir duyuru yapan tek federal kurum HHS değildi. Düzenlenen ortak basın toplantısında Çevre Koruma Ajansı (EPA) da, mikroplastik sorununun çözümüne yönelik yürütülen bu koordineli çalışmaya katılacağını açıkladı ve söz konusu sorunu, "Amerikalıların karşı karşıya olduğu en acil ve giderek büyüyen halk sağlığı sorunu" olarak nitelendirdi. EPA, mikroplastikleri ilk kez, "Altıncı Aday Kirleticiler Listesi"nin (CCL 6) yeni taslak metninde "öncelikli kirletici grubu" olarak sınıflandırdığını duyurdu. National Law Review'un da açıkladığı üzere bu liste, EPA'yı; daha kapsamlı araştırmalara tabi tutulacak potansiyel kirleticileri belirlemeye yönlendirmekte ve bu süreç, gelecekte yapılacak düzenlemelere zemin hazırlamaktadır. EPA ayrıca, CCL 6'nın bir başka ilki daha barındırdığını ekledi: İlaçlar —ki bu grup, PFAS veya yaygın adıyla "sonsuz kimyasallar" olarak bilinen per- ve polifloroalkil maddeleri de kapsamaktadır— bir grup olarak listeye dahil edilmiştir. Söz konusu grup ayrıca; dezenfeksiyon yan ürünlerini, dokuz farklı mikrobun türünü ve 75 adet münferit kimyasal maddeyi de içermektedir. EPA Yöneticisi Lee Zeldin, "Amerikalılar çok uzun süredir, içme sularındaki plastikler ve ilaç kalıntıları konusundaki endişelerini dile getiriyorlardı. Bu durum bugün sona eriyor," dedi. "Mikroplastikleri ve ilaç kalıntılarını ilk kez 'Kirletici Adayları Listesi'ne (CCL) dahil ederek EPA net bir mesaj veriyor: Bilimi rehber edineceğiz, soruların yanıtlarının peşine düşeceğiz ve her bir Amerikalı ailenin sağlığını korumak adına kendimizi en yüksek standartlara tabi tutacağız." İlgili İçerik: Bu Basit Adım, Suyunuzdaki Mikroplastik Miktarını %90 Oranında Azaltabilir Bir maddenin CCL'de yer almasının pratikte ne anlama geldiğine gelince; bu durum, esasen uzun bir yolculuğun başlangıç noktasıdır. Güvenli İçme Suyu Yasası kapsamında her beş yılda bir yayımlanan bu liste, bir maddenin daha fazla ilgi ve incelemeyi hak ettiğinin bir işaretidir. Bununla birlikte, listede yer almak; su sistemleri veya üreticiler için doğrudan bir düzenleme zorunluluğu doğurmaz. National Law Review, CCL'nin (Kontaminant İzleme Listesi), nihai içme suyu standartlarına ulaşma yolunda geleneksel olarak uzun kabul edilen sürecin yalnızca ilk adımı olduğunu ayrıca açıkladı. Resmi düzenleyici kararları alması gereken kurum EPA'dır; bu kurum, her bir kirleticiyi sağlık risklerine, kamuya açık su sistemlerinde ne sıklıkla görüldüğüne ve düzenlemenin Amerikalılar için riski anlamlı ölçüde azaltıp azaltmayacağına dayanarak düzenleyip düzenlemeyeceğine karar verir. Önemli bir adım olsa da bu durum, musluk suyunuzdaki mikroplastiklerin yarın düzenleneceği anlamına gelmez. EPA; mikroplastiklerin sağlık temelli bir tanımı ve geliştirilmiş tespit yöntemleri de dahil olmak üzere, hâlâ doldurması gereken en az dört önemli veri eksiği bulunduğunu belirtti; işte STOMP programı tam da bu noktada devreye giriyor. Food & Wine'ın daha önce bildirdiği üzere, Sağlık için İleri Araştırma Projeleri Ajansı (ARPA-H) aracılığıyla yürütülen yeni HHS girişimi üç aşamada ilerleyecek: birincisi, hem suda hem de insan dokusunda mikroplastik seviyelerini doğru bir şekilde ölçmek için tespit teknolojisi geliştirmek; ikincisi, en zararlı plastik kirleticileri belirlemek; ve üçüncüsü, mikroplastikleri insan vücudundan uzaklaştırmaya yönelik yöntemler geliştirip bunları doğrulamak. HHS Bakanı Robert F. Kennedy Jr. duyuru sırasında, "Amerikalılar, vücutlarındaki mikroplastiklerin sağlıklarını nasıl etkilediğine dair net cevapları hak ediyor," dedi. "ARPA-H'nin STOMP programı aracılığıyla mikroplastik maruziyetini ölçecek, risk kaynaklarını belirleyecek ve bu riski azaltmak için hedefe yönelik çözümler geliştireceğiz." Ancak tekrar belirtmek gerekirse, henüz yolun başındayız. Bununla birlikte, 1 Haziran 2026 tarihine kadar kamuoyunun görüşüne açık olan CCL 6 taslağına siz de sesinizi ve düşüncelerinizi katabilirsiniz. Sonrasında ise tek yapmanız gereken beklemek. Yiyecek ve içeceklerdeki mikroplastiklerin yaygın kaynakları Mikroplastikler içme suyunuzda bulunabilir; ancak varlıkları bununla sınırlı değildir. Beş milimetreyi geçmeyen bu minik parçacıklar; gıdaların temin edilme biçiminden paketlenme ve hazırlanma süreçlerine kadar, yediğiniz yiyeceklerin içinde de karşınıza çıkabilir. İşte gıdayla ilişkili en yaygın kaynaklardan bazıları: Şişelenmiş su: Yapılan çalışmalar, birçok popüler şişelenmiş su markasında mikroplastiklere rastlandığını —üstelik sıklıkla musluk suyundakinden daha yüksek seviyelerde— ortaya koymuştur. Deniz ürünleri: Balıklar ve kabuklu deniz canlıları okyanusta mikroplastikleri yutabilir; bu mikroplastikler de nihayetinde tabağınıza kadar ulaşabilir. Tuz: Özellikle deniz tuzu, okyanus kirliliğinden kaynaklanan eser miktarda mikroplastik içerebilir. Plastik ambalajlar: Plastik ambalajlarda veya plastik içinde saklanan yiyecekler, özellikle zamanla, küçük plastik parçacıkları toplayabilir. Çay poşetleri: Bazı çay poşetleri, sıcak suda demlendiğinde mikroplastik dökebilen plastik liflerden yapılmıştır. Yiyecek hazırlama araçları: Plastik kesme tahtalarında kesme veya plastik mutfak gereçleri kullanma, yiyeceğe küçük parçacıkların girmesine neden olabilir. Paket servis kapları: Plastik kaplara konulan sıcak yiyecekler, mikroplastik bulaşma olasılığını artırabilir. Kaynak: FW
  11. ArsaVev sponsorluğunda İspanya yolculuğumuzdan görüntüler!
  12. Demansa 'Dur' Diyen Mucize: Her Gün Bir Tane İçmek Beyni 10 Yıl Gençleştiriyor! Yeni bir çalışma: Bu takviye beyninizi demansa karşı koruyabilir İşte araştırmacıların bulguları. Önemli Noktalar Orta yaşta daha yüksek D vitamini seviyeleri, Alzheimer riskinin bir göstergesi olan daha düşük tau proteini seviyeleriyle ilişkili olabilir. Bu çalışma, beslenme ve yaşam tarzı seçimleri yoluyla beyin sağlığına odaklanmak için orta yaşın kilit bir dönem olduğunu vurgulamaktadır. Demansı önlediği kanıtlanmamış olsa da, yeterli D vitamini seviyesini korumak genel beyin sağlığını destekler. Demans ve Alzheimer hastalığı oranları artmaya devam ederken, pek çok insan yaşlandıkça beyin sağlıklarını korumanın yollarını aramaktadır. Bu rahatsızlığın gelişip gelişmeyeceğinde genetik faktörler rol oynayabilse de; beslenme gibi yaşam tarzı faktörleri, yaşamın ilerleyen dönemlerindeki bilişsel işlevler üzerindeki potansiyel etkileri açısından incelenmektedir. Yeni ortaya çıkan araştırmalar; genellikle kemik sağlığı ve bağışıklık sistemi işlevleriyle ilişkilendirdiğiniz D vitamininin, beyninizi bilişsel gerilemeye karşı da koruyabileceğini öne sürmektedir. Neurology Open Access dergisinde yayımlanan yeni bir çalışma, orta yaştaki D vitamini seviyelerinin, yıllar sonra ortaya çıkacak demansla ilişkili beyin değişiklikleriyle bağlantılı olabileceğini göstermektedir. İşte bilmeniz gerekenler. Bu Çalışma Nasıl Gerçekleştirildi? Araştırmacılar, Framingham Kalp Çalışması 3. Nesil kohortunda yer alan 793 yetişkinden elde edilen verileri analiz etti. Çalışmanın başlangıcında (2002-2005 yılları arasında), katılımcıların yaş ortalaması yaklaşık 39 idi ve hiçbirinde demans belirtisi bulunmuyordu. O dönemde araştırmacılar, her bir katılımcının kanındaki D vitamini seviyelerini ölçtü. Yaklaşık 16 yıl sonra katılımcılar; Alzheimer hastalığıyla ilişkilendirilen iki protein olan tau ve amiloid beta seviyelerini değerlendirmek amacıyla beyin taramalarından geçirildi. Mililitre başına 30 nanogramın (ng/mL) üzerindeki D vitamini düzeyleri yüksek kabul edilirken, bu eşiğin altındaki düzeyler düşük olarak sınıflandırıldı. Bu gruptaki katılımcıların yaklaşık %34'ünün D vitamini düzeyleri düşüktü ve sadece yaklaşık %5'i D vitamini takviyesi aldığını belirtti. Bu ilişkiyi daha net bir şekilde ortaya koyabilmek amacıyla araştırmacılar; yaş, cinsiyet, sigara kullanımı durumu, kan basıncı, diyabet ve vücut kitle indeksi gibi beyin sağlığını etkileyebilecek faktörlere göre düzeltmeler yaptılar. Bu Çalışma Neleri Ortaya Koydu? Araştırmacılar, orta yaş dönemindeki D vitamini düzeyleri ile yıllar sonraki beyin sağlığı arasında bir ilişki tespit ettiler: D vitamini düzeyleri daha yüksek olan kişilerin beyinlerinde, yaklaşık 16 yıl sonra yapılan incelemelerde daha düşük düzeyde tau proteini bulunduğu görüldü. D vitamini düzeyleri ile Alzheimer hastalığıyla ilişkili bir diğer protein olan amiloid beta arasında herhangi bir bağlantı bulunamadı. Bu bulgular, D vitamini durumu ile demansla ilişkili erken dönem beyin değişiklikleri arasında potansiyel bir bağlantı olabileceğini düşündürmektedir. Galway Üniversitesi'nde doktora adayı ve çalışmanın yazarlarından Martin David Mulligan, "Bu sonuçlar; orta yaş dönemindeki yüksek D vitamini düzeylerinin, beyinde bu tau birikintilerinin oluşumuna karşı koruma sağlayabileceğini; düşük D vitamini düzeylerinin ise demans riskini azaltmak amacıyla üzerinde değişiklik yapılabilecek ve tedavi edilebilecek potansiyel bir risk faktörü olabileceğini öne sürmektedir," dedi. Beyindeki tau birikimi, Alzheimer hastalığı ve bilişsel gerileme ile ilişkilendirilmekte olup, bu durum tau proteinini demans araştırmalarında kritik bir biyobelirteç haline getirmektedir. Daha düşük tau düzeyleri, beyin yaşlanma sürecinin daha sağlıklı ilerlediğine işaret edebilir; ancak bu ilişkiyi tam olarak kavrayabilmek için daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Yine de araştırmacılar, bu bulguların yalnızca bir ilişkiyi gösterdiğini; D vitamininin demans riskini doğrudan azalttığına dair kesin bir kanıt teşkil etmediğini belirtmektedirler. Sınırlamalar Çalışmanın sonuçları umut verici olsa da, dikkate alınması gereken bazı sınırlamalar mevcuttur. D vitamini düzeyleri, çalışmanın başlangıcında yalnızca bir kez ölçülmüştür. Araştırmacılar, D vitamini durumunda zaman içinde meydana gelen değişiklikleri takip etmemişlerdir; oysa bu değişiklikler uzun vadeli sonuçları etkileyebilecek niteliktedir. Buna ek olarak, bu çalışma gözlemsel nitelikteydi; yani çalışma, belirli örüntüleri tespit edebilmekle birlikte, kesin bir neden-sonuç ilişkisi kurma imkanına sahip değildir. D vitamini düzeyleri yüksek olan kişilerin, beyin sağlıklarının daha iyi olmasına katkıda bulunan başka sağlıklı yaşam davranışlarına da sahip olmaları mümkündür. Araştırmacılar pek çok değişkeni hesaba katarak düzeltmeler yapmış olsalar da, ölçülememiş bazı faktörlerin sonuçları etkilemiş olma ihtimali hâlâ mevcuttur. Bu Bulgular Gerçek Hayat İçin Ne Anlam İfade Ediyor? Bu çalışma, uzun vadeli beyin sağlığını destekleme noktasında, orta yaş döneminin hayatınızdaki kritik bir evre olduğuna dikkat çekmektedir. Mulligan, “Bu sonuçlar umut verici; zira erken orta yaş dönemindeki daha yüksek D vitamini düzeyleri ile ortalama 16 yıl sonraki daha düşük tau yükü arasında bir ilişki olduğuna işaret ediyorlar,” dedi. “Orta yaş, risk faktörlerinde yapılacak değişikliklerin daha büyük bir etki yaratabileceği bir dönemdir.” D vitaminini güneş ışığına maruz kalarak, belirli gıdalar ve takviyeler aracılığıyla edinebilirsiniz. D vitamini içeren gıdalar arasında somon ve sardalya gibi yağlı balıklar, D vitamini ile zenginleştirilmiş süt ürünleri veya bitki bazlı sütler ve yumurta sarısı yer alır. Bu çalışma, D vitamini takviyesi almanın demansı kesin olarak önleyeceğini kanıtlamasa da, yeterli düzeyleri korumak, beyin sağlığına dair o geniş yapbozun bir parçası olabilir. D vitamini düzeyleriniz konusunda endişeleriniz varsa, test yaptırma veya takviye kullanımı hususunda sağlık uzmanınızla ya da kayıtlı bir diyetisyenle görüşün. Uzman Görüşümüz Yakın zamanda Neurology Open Access dergisinde yayımlanan uzun vadeli bir çalışma; orta yaştaki D vitamini düzeylerinin, Alzheimer hastalığı ve demansla ilişkili erken dönem beyin değişiklikleriyle bağlantılı olabileceğini öne sürmektedir. Bulgular, D vitamininin demansı önlediğini kesin olarak kanıtlamasa da; orta yaştaki beslenme ve yaşam tarzı faktörlerinin, uzun vadeli beyin sağlığını ve bilişsel işlevleri etkileyebileceğine dair giderek artan kanıtlara yenilerini eklemektedir. Diğer sağlıklı yaşam tarzı alışkanlıklarının yanı sıra, yeterli D vitamini düzeylerini korumak; yaş ilerledikçe beyin sağlığını desteklemeye ve demans riskini azaltmaya yardımcı olabilir. Kaynak: EW

Önemli Bilgiler

Bu siteyi kullanmaya başladığınız anda kuralları kabul ediyorsunuz Kullanım Koşulu.

Account

Navigation

Tarayıcı push bildirimlerini yapılandırın

Chrome (Android)
  1. Adres çubuğunun yanındaki kilit simgesine dokunun.
  2. İzinler → Bildirimler seçeneğine dokunun.
  3. Tercihinizi ayarlayın.
Chrome (Desktop)
  1. Adres çubuğundaki kilit simgesine tıklayın.
  2. Site ayarları seçeneğini seçin.
  3. Bildirimler seçeneğini bulun ve tercihinizi ayarlayın.