Zıplanacak içerik
  • başlık
    17
  • yorum
    30
  • görüntü
    71.852

Bu blog hakkında

BİR ANLAMI OLMALI SEVDALARIN...

Bu blogdaki başlıklar

GeceKuşu

SON KONUĞA MEKTUP

SON KONUĞUMA MEKTUP

 

Can Alıcıma,

 

Uykumdayken, kancıkçasına baskın verme!

 

Gelince de saygısız konuklar gibi oturup, yerleşip, siftinip çöreklenme!

Seni bir müzmin tedirginlik olarak derime yapışmış, canıma sıvışmış olarak kendimde duymayayım. Düşün ki ben seni, varlığımın bilincine vardığımdan beri beklemekteyim.

 

Bunca zamandır beklenen bir konuğa yaraşır bir saygınlıkla gel!

Sana olan saygımı yitirtme bana. Gürültülü patırtılı gelme! Kimseler duymasın geldiğini. Bir sen bil, bir de ben bileyim yeter. Gelişin herkesleri ayağa kaldırmasın. Tam bana göre, bana uyan bir davranışla gel.

 

Sessiz sessiz sürdürdüğüm, bunca yıllık yaşamıma yaraşacağı üzere suskun, susuk gel!

Çünkü benim için geleceksin, beni almaya geleceksin, başkalarını tedirgin etmeye değil. Uykumda birden bastırma ki, bunca yıldan beri gelişini gözlediğim en gerçek ve en son konuğuma göstermem gereken saygıda bir eksikliğim olmasın. Saygı ile ayağa kalkıp seni buyur edeyim. Almak istediğini, sana onurla kendim sunarak vereyim.

 

Bir yaşam boyu çektiklerimi az bulup, bana bir de sen çektirmeye kalkma!

Her ne çektim ise hepsine güler yüzle katlandım, onları salt kendim bildim. Üzünçlerimi kendime sakladım, sevinçlerimi el ile bölüştüm. Sonum da böyle olsun isterim. Bilirim, güçlüsün.

 

Kimselere eğilmemiş başım, senin önünde eğilebilir; ama bunu bana yaptırma!

Bana yaşamımı yadsıtıp, sonunda beni kendimden utandırma!

Senin amansızlığından böyle bir yiğitlik bekliyorum, bana önünde baş eğdirtme!

 

Güler yüzle gel, gülümseyerek karşılayayım seni...

Dimdik yaşadım, sen de beni dimdik kucakla, al götür.

Pusu kurma, arkamdan vurma. Ayakta karşılaşalım soylucasına...

 

Öyle çelebicesine gel ki seninle gitmek için istekleneyim. Senin gelişinle ikimizin birden gidişi bir olsun. Şimdi var, şimdi yok olalım. Bekletme beni, elini çabuk tut. Her şey birdenbire olup bitsin.

 

Sen öyle bir kesin gerçeksin ki, sana yalan da söylenemez. Bütün yaşamımda çağdaşlarımdan hiç birini kıskanmadığımı bilirsin; İyi yürekliliğimden değil, hiç birini kendimden büyük görmediğimden. Yine bilirsin, yaptıklarımla ya da yapmayı tasarlayıp yapamadıklarımla da böbürlenirim. Bana verdiğin mühlet içinde, tasarladıklarımı yapamadıysam, evet, suç kimsenin değil benim... Bu ceza yeter bana; çünkü acısını duyanlar için cezaların en ağırıdır.

 

Herkes gibi ben da seninle ilk ve son olarak yalnız bir kez karşılaşacağım. Bu karşılaşmamız, nerede ne zaman, nasıl olsun diye, zaman zaman çok değişik istekler geçirdim içimden. Kahraman olmak istediğim dönemlerim oldu. Kahramanlık ilk savaşlarında ölmeyen, son savaşlarında da sağ çıkmayanlardır. Seninle son savaşımda karşılaşmayı istedim bir zamanlar. Savaşın, yaşam boyu sürdüğünü, yaşadıkça sonu olmadığını bilmiyordum. Sonsuzca süren bu savaşımın öyle bir yerinde gel, öyle bir güzel gel ki, sana gülümseyerek elimi uzatıp “merhaba!” diyebileyim. Bir zamanlarda uzun uzun yaşayıp bitkiselliği dönüşmeyi, bitkisel yaşamımda gelişini bile bilmemeyi istedim. Şimdiyse ne kahramanlık gösterisinde, ne bitkisel bitkinliğinde gelmeni istiyorum.

 

Dilersen en beklemediğimi sandığın zaman gel.

Beni hiç şaşırtmayacaksın, çünkü hep aklımdasın, beynimde bir kıymık gibi...

Korkmadan bekliyorum gel!

 

Nice yaşadımsa, seninle baş başa diş dişe dövüştüm. Birkaç kez yendiğim de yenildiğim de oldu. Canım ki en kutsal olan her şeyim benim, onu elbette bana yakıştığı gibi ayakta, saygı ile yiğitçe vermek isterim; teslim olmadan... Bir armağan gibi vermek canımı.

 

Sen de, yeniğin kalemini-ki o kalem hep kılıçtı-teslim alırken iki elinle başının üstüne saygıyla kaldırarak al beni! Lekesiz arı-duru, yaşamı süresince hep kendi kendini arıtan bir cana saygılı ol, benim sana saygılı olduğum gibi.

 

Kimselere demedim, sen de kendine of dedirtme bana. Ne kahramanlıkta, ne bitkisellikte, işte şimdi olduğum gibi bir sıra, elimde kalem; önümde kâğıtla daktilom, böyle bir zamanda gel!

 

İstersen gece, istersen gündüz, istersen yazın, istersen kışın gel; Kapım da yüreğim de her zaman açık sana! Yeter ki kendi gözümde kendimi küçültme bana, kimseden su istetme. -Üstelik benim savaşım seninkinden çok daha yüce idi. Çünkü sen, sonunda nasıl olsa utkunun senden yana olacağını biliyordun. Oysa ben, sonunda nasıl olsa yenik düşeceğimi biliyordum. Yenileceğimi bile bile , ama hiç yenilmeyecekmişim gibi, beni yenecek olanın üstüne üstüne varmadım mı? Bir an olsun korktum mu, ya da kaçmayı düşündüm mü?

 

Birazcık daha yaşayabilmek için, birazcık daha iyi yaşayabilmek için, bunca güzelim bu yeryüzü uğruna bile, sana bir kıpı ödün verdim mi? Yaşamayı hak etmeye çalıştığım gibi, ölümü de hak etmek istiyorum. Bu hakkı bana tanı! Çünkü bu sonsuz güzellikler açan güzelim dünyaya, ben de gücümce güzellikler katmaya çalıştım. Bir güzel ada, atlasta görünmeyecek denli küçük diye yok sayılabilir mi?

 

Benim katkım da atlasta görünemeyecek denli küçük olsa da, var.

Ne mi yaptım?

Ortaçağ simyacıları taşı altına çeviremedi.

Ama ben bir simyacıyım; göz yaşlarımı gülmeceye çevirerek dünyaya sundum.

 

Saygıyla, gel bekliyorum.

 

AZİZ NESİN_09/06/1974

 

***

 

Saygıyla Anıyorum Seni 'Büyük Usta', 'Büyük İnsan'... Işığın Bol Olsun. smile.png

GeceKuşu

Ayıp Şeyler

Kadın cinsel organının adı nedir?... Nasıl?...

Yeterince tedirgin edici ya da suratınızda hafif bir tebessüm oluşturan bir soru mu?

İlle de cevaplamak zorunda olduğumuzu düşünürsek, soruyu soranın kimliğine göre ayarlarız cevabı değil mi?

 

Bir doktor soruyorsa başka bir şey dersin, kız arkadaşına başka, annene başka dersin, çocuğuna başka, sevgiline başka, küfredeceksen, aşağılayacaksan başka. Sanki uygun durumda seçilebilsin diye bu kadar çok çeşit adı var. Ya da üzerinde çok fazla düşünüldüğü ama ismini ve yerini bulunca düşünülmekten vazgeçildiği için sadece adı var, tanımı yok.

 

Erkek cinsel organı için de isim çeşitlemesi daha zengin olmakla beraber, içerik farkı daha az gibi. Küçük çocuklarınki ile yetişkinlerinkini ayırmaktan öteye gitmez. Bir de işin tıp literatüründeki adı vardır o kadar. Gerisi hep 'özel' isimdir zaten.

 

Çoğu zaman bu isimlerden hiçbirini söyleyemeyiz. 'O', 'Oram' der geçeriz.

Kendi hemcinslerimiz arasında bile bunu adıyla telaffuz etmeye utanırız.

Bizden bir parça gibi değil de, o apayrı biri, bir şeymiş gibi 'o' diye nitelendiririz. Üçüncü tekil şahıstır o.

 

Ayrı, kendi başına şahsiyet! Belki anatomik olarak yerinin, bir kadın için kendi kendini incelemeye çok uygun bir durumda olmayışı sebebiyle, belki çok içerlerde gizlenmiş ve kapalı bir konumda olduğu için kadınlar kendi cinsel organlarını iyi tanımazlar.'Ben'in bir parçası olmasını bu yüzden pek kabul etmiyoruz belki de. Hem tek başına ayrılacak kadar önemsenen hem de kendi bedeninden ayrı tutulan. İçin için kanayan bir yaradır çoğu zaman. Hem gerçek anlamda hem mecaz olarak. Gizlenen, kapatılan ve bu yüzden de içine kapanık olmuş bir organ. Hatta Freud'a göre kadınlar erkeklik organi olmadığını, cinsel organı üzerinde tüyleri uzatarak gizlemeye çalışırlar der.

 

Bir şeyleri gizleme konusu doğru olmakla birlikte bunun bir erkeklik organi eksikliğinden ziyade, ismini bile söylemekte zorlanacak kadar utandırıldığı organı ile yüzleşmeyi reddetmek olabilir.

 

Ne adını duymaya tahammülümüz vardır ne de kendisini öyle pek sık görmeye. Hatta erkekler sorar 'nasıl utanmıyorsunuz ağdacıya gitmeye diye'. Her gün erkekler tuvaletinde amir, memur hep birlikte yan yana işeyen bir grup, bunu sormanın abesliğini düşünmez bile. Ama bu ağdacı konusu açılmışken orada bile ağdacı kadın sorar, 'komple mi ', 'orası da dahil mi? ' der. 'Evet' dersin 'orası da dahil. Orası neresi diye sorulmaz. Herkes bilir orası neresi. Ama yeni dönem genç ağdacılar uygun bir isim bulmuşlar 'kasık' diyorlar. Çok daha şık geliyor kulağa değil mi?

 

Çocukken anneme oramın adı ne dediğimi hatırlıyorum. Annemin cevabı çok hoştu. 'Elmas-yakut' demişti. Hazinemmiş. Çok kıymetliymiş. Gerçi annemden başka böyle adlandıranı duymamıştım ama hoşuma gitmişti. Hatta çocukluğumda mahalledeki bazı çocukların nefesleri kesilene kadar ağızlarını köpürte köpürte ettikleri küfürlerde yeri hiç de iyi geçmiyordu örneğin.

 

Aşağılanmayı anlamak için fonksiyonların ne ise yaradığını, işin mekaniğini öğrenmeye gerek yoktu. Apaçık ********* bir şeyden bahsediyorlardı işte. Annemin bahsettiği bu hazineyi herkesten saklamam gerektiği, külotumu kimseye göstermemem gerektiği konusunda çok sıkı tembihlenmiştim. Bunun çok ayıp olduğunu defalarca duymuştum komşu teyzelerden. 'Adını söyleme', 'kimseye gösterme', 'Yok say kurtul işte'. Kimseye baktırma demişti.

 

Ama ben işi abartıp çok uzun zaman kendim bile bakmadım.

****** bir şeyden kaçar gibi. Külot değiştirirken bile gözlerimi kapıyordum o çocuk halimle.

 

Daha sonraları da, adını söylemem gerektiği durumlara hiç girmemeye çalıştım. Hani kayın validesine anne demeye dili varmayan, ama başka bir isim de söyleyemeyen utangaç yeni gelinler gibi, 'şey şey' diye geçti kaç senem. Okulda, ingilizcesini söyleyebileceğimi keşfettiğimde müthiş rahatladım. Ulu orta arkadaşlarımızın arasında söyleyiverdik utanmadan. Zaten bu tip şakaların, kelimelerin, fıkraların ve küfürlerin ingilizcesi o kadar ayıp olmuyordu. En ayıpçı dil türkçeydi tabii ki.

 

Buna benzer bir de 'meme' konusu vardır. Birçok kadın meme demeye utanır, göğüs der mesela. Göğüs ile memenin farklı olduğunu bile bile. Söylemesi hiç hoş olmayan yasaklı kelimeler listeleri vardır kadınların. Gebe, meme falan gibi. Bir başka tespitim, kırsal kesimden ve daha alt sosyo-ekonomik gruptan olan kadınlar bunu daha rahat telaffuz eder de, eğitimli ve şehirli kadınlar daha çok zorlanır. Şehirli eğitimli, rahat ve aşmış görünen kadın bu eğitime, bu sosyal statüye yakıştıramaz halk dilindeki isimlerini. Kibar olanın ise komik kaçtığını görür, bir türlü kendi durumuna uygun isim bulamaz. İngilizce argosu en tercih edilen halidir, ama bence bu en komik versiyonudur.

 

Belki sevgilimle yataktayken, biraz da karşımdaki 'dirty talking' denen şeyi seviyorsa az biraz konuştum ve az da olsa ketumluğumu bozdum. İnlemek serbestti, ama adını söylemek. Ah, bir rahatça söyleyebilseydim. Söylemeyi çok istesem de bir türlü cesaret edemedim. Yıllarca bu korkumu karşımdakiler fark etmedi ya da beni üzmek istemeyip çok üstüme gelmediler, ta ki oğlum konuşmayı öğrenene kadar. Yaşı gereği aklı ve eli devamlı pipisinde dolaşıyor, benim hem pipim var hem popom var, anne senin sadece popon mu var dediğinde, evet sadece popom var yanıtını alıyor. Yuvada biraz daha büyük çocuklardan en argo şekliyle öğrendiği o kelimeyi otobüste avaz avaz anlamını bilmeden söylüyor. Aslında kötü bir şey söylediğini biliyor ama aldığı tepkiler hoşuna gidiyor. Bir anda ne kadar amca teyze abla abi varsa herkesten bir renk değişikliği, gülme, sus bakayım ayıp falan gibi bir reaksiyon alıyor. Görünen tablo eminim çok komik onun bakış açısından. Bir laf diyorum ortalık birbirine giriyor diye düşünüyor olmalı. Hatta bazı tipler 'nereden öğrenmiş bunu' diye soruyorlar, vallahi ben bunca yıl söyleyemedim ama yuvada eğitimin bir parçası mı demeli bilmiyorum.

 

Küçücük oğlum sanki karşı cinsinin bunca yıllık utanç duvarlarını yıkmak görevini üstlenmiş bir erkek olarak bu kelimeyi hala söyleyip duruyor evin içinde. Arka arkaya ve durmadan yapıyor bunu. Söylersen ağzına biber sürerim dedim, ters tepti. İlgilenmeyeyim dedim, ilgimi çekmek için daha çok üsteliyor. Tam vazgeçti diye düşündüğüm gün gelip kulağıma söylüyor. Sanırım ses olarak hoşuna gidiyor arka arkaya tekrarlamak. Benim senelerce ingilizcesi ve tıp terminolojisinde gecen haliyle konuştuğumdan habersiz en amiyane tabiriyle yüzüme vurup duruyor.

 

Bakın hala söyleyemiyorum okuduğunuz üzere. Simdi bu yazı bittiğinde siz kaç tane ismini bildiğinizi yazın bir kenara.

Bütün söyleyemeyen kadınlar için, içinizden okuyun bir kez...

GeceKuşu

Dini keşfetmek.

***

 

Evrende muazzam bir güzellik olduğunun hepimiz farkındayız. Kozmosta yer alan parlak nebulalardan, süpernovaların yok oluşlarını gösteren muhteşem kalıntılara kadar, yıldızların doğumlarının ve ölümlerinin sergilenişini bu engin uzay ve zaman sahnesinde izleriz.

 

Gökyüzü, trilyonlarca galaksiyle ışıldarlar. bu glaksileri meydana getiren yıldızların sayısı dünyanın tüm sahillerinde bulunan kum tanelerinden bile daha fazladır. Uzayın dipsiz derinliğinde bir yerlerde, evrende öyle pekte göze çarpmayan bir köşecik vardır. Burası 400 milyar güneşten meydana gelen sıradan bir galaksidir. Bu sarmal halindeki göz kamaştırıcı denizin ortasında, evrendeki en olağan üstü güzelliğe sahip gezegene ısı ve enerji sağlayarak onu koruyan bir ışık kaynağı vardır. Bu gezen, bizim evimiz deme ayrıcalığına sahip olduğumuz, "Dünya" dediğimiz yerdir.

 

***

Var oluşumuzun başlangıcından beri, -gece olduğunda- gökyüzü biz insanoğlunu hep büyüledi. Takım yıldızlarını taradık, takvimlerimizi gökyüzünün düzeneğini tam olarak yansıtacak şekilde tasarladık. İnsanoğlu dünyayı gördü ve gördüğü şey gizem doluydu. Bu gizem perdesinin aralanmasını ancak binlerce yıllık araştırmalar sağladı. Astrolojinin yerini astronomi aldı. Numerolojinin yerini Matematik, Simyanın yerini Kimya aldı. Zaman içinde gözlemlerimiz birikerek çoğaldı ve sonunda organize olarak topluca BİLİM adını verdiğimiz farklı çalışma alanları haline geldi.

 

Bilim, Evrenin dilidir. Sorularımızı yöneltirken ve onların yanıtlarını alırken kullandığımız dil evrenin dilidir. Evrenin yaşına ve dünyada yaşamın nasıl ortaya çıkıp değişime uğradığına ilişkin sorular, bilimin evren dilinin uygulanması yoluyla yanıtlanır.

 

İnsanoğlunun bilinmezi keşfetme arzusu onun evrenin dilini kullanarak yaptığı bilimsel keşiflerle bilinmez ve gizemli olan bir çok şeyin yanıtlarını bulmasını sağladı. Ama bu çarpıcı keşiflere rağmen, hiç kimse neden var olduğumuzu veya öldükten sonra neler olacağını kesin olarak söyleyemez. Ama buna karşın konuyla ilgili olası açıklamaların bolluğu konusunda hiç bir sıkıntı yoktur.

 

...ki zaten insanoğlunun bu araştırmacı yapısı ve gördüğümüz herşeye anlam verme isteğimiz olmasaydı, türümüz bu kadar süre hayatta kalamazdı. Ama bir okadar şaşırtıcı olan da, varoluşumuzu açıklamak için ortaya attığımız fikirlerin, birbiri ile bu kadar zıt olabilmesidir. yaşama ve nasıl yaşamamız gerektiğine dair birbiri ile zıt düşen o kadar çok fikir vardır ki, bu fikirler insanlık tarihinin en karanlık dönemlerine sebep olmuştur.

 

Bu zıt fikirlerin tartıması günümüzde halen devam ederek türümüzün varlığını sürdürme başarısını ve evrenin kendisini bilip anlayabilmesi için bize yaşam sunan kırılgan gezegenimizi tehdit etmektedir.

 

***

Dini keşfetmek 1. bölüm Hazır dünya:

 

Bugün yaşayan herkes, hazır bir dünyaya doğmuştur. Gözlemlediğimiz şeylerin hepsi, dünyayı daha rahat yaşanabilir ve güvenli bir yer yapmak için insan aklının ve yaratıcılığının, naesiller süren mücadelesinin bir ürünüdür. Yaşadığımız ortamı şekillendirip değiştirme yeteneğimizin kaynağı, önceki nesillerden birikerek bize ulaşan bilgiler bütünüdür. bunun sonucu olarak da hayatalarımız daha kolay yaşanılır hale gelmiş, yaşam süremiz de bu bilgi ve onun ürünü olan teknolojinin uygulan-abilirliğinin sağlan-masıyla uzamıştır. Doğal yaşama dair bu bilgi hazinesine ek olarak atalarımız da, hayatı nasıl yaşamamız gerektiğine ve davranışlarımızı ne şekilde idare eedeceğimize dair kendi felsefelerini dile getirmişlerdir.

 

Örneğin; dünyada pek çok devlet, vatandaşlarının kendi iradelerini en iyi ve etkili şekilde ifade edeceği yöntem olarak antik yunan felsefesindeki, "Demokrasi" kavramını benimsemiştir.

 

Dünya dinleri de bize ulaşan bu "hazır dünya felsefeleri" listesine dahildir. Düşünsel kurumlar, belli kültürlerin içerisine öylesine kökleşmiştir ki, genellikle ırklardan, hatta ülkelerin kendi yasalarından bile ayırt edilemez hale gelmiştir.

 

Nasıl ki, bir çoğumuz gündelik yaşamımızda, bilimin yaşantılarımızı nasıl etkilediğinin farkına varmadan günümüzü geçiriyorsak, yaygın inanç sistemlerinin hayatımızı ve davranışlarımızı ne şekilde etkilediğni de görmezden geliyoruz.

 

Dünyayı göründüğü gibi kabullenmek, kendi yaşamlarımızın sorunlarına dalmak, medya ve yapay ünlüler tarafından kafamızın karışması ve ihtiyacımız olmayan şeylere vaktimizi ve paramızı harcamak fazlasıyla kolay hale gelmiştir. Ancak rahat olarak algıladığımız bu yaşantımıza rağmen, dünya sakinlerinin bir çoğu aynı olanaklara ve lükse sahip değil. Dünyada iyi olan herşeye karşılık aynı zamanda büyük bir yokluk, keder ve acıda vardır. Büyük zıtlıkların bulunduğu bir dünyada yaşıyoruz. En çoşkulu neşeyi olduğu kadar, en yürek parçalayıcı acıy da yaşama kabiliyetine sahibiz. Sahip olduğumuz ve sevip değer verdiğimiz insanlarla paylaştığımız harika ve sağlıklı hayatlarımız,-ı-, bir gün eninde sonunda elimizden alınabiliyor. -bir gün eninde sonunda herhangi bir şekilde ve nedenle yitirebiliyoruz-.

 

Bu acımasız evrenin yapısını daha iyi anlama hedefiyle çıktığımız yolculukta, varoluşumuzu açıklamaya yönelik felsefeler arasında pek çok çelişkiye tanık oluyoruz. Hatta gerçeklik dediğimiz şeyin, öylesine farklı algılanma şekilleri var ki, karşıt görüşler sahip olanlar sadece tutucu dindarlar ile radikal ateistler değildir. Aynı dinin mensupları arasında bile belli konularda fikir birliğine varılamamaktadır. Hem Hıristiyanlar, hem de Müslümanlar, evrenin yaratılışının Tevrat'ta anlatıldığı şekilde gerçekleştiğine inanır. Bu anlatılanlar üç dinde de ortak olduğu halde bu dinler, kendi içlerinde bile çeşitli mezheplere ayrıldığı için bu kutsal kabul edilen metinlerin nasıl okunup yorumlanacağı konusunda da bu kadar farklı fikirlerin olması şaşırtıcı değildir.

 

Bazı yaradılışcılar, yazılanları yaradılış kitabında nasıl yazıyorsa o şekilde yorumladığı için, dünyanın 6000 yıl önce yaratıldığına inanıyor. Dolayısıyla genç yaradılışcılar, gerçekte 4,5 milyar yaşında olan bir dünyaya dair kanıtlar sunmakta olan kapsamlı fosil kayıtları ve diğer jeolojik fenomenlerle ilgili kendi inançlarını destekleyen, tatmin edici açıklamalar getirmenin hayati önem taşıdığına inanıyor. Her ne kadar bilimin, yaygın olarak kabul gören gerçeklerini benimseyen, musevi, hıristiyan ve müslümanlar bulunsa da, bu dinlerin her birinin bünyesinde, -"Evrim" kavramına- bilimsel değerlere ve kavramlara karşı çıkan tıutucu kişilerde vardır. Yaradılışçılar en çok karşı durdukları "Evrim" kavramını sanki ateizimle eş anlamlıymış gibi kullanmaya ya da "Evrimi" sanki alternatif bir dinsel kavrammış gibi sunmaya kalkışırlar. Ancak gerçekte bu kişiler Evrim teorisi hakkında o kadar az şey bilirler ki, teori -veya kuram- kelimesinin ne anlama geldiğini bile bilmezler.

 

Evrim, bir tahmin veya sezgisel bir fikir değildir. Bilimsel bir hipotez olarak ortaya atılışından bu yana yapılan bilimsel gözlem ve deneysel sınamalar sonucu çok fazla destekleyici kanıta sahip olan ve bir çok bilim dalında "kuram" olarak kabul edilmiş olan hakim bir temadır. Son 150 yıllık süreçte, bütün bilimsel öğretilerden gelen veriler ve kanıtlar, "Evrim teorisi'ni" çok kuvvetli bir şekilde destekleyerek birikmiştir. Uzun bir zaman sürecinde gerçekleşmiş olan "makro evrimi" tekrar tekrar destekleyen ve insanı şaşırtacak sayıda çok kanıt vardır. Mikroskop altında ise, antibiyotiklere direnç geliştiren bakterilerde ortaya çıkan "mikro evrim" yoluyla da "doğal seçilimi" kendi gözlerimizin önünde gerçekleşirken gözlemleme şansına sahibiz.

 

Evrim geçmişte ne kadar gerçekleştiyse, günümüzde de aynı şekilde o kadar gerçekleşmektedir. Ancak yaradılışcılar, bilimin ve "Evrim" gerçeğinin karşısında bilimsel kanıtları ve tezleri olmadığı için yapabilecekleri tek şey olarak bu gerçekleri inkar etmeye ve hatta çarpıtmaya devem ederler. Böylelikle kendi kişisel inançlarına prim yaptımak için, onca bilim insanının emeğini ve çalışmasını itibarsız hale getirmeye çalışırlar.

 

Ancak bilim ve din arasındaki tarihsel ilişkiyi düşünürsek, buna çok da şaşırmamak gerekir. Hıristiyan Avrupanın tarihi boyunca kiliseler, doğal yaşamı açıklayan ama incil ile çelişen veya evreni açıklayan ama papanın otoritesiyle uyumsuz olan her türlü bilgiyi yayarken yakalanan insanları hapsetmiş, aforoz etmiş ve hatta öldürmiştür. Karanlık çağlarda çok yaygın olan bu bilimsel araştırmaların baskı altında tutulması ve insan haklarının ihlal edilmesi hali, tarih boyunca devam ederek 21. yüzyıla kadar gelmiştir.

 

ABD de dindar gruplar, kök hücrenin kullanımlamsını engellemek ve eşcinsel çiftlerin diğer Amerikan vatandaşları ile aynı insani haklara sahip olmasına engel olmak için kulis yapmaktadır. Dindar gruplar, dinlerin anlayışına uygun olan ahlak anlayışlarını topluma dayatmayı kendilerine görev saymaktadır.

Bu tek gerçek İlahi Tanrı nasıl oluyorsa, bu üç dine, birbirinden tamamen farklı ve birbiriyle çelişen tamamen farklı inanç sistemleri getirmiştir. Ama teistler, eğer bu ahlak kuralları olmazsa, tecavüze, cinayete, yağmalamaya, her türlü ahlaksızlığa ve toplumu kaosa sürüklemeye engel olacak hiç birşey kalmayacağını savunurlar. Dolayısıyla kendileri dışındakilere, "Evrimi", insan haklarını savunanlara ve ateistlere sosyal sapkın gözüyle bakarlar. Tanrının kim veya ne olduğuna bakılmaksızın, herhangi bir tanrıya inanmanın, hiç inanmamaktan daha saygın bir şey olduğunu savunurlar.

 

Fakat "Evrim", bütün insan ve hayvanların birbirine benzer olmasını sağlayan ahlaki bakış açısını ve bunun uygulanma arzusunu de bu sosyal ilkelere oturtan tutarlı ve ilkesel müthiş bir süreçtir.

 

Bu kadar farklı görüş ve kişsel inançlarını böylesine bir baskı ve vahşi bir şekilde dayatarak savunmaya istekli bunca tutucu insan varken, öyle görünüyor ki dünya, hiçbir zaman kalıcı bir barış ortamına kavuşamayacak. Dahası pek çok din için, özellikle Hıristiyanlık ve İslam için ana hedef ahiret günü olarak inandıkları nihai gün gelene kadar, mümkün olduğunca çok yandaş elde etmektir.

 

2000 yıldan uzun bir süredir Hıristiyanlar Mesihin dönmesini ve kendi nesillerinin kıyamet günündan önceki son nesil olduğunu ilan etmesini beklemektedirler. Ama dünyanın sonuna inananlar sadece Hıristiyanlar değildir. Müslümanlar da kendi inançlarındaki kıyamet gününü ve mehdilerini beklemektedirler.

 

Bu tarz bir bakış açısıyla, küresel ısınmanın yıkıcı etkisinin kanıtlarının ciddiye alınmıyor olması da şaşırtıcı değildir. Fanatizmin yükselişe geçmesi ve bilimsel gerçeklerin reddedilmesi artık insana, bütün bunların bir gün doruğa ulaşıp kıyamet kehanetlerinin kandi kandini gerçekleştiren bir kehanete dönüşeceği tehlikesini düşündürüyor.

 

***

Bu başlık altında öne sürülen görüşlerin ve yazarının amacı birilerini kişisel inançlarından veya dinden döndürmek ya da inançlarından kuşku duymalarını sağlamak değildir.

 

Farklı inançlara sahip dindar grupların, yaradılış inancını hangi değişik şekillerde yorumladıklarını, bu yorumların Tanrı'nın/Allah'ın yarattığına inanılan fiziksel gerçekler üzerindeki etkilerini incelemektir.

 

Eğer ki Tanrı, evrenin hem birinci el yazarı hemde kutsal metinlerin ikinci el yazarıysa, umarım ki, her iki durumda da, yaşama farklı bir pencereden bakarak gerçekliğin doğru ve tarafsız bir şekilde anlaşılması için bir çözüm sunar.

 

Bu başlığın amacı; Kişinin manevi ve ruhsal bakış açısından ve dini inancından bağımsız olarak, gerçekten dini ve/veya dinleri keşfetmek amacıyla, entelektüel dürüstlüğü sergilemek, eleştirel düşünce yöntemlerini ve akıl yürütmeyi özendirmektir.

GeceKuşu

Varsayım ve İnançlara Dayalı Düşünceler Üzerine

 

Bir kişinin bulunduğumuz mekanın dışındaki bir yerde bir “küp” olduğunu iddia ettiğini ve bize küpün içinde ne var? diye bir soru yönelttiğini varsayalım.

 

Bu iddiayı oluşturan akıl yürütmenin hangi sağlam temellere dayandığını, sorulan sorunun akılcı bir mantığa uygun olup olmadığını -akılcı düşünce yöntemlerini uygulayıp- sorguladığımızda, bu soruyu “Akla ve gerçeğe aykırı” bir soru olarak kabul ederiz.

 

Çünkü “küp” büyük ya da küçük olabilir. Küp içi dolu katı bir nesne ya da içerisinde gaz parçacıkları dışında hiç bir şey olmayan bir boşluk olabilir. Ya da tanıdık veya bilinmeyen milyarlarca farklı cisim içeriyor olabilir. Bu soruya kesin ve gerçeği belirleyen bir yanıt veremezsiniz.

 

Ancak size küpün içinde ne yok? diye sorulsaydı birçok yanıt verebilirsiniz.

 

Örneğin küp kesinlikle “Amazon nehrini, Mars gezegenini ya da “uykudan yapılmış bir yatak” gibi mantıksal olarak imkansız olan nesneleri içeriyor olamaz. Hatta bu ikinci soruya verilebilecek sayısız geçerli yanıt vardır. Buda bu küpün içeriğine dair ilginç bir asimetriyi ortaya çıkarıyor. Küpün içinde olabilecek ya da olmayacak sayısız olasılığa rağmen, kanıt olmadan küpün içinde gerçekten ne olduğuna ya da ne olmadığına dair kesin ve geçerli bir yanıt verebilmemiz imkansız.

 

Birisi küpün içerisinde tahta bir kaşık olduğunu iddia ederse haklı olma olasılığı vardır. Ancak kanıt olmadığı ve bu iddiaya dair geçerli bir dayanak gösterilmediği sürece bu iddiayı doğru kabul etmek için hiçbir sebep yoktur.

 

***

GeceKuşu

Eleştirel düşünce

ELEŞTİREL DÜŞÜNCENİN ÖNEMİ

 

Bir iddiayı meydana getiren akıl yürütme, duygulara ya da toplumsal baskılara göre değil, sağlam temellere dayanan mantığa göre olmalıdır. Çünkü bir iddianın doğruluğu kişisel duygulara ya da belli sosyal guruplarda kabul görmesine göre belirlenmez.

 

***

“Birine bir balık verin, o gün karınları doyar. Birine balık tutmayı öğretin ve bir daha aç kalmazlar.”

 

Bunun gibi atasözleri yeni beceriler öğrenmenin insanı nasıl kendine yeten birine dönüştürdüğünü hatırlatıyor. Bu durum en çok eleştirel düşünce için geçerlidir.

 

Bir problemin çözümünü ezberlerseniz belki o problemi ustalıkla çözebilirsiniz. Eleştirel becerinizi geliştirirseniz birçok yeni probleme etkili çözüm sağlayacak 'zihinsel becerilere' sahip olursunuz. Sorun ve zayıflıkları kabul edip kendi düşüncemizi eleştirebilme yetisi ve isteğine sahip olduğumuz zaman, düşünce süreçlerimiz gelişir ve böylece daha kapsamlı düşünüp değerlendirebildiğimiz gibi, yanlış fikirleri ve ideolojileri daha rahat tanımlayıp, reddedebiliriz.

 

Eleştirel düşünce sadece 'daha fazla' düşünmek değildir. Kişi yanlış bir fikri savunmak için veya yanıt alınmadan önce tekrar formüle edilerek sorulması gereken bir soruyu yanıtlamak için olağanüstü çaba harcayabilir ama eğer kendi yaklaşımlarındaki hatalar ve eğilimleri dikkate almıyorsa eleştirel bir biçimde düşündükleri söylenemez.

 

Kendi düşünce biçimimizdeki yetişme ve kültürden gelen eğilimleri fark edip yok etmek ve kendi inançlarımızı daha iyi bir şekilde düşünmeyi istememiz gereklidir. Eleştirel düşünmeye başladığımızda benimsediğimiz ‘ düşünce, anlayış ve inançlarımız ’ artık ' değişmez ' değildir. Bunun yerine eğer düşünce, anlayış ve inançlarımızın yanlış olduğunu kavradığımızda onları değiştirmemizin en doğru davranış olacağı bilinciyle devam ettirilirler.

 

Eleştirel düşünceler bakış açılarını genişletip bilgilerini arttırmak için bir istek ve eğilim geliştirirler. Bir konu ile ilgili doğru bilgiye sahip olabilmek için öğrenmeye istekli, gözlem yapabilen, araştırmacı ve gerekli çabayı harcamaya kararlı bir kişilik kazanırlar.

 

Bir açıklamanın, kendilerine sunulan varsayımların ciddiye alınabilmesi için gerçekten bir şeyleri açıklaması ve sınanabilir olması gerektiğini, bununla birlikte yasal teorilerin yanlışlanabileceği durumları da tarif ettiklerini bilirler.

 

***

Eleştirel düşünce şüpheciliği benimser. (septisizm) Şüphecilik bazılarının sandığının aksine yeni fikirlerin değerlendirmeden reddedilmesi anlamına gelmez.

 

Şüphecilik kararımızdan kuşku duymamızı ve biz sunulan iddialar hakkındaki kararı geçici olarak askıya almamızı söyler. Böylelikle karşılaştığımız iddiaları irademizin dışında kabul etmemizi engelleyerek iddiaları incelememizi, arka planda yatan mantığı, varsayımları ve eğilimleri görmemizi sağlar.

 

Şüphecilik fikirlerin değerlendirmeden reddedilmesi değil, kararımızdan kuşku duymak ve geçici olarak askıya almaktır.

 

Bir iddiayı meydana getiren akıl yürütme, duygulara ya da toplumsal baskılara göre değil, sağlam temellere dayanan mantığa göre olmalıdır. Çünkü bir iddianın doğruluğu, kişisel varsayım ve duygusal algılara ya da ‘ belli sosyal guruplarda kabul görmesine ’ göre belirlenmez.

 

Bazı insanlar, akıl yürütmenin bir değeri olmadığını (çünkü insan işi olduğunu) söylerler.

Akılcı düşünceye karşı olmak bindiğimiz dalı kesmek gibidir. Çünkü ‘ akıl yürütmenin bir değeri olmadığını ’ söylerken, gerçekte akıl yürüterek onun değersiz olduğunu ileri sürmeye çalışıyorsunuz demektir.

 

Bunun böyle olduğunu söylemek, buna inanmak ya da öyle olduğunu kabullenmek bir insan için akla uygun bir duruş, bir kabul, bir inanç ve düşünce değildir. (Çünkü bir sonuca varmak amacıyla bilgileri incelemek, karşılaştırmak ve aradaki ilgilerden yararlanarak düşünce üretmek, zihinsel yetiler oluşturmak, muhakeme etmek: özetle akıl yürütmek insanın onu diğer canlılardan farklı kılan en önemli özelliğidir.)

 

Akılcı düşünce, anlık ve önemsiz bile olsalar yaşantımızı sürdürürken verdiğimiz karar ve vardığımız yargılarımız için vazgeçilmezdir.

 

***

Eleştirel düşüncenin önündeki engeller.

 

Eğer belli bir akıl yürütme hatalıysa, anlayışımızı nasıl geliştirebiliriz?

 

Akıl yürütmeyi hepten bırakarak mı?

Yoksa hatalarımızı dürüstçe inceleyerek mi?

 

akıl yürütme ve/veya kanıtlara saygı duymamak veya engelleyici başka karakter özellikleri (Düşünsel kibir, dinleme isteksizliği, düşünsel tembellik) o kişinin eleştirel kapasitesini azaltır.

Kendisini ve çevresini tanıma yeteneğini bir kenara bırakmış olan bir insan, bilinci sıklıkla ya “metafizik ve sonsuz bir varlık” veya “ruhsal durum ve beyin hallerine” indirgenebilen bir şey olarak algılar. Bu durum “Eleştirel düşüncenin” önündeki en büyük engellerden biri olan karmaşık olayları siyah-beyaz haricinde görme isteksizliğidir.

 

Oysa yaşamı ve çevremizde var olan gerçekleri daha iyi algılamamızı sağlayacak başka seçenekler de vardır.

 

Eğer kişi başka seçenekler varken sadece iki tanesini görüyorsa bu “yanlış ikileme” sebep olur. Eğer yanlış ikilemlerle düşünürsek yanlış sonuçlara varırız. Örneğin; eğer “Seçenek A” yanlış ise “Seçenek B” doğru olmalı gibi. Aynı şekilde karşımızdaki eğer “X görüşüne” sahip değilse, “Y görüşüne” olmalıdır gibi.

 

Siyah-beyaz düşünce çoğunlukla karmaşıklıktan ve kesin cevapların yokluğundan doğan belirsizliği reddetme veya bununla başa çıkamamanın sonucudur. Bilmeme veya belirsizliği kabul etmediğimizden yanlış sonuçlara ulaşmak gerçek ya da merakla ilgili değil, avunmayla ilgilidir.

 

Eleştirel düşünen kişi belirsizliklerle başa çıkabilir ve bilgisiz olduğu alanların farkında olmak, anlamak ve öğrenmek ister. Bu kişiler geçerli kanıtlar ve geçerli kanıtlara dayalı cevapları bekleyebilirler. Eleştirel düşünce, düşünsel bağımsızlığımızın kilitlerini açmak için olan anahtarları bize sağlar. Böylelikle problemleri kendimiz çözmeye istekli ve yetkin oluruz. Bizi ani kararlardan, olayları gizemli bir hale getirmekten, bize verilmiş olan genel kanıyı, otoriteyi ve geleneği sorgulama korkusu, çekintisi ve isteksizliğinden uzaklaştırır. Bizi düşünsel disipline, fikirlerin açık ifadesine ve kendi düşüncelerimizin sorumluluğunu kabul etmemize yaklaştırır.

 

Tüm alanlarda mümkün olan en iyi bilgiyi edinmeye ve akıl yürütmeye hevesli, aynı zamanda kendi düşünce biçimlerindeki hataları kabul edip düzeltmeye istekli toplumların bireyleri bir arada yaşarken karşılaştığımız sorunlara çok daha etkin çözümler üreten gerekli araçlara da hakimdirler.

 

Eleştirel düşünceyi” öğrendiğimiz zaman, disiplinli bir şekilde bilgiyi ve düşüncelerimizi değerlendirme becerisini kazanarak bireysel olarak güç kazanmış ve içinde yaşadığımız toplumun geleceğine yatırım yapmış oluruz.

GeceKuşu

Kutsallık erişilemeyenin, sorgulanmayanın üzerine giydirilen en önemli kılıflardan biridir.

Bu kılıf, kutsalı daha bir korunaklı yapar;

Çünkü sorgulanmayan şey kutsallık kılıfıyla zihinde yerini git gide sağlamlaştırır.

Sorgulamadıklarımız arttıkça sınırlar da artar ve zihnimiz, duvarı andıran sınırlarla kaplanır.

Zihni sınırlanan kişi özgür düşünceler üretemez.

Özgür düşünemeyen kişi ise bireysel olarak kendini özgür kılamaz;

Çünkü zihinindeki kalıplar ona yön verir.

Bu noktada kutsallaştırdıklarımız bizim önümüze geçerler.

GeceKuşu

***

 

"İnsan kendine yalan söyleyebilir mi ?"

 

Nedir Yalan?

 

Yalanın gerçeklerin bilinmemesini sağlamak amacıyla söylenen, gerçeğe uygun olmayan anlatımlar olduğunu herkes bilir.

Soruyu bu bilgi ışığında yanıtlamaya kalktığımızda genelde büyük çoğunluk hayır söylemez diye yanıtlar...

 

Oysa öyle durumlar vardır ki; Örneğin inançlarımız söz konusu olduğunda, gerçek dışı yada abartılı iddialar ve varsayımlar söz konusu olduğunda bile sürekli kendimizi kandırmayı yeğler ve gerçek dışı olabileceği ihtimalini sürekli göz ardı ederiz.

Oysa kim olursa olsun söylenen yalanlar ve gerçeğe uygun olmayan anlatımlar bir an, bir yer gelir ki ister istemez herkeste hep bir şüpheye yol açar. Kafamızda oluşan şüpheler ne yazık ki ve her zaman aleyhimize sonuçlar oluşturur. Bu olumsuz sonuç ve çelişkileri aşmanın en kolay ve insanoğlunun en çok başvurduğu yöntem ise varsayımları gerçekmiş gibi algılama yaratıp ön yargılar oluşturmaktır.

 

Ancak; Ne kadar sağlam varsayımlar ve aşılamaz ön yargılar oluşturursak oluşturalım, İnançlarımızda dahil yaşamımızda var olan ve bizi etkileyen olumlu ya da olumsuz her gelişmeyi, etkisi ne olursa olsun onları sürekli olumlamak, öyle olduğunu varsaymak onları iyi ve doğru yapmaz. Sürekli olumsuz düşünerek gerçeklerin ve olayların kötüye dönüştürülemediği gibi...

 

Ama... Ne yazık ki, istesek de istemesek de;...

"Varsayım ve ön yargılarımızı, korku ve çelişkilerimizi yenebildiğimiz ölçüde" bir zaman sonra fark ederiz ki..

"Gerçeğin üstünü, kendini hangi özel yere koyan, konumda ve yafta da gören olursa olsun, herkes örtebilir..."

 

Ve... Ne yazık ki, istese de istemese de gerçekliğin bir anında,..

 

"Ya gerçeği bilmiyor olduğunu veya bildiği şeyin kendi doğrusu olduğu için onu gerçek sandığını, kabul ettiğini kavrar. Farkında dahi olmadan gerçeklerin üstünü örtmüş olduğu gerçeğiyle yüzleşir..."

 

Herkes çok iyi bilir ki, gerçeklerle yüz yüze geldiğimizde ortaya çıkan yeni durum ve koşulları kabullenmek ve onları aşmak öyle çok kolay değildir. Elimizde var olan değerleri kaybetmek yada kaybetmiş olmak sarsar insanı.

 

Hele inanç gibi toplumu sımsıkı saran değerler karşısında, hele o güne kadar hiç üzerinde düşünce üretmeden körü körüne ve içtenlikle sarıldığınız inanca dair şeylerse bunlar içinizde oluşmaya başlayan, kuşku ve şüpheler sizi korkutur ve sarsar...

 

İçinde bulunduğunuz toplumun bir bireyi olarak o toplumun yüz karası, onlar tarafından reddedilecek güvenilmez bir kişilik olarak algılanmaktan korkarız...

 

Çünkü anlarız ki, Bizlere o güne kadar söylenen bir çok şey " Ölümsüzlüğün çözümsüzlüğü karşısında yerine koyduğumuz ahiret kavramı" gibi gerçeğe uygun olmayan, varsayımlara dayalı ütopik değerlerdir.

 

İçimizde oluşan bu yeni durum ve şüpheler her zaman aleyhimize yeni durum ve koşullar getirmektedir.

 

Ve... Ne yazık ki, yaşamımızın devamında zorunlu ve gerekli olan yaşam algılamamızı doğru ve sağlıklı bir noktaya taşımamız için ihtiyaç duyduğumuz ikinci bir şans öyle çok kolay elde edilebilir şey de değildir.

 

Bu şansı kendimiz yakalayabilsek ya da toplum tarafından bize verilse bile içinde bulunduğumuz koşullar yeni bir düzeltme ve doğruları bilincimize aktara bilmek için oldukça zorludur...

 

***

 

"İnsan kendine yalan söyleyebilir mi?"

 

"Karşısına çıkan zorlu ve aşılmaz koşullar söz konusuysa eğer ve bunu aşabilecek düşünsel gerçekliği, mücadele gücü..

Ve en önemlisi karşılaşacağı zorluklar ne olursa olsun kendi öz benliğine saygılı olması gerektiği gibi bir kavramı içselleştiremediği ölçüde" ... Elbette...

 

Tartışmalarımızda, "Kişisel inanç ve çıkarlarımız söz konusu olduğunda"..

Ön yargılarımıza sıkı sıkı sarılarak bunu sürekli yapmıyor muyuz zaten?..

GeceKuşu

Sarı Sıcak Bir Akşam Üzeri...

 

Şiirin Öyküsü:

 

Sarı sıcak bir akşam üzeri,

bekliyorum bu terk ediş için..

Yeni düşler satın almak için,

en uygun zaman bu olsa gerek...

 

 

 

Akşamlar sarı ve sıcak olduğunda

Hep bir hüzün sarıyor içimi ...

Bir terk ediliş ki bu öylesine sonsuz

Ve ben hala hala aynı yerde bekliyorum seni...

 

En uygun zamandır diye mi bilinmez?

Satın almak için yeni düşlerimi,

O zalim satıcımı bekliyorum...

Bir yanım hüzün,

Bir yanım sevinç,

İnatla,

Sabırla,

Hep gelmeni bekliyorum...

 

*tna
11.gif

 

« : Mart 18, 2009, 14:10:47 »
GeceKuşu

***

GÜNEŞİN BATIŞINDA BIRAK YORGUN DÜŞLERİNİ

 

Bir akşam üzeri

Güneşin batışında bırak

Seni hırpalayan

Yorgun düşlerini...

 

Yine de kokla doyasıya

İçine çek buram buram

Sevgiyi,

 

Sevgini,

 

Sevdiklerini...

 

 

 

Buz tutmuş yüreklerden

Süzülmesin artık

Hüzünlere değil,

Sevinçlere,

Sevgilere aksın gözyaşlarımız...

 

Yaralı bir kuş gibi

Çırpınıp duran sıcacık göğsüme

Sokul da usulca

Dindir artık

Öfke dolu hasretini...

 

Gel dolaş koynumda,

Çiçek kokulu ürkek bedeninle...

Kırık bırakma hayallerimizi

Boynu bükük masum gecelerde...

 

Bir akşam üzeri

Güneşin batışında bırak

 

Seni hırpalayan

 

Yorgun düşlerini...

 

 

 

*tna
11.gif

 

 

 

«
:
18 Mart 2009 »

 

 

 

 

GeceKuşu

Öğrenmenin Üç Seviyesi

Öğrenmenin Üç Seviyesi

İnsanlar, problemleri üç seviyede çözerler.

 

Birinci seviyede sadece problemi çözerler ya da problemin belirtisini ortadan kaldırırlar.

İkinci seviyeye çıkmayı başaracak olurlarsa, problemin kök nedenini bulur ve onu ortadan kaldırırlar; olasılıkla bir kural değişikliği yaparlar.

Üçüncü seviyede ise söz konusu probleme yaklaşımlarını gözden geçirirler ve söz konusu probleme olan yaklaşımlarının başka hangi alanlarda yaygın olduğunu ve soruna yol açtığını araştırıp bu konuda harekete geçerler.

 

Bunun ne önemi var diye düşünebilirsiniz.

 

İnsanlar, genellikle problemleri birinci seviyede çözerler; böylece o problemler sürekli tekrar ederler ve insanların yaşamları problemden geçilmez.

 

Örneğin, İnsan grip olursa, doktora gider ve ilaç alır. Bu "birinci seviyede öğrenme"dir.

“Hasta olursam, doktora gider, ilaç alır ve iyileşirim.”

 

"İkinci seviyede öğrenme" ise şöyledir:

“Beni grip yapan neden nedir?”

“Ben ince giyiniyorum; onun için çabuk hasta oluyorum.”

“Öyleyse bundan sonra hava koşullarına uygun giyineyim.”

"İkinci seviyede öğrenme"de, insan problemin nedenini araştırır ve kalıcı bir çözüm alır.

 

"Üçüncü seviyede öğrenme"de ise, problem olan yaklaşım gözden geçirilir.

Kişi sorunu yaratan anlayışını ve sorunu çözme yaklaşımını irdeler...

“Ben niçin ince giyiniyorum?”

“Çünkü gençler üşümez diye bir genellemem var.”

“Bu doğru olmayan bir genelleme, uygun giyinmeyen gençler üşüyebilirler de terleyebilirler de...”

 

Ve şimdi esas soru: “Peki, acaba aklımdaki hangi başka genellemeler, farkında olmadan birçok soruna yol açıyor?”

 

Bunun önemini daha iyi kavramak için; İnsanların hem kafasının içinde dolaşalım; hem de sorunlarını yine üç aşama açısından inceleyelim.

 

(Birinci seviyede öğrenme).

Öğrenci, matematikten zayıf alır. Anne, babası ona öğretmen tutar ve O'nun sınıfını geçmesini sağlar...

 

(İkinci seviyede öğrenme).

Peki,Öğrenci, neden matematikten zayıf alıyor?

Çünkü, O'nun matematik hocası, farklı bir oturma düzeni uyguluyor.

Matematik dersinde O, en arka sırada oturuyor ve tahtayı göremiyor; çünkü gözleri bozuk.

Öyleyse Öğrenci, göz doktoruna gitsin

(Üçüncü seviyede öğrenme).

“Öğrenci’nin gözleri bozuk, niçin bozuk?”

“Çünkü, evde televizyonu yakından izliyor.”

“Niçin, yakından izliyor; çünkü evin yerleşim düzeni bozuk.”

“Hımmm... Öyleyse, evin yerleşim düzeni başka sorunlara da yol açıyordur.”

“Acaba evin yerleşim düzenini nasıl değiştirirsek, yaşamımızdan birçok sorunu çıkarabiliriz.”

 

"Üçüncü seviyede öğrenme"nin bir boyutu da, sorun çözme yaklaşımını gözden geçirmektir.

 

Genel olarak,yukarıdaki sorunlara benzeyen birçok sorunu çözme yaklaşımımızdaki temel model, yangın söndürme yaklaşımıdır.

 

Yangın çıkar ve biz onu söndürmeye çalışırız.

Hasta oluruz ve ilaç alırız.

Sınıfta kalırız ve ders alırız.

Arabayı çarpar, tamire götürürüz.

Evde bir şeyi kaybederiz ve ararız.

Eşimizle kavga eder, barışmaya çalışırız.

Yemek yerken üstümüze döker ve temizlemeye çalışırız.

Fazla kilo alır, onları vermeye çalışırız.

Çocuğumuz evi terk etmeye karar verir; onu durdurmak için ikna edici konuşmalar yapmaya başlarız.

"Birinci seviyede öğrenme" ile çözdüğümüz binlerce problem söz konusu olabilir.

 

"Üçüncü seviyede öğrenme", bir sorunun kök nedenin başka alanlardaki yansımalarını da önlemeye çalışmakla birlikte, bir taraftan da sorunlara çözüm getirme yaklaşımımızı da sorgular.

 

Örneğin, çocuğumuz evi terk ediyorsa ve biz ona “gitme evladım, her şey düzelecek” diyerek problemi çözmeye çalışıyorsak niye böyle diyoruz da, başka türlü bir eylem yaparak problemi çözmeye çalışmıyoruz?

 

Bizi bu problemi bu şekilde çözmeye iten ne?

 

Nickeledeon isimli çocuk kanalındaki Küçük Bill isimli çizgi dizide, Küçük Bill evi terk etmeye kalkınca, anne hiç karşı çıkmıyor. Anne, baba ve kardeşi de bavullarını hazırlıyorlar ve Bill’e diyorlar ki: “Biz de evi terk ediyoruz.”

 

Çocuk şaşırıyor ve evi terk etmeyi anlamsız bularak evde kalmaya karar veriyor.

 

Küçük Bill’in ailesi problemi bu türlü çözmeyi akıl edebilirken, biz niçin sadece klasik ikna konuşması yapıyoruz?

 

***

 

İşte "üçüncü seviye"de öğrenmenin bir boyutu da, problemi çözme yaklaşımımızın arka planını araştırmak ve bu zihniyeti değiştirmektir.

Türkiye’de yaygın olarak birinci seviyede öğrenmeye dayalı bir problem çözme yaklaşımı kullanıyoruz; Dolayısıyla çevremiz sorundan geçilmiyor.

 

Uygar bir toplum olmak, sorunları "üçüncü seviyede öğrenme" ile çözmek demektir.

 

*tna

GeceKuşu

İNSAN İLİŞKİLERİNDE İNANCIM

***

 

İNSAN İLİŞKİLERİNDE İNANCIM

 

 

Seninle aramda benim için önemli olan ve sürdürmek istediğim bir ilişki var.

 

Bununla beraber, her ikimiz de kendine özgü gereksinimlere sahip

 

ve bu gereksinimleri karşılama hakkı olan farklı kişileriz...

 

 

Gereksinimlerini karşılarken bir sorunla karşılaştığında, sorununu kabul edici bir tutumla dinleyeceğim

 

ve böylelikle senin, benim çözümlerime güvenmek yerine kendi çözümlerini geliştirmene yardımcı olacağım.

 

 

Ayrıca, kendi inançlarını seçme ve kendi değerlerini geliştirme hakkına saygı gösterip

 

bunların benimkilerden farklı olabileceğini kabul edeceğim.

 

 

Diğer taraftan, senin bir davranışın benim kendi gereksinimlerimi karşılamak için yapmam gerekenlere ters düşerse,

 

açıkça ve dürüstçe davranışının beni nasıl etkilediğini söyleyip,

 

senin de benim gereksinim ve duygularıma yeterince saygı duyacağına

 

ve bence kabul edilmez olan davranışını değiştirmeye çalışacağına inanıyorum.

 

 

Benim de bir davranışım senin için kabul edilmez olduğunda senin de açıkça ve dürüstçe bunu söyleyeceğini

 

ve bana bu davranışımı değiştirmeye çalışmam için fırsat vereceğini umuyorum.

 

 

Her ikimizin de diğerinin gereksinimini karşılamak için değişemeyeceğini farkettiğimiz durumlarda,

 

bir çatışma içinde olduğumuzu kabul edip, bu çatışmaları çözmeye çalışalım.

 

Bunu yaparken de diğer kişinin kaybetmesi pahasına kazanmak için güç ya da otorite kullanmamaya karar verelim.

 

 

Senin gereksinimlerine saygı duyuyorum ama kendi gereksinimlerime de saygı duymam gerekir.

 

Dolayısıyla her zaman her ikimiz için de kabul edilebilir bir çözüm bulmaya çalışalım.

 

Böylece senin gereksinimlerin de karşılanır benimkiler de; kimse kaybetmez, herkes kazanır.

 

Bu yolda hem sen gereksinimlerini karşılayıp kişi olarak gelişmeye devam edersin hem de ben.

 

Böylece sağlıklı bir ilişki içinde her ikimiz de olabileceğimiz kişiler olma çabamızı sürdürürüz.

 

İlişkimiz karşılıklı saygı, sevgi ve barış havası içinde devam eder.

 

 

*tna

***

GeceKuşu

***

 

Kendimi ve çevremi algılamaya başladığımdan bu yana farklılıklarımın neler olduğunu sorgulamayı öğrendim…

 

Sonra kızmayı öğrendim yapamadıklarıma ve yaptıklarımın anlaşılmamasına…

 

Daha sonra gereksizliğini öğrendim kızmanın…

 

Bir şeyleri değiştirmediğini..,

 

Anlaşılmazlığı arttırdığını gördüm…

 

 

Daha sonra hoşgörüyü öğrendim ..,

 

Farklılıklarımızdan dersler almayı..,

 

Yeni farklılıkları kavradıkça yaşamı daha iyi algıladığımı öğrendim…

 

 

Anladım ki en sonunda; farklıda olsak, aynı acılar göz yaşlarımızı akıtıyor..,

 

Aynı şeylere gülebiliyoruz..,

 

Farklıda olsak her birimiz bir anadan doğuyoruz…

 

 

İnançlarımız farklıda olsa…

 

Yâda yok oluş nedenlerimiz,

 

Bir hastalık, bir savaş yada kaza sonrası düşünmeyi yitirince bedenimiz..,

 

Gördüm ki hepimiz ölebiliyoruz…

 

 

Bütün farklılıklarımıza rağmen farklı olmadığımızı öğrendim…

 

Sonunda kavradım ki;

 

Dilimiz, İnancımız, Irkımız ne olursa olsun bizler birer insanız…

 

Ayrımların yanlış, hastalıklı düşüncelerin ürünü olduğunu anladım…

 

 

Sonra bir gün bir Afrikalının şu yazdıklarını okudum bir yerde..,

 

Şöyle diyordu, Afrikalı Siyah insan…

 

“Sen beyaz adam, beni derimden ötürü bu güne kadar hep horladın…

 

Kölen yaptın beni..,

 

Sorgusuz sualsiz öldürdün…

 

Rengimden ötürü aşağıladın..,

 

Yaşamımı her koşulda sınırlamak için olmadık şeyler yaptın…"

 

"Bak beyaz adam ben ..;

Doğarım; Siyah…

 

Büyürüm; yine Siyah..,

 

Güneşlenirim; Siyahım…

 

Üşürüm; Siyahım..,

 

Korkarım; yine Siyah…

 

Hastalanırım; Siyahım…,

 

Ölürüm; hala Siyah

Oysa sen beyaz adam ;

Doğarsın; Pembe..,

 

Büyürsün; Beyaz,

 

Güneşlenirsin; Kızarırsın…

 

Üşürsün; Morarırsın..,

 

Korkarsın; Yemyeşil olursun…

 

Hastalanırsın; Sararırsın..,

 

Ölürsün; Grileşirsin…

Ve sen Beyaz adam sen bana hala UTANMADAN Renkli diyorsun…"

 

***

 

Güneşin aydınlık yarınlara doğduğunu gördüm, iyice açınca gözlerimi…

 

İnsan sevgisinin, ayrımsız olmanın,

 

Canlı cansız her şeyin değerini bilebilmenin, günlük çıkarlarımızın üzerinde olduğunu..,

 

 

Sevgilerimizde çoğalmanın, farklılıklarımızda olgunlaşmanın en büyük değer..,

 

Kim olursak olalım mutluluklarımızın, birbirimiz de arttığını öğrendim…

 

***

 

Ve bütün bunları en içten, duygusal bir anımda yazıyorum içimden geldiğince..,

 

Ve ben bu ruh halinden çıkıp ta gerçek yaşamın acımasızlığıyla karşılaştığımda..,

 

Üzdüğümüzü, kırdığımızı, hırpaladığımızı..,

 

İnanç, dil, ırk ayrımlarını öne çıkararak yok etmeye çalıştıkça birbirimizi

 

 

Ben gördükçe bütün bunları..,

 

Yüzümü hep aydınlığa döneceğim.., Kör olasıya güneşe bakacağım bütün inadımla…

 

Hiç aklımdan çıkmayacak bütün bunlar, Hatırlayacak ve Hatırlatacağım...

 

*tna

***

GeceKuşu

***

 

Sanırım, Atatürk'ü ve onun yapmak istediklerini anlamak için daha detaylı araştırmalar yapmak,

 

ve bunları birbirmizle paylaşmamız gerekli...

 

 

Karşılıklı olarak birbirimizi anlamak ve anlaşılmak açısından,

 

birlikte yaşadığımız bu vatanda ve paylaştığımız yaşamda ortak noktalarımızı bulabilmek açısından,

 

Hangi inanç ve inanışta olursak olalım düşüncelerimizi ve bilgilerimizi paylaşabilmemiz çok önemli....

 

 

" Sömürülen Atatürk ve Atatürkçülük* "

 

 

Atatürk'ün sözlerinden, düşüncelerinden alıntılar yaparak,

 

fikirlerinden işinize geleni ele alarak,

 

belli bir zamanda belli bir nedenle söylediği bir sözünü,

 

belli bir zamanda belli bir nedenle takındığı bir tutumunu, davranışını esas tutarak,

 

O'nu istediğiniz gibi gösterebilirsiniz, kılıktan kılığa sokabilirsiniz.

 

 

Ancak, bu durum gerçeği yansıtmaz.

 

 

Atatürk'ün birbiriyle çelişen sözlerini, düşüncelerini,

 

tutum ve davranışlarını değerlendirirken O'nun içinde bulunduğu ortamı,

 

Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın koşullarını, iç ve dış dengeleri,

 

Türkiye'nin ve dünyanın durumunu göz önünde tutmak zorundayız.

 

 

O zaman Atatürk'ün o sözleri hangi koşullarda,

 

hangi nedenlerle o tür bir davranışta bulunduğu ortaya çıkacaktır.

 

 

Önemli olan "sonuç"tur.

 

Atatürk'ü doğru değerlendirmek ve yorumlamak için gerçekçi olmak,

 

tarihsel gerçeklere bağlı kalmak, objektif (nesnel) ve bilimsel olmak zorundayız.

 

 

Atatürk'ü değerlendirirken, yorumlarken,

 

O'nun yalnızca belli bir sözünü, düşüncesini, demecini,

 

belli bir tutumunu, davranışını, eylemini değil;

 

 

söz, düşünce, demeç, tutum, davranış ve

 

eylemlerinin tümünü birden göz önünde tutmamız

 

ve O'nun içinde bulunduğu, yaşadığı koşulları çok iyi bilmemiz gerekmektedir.

 

 

Ancak, o zaman Atatürk'ü doğru, sağlıklı değerlendirebilir, gerçeği bulabiliriz...

 

*(Sömürülen Atatürk ve Atatürkçülük, Asım Aslan,)

 

 

***

GeceKuşu

tartışmalarımızın amacı;

***

*Teist Evrim Kuramı, bugün biyologların ve bilim adamlarının savundukları Evrim Kuramı ile çelişmemektedir; yani başlangıçta her şeyi yaratan bir Tanrı, evrimin zembereğini kurmuş da olabilir.*

 

*Fakat;

 

"Bilimsel Yaratılışçılık" olarak isimlendirilen ve din kitaplarını kelimesi kelimesine aynen yorumlayan radikal akımın savundukları ile "bilimin bulguları" birbiriyle çelişmektedir.

 

“Bilimsel Yaratılışçılığa” göre, tüm canlılar ayni anda yaklaşık 10 000 yıl önce Tanrı tarafından birdenbire, belli bir dizaynla ve belirli bir amaca yönelik olarak yaratılmışlardır.*

 

***

 

İnsanlar düşünmeye ve felsefe veya din ile ilgili çıkarımlar yapmaya başladığından beri,

 

*Yaşamın anlamı nedir.?

*Evren'in anlamı nedir.?

*Yasam nedir ve nasıl başlamıştır.?

*Evren sonsuz mudur.?

*Bu evrenin bir başlangıcı ve yaratıcısı var midir.?

*Bu evrendeki olayları açıklayacak fiziksel yasalar,

*Yasamın gelişimini açıklayabilecek biyolojik yasalar var midir.? ...

.............................................................…gibi sorular sormuştur.

 

 

İnsan oğlu bu soruları cevaplarken;

 

* Dinlerin pek çoğuna göre, tüm evren ve canlılar belli bir amaca yönelik olarak birdenbire yaratılmışlardır.

 

** Bilim ise, başından beri, olaylar arasındaki ilişkileri ve dünyadaki fenomenleri açıklamak için, gözlemler yapmak ve bu gözlemleri akılcı bir biçimde sentezlemek yöntemini geliştirmiştir.

 

Bir Tanrı’nın olup olmadığı,

Başlangıçta her şeyin yaratılıp yaratılmadığı,

Bilimin araştırma konusu içinde değildir.

 

***

 

* Bilim gözlemleyebildiğini yorumlar;

fizik, matematik, biyoloji ve kimya bilimlerinin yöntemlerini kullanarak sonuçlar çıkarır, ve bu sonuçlara inanır;

 

**Din ise inandığını yorumlar; yani din önce inanır, sonra bu konuda yorum yapar.

 

***

 

Tartışmaya açılan bir çok konuda olduğu gibi "bilimin bulguları" ile

“Teist inanışlar” arasındaki çelişki, işte tam bu noktada başlıyor…

 

* Önce inanıp sonra yorum yapan arkadaşlar, bilimi reddetmek veya onunla alay etmek gibi bir yanlışlığa düşüyorlar…

 

Oysa; Teist inanışların yanında, Bilim; insan ve evreni kavramamızda çok daha fazla katkılarda bulunmuştur.

 

* Teist kavramlara bilimsel açıklamalar getirmek isteyen arkadaşlarsa,

bilimi kendi alanı dışına taşımaktalar…

 

Çünkü;

 

* Belirli alanda elde edilen her bilgi bilim değildir.

* Bilgilerin bilim olabilmeleri için bazı koşullara uygun olması gerekir.

* Her bilimin kendine has konusu vardır.

* Her bilim “bilimsel yöntemlerle” araştırmasını gerçekleştirir.

* “Bilim objektiftir”. Elde edilen bilgiler başka araştırmacılar tarafından test edildiğinde de aynı sonuçlara varılır.

* Bilim genellemelere varmayı amaçlar.Bu genellemeler “bilimsel yasa” veya “bilimsel teori” olarak ifade edilirler.

 

***

 

* Evrendeki yaşamın belli bir amaca yönelik olup olmadığı,

* Tanrı’nın Evrim'in gelişimini şekillendirip şekillendirmediği,

* Tanrı’nın evrimin oluşabilecek koşullarını sağlayıp sağlamadığı konuları,

bilimin sınırlarının dışına taşmaktadır.*

 

***

 

Bence; sırf, “inanç ve kavramlar” dar görüşlülüğünden sıyrılıp, yeterli bilgi sahibi olamadığımız konularda kısır çekişmelerden uzak durmalıyız.

 

Çünkü, İşte o zaman;

 

İnançlarımızı bilimle açıklamak veya Bilimi inançlarımız nedeniyle reddetmek gibi bir çelişki içene düşüyor ve işte esas o zaman gülünç duruma düşüyoruz...

 

Yine bence;

Birbirimizi inançlarımızdan dolayı sorgulamak yerine,

inandığımız doğrularımızı da sorgulayabilme becerisine ulaşabilmeliyiz,

 

Yine bence;

Önce inanıp sonra sorgulamak yerine,

önce sorgulayıp sonra gerçeğe ve doğru bilgiye ulaşmak için her şeyi yapmalıyız…

 

Yine bence; Bilgiye ulaşmak için yine birbirimize ve bildiklerimize ihtiyacımız var…

 

Çünkü; İnsan merak eden, öğrenme ihtiyacında olan bir varlıktır. Hem kendini hem de kendi dışındaki dünyayı anlamak ister.

 

Elde ettiği bilgiler de onun çevresine uyumunu kolaylaştırır.

 

Yine bence, tartışmalarımızın amacı;

Her konuda her şeyi bilememek gibi bir gerçeğimiz olduğuna göre, birbirimizi bilgilendirmek olmalı…

 

Yine bence;

Bilgiler paylaşılarak çoğalır ve paylaşıldıkça daha doğruya ulaşır..

 

 

***

GeceKuşu

..,

 

" Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir.

 

Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır.

 

Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir.

 

Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu,

 

“Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır” demeyecektir.

 

Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır.

 

Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır.

 

Genç, “Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir” diye düşünecek,

ama hiç bir zaman yalvarmayacaktır.

 

 

Mahkeme onu yargılayacaktır.

 

Yine düşünecek, “demek adalet örgütünü de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek gerek”

 

 

Onu hapse atacaklar.

 

Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp,

haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek.

 

Diyecek ki, “ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım.

 

Eğer buraya haksız olarak gelmişsem,

 

bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.”

 

" İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği! "

 

Mustafa Kemal ATATÜRK

 

...

GeceKuşu

Bir şey hakkına bilgi sahibi değilseniz…

Hele o şeyi araştırmaz, üzerinde düşünmez ve düşünce üretmezseniz.

Başkalarının ürettiği düşüncelerle yetinmek zorunda kalırsınız.

 

Üstelik başkalarının ürettikleri bu düşünceleri hiç sorgulamadan doğru kabul ederseniz,

dar kalıplar içinde kalmak ve onların hegemonyası altında yaşamak zorunda kalırsınız…

 

Ayıca size empoze edilen bu düşünceler bilimsellikten,

hayatın gerçeklerinden uzak, dogmatik öğretilere dayanıyorsa

ve siz kendinizi düşünmeden kabullenme kolaycılığına alıştırmışsanız,

size dayatılan ve sorgulamadan kabul ettiğiniz bu düşüncelerin karşısında olan,

ve onların yanlış olduğunu söyleyen her düşünceyi reddedersiniz.

 

Çünkü, düşünme ve araştırıp öğrenme yeteneğinizi geliştirmediğiniz için

karşı düşünceye tezlerinizi sunup tartışmak zorluğuna katlanamazsınız.

Bununda kolay yolu inkar etmektir.

 

Neyi bilip neyi bilmediğinizin de farkında olmamanız,

karşı düşüncenin size anlatmak istediklerini,

bütünlüğün içindeki küçük ayrıntılarda değil,

içinden cımbızla çektiğiniz kelimelerle kavramaya çalışırsınız.

 

Karşınızdaki düşünceler bilimsel gerçeklerin süzgecinden geçirilerek

elde edilmiş doğruları içeriyorsa ve sizin doğrularınızı yerle bir ediyorsa,

duruşunuz ve ifadeleriniz sertleşmeye,

üslubunuzda kendi doğrularınızdan emin saygılı kelimelerin yerini,

hakaret ve alaycı kelimeler almaya başlar.

 

Hele karşınızdaki düşünceler doğruda olsalar,

size kabul ettirilmiş, sizinde hiç yargılamadan kabullendiğiniz,

kutsal olarak algıladığınız değerlerinizi sarsıyorsa,

Artık karşınızdaki düşünce kötüdür, tehlikelidir, yok edilmelidir.

 

Bu düşünceleri ifade eden kişiler, başta ikna edilmeye çalışılır,

nereden çıktı bunlar şimdi bak doğrusu budur, büyükler şunu diyor,

kitaplar şöyle yazıyor, bak iyi dinle, iyi oku, anlamaya çalış denir.

 

Yani ima edilen, aslında yapılması istenen şey…

sorgulama, ne deniyorsa, ne söyleniyorsa bizim gibi inanmalısın” dır.

 

Daha da olmazsa;

“Anlamaya çalışıp, araştıran, düşünen ve sorgulayan düşünce”

düşünememekle, aptallıkla, geri zekalılıkla suçlanır. Artık kelimeler alaycıdır.

 

Daha da ileri gidiyor sizi ikna etmeye çalışıyorsa

ve karşısında aciz , aptal, geri zekalı durumunda kalındığı anlaşılırsa,

artık o düşünce haindir, safsatadır, kafirdir, ortadan kaldırılmalıdır.

Var olan yapı korunmalı, düzen sarsılmamalıdır,

kalıplaşmış olan düşünce yapısı korunmalıdır.

 

Zordur düşünmek, araştırmak, kabul görmüş düzeni sorgulamak,

Kolaydır var olanı sahiplenmek, yeniyi, doğruyu, zor olanı reddetmek kolaydır..

 

*tna

 

***

GeceKuşu

Size teşekkür ediyorum.

...,

:clover:

 

Sevgili "Arkadaşım";

İsminizi bilemediğim için size böyle hitap etmek durumundayım.

 

Beni tanımak isteyip,

bloğumu okumak inceliğini gösterdiğiniz için size teşekkür ediyorum.

 

Ben uzun zamandır formu takip etmeme karşın,yeni üye oldum.

Bu nedenle forumda karşılaşmamış olmamız normal...

 

Öncelikle formu iyi tanımam gerektiğini düşünerek uzun bir süre takip ettim.

Fikirleri ve düşünceleri ile onların yazdıklarını okuduğumda

bana katkıda buluna bilecek kişileri tespit etmeye çalıştım...

O nedenle forumda pek katkıda bulunduğum yazılarım henüz yok.

 

Birde hemen konuşmaktan daha çok izlemeye ve kavramaya çalışan,

Eğer değecekse ve ikna etmek yerine kısa ve öz olarak konuşan,

boş polemiklere girmeyi sevmeyen bir yapım var.

 

Bu doğada yaşayan canlı cansız herşeye önem ve değer veren,

"düşünce, yaklaşım, ve mücadele içinde olan" herkese saygı ve sevgi duyuyorum.

 

Yaşamda sevginin çok önemli bir yeri olduğuna inanıyorum...

Gerçekse,değer verdiysem ve hak ediyorsa sevgimi çekinmeden belirtirim...

Sevmediysem de eleştiririm ama sevgisizliğimi belirtmem...

Çünkü; İnsanların fikirlerine saygı gösterlimesi gerektiğine

ve onlarla iletişim kurmak istiyorsak bunun böyle olması gerekliliğine inanıyorum...

 

İnançlar konusuna gelince ...

Her insanın düşünce ve inançlarında özgür olmalarının insan olmanın gereği diye düşünüyorum.

Özgür düşünceye inandığım içinde düşünce ve inançlarından dolayı

hiçkimseye dayatmalarla yaklaşılmasını hoş karşılamam.

İnsanların her konuda eşit ve kardeşce barış içersinde yaşamları gerektiğine inanırım...

Bütün bunları " benim hakkımda bir fikir edinmeniz gerktiğine inadığım için yazıyorum..."

Zaman içinde bir çok şeyin yerine daha çok oturacağını düşünüyorum.

 

Sizinle tanışma fırsatını henüz yakalayımadığım için akadaşlarım listesine ekleyemedim...

o Listenin nasıl kullanılacağını daha bilmiyorum ama.....

Beni arkadaşlarınız listenize ekler ve görüşmek istereniz...,

Fırsat buldukca sizinle görüşmek beni mutlu edecektir.

Sizde yaşam savaşından fırsat buldukca iletişim kurmamızın imkanını yaratırsanız sevinirim...

 

 

:clover::clover: Görüşmek dileğiyle...hoş ve sevgiyle kalın... :clover::clover:

×

Önemli Bilgiler

Bu siteyi kullanmaya başladığınız anda kuralları kabul ediyorsunuz Kullanım Koşulu.