Zıplanacak içerik
  • Üye Ol

halukgta

Φ Üyeler
  • İçerik Sayısı

    390
  • Katılım

  • Son Ziyaret

  • Lider Olduğu Günler

    4

halukgta son kazandığı tarih 19 Haziran 2015

halukgta en çok beğeni kazanandı!

İçerik İtibarınız

25 Nötr

1 Takip eden

halukgta Hakkında

  • Rütbe
    Genç Üye
  • Doğum Günü 14-03-1958

Profil Bilgileri

  • Cinsiyet
    Erkek
  • Yer
    Balıkesir
  • İlgi Alanları
    Araştırmacı

En Son Profil Ziyaretçileri

Son ziyaretçiler engeli devre dışı bırakıldı ve diğer kullanıcılara gösterilmiyor

  1. Bir ilahiyatçı kardeşimiz, yazdığım bir yazıma verdiği cevabı, sizlerle paylaşıp üzerinde birlikte düşünmeye sizleri davet ediyorum. Çünkü bana verdiği cevap, İslam toplumunun Kur’an ı ve inancını hangi kaynaklardan, nasıl öğrenip yaşadığımıza güzel bir örnek. Önce arkadaşımızın cevabını yazalım. “Haluk bey hiçbir İslâm âlimi meal ya da tefsir okumayın demez. ÇÜNKÜ HERKESİN ARAPÇA BİLMESİ DÜŞÜNÜLEMEZ. Elbette Allah'ın hangi mesajları olduğunu anlaması için faydalanması lazım. FAKAT MEALİNİN YA DA TEFSİRİNİN KUR'AN IN KENDİSİNE EŞİT OLDUĞUNU SÖYLEMEK KUR'AN A EN BÜYÜK HAKSIZLIKTIR. Çünkü Kur'an hem lafzıyla hem de manası ile Allah kelamıdır ve onun bildiğimiz ya da hala çözemediğimiz birçok özellikleri vardır. ONUN TERCÜMESİNİN YA DA MEALİNİN KUR'AN OLDUĞUNU SÖYLEMEK YA CAHİLLİKTİR YA DA ONA İHANETTİR. Şimdi sana soruyorum İstiklal Marşımızın Fransızca ya da İngilizce tercümesi onun aynısı mıdır? Onun verdiği anlamı duyguyu ruhu ne kadar yansıtır? Bir düşünün.” Arkadaşımızın Kur’an kelimesinin anlamını, tam anlayamadığı kanısındayım. Önce bir konuyu açıklığa kavuşturmalıyız. Kur’an ın anlaşılır ve açık olan ayetleri, MUHKEM yani dinin anası, temeli bizlerin sorumlu olduğumuz ayetlerdir. Müteşabih ayetler ise zamanla, ilim adamları tarafında ortaya çıkartılacak ayetler olduğunu, yine Kur’an dan öğreniyoruz. Konumuz sorumlu olduğumuz, MUHKEM ayetler. Bir sözü ya da cümleyi, herhangi bir dile çevirdiğinizde anlamı değişmez, lütfen bunu unutmayalım. Yazdığımız bir cümle, hangi dilde olursa olsun her kelime, farklı kalıplarda ama anlamı değiştirilmeden istediğimiz dile çevirebiliriz. Kardeşimiz Allah ın hangi mesajları olduğunu öğrenmek için, Kur’an ın mealini elbette okumalıdır diyor. Ama ilginçtir, bu mesajları alırken okuduğu kitaba, Kur’an diyemiyor. Allah her iman eden kullarının, Kur’an ı okumasını istiyor. Bu durumda Kur’an meali/ tercümesi Kur’an değilse, Müslümanlar Kur’an ı nasıl okuyacak? Hepsinin Arapça öğrenmesi de mümkün olmadığına göre, bakın buna inanırsak, mantıksız bir sonuç çıkıyor ortaya. KUR’AN YALNIZ ARAPÇA HALİMİDİR, YOKSA ALLAH IN KULLARINA BUYRUKLARININ, EMİRLERİNİN TEBLİĞ EDİLEBİLDİĞİ, ANLAŞILIR HALİMİ DİR? Bunu düşünemiyor ve bir sonuca varamıyorsak, bizlerin doğru bir yol üzerinde olmamız mümkün olmayacaktır. Kur’an OKUNAN kitap demektir. Yani Allah ın Vahiylerinin toplandığı, kitap anlamındadır. Peki, nasıl okunan kitap, yalnız Arapçasından okunan mı? Onu da Kur’an ı eğer anladığımız dilden okursak öğreniyoruz. ANLAYARAK, DÜŞÜNEREK, AKLIMIZI KULLANARAK, YAVAŞ YAVAŞ DİKKATLİ BİR ŞEKİLDE OKUMAK. Eğer anlamını bilmeden okuyorsak, o Kur’an kelimesinin karşılığı asla olamaz. Ancak Kur’an okuyormuş taklidi yapmış oluruz. Kur’an Allah ın kullarına tebliğdir. Okurken tebliği alamıyorsak, O Kur’an bizleri, ulaştırması gereken noktaya ulaştırmaz. Buna istediğimiz kadar Kur’an diyelim. KUR’AN OKUMAK, ANLAŞILMAK, YAŞAMA GEÇİRMEK VE TEBLİĞ EDİLMEK İÇİN İNDİRİLMİŞTİR. Kur’an ın tefsire ihtiyacı yoktur. Çünkü tefsir anlaşılmayan bir konuyu açıklamak, açığa kavuşturmak anlamındadır. Kur’an ın MUHKEM ayetlerinin, tefsire ihtiyacı olmadığını Allah bizzat söylüyor ve diyor ki, yemin olsun ki sizlere kolaylaştırılmış, anlayacağınız, nice örneklerle izah edilmiş bir kitap gönderdim. Adı üstünde muhkem ayetler, yani şüphe duyulmayacak kadar açık. Bu ayetlerin nesini tefsir edeceksiniz? KUR’AN IN TEFSİRİ ELBETTE KUR’AN DEĞİLDİR, ÇÜNKÜ İÇİNDE KİŞİLERİN ŞAHSİ DÜŞÜNCELERİ VE KENDİ ANLAYIŞI VARDIR. Ama meal yani Allah ın mesajlarının, istenen emirlerin bire bir tercümesine, eğer Kur’an değildir dersek, işte o zaman bizler Kur’an ı hiç anlamamış, ona saygısızlığın en büyüğünü yapmış oluruz. Hâşâ Allah kullarına, başka dillere tam tercüme edilmeyen bir kitap gönderip, daha sonra ruhbanlık olmayan bir inançta, Kur’an ı okumak için başka kişilere muhtaç bırakır mı? Hangi bilim adamının yazdığı kitap için, aynı şeyleri söyleyebiliyoruz. Hangi bilim adamının kitabı, şu ya da bu dile tam olarak çevrilemez diyoruz. Demiyorsak, Allah ın kitabına yaptığımız saygısızlığın, lütfen farkında olalım. Yazar yazdıklarını okurlarına anlatabiliyorsa, Yüce Rabbimizin mesajları, neden apaçık tercüme edildiğinde ulaşmasın, bunu da mı düşünemiyoruz. Şunu da söylemek isterim. Öyle tercümeler var ki, parantez içine, HÂŞÂ sanki Rabbimiz açıklamayı unutmuş da, onlar açık hale getiriyormuşçasına, amacından saptırılmış tercümelerin, meallerin olduğunu da söylemeliyim. Ama bu yanlışlar var diye, tüm tercümeleri aynı kefeye koymak büyük hata olduğu gibi, din simsarlarının da ekmeğine yağ sürmüş oluruz. Bu yanlış düşünceye inandırıldıkları için halk, İslam toplumunda edindikleri şeyhlere, velilere, cemaat liderlerine yönlendiriliyor ve toplum böylece daha kolay aldatılıyor. Çünkü sen Kur’an ı anlayamazsın, Kur’an ın meali Kur’an değildir, her kelimenin yüzlerce anlamı var düşüncesi, toplumun kafasına yerleştirilmiş. İmamı Azam, bu konuda yüzlerce yıl önce açıklama yapmış ve “KURAN KÂĞITLARDA YAZILMIŞ VE BİZİM OKUDUĞUMUZ LAFIZLAR DEĞİLDİR. ESAS KUR’AN O LAFIZLARIN TAŞIDIĞI MANADIR” diyerek, günümüzde hala tartışmasını yapmaya devam ettiğimiz konuya, açıklık getirmiştir. Gerçekten de Kur’an da önemli olan, Arapça kelimeler değil anlamıdır, manasıdır. Bu durumda bu kelimelerin hangi dilde olmasının ne önemi var? Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz. Kur’an ın Kur’an oluşu, okunan Arapça metni oluşunda değil, Allah ın tebliğinin bizzat anlaşılır ve O tebliğin kullarına ulaşmasıyla, Kur’an özelliğini kazanacağı çok açıktır. Bir kitap okunduğunda, anlaşılıyorsa ancak amacına ulaşmış demektir. Allah ın kelamı Kur’an da, okunduğunda eğer anlaşılıyor ve fayda sağlıyorsa, işte o zaman Kur’an özelliğini taşıyor demektir. Allah ın dili Arapça değil ki, bu dilde üstünlük ya da özellik olsun. KUR’AN IN KUR’AN OLUŞU, ANLAŞILIR VE TEBLİĞİN ULAŞMIŞ OLMASINDADIR. Kur’an ın neden Arapça indirildiğini Allah izah etmiş Kur’an da. Ama bizler, anlamadan okuduğumuz bir kitap hakkında bilgi sahibi olmadan, işte böyle duyduklarımızla amel etmeye çalışıyoruz. Tabi genel çoğunluk olarak yanılıyoruz. Allah Araplara, neden Arapça indirdiğini açıklarken bakın ne diyor. Zuhruf 2–3: Apaçık Kitab’a andolsun ki, İYİCE ANLAYASINIZ DİYE biz, onu Arapça bir Kur’an yaptık. (Diyanet meali) Demek ki Allah Arap toplumuna, kendi içlerinden bir elçi gönderip, daha sonrada özellikle Arapça bir Kur’an indirmesinin nedeni açıklıyor ve diyor ki; İYİCE ANLAYASINIZ DİYE. Buradan da yola çıkarak şunu tekrar söyleyebiliriz. Kur’an ın indirilme amacı, anlaşılması ve tebliğin yerine ulaşması maksadıyla indirilmiştir. Bu durumda nasıl olurda bizler, Kur’an ın tercümesine Kur’an değildir deriz. Bu uyarıları hatırlatanlara, cahil ve ihanet suçlaması yapanları, aynı üslupta suçlamak yerine, bir kez daha düşünmeye davet ediyorum. TÜM BUNLAR, BİZLERİN KUR’AN KELİMESİNİN ASIL ANLAMINI, HALA BİLMEDİĞİMİZİ GÖSTERİYOR. Verilen İstiklal marşı örneğine gelince. Bu örnek aslında, bizlerin İslam ı hayatımıza geçirirken, çok önemli bir noktada hata yaptığımızı gösteriyor. İstiklal marşını her dile aynı anlamlarını verecek şekilde çevirebilirsiniz. Ama arkadaşımız, onun verdiği DUYGUYU VE RUHU ne kadar yansıtır diyerek, İslam ı anlamaya çalışırken, çok önemli bir hatamıza, aslında farkında olmadan dikkat çekiyor. Söylediği çok doğru, bizim marşımızı bir Fransız ya da İngiliz okurken, aynı duyguyu alamaz. Bizlerde onların marşlarını okurken aynı duyguyu alamayız. Peki, bu örnek ile Kur’an ı okumak, anlamak arasında, nasıl bir bağ kurmuş olmalı ki arkadaşımız örnek vermiş. İlginçtir Fransız ya da İngiliz Kur’an ı anladığı dilden okursa, farklı mı anlarda, Arapça mı okursa doğru anlar? Bakın verilen örnekle mantıklı bir bağ kurulamıyor. Bu durumda verilen örnek, ne maksatla verilmiş olabilir? Bu konuyu daha iyi anlayabilmemiz için, önce duygu kelimesinin ne anlama geldiğini önce anlayalım. DUYGU: Olay veya bireylerin, insanın iç dünyasında uyandırdığı izlenim. Önsezi. Nesneleri veya olayları ahlaki ve estetik yönden değerlendirme yeteneği. Kendine özgü bir ruhsal hareket ve hareketlilik. Bizler ne yazık ki İslam ı, duygularımıza teslim ettiğimiz içindir ki, din konusunda inanılmaz bölündük ve parçalandık. Tabi yetmedi, bir birimizi ihanetle, cahillikle suçlayabiliyoruz. Duygu kişiye has bir özelliktir. Her kişide farklı etki yaratır. Eğer bizler İslam ı anlama yolunu, duygularımıza teslim ettiysek, doğru anlayabilmemiz mümkün olamaz. Duygular, inanılmaz tehlikeli bir şekilde değişkendir, günün her vaktinde farklılık arz edebilir. En sevdiğiniz kişilere karşı bile, duygularınız bir anda değişip, onu kırıp incitebilirsiniz. Şeytanda bizleri zaten, duygularımızla, nefsimizle aldatır. ELBETTE DUYGU İNSANİ BİR ÖZELLİKTİR, YERİ GELDİĞİNDE KULLANILMALI ÇOK DA ÖNEMLİDİR, AMA HER ŞEYİ YERİNDE VE ZAMANINDA KULLANMAK ŞARTIYLA. Unutmayalım Allah bizleri nefsimizle, duygularımızla her an imtihan ediyor. Eğer aklı, düşünmeyi devre dışı bıraktıysak, duygularımızın bizleri nereye götüreceğini, inanın asla hesap edemeyiz. Peki, Allah Kur’an ı nasıl anlamamızı istiyor bizlerden? Duygularımızla mı? Kesinlikle hayır. Öncelikle aklımızla, mantığımızla yani düşünerek. Allah ayetini indiriyor ve diyor ki bizlere, bu ayetimin üzerinde düşün ve aklını kullan. Peki, bizler ne yapıyoruz? Daha doğrusu bizlere ne yaptırıyorlar, burası önemli. “EĞER SEVAP KAZANMAK İSTİYORSANIZ, KUR’AN I ARAPÇASINDAN OKUMALISINIZ, ÇÜNKÜ ARAPÇASI KUR’AN DIR MEALİ DEĞİL. ARAPÇA BİLMESEN DE OKU ALLAH SEVAP YAZAR.” Bu sözler ve düşünceler, Kur’an ın anlaşılmadan okunmasına bir nedendir, sebeptir, hatta Müslümanlara kurulan bir TUZAKTIR. Bunu ancak Kur’an ı anlayarak okuyan batıl ve hurafeden uzak düşünebilen bir Müslüman fark edebilir. Kur’an ı anlamadan okumamızı isteyenlerin, bizlerden gizlediği bir şeylerin olduğunu asla unutmamalıyız. Çünkü bu sözler ne akla, mantığa nede Kur’an a asla uymaz. Bizlerin duygularına öyle hitap edecek bir yöntem bulmuşlardır ki, işte bu duygudan ne yazık ki kurtulmak çok zor. Aklını kullanıp düşünebilen elbette müstesna. Kur’an NESİR, yani düz bir yazıdır, şiir de değildir. Nesir yazılar makamla okunmaz bilgi, ilim verir. Şiir istenirse makamla okunur. Allah sizlere şiir indirmedik diyerek, bizlerin dikkatini çektiği halde, bizler ne yazık ki, sanki Kur’an şiirmiş ve bir makamla bestelenebilirmiş gibi, Kur’an ı bir makamla okuyoruz ve anlamını bilmesek de kulağımıza çok hoş geliyor. İlginçtir bu şekilde Kur’an, Allah ın elçisi zamanında asla okunmamıştır. Ayetin Türkçe ye çevrilmiş halini, makamla okuyun lütfen. İşte o zaman ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. Peki daha sonra, makamla Kur’an okunması yoluna neden gidilmiştir. Bu sorunun cevabını ne yazık ki aramak gibi bir çabamız olmadığından, gerçeklerle de buluşamıyoruz. Çünkü zamanın yöneticileri, toplumu istedikleri gibi yönetebilmek, Kur’an ı yalnız kendilerinin anlayabileceğini topluma anlatıp, toplumu din adına istedikleri gibi şekillendirebilmek ve Kur’an ın Arapça sözlerini bir makamla buluşturup, yalnız MÜSLÜMANLARIN DUYGULARINA HİTAP ETMEYİ BAŞARMIŞLARDIR. Ne yazık ki bizler Kur’an ı anlamak ve yaşamak için değil, DUYGULANMAK HATTA AĞLAYIP RAHATLAMAK İÇİN GÜNÜMÜZDE OKUYORUZ. Sizce böyle bir okuma ya da Kur’an dinleme şekli, Kur’an isminin manasına, Kur’an ın indirilme amacına, özüne uyuyor mu? Bakın Allah Kur’an ı neden indirmiş. Sad 29: Sana bu mübarek kitabı, AYETLERİNİ DÜŞÜNSÜNLER VE AKLI OLANLAR ÖĞÜT ALSINLAR DİYE İNDİRDİK. (Bayraktar Bayraklı meali) Eğer bir Müslüman, Arapça bilmediği halde Kur’an ı okuyor ve hiçbir şey anlamıyor, yalnız duygulanıyorsa, böyle bir insanın, nasıl olurda Kur’an okuduğunu söyleriz. ALLAH IN TEBLİĞİNİ ALAMIYOR, ALAMADIĞI İÇİNDE AYETLER ÜZERİNDE DÜŞÜNEMİYOR. Yani Allah ın Kur’an ı okuyup anlama ve hayata geçirme emrini yerine getiremiyorsa, bu okumanın okuyana ne faydası olur? Hâlbuki anladığı dilden okumuş olsaydı, Allah ın tebliğini alacak ve Kur’an ın indiriliş amacını yerine getirecekti. İşte bizler düşünmeden, aklımızı kullanmadan, öğretilenleri inatla savunmaya devam ediyoruz. Bizler Kur’an dan faydalanma amacımızı unutmuş, kendi nefsimizde farklı amaçlar ve araçlar edinmişiz, böyle olunca da bir türlü KUR’AN GERÇEKLERİ İLE BULUŞAMIYORUZ. Özet olarak şunu tekrar söylemek isterim. Kur’an Allah ın kullarına direk mesajıdır. Bu mesajı bizzat kendimiz alamadığımız sürece, O okuduğumuz Kur’an değildir. Çünkü Allah tüm kullarına, hatta günümüz şekliyle örnek vermek gerekirse, HER KULUNUN CEP TELEFONUNA MESAJINI, KENDİ ANLAYACAĞI DİLDEN GÖNDERMİŞTİR. Onu okuyalım, anlayalım ve düşünelim hayata geçirelim. İşte bu Kur’an dır, Kur’an olma özüne, amacına en uygun olanıdır unutmayalım. Allah gönderdiği tüm kitapları, o günkü toplumunun dilinden gönderdiğini söylüyor Kur’an da. Bizlere kurulan tuzağın farkına varalım ve din tacirlerinin tuzağına düşmeyelim. Yakın zamana kadar Hıristiyanlar, Papalığın/kilisenin baskısıyla, bizde olduğu gibi her ülkenin kilisesinde orijinal indirildiği dilden okunurdu, hiç kimse anlamazdı, papazlar anlatırdı topluma. Buradaki amaç aynı bizdeki gibi, Papalık/kilise, istedikleri şekilde toplumu yönetebiliyorlardı. Onlar toplumun bilinçlenmesi ve aklın ön plana çıkmasıyla, bu baskıdan kurtuldular ve günümüzde İncil kiliselerinde, her ülkenin kendi dilinde okunuyor. Allah elçisine bile şu sözleri söylüyorsa, varın gerisini siz düşünün. “ O HALDE TEBLİĞ ETMEK SANA, HESAP SORMAK BİZE DÜŞER, KULUMLA ARAMDAN ÇEKİL.” Buradan da şunu anlıyoruz. Allah ın elçisinin görevi vahyi tebliğ etmek, iman eden ya da etmeyenle Allah yüzleşecek, cezayı ve mükâfatı da yalnız Allah verecektir. Anlayana çok şeyler anlatıyor, anlamayana zorla hiç kimse hiçbir şey anlatamaz. BİZLER KUR'AN IN ÇEVRESİNDE BİRLEŞMEDİĞİMİZ SÜRECE, DAHA ÇOK AMA ÇOK BU KONULARI TARTIŞIRIZ, AMA ASLA BİR NOKTADA BİRLEŞEMEYİZ. ÇÜNKÜ KAYNAK TEK OLMADIKÇA, BİR OLMAK MÜMKÜN OLMAYACAKTIR. Allah gerçeği fark edebilen, Kur’an ı anlayarak, düşünerek hayatına geçirebilen kulları arasına alsın inşallah bizleri. Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
  2. Bu makalemde sizleri düşünmeye davet etmek istediğim konu, surelerin başında besmeleyle yani, “Bismillahirrahmanirrahim” RAHMAN VE RAHİM OLAN ALLAH IN ADIYLA diye başlamasının nedenleri ve besmelenin ayrıca bir ayet olup olmadığı konusu üzerine olacaktır. Bunu hiç düşündünüz mü? Besmele bir ayet midir? Ayet değilse, neden yalnız surelerin basında vardır? Acaba Kur’an da surelerin başında geçen besmele, neden tek bir ayet yazarken ya da okunurken, besmele ile başlanmaz. Sanırım sizde bir an bu sorumdan sonra düşündünüz. Bu konu mezheplerde tartışma konusu ve farklı görüşler var. Tabi bu yazımda farklı görüşleri zikretmek, örnek vermek yerine, sizleri bu konu üzerinde bizzat Kur’an merkezli düşünmenizi rica ediyorum. Dikkat etiyseniz besmele yani Rahman ve Rahim olan Allah ın adıyla diye başlayan bu cümle, Allah dan gelen bir bildirinin olduğunun, ilk sözleri olduğunu anlıyoruz. Şöyle de diyebiliriz. Yeni bir sure indiriliyor ve Cebrail yeni sureyi tebliğe başlarken, bu sözlerim Allah katından gelen Rahman ve Rahim olan Allah ın sözleridir diyor besmeleyle. Şöyle bir soru gelebilir aklınıza. Neden surenin başında varda, diğer ayetleri tek tek okurken besmele yok. Çünkü surenin tamamı bir günde tek seferde inmedi. Ne kadar zamanda indiğine dair bir bilgide yok zaten. Bir sure diyelim 6 ayda indi, ama surenin ilk başında besmele var. Bu düşünceden yola çıkarak şunu söyleyebiliriz. BESMELE ALLAH KATINDAN, CEBRAİL TARAFINDAN YENİ BİR KONUYU (SUREYİ)TEBLİĞE BAŞLARKEN, TOPLUMUN DİKKATİNİ ÇEKMEK, YENİ BİR KONUNUN AYETLERİNİN TEBLİĞ EDİLDİĞİNİ ANLAMALARI ADINA, ADETA BİR BAŞLIK NİTELİĞİNDE VE CEBRAİL BESMELEYLE ŞUNU SÖYLÜYOR ELÇİSİSNE VE İMAN EDENLERE. SİZLERE RAHMAN VE RAHİM OLAN ALLAH IN AYETLERİNİ İLETİYORUM. Bu konu sanırım geleneksel Hanefi İslam anlayışında da böyle algılanmış olmalı ki, namaz kılarken imam besmele okumadan ayete başlar. Hatta rivayet hadislerde bile böyle geçer ve Peygamberimizin namazda ayetlerden önce besmele okumadığı rivayet edilir. Elbette bu rivayet bizim için kanıt olamaz. Ben konunun genel toplumda nasıl anlaşıldığını anlatmaya çalışırken bu örneği verdim. Diyanet İşleri Başkanlığının sitesine, ya da birçok dini konularda yazılar yazan sitelere baktığınızda, bir ayeti ya da mealini yazmadan önce, besmeleyle başlamadan yazıldığını görürsünüz, farklı uygulayanlarda var elbette. Tabi bazı kardeşlerimiz, farklı bilgilerle İslam ı anlamış olduklarından, buna itiraz ettiklerine şahit oluruz. Şunu da söylemek isterim. Elbette ayetleri tek tek yazarken de besmeleyle başlayabilirsiniz, çünkü Allah ın ayetini tebliğ ediyorsunuz. Anlatmaya çalıştığım, Allah ın bu konuda bizleri bağlayıcı bir emri yok. Kur’an da verilen besmele örneği çok açıktır. ZATEN BESMELE, BAŞLI BAŞINA BİR AYETTİR. Bu konuda farklı bir tartışma da, besmele bir ayet midir konusudur. Aslında bunu tartışmanın hiçbir anlamının olmadığını düşünüyorum. Allah surelerin başında, yeni bir konuya özellikle başlarken besmeleyle başlamışsa, bu sözlere ayet midir değil midir demenin bir anlamı yoktur. Besmele sonradan insanlar tarafından ilave edilmediğine göre, elbette bu cümlede bir ayettir ve bizlere anlatmaya çalıştığı çok önemli bilgi içermektedir. Bizlere düşen gereksiz tartışımlar yerine, besmelenin neden surenin başında özellikle yer aldığını, anlamaya çalışmak olmalıdır. Ne yazık ki bu konuda farklı düşünceler var ve besmelenin daha sonra Kur’an a, Peygamberimizin ilave ettiği dahi söylenmektedir. Lütfen unutmayalım, Allah ın elçisi, Kur’an a bir kelime bile ekleme yetkisine sahip değildir. Hatırlatırım Allah, Kur’an ı ben koruyorum diyor. İlginçtir, Kur’an da yeni bir sure olarak ayrı zikredilen, TEVBE suresinin başında, besmele yoktur. Bu konuda da her zaman olduğu gibi rivayetlerden yola çıkarak, birçok şey söylenmiştir. Bizler onların etkisinde kalmadan, konuyu Kur’an merkezli düşündüğümüzde, aslında TEVBE suresinin ayrı bir sure olmadığı, bir önceki ENFAL suresinin devamı olduğu anlaşılıyor. İki sureyi de okuduğunuzda, konuların benzerliğini, hatta birbirini açıkladığını, tamamladığını fark edersiniz. Bu konuda düşüncelerini söyleyen din âlimleri de genel olarak, bu düşüncede birleşmişlerdir. Bunun dışında başka bir fikir yürütmek, ancak kendi düşüncelerimizi, Kur’an a söyletmek olur diye düşünüyorum. Allah ın açıklamadığı bir konuda farklı sözler söylemek, bizleri gerçeklerden uzaklaştıracaktır. Gelelim günümüzde her konuda, işe başlarken ya da herhangi bir şeyi anlatırken, besmeleyle mi başlamalıyız konusuna. Aslında bu soruya farklı şekillerde yaklaşanları, araştırmalarım sonucunda gördüm. Her düşünceye saygı duyarım. Bende düşüncemi söylerim elbette, ama Kur’an ın apaçık örneğini, gerçeğini de söyleyerek, kararı her Müslüman ın kendisine bırakmak istiyorum. Kur’an da yeni bir konuya, yani Sureye başlarken, Cebrail özellikle surelerin tebliğine, bizzat sizlere tebliğ edeceğim ayetler, RAHMAN VE RAHİM OLAN ALLAH IN ADIYLA SİZLERE TEBLİĞDİR, diye başlıyorsa, besmelenin özü Allah ın tebliğini bir bütün halinde yaparken, ya da Kur’an ı okurken söylememiz, Kur’an ın bir emridir diyebiliriz. Peki, konu ayetlerin tebliği, hatta din ile ilgili bir konu değilse, normal yaşantımızda bir işimize başlıyorsak ne olacak. Bu durumda aynı Kur’an da olduğu gibi, birebir aynı sözlerle aynı düşünceyle, yani sanki Allah ın ayetlerini tebliğ ediyormuş, Allah ın emrini aktarıyormuş gibi, besmeleyle söze başlamamız ne kadar doğru olur. Konuyu daha iyi anlayabilmemiz için size Hz. Süleyman ın, Sebe melikesi ne gönderdiği bir mektup örneğini vermek istiyorum. Bu ayette, besmeleyle başlar ve bakın neler söylenir. Neml 30-31 : «Mektup Süleyman'dandır, RAHMÂN VE RAHÎM OLAN ALLAH'IN ADIYLA (başlamakta) dır. « BANA BAŞ KALDIRMAYIN, TESLİMİYET GÖSTERİP BANA GELİN, diye (yazmaktadır)». (Diyanet vakfı meali) Peki, Hz. Süleyman bu mektubu ne için yazıyordu, nereye ve kime baş kaldırmayın diyor, burası önemli. Mektubu gönderdiği toplumu, tek bir ilah a iman etmeye davet ediyordu. Bunu önceki ayetlerden öğreniyoruz. Demek ki Hz. Süleyman, tıpkı Cebrail in ayetleri elçisine tebliğ ederken besmeleyle, yani bu tebliğ, Rahman ve Rahim olan Allah ın sözleridir diye başladığı gibi, Hz. Süleyman da aynı mantıkla, düşünceyle başka ilahlara, güneşe tapmayı bırakmalarını, tapılacak iman edilecek yalnız Allah olduğunu tebliğ ediyor ve Allah ın buyruklarına baş kaldırmayın, Allah a teslimiyetinizi gösterin emrini mektupta yazdığı için, besmeleyle başlıyor mektup. Çünkü dinde zorlama yoktur ve Hz. Süleyman hiçbir toplumu kişisel olarak her hangi bir inanca zorla davet etme yetkisinde de değildir. Tebliğ ve uyarı ALLAH IN UYARISIDIR. Yine Kur’an dan konumuza açıklık getirecek, Alak suresi 1. ayeti hatırlatmak istiyorum. Bu ayet “YARATAN RABBİN ADIYLA OKU” YANİ ALLAH IN ADINA OKU, ALLAH ADINA ÇAĞRIDA BULUN, DAVET ET DİYE BAŞLAR. Devamında da, Allah ın ayetlerini tebliğ eder. Demek ki besmeleyle başlamanın asıl amacı anlatılanların, söylenenlerin ALLAH KATINDAN GELDİĞİNİN BELİRTİLMESİ ADINA SÖYLENDİĞİ, ÇOK AÇIK ANLAŞILIYOR. Bizler ne yazık ki besmele konusunu Kur’an dan değil, farklı rivayet bilgilerden, beşeri fıkıh inancından aldığımız bilgiler ışığında anladığımız için, farklı anlamlar yükleyebiliyoruz. Ayeti yazmadan önce sorduğum soruya, tekrar dönelim. Peki, bizler herhangi bir işe başlarken, Allah ın ismini anmayalım mı? Elbette bunu düşünmek ve söylemek aptallık ve Kur’an bilmezlik olur. Bizler Kur’an ı anladığımız dilden okumayıp, ayetlerin ne anlama geldiği konusunda da çok fazla düşünmediğimiz için, düşünmeden Arapçasından söyleyip, okuyup geçiyoruz. Allah ın adını anmadan, elbette hiçbir işe başlamamalıyız, hatta yarın ya da daha sonra yapacağımız bir iş için bile, ben şu işi yapacağım, bu işi yapacağım diye bile kesin konuşmamalıyız. Bunu yapmayın diyen Kur’an dır. Peki, bizler nasıl başlamalıyız, her işimize başlarken? Bunu Kur’an dan aldığım bilgi ışığında anlatmak isterim. RAHMAN VE RAHİM OLAN ALLAH IN İZNİYLE BAŞLARIM dememiz, çok daha doğru olur. Çünkü Allah Kehf 23–24. ayetlerinde, yapmayı planladığımız işler için bile Allah, bunu yarın yapacağım şeklinde söylemeyin diyor ve bakın nasıl söylememizi istiyor. ALLAH'IN DİLEMESİNE BAĞLAMADIKÇA HİÇBİR ŞEY İÇİN «BUNU YARIN YAPACAĞIM» DEME. (Kehf 23–24) Buradan da şunu açıkça anlıyoruz. Her işimize başlamadan önce, Allah ın iznini almalı ve onu anarak yardım istemeli ve ALLAH IN İZNİYLE DİYE İŞE BAŞLAMALIYIZ. Tekrar etmek istiyorum, Kur’an da geçen besmele, Allah ın emirlerini tebliğ ederken, tebliğ edilen ayetlerin, Allah ın buyruğudur, ONUN ADINA SÖYLÜYORUM, anlamında kullanılmıştır.” RAHMAN VE RAHİM OLAN ALLAH IN ADIYLA” Örneğin Kurban keserken, surelerin başında geçen besmeleyle, Kurban kesenleri görürüz. Yani Rahman ve Rahim olan Allah ın adıyla diye kurban kesenler var. Hâlbuki Rahman sıfatı herkese acıyan, merhamet eden anlamındadır, ama bizler bu sözü hayvanı keserken de bazen kullanıyoruz. Besmele konusunu yanlış anladığımız için. Hâlbuki Allah Hac suresi 34. ayetinde, Allah ın rızasını kazanmak adına kestiğimiz Kurbanları keserken, ALLAH IN ADINI ANIN DER BİZLERE. Yani bu sözüyle, kurban kesecekseniz yalnız Allah için kestiğinizi söyleyin emrini vermiştir. Onun içindir ki Kurban keserken bizler, Allah için Kurbanı kestiğimizi mutlaka söylemeliyiz. Onun için Kurban keserken BİSMİLLAH ALLAHÜ EKBER DER VE KURBANI KESERİZ. Ya da Kebir Allah diyebiliriz. Peki, neden bunu Türkçe söylemeyiz de, Arapça söyleriz. Tüm bu inançlar, geleneğin farkında olmadan üstümüzdeki baskısıdır. Hâlbuki Kurban keserken, ALLAH IM SENİN RIZAN İÇİN KURBAN KESİYORUM, SEN YÜCESİN ULUSUN. Dememiz çok daha güzel olmaz mı? Dilerim cümlemiz, Allah ın bizler için gönderdiği rehberi Kur’an ı anlayarak, düşünerek okuyan, batıldan ve hurafeden uzak İslam ı yaşayan, Allah ın azınlık halis kulları arasında oluruz. Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
  3. HİCR SURESİ 39-40. AYETLER VE ALLAH IN KİMLERİ AZDIRDIĞI KONUSU. BU AYETLERE VERİLEN YANLIŞ ANLAMLAR IŞIĞINDA İNANILAN KADER İNANCI. Bu makalemde, sizleri üzerinde düşünmeye davet edecek, çok önemli konuları gündeme getirmek istiyorum. Bu örneklerden de göreceğiniz gibi, Allah ın ayetlerini, eğer Kur’an ın diğer ayetlerinden anlamaya çalışmayıp, rivayet sözlerden, bilgilerden anlamaya çalıştığımızda, nasıl çok büyük yanlışlar yaptığımızı belki de irkilerek, üzüntüyle göreceksiniz. Kur’an da bazı ayetlerde, İblis in Allah a BENİ AZDIRDIN ifadesi geçer. Bu ayetlerden yola çıkarak, farklı anlamlar vererek öyle yanlış bir kader anlayışına toplum inandırılmıştır ki, Allah ın adalet anlayışına tamamen ters düştüğü gibi, bu söylenenlere inandığımızda, aklın ve mantığın kabul edemeyeceği bir adalet anlayışını Allah a nispet etmiş oluruz. Önce ayetleri yazalım. Hicri 39–40: İblis, “Rabbim! BENİ AZDIRMANA KARŞILIK, andolsun ki yeryüzünde kötülükleri onlara güzel göstereceğim, içlerinde ihlâsa erdirilmiş kulların hariç, onların hepsini azdıracağım” dedi. (Diyanet meali) Araf 16: İblis, “Öyle ise BENİ AZDIRMANA KARŞILIK, yemin ederim ki ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım” dedi. (Bayraktar Bayraklı meali) Bu ayetler öne sürülerek, Allah İblisin iradesi dışında, Allah ın kendisini azdırdığını, isyana teşvik ettiğini söyleyerek, bakın bu konuda biz insanlarında içinde bulunduğu bazı ayetleri kast ederek, neler söylüyorlar ve inanıyorlar, rivayet sözlerin etkisiyle. “Şeytanı azdırarak kötülüklerin ve Peygamberleri sebatkâr kılarak iyiliklerin elçisi yapan Allah; DİLEDİĞİNE HİKMET, HAYIR VE ÜSTÜNLÜK VERMİŞ, DİLEDİĞİNİ DE HAYVANLARDAN DAHA AŞAĞI SAPKINLIKLA LANETLEMİŞTİR. Çünkü tek bir Tanrı olmasından dilediğini yapmakta özgür, dolayısıyla hiçbir yaratığında sorgulama ve hesap sorma hakkı bulunmamaktadır. Yaratan ile yaratmayanın aynı seviyede olamayacağı düşünülebilse, teslim olmaktan başka bir çarenin de olmadığı anlaşılacaktır. Ama Allah dilemedikçe teslim olabilmek mümkün müdür? Şeytan BİLE ALLAH’IN TAKDİRİNİN DIŞINA ÇIKAMAYIP AZABİLMİŞ İSE, İNSAN NE YAPABİLİR? “Ayette de buyrulduğu üzere; şeytan, Allah’ın azdırmasıyla kötülüğün elçisi olmuştur, YOKSA KENDİ DİLEĞİ YANİ İRADESİYLE BAŞ KALDIRMAMIŞTIR.” Mutlak İrade’nin yönlendirmesiyle, düşler âlemindeki aldatıcı tahtından uyanamamakta, ne kendini ne çevresini ne de olup bitenleri gören, işiten ve kavrayan bir gerçeklikte sorgulamayarak, HAKKINDA ALINMIŞ OLAN KARAR GEREĞİ MUHAKEME YAPAMAMAKTADIRLAR. Eğer ihlâsa erdirilmiş zümreden iseler doğruya, SAPTIRILMIŞ İSELER YANLIŞA GİTME KISKACINDAN HİÇBİR BİLGİ, ÖĞÜT, ETKİ, TELKİN, TECRÜBE, KANIT VE İRADE; KENDİLERİNİ ALIKOYAMAMAKTADIR. SÜREÇ İÇİNDE MEYDANA GELEN EN DETAYSI TÜM DEĞİŞİMLER, YİNE KADERSEL KURGUNUN BİR SONUCU OLARAK GERÇEKLEŞMEKTEDİR.” Sanırım bu sözleri okuduğunuzda irkildiniz ve adeta korktunuz. Gerçektende Allah a isnat edilen bu düşünceler, Kur’an ın sözleri olmayıp, nefislerin ve emin olamayacağımız rivayet sözlerin etkisiyle oluştuğu çok açıktır. Bu düşünce, yüzlerce ayete iman etmeyen zihniyetin ürünüdür. Hangi birisini sayayım. Gönüller kör olunca, insan ne söylediğini bilmez. Konuyla ilgili ve örnek gösterdikleri diğer ayetlere bakalım şimdide. Casiye 23: Nefsinin arzusunu ilâh edinen, Allah’ın; (hâlini) bildiği için saptırdığı ve kulağını ve kalbini mühürlediği, gözüne de perde çektiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allah’tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hâlâ düşünüp ibret almayacak mısınız? (Diyanet meali) Hac 16: Böylece biz Kur’an’ı apaçık ayetler hâlinde indirdik. Şüphesiz Allah, dilediğini doğru yola iletir. (Diyanet meali) Araf 178: Allah, kimi doğru yola iletirse, odur doğru yolu bulan. Kimleri de saptırırsa, işte onlar, ziyana uğrayanların ta kendileridir. (Diyanet meali) Hud 34: Ben size öğüt vermek istesem de, eğer ALLAH SİZİ AZDIRMAK İSTEMİŞSE, öğüdüm size fayda vermez. O, sizin Rabbinizdir ve O’na döndürüleceksiniz. (Diyanet meali) Kur’an ı bir kez anlayarak ve dikkatli bir şekilde okuyan bir Müslüman, bu ayetlerde kimlerden bahsettiğini, saptırılanların kimler ve ne maksatla saptırıldıklarını çok iyi anlayacaktır. Ama anlayarak ve düşünerek Kur’an ın okunmasını istemeyenler, yalan ve iftiralarının ortaya çıkacağını görenler, işte topluma böyle yanlış bilgileri anlatıyorlar. Allah bu dünyaya sizleri imtihan için getirdim der ve Mülk suresi 2.ayetinde şöyle söyler. “O Kİ, HANGİNİZİN DAHA GÜZEL DAVRANACAĞINI SINAMAK İÇİN, ÖLÜMÜ VE HAYATI YARATMIŞTIR.” Bunu söyleyen Yaradan, insanın özgür iradesi olmadan kendi isteği dışında, bir kader yazar mı? Zerre kadar düşünen, gerçekleri görüyor. Düşünmeyi başkalarına havale edenler ise çırpınıp duruyor. İşte Allah ısrarla böyle davranan insanları azdırıyor. Hatırlayınız Aklını kullanmayanları Allah, pislik içinde bırakırım diyordu. Allah körü körüne değil, sorgulayarak, araştırarak her şeyden önemlisi düşünerek bizlerin iman etmesini istemiştir. Allah Kur’an ı kullarına yol gösterici, uyarı olsun diye gönderdim diyorsa, Yaradan kullarının özgür iradesi dışında onları azdırıp, daha sonrada cehennem cezası verir mi? Beşeri bir adalete bile layık görmediğimiz bir düşünceyi, adalet anlayışını, Allah a nasıl layık görüyoruz, doğrusu anlayamıyorum. Şimdide aşağıdaki ayetlere bakalım ve neden ve kimleri azdırıyormuş Allah anlayalım. Tevbe 115: ALLAH, BİR TOPLUMU DOĞRU YOLA İLETTİKTEN SONRA, SAKINMALARI GEREKEN ŞEYLERİ KENDİLERİNE AÇIKLAMADIKÇA ONLARI SAPTIRACAK DEĞİLDİR. Allah, her şeyi bilendir. (Bayraktar Bayraklı meali) Araf 30: Bir kısmını iyiye ve güzele kılavuzladı, bir kısmının üzerine de sapıklık hak oldu. ONLAR, ALLAH'I BIRAKIP ŞEYTANLARI DOST EDİNMİŞLERDİ. Bir de kendilerinin hidayet üzere olduklarını sanırlar. ( Yaşar Nuri meali) Yunus 108: De ki: “Ey insanlar, size Rabbinizden gerçek (Kur’an) gelmiştir. ARTIK KİM DOĞRU YOLA GİRERSE, ANCAK KENDİSİ İÇİN GİRER. KİM DE SAPARSA ANCAK KENDİ ALEYHİNE SAPAR. Ben sizden sorumlu değilim.” (Diyanet meali) Bakara 159: İndirdiğimiz apaçık delilleri ve HİDAYETİ KİTAP’TA AÇIKLAMAMIZDAN SONRA ONLARI GİZLEYENLER VAR YA, İŞTE ONLARA HEM ALLAH LÂNET EDER, HEM DE BÜTÜN LÂNET ETME KONUMUNDA OLANLAR LÂNET EDER.[ (Diyanet meali) Enbiya 35: Her nefis ölümü tadacaktır. SİZİ BİR İMTİHAN OLARAK HAYIR İLE DE ŞER İLE DE DENİYORUZ. Ancak bize döndürüleceksiniz. (Diyanet meali) Demek ki Allah, sorumlu tuttuğuna hükmettiği Kur’an ı rehber almayıp, batıl ve rivayetin peşi sıra gidenleri asla affetmeyeceğini, onları saptırdıkça saptıracağını söylüyor. Çünkü onlar, Gönderdiğim kitabın sınırlarını tanımadılar, ısrarla batlın peşine düştüler diyor. Ayrıca inatla atalarının inançlarının ardına gidenlerin, gözlerine, kulaklarına ve kalplerine mühür vurdum diyor diğer ayetlerinde. İşte Allah ın saptırdıkları bu insanlar. Yani Allah ın yolundan gitmeyenler. Hud suresi 34. ayetinde, Peygamberimiz Kur’an ı tebliğ ederken iman etmeyenlere, ALLAH SİZİ AZDIRMAK İSTEMİŞSE, BEN SİZE ÖĞÜT VERMEK İSTESEM DE NASİHATİM SİZE FAYDA ETMEZ DİYOR. Bu ayette anlatılmak istenen, Ehli kitaba seslenerek, zamanında Allah ın öğüdünü dikkate almayan, elçisinin de tebliği boşa gidecektir diyor ayette. Lütfen ayetleri, bir başka ayete ters düşecek anlamlar yüklemeyelim, kendimizi aldatırız. Maide 42. ayetinde Allah elçisine, ADALETLE HÜKMET DİYOR. Ama bazı kişiler çıkıyor, Allah bazı kullarına iradesi dışında, kötü bir kadar yazmış ve onları saptırmış, diyecek kadar Kur’an dan uzak bir adaleti, Yaradan a nispet edebiliyorlar. Böyle bir kaderi, acaba bu sözlere inananlar, kendilerine Allah ın kaderleri olarak yazılmasını isterler mi? Hiç sanmıyorum, bunlara inananlar, kendilerini temize çıkartıp, karşısındaki insanlara bunu layık görmektedirler. Gerçekleri huzura vardığımızda göreceğiz. Allah kulu daha dünyaya gelmeden, onun nasıl olurda kaderini sapmış insanlardan yapar. Bu nasıl imtihan anlayışı. Bu zulmü, adaletsizliği nasıl olurda Allah a nispet edersiniz. Hiç mi Allah korkusu yok sizde. Allah ne insanlara, nede katında yarattığı melek, cin, iblis gibi kullarına iradeleri dışında onlara suç işletip, daha sonrada işlediği suçtan nasıl ceza verip cehenneme koyar. Böyle bir adaletsizliği, lütfen Allah a nispet etmeyelim, ALLAH IN AZDIRDIĞI KULLARINDAN OLURSUNUZ. İblis in Âdem e karşı bu itirazı, Allah ın zoruyla ya da Allah ın dilemesiyle söylemiştir dersek, Kur’an ı zerre kadar anlamamışız demektir. Aynı yanlışı bizlerde yapıyoruz. Nefislerimizin esiri olup, yanlış bir davranış yaptığımızda, kendi hatamızı ört pas etmek için, NE YAPALIM KADERDE VARMIŞ DEYİP, suçu adeta Allah a atıyoruz. Bakın Allah ayetinde ne diyor. Secde 13: Biz dilesek, elbette herkese hidayetini verirdik. Fakat «CEHENNEMİ HEM CİNLERDEN HEM İNSANLARDAN BİR KISMIYLA DOLDURACAĞIM» diye benden kesin söz çıkmıştır. (Diyanet vakfı. ) Ayeti anlamaya çalışalım. Allah bizleri imtihan yapmamış olsaydı, tüm yarattığım kullarımı isteseydim cennetlik yapardım diyor. Böyle yapmadığını, herkesin yaptıklarının karşılığını tastamam vereceğini ve özgür iradeyle yapılanların karşılığını alacaklarını, onlarca ayetinde Allah anlatıyor. Ayette dikkat çeken konu ise, aynı imtihanın cinler tarafından da yapıldığıdır. İbliste ateşten yaratılıp, cinlerden olduğuna göre, Allah zorla özgür iradesi olmadan İblise itiraz görevi verip, daha sonrada cehenneme gönderileceğine nasıl inanırız. DEMEK Kİ İBLİSİNDE ÖZGÜR İRADESİ VAR VE ÂDEME İTAAT ETMEM SEÇENEĞİNİ, ÖZGÜR İRADESİYLE, BİZ İNSANLARDA OLDUĞU GİBİ, NEFSİ, ÜSTÜNLÜK TASLAYAN BİR KARAR OLDUĞUNU SÖYLEYEBİLİRİZ. Bunu Bakara suresi 34. ayetinden anlıyoruz, “İBLİS KÜSTAHÇA BÖBÜRLENDİ, BÖYLECE HAKKI İNKÂR EDENLERDEN OLDU.” Diye geçer. Çünkü İblis ateşten yaratıldığı için, kendisini üstün görüyordu. Aşağıda yazacağım ayetlerde, bakın Allah adaletten nasıl söz ediyor. Bunları söyleyen Yaradan, İblis, cin ve yarattığı tüm kullarına özgür iradesi dışında, kötü bir KADER yazarak, cehennemlikler olmasına izin verir mi? Karar sizin. İmtihan sizin imtihanınız. Lütfen Allah ın ayetlerini, emin olamayacağımız rivayet sözlerin etkisiyle değil, bizzat Allah ın ayetleri ışığında anlamaya çaba harcayalım. Nahl 90: Gerçek şu ki, ALLAH ADALETİ, iyiliği ve akrabaya yardım etmeyi emreder; yüz kızartıcı işleri, fenalığı ve azgınlığı yasaklar. O, düşünüp öğüt alasınız diye size öğüt veriyor. (Bayraktar Bayraklı meali) Necm 38–39–40: Ve hiç kimse, kimsenin yükünü taşıyacak değildir ve İNSANA UĞRUNDA ÇABA GÖSTERDİĞİ DIŞINDA BİR ŞEY VERİLMEYECEKTİR ve zamanı geldiğinde kendisine çabası[nın gerçek anlamı] gösterilecek. (Muhammed Esed meali) Allah Kur’an da, bizleri ilgilendiren konularda açıklama yapmış, ama kendi katından çok fazla bilgi vermemiştir. Bizlere düşen açıklanmayan konularda, rivayet bilgilerden yararlanmak ve tahminler yürütmek yerine, Allah ın açıkladığı, izah ettiği konuları, yine Kur’an ın verdiği örneklerden yola çıkarak anlamaya çalışmalıyız. Kur’an ın sınırlarını aşıp, rivayet bilgilerle ayetleri anlamaya çalışırsak, inanın aldananların ve saptırılanların safında oluruz. Saptırılanlardan olmak istemiyorsak, Allah ın Kur’an da uyardığı gibi, hakka batıl karıştırmadan, yalnız Kur’an ın ipine sarılıp batıldan uzak durmalıyız. Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
  4. Bizler acaba Kur’an ı anlayabilmek adına, hangimiz çaba harcıyoruz? Yoksa biz Kur’an ı anlayamayız, onu alimler, veli insanlar anlar diyerek, Kur’an ı anlamayı başkalarına mı bıraktık. İşte bu sorunun cevabını eğer, akıl ve Kur’an merkezli veremiyorsak, gittiğimiz yolun doğruluğundan asla emin olamayız. Bir arkadaşımız bu sorunun cevabını, hala kafasında doğru bulamadığından olsa gerek, bana şöyle sitemli bir cevap yazmış. “Anlaşılamayan Kur'an'ı Haluk GÜMÜŞTABAK uzun uzun anlatınca anladık. Allah'ın Resulü okumamış cahilin teki olduğu için anlatamazdı , Allah buna bu yüzden izin vermemişti ..” Bizler önce şunu asla unutmamalıyız, Kur’an ı Allah batıla ve hurafeye sapmayalım diye, bizzat kendisinin açıkladığını, nice örneklerle Kur’an da izah ettiğini söylüyor. Bir örnek.” SONRA ONU AÇIKLAMAKTA BİZE AİTTİR.” (Kıyame suresi 19) Benim ne haddime ki, Kur’an ı açıkladığımı söyleyebileyim. Allah dinin anası, temeli olan muhkem ayetlerini açıkladıktan sonra, bir başkasının bu görevi üstlenmesi ne haddine. Hâşâ Allah kullarına hükümlerini anlatamadı, açıklayamadı da, bunu elçisi mi başardı, bunu da mı akıl edemiyoruz. Bu düşüncelerle Allah ın elçisini ön plana çıkartırken, Allah a yaptığımız saygısızlığın farkında mısınız? Allah uzun uzun ve birçok ayetlerle Kur’an ı nice örneklerle ben açıkladım diyor. Eğer Allah ın bu ayetlerini, verdiği bu bilgileri görmezden gelip üstünü örtersek, bizlerin Kur’an gerçekleri ile buluşup, gönül gözümüzü açmamız asla mümkün olmayacaktır. Bu arkadaşımızın sanki benim, Allah ın resulünü devre dışı bırakıyormuşum izlenimi verdiği sözlerini kınıyorum. Hiç kimse Allah ın elçisini devre dışı bırakamaz, onu görmezden gelemez. Ama hiç kimse, Allah ın elçisine vermediği bir yetkiyi de vermeye çalışamaz. Allah ın resulüne, nispet etmem mümkün olmayan bir düşünceyi, benim söylediğimi ima etmesini, Allah a havale ediyorum. Allah benim düşüncelerimi biliyor. Elbette Allah ın elçisi, Allah ın verdiği hikmetle/ilimle, Kur’an ı en iyi anlayandır ve topluma tebliğ edip anlatandır. Bunda şüphe yok. Ama PEYGAMBERİMİZ, ALLAH IN AYETLERİ ANLAŞILMIYOR OLUP DA, ANLAŞILIR HALE GETİRMİŞ DEĞİLDİR. Allah ın elçisi gelen ayetlerle, daha önceki kitaplarda indirilmiş ayetler arasındaki farkı anlatıp açıklayıp, kitaplar arasında nesih edilme nedenlerini topluma izah ve ikna etmiş ve toplumu Kur’an gerçekleri ile buluşturmuştur. Çünkü Allah Maide suresi 101. ayetinde, Kur’an indirilirken kafanıza takılan konular olursa, indirilirken sorun size nedenlerini açıklarız diyor. Çünkü bazı konuların daha önceki kitaplarda, daha farklı olduğunu gören toplum, tedirgin oluyor ve Allah ın elçisine sorular soruyormuş. Allah da bunun açıklamasını getiriyor ve diyor ki, buna benzer sorularınız varsa, ayetler indirilirken sorun, daha sonra sormayın, çükü Allah bu konulardan söz etmeyerek bağışlamış, vazgeçmiştir. İşte Allah ın elçisi bunlara açıklık getiriyor ve ümmetine anlatıp, izah ederek onları ikna ediyor. Ne yazık ki günümüzde, Allah ın elçisine iftira atarcasına, günümüze ulaşan ve Allah ın elçisinin sözleridir diye nakledilen tüm hadislerin, peygamberimize ait olduğunu söylemekten çekinmiyoruz. Kur’an ile çelişmesi bizleri hiç tedirgin bile etmiyor. Hükümlerin Kur’an dan onay alması gerektiğini düşünen bile yok. Allah muhkem ayetlerini, birçok ayetinde açıkladık, izah ettik ki anlayasınız dedikçe, birileri hala emin olmadığımız bilgilerin, Peygamberimize ait olduğunda ısrar etmektedir. Hatırlayınız Allah, emin olmadığınız bilginin ardına düşmeyin diye birçok kez uyardığı halde, rivayetlere tevatür yoluyla günümüze gelmiş bilgilerle İslam ı ve Kur an ı anlamamız gerektiğini, hala nasıl söyleriz ve inanırız bunu anlamakta güçlük çekiyorum. Ben Allah ın elçisine, okumamış cahil demekten Rabbime sığınırım ve asla böyle bir şey söylemeyeceğim gibi, söyleyenlerle de mücadele ediyorum, Rabbim şahittir. Acaba Allah ın elçisine cahillik yakıştırmasını kimler yapıyor, isterseniz gelin ona bakalım. Ben mi diyorum, yoksa bana söylemediğim sözleri isnat edenler mi cahil diyor, Allah ın elçisine. Allah Kur’an da elçisinin, ÜMMİ olduğunu söylüyor ve ÜMMİ kelimesini de birçok ayette ne anlama geldiğini açıklıyor. Bu açıklamalar sonunda, elçisinin hiç bir ehli kitaba tabi olmadığını, Allah ın gerçek, doğru, batıl ve hurafe karışmamış inancının arayışı içinde olduğunu bildiriyor. Peki, günümüz FIKIH inancının ve bölünmüş mezheplerin inancı ne diyor ÜMMİ kelimesine? “Ümmi okuma yazma bilmeyen anlamındadır, peygamberimiz anasından doğduğu gibiydi, okuma yazmada bilmezdi.” Peki, okuma yazma bilmeyen bir insana ne denir? Kime sorarsanız sorun böyle insana cahil denir. Ama gönülleri el vermediği için, hem okuma yazma bilmiyordu diyorlar, ama cahil demekten kaçınıyorlar. Yani aslında Allah ın elçisine cahil diyen, bizzat kendileri. Hâlbuki Peygamberimiz okuma yazma biliyordu, hatta yaşadığı dönemde, en güvenilen bir insandı ve ticaretle uğraşıyordu. Ticaretle uğraşan bir insanın, nasıl okuma yazma bilmediğini söyleriz. Allah okuma yazma bilmeyen bir elçiyi, neden göndersin? Bakın bizzat kendileri Allah ın elçisine iftira atıyorlar, ama kendi yanlışlarını fark edemiyorlar. Allah birçok ayetinde, bizlerin düşünmesini emreder. Peki, neden bunu yapmamızı ister bizlerden? Sizin anlamanız için, düşünmenize gerek yok, elçim size anlatır açıklar demiyor. Çünkü düşünmeyi başkalarına bırakırsak, eğriyle doğruyu asla ayıramayız ve bizleri Allah ile aldatanlar emellerine ulaşırlar. Eğer bizler, Allah ın muhkem ayetlerini okuduğumuzda anlayamayacak olsaydık, Allah onlarca kez, AYETLERİM ÜZERİNDE DÜŞÜN, AKLINI KULLAN EY KULLARIM DER MİYDİ? Anlayamasaydık, siz anlayamazsınız onun için elçim sizlere anlaşılır hale getirecek derdi. Kur’an ın hiç bir ayetinde böyle bir hüküm yoktur. Ne yazık ki batıl inançlarımızı aklamak adına, kelimelere öyle anlamlar yüklüyoruz ki, Kur’an ın tamamına ters düşmesi, bizleri hiç etkilemiyor. Bu hatayı ne yazık ki hiç düşünmeden sürekli yapıyoruz. Eğer bizler okuduğumuzda, muhkem ayetlerin özüne vakıf olamayıp anlayamasaydık, Allah ın elçisi bu ayetleri bizlerin anlayacağı şekilde bizlere yazılı kayda aldırıp ulaştırmaz mıydı? Neden sağlığında tıpkı Kur’an ayetlerini tek tek yazdırdığı gibi onları yazdırmamıştır. Neden yüzlerce yıl sonra kayda alınma gereği duyulmuştur diye lütfen düşünelim. HEM NEDEN ALLAH BİZLERİN ANLAYAMAYACAĞI ŞEKLİYLE MUHKEM AYETLERİNİ GÖNDERİP, BİZDEN HESAP SORSUN. Adı üstünde muhkem, yani şüphe duyulmayacak kadar açık ve anlaşılır anlamında. Allah bu ayetlerin anlaşılabilmesi için, bizleri rivayet bilgilere muhtaç bırakır mı? Bunu damı akıl edemiyoruz. Bizler ne yaparsak yapalım, aynı şeyleri yüzlerce kez yazıp konuyu gündeme getirsek bile, bizler eğer Kur’an ile bir bağ kuramadıysak, bu gerçekleri fark etmemizde mümkün olmayacaktır. Farkında olmadan, Allah ın nuruna öyle saygısızlıklar yapıyoruz ki, gerçeklerin önüne yüksek duvarları ellerimizle örüyoruz. Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
  5. Bizler Kur’an ın açık ve anlaşılır olduğunu, Kur’an ın birçok ayetinden okuduğumuz ve tebliğ alıp iman ettik dediğimiz halde, ne yazık ki bu iman kalplerimize yerleşmediği için okuyup, iman ettik dediğimiz ayetlerin, tam tersini hayatımıza geçiriyoruz. Halbuki Allah İnsan suresi 3. ayetinde: “ŞÜPHESİZ BİZ ONA DOĞRU YOLU GÖSTERDİK, İSTER İNANIR İSTER İNKAR EDER”, diyerek bizlerin izleyecek tek yolun, Kur’an olduğunu bildirmiştir. Bu konu çok önemli, onun içindir ki neredeyse yazdığım makalelerimin bir çoğunun ana konusunu, yaptığımız bu yanlışlara ayırıyorum. Peki sonuç alıyor musunuz diye sorarsanız, azınlık bir kısım kardeşlerim hariç, genel çoğunluğumuz, ne yazık ki İslam ı Kur‘an merkezli yaşamadığı için, anlamamakta ısrar ediyorlar. Tabi bu durumda çok açık ve basit, belki de birkaç cümleyle bahsedeceğimiz, hatırlatacağımız ayetleri, daha detaylı, Kur’an dan bir çok örnekler vererek, yaptığımız yanlışı anlatma gereği duyuyorum. Bu konu, bir kardeşimizin dikkatini çekmiş olmalı ki, bakın bana kısaca nasıl bir cevap yazma gereği duymuş. Önemsediğim için, sizlerle paylaşmak istedim. “Haluk Hoca, ALLAH'IN BİR İKİ SATIRDA ANLATTIĞI MESELEYİ, SİZ BİR KAÇ SAYFADA ANLATTINIZ. Kur'an bu kadar anlaşılmaz bir Kitap mı?” Çok doğru, Allah anlayasınız ve ibret alasınız diye gönderdiğim ayetleri, kolay, açık ve nice örneklerle izah ettik ve öyle gönderdik der bizlere. Bizler bunca ayetleri tebliğ aldığımız halde hala, açıkta ne kadar açık, her ayeti herkes anlayamaz, veli insanlar anlar deyip, işin içinden çıkıyoruz. Çok daha ilginci, Allah dinin anası, temeli, bizlerin sorumlu olduğumuz ayetleri MUHKEM, yani şüphe duyulmayacak kadar açık gönderdim dediği halde, bizler Allah ın ayetlerini izlememiz gerekirken, inatla beşerin rivayetlerinin ardı sıra gidiyor, Allah ın ayetlerini, anlaşılması zor ilan edip, görmezden geliyoruz. Bu gerçekleri görmezden gelen kardeşlerime, sabırla Kur’an dan birçok örnekler vermeye devam ediyorum. Tabi böyle olunca, bir cümleyle anlatabileceğimiz bir konuyu, sayfalarca örnekler vererek anlatılma gereği duyuyorum. Belki yanlışlarını fark ederler diye. Şöyle düşünebilirsiniz. İsteyen anlar, istemeyen anlamaz dersek, kolayı seçmiş oluruz. Yüzlerce yıldır, toplumu Allah ile aldatan din tacirleri, toplumun kanına öyle girmiş ki, Müslümanlar HAKKI BATIL, BATILI HAK OLARAK KABUL EDER OLMUŞ. Böyle bir topluma, bir konuyu anlatırken, kısaca bir cümleyle kestirip atamazsınız. Çünkü minareyi çalan din tacirleri, yalanlarının ortaya çıkmaması için öyle sözleri, Allah ın elçisinin adıyla topluma anlatmışlar ki, toplum yanlış yapmaktan korkarken, farkında olmadan Kur’an ı inkar ettiğinin farkına bile varamaz olmuşlar. Günümüz mezhep ve fıkıh inancının şekillendirdiği İslam, farkında olmadan Kur’an da çelişki yaratıyor ama bunun bile farkına varamıyoruz. Allah ile aldatılmış bu toplum, ne yazık ki kolay ikna olmuyor. Allah çok basit ve birkaç cümleyle ŞEFAAT, yani bağışlanma affetme konusunu apaçık bir şekilde açıklamış ve demiş ki: “ Şefaat tümden bana aittir. Hiç bir şefaatin fayda etmediği o günden sakının” Sizlere sorsam ve desem ki, Allah bu hükümlerinde, kendisinden başka affedici, şefaat eden olabilir diyor mu? Yada daha sonra bu hükmünden vazgeçer mi? Eğer Kur’an ın diğer ayetlerinde, kelimelere farklı anlamlar yükleyip, evet Allah ın yanında peygamberler, veli, evliya kişilerde şefaatçidir dediğimiz andan itibaren, Kur’an da çelişki yaratacağımız gibi, Allah a da saygısızlığın en büyüğünü yapmış oluruz. İşte makalelerimin daha detaylı olmasının ve birçok ayetlerle konuyu izah etmeye, hatırlatmaya, düşünmeye vesile olmamın, çaba göstermemin nedeni, bu yanlışlarımıza ışık tutabilmek ve azda olsa bazı kardeşlerimizin, farkında lığını sağlamaktır amacım. Zaten böyle aldatıcıların çıkarak, toplumun kafasını karıştırmak isteyenlerin önüne geçebilmek için Allah, şöyle diyor Kur’an da. ” BİZ HER ŞEYDEN NİCE ÖRNEKLERİ, DEĞİŞİK İFADELERLE VERDİK Kİ ANLAYASINIZ” Benimde yaptığım bundan ibarettir. Hurafe inançların, dine ilavelerinin yanlışlığını kardeşlerime anlatabilmek, bir konunun doğru anlaşılabilmesi için, bir çok ayet örneği vermek zorunda kalıyorum. Hatırlatmak isterim, ben ayetleri açıklamıyorum, çünkü ayetleri açıklayan, tefsir eden yalnız Allah dır. Haşa Allah ın açıklayamadığını anlayan ve açıklayanlar mı var aramızda. Benim yaptığım, HAK İLE BATILI KARŞILAŞTIRMAK VE DİN KARDEŞLERİMİN DÜŞÜNMESİNE VESİLE OLMAKTIR. Bunun dışında hiç kimsenin, ben ayeti açıkladım, açığa çıkardım, anlaşılır hale getrdim deme hakkı yoktur. Açıklayan, uyaran imtihan eden yalnız Allah dır. AÇIK OLMAYAN BİR KİTAPTAN, NASIL İMTİHAN OLABİLECEĞİMİZİ DÜŞÜNÜRÜZ. Bizler, apaçık olan muhkem ayetlerden yola çıkarak, ayetler üzerinde düşünerek hayatımıza geçirmeliyiz. Yaşadığımız FIKIH İslam ı, öyle kemikleşmiş ve rivayetlerle şekillendirilmiş yaşanıyor ki, mezheplerin yaptığı ilaveleri Kur’an da göremediğimizde, neredeyse Kur’an ın tamamı unutulup, bakın işte namazın kaç rekat olduğu bile Kur’an da yazmıyor deyip, işin içinden çıkıyoruz. Allah ın sınırlamadığını, kimin haddine sınırlamak. Bu sözleri söyleyen ve inanan bir insana, ne yazık ki bir ayetle yanlışını anlatmak o kadar zor ki, bunu anlatamam. Beni sünnet inkarcısı olarak suçlayan kardeşlerim, farkında olmadan Kur’an inkarcısı olduğunu onlara anlatabilmek için, sabırla yazmaya Allah ın izniyle devam edeceğim. Lütfen unutmayalım, Allah ın elçisi yalnız Allah ın sünnetine uymuştur. Bizlerde Allah ın elçisini örnek almak istiyorsak, yalnız Allah ın sünneti Kur’an a uymalıyız. Hepimiz hata yapabiliriz. En az hata yapmak istiyorsak batıldan, hurafeden uzak, Allah ın bizleri imtihan edeceğine hükmettiği, Kur’an ın ipine sarılalım. Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
  6. Sizleri bu makalemde üzerinde düşünmeye davet etmek istediğim ayetler, Bakara suresi 41 ve 42. ayetler olacaktır. Allah gönderdiği ayetlerini üzerinde düşünmemizi, akıl yürütmemizi ve hayata geçirmemizi ister bizlerden. Gelin bizde Allah ın emrettiği yoldan bu ayetleri anlamaya çalışalım. Bakara 41–42: Bunun için de, size geçmişte bildirilmiş olan haberleri doğrulayıcı nitelikte indirdiğim BU VAHYE İNANIN; ONUN GERÇEKLİĞİNİ İNKÂR EDENLERİN ÖNCÜSÜ OLMAYIN; mesajlarımı küçük bir kazanca değişmeyin ve Bana, yalnızca Bana karşı sorumluluk bilinci taşıyın! HAKKI BATIL İLE ÖRTÜP BİLE BİLE GİZLEMEYİN. (Muhammed Esed meali) Bu sözler üzerinde düşünelim önce, hak olan nedir? Sanırım hepimiz hak olanın KUR’AN olduğunu söyleyeceksiniz. Çok doğru gerçekten hak olan, Rabbin elçisi tarafından bizlere rehber olsun diye gönderdiği KUR’AN DIR. Şimdide bu düşüncemizi destekleyen yani hak olanın ve bizlerin sarılması gereken kitabın yalnız ve yalnız KUR’AN olduğunu söylediği, diğer ayetlerden birkaç örnek hatırlayalım. Bakara 2: Bu, kendisinde şüphe olmayan, MUTTAKİLER İÇİN YOL GÖSTERİCİ BİR KİTAPTIR. Bakara 121: KENDİLERİNE VERDİĞİMİZ KİTABI GEREĞİ GİBİ OKUYANLAR, İŞTE ONA İMAN EDENLER BUNLARDIR. Kim onu inkâr ederse, artık onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir. Furkan 1: FURKAN’I ÂLEMLERE BİR UYARICI OLSUN DİYE, KULUNA İNDİREN (ALLAH) NE YÜCEDİR. Araf 170: KİTAP’A SIMSIKI SARILANLARA ve namazı dosdoğru kılanlara gelince, şüphesiz biz, iyiliğe çalışan (erdemli) kimselerin mükâfatını zayi etmeyiz. Sanırım apaçık ayetleri, izah etmeye gerek yok. Hepsinde anlatılmak istenen, Kur’an a sarılmamız ve onu gereği gibi okuyan ve ona sarılanların gerçek iman edenler olduğu anlatılmaktadır. Rabbimiz nasıl bir yolu izlememiz gerektiği konusunda, anahtarı elimize vermiş, fakat biz inatla o anahtarı elimize almak istemiyoruz. Sizce şu sözleri söyleyen Yaradan, bizlerin yöneleceği kitabın anahtarını vermiyor mu? Zühruf 44: DOĞRUSU KUR'AN, SANA VE KAVMİNE BİR ÖĞÜTTÜR. İLERİDE ONDAN SORUMLU TUTULACAKSINIZ. Bu hükmü veren Yüce Rabbimiz, sizleri Kur’an dan sorumlu tutuyorum, ondan imtihan edeceğim dedikten sonra, acaba bizleri Kur’an ın dışından da, bugün söyledikleri gibi, ciltlerce dolusu kitaplardan ve velilerin sözlerinden de sorumlu tutar mı? İşte bizler İslam ı böyle yaşıyoruz. HAKKA ÖYLE BATIL KARIŞTIRIYORUZ Kİ, HAK OLAN BATILIN İÇİNDE KAYBOLUYOR. Allah Bakara 41. ayetinde, size indirdiğim vahye inanın ve onun gerçeklerini inkâr edenler gibi olmayın diye açıkça bildiriyor. Peki, bizler apaçık vahyin sözleri için neler diyoruz? Allah yalnız Kur’an ın ipine sarılın dedikçe, yalnız Kur’an ile iman olmaz diyoruz. Allah Kur’an da hiçbir eksik bırakmadık diyor, Kur’an da her bilgi yoktur, özet bilgileri içerir diyoruz. Allah hükmüme hiç kimseyi ortak etmem diyor, Allah ın elçisi de dinde tıpkı Allah gibi hüküm koyma yetkisi vardır diyoruz. Şefaat tümden bana aittir diye apaçık bildiren Allah ın ayetine inantla, peygamberler, din ulemalarıda şefaatçidir demiyor muyuz? Tüm bunları söyleyenler, Allah ın apaçık hükümlerini inkâr etmiş olduklarının artık farkına varmalıdır. Yoksa hesap günü çok üzülenlerin safında olacağı çok açıktır. Değerli dostlar, ayetin dikkat çekici uyarısı olan, Bakara suresi 42. ayette, Rabbimiz bizleri çok açık bir şekilde uyarıyor ve ne diyordu? HAKKI BATILLA KARIŞTIRIP DA, BİLE BİLE HAKKI GİZLEMEYİN. Ne dersiniz, günümüzde hakkı batılla karıştırdığımızın farkın damıyız bizler? Bunca hatayı nasıl yapabiliyoruz? Yoksa gözlerde perde, gönüllerde mühür mü var? Allah ın apaçık söylediği sözlerin üzerinde düşünmeden, Allah ın Kur’an bütünlüğünde, ne anlatmak istediğini anlamadan, ataların inançlarına delil aramak adına Kur’an a bakarda, kelimelerin anlamları ile oynarsak, ancak kendimizi aldatmış ve oyalamış oluruz. LÜTFEN HAKKI BATILLA GİZLEMEYELİM, YOKSA RABBİN HIŞMINDAN ASLA KURTULAMAYIZ ve mahşer günü pişman olanların safında oluruz. Hak olan yalnız Kur’an dır, bunu lütfen unutmayalım. Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
  7. İslam ı yaşarken, her zaman bizlere öğretilenleri, ya da söylenenleri Kur’an ile sorgulamalıyız deriz. Bazı kardeşlerimiz ise sorgulamak insanı dinden çıkartır, din sorgulanır mı diye itiraz eder. Hâlbuki sorgulamak, kesin bilgi ile karşılaştırmaktır. Oda iman ettiğimiz Kur’an dır. Allah bile indirdiği ve uymamız gereken ayetleri, hemen körü körüne inanmamızı istemez, bizlerin ayetler üzerinde önce düşünmemizi, aklımızı kullanmamızı ister. Elbette bununda bir nedeni vardır. Eğer böyle yaparsak, doğru olduğundan emin olduğumuz bir şeyi, gerektiği gibi titizlikle yerine getirmemizi ve savunmamızı sağlar bu çabalarımız. BUDA BİZLERİN İMANININ, KALPLERİNE GÜÇLÜ BİR ŞEKİLDE YERLEŞMESİNE NEDEN OLUR. Bunu yapmadığımız takdir de, dine giren batıl ve hurafeyi din zannetmemiz kaçınılmazdır. Bu düşünceler ışığında, günümüzde tartışılan bir konu hakkında, sizlerin düşünmenize vesile olmak istiyorum. Şöyle bir düşünceyi, tartışmaya açanlar var. “RAMAZAN ORUCUNU, NEDEN AY TAKVİMİNE YANİ HİCRİ TAKVİME GÖRE TUTUYORUZ. GÜNEŞ TAKVİMİNE YANİ MİLADİ TAKVİME GÖRE TUTUP, SABİTLESEK DAHA İYİ OLMAZ MI? ÇÜNKÜ ALLAH ORUCUNUZU, AY TAKVİMİNE GÖRE TUTUN DEMİYOR KUR’AN DA.” Aslında son kısımda söylenen doğru, Allah orucunuzu, ayın ismi olan Ramazan ayına gelince, o ayı oruçlu geçirin diyor. Çünkü Kur’an güneşten ve aydan bahsederken, onlar bir hesaba göre hareket ederler diyerek, ikisinin de bizler için, günleri, ayları belirleyen zaman ölçüsü olduğunu söylüyor. Gelin bu konuyu, Kur’an ın verdiği bilgiler ışığında, düşünerek, aklımızı kullanarak anlamaya çalışalım. Önce konuyla ilgili ayetleri yazalım. Bakara 185: Ramazan o aydır ki; insanlara kılavuz olan, iyi-kötü ayrımıyla hidayetten kanıtlar getiren Kur'an, onda indirilmiştir. O HALDE BU AYA ULAŞANINIZ ONU ORUÇLU GEÇİRSİN….(Yaşar Nuri meali) Rahman 5: GÜNEŞ VE AY BİR HESABA GÖRE HAREKET ETMEKTEDİR. (Diyanet meali) Enam 96: Allah, sabahı aydınlatandır. O, geceyi dinlenme zamanı, GÜNEŞ VE AYI VAKİTLERİN TAYİNİ İÇİN BİRER HESAP ÖLÇÜSÜ KILANDIR. İşte bu, güçlü olan ve her şeyi pekiyi bilen Allah'ın takdiridir. (Bayraktar Bayraklı meali) Dikkat ettiyseniz, Allah o gün kullanılan takvimde, ayın ismi olan Ramazan ayından bahsedilerek, Kur’an ın bu ayda indirilmeye başlandığını söylüyor ve bu aya erişen, onu oruçlu geçirsin diyor. Dikkat ederseniz hangi takvim olduğu konusundan bahsedilmiyor. Diğer iki ayette ise, güneşin ve ayın, bir hesaba göre hareket ettiğinden bahsederek, ikisinin de vakitleri tayin için, zaman ölçüsü olduğu bilgisini veriyor. Konuyu daha iyi anlayabilmek için, Kur’an dan araştırmaya devam edelim. Bakara 189: Sana, hilâl şeklinde yeni doğan ayları sorarlar. De ki: ONLAR, İNSANLAR VE ÖZELLİKLE HAC İÇİN VAKİT ÖLÇÜLERİDİR. ( Diyanet vakfı meali) İşte bu ayette Allah, aslında bizlere çok önemli bir bilgi veriyor ve de yol gösteriyor. Tabi düşünen, aklını kullanan kulları için. Allah özellikle ay takviminden bahsederek, bu takvim sizlerin Hac aylarını tespitiniz için önemlidir diyor. Yani Hac aylarını, bu kelimeyi özellikle kullanıyorum, çünkü Allah Bakara 197. ayetinde, HAC BİLİNEN AYLARDADIR der. Ama bizler günümüzde, ne yazık ki HACCI zilhiccenin birkaç gününe sıkıştırarak, Müslümanları çok büyük zorluklarla karşı karşıya gelmesine neden olmuşuz. Allah Bakara suresi 189. ayetinde, Hac aylarında Hac ibadetimizi, AY takvimine göre özellikle yerine getirmemizi emretmiştir. Peki, Allah bunu neden emretmiş olabilir? Bildiğiniz gibi Güneş takvimi sabittir ve Ay takvimi güneş takvimine göre 11 gün önce gelir. Ay takvimi sabit değil hareketlidir. Ay takviminde aylar tüm mevsimleri dolaşır. Bundan dolayıdır ki, Allah özellikle tüm dünya Müslümanlarının, ülkelerinin hava şartlarını da düşünerek, Hac aylarının her mevsimi dolaşmasından dolayı, adaletin sağlanması adına, Hac ibadetimizi AY TAKVİMİNE BAĞLAMIŞTIR. Şöyle bir soru sorabilirsiniz. Çok doğru Allah, Hac vakitlerini Ay takvimine bağlamış, ama Oruç konusunda böyle bir hüküm vermemiş diyebilirsiniz. Yani Oruç konusunda, Güneş takvimini kullanabiliriz diyenler var. Değerli din kardeşlerim, Allah bazı konularda bizlere yol gösterir ve bakalım gösterdiğim yolu, farklı yaşantılarında, konularda kullanacaklar mı diye de, diğer konuların hayata geçirilmesini bizlere özellikle bırakır. Bu konuyu daha iyi anlayabilmemiz için, Kur’an dan sizlere iki farklı örnek vermek istiyorum. Allah Cuma salâtı, toplu ibadet, yani Cuma namazı konusunda emrini verir, ama bunun hangi gün yapılacağını söylemez, çağrıldığında gidilmesini bildirir. Bu ayeti yerine getirebilmek için, ayetin indiği günlerde Allah ın elçisi ve ashabı, bir araya gelmişler. Yahudiler haftalık toplu ibadetlerini cumartesi, Hıristiyanlarda Pazar günü yaptıkları için, Müslümanların Cuma günü yapmasının daha uygun olduğuna karar verilmiş. Ama her ne hikmetse, bu konuda aynı itiraz yapılmıyor ve Cuma günü yaptığımız toplu namazı, Perşembe günü yapalım, hangi gün yapılacağı Kur’an da yok demiyorlar. İkinci örneğe gelince. Yine Allah haram ayların, bir yıl içinde dört ay olduğunu bildirmiş Kur’an da, ama hangi aylar olacağını belirlemeyip, o günkü toplumun birlikte karar vermesini istemiştir. Tabi Haram ayların ne maksatla, Allah ın emrettiği konusunu da doğru anlamalıyız. Ama bu emrin sulandırıldığını, sayısını sabit tutup, işlerine geldiği gibi yerlerini değiştirmelerine, Allah kızıyor ve bunu sakın yapmayın diye uyarıyor Kur’an da. Bu bilgilerden sonra, gelelim asıl konumuza. Allah Hac konusunda özellikle Ay takvimini kullanmamızı istemesinin nedenini söylemiştik. Tüm mevsimi dolaşarak, dünyada yaşayan tüm Müslümanların adaletli bir şekilde, her mevsimde Hac görevini yapmaları adınaydı. Bir Müslüman ın önünde, Allah ın böyle bir örneği dururken, sizce Oruç konusunda farklı bir takvimi kullanması mümkün mü? Allah ın elçisi ve ashabı, elbette bu örnekten yola çıkarak, kendilerinin Oruç konusunda da, Ay takvimini kullanma kararı aldıkları çok açıktır. Onun içindir ki, oruçlarımızı güneş takvimine göre sabitleyelim demek, asla dünya Müslümanları adına, mevsim farklılıklarından dolayı adaletli olmayacaktır. Bu ve buna benzer konularda, tüm Müslümanların birlikte hareket etmesi de çok önemlidir. Yani biz ülke olarak, oruçlarımızı güneş takvimine sabitliyoruz demek yanlış olur. Bu konuda şunu da belirtmek isterim. Güneş takvimi çok daha hassas ve daha teknik bilgiler gereken bir takvimdir. SIRASI GELMİŞKEN SÖYLEMEK İSTERİM. DAHA HASSAS VE BİLİMSEL ÖLÇÜLERLE HESAPLANDIĞI İÇİN, HESABI ZOR OLDUĞUNDAN, KARIŞIKLIK OLMAMASI VE DÜNYA MÜSLÜMANLARI ARASINDA, DAHA KOLAY BİRLİKTELİK SAĞLANMASI ADINA, AY TAKVİMİNİN DİNİ KONULARDA KABUL EDİLMİŞ OLMASI, KUVVETLİ MUHTEMELDİR. Çünkü ay takviminin takibi, gözlemleyerek yapılabiliyor. Yeni ayın ilk günü, hilalin görülmesiyle başlar. Bu konuda söylememiz gereken çok önemli bir konuda, güneş takviminin genel hayatımızda, günümüzde asla vazgeçilemez bir takvim oluşudur. Çünkü ilmin gelişmesiyle, ayların ve yılların çok daha hassas tespiti, güneş takvimiyle sağlanmıştır. Güneş takvimiyle bir yılın 365 gün 6 saat olduğu, çok ince detayları ile hesaplandığı halde, ay takvimiyle bu ince hesap yapılamadığından, ay takvimi, 354 gündür. Yani güneş takviminden 11 gün eksiktir. Sonuç olarak, şunu söylemek isterim. Hac görevimizi ve Ramazan oruçlarımızı tutarken, Ay takviminden istifade etmemiz, dünya Müslümanları arasında daha adaletli olacağı, çok açık anlaşılmaktadır. Bu konuda tartışmanın da akılcı olmayacağını, Kur’an dan aldığım örneklerden yola çıkarak söyleyebilirim. Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
  8. Bizlerin günümüzde yaşadığımız İslam anlayışının, ne yazık ki cahiliye toplumunun yaşadığı İslam anlayışından hiçbir farkı yok. Allah ın uyarıcı kitaplar göndermesinin nedenini, daha önce gönderdiğim uyarıları göz ardı edip batıla, hurafeye sapmaları nedeniyle gönderdiğini söyler. En son olarak da gönderdiği Kur’an da, geçmiş toplumların yaptığı yanlışlara örnekler verir ki, aynı hataları yapmayalım. Bu makalemde, üzerinde sizleri düşünmeye davet ettiğim ayeti önce yazalım. Maide 50: Onlar hâlâ cahiliye devrinin hükmünü mü istiyorlar? Kesin olarak inanacak bir toplum için, KİMİN HÜKMÜ ALLAH’INKİNDEN DAHA GÜZELDİR? (Diyanet meali) Bakın bu ayet, bugün bizlerin yaptığı yanlışları, bizlere hatırlatıyor ve diyor ki, Allah dan başka hüküm koyan yoktur, sakın dinde Kur’an dan başka hüküm koyucular aramayın. Kimin hükmü Allah ın kimden daha doğrudur, güzeldir diyerek bizleri çok açık bir şekilde uyarıyor. BİR BAŞKA DEYİŞLE ALLAH DAN BAŞKA HÜKÜM KOYUCULAR ARAMAK, CAHİLİYE TOPLUMUNUN İNANÇLARIDIR DİYOR YARADAN. Peki, bizler bu uyarılardan ders alıyor muyuz? Cahiliye toplumunun yaptığı yanlışları yapmıyor muyuz? Ne yazık ki hepsini, belki de daha fazlasını bugün bizler yapıyoruz ve diyoruz ki hiç korkmadan, “Allah ın elçisinin de, dinde hüküm koyma yetkisi vardır. Kur’an da her bilgi yoktur, detay verilmemiştir. Allah ın elçisinin rivayet hadisleri olmasaydı, ne namazımızı kılabilirdik, nede orucumuzu tutabilirdik.” Bu sözlere inanıp yaşadığımız içinde, İslam toplumlarından dinde bölünme, savaş, düşmanlık eksik olmuyor. Elimizde apaçık Allah ın kitabı durduğu halde, Kur’an ı terk edip, beşeri bilgileri dinleştirmenin acısını çekiyoruz. Aynı uyarıları Allah Kur’an da birçok kez yapmış, hatırlayalım. KARŞILARINDA OKUNUP DURAN BIR KITABI, SANA İNDİRMİŞ OLMAMIZ ONLARA YETMİYOR MU? (Ankebut 51) O HALDE KUR'ÂN'DAN SONRA HANGİ SÖZE İNANACAKLAR? (Araf 185) ALLAH'TAN VE O'NUN AYETLERİNDEN SONRA HANGİ SÖZE İNANACAKLAR? (Casiye 6) KİMDİR SÖZÜ ALLAH’IN KİNDEN DAHA DOĞRU OLAN? (Nisa 87) Ama gözlerde perde, gönüllerde mühür olunca, batıl inançlar ne yazık ki Kur’an ın önüne geçiyor. Bunları söylediğimizde, verdikleri cevap çok ilginç. Siz peygamberimizi postacı yaptınız. Biz asla böyle bir şey söylemedik, bunu söyleyen, hurafeyi, rivayetleri dinleştirmek isteyenlerin kendi nefislerinde uydurdukları yakıştırmalardır. Allah ın elçisiyle, postacı karşılaştırılır mı? Neymiş postacı getirdiği postanın içeriğini bilmiyormuş. Bilmiş olsaydı, Allah ın elçisine postacımı derdiniz. Peygamberimiz elbette postacı değildi, O örnek insan Allah ın güven elçisiydi. Ama lütfen unutmayalım, Peygamberimiz, ALLAH IN DİNDE HÜKÜM ORTAĞIDA DEĞİLDİ. Allah Kur’an da, Kehf suresi 26. ayetinde, “KENDİ HÜKMÜNE HİÇ KİMSEYİ ORTAK ETMEZ” diye bizlere bildirir. Yine Furkan suresi 2. ayetinde, “HÜKÜMRANLIĞINDA, ONUN HİÇBİR ORTAĞI OLMAMIŞTIR”, diyerek, İslam dininde hüküm koyucu yalnız Allah, onun kitabı Kur’an olduğunu birçok kez bizlere, üstüne basa basa bildirmiştir. Allah ın ayetlerine gözlerini kapatıp, beşerin sözleriyle imanlarını yaşayanlara Kur’an gerçeklerini hatırlatmak, her Müslüman ın görevidir. Sizlere hatırlatacağım, aşağıdaki ayet üzerinde lütfen dikkatle düşünelim, inanın düşünmeden yaptığımız yanlışlar, hesap günü bizleri çok üzecek hatırlatırım. İsra 73–74–75: Müşrikler, SANA VAHYETTİĞİMİZDEN BAŞKA BİR ŞEYİ YALAN YERE BİZE İSNAT ETMEN İÇİN seni, nerdeyse, sana vahyettiğimizden saptıracaklar ve ancak o takdirde seni candan dost kabul edeceklerdi. Eğer seni sebatkâr kılmasaydık, gerçekten, nerdeyse onlara birazcık meyledecektin. O ZAMAN, HİÇ ŞÜPHESİZ SANA HAYATIN VE ÖLÜMÜN SIKINTILARINI KAT KAT TATTIRIRDIK; sonra bize karşı kendin için bir yardımcı da bulamazdın. (Diyanet vakfı meali) Allah ayetlerini muhkem, yani apaçık gönderdiğini söyler, tabi batılın etkisinde kalanlar, gönül gözleri açık olmayanlar, bu gerçekleri göremezler. Allah elçisine, bakın ne diyor. Sana vahyettiğimiz ayetlerden başka şeyleri de, yalan yere Allah a nispet etmeni istediler. Böylece bizim gönderdiğimiz ayetleri görmezden gelmeni sağlayarak, ayetlerimizi inkâr etmeni sağlayacaklardı diyor. Ne kadar ilginç ve dikkat çekici bir ayet. Devamında ise, eğer seni sebatkâr bulmasaydık, yani ayetlerimize itaatkâr olmasaydın, onlara meyledip, onların sözlerini de dinin içinde gibi gösterecektin diyor. Eğer bu yanlışı yapsaydın, seni cezalandırırdık diyor. Gelelim günümüze. Bizler eğer, Allah ın elçisinin izinden gittiğimizi söylüyorsak, Allah ın elçisinin yaptığı gibi İslam ı yaşamalıyız. Çünkü ayette de bahsettiği gibi, Peygamberimiz yalnız Kur’an a uymuş, asla Kur’an ın dışından hiçbir bilgiyi, sözü dinin içine ilave ederek, bunlarda İslam ın emridir dememiştir. Demesinin de mümkün olmadığının, açık kanıtıdır bu ayetler. Sizlere son olarak bazı ayetler hatırlatmak istiyorum. Bu ayetler, Kur’an ın sınırlarını aşarak, batılın etkisinde İslam ı yaşayıp, Allah ın hükmüne ortak koşanlara hatırlatmadır. Bakara 5: İşte onlar, RABLERİNDEN GELEN BİR HİDAYET ÜZEREDİRLER ve kurtuluşa erenler de ancak onlardır. (Diyanet vakfı meali) Muhammed 2: İman edip yararlı işler yapanların, Rableri tarafından HAK OLARAK MUHAMMED'E İNDİRİLENE İNANANLARIN GÜNAHLARINI ALLAH ÖRTMÜŞ VE HALLERİNİ DÜZELTMİŞTİR. (Diyanet vakfı meali) Yunus 109: (Ey Muhammed!) SANA VAHYOLUNANA UY VE ALLAH HÜKMÜNÜ VERİNCEYE KADAR SABRET. O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır. (Diyanet meali) Allah düşünen kullarına, çok açık hükümler veriyor ve bakın ne diyor. Kurtuluşa erecek olan kullarım, benim gönderdiğim Kur’an a uyanlar olacaktır diyor. Hatırlatırım başka kaynaklardan bahsetmiyor. Allah diğer ayetinde de aynı konuyu tekrar ediyor, anlama zorluğu çekenlere ne diyor? Hak olarak Allah katından, Muhammed e indirilen Kur’an a inanların Allah günahlarını affeder diyor. Yunus 109. ayette de elçisine seslenerek bakın ne diyor. Sana vahyettiğim Kur’an ayetlerine uy ve sakın acele etme sabret, gerektiğinde ihtiyacın olan ayetler indirilecektir diyor. Hani Allah ın elçisi de dinde hüküm koyardı, ne oldu? Allah buna izin vermediğini, apaçık daha nasıl söylesin. Değerli din kardeşlerim, lütfen batılın, hurafenin, atalar inancının etkisinden kurtulalım, bunu yapmayıp, düşünmeden, araştırmadan imanımızı yaşamaya devam edersek, huzuru mahşerde şaşıran, üzülenlerin safında buluruz kendimizi. Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
  9. halukgta

    Yaratan Rabbin Adıyla Oku, Ne Anlam Geliyor.

    Kur’an ayetlerinin ilk indirilmeye başlandığında, Allah elçisine Alak suresi 1. ayetinde, Yaradan Rabbin adıyla oku diye geçer. Sizce bu ayette geçen OKU emriyle Allah elçisine, ne söylemek istiyor olabilir? Kur’an ı oku diyor dersek, daha indirilmiş bir kitap, ayetler olmadığına göre, bu ayette geçen OKU emrinden, indirdiğimiz ayetleri, bildiğimiz şekliyle biz söyleyince sende tekrarla şeklinde anlarsak, sanırım ayetin bizlere anlatmaya çalıştığı asıl amacı tam anlamamış oluruz. Konuyu daha iyi anlayabilmemiz için, bu ayetin devamındaki 2 ayeti de yazalım, daha sonra üstünde birlikte düşünelim. Alak 1–2–3: YARATAN RABBİNİN ADIYLA OKU! O, insanı bir yapışkan döllenmiş yumurta hücresinden yarattı. OKU; ÇÜNKÜ RABBİN SONSUZ KEREM SAHİBİDİR. (Bayraktar Bayraklı meali) Bu konuyu doğru anlayabilmemiz için, önce Kur’an da bolca geçen ve Allah ın elçisinin okumasını istediği AYET kelimesinin ne anlama geldiğini de doğru anlamamız gerekir. Ayet kelimesi Arapçada, DELİL, AÇIK ALAMET, İŞARET, MUCİZE anlamlarına gelir. Yukarıdaki ayeti anlamaya çalışırken, lütfen ayet kelimesinin anlamını unutmayalım. Allah Alak suresinde, Yaratan Rabbin adıyla oku derken, dikkat ettiyseniz çok dikkat çekici bir örnekle devam ediyor. İnsanın yaradılışındaki mucizeyi örnek veriyor ve devamında da yine aynı kelimeyi kullanıyor OKU yani İKRA. Devamında da Allah, sonsuz kerem sahibi diyerek, Onun yüceliğine vurgu yapıyor. Buradan şunu anlıyoruz. Allah elçisine şunu söylüyor İKRA/OKU derken. Önce sen Allah ın yarattığı gücü, mucizeleri, delili gör. Bizzat insanların, nasıl bir mucizeyle yaratıldığını anla, yani kendini önce tanı, yaratılmışlığın ve tabiatın mucizesini oku, yani düşün ve farkında ol diyor. BAZEN BİZLER ŞÖYLE DERİZ, BEN BU KİŞİNİN NASIL BİR İNSAN OLDUĞUNU YÜZÜNDEN OKUDUM. Yani nasıl bir kişiliğe sahip olduğunu, görünüşünden, davranışlarından fark ettim anlamındadır. Allah da elçisini bu konuda uyarıyor ve diyor ki, seni elçi olarak seçtim, sen önce bu görevin ne derece önemli olduğunun farkına var. Kendini önce tanı, gökyüzünde ve yeryüzünde Allah ın yarattığı ayetleri önce doğru oku ki, görevini de layığı ile yerine getirebilesin. Aslında Allah buna benzer bir örneği de bizlere verir Kur’an da ve bakın nasıl uyarır. Casiye 3: Kuşkusuz, göklerde ve yerde, iman sahipleri için SAYISIZ AYETLER VARDIR. (Yaşar Nuri meali) Bu ayetiyle Allah bizlere, iman etmiş kullarının, Allah ın gücünü anlayabilmeleri için, tabiatın yaradılış gerçeklerini okumamızı, yani gözlerimizle şahit olup, gönlümüzle destekleyip, görmemiz gerektiğini söylüyor. Demek ki bu ve benzeri ayetlerde okumak, yalnız kelimelerin tekrarı anlamında olmadığı, gerçekleri gördüğümüzde, düşünerek, aklımızı kullanarak Allah ın yarattıklarını şahit olup, Allah ın ayetlerini okumak anlamında olduğu anlaşılıyor. Bunun farkında olabilmek içinde, Kur’an ın birçok ayetinde Allah ın yaptığı uyarıları unutmayalım. HALA DÜŞÜNMÜYORMUSUNUZ. FAKAT DÜŞÜNEN Mİ VAR. ALLAH, AYETLERI SIZE IŞTE BÖYLE AÇIKLAR KI, DERİN DERİN DÜŞÜNEBILESINIZ. Bu konuyu daha net anlayabilmemiz için, şöyle özetleyebiliriz. OKU emrinin bir anlamı, bizzat tebliğ edileni okuyup, üzerinde düşünmek anlamı olduğu, birde gözlerimizle, duygularımızla Allah ın ayetlerini tabiatta görüp, onun gücüne, yüceliğine, eşsizliğine şahit olup, gönlümüzle onaylamak anlamına geldiğini söyleyebiliriz. Necm suresi 18. ayette, yine ayet kelimesi, Allah ın gücünü, onun mucizelerini Allah ın elçisi gördüğünde de kullanılıyor ve “ANDOLSUN O, RABBİNİN EN BÜYÜK AYETLERİNDEN BİR KISMINI GÖRDÜ.” Şeklinde geçer. Yani bu ayette de Allah ın elçisi, böylece Allah ın ayetlerini okuduğunu, yani gözleriyle görüp bizzat şahit olduğu anlatılmaktadır. Zariyat 20. ayetinde de Allah, ”KESİN OLARAK İNANANLAR İÇİN YERYÜZÜNDE AYETLER VARDIR.“ diyerek, bu ayetleri yani Allah ın mucizelerini Allah, bizlerin bizzat görerek şahit olarak okumamızı, yani düşünüp anlamamızı istemektedir. Bu konuda bir örnek daha vermek istiyorum. Fussilet 53: ONLARA DIŞ ÂLEMDEKİ VE KENDİ İÇLERİNDEKİ AYETLERİMİZİ/doğa kanunlarını göstereceğiz. Böylece Kur'ân'ın gerçek/hak olduğunu anlayacaklardır. “Rabbinin her şeye tanık olması onlara yetmiyor mu?” (Bayraktar Bayraklı meali) Bu ayetten de anlıyoruz ki, Allah ın bir yazılı, birde yazılı olmayan ayetleri var. Yazılı olmayan ayetleri bizler eğer nefislerimizde, aklımızda okuyup gerçekleri göremiyorsak, yazılı olan ayetleri okuyup anlamamız mümkün olmayacaktır. Allah elçisine Alak suresi 1. ayetinde, Yaratan Rabbinin adıyla oku derken, Allah önce yarattığım, gözlerinle şahit olduğun ayetlerimi önce oku diyor. ONLARI OKU VE DÜŞÜNKİ GÖREVİNİN BİLİNCİNDE OLASIN. Konuyu özetlemek gerekirse. Çok önemli bir konuda bir iş yapmadan önce, emin olabilmemiz için, bizlere yalnız yazılı kaynaklar yeterli gelmez. Yapacağımız işin doğruluğunu önce nefsimize, vicdanımıza ve aklımıza onaylatmamız gerekir. Buda görsel araştırmalarla olur. Eğer bunun doğruluğuna kendimizi inandırmışsak, yapmak istediğimizi yakınlarımıza anlatıp kabul ettirebiliriz ve çevremizden de destek alabiliriz. Onun için de Allah, sizlere göndereceğim kitabı tebliğ alıp okumadan önce, benim gücüme ve yarattığım âleme bakın ve gerçekleri iyi okuyun diyor. Bizlerde Kur’an ı batılın ve hurafenin etkisinde kalmadan okuyup anlamak istiyorsak, önce Allah ın elçisine yaptığı yolu izlemeliyiz. KUR’AN DAN ÖNCE, ALLAH IN YARATTIĞI TABİAT AYETLERİNİ DOĞRU OKUMALIYIZ Kİ, GÖNLÜMÜZ, VİCDANIMIZ VE AKLIMIZ, ALLAH IN AYETLERİNE TESLİM OLSUN. Bunu gereği gibi yapmadığımız için, Allah ın kitabını bir kenara koyduk ve Kur’an da her şey yoktur, özet bilgiler vardır demekle yetinmedik, birde Kur’an ı herkes anlayamaz diyerek, Allah ile kulu arasına Allah yasaklamasına rağmen veliler, efendiler, şeyhler edindik. Dilerim Allah dan, bu yanlışımızı fark eden ve batıldan uzaklaşan, Allah ın uyardığı gibi, yalnız Kur’an ın ipine sarılan, Allah ın azınlık Salih kullarından oluruz.. Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
  10. Bazı arkadaşlarımız Kur’an kelimesinden, yalnız Arapça okuduğumuz kitabın olduğunu anlıyor ve diyorlar ki, Kur’an ın tercümesi Kur’an değil mealdir. Gerçekten bu sözler doğru olabilir mi? Kur’an yani Allah ın vahyinin ana özelliği, değişmez kuralı Arapça oluşumudur, yoksa Allah ın vahyinde bizlere iletmek istediği emirleri yani anlamı, manasımıdır? Meal kelime anlamı olarak anlam, kavram, ortaya çıkan şey, sonuç, netice anlamlarına gelir. Yani Kur’an ı Arapçasından dilimize çevirip, Allah bizlere ne söylüyor ve bizlerden ne istiyor, onun apaçık tercüme edildiği hali anlamındadır. Bu durumda buna nasıl olurda, Kur’an değildir deriz? Kur’an anlamadığımız, bilmediğimiz dilden olan halimidir? Bu sözler, toplumu tedirgin eden, hatta Kur’an ı anlayarak okumaktan alı koyan düşüncelerdir. Aslında bu sorunun cevabını, Kur’an ı düşünerek okuyan bir Müslüman rahatlıkla verebilir. Bakın bu sorunun cevabını, İmamı Azam Ebu Hanife, yüzlerce yıl önce nasıl vermiş. “Kuran kâğıtlarda Yazılmış ve bizim Okuduğumuz Lafızlar değildir. ESAS KUR’AN O LAFIZLARIN TAŞIDIĞI MANADIR ki, bir kelam-i nefsi ( ALLAH ın zati ile var olmaya devam eden söz ) OLARAK KALIPTAN KALIBA DÖKÜLÜR. O kalıplar sonradan yaratılmış ( Muhdes ) varlıklardır. OYSAKİ ESAS KUR’AN, MAHLÛK OLMAYAN BİR MANADIR.” GERÇEKTENDE KUR’AN, ALLAH IN KULLARINA AÇIK MESAJIDIR. Anlamını bilmeden okuduğumuz, Arapça ayetlerin yalnız Kur’an olduğunu söylersek, Allah ın bizlere rehber olsun diye gönderdiği kitabın amacına, özüne tamamen ters düşen bir hükmü vermiş oluruz Kur’an kelimesine. KUR’AN ALLAH IN BİZLERE TEBLİĞİDİR, MESAJIDIR, VAHYİDİR. BU TEBLİĞİ EĞER ANLAMINI BİLMEDİĞİMİZ BİR LİSANDA OKUYORSAK, TEBLİĞ GERÇEKLEŞMEMİŞ DEMEKTİR Kİ, BU DURUMDA NASIL OLURDA ASIL KUR’AN YALNIZ ARAPÇADIR DERİZ. Allah ne diyor Kur’an da birçok ayetinde? Kullarım ayetler üzerinde düşünün, aklınızı kullanın. Anlamadan okuduğumuzda, sizce Allah ın bu emrini yerine bizler getirebilir miyiz? Bunu yapamıyorsak, hala nasıl olurda anlamadan Arapça okuduğumuzda bu Kur’an olur, anladığımız dile çevrildiğinde Kur’an olmaz deriz. Bu düşünce Kur’an ın indiriliş amacına tamamen ters düşer. KUR’AN KELİME ANLAMI OLARAK, OKUMAK, OKUNAN ŞEY ANLAMINA GELİR. Elbette anlamadan okumak değil, anlayarak ve düşünerek okumak. Bu durumda Kur’an için, Allah ın vahiylerini bir araya getirilip, anlayarak düşünerek okumak anlamına gelir Kuır’an dersek, yanlış olmaz. Örnek verelim. İsra 9–10: ŞÜPHESİZ BU KUR'ÂN, DOSDOĞRU OLANI GÖSTERİR ve iyi işler yapan müminlere büyük ödül olduğunu ve âhirete inanmayanlara da acı bir azap hazırladığımızı bildirir. (Bayraktar Bayraklı meali) İsra 82: BİZ KUR'AN'DAN, İNANANLAR İÇİN ŞİFA VE RAHMET OLACAK ŞEYLER İNDİRİYORUZ. Ama bu, zalimlerin yıkımını artırmaktan başka katkı sağlamıyor. (Yaşar Nuri meali) Bu ayetlerden de anlıyoruz ki, Allah gönderdiği ayetlerin birleştirilmiş halinin tamamına, Kur’an diye bahsediyor. Gönderilen kitabın, ne maksatla gönderildiğini de bizlere bildiriyor ve diyor ki, bu Kur’an sizlere dosdoğru yolu gösterir ve iletir. Kur’an inananlara şifadır, onlara yol gösterecek bilgiler indiriyoruz. Bu durumda Kur’an doğru yolun ne olduğunu, acaba kendi dilimizden anlayarak mı okuduğumuzda anlarız ve öğreniriz, yoksa anlamadığımız bir dilden okuduğumuzda mı? Bu sorunun cevabı çok açıktır. EĞER KUR’AN I AMACINA UYGUN BİR ŞEKİLDE OKUMUYORSAK, BİZLER ANCAK KUR’AN OKUMUŞ GİBİ YAPMIŞ OLURUZ, AMA ASLA BİZLERE YOL GÖSTERMEZ, ÇÜNKÜ ALLAH IN TEBLİĞİNİ ALMAMIŞ OLURUZ. Daha da kötüsü, Allah bizlerden ne istiyormuş diye Arapça bilenlere sorduğumuzda, anlatılanların doğruluğundan asla emin olamayız. Allah kulları arasında, aracı kabul etmediğini söylüyor, lütfen unutmayalım. İmtihanında özünde bu yatar. Herkes gücü nispetinde, çaba göstermelidir. Allah gönderdiği kitabın isminden bahsederken, yalnız Kur’an kelimesini kullanmaz, birçok isimler zikreder. Birkaç örnek vermek istiyorum. Furkan 1: Şanı yücedir o kudretin ki, hakla bâtılı ayıran o FURKAN'ı, bütün âlemler için bir uyarıcı olsun diye kuluna indirdi. (Yaşar Nuri meali) Hicr 9: Hiç kuşkusuz, O ZİKİRİ/Kur'an'ı biz indirdik, biz; her hal ve şartta onu muhakkak koruyacak olan da biziz. (Yaşar Nuri meali) Nisa 174: Ey insanlar! Rabbinizden size güçlü bir delil geldi ve size aydınlatıcı bir NUR indirdik. (Bayraktar Bayraklı ) Bu ayetlerden de anlıyoruz ki, Allah ın gönderdiği vahiy topluluğunun ismi yalnız Kur’an değil. Allah vahiylerinden bahsederken, bazen Furkan yani eğriyi doğrudan ayıran ismi kullanıyor. Bu durumda bizler, eğriyi doğrudan ayırabilmemiz için, Allah ın kitabını nasıl okumamız gerekir? Cevabı çok açıktır, anladığımız dilden. İnanın yoksa anlamadan okuduğumuz kitaba, istediğimiz kadar FURKAN ya da KUR’AN diyelim, bizlere hiçbir faydası olmaz. Allah Kur’an ın indiriliş amacını açıkça bildirmiş ve ne demişti. KULLARIMA YOL GÖSTERİCİ OLSUN DİYE İNDİRDİK. Eğer anlamını bilmeden okuyorsak, bizlere nasıl yol gösterici olsun? Bizleri, anlamını bilmeden okumaya teşvik etmelerinin nedeni, hatta Türkçe tercümesinden okursan, Kur’an sayılmaz demelerinin asıl nedeni, ne yazık ki toplumu din adına istedikleri gibi yönetebilmek içindir, bu gerçeği asla unutmayalım. Allah İslam dininde, ruhban sınıfı yoktur dedikçe, bizler ellerimizle ruhban sınıfı yarattık. Yarattığımız bu ruhbanlarda, kendi hükümranlığını sürdürebilmek için, toplumu Allah ile aldatarak, herkes Kur’an ı anlayamaz, Arapça başka dillere çevrildiğinde anlamı değişir, bir kelimenin yüzlerce anlamı vardır diyerek, topluma korku saldılar. Her ne hikmetse Kur’an ı anladığını iddia edenler, hatta tercüme edenler, anlayıp topluma anlatabiliyorlar. Toplumu hadislerle dinini yöneten bu kişilere, hiç kimse sormuyor. Hadislerin orijinali de Arapça. Onlar doğru olarak Türkçeye çevriliyor, bu konuda hiç kimse itiraz etmiyor da, Allah ın nuru Kur’an neden çevrilmesin? Bunları söyleyip toplumu aldatanlar, sanki kendileri seçilmiş insanlar gibi, toplumu işte böyle oyalayıp, aldatmaya devam ediyorlar. Değerli din kardeşlerim. Kur’an, Allah ın bizlere gönderdiği, eğriden doğruyu ayırabileceğimiz bir tebliğdir, duyurudur. Bu duyurunun hangi dilden yapıldığının hiçbir önemi yoktur. Eğer Allah ın tebliğini aracısız almaya çalışırken, okuduğumuzu anlayamıyorsak, o tebliğ asla gerçekleşmemiş demektir. Allah ın tebliğini almak isteyen, anlayarak okumalıdır ki, ayetler üzerinde, Allah ın istediği gibi düşünüp akıl edebilsin. Allah gönderdiği tebliğini, Kur’an ı neden Arapça indirdiğini, çok açık bir şekilde bizlere anlatmış ve hatta doğru anlayalım diye örnek vererek izah etmiştir. Eğer bizler hala bu örnekler üzerinde düşünmeyip, anlamaya çalışmıyorsak, bizler Allah ın vahyini hala alamamışız demektir. İbrahim 4: Biz, GÖREVLENDİRDİĞİMİZ HER RESULÜ ANCAK KENDİ TOPLUMUNUN DİLİYLE GÖNDERDİK Kİ, ONLARA AÇIK-SEÇİK BEYANDA BULUNSUN. Bunun ardından, Allah dilediğini saptırır, dilediğini de iyiye ve güzele kılavuzlar. Azîz'dir, Hakîm'dir O! (Yaşar Nuri meali) Bu ayeti tebliğ alan bir Müslüman, Allah ın gerçek vahyini okumak istiyorsa, anlamını bilmese de Arapçasından okumalıdır asla diyemez. Dediğimiz andan itibaren, Kur’an ayetlerine ters düşen bir mantığa kendimizi inandırmış olur. Bakın ayette ne diyor. Kullarım iyice anlayabilsin, yani tebliği gereği gibi anlasınlar diye, biz daha önce gönderdiğimiz tüm elçilerime, kendi dillerinden kitaplar gönderdik diyor. Bu ayetten çok açık şunu anlıyoruz. Her Müslüman Allah ın vahyini, Furkan ını, nurunu, zikrini, anladığı dilden okumalı ki, tebliği alıp, düşünüp öğüt alabilsin. YANİ ALLAH IN TEBLİĞİNDE Kİ ASIL ÖZELLİK, ARAPÇA OLUŞUNDA DEĞİL, ASIL VAHYİN ÖNEMİ, MANASINDADIR, ANLAMINDADIR. Kur’an ı farklı anlayıp anlatanlar, Allah ın vahyini anlamaya çalışırken, bizzat Kur’an ın örneklerinden yardım almak yerine, rivayet edilen hadislerden yararlanarak anlamaya çalışmaktadırlar. Böyle olunca da, Allah ın bizlerden ne istediğini değil, bizlere öğretilenlerin ışında ayetleri anlamış oluyoruz. Buda bizler için büyük bir tehlikedir. Onun içindir ki bölündük ve parçalandık. Allah bu konuda geleceği bildiği için, bir başka ayetinde de gereken açıklamayı yapıyor ve bakın nasıl bir örnek veriyor. Bu ayetten de hala anlamayıp, esas Kur’an Arapçadır diyorsa bir insan, bazı kişiler tarafından esir alınmış, düşünemiyor Kur’an gerçeklerini göremiyor demektir. Fussilet 44: EĞER BİZ ONU YABANCI DİLDEN BİR KUR'ÂN YAPSAYDIK ONLAR MUTLAKA: "BU KİTABIN AYETLERİ GENİŞÇE AÇIKLANMALI DEĞİL MİYDİ? ARAP BİR PEYGAMBERE YABANCI DİL, ÖYLE Mİ?" DERLERDİ. Sen de ki: "O, iman edenler için bir hidayet ve şifadır." İman etmeyenlerin kulaklarında ise bir ağırlık vardır. Kur'ân onlara göre bir körlüktür. SANKİ ONLAR UZAK BİR YERDEN ÇAĞRILIYORLAR (DA DUYMUYORLAR). (Elmalı meali) Allah bu konuyu, daha nasıl açıkça bizlere bildirsin bilemiyorum. Hala anlayamayanlara, anlamak istemeyenlere, ayetin sonundaki uyarı ders olmalıdır. Bu ayetten şu dersi çıkarmalıyız. Allah hiçbir kulunu, anlayamayacağı bir kitaptan, hükümden sorumlu tutmaz. Onun için Allah ın vahyini mutlaka, anladığımız dilden okumalıyız. Okumalıyız ki, Allah ın bizlerden ne istediğini doğru anlayabilelim. Allah ın bu gerçeğinin önüne set çekmek ve toplumun bilinçlenmesini istemeyenler, topluma öyle bir korku salmışlardır ki, Allah a ve onun kitabına saygısızlığın en büyüğünü yapmışlar ve demişler ki; KUR’AN HER DİLE ÇEVRİLEMEZ. Lütfen unutmayalım, tüm diller evrenseldir ve anlamı değişmemek şartıyla, farklı kelimelerle tüm dillere çevrilebilir. Sizce Allah tüm insanların dillerine çevrilemeyen bir rehber, tebliğ gönderip, daha sonra tüm insanları Kur’an dan sorumlu tutar mı? Yaradan ın uyardığı gibi. HALA BUNUDA MI DÜŞÜNEMİYORUZ? Dünya üzerinde yazılmış hiçbir beşeri kitaba, böyle bir saygısızlık yapılarak, bu kitap şu dilden, diğer dillere çevrilemez denmemiştir. Arapça, Çince ya da Hintçe yazılmış ilmi kitapların tamamı, tüm dillere çevrilip, anlaşılıyor hatta bu kitaplardan bilim adamları yetişiyorsa, bizler nasıl olurda Allah katından gelmiş, eşi benzeri olmayan bir NUR için, başka dillere tam çevrilemez diyoruz. Bu ne saygısızlık. Buna nasıl inanırız. Lütfen bu tuzağa düşmeyelim. Bizlere düşen dikkatle, tercüme edilmiş Kur’an ayetlerini okuyalım. Art niyetli kişilerin, ayetler üzerinde yaptığı tahrifatları, kendi çabalarımızla araştırarak, Allah ın da gönül gözümüzü açacağına söz verdiği gerçeğinden yola çıkarak, Furkan ı anlamaya çalışalım. Bu çabanın sonunda, gerçekleri nasıl fark edeceğinizi göreceksiniz. GAYRET BİZDEN, YARDIM ALLAH DAN. Bu imtihan zorlu bir imtihan. Özveriyle çaba harcayan, inanın mükâfatını görecektir. Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
  11. Diyanet işleri başkanımız, bir açıklama yapmış televizyonda, deizm gençler arasında yaygınlaşıyor sorusu üzerine. Bizlerin sorunlara çare buluş yöntemimiz, verdiğimiz cevaplardan, konuya nasıl yaklaştığımızdan, çok iyi anlaşılıyor. BU DÜŞÜNCE SAPIK VE BATILDIR demiş, Sayın Diyanet İşleri Başkanımız. Verilen bu cevap üzerinde düşüncelerimi açıklamadan önce, deizm nedir isterseniz ona bakalım. “Yaradancılık anlamına gelen Deizm, evrenin bir yaratıcı tarafından yaratılıp, daha sonra bu yaratıcının insanı kendi başına bıraktığını kabul eden bir felsefi akım ya da inanç biçimidir. Deizm, peygamberleri ve Kutsal kitapları reddeder. “ Hiçbir toplum kanun ve kurallar olmadan huzurlu yaşayamaz, önce bunu unutmamalıyız. Allah bizleri yarattıysa, mutlaka kuralını da koymuş olması gerekir. Önce bu düşüncenin, nasıl bir ortamda doğmuş olabileceğini doğru tespit etmeliyiz. Yoksa bu düşünce ve inanca sahip olanları, sapık ve batıldır diyerek geçiştirmek, toplumda özellikle gençler arasında, inanılmaz büyük boşlukların oluşmasına neden olur. Buna benzer düşünceler, akımlar acaba toplumlar arasında, ne zamanlar ortaya çıkmıştır diye düşünelim isterseniz. Deizm in ilk olarak 17. yüzyılda İngiltere de çıktığı söylense de, belki ismi bu tarihlerde bu şekliyle anılıyor olabilir, fakat bu düşünce akımının çok eski olduğunu söylemek, yanlış olmaz. Deist akımının, düşüncenin ana unsurlarına baktığımızda, aslında toplumları özellikle düşünen sorgulayan insanları, gençleri deizme yönlendiren asıl nedenin, Allah ın indirdiği dinden ve kitaplarından uzaklaşılarak, aklı bir kenara koyan inançların ortaya çıkması, toplumun bir kısmını deizme yönlendirmiştir. Günümüzde toplum içinde deizm in yayılmasına en büyük etken, bugün tüm ehli kitabın, ALLAH IN İNDİRDİĞİ DİNDEN UZAKLAŞMASI, İNDİRDİĞİ KİTABA DEĞİL, UYDURULAN KİTAPLARA İNANMALARI BÜYÜK ETKEN OLMUŞTUR. Deistler şu düşünceleri savunurlar. 1-Mantığın, aklın insanlara doğruyu öğretebileceği inancı. 2-Yaratıcı bir güç inancı. 3-Mucizelerin, kehanetlerin, gerçek olamayacak abartı sözlerin, dinsel dogmaların ve ilahi olarak nitelendirilen dinlerin reddedilmesi. Bu maddeleri okuduğunuzda, Kur’an ın özünde bu düşünceler yattığını hatırlamışsınızdır. Deistler peygamberlere inanmazlar. NEDEN İNANMAZLAR BİLİYOR MUSUNUZ? ÇÜNKÜ TOPLUMA ANLATILAN BATIL VE HURAFE DİNİN, PEYGAMBERLER, ELÇİLER TARAFINDAN TOPLUMA ANLATILDIĞINI ZANNEDERLER. Eğer Deistler, Allah ın indirdiği gerçek İslam ile buluşmuş olsaydılar, asla ne elçileri nede onların gönderdiği kitapları inkâr etmezlerdi. Tabi günümüzde güvenilecek, elimizin altında yalnız Kur’an var. Onun içindir ki yalnız Kur’an a güvenebiliriz. Deist olan dostlarımıza seslenmek istiyorum. İnandıkları ilkeler, Allah ın indirdiği Kur’an da var. Tabi sizler Kur’an ile tanışmadan önce, uydurulan İslam ile tanıştığınız için, bu düşüncelere karşı çıkmanız çok normal. Aynı hatayı, daha önce Kur’an ile gereken bağlantıyı kuramamış, İslam ı tarikat ve cemaat eksenli yaşayan kardeşlerimizde yapıyor. Onlara Allah ın ayetlerini hatırlattığımızda, o senin anladığın gibi değil diyerek, birilerinden öğrendikleri bilgiler ışığında, İslam ı anlıyorlar ve yaşıyorlar. Sayın Diyanet İşleri Başkanımız, toplumda var olan bu acı gerçeğe merhem olmak yerine, onları sapıklıkla, batıl ile suçlarsa, onları kazanmak yerine, deizme hatta belki de sonunda ateizme yönlendirmiş oluruz. Ülkemizde deizm artıyor mu, onu bilemem ama kendisini boşlukta hisseden bir gençlik gurubunun olduğunu, rahatlıkla söyleyebilirim. Çünkü dini, kesinlikle konuşmak istemiyorlar. Ülkemizde bu tür akımların oluşmasında Diyanetin, cemaatlerin ve tarikatların bunda payı çok büyüktür. Gelelim deistlerin ilkelerine. Deistler uydurulan İslam da, bu ilkeleri bulamıyorlar. Bulamayınca isyanlarını dile getiriş biçimi olarak, bizler deist iz deyip çıkıyorlar. Günümüzde dini anlatanlar, akılla İslam yaşanmaz diyorsa, deist olan gençlere dini asla anlatamayız, ellerimizle onları dışlamış oluruz. Deistlerin ilkelerine şöyle bir göz atalım. Aklın ve mantığın insanları doğruya götürdüğüne inanma konusunu, ne yazık ki topluma öğretilen dinde yani uydurulan fıkıh inancında bulamıyorlar ve itiraz ediyorlar. AKLIYLA DÜŞÜNMEYEN DOĞRUYU BULAMAZ diyorlar. Bu çok doğru ve de haklı bir düşünce. Peki, Kur’an buna karşımı? Yani sen akılla gerçekleri göremezsin mi diyor? Elbette hayır. Tam tersine, aklını kullanmayan bir insan rezil bir insandır, her türlü cezayı hak etmiş olur diyor Kur’an. Yalnız söylemeden geçemeyeceğim bir konu var. Allah akla, düşünmeye çok önem verir ve bu konuda uyarır, ama biz insanların imtihan olduğu öyle bir nefsi vardır ki, o akıl bazen nefsimize hükmedemez, söz geçiremez. İŞTE BU DURUMDA İNSANLARIN EĞER İNANDIĞI, NEFSİNİ TERBİYE EDECEK, ALLAH IN KANUNLARI VE KURALLARI YOKSA KENDİSİNE HÂKİM OLMASI, DOĞRUYA YÖNELMESİ MÜMKÜN DEĞİLDİR. Bu gerçeği mutlaka görmeliyiz. Kur’an ın bir çok yerinde uyardığı gibi, Allah dan başka ilah yoktur, ondan başka yardım istenecek hiçbir güç ve veliniz yoktur diyor. Peki, bugün topluma anlatılan, rivayetlerle şekillendirilen beşeri İslam ne diyor? Peygamberlerde dinde hüküm koyucudur, Allah gibi şefaat yetkisi vardır. Velilerin, şeyhlerin ve efendilerinde şefaat yetkileri vardır ve velisi olmayan cennete gidemez, kurtuluşa eremez diye inandırılmıştır toplum. Ayrıca anlatılan, onca olağanüstü olayları da hatırlayınız. Tüm bunları duyan ve gören insanlar, aklına ve mantığına uymadığı için peygamberleri ve böylece farkında olmadan dikkatle okuyup araştırmadan, kitaplarını da inkâr ediyorlar. YANLIŞ TERCÜME EDİLMİŞ KUR’AN MEALLERİNİ GÖRDÜKÇE DE, BU İNANÇLARI NE YAZIK Kİ GÜÇLENİYOR. BUNLARIN BU HALE GELMESİNDE ASIL NEDEN, BU YALAN YANLIŞLARI DİN DİYE TOPLUMA ANLATAN ZİHNİYETTİR. Müsebbibi onlardır. Onun içinde Sayın Diyanet İşleri Başkanımızın bu yarayı iyileştirmesi, hiç mümkün görünmüyor. Allah Kur’an da, elçisine mucizeler vermediğini söyledikçe, Yahudi ve Hıristiyanların uydurdukları yarışa bizlerde katılmış, inanılmaz uydurulan mucizeleri, Allah ın elçisinin yaptığını topluma anlatıyorlar. Allah elçisine, bende sizin gibi bir beşerim, sizden farkım yok sözleri, ne yazık ki duyulmaz olmuş. Düşünen bir insanın da bunları kabul etmesi, elbette mümkün değildir. Deistlerin en büyük hatası, işin kolayına kaçıp, gerçek İslam ı ve Kur’an ı gereği gibi araştırmamalarından kaynaklanmaktadır. Deizm belki bu isimle anılmasa da, geçmişi çok eskidir. Farklı şekillere bürünerek günümüze gelmiştir. Daha önce söylediğim gibi, günümüzde deizmin yayılmasının asıl nedeni, Allah ın indirdiği değil, insanların uydurduğu dini, Allah ın dini diye topluma anlatmalarından, kabul ettirmeye çalışmalarından kaynaklanmış bir isyandır, itirazdır. Bu itirazın, başkaldırının bir başka şeklini, cahiliye toplumunda da görüyoruz. Hatırlarsınız peygamberimizden bahsederken Allah, elçim ÜMMİYDİ der. Günümüzde topluma Allah ın elçisinin, ÜMMİ oluşunun gerçek yönünü anlatmaktan çekinenler, ümmi okuma yazma bilmeyen anlamındadır diyerek, toplumu aldatmış, kandırmışlardır. Hâlbuki Kur’an ümmi kelimesini özellikle açıklıyor. Ümmi, o günkü toplumda kabul gören batıl ve hurafelerle şekillenmiş, Ehli kitabın hiç birisine tabi olmayanlar anlamındadır. Yani Peygamberimiz ne Yahudi, nede Hıristiyan toplumuna tabi değildi. YANİ PEYGAMBERİMİZ BOZULMUŞ, TAHRİF EDİLMİŞ, ATALAR İNANCIYLA BEŞERİLEŞTİRİLMİŞ BİR DİNİN, ALLAH KATINDAN OLAMAYACAĞINI FARK ETMİŞTİ. Elbette Allah ın elçisi, bugün deistlerin yaptığı gibi, böyle kurallar Allah katından gelmez diye kestirip atmamış, ama sürekli Allah a dua edip, kendisine gerçekleri göstermesi için yalvarmış, araştırmış bir insandı. Allah da görevlendireceği elçisini, özellikle Ehli kitaptan değil, ümmi yani belki din ile hiçbir ilgisi olmadığı halde, doğruların gerçeklerin arayışı içinde olan Hz. Muhammed i elçi olarak seçmiştir. Bundan alacağımız çok büyük dersler vardır. Hatırlatmak isterim, Şura 52. ayette Allah elçisinden bahsederek, SEN KİTAP NEDİR, İMAN NEDİR BİLMEZDİN. SANA KUR’AN İLE DOĞRU YOLU GÖSTERDİK DER. Bizler bazı gerçekleri topluma anlatamıyorsak, toplumun içinden çıkacak yanlış inançların sebebi oluruz. ONLARI DIŞLAMAK YERİNE, KABAHATİ ÖNCE KENDİMİZDE ARAMALIYIZ. İslam ı, Allah ın indirdiği ile değil, rivayetlerin hükmettiği şekliyle anlatırsak, toplumda İslam dışı oluşumları ellerimizle büyütmüş, çoğaltmış oluruz. Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
  12. Kölelik ve cariyelik konusu ne yazık ki İslam toplumunda hala tartışılmakta ve İslam ı rivayet merkezli yaşayan tarikat ve mezhep eksenli düşüncelerin etkisiyle canlı tutularak, İslam dininde kölelik, cariyelik yasaklanmamıştır, tam tersine kurala bağlanmıştır diyecek kadar Kur’an dan uzaklaşanları görüyoruz. Bunları söyleyenler ve inananlar, İslam toplumunda büyük çoğunluğu oluşturuyor. Kölelik ve cariyelik konusu, cahiliye toplumunun vazgeçilmez bir gerçeğiydi. Allah gönderdiği ayetlerle, köleliğin İslam dininde yerinin olmadığını adeta eğiterek, öğreterek toplumun anlamasını sağlamıştır. Allah Müslüman toplumlarını, köle ve cariyelikten vazgeçirebilmek için, önce köle ve cariye edinme kapısını çok net bir şekilde kapatmıştır. Çünkü köle ve cariyeler, özellikle savaşta kazanılan savaş esirlerinden oluşmaktaydı. Hatta kendi inançlarından olmayan kişileri, savaşla köle ve cariye yapıyorlardı. ŞUNU DA BELİRTMEK İSTERİM, CARİYE KELİME OLARAK KUR’AN DA GEÇMEZ. Bu kelime daha sonra İslam inancına geçmiş, uslanmaz nefislerin, rivayet inançlarını Kur’an a ilave etmenin bir yolu olmuştur. Cariyede kadın köledir. Kur’an da ayrım yapılmadan köle diye geçer. Ama günümüz Kur’an meallerinde, ne yazık ki özellikle bu kelime asla doğru olmayan yerlerde kullanılmıştır. Örneklerini yazımın devamında göreceksiniz. Daha önce söylediğim gibi, Allah köleliğin kapısını önce sıkı sıkı kapatmıştır. Ayeti hatırlayalım. Muhammed 4: İnkâr edenlerle savaşta karşılaştığınızda, hemen boyunlarını vurunuz. Onları yendiğinizde de sıkıca bağlayınız. SAVAŞ SONA ERDİĞİNDE YA BİR LÜTUF OLARAK KARŞILIKSIZ YA DA FİDYE ALARAK SALIVERİNİZ. Allah dileseydi onlara galip gelirdi. Fakat kiminizi kiminizle denemek için böyle yaptı. Allah yolunda öldürülenlerin yaptıkları hiçbir ameli Allah asla boşa çıkarmayacaktır. (Bayraktar Bayraklı meali) Ayet çok açık bir hüküm veriyor ve diyor ki, sizi öldürmek için size savaş açanları, sizde öldürebilirsiniz. Bundan sonra savaşlarınızda esir aldığınız, ister erkek ister kadın, BUNLARI ÖNCE BİR BEDEL KARŞILIĞINDA, BU OLMAZSA KARŞILIKSIZ SALI VERECEKSİNİZ. Yani esir olarak tutmayın. Bu ayete iman ettiğini söyleyen bir Müslüman, hala İslam dininde savaş esirlerini köle yapabiliriz, diyebilir mi? Asla diyemez, diyen ayetleri inkâr ediyor demektir. Yine Kur’an da, Allah ın kölelik, cariyelik kapısını Peygamberimizin döneminde tamamen kapattığına, güzel bir örnek ayet daha vermek istiyorum. Enfal 67: Yeryüzünde ağır basıncaya kadar, HİÇBİR PEYGAMBERE ESİR SAHİBİ OLMAK YARAŞMAZ. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz; hâlbuki Allah sizin için âhireti istiyor. Allah güçlüdür; hikmet sahibidir. (Bayraktar Bayraklı meali) Bu ayetten de anlıyoruz ki, Allah elçisine, İslam ı tam olarak yayıncaya kadar, senin savaşlarda esir alıp, onları zorla köle ya da cariye yapman sana yakışmaz diyor. ALLAH IN ELÇİSİNE YAKIŞMAYAN, BİZLERE YAKIŞIR MI? Elbette yakışmaz. Bu ayetten de anlıyoruz ki, BUNDAN SONRA KÖLE YA DA CARİYE EDİNMEK YASAKLANMIŞ. Şimdide gelelim Kur’an da, bazı ayetlerde geçen ve bazı hükümler verilen kölelik konusuna. Allah madem köle edinmeyi yasakladı, neden o günkü topluma, elinizdeki köleleri serbest bırakın demedi diyebilirsiniz. Bunu yapmış olsaydı, toplumdan büyük bir tepki gelecekti. Çünkü o devrin kültürü ailenin zenginliği, köle sayısı ile ölçülüyordu. Allah öyle bir yöntemle, toplum arasındaki köleliğe son verdi ki, bizlere örnek olmalı. Herhangi bir kötü alışkanlığa müptela olan bir insanı, nasıl yavaş yavaş bu alışkanlıktan vazgeçirmek en doğru yöntemse, Allah da bu yolu izleyerek, bakın toplumu nasıl kölelikten vazgeçiriyor. Kur’an da Allah insanların yaptığı, bazı büyük günahların kefareti olarak, örneğin; yanlışlıkla adam öldüren, yalan yere yemin eden kişilerin kefareti olarak, bir köle azat edilmesi gerektiği hükmünü vermiştir. Peki, bu örnekten nasıl bir ders almalıyız? İşlediğimiz suç, Allah katında belki çok büyük bir suç, ama bu suçtan kurtulabilmemiz içinde, Allah ın huzurunda çok daha kötü bir davranış olan, köleyi azat edip, özgür bırakmanın önemine dikkat çekiliyor. Yani kölelik bu işlenen suçtan, daha kötü bir davranıştır diyor Allah bu örnekle. Tabi anlayana, anlamak isteyene. Yine Allah o kölelerin durumuna dikkat çekebilmek adına, köleler bir suç işlerse, özgür insana verdiğiniz cezanın yarısını verin diye ayet indirmiştir. Tabi Allah bunlarla da yetinmeyip, hala kölelerini azat etmeyenlere, adeta yüzlerine tokat indirircesine, gerçekleri anlamak, görmek istemeyen, nefislerinin esiri insanlara, bakın nasıl bir ihtarda bulunuyor. Beled suresi 11.12.13.14.15.16: Fakat insan, SARP YOKUŞU AŞAMADI. O SARP YOKUŞUN NE OLDUĞUNU SEN NEREDEN BİLECEKSİN? KÖLE ÂZAT ETMEKTİR veya açlık gününde yakını olan bir yetimi yahut toprakta sürünen bir yoksulu doyurmaktır. (Bayraktar Bayraklı meali) Allah ellerinde bulunan kölelerini hala azat etmeyenlere, nefislerinin zor kararlarını veremediler, köle ve cariyelerinden vazgeçip, onları özgür bırakamadılar diye uyarıda bulunuyor. Allah çok açık bir şekilde, o gün Müslüman olan toplumu uyarıyor. KÖLELERİNİZİ AZAT EDİN DİYOR, ama bunu keskin bir bıçakla değil, güzel bir şekilde, İMTİHAN OLMANIN GERÇEKLERİYLE GÖNÜL RIZASIYLA YAPILMASINI İSTİYOR. Yine Allah toplumun ellerinde bulunan kölelerin, içlerinizden özgür kişilerle evlendirilmesini istiyor Nisa 25. Nur suresi 32. ayetlerinde. Bu ayetler, köleliğin ortadan kaldırılması için, çok önemli ayetlerdir. Evlenilen köleler böylece özgürlüğüne kavuşacaklardır. Çok daha ilginci kölelere, zekâtlarımızı verebileceğimizi, onların özgür kalmak isteyip, bedellerini ödediklerinde özgür bırakılmaları gerektiğini söyleyen ayetleri de unutmamalıyız. İşte Allah bu yöntemle köleliği kaldırmıştır. Kur’an da bazı ayetleri tercüme ederken, ne yazık ki hala geleneğin, batıl rivayetlerin etkisiyle ayetler tercüme edilmekte ve topluma anlatılmaktadır. Çok daha kötüsü, bu tercüme öyle yanlış inançlara sebep oluyor ki, birçok ayet ile çelişiyor. Örnekler verelim ve özellikle iki farklı mealden yazalım ki yanlışımız ortaya çıksın. Müminun 6: Ancak eşleri ve ELLERİNİN ALTINDA BULUNAN CARİYELERİ bunun dışındadır. Onlarla ilişkilerinden dolayı kınanmazlar. (Diyanet meali) Müminun 6: Ancak eşleri ve ELLERİNİN ALTINDA SAHİP OLDUKLARI hariç. Bunlarla ilişkilerinden dolayı kınanmazlar. (Bayraktar Bayraklı meali) Mearic 30: Ancak EŞLERİ YAHUT SAHİP OLDUKLARI CARİYELERİ BAŞKA. Çünkü onlar (eşleri ve cariyeleri ile olan ilişkileri konusunda) kınanmazlar. (Diyanet meali) Mearic 30: Ancak onlar, EŞLERİYLE, AKİTLERİNİN SAHİP OLDUĞU ŞEYLER KONUSUNDA KINANAMAZLAR. (Yaşar Nuri Öztürk meali) Ayetlerin hiç birisinde cariye ya da köle kelimesi geçmez. Ayetlerde EYMÂNUHUM diye geçer ki, bu kelime ayetlerin birçoğunda, ellerinin altında bulunan, ya da akitlerinin, sözleşmeleri olan anlamındadır. Bu kelimeyle, evlilik sözleşmesi yaptığı eşleri kastedilmektedir. Bunun dışında köle, cariye kadınların olması, zaten asla mümkün değildir. Köle ya da cariyenin, birde Müslüman olduğunu düşünün. Nasıl olurda evlenmeden, cariyelerle ilişkiye girebileceğimizi söyleriz ve buna inanırız. Birde bu cariye ile ailenin erkeklerinin de beraber olabileceğini söyleyen gafiller var. Hatırlayınız Allah bazı ayetlerde, kölelerinizi evlendirin diyordu, hem de özgür insanlarla. Bu durumda hangi özgür insan, bunu kabul ederde o cariye ile evlenir. Hani Allah evlenecek kadınları, namusunu korumuş iffetli kadınlardan seçin diyordu, unuttuk mu bu ayetleri, yoksa nefsimiz hurafe ve batıl inançlarımızın etkisinde mi kaldı? Kur’an ın hiçbir ayetinde, cariyelerle evlenmeden birlikte olunacağı geçmez. Örneklerini verdiğim ayetlerde ve buna benzer birçok ayette, kelimelere farklı anlamlar verip, Kur’an ın asla onaylamayacağı fikirleri ayetlere ilave etmeye çalışmaktadırlar. Allah bu zalimleri asla affetmeyecektir. Bunları yaparak toplum aldatılmakta ve Allah ın güzelim dini kötü gösterilmektedir. Mezhepler ve tarikatlar, bu yalanı ve batılı körüklemektedir. İŞİD denen zalimler ise, mezheplerin günümüzde de kabul ettiği bu yanlış inancı, bizzat hayata geçirip, savaşta esir aldıkları kadınları, inandıkları yönde cariye hükmünde kabul edip, adeta sex kölesi olarak kullanmaktadırlar. İnternetten şöyle bir araştırınız, uzun uzun sakalları ile dini anlattığını zannedenler, şunları söylemekten çekinmiyorlar. Allah evliliği dört ile sınırlamış ama cariye almak istediğinde, sınırı yoktur deme cesaretini gösteriyorlar. Ayrıca kölelik ve cariyelik kaldırılmamıştır, günümüzde de geçerlidir. Savaş esirleri köle cariye hükmündedir, demeğe açıkça devam ediyorlar. Bu yalanlara hiç kimse ne yazık ki dur demiyor, yalanlamıyor. İŞTE RİVAYET HADİSLER İNANCIMIZI, BÖYLE YANLIŞ YÖNDE ETKİLİYOR. Ama inatla savunmaya devam ediyoruz. Cariyelik ve köleliğin hala devam ettiğini ve bunun Kur’an emri olduğunu savunmaya devam edenler, özellikle Allah ın elçisine indirdiği ayeti bile tahrif etmekten çekinmemişlerdir. Örnek verelim. Ahzab 52: Bundan sonra, güzellikleri hoşuna gitse bile başka kadınlarla evlenmek, eşlerini boşayıp başka eşler almak sana helâl değildir. ANCAK SAHİP OLDUĞUN CARİYELER BAŞKA. Şüphesiz Allah, her şeyi gözetleyendir. (Diyanet meali) Ahzab 52: Bundan sonra sana artık başka kadınlar helal olmaz. Bunları, başka eşlerle değiştirmek de -onların güzellikleri hoşuna gitse bile - helal olmaz. ELİNİN SAHİP OLABİLECEKLERİ MÜSTESNA. Allah her şey üzerinde bir Rakîb'dir, her şeyi gözetlemektedir. (Yaşar Nuri Öztürk) Ayette asla ne köle, nede cariye kelimesi geçmediği halde, Allah ın elçisinin, evlenmeden cariyelerle birlikte olabileceği iftirasını, ayete ne yazık ki ilave etmişlerdir. Hâlbuki ayette, bizlerinde günümüzde kullandığımız Arapça (yemînuk(e) yani yemin diye geçer. Yeminlerin, yaptığın sözleşmelerin ile ellerinin altında sahip oldukların anlamındadır ki, buda daha önce evlilik akdi yapmış, diğer eşlerinden bahsedildiği çok açıktır. Makalemin başında sizlere verdiğim, örnek ayetleri hatırlayın lütfen. Allah elçisine, hiçbir peygambere esir sahibi olmak yakışmaz dediği halde, Allah ın elçisi O örnek insan, kendi emrinde bu ayetleri tebliğ aldıktan sonra, esir/köle kadın ya da erkek tutar mı? Allah Beled suresinde, O SARP YOKUŞTAN BAHSEDİP, KÖLE AZAT ETMENİN HER NEFSİN YAPAMADIĞI BİR GERÇEK OLDUĞUNDAN BAHSETTİKTEN SONRA, SİZCE HALA PEYGAMBERİMİZ EMRİNDE, KÖLE CARİYE TUTABİLECEĞİNE NASIL İNANIRIZ? Ne yazık ki inanıyoruz, çünkü bizlerin Kur’an ile bağı kesildi de ondan. Bu konuda o kadar çok örnekler var ki, lütfen dikkatle bu gerçekleri Kur’an dan araştıralım ve farkında olalım. İslam ın üzerinde dolaşan bu kara bulutu, bizler ancak uyanık ve bilinçli olursak kaldırabiliriz. Yoksa Kur’an a ve elçisine atılan bu iftiralara seyirci kalan toplumlar olarak, Allah ın huzuruna çıkarız. Bunun da büyük vebali vardır, hesabını veremeyiz unutmayalım. Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
  13. halukgta

    İslam Dininde Haremlik Selamlık Var Mıdır?

    Değerli din kardeşlerim, bizler Kur’an ayetlerini eğer, Allah ın örnek verdiği diğer ayetlerinden yardım alarak anlamaya çalışmazda, geleneğin ve beşeri fıkıh inancının etkisiyle anlamaya çalışırsak, Allah ın istediğini değil, kendi nefislerimizde yarattığımız dini yaşamış oluruz. Bugünkü makalemin konusu, İSLAM DİNİNDE, HAREMLİK SELAMLIK VAR MIDIR ve bir kadın evli olmadığı bir erkeklerle beraber aynı ortamda oturamaz mı, bu konuda sizleri Kur’an ı referans alarak, düşünmeye davet etmek istiyorum. Günümüz beşeri FIKIH inancının öğretisine baktığımızda, bir kadın evli olmadığı başka bir erkekle aynı ortamda oturamaz, ya da toplu halde bulunamaz şeklinde anlatılır. Bunun detayına girmek istemiyorum, çünkü bizler için beşeri fikirler değil, Allah ın bizleri sorumlu tutacağına hükmettiği Kur’an önemlidir. Bu konudaki ayetlere bakmadan önce, genel anlamda düşünelim. Bir kadının yalnız başına dışarı çıkamayacağına dair, bir hüküm var mı? Ya da tek başına alışverişe çıkamaz mı? Elbette böyle bir emir Kur’an da yok ama beşeri fıkıh inancı, ne yazık ki Allah ın hiç bahsetmediği konularda bile, dinde hükümler koyabiliyor. Böyle bir düşünce zaten, yaradılış kanununa da aykırıdır. Peygamberimiz döneminde kadın toplumsal olaylara katıldığı gibi, savaşlarda da yerini almıştır. Peygamberimizin devrinde, Camilerde günümüzde olduğu gibi perde dahi çekilmeden, birlikte namaz kılarlardı camilerde. Haremlik selamlık, Allah ın emri olsaydı böylemi olurdu? Hatırlayınız Hac ibadetimizi yaparken, kadın erkek ayrımı yapmadan, hep birlikte, hatta birbirimize çok yakın omuz omuza bir şekilde, Kabeyi tavaf ediyoruz. Bu konuda neden aynı düşünceyi savunmuyoruz? Kadın ve erkek hep birlikte yaşamalıdır, çünkü Allah bizleri her an birbirimizle imtihan ediyor da ondan. Hatırlayınız Nur 30 ve 31. ayetleri. Erkeği de, kadını da uyarıyor Allah, önünüze bakın ve bir birinizi bakışlarınızla etkilemeyin, kötü niyetler beslemeyin birbirinize diye emrediyor. Demek ki kadın ve erkek birlikte yaşayacak ama birbirine saygılı olacak, edebiyle giyinecek. Peygamberimizin döneminde bile, kadınlar ticaretle uğraşıyorlar ve her an erkeklerle muhatap oluyorlardı. Kur’an da iki ayet vardır ki, bu iki ayeti eğer birbirinden bağımsız anlarda farklı anlamlar yüklersek, Allah ın ne anlattığını değil, nefislerimizin istediklerini anlamış oluruz. İslam dininde haremlik ve selamlık olduğunu iddi edip, kadın ve erkek birlikte oturamaz düşüncesine inananlar, aşağıda örnek verdiğim, ÖZELLİKLE PEYGAMBERİMİZİN EŞLERİNDEN BAHSEDİLEN, AYETİ ÖRNEK GÖSTERİRLER. Önce ayeti yazalım, daha sonrada bu ayette geçen, örnek gösterilen cümle üzerinde birlikte düşünelim. Ahzab 53: Ey iman edenler! Size bir yemek için izin verilmedikçe, Peygamber'in evlerine girmeyin. Vaktini bekleyip durmaksızın çağırıldığınızda girin, ancak yemeği yiyince hemen dağılın. Söze dalıp lafı koyulaştırmayın. Çünkü böyle davranmanız Peygamber'i rahatsız eder. Fakat o size bir şey söylemekten utanır. Allah ise hakkı dile getirmekten çekinmez. PEYGAMBER'İN EŞLERİNDEN BİR ŞEY İSTEDİĞİNİZDE, ONLARDAN PERDE ARKASINDAN İSTEYİN. Bu, hem sizin kalpleriniz hem de onların kalpleri için daha temiz bir yoldur. Allah'ın resulüne rahatsızlık vermeniz ve kendisinden sonra onun eşleriyle nikâhlanmanız, size helal kılınmamıştır. Böyle bir şey Allah katında büyük bir vebaldir. (Yaşar Nuri meali) Bu ayette çok özel ve önemle dikkatlerin çekildiği konulara değiniliyor ve deniyor ki, Allah ın elçisini, olur olmaz konularda rahatsız etmeyin, gerektiğinde evine ziyarete gidin. Peygamberimizin o dönemini hayal ediniz bir an. Kafamıza takılan her konuyu, sorgusuz ve izinsiz evine gittiğimizi düşünün, Peygamberimizin ve eşinin durumu sizce nasıl olur? Eşleri hizmet etmekten yorgun düşmüş ve Peygamberimizde onca kalabalığa anlatmaktan ne hallere gelmiştir kim bilir. İşte Allah o günkü toplumu bu konuda uyarıyor. HEM ELÇİSİNİN KONUMU HAKKINDA, HEM DE EŞLERİ KONUSUNDA. Her niyette insanın oraya gittiğini düşündüğünüzde, bu uyarıların çok özel bir konuya, özellikle peygamber ve eşleri konusuna dikkat çekmek adına yapıldığı anlaşılmaktadır. Bu konuda bir örnek verelim ki, ayeti daha iyi anlayabilelim. Ahzab 32: Ey Peygamber hanımları! SİZ, KADINLARDAN HERHANGİ BİRİ GİBİ DEĞİLSİNİZ. Eğer kötülükten korunursanız, yabancı erkeklere karşı çekici bir eda ile konuşmayınız; sonra kalbinde hastalık bulunan kimse ümide kapılır. Örfe uygun söz söyleyiniz. (Bayraktar Bayraklı meali) Ayete dikkat ettiyseniz, Allah peygamber eşlerini dikkatle uyarıyor ve siz diğer kadınlar gibi değilsiniz diyerek, onların çok özel konumlarına dikkat çekiyor. Yani ayetteki hitap peygamber eşlerine. Acaba ayette geçen, eşlerinden bir şey istediğinizde, onlardan perde arkasından isteyin sözünden ne kast ediliyor olabilir? Eğer Peygamberimizin eşlerinin yüzünü göremezler, bu yasaklanmıştır diye anlarsak, peygamberimizin eşlerinin hiç dışarıya çıkmadığını ve onların peçeyle gezdiğini söylemiş oluruz ki, bu düşünceyi destekleyecek hiçbir örnek yoktur Kur’an da. Çünkü o dönemde yaşayan kadınların, yüzleri kapalı değil açıktı. Geleneklerinden ve sıcaktan dolayı giyindikleri dış giysileri, yani cilbab ları vardı. Peygamberimizin eşinin, bir zamanlar ticaretle bizzat uğraştığını unutmayalım. Bu ayette geçen hicab kelimesinin, mecazi anlamda kullanıldığı anlaşılıyor. Ayette HİCAB diye geçen bu kelimeye, ayette Muhammed Esed bakın nasıl bir açıklama yapmış ve ne anlama geldiği konusunda bilgi vermiş. Yorum sizlerin. “Hicâb terimi, iki şey arasına giren veya birini diğerinden ayıran, koruyan veya gizleyen nesneyi ifade eder; kullanıldığı yere göre, HEM SOMUT HEM DE SOYUT ANLAMLARIYLA “BARİYER”, “ENGEL”, “DUVAR”, “CAM”, “PERDE”, “ÖRTÜ” VB. GİBİ KELİMELERLE KARŞILANABİLİR. Hz. Peygamber'in eşlerine ancak bir “perde” yahut “pencere” arkasından yaklaşılması emri, Hz. Peygamber'in birçok Sahâbesi'nin yaptığı gibi, lafzî anlamıyla anlaşılabileceği kadar “MÜMİNLERİN ANNELERİ”NE GÖSTERİLMESİ GEREKEN DERİN SAYGIYI İFADE EDEN MECAZÎ ANLAMIYLA DA YORUMLANABİLİR.” (Muhammed Esed) Şimdide bu konuyu Kur’an dan, başka bir ayetten anlamaya çalışalım. Çünkü Allah biz her şeyden nice örnekleri, değişik ifadelerle verdik ki anlayasınız diyordu. Acaba İslam dininde, Allah ın kanunlarında, eşler ile birlikte aileler, dost ve arkadaşlarla birlikte oturup, sohbet edip birlikte yemek yiyemez mi? Gelin bu konuya Kur’an dan delil, kanıt arayalım. Nur 61: Köre güçlük yoktur; topala güçlük yoktur, hastaya güçlük yoktur. Sizin için de gerek kendi evlerinizden gerekse şu kişilerin evlerinden yemek yemenizde bir sakınca yoktur: Babalarınızın evleri yahut annelerinizin evleri yahut erkek kardeşlerinizin evleri yahut kız kardeşlerinizin evleri yahut amcalarınızın evleri yahut halalarınızın evleri yahut teyzelerinizin evleri yahut anahtarı size teslim edilmiş olan evler yahut arkadaşlarınızın evleri. HEP BİRLİKTE YAHUT AYRI AYRI YEMENİZDE SİZİN İÇİN HİÇBİR SAKINCA YOKTUR. Evlere girdiğinizde, Allah katından bir esenlik, bir bereketlilik, bir temizlik dileği olarak KENDİNİZE ( BİRBİRİNİZE) DE SELAM VERİN. Allah size ayetleri işte böyle ayan-beyan bildiriyor ki, aklınızı çalıştırabilesiniz. (Yaşar Nuri meali) Ayeti okuduğunuzda, siz aileler eşleriyle birlikte oturup sohbet edemez, kadın erkek birlikte yemek yiyemez diye mi anladınız, yoksa bu ayette elbette dostlarımızla, akrabalarımızla birlikte oturabileceğimizi mi anladınız? Ayet çok açık kadın erkek ayrımı yapılmadan, birlikte olabileceğimizi söylüyor. Kur’an ın hiçbir ayetinde Allah, bu ayetin tam tersi ni yani, kadın erkek birlikte oturamaz diye bir hüküm zaten vermemiştir. Bunu söyleyen geleneklerin oluşturduğu FIKIH inancıdır. Fıkıh da asla din değildir. Ayetin son kısmında, aslında çok önemli bir konuya dikkat çekiyor ve diyor ki, EVLERE GİRDİĞİNİZDE DOSTLUĞUN, KARDEŞLİĞİN VE BEREKETİN SİMGESİ OLARAK BİR BİRİNİZE SELAM VERİN, SELAMLAŞIN. İslam ın da özünde bu yatıyor. Birlikte dostça kardeşçe, birbirimize güvenerek birlikte yaşamayı öğrenmek. Asıl amaç bu, ama bizler Allah ın bizlere aşılamak istediği bu amacı, hiç anlayamadığımız için, kadını sosyal toplumdan uzaklaştırdık ve onu günah nedeni saydık. KENDİ NEFSİMİZİ ISLAH EDECEĞİMİZE, KADINI TOPLUMDAN, YAKINIMIZDAN UZAKLAŞTIRDIK. Yani kolay olanı seçtik ve Allah ın imtihanından kaçtık. Sonucunu da görüyoruz. Kur’an selamlaşma konusuna önem verir ve bir birimizle selamlaşmamızı ister. Selamlaşmak dostluğun, kardeşliğin ilk göstergesidir. Selam verdiğimiz kişiye şunu söylemiş oluyoruz, bana güven benden size zarar gelmez. Ben sizin dostunuzum. Bu duyguları taşıyan hiç kimse, karşısındaki arkadaşın karısına, kızına kötü niyetle bakar mı? Bakıyorsa o dost değil düşmandır, derhal yakınından uzaklaştırılmalıdır. İşte bizler bu dünyada, böyle imtihanlardan geçiyoruz. Allah ın kurmak istediği adaletli İslam düzeninde, kadın ve erkek ayrımı yoktur. Herkesin kendi görevleri vardır ve hiç kimse cinsiyetinden dolayı dışlanamaz, kötülüğün ana nedeni olarak gösterilemez. KÖTÜLÜK NEFİSLERİMİZDEDİR. KİM NEFSİNİ TERBİYE ETMEDİYSE, O KİŞİDEN HER TÜRLÜ KÖTÜLÜK GELİR, KADIN YA DA ERKEK FARK ETMEZ. Geleneksel İslam anlayışı ne yazık ki kadını, adeta şeytanın elçisi gibi göstermeye çalışmış ve toplumdan uzaklaştırıp, izole edilmesi gerektiği kanısına varmışlardır. Bu düşünce Allah ın emri değil, eğitmesi zor geldiği, nefislerin uslanmaz iftiralarının eseridir. Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
  14. Meryem suresi 68 ….. 72. ayetler acaba bizlere neler anlatıyor, birlikte onu anlamaya çalışalım. Önce geleneksel İslam’ın bir kısmının inanışını sizlerle paylaşmak istiyorum, tabi önce ayetleri yazalım. Meryem 68: Rabbi’nin yüceliği hakkı için, ONLARI PEŞLERİNDEN GİTTİKLERİ ŞEYTANLARI İLE BİRLİKTE BİR ARAYA GETİRECEĞİZ, sonra da dizüstü çöktürerek cehennemin çevresinde toplayacağız. 69- Sonra her grubun, rahmeti bol olan Allah'a baş kaldıran en azılı elebaşlarını ayıracağız. 70- Sonra biz onların hangilerinin öncelikle cehenneme girmeleri gerektiğini, kuşkusuz, herkesten iyi biliriz. 71- ARANIZDA CEHENNEME UĞRAMAYACAK HİÇ KİMSE KALMAYACAKTIR. Bu Rabbinin kesinleşmiş bir hükmüdür. 72- SONRA SAKINANLARI KURTARARAK ZALİMLERİ, DİZÜSTÜ ÇÖKMÜŞ DURUMDA ORADA BIRAKIRIZ. Geleneksel İslam anlayışının bir bölümü, ayetlerin sonunda geçen (ARANIZDA CEHENNEME UĞRAMAYACAK HİÇ KİMSE KALMAYACAKTIR.) ve sonrada sakınanların kurtarılacağı sözlerinden bakın ne anladıklarını söylüyorlar. (Allahın kesinleşmiş hükmü nedir? Oraya Yani cehenneme herkes uğrayacak, ONUN AZAMETİNİ DEHŞETİNE HERKES YAKİNEN ŞAHİT OLACAK. Nedendir bu? Bu aynı zamanda Allah ın müminlere olan rahmetini ve sevgisini göstermesi ve onlara vaadinin hak olmasının göstermesi içindir. Allah onlara söz vermişti. Benim emirlerime uyar ve bana itaat ederseniz, sizin günahlarınızı örteceğim ve cehennem azabımdan sizi uzak tutacağım demesi üzerinedir.) Bu konuda bir başka düşünceyi, inancıda örnek olarak yazalim; (Müminler asla azap görmeyeceklerdir. Sadece o sahneyi müşahede edeceklerdir. Önce naklettiğimiz hadislerde de "Ateş onlara soğuk ve selamet olacaktır" veya "Onların nurları cehennemin alevini söndürecektir" şeklinde bu gerçek vurgulanmıştı. Bir hadiste şöyle buyurmaktadır: "ALLAH cennete götüreceği herkesi mutlaka önce cehennem ateşiyle aşina kılacak (ona gösterecek) ki ALLAH’IN kendine verdiği nimetlerin ve fazl-u ihsanın kadrini bilsin ve sevinç ve sürürü daha da artsın. Yine cehenneme götüreceği herkese, önce cennetin nimetlerini gösterecektir ki (nasıl nimet ve lütufları kaybettiğini görüp daha çok üzülsün ve yansın!" (Nur-üs Sekaleyn, c.3, s.354) Benim çok dikkatimi çeken ve Allah ın zerre kadar bir suçun, ya da mükâfatın karşılıksız kalmayacağını açıklamalarından sonra, insanları beyaz ya da siyah diye(iman eden ya da etmeyen) ikiye ayırarak, işi bu kadar basite alınmasını, hiç ama hiç anlayamıyorum. Acaba Yaradan, hangi titizlikte olacağını söylüyor ona bakalım boşa konuşmayalım. Enbiya 47: Biz, kıyamet günü için ADÂLET TERAZİLERİ KURARIZ. ARTIK KİMSEYE, HİÇBİR ŞEKİLDE HAKSIZLIK EDİLMEZ. YAPILAN İŞ, BİR HARDAL TANESİ AĞIRLIĞINDA BİLE OLSA onu getiririz. Hesap gören olarak biz yeteriz. Allah ne diyor, bizler nelere inanıyoruz. Kendimizi avutmaya devam. Allah hiç kimseye, hiç bir şekilde haksızlık edilmez diyor ve Kur'an da, kendinizi temize çıkarmayın sakın, kimin takvaca üstün olduğunu yalnız ben bilirim, ikazlarını düşünen, hatırlayan ne yazık ki yok. Beşeri adaletin bile layık görmediği adaleti, bizler ne yazık ki Allah a nispet ediyoruz. Bu konuyu Kur’an dan araştırmaya devam edelim. Ali İmran 30: Gün gelecek, her benlik, HAYIRDAN İŞLEDİĞİNİ ÖNÜNDE BULACAKTIR. KÖTÜLÜKTEN İŞLEDİĞİNİ DE... İsteyecektir ki, önüne getirilenle kendisi arasında uzun bir mesafe olsun. Allah sizi, kendisinden sakınmaya çağırır. Allah, kullarına karşı Rauf’tur, çok şefkatlidir. Hakka 18: O gün arz olunursunuz; HİÇBİR SAKLINIZ-GİZLİNİZ KALMAZ. 19. Öz kitabı sağından verilen: "İşte kitabım, okuyun!" der. 20. "Kendi hesabıma kavuşacağımı sezmiştim zaten." Ali imran 30. ayette söz edilen (hayırdan işlediğini önünde bulacaklardır, kötülükten işlediğini de…) Ayetin devamında da gördükleri ile aralarında uzak bir mesafe olsun diyecekler diyor, peki neden söyleyecekler bu sözü acaba? Dikkat ediniz bu olay iman eden içinde, etmeyen içinde geçerli. Gördüklerinden utanacaklar diyor. Hakka 18. ayette de dikkat ederseniz, hiçbir sırrın gizli kalmayacağını ve bizlere gösterileceğini söylüyor, acaba yalnız görmekle yetinilecek mi? Yaptıklarımızın zerre kadar hayır ve şer görülmesi bu ayetlerde yalnız gözlerimizle film seyretmek anlamında mıdır dersiniz? İlahi adalet yaptıklarımızın gözlerimizin önüne serilmesiyle tamamlanacak mı? Zilzal 7: Artık, kim BİR ZERRE MİKTARI HAYIR ÜRETMİŞSE ONU GÖRÜR. Zilza l8: VE KİM BİR ZERRE MİKTARI ŞER ÜRETMİŞSE ONU GÖRÜR. Kitabı sağdan verilenlerin sevinci, cennetin vizesini alan günahlarının hafif geldiğini gören insanların sevincidir. Ama dikkat ediniz, cennetin vizesini alan diyorum. Yoksa yaptıkları onca yanlışın, haksızlıkların tümünün bir kalemde silinmesi değil. Bazı kişiler, İman edenlerin asla cehennem cezasını geçici olsa dahi çekmeyeceğini söylemiş ve yaptıklarının cezasını çekeceğini söylersek, ne anlama gelir diyerek bakın ne demiş. (SAHİ O HALDE NEREDE KALDI ALLAH IN RAHİM SİFATI, AFÜV SIFATI, TEVVAB SIFATI. ÖNCE CEZA SONRA MI AF? ÖNCE CEZASINI VERDİYSE AFFININ NE ÖNEMİ KALIR.) Burada arkadaşımız, Rabbim in bağışlayıcı ve yüceliğine kendi değer yargısıyla yaklaşmış ve madem sevabımız fazla, günahlarımızı neden affetmiyor, önce ceza veriyor sonramı affediyor böyle mantık olmaz, yaklaşımıyla cevap vermiş. Ceza verdiyse, affın bir önemi kalmaz diye düşünüyor. Acaba yaptığımız tüm yanlışların hiç karşılıksız kalması mı adalet, yoksa yapılan yanlışların cezasının verilmesi ve daha sonra yaptığı güzelliklerin karşılığı verilmesi mi? Allah ben affediciyim diyorsa, dilediğini affeder ona sözümüz asla olamaz. Bu dünyada bile herkes yaptığının karşılığını alması için adaletli bir düzen kurmaya çalışmıyor muyuz? Kimisi ebedi cezaevinde kalıyor, kimisi cezasını çektikten sonra özgür hayatına dönüyor. Şimdide size bir örnek daha vermek istiyorum, bakın iman edenlere Allah, nasıl bir tavsiyede bulunuyor? Nisa 31: Eğer yasaklandığınız günahların büyüklerinden uzak kalırsanız, DİĞER KÖTÜLÜKLERİNİZİ ÖRTERİZ ve sizi nimet ve bereket dolu bir varış yerine ulaştırırız. İSRA–71: Gün olur, insan gruplarından her birini kendi önderiyle çağırırız. O gün kitabı kendisine sağdan verilenler, KİTAPLARINI OKUYACAKLAR VE BİR KIL KADAR HAKSIZLIĞA UĞRATILMAYACAKLAR. Nisa 48: Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz, BUNDAN BAŞKASINI DİLEDİĞİNE BAĞIŞLAR. Allah'a ortak koşan da gerçekten büyük bir günah işlemiştir. Nisa 98–99: Kadınlardan, erkeklerden, yavrulardan hiçbiri beceri gösteremeyen, hiçbir yol bulamayanların durumu farklıdır. Bunların, ALLAH TARAFINDAN AFFEDİLMELERİ UMULUR. Allah affedicidir, günahları bağışlayıcıdır. Tevbe 102: Diğer bazıları da günahlarını itiraf ettiler. Bunlar, iyi bir işle kötü olan diğer bir işi birbirine karıştırdılar. BELKİ ALLAH TÖVBELERİNİ KABUL EDER. Çünkü Allah Gafur’dur, Rahîm'dir. Enam 120: Günahın açığını da bırakın, gizlisini de. GÜNAH KAZANANLAR YAPIP ETTİKLERİNİN KARŞILIĞINI YAKINDA GÖRECEKLERDİR. Bu ayetlerden de anlıyoruz ki, Allah kimin günahını bağışlar ya da bağışlamaz bizler onun hesabını yapamayız. Allah bir kıl kadar haksızlığa uğratılmayacaklar diyorsa, sanırım her şey çok açık. Önce bunu iyice kabullenmeliyiz. Kendimizce hesaplar yapıp, iman ettik demekle de cehennem azabından kurtulacağımızı zannetmeyelim. Şimdi yazacağım ayet üzerinde, lütfen dikkatle düşünelim. Ali İmran 24: BUNUN SEBEBİ ONLARIN, "ATEŞ BİZE SAYILI BİRKAÇ GÜN DIŞINDA ASLA DOKUNMAYACAKTIR" DEMELERİDİR. Uydurmuş oldukları yalanlar, dinlerinde kendilerini aldatmaktadır. Kur’an işte sorduğumuz bütün sorularımıza, böyle apaçık cevap veriyor. Ben iman ettim, onun için cehennem azabı çekmeyeceğim, ya da buna benzer ben cehennemi şöyle bir görüp geçeceğim şeklinde, kendi nefsimizce yarattığımız adaletin, nasılda yalan ve yanlış olduğunu söylüyor Yaradan. Detayını bilmediğimiz konularda lütfen kendi nefsimizin adaletini, Allah ın adaleti gibi göstermeyelim, yanılırız. Bu bilgilerden sonra, Meryem suresi 71 ve 72. ayetlerde Rabbimiz ne demek istiyor, hiçbir yorum yapmadan, Allah ın izniyle anlamaya çalışalım. 71- ARANIZDA CEHENNEME UĞRAMAYACAK HİÇ KİMSE KALMAYACAKTIR. Bu Rabbinin kesinleşmiş bir hükmüdür. 72- SONRA SAKINANLARI KURTARARAK zalimleri, dizüstü çökmüş durumda orada bırakırız. Meryem suresi 71. ayette Rabbin kesinleşmiş bir hükmünü açıklıyor bizlere, fakat nedenini açıklamadan ve diyor ki, aranızda cehenneme uğramayacak hiç kimse yoktur. Önce Meryem 68. ayeti hatırlayalım, burada Allah şeytanın peşinden gidenler için bakın ne diyordu? (sonra da dizüstü çöktürerek cehennemin çevresinde toplayacağız.) Hesap görüldükten sonra iman etmeyenleri Rabbimiz, önce cehennemin çevresinde toplayacağını özellikle söylüyor. Daha sonrada onların içinden elebaşlarını ayırdığını açıklıyor. Devamındaki cümleyi dikkatle anlamaya çalışalım. (Sonra biz onların hangilerinin öncelikle cehenneme girmeleri gerektiğini, kuşkusuz, herkesten iyi biliriz.) Bahsedilen gurup iman etmemiş, Allah a baş kaldıran bir guruptan bahsediliyor. Onlar içinde Allah bir ayrım yapıyor ve düşünebiliyor musunuz? Hangilerinin öncelikle cehenneme girmeleri gerektiğini, herkes den iyi ALLAH BİLİR diyor. Burada dahi bir sınıflandırma ayrım var. Peki, bizler nasıl olurda iman ettim diyenler arasında hiç ayrım yapılmayacağını, cehenneme sırf orasının azametini, kötülüğünü görmek için gidileceğini söyleriz? Allah böyle bir açıklama yapmış mı? Asla yapmamış, peki bu bilgiyi kimden aldık da cehennemi uzaktan yalnız görüp, hemen çıkacağız cennete gideceğiz diyoruz? Meryem 68. ayette izah edilirken cehennemin çevresi sözünü kullanıyor. 71. ayette ise (ARANIZDA CEHENNEME UĞRAMAYACAK HİÇ KİMSE KALMAYACAKTIR.)diye açıkça belirtiyor. Dikkat ettiyseniz bu hitap, inkar edenlere değil, tüm iman edenlere yapılmış. Bazı arkadaşlar buradaki cehennem sözünden, içi değil daha önceki gibi cehennemin çevresi anlamalıyız diyorlar. Sormak isterim eğer öyle olsaydı Allah Meryem 68. ayette kullandığı kelimeyi, 71. ayette de kullanamaz mıydı? Bunu söylemekle yorum yapmış oluruz, buda bizleri doğrudan saptıracaktır. 71. ayetin son kısmını hatırlayalım. Herkesin cehenneme uğraması sözünün, Allah ın kesinleşmiş bir hükmü olduğunu söylüyor. Allah sizce verdiği bu hüküm de, bizlere cehenneme uğratma nedenini neden açıkça söylememiş olabilir dersiniz? Doğrusu burada da yorum yapmak, doğru olmasa gerek. Eğer Allah nedenini açıklamamışsa, bunun da bir hikmeti vardır, bunu da unutmayalım ve kendimizi temize çıkarmak adına, Rabbin açıklamadığı bir konuda yorum yapmayalım. Allah ne diyordu bir ayetinde; Benim katımda, açıklamadığım konularda konuşmanızı HARAM kılıyorum. Şimdide 72. ayete bakalım. (Sonra sakınanları kurtararak zalimleri, dizüstü çökmüş durumda orada bırakırız.) Allah ayette anlatmak isteneni çok açık anlatıyor. Bizlerin bilmesi gereken iman edenlerin eninde sonunda buradan kurtarılacağının müjdesini almaktır. Dikkat ederseniz iman etmeyenler, diz üstü orada kalacaklardır diyor. Eğer söyledikleri gibi herkesin girdiği yer cehennemin çevresi ise, iman etmeyenlerin bırakıldığı yerde cehennemin çevresi olarak düşünmeliyiz ki, böyle bir açıklama asla yok. Ayette de iman edenlerin kurtarılacağı söyleniyor. Bir insanı bir yerden kurtarmak demek, kötü olan bir yerden onu almak götürmek demektir, yani kurtarılmadan önce demek ki bir müddet kalınmış ki kurtarılma tabirini kullanmış Allah. Hapisten çıkan birisini düşünün, geride kalan hükümlülere, ALLAH KURTARSIN derler. Demek ki cehennemden kurtarılma var, ama orada kalışı konusunda bir açıklama yok. Aşağıdaki ayet, bu konuya açıklık getiriyor ve bakın ne diyor. Müminun 103: Ama tartıda hafif çekenlere gelince; işte, CEHENNEMDE YERLEŞİP KALMAK ÜZERE kendi kendilerine yazık edenler de böyleleridir; (Muhammed Esed meali) Muhammed Esed bu ayeti tercüme ederken, çok dikkatli seçmiş kelimelerini ve ayeti çok daha güzel yazmış. Hesap görüldü ve tüm insanlar cehenneme uğradı, burada herkes yaptığı yanlışların karşılığını gördü, ama yaptıkları ölçüldüğünde, günahları ağır gelenler cehennemde ebedi kaldı, diğerleri elbette cennete geçti anlamı çıkıyor ortaya. Bu ayetlerde bahsedilen kişilerin, Allah ın ayetlerini inkâr eden insanlar olduğunu, onun içinde, aranızda hiç kimse yoktur ki cehenneme uğramasın sözünden, inkârcılardan bahsediyor diye ayetten anlayanları görüyoruz. Ama ayetin devamında dikkat ederseniz, SAKINANLARI KURATACAĞIZ İFADESİ VAR. Demek ki bu ayette bahsedilen yalnız inkârcılar değil, tüm insanlardan bahsediliyor. İnkârcılar neden cehennemden kurtarılsın. Onlar ebedi kalacak olanlar. Buradan da şunu anlıyoruz. Aranızda cehenneme uğrayacak hiç kimse yoktur hükmü, tüm insanlar için verilmiş bir hükümdür. ALLAH KİMİ KULUNU, O CEHENNEMİN AZAMETİNİ GÖSTERİP DİREK CENNETİNE ALIR, KİMİSİNİ DE İSTEDİĞİ KADAR TUTAR, DAHA SONRA KURTARIR CENNETİNE ALIR. Bize düşen burada kimin ne kadar kalacağının hesabını yapmak değildir, onu yalnız RABBİMİZ BİLİR. Allah bu konuda bir açıklama yapmamışsa bizlere yorum yapmak yerine, BU AYETTEN HER İNSANIN YAPTIĞININ KARŞILIĞINI MUTLAKA ALACAĞINI ANLAMASI GEREKMEKTEDİR. Allah ın affedeceği, bağışlayacağı konularının neler olacağını Allah bilir. Ama bunların küçük günahlar olacağını özellikle söylüyor. Bir insanın bir insana yaptığı adaletsizliği, iftirayı neden affetsin, zaten affetmeyeceğini söylüyor. Bu sizce adaletli olur mu? Bakın aşağıda ki ayette yetimin malını yiyen, cehennem ateşi ile cezalandırılır diyor, ama orada ebedi kalır demiyor. Buna örnek birçok ayet vardır. Bazı ayetlerde özellikle ebedi cehennemde kalır diye de belirtiyor. Nisa 10: Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, ancak karınlarında ateş yemiş olurlar. Yakında onlar alevli bir ateşe gireceklerdir. (Bayraktar Bayraklı meali) Büruç 10: Şüphesiz mü’min erkeklerle mü’min kadınlara işkence edip, sonra da tövbe etmeyenlere; cehennem azabı ve yangın azabı vardır. (Diyanet meali) Nur 19: İnananlar arasında hayâsızlığın yayılmasını arzu eden kimseler var ya; onlar için dünya ve ahirette elem dolu bir azap vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz. (Diyanet meali) Bakara 174: Allah'ın indirdiği kitabın bir kısmını gizleyenler ve onu az bir değere değişenler, karınlarına ateşten başka bir şey tıkmış olmazlar; kıyamet günü Allah onlarla konuşmayacak, onları temize çıkartmayacaktır; onlara acıklı bir azap vardır.(Bayraktar Bayraklı meali) Bakın bu ayetlerde, işlenen suçun cezası cehennemdir diyor, ama dikkat ederseniz ebedi cehennemde kalırlar demiyor. Ebedi cehennemde kalırlar diyen ayetlerden örnek verelim. Araf 40: Bizim âyetlerimizi yalanlayıp da onlara karşı kibirlenmek isteyenler var ya, işte onlara gök kapıları açılmayacak ve onlar, deve iğne deliğine girinceye kadar cennete giremeyeceklerdir! Suçluları işte böyle cezalandırırız! ( Diyanet vakfı) Araf 36: Âyetlerimizi yalanlayanlar ve onlara uymayı kibirlerine yediremeyenlere gelince, işte onlar cehennemliklerdir. ONLAR ORADA EBEDÎ KALACAKLARDIR. (Diyanet meali) Bu ayetlerden de anlıyoruz ki, cehennem suçlular için hazırlanmıştır ve kat kat farklı şekillerde hazırlanmıştır, tıpkı cennet gibi. Bir kısmı cehennemde ebedi kalırlar, bir kısmı da cezasını çektikten sonra çıkarlar. Araf 40. ayet bunu çok güzel açıklıyor ve Allah ın ayetlerini yalanlayanlara, gök kapısı açılmayacak ve deve iğne deliğinden geçene kadar cennete giremeyeceklerdir diyor. DEMEK Kİ BUNUN DIŞINDA OLANLAR, CEZASINI ÇEKTİKTEN SONRA CENNETE GİRECEKLER ANLAMINDA OLDUĞU ÇOK AÇIKTIR. Ben Kur’an ın bütününü ve Rabbin adaletini düşündüğümde, Kur’an ayetlerinden bunları anladım. Bunlar benim düşüncelerim ve anladıklarımdır yalnız beni bağlar. Dikkat ederseniz ayetler üzerinde asla yorum yapmak yerine, söylenen sözleri bir bütün olarak anlamaya çalıştım. Elbette hatalarım, eksiklerim olacaktır. Sizlerde Kur’an ı anladığınız dilden bol bol okuyup, ayetler üzerine düşününüz. Dilerim Allah dan, işlediğimiz günahlarımızı bağışlayan, cehennem azabından kısa sürede kurtulanlar arasında oluruz. Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
  15. Günümüzde çok konuşulan bir konu vardır. İslam toplumlarının dini bir lidere ihtiyacı vardır, dini lider HALİFE etrafında birleşilmelidir diyenleri duyarız. Halife kelimesini araştırdığınızda, şöyle bir anlamı olduğunu görürsünüz. “Hazreti Muhammet’ten sonra, ONUN VEKİLİ OLARAK Müslümanların imamlığını ve ŞERİATIN KORUYUCULUĞUNU yapmakla görevli kimse.” Önce şunu hatırlatmak isterim, ALLAH IN ELÇİSİNİN VEKİLLİĞİNİ HİÇ KİMSE YAPAMAZ. Çünkü böyle bir görevi yapmaya hiç kimsenin yetkisi ve salahiyeti yoktur. Görevi Allah vermiştir ve Peygamberimiz vefat etmeden öncede, en yakınlarına bile benden sonra, bu görevimi sen devam ettir şeklinde bir yetki vermemiştir, zaten veremezdi de. Çünkü böyle bir görevi, yetkiyi Allah dan başka kimse veremez. Böyle bir makam oluşturursak, peygamberin yetki ve görevleriyle onu donatmış oluruz. İslam dininde ruhban sınıfı yoktur. Hıristiyanlarda olduğu gibi Papa ya da papazların, Allah ile kulu arasında aracılık, topluma din adına liderlik yaptığı gibi, İslam dininde aracılık ya da liderlik yapacak, dini yönetecek bir sınıf asla yoktur. Allah elçisine, sana indirdiğim Kur’an ile onlara hükmet demiştir. Hükümlerde çok açıktır. Kur’an da toplumun düzeni ile ilgili konularda açıklama yapılmış, cezalar getirilmiş, imanı ilgilendiren konularda ise asla bu dünyada Allah ın elçisinin bile, kişisel olarak inanç kurallarını yerine getirmeyenlere, ceza verme yetkisi elçisine bile verilmemiştir. Kur’an ın hiçbir yerinde namaz kılmayana, oruç tutmayana şöyle ceza verilir diye bir hüküm yoktur. ÇÜNKÜ ALLAH ELÇİSİNE, TEBLİĞ ETMEK SANA, HESAP SORMAK BİZE DÜŞER DİYE HÜKMÜNÜ BİLDİRMİŞTİR. İmtihanın da gereği budur. Allah ın şeriatını, yani kanunlarını, kitabını yine Allah ben koruyorum diyor. Bu konuda çok açık bir şekilde Kur’an ı koruması altına aldığını bildirmiştir. Her Müslüman, Kur’an ı tebliğ aldıktan sonra, onu tebliğ etmek, çevresine anlatmak görevi vardır. Kur’an ı koruma görevi, özellikle bir kişiye verilmemiştir. Bu durumda Dört halifenin konumu nedir? Bu ismi veren ve bu yetkilerin olduğunu söyleyen bizleriz. Yoksa dört halife nin hiç birisi, Allah ın elçisinin vekili değildi, böyle bir iddiaları da yoktu. Böyle bir görevi de üstlendiklerine dair hiçbir bilgi yoktur. Allah ın elçisine en yakın olan bu insanlar, bu gerçeği çok iyi bilen insanlardı. VEKİLLİK ASLİ GÖREV SAHİBİNİN, YETKİSİNİ DEVRETMESİYLE OLUR. PEYGAMBERİMİZDE ÖLMEDEN ÖNCE ASLA BÖYLE BİR YETKİYLE HİÇ KİMSEYİ GÖREVLENDİRMEMİŞTİR. ONUN İÇİNDE DİNİ LİDERLİK, VEKİLLİK DİYE BİR MAKAM İSLAM DİNİNDE, PEYGAMBERİMİZDEN SONRA OLMAMIŞTIR. Böyle bir makam oluşturulmaya çalışıldığı için, İslam mezheplere, fırkalara bölünmüştür. Allah sakın dinde bölünmeyin dediği halde. Dört halife seçimle gelmiştir ve kendileri o toplumun yönetiminden sorumlu, devlet başkanlarıydı. Peygamberimizin vekili değildi. DİNİ LİDERİ ALLAH SEÇER ELÇİ OLARAK, BEŞER DEĞİL. Hatırlayınız lütfen, Allah elçime uyun diyordu Kur’an da. Eğer dini bir lider seçersek, seçtiğimiz dini lidere nasıl olurda güvenebiliriz, Allah ın elçisine güvendiğimiz gibi. Hükmü veren yalnız Allah dır, oda Kur’an ın çizdiği sınırlarla sabittir. Seçimle gelmiş her lider/devlet başkanı toplumuna Kur’an ile hükmetmelidir. Ne yazık ki Allah ın koyduğu sınırlar, geçmiş toplumların kendi inisiyatifleriyle oluşturdukları HALİFELİK makamıyla bozulmuş, din adına bu makamlar kullanılarak, dine ilaveler yapılarak, Kur’an ın yanında beşeri FIKIH inancı oluşturulmuştur. Dini liderlik kisvesi altında yapılan bu makam, öyle bir hal almıştır ki, devleti yönetenlerin de etkisiyle, adeta din toplumun üstünde baskı aracı olarak kullanılmıştır. Fetva makamları oluşturulup, gündelik serbest yaşam hayatı, Allah ın asla karışmadığı sınırlama getirmediği konularda bile, fetvalar verilerek, toplum istedikleri gibi yönetilmiş ve istedikleri kalıplara sokulmuştur. Öyle olunca da düşünemeyen, özgür olmayan bir toplum yaratılarak, toplumların önlerine büyük bir set çekilmiştir. Fetva dini konularda yargıda bulunmak, din adına olur vermek anlamındadır ki, bunun hükmünü Allah dan başka kimse veremez. Oda Kur’an da açıkça belirtilmiştir ve Yaradan sizleri Kur’an dan hesaba çekeceğim diyerek, son noktayı koymuştur. Allah bizleri yönetecek kişilerin seçimle başa gelmesini ister ve bizlerin ehil insanları seçerek, adaletle toplumu bu kişilerin yönetmeleri uyarısını yapar. Bu yöneticilere de uymamızı emreder. AMA LÜTFEN UNUTMAYALIM, SEÇTİĞİMİZ BU YÖNETİCİLER BİZLERİ DİN ADINA YÖNETENLER DEĞİL, DEVLETİN BEKASI, DEVAMLILIĞI ADINA YÖNETEN YÖNETİCİLERDİR. Elbette yöneticinin görevi toplumu adaletle ve özgürce yöneterek, onların inançlarına karışmadan, baskı yapmadan imtihanlarını yerine getirmelerine yardımcı olmalıdır. Seçilen bu yöneticiler, toplumun inançlarına aykırı kanunlar çıkarmamalıdır ama çoğunluğun, azınlığa baskı kurmasına da asla izin vermemelidir. Onun için Allah dinde zorlama yoktur demiştir. Dini bir lider seçersek, o kişinin vereceği fetvalara da uymamız gerekir. Ama Allah bu konularda bizleri uyarıyor ve emin olmadığınız bilginin ardına düşüp sakın veliler, efendiler edinmeyin. Kimin en doğru yolda gittiğini yalnız ben bilirim der. Hatta Allah ın sözünden daha doğru kim vardır diyerek, bu konularda bizleri uyarır. Güvenilecek veliniz yalnız benim der Kur’an. Bu durumda din ve iman adına, Allah ın elçisinden sonra güvenebileceğimiz hiç kimse yoktur, olamazda. Bizlerin sarılacağı, rehber edineceği, güveneceği tek kitap Kur’an dır onun açık, muhkem hükümleridir. Hatasız insan olmaz. EN ÖNEMLİSİ ALLAH ELÇİSİNİ, SÜREKLİ KONTROL ALTINDA TUTUYOR İZLETİYOR EN KÜÇÜK BİR HATASINDA İKAZ EDİYORDU. Bunun örneklerini Kur’an da görüyoruz. ONUN İÇİNDİR Kİ, DİN ADINA EN SON LİDER PEYGAMBERİMİZ, UYACAĞIMIZ KİTAPTA YALNIZ KUR’AN DIR. İslam a sokulan yanlış bir inançta, MEHDİLİK inancıdır. Kur’an asla böyle bir kişinin geleceğinden, İslam toplumlarına liderlik yapacağından bahsetmez. KUR’AN BEKLEMEYİ DEĞİL, O ANI EN DOĞRU YAŞAMAMIZI DEĞERLENDİRMEMİZİ, ÇABA GÖSTERMEMİZİ İSTER BİZLERDEN. Birilerinin kurtarıcı olarak beklenmesi, insanlar arasında çaba gösterilmeden bir başkasından medet umması, Kur’an a aykırı bir düşüncedir. Kur’an birlik ve beraberlik içinde olmamızı ister bizlerden. Ali İmran 103. ayetinde, Allah ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın, dağılıp ayrılmayın der bizlere. Din ve iman adına, velilerin, efendilerin, Liderlerin ardından değil, Kur’an ın ardından gitmemizin uyarısını yapar. DİN DE LİDERLİK, PEYGAMBERİMİZLE NOKTALANMIŞTIR. Günümüzde böyle bir makamın, oluşturulmaya çalışıldığı izlenimleri vardır. Din adına liderlik, halifelik, mehdilik yapacak bir kişinin olabileceğini düşünmek hatadır. Geçmiş yıllarda oluşturulmuş bu makamlar, ne yazık ki İslam ı böldüğü gibi, birbirlerine düşmanlığı da körüklemiştir. Bizlerin yapması gereken, Allah ın elçisine vekillik yapmak yerine, Allah ın elçisinin bizlere tebliğ ettiği, emanet bıraktığı Kur’an ın çevresinde birleşmek olmalıdır. Bunu başarabildiğimiz ölçüde, İslam a faydamız dokunacaktır. Aksi halde birbirimize düşmanlığımız çok daha fazla artacak ve Müslüman ın Müslüman ı öldürdü günler hiç eksik olmayacaktır. Unutmayalım lütfen, dinde lider aramaya kalkarsak, her mezhep, her cemaat, tarikat kendi içinden lider seçmek isteyecektir. Buda dinde karmaşa yaratır. Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
×

Önemli Bilgiler

Bu siteyi kullanmaya başladığınız anda kuralları kabul ediyorsunuz Kullanım Koşulu.