İçeriğe atla


ATATÜRK İLKELERİ VE İNKILÂP TARİHİ


Bu başlığa 19 cevap verilmiş

#1 Misafir_gun.dem_*

Misafir_gun.dem_*
  • Misafirler

Gönderi Tarihi: 05 Kasım 2009 - 16:21

Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi dersi için bir kaynak olması ve araştırma yapanlara yardımcı olmak amacıyla ekliyorum.

Umarım işinize yararlı olur.


ATATÜRK İLKELERİ VE İNKILÂP TARİHİ

İNKILÂP, İHTİLÂL VE YAKIN KAVRAMLAR:

İNKILÂP: Köken olarak inkılâp, Arapça “Kalb” kelimesinden türetilmiştir. İnkılâp, değişme, bir halden diğer bir hale geçme demektir. Türkçe’de bu kelime “etmek” yardımcı fiiliyle “kalbetmek” şeklinde kullanılır. Türk Hukuk Lügatı’na göre ise inkılâp; Bir devletin sahip olduğu siyasi, sosyal, askeri alanlardaki kurumların devlet eliyle, makul ve ölçülü metodlarla köklü bir biçimde değiştirilerek yenileştirilmesidir. Yani inkılâplar, sanayi inkılâbı, bilim inkılâbı, kültür inkılâbı gibi çeşitli alanlarda olabilir. Bu yüzden Atatürk’ün yaptığı yenilikler inkılâp olarak kabul edilmektedir.

İHTİLÂL: İhtilâl, Arapça “hall” kelimesinden gelmektedir. Anlamı bozukluk, karışıklık, tahttan indirme demektir. Kavram olarak ihtilâl: Bir devletin siyasî teşkilâtını, yasal şekillere hiç uymadan değiştirmek üzere zor kullanılarak yapılan geniş çaplı bir halk hareketidir.

Görüldüğü üzere inkılâp, gelişmeye, ilerlemeye yönelik bir değişikliği ifade ettiği halde ihtilâl, mevcut düzeni bozmaya, çökertmeye yönelik bir anlam taşır. Yani ihtilâl bozulan, altüst olan düzenin yerine yeni bir düzenin oluşturulmasını kapsamaz. Sadece inkılâbın bir evresini, hareketin yıkıcı olan kısmını teşkil eder. İhtilâl, mevcut kurumların yıkımını; inkılâp ise yeniden kurumlaşmayı ifade eder. Türkiye’de ihtilâl ve inkılâp kavramları genellikle ayırt edilmemekte, ihtilâl inkılâbın yerine kullanılmaktadır. Bunun sebebi Türkçede her iki kavramın da, Fransız İnkılâbı sonrasında kullanılmış olmasıdır. 1789 Fransız İnkılâbı, sıklıkla telâffuz edildiği gibi bir ihtilâl değil, bir inkılâptır. Atatürk’ün deyimiyle 1789 hareketi, tam yüz yıl süren bir ihtilâller serisidir, sonuç itibariyle bir inkılâptır.

DEVRİM: Zaman zaman ihtilâl ve inkılâp kavramlarının yerine kullanılan devrim kelimesi, devirmek fiil kökünden türetilmiş olup, daha çok ihtilâl anlamındadır. Burada inkılâp kavramı yok sayılmıştır.

HÜKÜMET DARBESİ: Mevcut iktidara karşı yapılan harekettir. Devletin emri altındaki resmî kuvvetlerden birinin, örneğin ordunun mevcut hükümeti devirip, iktidarı ele alması demektir. Hükümet darbeleri, çoğu zaman sadece iktidardaki kişileri değiştirirler. Toplumdaki sosyal, ekonomik, siyasî ve kültürel yapıya dokunmazlar.

İSYAN: Sözlük anlamı itaat etmemek, emre boyun eğmemek, ayaklanmak demektir. Kavram olarak ise toplum içinde belirli bir grubun veya herhangi bir teşkilâtın sınırlı amaç ve hedefini gerçekleştirmek üzere devlete karşı başkaldırma hareketidir.

İsyan gelişme gösterebilirse ihtilâle, ihtilâl gelişme gösterebilirse inkılâba dönüşebilir. Fransız İnkılâbı’nda bu böyle olmuştur. Türk İnkılâbı’nda ise isyan ve ihtilâl safhası yoktur. Mustafa Kemal’in İstanbul Hükümeti’ne karşı gelmesi bir isyan olarak nitelendirilemez. Çünkü ortada baş kaldırılacak bir devlet yoktur. Mondros Mütarekesi’ni imzalayan Osmanlı Devleti, bir devlette bulunması gereken unsurlardan millet unsuru dışındakileri kaybettiği için hukuken varlığını yitirmiştir.

REFORM (ISLAHAT): Fransızca olan Reform kelimesi, sözlük anlamı olarak düzeltme, iyileştirme anlamına gelmektedir. Osmanlı Devleti’nde reform karşılığı olarak Islahat deyimi kullanılmıştır. Geniş anlamda reform; toplumun ihtiyaçlarına cevap vermeyen kurumları, çağın ihtiyaçlarına ve şartlarına uygun olarak yeniden düzenlemektir. Reformlar o ülkenin hukuk düzenine uygun olarak yapılır. Değiştirilebilir, zorlayıcı değildir.

RÖNESANS: Kelime anlamı yeniden doğuş demektir. İlimde, sanatta, fikirde, edebiyatta yeniden doğuşu ifade etmektedir.

TEKÂMÜL (EVRİM): Arapça, “Kâmil” kökünden türemiş olup, ilerleme, gelişme, olgunlaşma anlamına gelmektedir. Evrim kavram olarak mevcut kurumun veya herhangi bir varlığın ideale, daha iyiye doğru gelişmesini ifade etmektedir.

TANZİMAT: Kelime anlamı düzene koymak, çekidüzen verme olup Türk Tarihinde bir devreyi ifade eden özel bir kelimedir.

#2 Misafir_gun.dem_*

Misafir_gun.dem_*
  • Misafirler

Gönderi Tarihi: 05 Kasım 2009 - 16:22

TÜRK INKILÂBI’NIN DOĞUŞ NEDENİ VE TEMEL ÖZELLİKLERİ:

Türk İnkılâbı, Türk Milleti’nin
a) İşgalci dış güçlere karşı bağımsızlık,
B- İçteki saltanat Yönetimi’ne karşı “Millî Egemenlik” mücadelesi olmuş, bu mücadele başarıyla sonuçlanınca,
c) Çağdaşlaşma mücadelesi başlatılmıştır.

Türk İnkılâbı, a) Sosyal, b- Kültürel, c) Ekonomik bir bütünlük taşır. Bu bütünlük içinde:
1- Millî yapının korunması,
2- Yeniliklerin bu yapı içinde eritilmesi esastır.

Türk İnkılâbı Türk Toplumu’nun İhtiyaçlarından Doğmuştur:
1- Taklit değil, öze dönüş esprisi taşır.
2- Demokratiktir, çoğulcu demokrasiyi benimser.
3- Kansız, şiddete başvurulmadan gerçekleştirilmiştir.
4- Halka danışılarak yapılmıştır.
5- Doğmatik değildir.
6- Bilimselliğin doğal sonucudur.
7- Evrensel bir değer taşır.
8- Osmanlı Dönemi Islahat Hareketlerinden farklı yönler taşır.
9- İnkılâplar bir sıraya konulmuş, lâiklik ilân edilmeden önce hilâfet kaldırılmıştır.
10- Lâiktir, lâiklik, akılcılık ve bilimselliğin doğal sonucudur.

İNKILÂBIN GERÇEKLEŞMESİ İÇİN GEREKLİ ŞARTLAR:
İnkılâp olayının gerçekleşebilmesi için bazı şartların bir araya gelmesi lazımdır.
Bunlar:
a) Toplumun Karşı Karşıya Kaldığı İdarî, Adlî, Sosyal ve Ekonomik Buhranlar: (Fransız İnkılâbında bu durumu görmek mümkündür.)

B- Fikir Hayatının Gelişme Göstermesi ve İnkılâbı Hazırlayıcı Çalışmaların Yapılması: (Fikirsiz inkılâp olmaz. Montesqieu, Voltaire, Jean Jacques Rousseau olmasaydı, Fransız inkılâbı olmazdı. Türkiye’de ise inkılâp fikri 18.yy. sonlarında ve 19.yy. başlarından itibaren açılan modern okullarda eğitim gören mektepli gençler arasında yeşermeye başlamıştır. II.Meşrutiyet Dönemi’ne gelindiğinde, Fransız İnkılâbı düşünürlerinin yanı sıra Namık Kemal, Şinasi, Ziya Paşa gibi Tanzimat Dönemi fikir adamlarının; Tevfik Fikret, Ziya Gökalp, Abdullah Cevdet gibi Meşrutiyet aydınlarının eserleri onların düşünce atmosferini oldukça etkilemiştir. Bu kuşaktan gelen Mustafa Kemal, bu düşünürlerin fikirlerini öğrenmiş, Türk toplum yapısına uygun bir hale getirmiş ve uygulamıştır.)

c) Lider ve Kadro Teşekkülü: (Diğer bütün şartlar oluşmuş olsa bile lidersiz ve kadrosuz bir inkılâp hareketi düşünülemez. Mustafa Kemal Türk İnkılâbı hareketini başarıyla gerçekleştirecek lider özelliklerine sahipti.)

d) Tertip (Düzen), Disiplin, Plân ve Program: (Fransız İnkılâbında başlangıçta belirli bir plân yoktur. Ancak dana sonra işler bir plân ve programa bağlanmıştır. Türk İnkılâbı’nda ise başlangıçtan itibaren belirli bir plân, program ve disiplin mevcuttur. M.Kemal ve arkadaşları ancak bu şekilde dünyaya örnek olacak Türk İnkılâbı’na işlerlik kazandırmışlardır.

TÜRK İNKILÂBI’NIN ÖZELLİKLERİ:

Türk İnkılâbı İle Fransız İnkılâbı’nın Karşılaştırılması:
1) Fransız İnkılâbı’nın önceki evrelerinde bir isyan ve uzun bir ihtilâller serisi vardır. Bir asırlık bir sürecin sonunda Fransa’daki olay inkılâp haline gelebilmiştir. Türk İnkılâbı’nda ise isyan ve ihtilâl evresi yoktur. Türk İnkılâbı’nda doğrudan inkılâba geçilmiştir.

2) Fransız İnkılâbı kendi devleti içinde doğmuş, kendi yönetimine karşı gerçekleştirilmiştir. Türk İnkılâbı’nın başlangıç noktası ise işgal güçlerine karşı bir Millî Mücadele hareketidir.

3) Fransız İnkılâbı öncesinde ülkede bir fikri hazırlık mevcut olup, hareket fiilen tabandan tavana doğru gelişme göstermiştir. Türk İnkılâbı’nı ise Mustafa Kemal başta olmak üzere üstteki yönetim kadrosu tavandan tabana doğru gerçekleştirmiştir.

4) Fransız İnkılâbı’nı Burjuva sınıfı başlatmış ve başarıya ulaştırmıştır. Ancak Türk İnkılâbı, Türk toplumunda tarihin hiçbir döneminde imtiyazlı sınıflar oluşmadığı için herhangi bir sınıfa mal edilemez.

5) Türk İnkılâbı, Fransız İnkılâbı kadar uzun ve kanlı değildir.

#3 Misafir_gun.dem_*

Misafir_gun.dem_*
  • Misafirler

Gönderi Tarihi: 05 Kasım 2009 - 16:25

TÜRK İNKILÂBI’NI HAZIRLAYAN İÇ VE DIŞ ETKENLER:

Türklerin tarih boyunca kurdukları en büyük devletlerden biri olan Osmanlı Devleti, dünyanın üç büyük kıtasında önemli topraklara ve stratejik noktalara sahip olup, yükselme döneminde devrinin tek süper devleti durumundaydı. Bunun sebebi; uyguladığı şuurlu politika, disiplinli ve güçlü bir askerî teşkilâta sahip olması, idarî siyasetteki inceliği, âdilane davranışı, taassuptan uzak bir hoşgörüye dayanan bir dinî anlayışa sahip olmasıdır. Osmanlı Devleti’nin gelişmesi, yeni toprak kazançları elde etmesi gelişigüzel değil, bir program dahilinde ve bilinçli bir biçimde gerçekleşmiştir.

Ancak daha sonraları Avrupa’da meydana gelen Rönesans, Reform, Fransız İnkılâbı gibi gelişmeler, Avrupa’da da önemli değişikliklere yol açmış ve Batı Medeniyeti denilen, bugün hâlâ varlığı ve gücü devam eden bir medeniyet doğmuştur. Avrupa’da yaşanan gelişmeler Osmanlı Devleti’nde olmamış, Yeni Çağ’ın bu en büyük dünya devleti, Yakın Çağ’da hızlı bir gerilemenin içine girmiş ve 20. y.yıl başlarında çöküşle karşı karşıya kalmıştır.

OSMANLI DEVLETİ’NİN YIKILMASINDA ETKİLİ OLAN İÇ VE DIŞ
NEDENLER:

A- İÇ NEDENLER:

1- Mülkî İdarenin Bozulması
Osmanlı Devleti, eski Türk hakimiyet anlayışına göre, veraset usulüyle tahta geçen hükümdarlarca yönetilmekte idi. Devletin başında Osmanlı hanedanına mensup bir hükümdar vardı. Hanedan üyelerinden kimin hükümdar olacağı ile ilgili kesin çizgilerle belirlenmiş bir kural yoktu. Bununla birlikte Türk Örf Hukuku’na göre tahta geçiş, bir gelenek şeklinde bazı prensiplere bağlanmıştı. Buna göre; İktidar hanedan üyelerinin ortak malı idi. Başta bulunan hükümdar, kendisinden sonra tahta geçebilecek veliahtı tayin edebilirdi. Hükümdar eğer sağlığında yerine bir veliaht tayin etmemişse, bu durumda hükümdarın ölümünden sonra hanedan üyelerinin her biri gücü ve nüfusu varsa, sonucuna katlanmak şartıyla taht üzerinde hak iddia edebilir ve mücadelesinde başarılı olması halinde iktidarı ele geçirirdi.

Ancak daha sonraki yıllarda bu usül değiştirilerek yerine hanedanın en büyük erkeğinin tahta geçirilmesini öngören, Ekberiyet(=büyüklük, yaşlılık) sistemi getirildi. Bu sistem taht kavgalarını ve dolayısıyla kardeş kanı dökülerek devletin iç bunalıma itilmesini önlemiştir. Ancak iktidarı elde etmede sadece yaşın ölçü olması, şahsi yeteneklere bakılmayışı, yetersiz hanedan üyelerinin de devletin başına geçmesine yol açmıştır. Ayrıca Osmanlı Devleti’nin kuruluş döneminde uygulanan şehzadelerin sancaklara gönderilmesi anlayışı 18.y. yıl başlarında veraset sisteminin değiştirilmesi ile kaldırılmış, şehzadelerin sarayda tutulması, devleti yönetme alışkanlığından uzak, deneyimsiz padişahların ülkeyi kötü yönetmelerine neden olmuştur. Devleti iyi yönetemeyen, eğitimi yetersiz padişahların yönetime gelmesi de, yukarıdan aşağıya doğru mülki idarenin tüm kademelerinde bozulmaya yol açmıştı. İkinci Meşrutiyet, beklentilere cevap verememiş, askerî ve sosyal yapıda köklü değişiklikler gerekmişti. Ancak, yönetim halk ile işbirliği yapmayınca, yeni düzenlemeler belli bir sınırı aşamamış, devlet kendini toparlayamamıştır. Bütün bunlar ve aşağıda açıklanacak sebepler Osmanlı Devleti’ni genel bir çöküntüye götürmüştür.

2- Ordu Teşkilâtının Bozulması
Osmanlı ordusu başlangıçta yaya ve müsellemlerden (atlı) oluşan, savaş zamanlarında toplanan bir uç beyliği ordusu niteliğindeydi. Devletin kurulmasından sonra yaşanan gelişmelere paralel olarak ordu da yeniden teşkilâtlandırılmıştır. Devlet tam anlamıyla kurulduğunda, Osmanlı Kara Ordusu a) Yeniçeri Ocağı (Kapıkulu) B- Tımarlı Sipahiler olmak üzere iki kısımdan oluşmaktadır.

Yeniçeri Ocağı I. Murat döneminde kurulmuş olup, merkezde bulunan bir ordudur. II. Mahmut döneminde ocaktaki asker sayısı 100 bini aşmıştır. Tımarlı Sipahiler ise toprak sistemine bağlı olarak memleketin çeşitli yörelerinde yetiştirilen askerlerdir. Devletin en güçlü olduğu dönemlerde, ordunun çoğunluğunu Tımarlı Sipahiler oluşturmaktadır. Ancak gerileme döneminden itibaren her iki askeri birlikte çağın gerektirdiği yeniliklere ayak uyduramamış, bunun sonucunda Osmanlı ordusu eski savaş gücünü yitirmiş, disiplinsiz, amirine başkaldıran, yeniliklere tavır alan bir insan topluluğu görünümüne bürünmüştür. Özellikle yeniçeri teşkilâtı düşmandan çok kendi yönetimini ve halkını korkutan bir ordu haline dönüşmüştür.

Preveze deniz zaferiyle Akdeniz’in en üstün gücü haline gelen Osmanlı donanması ise 17. y. yılda gerilemiştir. Avrupa’daki gemi teknolojisine ayak uyduramayan Osmanlı donanması 19. y. yılda büyük ölçüde çökmüştür.

Kara ve deniz kuvvetlerinden oluşan Osmanlı ordusunun devletin kuruluş dönemindeki gücünü devam ettirememesinin ve çöküntüye uğramasının nedenlerini şu üç maddede özetlemek mümkündür:

a) Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarındaki dinamizmini sürdürememesi buna bağlı olarak Osmanlı ordusunun gelişen Avrupa orduları karşısında yetersiz kalması

B- Avrupa orduları ateşli silâhlarla donatılırken Osmanlı devletinin bu konuda gerekli duyarlılığı gösterememesi. Yakın Çağda dışarıdan modern silâh alma çabalarının da sonuçsuz kalması

c) Gerileme döneminden itibaren uğranılan yenilgilerin orduda moral çöküntüsü yaratması. Bu çöküntünün tedbir alınarak giderilmesi yerine teşkilâtın ihmal edilmesi.

Bu sebeplerden dolayı çöküntüye uğrayan Yeniçeri Ocağı 1826’da II. Mahmut tarafından kaldırılmıştır. Tımarlı Sipahi sisteminin bozulmasında ise, bu teşkilâtla doğrudan ilgili olan dirlik denen toprak sisteminin bozulması etkili olmuştur. Bir hizmet karşılığı verilen dirliklerin hakkı olanlarla değil de iltimasla rastgele şahıslara verilmesi Tımarlı Sipahi sisteminin de bozulmasına yol açmıştır.

III. Selim ve II. Mahmut dönemlerinde yeni ordu düzenlemelerine gidilmişse de bu kolay olmamıştır. 20. y. yıl başlarında dünya standartlarında bir ordu oluşturulabilmiştir. Ancak siyasî çekişmeler bu ordunun da başarısını engellemiştir. Özellikle Balkan Savaşları’nda bu durum acı bir biçimde görülmüştür.

3- İlmiye Teşkilâtı’nın Yetersiz Kalması:
Osmanlı İlmiye Teşkilâtı 15. ve 16. yüzyıllarda çağdaşlarına göre oldukça ileri seviyedeydi. Fatih döneminde Osmanlı Medreseleri gerek eğitim kadrosu, gerekse programı bakımından çok zengindi. Yükselme devrinin devlet adamlarını ve devlet kadrolarını yetiştiren Osmanlı İlmiye Teşkilâtı 18. ve 19. yüzyıllara gelindiğinde çok farklı bir mahiyet almış, Avrupa’daki ilmî gelişmeleri takip edemediği gibi, büyük program değişikliğine uğrayarak sahip olduğu zenginlikleri kaybetmiştir. Örneğin; Yakın Çağ Medreseleri program yönünden 15. y.y. Osmanlı Medresesi’ne göre çok gerilemiş ders programlarında pozitif ilimlere yok denecek kadar az yer vermiştir. Bu da devleti yönetecek kadroların kötü yetişmelerine neden olmuştur.

Diğer taraftan medrese zamanla ilimle uğraşmaktan çok siyasetle uğraşan bir kurum haline gelmiştir. Bu durum medreseye hem itibarını hem de bağımsız hareket etme yeteneğini kaybettirmiş, onu siyasetin emrine sokmuştur. Medrese ilim yuvası, müderrislik ise meslek olmaktan çıkmıştır. Medreselerin çöküşü, medrese ile birlikte devleti ve toplumu da çöküşe sürüklemiştir. Medrese ne kendini yenilemeye teşebbüs etmiş ne de kendi dışında bir yeniliğe fırsat tanımıştır.

Osmanlı ilmiye teşkilâtı yönetim bakımından da bütünlük göstermemektedir. Okullar tek bir elden yönetilmemekte, farklı kurumlara bağlı olarak varlıklarını sürdürmektedirler. Yabancıların kurdukları azınlık okulları da eğitimde ayrı bir karışıklık yaratmaktadır.

Yakın Çağda özellikle II. Mahmut devrinde eğitim ile ilgili reformlar yapılmaya çalışılmıştır. Ancak bu reformlar eğitimde ikiliğe yol açmış, bu durum Cumhuriyet dönemine kadar sürmüştür.

4- Adalet Sisteminin Çökmesi
Adalet kurumu, Osmanlı Devleti’nin sınırlarının genişlemesinde büyük rol oynamıştır. Osmanlı’nın adalet sistemi ve anlayışı devletin güçlü olduğu dönemlerde, değişik toplumlar arasında büyük ilgi uyandırmıştır ancak, 19. y. yılda adalet sisteminde adaletin yerini rüşvet, adam kayırma ve menfaat almıştır. Adalet sisteminin çökmesi hukukun üstünlüğü anlayışının yıkılması Osmanlı Devleti’ni hızla çöküntünün eşiğine getirmiştir.

5- Ekonomik Yapının Bozulması
Osmanlı ekonomisi büyük ölçüde tarıma dayanıyordu. Dirlik Sistemi, toprağı işleyenleri gelirlerine göre vergilendiriyordu. Osmanlı Devleti yükselme devrinde çok iyi işleyen bir maliye sistemine sahipti. 16. yüzyılda da ekonomik yönden Osmanlı Devleti güçlüdür. Ancak daha sonraki yıllarda diğer alanlardaki çöküşe paralel olarak ekonomik alanda da hızlı bir çöküş yaşanmıştır. Ekonomik alanda çöküşün başlıca sebepleri şunlardır:

a) Başlangıçta Fransa’ya daha sonra diğer Avrupa Devletleri’ne verilen kapitülasyon denilen ticarî imtiyazların Osmanlı Devleti aleyhinde gelişme göstermesi.

b- Batıdaki Sanayi İnkılâbı’nın Osmanlı Devleti’nde gerçekleştirilememesi, sanayi ürünlerinin yerli Osmanlı el sanatlarını ezmesi ve eritmesi

c) Kaybedilen savaşlar sonucunda ödenmek zorunda kalınan tazminatlar ve artan askerî giderler

d) Dışarıdan alınan dış borçların ödenememesi sonucunda kurulan Düyun-u Umûmiye Teşkilâtı.

e) Artan rüşvet ve suistimal olaylarının devlet adamları tarafından çözülememesi.

f) Ekonomiyi yönlendirecek insan unsurunun yetiştirilmemesi.

g) Sömürgecilik hareketinin sonucunda İspanyolların güney Amerika’dan getirdikleri altınlar yüzünden Avrupa’yı sarsan enflasyonun Osmanlı Devleti’ni de etkilemesi.

h) Dirlik Sistemi’nin bozulması yüzünden tarım faaliyetlerinin aksaması ve devletin vergi kaybına uğraması

i) Coğrafi keşifler sonucu dünya ticaret yollarının değişmesi ve Osmanlı Devleti’nin daha önce elinde tuttuğu ticarî avantajları kaybetmesi

6- Azınlıkların Osmanlı Devleti Aleyhindeki Faaliyetleri:
Osmanlı Devleti’nin idaresi altında değişik din ve milliyetlere mensup topluluklar yaşamaktaydı. Bu toplulukların her biri Osmanlı çatısı altında yaşamaktan memnundu.Ancak yakınçağda Avrupalı Devletlerin güçlenmesi ve Osmanlı azınlıkları azınlıkları ile ilgilenmeye başlaması,bu toplulukların her birinin Osmanlı Devleti aleyhinde din ve milliyetçilik unsurları etkin rol oynamıştır. Fransız İhtilâli ile yayılan milliyetçilik fikrinin etkisi ve Rusların kışkırtması ile önce Balkan milletleri bağımsızlık hareketleri izlemiştir. Dolayısıyla azınlıklar Osmanlı Devleti’nin içten çökertilmesinde etkili olmuşlardır.

#4 Misafir_gun.dem_*

Misafir_gun.dem_*
  • Misafirler

Gönderi Tarihi: 05 Kasım 2009 - 16:28

B- DIŞ NEDENLER:

1) Batıdaki Coğrafi Keşifler, Rönesans ve Reform Hareketleri ve Bunların
Osmanlı Devleti üzerindeki Etkileri:
Osmanlı Devleti kuruluşundan kısa bir süre sonra hızla yükselerek, çağının en güçlü devletlerinden biri olmuştur. Dünyanın önemli ticaret yollarını kendi kontrolü altında bulunduran Osmanlı Devleti ekonomik açıdan da güçlüydü. Haçlı Seferleri’nden itibaren Doğu dünyasını ve onun zenginliklerini tanıyan Avrupalılar hep o zenginliklere kavuşmayı düşünmüşler, bunun için de bilimsel araştırmalara yönelmişlerdir. Bilimi kilisenin dar kalıplarından çıkararak, gözlem ve deneye dayandıran Avrupalılar yeni icatlar ortaya koymuşlardır. Bu bağlamda pusulanın bulunması, gemi yapım tekniğinin geliştirilmesine ve açık denizlere kolaylıkla çıkılmasına imkân sağlamıştır. Dünyanın şekli konusunda ortaya atılan doğru bilgiler ispatlanmış, bu bilgilerin ışığı altında çizilen haritalarla Avrupalı denizciler dünyanın başka kıtalarına ulaştırmıştır.Böylece Osmanlı Devleti’nin kontrolü altında olan ticaret yolları kullanılmaz hale gelmiş, bu durum Osmanlı Devleti’nin ekonomik üstünlüğünü yitirmesine yol açmıştır.Bunun yanı sıra Amerika kıtasının keşfedilmesi, buradaki yer altı zenginliklerinin Avrupa’ya aktarılması Osmanlı’nın para düzenini bozmuştur. Avrupalı tüccarların, Osmanlı Devleti’nin ürettiği hammaddeyi daha fazla gümüş para vererek alması, o dönemdeki paranın değer kaybetmesine yol açmıştır. Ülkedeki para bolluğu enflasyonu doğurmuştur.Bu da altın fiyatlarını yükseltmiş, hayatı güçleştirmiş ve sanayiinin gelişmesini engellemiştir.

2- Kapitülasyonlar ve Osmanlı Devleti Üzerindeki Olumsuz Etkileri:
Kapitülasyon; yabancı bir devlet uyruğunun oturduğu ve iş yaptığı ülkede, o ülkenin vatandaşlarına tanınmayan bazı ayrıcalıklardan yararlanmasıdır. Bu ayrıcalıklar ticarî, ekonomik, kültürel v.b. olabilir Osmanlı Devleti’nin, Fransızlar’a verdiği kapitülasyonlar ticarî nitelik taşımaktadır. Buna göre Osmanlı Devleti ile ticaret yapacak olan Fransız tüccarları on yıl vergi vermeyecekler, malların değeri üzerinden %3 gümrük alınacak, Fransızlar arasında çıkacak ticarî anlaşmazlığa, anlaşmazlığın çıktığı yerdeki Fransız Konsolosu bakacak, taraflardan biri Türk ise sorunu Osmanlı Kadısı, Fransız Elçisi’nin bir görevlisinin gözetiminde çözecekti.

Kanunî’nin ölümünden sonra bu ayrıcalıklar yenilenmiş, ayrıca vergi muafiyeti süresiz olarak uzatılmıştır.Fransa’ya tanınan bu ayrıcalıklardan zamanla bütün Avrupa devletleri yararlanmışlardır.

Avrupa’da teknolojik gelişim hızla ilerleyip, Sanayi İnkılâbı yapılarak, üretim maliyeti düşürülmüş, fabrikasyon üretime geçilerek, mal miktarı çoğaltılmıştır. Bu gelişme Batılılar için, ucuz hammaddesi, kalabalık nüfusu, kapitülasyonların kendilerine sağladığı düşük gümrük gelirleriyle Osmanlı Devleti’ni cazip bir pazar haline getirmiştir. Avrupa’da fabrikalarda üretilen mallar, Osmanlı pazarına sürülünce, korumasız, zayıf Osmanlı Sanayii bunlarla rekabet edememiş ve büyük darbe yemiştir.

Osmanlı devlet adamlarının, kapitülasyonların zararlarını örtmek için, sanayii koruyucu önlem almak amacıyla gümrük vergilerini artırma istekleri, büyük tepkilere yol açmıştır. Kapitülasyonlardan kurtulmak isteyen Osmanlı Devleti’nin bu yoldaki çabaları sonuç vermemiştir. Öyle ki, Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti’nin yanında yer alan Almanya ve Avusturya-Macaristan kapitülasyonların kaldırılmasına, diğer devletlerden daha fazla tepki göstermişlerdir. Türkiye ancak Lozan’da kapitülasyonlardan kurtulabilmeyi başarmış ve Türk Sanayiini korumayı gerçekleştirmiştir.

3- Sanayi İnkılâbı ve Osmanlı Devleti Üzerindeki Etkileri:
Sanayi İnkılâbı, buhar gücünün bulunması, bu gücün üretimde kullanılmaya başlanması sonucunda ortaya çıkan üretimin basit el aletleri ile pahalıya ve yavaş yapılması uygulamasının terk edilmesi, üretimin fabrikalarda hızlı ve ucuza gerçekleştirilmesi olayıdır. Yani Sanayi İnkılâbı, üretimde basit el aletlerinin yerini, makinenin almasıdır. Sanayi İnkılâbı,Globalleşme denilen, pazarları ve üretimi dünya boyutuna taşıyan ekonomik dönüşümün de başlangıcını teşkil etmektedir.

Sanayi İnkılâbı, küçük sermayeden büyük sermayeye, yani kapitalizme geçilmesini sağlamış, küçük sanayi kuruluşlarının yıkılması, ucuz ve bol üretimi dünya ticaret dengesini değiştirmiştir. Sanayi İnkılâbı ile birlikte Avrupa’da hammadde ve pazar problemi yaşanmıştır. Bu problem, Batılı ülkeleri hem millî sınırları içinde, hem de sömürgelerinde koruyucu tedbirle almaya ve yeni pazarlar bulmaya zorlamıştır.Kalabalık nüfusu, yer altı ve yerüstü zenginlikleriyle Osmanlı Devleti bu açıdan Batılılar için önemli bir pazar niteliği taşımıştır. Osmanlı Devleti’nin Sanayi İnkılâbı’ndan olumsuz yönde etkilenmemek için alması gereken önlem, yüksek gümrük uygulayarak Avrupa mallarına karşı yerli sanayiini korumak ve sanayiini çağdaş teknolojiyle güçlendirerek, Batı malları ile rekabet edebilecek duruma getirmekti. Ancak bunların hiçbiri yapılmadığı için Osmanlı Devleti, Sanayi İnkılâbı’ndan olumsuz yönde etkilenmiştir.

Mal üretimini çoğaltarak, artık kapitülasyonların tanıdığı ayrıcalıkları da yeterli görmeyen Batılılar, Osmanlı Devleti’nin uyguladığı ticaret yasaklarından, tekel uygulamalarından şikâyetçi olmaya başlamışlardır. İngilizler, Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın çıkarttığı isyan ortamından faydalanarak, 1838 Ticaret Antlaşması ile bu şikâyetlerden kurtulma imkanını elde etmiş, bunu diğer büyük Batılı devletler izlemiş ve ülke adeta bir yarı sömürge ağı içine düşmüştür. Avrupa malı ucuz ve bol miktarda Osmanlı pazarına girerken, Osmanlı ülkesindeki hammadde daha ucuza yurt dışına çıkarılmış, bu da yerli sanayinin gelişmesini engellemiştir.

Osmanlı Devleti’nin savaşlar yüzünden mali durumunun bozulması ve izlediği yanlış ekonomik politika, O’nu Batılı devletlerden borç almaya zorlamıştır. Alınan borçlar yerinde kullanılmadığı için, Devlet, bu paraların faizlerini bile ödeyememiş ve iflâs ettiğini açıklamıştır. Batılıların, Osmanlı Devleti’nden alacaklarını tahsil etmek gayesiyle 1881’de kurulan Düyûn-u Umûmiye Teşkilâtı, devletin gelirlerinin önemli bir bölümüne el koymuştur. Bu da Osmanlı Devleti’nin malî bağımsızlığını yitirmesine neden olmuştur. Osmanlı Devleti’nin bu şekilde borçlanması yabancı müteşebbise yaramış, Türk girişimciler ya tamamen ortadan silinmiş, ya da yabancılarla anlaşarak çalışmalarına devam etmek zorunda kalmışlardır. Bunun sonucunda; demiryolu, limanlar, elektrik, havagazı, su ve maden ocakları hep Avrupalı işletmeciler tarafından işletilmiştir. Amacı kâr etmek olan bu şirketler, millî kaynakları rasyonel olmayan bir şekilde kullanarak zenginleşirken, ülke kaynaklarını kurutmuşlardır.

4- Fransız İnkılâbı’nın Osmanlı Devleti Üzerindeki Etkileri:
Fransız İhtilâli birden ortaya çıkmış bir olay değildir. Fransız İhtilâli’ne yol açan gelişmeleri Orta Çağın karanlıklarında aramak lazımdır. Orta Çağ Avrupası’nda insanların düşünce yapısına dinin katı kuralları egemendi (Skolastik Düşünce Sistemi). Avrupalı, Rönesans ile kiliseyi kendi kabuğuna çekilmeye mecbur ederek, bilimde, teknikte, kültürde ve güzel sanatların her dalında hür düşünmek imkânı elde etmiştir. Ancak Rönesans ve Reforma rağmen, Avrupa insanı hâlâ siyasî hürriyetini yakalayamamıştır. Avrupa’da, insanların siyasî haklarını elde edebilme yönetime katılabilme, kendilerini yönetecek olan kişileri belirleyebilme arayışları sınıf mücadelelerinin yaşandığı ve halkının çok kötü yönetildiği Fransa’da başarıya ulaşmış ve Fransız İhtilâli ile Fransız insanı kralın mutlak otoritesini kırmış, temel hak ve hürriyetlerini elde etmiştir.

Fransız İnkılâbı ile ortaya çıkan fikir akımlarından biri olan liberalizm; tüm insanların eşit olması gereğiyle, her insanın anayasal çerçevedeki temel hak ve hürriyetlerine sahip olması icap ettiği anlayışını benimser ve kralın yetkilerinin daraltılmasını, vatandaşların da yönetime katılmaları anlayışını kabul eder. Liberalizm, ekonomide de benimsenmiştir.

Fransız İnkılâbı ile ortaya çıkan ikinci fikir akımı ise Liberalizmin (Kişi Hürriyeti), milletlere uyarlanmış şekli olan, bir devletin egemenliği altında yaşayan millet veya milletlerin hür ve bağımsız olması gerektiği anlayışını savunan Nasyonalizm (Millî bağımsızlık veya Milliyetçiliktir)’dir.

Böylece Fransız İhtilâli sonucunda ortaya çıkan Liberalizm ve Nasyonalizm anlayışı ile baskıcı, eşitliğe dayanmayan devlet anlayışı Fransa’da kuvvet yoluyla yıkılmıştır. Fransa’da mutlakıyetin sonunu getiren bu gelişme, Avrupalı mutlak kralları korkutmuştur. Fransız Kralı’nın başına gelenleri yaşamak tahtını iktidarını kaybetmek istemeyen Batılı krallar, İhtilâl Fransa’sına savaş ilân ederek Fransa Kralı’nın başını yiyen bu fikir hareketlerini Fransa’da etkisiz hale getirme yoluna gitmişlerdir. Ancak, cephelerde Avrupalı askerlerin, Fransız askerlerinden eşitlik, özgürlük gibi kavramları duymaları, olayı tersine çevirmiştir. Avrupalılar, krallarına yönelerek, Fransızlar’ın sahip oldukları hak ve özgürlükleri onlardan talep etmeye başlayınca, 1815’de, Fransa ile savaşa son verilmiş Avusturya Başkanı Meternick’in öncülüğünde toplatılan Viyana Konferansı’nda, Avrupa’da filizlenmeye başlayan eşitlik, özgürlük fikirlerine karşı ortak ve etkili mücadele kararı alınmıştır. Avrupa’da kralların iktidarlarını koruyabilmek için halka karşı şiddet kullanmaya yönelmeleri yıllar boyu sürecek iç savaşlara yol açmıştır.1818-1848 yılları arasında çıkan ayaklanmalar sonucunda Avrupalı halk, kralların otoritesini yenmiş ve Avrupa’nın diğer ülkelerinde de mutlakıyetçi devlet yapısı terkedilmiştir.

Böylece Fransız İnkılâbı önce Fransa’nın sonra Avrupa’nın daha sonra da tüm dünyanın siyasî, hukukî ve toplumsal yapısını değiştirecek bir düzenin temellerini atmıştır. Bu düzenin dayanakları; her vatandaşın özgür olduğu, yasalar karşısında eşit haklara sahip bulunduğu, milletin kendi kendisini yönetmesi (yani demokratik bir düzen), bu düzenin temel yapısını belirleyen anayasaların yapılması, devletin lâikleştirilmesi ve milliyetçi bir niteliğe büründürülmesidir.

Fransız İhtilâli sonucunda ortaya çıkan Nasyonalizm (Milliyetçilik) kavramı, çok milletli devletlerin parçalanmalarına yol açmıştır. Nasyonalizmden en çok etkilenen devletlerden biri de Osmanlı Devletidir. Fransız İhtilâli’nin getirdiği milliyetçilik anlayışı Osmanlı topraklarında yaşayan azınlıkları harekete geçirmiş, Osmanlı Devletini çökertmek isteyen dış güçlerin kışkırtmaları sonucu Sırplar, Rumlar, Bulgarlar, Romenler ayaklanmışlardır. Bu ayaklanmaları bastırmak Osmanlı Devleti’ni ekonomik yönden sarstığı gibi, siyasî açıdan da büyük devletlerin Osmanlıların iç işlerine karışmalarına yol açmıştır.Bu milletlerin önce özerklik, daha sonra da bağımsızlıklarını kazanmaları, Osmanlı Devleti’nin giderek küçülmesine neden olmuştur.

Fransız İnkılâbı’nın Osmanlı Devleti üzerindeki bu olumsuz etkisine karşın, bu olay Türk İnkılâbı düşüncesinin doğmasında etkin rol oynamıştır. Fransız İnkılâbı sonucunda azınlıkların milliyetçilik anlayışını benimsemeleri, Türkler’e de örnek teşkil etmiş, Türkçülük yani milliyetçilik anlayışı doğmuştur. Demokrasi, anayasa, özgürlük gibi kavramları Türk aydını da tanımış, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucuları bu kavramların etkisi altında yetişmiş ve Millî Mücadele’yi başarıyla sonuçlandırarak, çağdaş Türk Devleti’ni kurmuşlardır.

#5 Misafir_gun.dem_*

Misafir_gun.dem_*
  • Misafirler

Gönderi Tarihi: 05 Kasım 2009 - 16:33

XIX. yüzyılda Osmanlı Devleti’nde Yenilik Hareketleri

XVIII. yüzyılın sonlarına kadar Osmanlı Devleti’nde planlı ve programlı bir ıslahat hareketinden söz etmek mümkün değildir. Devletin kötüye giden durumu karşısında, bu gidişatı durdurmak için alınması gereken tedbirler hakkında bazı raporlar hazırlanmış, ancak bu teşebbüsler bilinçli bir kadroya dayanmadığı ve kişilere bağlı kaldığı için başarılı olamamıştır.

Karlofça Yenilgisi ile birlikte Osmanlı yöneticilerinin ve aydınlarının Batı’ya bakış açısı değişmiştir. O döneme kadar kendilerini Batı’dan üstün gören Osmanlılar, artık Batı’nın üstünlüğünü kabul etmiş ve Osmanlı Devleti’nde Batı tarzında yenilikler yapılmasını zorunlu görmüşlerdir.

Osmanlı yöneticileri bir yandan çeşitli nedenlerle Avrupa’dan kaçıp, Osmanlı Devleti’ne sığınan aydınların görüşlerinden yaralanmaya çalışmış, bir yandan da Avrupa’nın çeşitli ülkelerine elçilik heyetleri göndererek, o ülkeleri yakından tanımaya çalışmışlardır. Nitekim bunun sonucu olarak 1727’de ilk türk matbaası kurulmuştur. 1773’de çağdaş bilgilerle donatılmış denizciler yetiştirmek üzere Mühendishane-i Bahr-i Hümayun adı altında bir okul açmıştır. Avrupa’dan Osmanlı Devletine çeşitli yollarla gelip devlet hizmetine girenlerin yardımıyla açılan askeri okullardan yetişen kişilerin gayretleri sonucu, Osmanlı Devleti’nde batılı anlamda ıslahat hareketleri başlamıştır. Ancak III. Selim dönemine kadar önemli bir gelişme gösterilmemiştir.

- III. Selim Dönemi Islahatları -

III. Selim tahta çıktıktan sonra (1789-1807), devletin kötü gidişatını durdurmak için alınması gereken tedbirleri belirlemek üzere, ülkenin ileri gelen devlet adamlarından oluşan bir danışma meclisi (Meşveret Meclisi) toplamıştır. III. Selim, bu meclisin hazırladığı raporlar doğrultusunda Nizam-ı Cedid adı verilen yenilikleri yapmak amacıyla bir dizi ferman yayınlamıştır. 1793’de Yeniçeri ocağının yanı sıra Nizam-ı Cedid adıyla Avrupa tarzında bir askeri ocak kurulmuştur. Bu ocağın subay ihtiyacını karşılamak içinde 1794’de Mühendishane-i Berri Hümayun adlı bir okul açılmıştır.

III. Selim döneminde Avrupa başkentlerinde (Paris, Londra, Berlin, Viyana) daimi elçilikler açılmıştır. Batı dillerinde yazılmış önemli eserler Türkçeye çevrilerek, Batı düşüncesinin ülkeye girmesine hız verilmiştir. Ancak yeniliklere karşı olanların Kabakçı Mustafa’nın önderliğinde çıkarttıkları isyan sonucuyla III. Selim tahtan indirilmiş, böylece ilk ciddi ve geniş boyutlu yenileşme hareketi bu şekilde engellenmiştir. Yeniçeri teşkilatını kaldırmayı, ulemanın nüfuzunu kırmayı, Osmanlı Devletini Avrupa’nın ilim, sanat, ziraat, ticaret ve medeniyette gerçekleştirdiği ilerlemelere ortak etmeyi amaçlayan Nizam-ı Cedid hareketi, III. Selim döneminin kapanmasıyla bu hedefleri tutturamadan sonuçsuz kalmıştır.

- II. Mahmut Dönemi Islahatları –

III. Selim’in izinden giden II. Mahmut (1808 -1839), onun ıslahatlarını canlandırmaya çalışmıştır. II. Mahmut, öncelikle orduyu ele alarak Sekban-ı Cedid adında bir ocak açmıştır, bu gelişme Yeniçeri isyanı ile son bulmuştur. Yeniliklerin önündeki en büyük engelin Yeniçeri Ocağı olduğunu gören II. Mahmut, bu ocağın kaldırılması yönünde çalışarak, 1826’da Yeniçeri Ocağını ortadan kaldırmıştır. Onun yerine Asakir-i Mansure-i Muhammediye adıyla yeni ve modern bir ordu kurmuştur. 1826’da ilk defa Avrupa’ya öğrenci gönderilmiştir. Yabancı uzmanların yardımıyla harbiye ve Tıbbiye gibi yeni askeri okullar açılmıştır. İlköğretim mecburi hale getirilmiştir. Medreselerin dışında Rüştiye mektepleri açılmış, 1831’de Takvim-i Vekayi adıyla ilk resmi gazete yayınlanmaya başlamıştır. Yurtdışına çıkışlarda pasaport uygulamasına yine bu dönemde başlamıştır. Kıyafette yenilikler yapılarak, fes ve pantolon giyilmeye başlanmıştır. II. Mahmut Döneminde Vezir-i Azamın gücü zayıflatılarak, padişahın otoritesi kuvvetlendirilmiştir. Hükümet teşkilatında değişiklikler yapılarak, bakanlıkların kurulmasına başlanmıştır. Bu şekilde II. Mahmur döneminde yapılan yeniliklerle Tanzimat döneminin fikri yapısı oluşturulmuştur.

-Tanzimat Fermanı - ( 3 Kasım 1839 )

Tanzimat dönemi ( 1839 – 1876 ), Osmanlı tarihinde yeni bir devrenin başlangıcıdır. Bu dönem, devletin siyasi, sosyal, askeri ve kültürel alanlarda kötüye gidişini önlemek gayesiyle daha geniş ıslahatların yapıldığı bir devirdir. Yapılması düşünülen düzenlemelerle ilgili ferman hazırlandıktan sonra, Gülhane Parkı’nda halka okunduğu için Gülhane Hat-ı Hümayunu diye de anılır. Bu ferman Mustafa Reşit Paşa tarafından hazırlanmıştır. Tanzimat Fermanı’nda çıkarılacak olan yeni kanunların dayandırılacağı temel ilkeler şunlardır;

1) Müslüman ve Müslüman olmayan bütün halkın can, mal ve namus güvenliğinin sağlanması.
2) Herkesten belli usullere ve kazancına göre vergi alınması.
3) Herkesin kanun önünde eşit tutulması, mahkemelerin açık yapılması ve kimsenin yargılanmadan öldürülmemesi.
4) Herkesin mal, mülk edinmesinin sağlanması, istediğinde bunları satması veya yenisini alması, çocuklarına miras olarak bırakma hakkının bulunması.

Padişah, bu fermana ve ona dayandırılarak yapılacak kanunlara saygı göstereceğine dair yemin etmiştir. Böylece Osmanlı padişahı kendi gücünün de üstünde bir kanun gücünün varlığını tanımak durumunda kalmıştır. Tanzimat Fermanı ile Osmanlı Devletine ilk kez hukukun üstünlüğü anlayışı girmiştir. Bu ferman ile Batılılaşma belirli bir program dâhilinde uygulamaya konulmuş, Batılılaşma sistemleşmiş, eşitlik anlayışı benimsenmiştir. Tanzimat fermanın getirdiği yenilikler başlangıçta hem Müslüman, hem de Müslüman olmayan kesimi memnun etmiş, ancak daha sonra Tanzimat Fermanı’nda yer alan hususların çoğu yerine getirilmemiş ve başlangıçta fermana duyulan hoşgörünün yerini, memnuniyetsizlik almıştır. Tanzimat Fermanı’nın istenilen şekilde uygulanamayışının temel sebepleri şunlardır;

1) Batı’dan alınan yeniliklerin derinliğine anlaşılmamış olması, sadece şeklen benimsenmiş olması.
2) Azınlıklara verilen hakların büyük devletler tarafından istismar edilmesi. Büyük devletlerin, azınlıkların haklarını koruma adı altında fermandaki ilgili maddeye dayanarak, Osmanlı Devleti’nin iç işlerine karışmaları ve bunun, Tanzimat Fermanı’nın uygulanmasını Osmanlı Devleti açısından zorlaştırması.
3) Tazimat Fermanı ile amaçlanan ıslahatları yapacak kadro olmaması.

Bu nedenlerden dolayı, Osmanlı tebaasını dil, din, ırk ayrımı gözetmeksizin Osmanlı vatandaşlığı altında birleştirmeyi hedefleyen Tanzimat Fermanı, Osmanlı Devleti’nin parçalanmasını önleyememiş, devlet içinde de iki başlılığa yol açmıştır.

-Islahat Fermanı- ( 28 Şubat 1856 )

Osmanlı Devleti’nin Kırım Savaşı’ndaki müttefikleri tarafından hazırlanmış olup, Osmanlı Devleti’ne zorla kabul ettirilmiş bir fermandır. Azınlıklara Tanzimat Fermanı ile verilen ayrıcalıkları kabul eden bu fermanla, azınlıklara haklarını iyileştirici bir dizi yenilikler getirmiştir. Islahat Fermanı ile azınlıklara devlet memuriyetine girebilme, askeri ve sivil bütün okullarda okuyabilme, Müslümanlarla Müslüman olmayanların kanunlar önünde eşit sayılması, azınlıkların seçme ve seçilme hakkını kullanabilmeleri ayrıcalığı tanınmıştır.

- I. Meşrutiyet – (23 Aralık 1876 )

Osmanlı Devleti’nde padişahın yetkilerinin ve yönetimin anayasa ( Kanun-i Esasi ) ile belirlendiği dönemdir. Avrupa’yı yakından gören, devletin gidişini beğenmeyen ve yapılan yenilikleri yeterli görmeyen Türk aydınları, Avrupa’da olduğu Osmanlı Devleti’nde de halkın devlet işlerini denetleyebileceği Meşrutiyet idaresine geçilmesi kanaatinde idiler. Bu görüşü benimseyenlerin başında Namık Kemal ve Ziya Paşa geliyordu. Bu iki Türk aydının başını çektiği gruba Genç Osmanlılar ( Jön Türkler ) deniliyordu. Genç Osmanlılar, Meşrutiyet ilan edilir, Mebuslar Meclisine Müslüman olmayan halkın temsilcileri de katılırsa, Müslümanlarla aralarındaki ayrılığın giderilebileceğini ve bir Osmanlı devleti oluşacağına inanıyorlardı. Böylece Avrupa devletlerinin Osmanlı Devleti’nin iç işlerine karışması önlenmiş olacaktı. Genç Osmanlılarının düşüncelerini Mithat Paşa gibi ileri gelen bazı devlet adamları da benimsiyorlardı. Yalnız Meşrutiyet yönetiminin kurulabilmesi için, bu idare tarzını benimseyen Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesi gerekiyordu. Neticede Mithat Paşa, Hüseyin Avni Paşa, Sadrazam Mehmet Rüştü Paşa Abdülaziz’i tahttan indirerek, yerine V. Murat’ı geçirdiler. Akli dengesi bozuk olan V. Murat Tahtta sadece üç ay kalabilmiştir. Yerine Meşrutiyeti ilan edeceğine söz veren II. Abdülhamit tahta çıkarılmıştır.

Abdülhamit’in Sadrazam olarak atadığı Mithat Paşa’nın başkanlığında bir kurul tarafından anayasa ( Kanun-i Esasi ) hazırlanmıştır. Bu anayasa Abdülhamit’in bazı düzeltmelerinden sonra 23 Aralık 1876’da törenle halk önünde ilan edilmiştir. Böylece Osmanlı Devleti’nde Meşrutiyet idaresi yürürlüğe girmiştir. Üyelerini halkın seçtiği Meclis-i Mebusan ile Padişahın atadığı kişilerden oluşan Ayan Meclisi toplanmıştır. Bu iki meclis bir araya gelerek Genel Meclisi oluşturmaktadır. Bu ilk anayasa ile Padişaha bakanlar kurulunu atama, görevden alma, dış ülkelerle antlaşma yapabilme, savaş ilan edebilme, meclisi açma ve kapama yetkisi verilmiştir. Başkanlığını Sadrazamın yaptığı Bakanlar Kurulu, devlet işlerini yürütmekle görevlidir. Bu kurulun aldığı kararlar padişahın onayı ile yürürlüğe girebilecektir. Kanun teklifi yetkisi bakanlar kuruluna, yasama görevi Mebuslar Meclisi ile Ayan Meclisine verilmiştir. İki mecliste kabul edilen kanunlar, padişahın onayından sonra kabul edilmiş olacaktır.

Bütün Osmanlı halkının kanunlar önünde eşit olduğu Meşrutiyetin ilanı ile kabul edilmiş, herkese şahsi mesken, eğitim, yayın, ortaklık kurma hürriyeti tanınmıştır. Kimseden kanunsuz para alınmayacağı, vergilerin herkesin gelirine göre alınacağı ve angaryanın yasak olduğu belirtilmiştir.

1877-78 Osmanlı Rus Savaşı’nın Osmanlı Devleti’nin yenilgisiyle sonuçlanması, Meclis-i Mebusan’ın bu başarısızlığı padişaha ve bakanlar kuruluna fatura etmeye kalkışması, II. Abdülhamit’i anayasal yetkisini kullanarak Mebuslar Meclisini kapatmaya yöneltmiş, böylece I. Meşrutiyet idaresi de sona erdirilmiştir.

-II. Meşrutiyet- ( 23 Temmuz 1908 )

Osmanlı Devleti’nde padişahın yetkilerinin ve yönetiminin anayasa ile ikinci kez düzenlendiği dönemdir. II. Abdülhamit’in I. Meşrutiyet’in sona erdirilmesinden itibaren uyguladığı baskı politikasına rağmen, devlet içinde bazı gizli siyasi faaliyetler devam etmiş ve cemiyetler kurulmuştur. Bu cemiyetleri kuranlar, devletin kurtuluşu için değişik fikirlere sahip olduklarından aralarında bir birlik yoktur.

Aydınların bir bölümü, Osmanlı Devleti’nin çöküntüye uğramasının önlenmesi için yeniden Meşrutiyetin ilan edilmesi ve anayasal düzene geçilmesi görüşündedirler. Bir kısım aydında, güçlü olabilmek için dünyadaki bütün Müslümanları birleştirecek bir İslam birliğinin oluşturulmasından yanadır. Bir başka grup aydın da, dünyadaki bütün Türklerin bir yönetim altında birleştirilmesi düşüncesini taşımaktadırlar.

Böylece farklı düşüncelerin benimsendiği bir ortamda Meşrutiyet idaresine taraftar olan aydınlar, İttihat ve Terakki adı altında gizli bir dernek kurmuşlardır. Bu derneğe üye olanların amacı, II. Abdülhamit’e meşrutiyet yönetimini zorla kabul ettirmektir. İngiltere ve Rusya’nın Reval şehrinde yaptıkları gizli görüşmelerde, Makedonya’nın Osmanlı Devleti’nden ayrılması konusunda fikir birliğine vardıklarını öğrenen İttihat ve Terakki yönetimi hemen harekete geçmeye karar vermiştir. Cemiyete bağlı 3. Ordu subayları arasında amaç birliği sağlanmış, Niyazi Bey ve Eyüp Sabri Bey Manastır bölgesinde; Enver Bey Selanik yakınlarında birlikleriyle dağa çıkarak ayaklanmışlardır. Cemiyet, Selanik’te, Manastır’da ve diğer Rumeli şehirlerinde hürriyetin ilanına karar vermiştir. Ayaklanmanın genişlemesinden korkan II. Abdülhamit, II. Meşrutiyeti ilan ederek, Kanun-i Esasi’yi yeniden yürürlüğe koymuştur. Ardından da seçimler yapılarak, Mebusan Meclisi açılmıştır. II. Meşrutiyetle birlikte 1876 anayasası üzerinde 1909’da yapılan değişiklikle padişahın yetkileri sınırlandırılmıştır. Yeni düzenlemeye göre Padişah sadrazamı atayacak, bakanları sadrazam belirleyecek ve padişahın onayına sunacaktır. Bakanlar kurulu yasama meclislerine karşı sorumlu kılınmıştır. Her iki meclise de kanun teklif etme yetkisi tanınmıştır. Padişahın kanunları veto etme yetkisi sınırlandırılmıştır. Basına sansür konulmayacağı belirtilmiştir. Ancak bu anayasa iç karışıklıklar, savaşlar, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin tutumu yüzünden gerektiği biçimde uygulanamamıştır. Özellikle İttihat ve Terakki’nin bir yıl sonra Abdülhamit’i 31 mart ayaklanması sonucunda tahtan indirterek, onun sahip olduğu hak ve yetkileri kendi üzerlerine almaları yüzünden II. Meşrutiyet de beklenen faydayı sağlamamıştır. II. Meşrutiyet devletin çöküşünü önleyemediği gibi, II. Meşrutiyet yıllarında Bulgaristan’ın bağımsızlığını ilan etmesi, Yunanistan’ın Girit’i ele geçirmesi, Avusturya-Macaristan’ın Bosna-Herseği topraklarına katması gibi olaylar yüzünden devlet büyük kan kaybına uğramıştır.

#6 Misafir_gun.dem_*

Misafir_gun.dem_*
  • Misafirler

Gönderi Tarihi: 05 Kasım 2009 - 16:34

OSMANLI DEVLETİ’NİN SON DÖNEMİ’NDE, DEVLETİ KURTARMAYA
YÖNELİK MEŞRUTİYET DÖNEMİ FİKİR HAREKETLERİ:

1- Osmanlıcılık:
Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan, Tanzimat Dönemi’ne kadar ülkede devlete adını veren Osman Bey’in hanedanına dayanan bir “Osmanlılık” fikri vardır.

Osmanlı Devleti’nde 1789 Fransız İnkılâbı’nın etkisiyle milliyetçilik fikrinin yayılmaya başlaması, Osmanlı topraklarında en fazla refah içinde yaşayan kesim olan gayri-müslimlerin kendi devletlerini kurmaya başlamaları, Osmanlı Devleti’ni ciddi bir bunalıma itmiştir. Batının gücüne karşı koyamayacaklarını anlayan Osmanlı yöneticileri, ona karşı çıkmak yerine, onun sempatisini kazanarak, yardımını elde etmeyi tercih etmişlerdir. Bu anlayışın etkisiyle II. Mahmut döneminde Osmanlı Devleti’nde batı anlayışına uygun ıslahatlar yapılmıştır. Böylece Osmanlı Devleti’nde bu yenilikler sonucunda batıyı yakından tanıyan, yabancı dil bilen bir yeni genç nesil yetişmiştir. Osmanlıcılık fikri işte bu genç neslin ürünüdür. Genç Osmanlılar adı altında örgütlenen bu genç kadro, Osmanlı tabakasına eşit haklar tanınması, bu hakların yasalarla güvence altına alınması, Meşrutiyet yönetimine geçilmesi görüşündedir. Osmanlıcılık fikrini savunan Genç Osmanlılar’a göre; Osmanlı Devleti’nin kurtuluşu, ancak Osmanlı sınırları içerisinde yaşayan tüm insanlar arasında dil, din, ırk, mezhep farkı gözetmeksizin herkesin Osmanlı vatandaşı olduğunu kabul etmekle sağlanabilecektir.

Genç Osmanlılar, II. Abdülhamit’e Meşrutiyeti kabul ettirerek, Osmanlıcılık fikrini uygulamaya koymuşlarsa da, ülkedeki milliyet isyanlarının durmaması, bu isyanların gelişimine paralel olarak Osmanlıcılık fikrinin de önemini kaybetmesine yol açmıştır.

2- İslâmcılık:
Ülkede İslâmiyet’e ve dünyanın dört bir yanındaki Müslümanlara önem veren ve tüm Müslümanlar arasında bir birliğin sağlanmasını gerçekleştirmeye çalışan, devletin sosyal bağlarını din birliğinde arayan bir akımdır. İslâmcılık fikir akımının öncüsü II. Abdülhamit olup, onun saltanatı süresince, iç idare ve dış siyasette bu fikir akımının gelişme göstermesine çalışılmıştır. İslâmcılık fikir akımının ortaya çıkmasında, Osmanlı topraklarında yaşayan Müslümanlarla, gayrı-müslimlerin ilişkilerinin bozulması, 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Balkanlar’da çok sayıda Müslüman’ın işkence görerek ölmesi, pek çoğunun malını, mülkünü, terk ederek Anadolu’ya kaçmak zorunda kalması, Avrupa’nın Osmanlı topraklarında yaşayan gayrı-müslimler’in lehine olacak gelişmeler için, Osmanlı Devleti’nin iç işlerine karışmaları, Müslümanların yaşadıkları toprakların Hıristiyanlar tarafından işgal edilmesi gibi etkenler rol oynamıştır.

II. Abdülhamit’in, İslâmcılığı devletin temel prensibi haline getirmeye çalışmakla dış politikada ulaşmak istediği biri yakın, diğeri uzak iki amacı vardır. Yakın amaç; Osmanlı Devleti’nin varlığını korumak. Uzak amaç ise; Hilâfet etrafında, Dünya İslâm Birliği’ni kurmaktır. Ancak İslâmcılık da milliyet hareketleri karşısında başarılı olamamıştır.

3- Türkçülük:
Türkçülük, II. Abdülhamit döneminde bir fikir hareketi olarak gelişmiştir. Osmanlıcılık veya İslâmcılık gibi bir idare ve siyaset sistemi haline getirilmesi düşünülmemiştir. Bu sebeple Türkçülük hareketi bir siyasî partinin veya belirli bir grubun malı değildir. Az sayıda aydının üzerinde kafa yorduğu bir akımdır. Bu aydınlar içinde siyasete girmemiş tarafsızlar bulunduğu gibi, İslâmcılık veya Osmanlıcılık fikirlerini benimseyenler de vardır. Türkçülük fikir hareketinin doğmasına yol açan etkenleri şu şekilde sıralamak mümkündür:
a) Batılı devletlerin teşvikiyle milliyetçilik hareketinin Osmanlı topraklarında yaşayan Hristiyan tebaa arasında yayılması ve bunun sonucunda isyanların çıkması.
B- Türk olmayan Müslüman toplulukların yine batılı devletlerin propagandaları sonucunda Osmanlı Devleti’nden ayrılmaya başlamaları.
c) Büyük Hristiyan eyaletlerin müstakil veya muhtar bir statüye kavuşması sonucunda, bu eyaletlerde yaşayan Müslümanların Anadolu’ya göç etmek zorunda kalması ve bu insanların karşı karşıya kaldıkları felaketin uyandırdığı tepki.
d) Avrupa’nın Türkler üzerindeki baskısı ve aleyhte propagandaları.
e) Yabancı dil öğrenen ve Avrupa’ya giden Türk aydınlarının, Avrupalıların Türkler hakkındaki çalışmalarından haberdar olmaları ve bunun onların vicdanında uyandırdığı rahatsızlık.

Bir kültür hareketi olarak başlayan Türkçülük akımı, daha sonra giderek bir siyasî cereyan haline gelmiştir. Osmanlıcılık ve İslâmcılık fikir akımlarının Osmanlı Devleti’nin sorunlarını çözmede yeterli olmayacağını düşünen Türkçülük akımı, devletin kurtuluşunu ırk esasına dayalı Türk Milleyetçiliği’nin geliştirilmesinde görmüştür. Türkçülük akımını benimseyenlere göre devlet; ancak dili, dini, soyu ve ülküsü bir olan topluma dayanarak ayakta durur. Bunun için de Osmanlı toprakları üzerinde yaşayan Türklerin millî bilince ulaştırılması gerekir. Türkçülük akımına ilmi bir boyut kazandıran Ziya Gökalp’e göre; Osmanlı Devleti’nin güçlenmesi yeniden yapılanmasına ve hayat tarzına bağlıdır. Bu üç esas üzerinde gerçekleşir. Bunlardan birincisi Türkçü olmaktır. (Dilde, güzel sanatlarda, ahlakta ve hukukta Türk kültürünü devam ettirmek.) İkincisi İslâm ümmetinden olmaktır. Üçüncüsü ise Batı uygarlığını benimsemektir. Yani bilimde, teknikte tam bir Batı kafasına sahip olmaktır. Gökalp görüldüğü üzere kültürle, medeniyeti birbirinden ayırmış, kültürde Türk kalmayı savunmuştur.

İttihat ve Terakkiciler, Türkçülük akımını genişleterek, Asya’da yaşayan tüm Türkleri Osmanlı Padişahı’nın yönetimi altında birleştirmeyi amaçlayan Pantürkizm (Turancılık) görüşüne kaymışlardır. Almanlar’ın propagandası ile İttihatçılar, bu projeyi gerçekleştirmek gayesiyle devleti Birinci Dünya Savaşı’na sokmuşlarsa da, savaşın gidişatı buna imkân vermemiştir. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Atatürk tarafından daha gerçekçi temellere oturan Anadolu Türkçülüğü savunulmaya başlanmış, Millî Mücadele bu temele dayandırılmıştır.

4-Batıcılık:
Bu fikir akımları sonunda, Batı’da ortaya çıkan fikir ve sistemleri aynen benimseyen Türk aydınlarının savunduğu Batıcılık akımı, ortaya çıkmıştır. Batıcılar kendi aralarında birlik oluşturamamışlardır. Öncülüğünü Celal Nuri’nin çektiği bir grup batıcı, Batının sadece teknolojisinin alınması, kültürünün alınmaması tezini savunmuştur. Öncülüğünü Abdullah Cevdet’in çektiği grup ise Batı medeniyetinin tek bir medeniyet olduğunu kabul etmekte, bu medeniyetin olduğu gibi alınmasını savunmaktadır. Bu akım küçük bir çevre ile sınırlı kalmış, fazla taraftar bulamamıştır.

OSMANLI DEVLETİ’NİN JEOPOLİTİK KONUMU VE KARŞILAŞILAN
TEHDİTLER:
A- Osmanlı Devleti’nin Jeopolitik Konumu:
Jeopolitik; (Jeo=Yer; Politik=Siyasi) ekonomik, coğrafî, siyasî, kültürel vb. unsurların bir ülkenin dış politikasına etkisini inceleyen bilim dalıdır. Günümüzde olduğu gibi geçmişte de Anadolu, dünya güç dengelerini etkileyecek sürekli çıkar çatışmalarının odak noktasını oluşturmuştur. Çünkü Anadolu, Avrupa-Asya-Afrika kıtalarını kontrol altında tutabilecek önemli bir noktada bulunmaktadır. Türkiye, dünya üzerindeki konumu dolayısıyla Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarının düğüm noktası olarak nitelendirilen Akdeniz ve Ortadoğu’nun Doğu-Batı ve Kuzey-Güney ekseni üzerinde bir köprü özelliğine sahiptir. Yine Türkiye konumu nedeniyle farklı özelliklere sahip Avrupa, Asya ve Afrika ülkelerinin fizikî, sosyal ve ekonomik mihverleri üzerinde çakışmakta, başka bir ifade ile mihverler Türkiye’den geçmektedir. Ayrıca Türkiye’nin tüm kara, deniz ve hava sahası; Avrupa ve Asya’dan; Ortadoğu, Basra Körfezi ve Afrika’ya stratejik düzeyde kuvvet intikali için lüzumludur.

Tüm bu özellikleri Anadolu’ya dünya güç merkezleri için mutlak kontrol edilmesi ve elde bulundurulması gerekli bir hedef olma niteliği kazandırmaktadır. Ayrıca bu bölgenin boğazlara sahip olması dolayısıyla Doğu Akdeniz ve Basra Körfezi’ne hükmetmede büyük bir avantaja sahip olması imkânını yaratmaktadır ki, bu da bu topraklarda kurulu olan devletin stratejik önemini artırmaktadır. Günümüzde Türkiye’nin geçmişte de Osmanlı Devleti’nin jeopolitik, jeostratejik değeri işte bu hassas coğrafî konumu nedeniyledir. Günümüzde Türkiye’nin jeopolitik ve jeostratejik değeri artarak devam etmektedir. Yeni dünya düzenini oluşturmaya çalışan büyük güçlerin Balkanlar, Kafkaslar, Ortadoğu ve Orta Asya’da söz sahibi olabilmek için Türkiye’ye büyük önem vermeleri bunun göstergesidir.

B- Osmanlı Devleti’nin Karşılaştığı Tehditler ve Büyük Devletlerin Osmanlı
Devleti Üzerindeki Emelleri:
Yakın Çağda Osmanlı siyasî literatürüne Düvel-i Muazzama olarak geçen büyük devletler; İngiltere, Rusya, Fransa, Almanya, ABD, İtalya ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’dur. Bu devletlerin Osmanlı toprakları üzerindeki emelleri şöyledir:

1- İngiltere’nin Osmanlı Devleti Üzerindeki Emelleri:
Türkler’in İngilizlerle ilk karşılaşmaları Haçlı Seferleri ile başlar. İngilizler, Osmanlı Devleti’ne karşı düzenlenen ve Haçlı Seferi özelliği taşıyan Niğbolu Savaşı (1396)’na da katılmışlardır. Görüldüğü gibi Türk-İngiliz ilişkileri düşmanca başlamıştır. Bu düşmanlığın sebebi, büyük ölçüde din farklılığıdır. 1453’te İstanbul’un Türkler tarafından fethi üzerine, Papa’nın çağrısı ile İngilizler, Türklerle olan ticarî ilişkilerini kesmişlerdir. 16. y. yılın ortalarında İngiliz-İspanyol rekabeti, İngilizler’i Türklerle yakınlaştırmış ve İngilizler 17. y. yıl boyunca İspanya-Fransa ve Portekiz ile olan sömürgecilik rekabeti ve Türkiye’deki kârlı ticaret sebebiyle Osmanlı Devleti ile iyi ilişkiler kurmaya özen göstermiştir. Bu iyi ilişkiler 18. y. yılın sonuna değin devam etmiştir. 19. y. yılda ise İngiltere’nin, Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünü savunan bir politika izlemesi Hindistan meselesi ile ilgilidir. İngiltere ancak kendi etkisi altındaki bir Osmanlı Devleti sayesinde, en önemli sömürgesi olan Hindistan’a uzanan yolları güven altında tutabilirdi. Fransa’nın 1798’de Mısır’a saldırması, Rusya’nın boğazlara hakim olma arzusu İngilizleri, Hindistan’a giden ve Osmanlı egemenliğinde olan yolları, bu güçlü devletlere kaptırmaktansa, kendisinin yardımıyla güçlenecek bir Osmanlı Devleti’nde bırakmaya zorlamıştır. Osmanlı Devleti’ni, yardımlarıyla Rusya’ya ve Fransa’ya karşı ayakta tutmaya çalışan İngilizler, bunun karşılığı olarak da Osmanlı Devleti’ni bir açık pazar olarak kullanmışlardır. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nı Osmanlı Devleti’nin kaybetmesi, İngilizleri Osmanlı Devleti’ne yönelik politikalarını tekrar gözden geçirmeye zorlamıştır. Osmanlı Devleti’nin bir türlü güçlenemediğini, kendi bağımsızlığını koruyamayacak kadar zayıfladığını düşünen İngilizler, Osmanlı Devleti’ne verdiği desteği çekerek, onu yıkma politikalarını uygulamaya koymuşlardır. İngilizler’in bu yeni politikalarını uyguladıklarının iki önemli kanıtı vardır: 1) İngilizler’in 1878’de Kıbrıs’a asker çıkarmaları ve Mısır’ı işgal etmeleri. 2) Doğu Anadolu’da bir Ermeni Devleti’nin kurulmasına öncülük etmeleri.

2- Rusya’nın Osmanlı Devleti Üzerindeki Emelleri:
Çar I. Petro ile Rusya dış siyasetinde ilk denizlere açılma politikasını uygulamaya koyulmuştur. Boğazlardan geçerek, sıcak denizlere inmeyi ve Rusya’yı denizlere hakim bir ülke konumuna getirmeyi hedefleyen Çarlık Yönetimi, 18. y. yıldan itibaren Osmanlı Devleti aleyhinde bir büyüme ve gelişme göstermiştir. 18. y. yılda Osmanlı Devleti henüz Rusya’ya karşı koyabilecek güçtedir. 19. y. yılda iyice zayıflayan ve Rusya’ya karşı tek başına mücadele edemeyecek duruma düşen Osmanlı Devleti, bu yüzyılda da Rusya ile çıkarları çatışan İngiltere, Fransa, Avusturya gibi ülkelerle zaman zaman işbirliğine giderek bu güçlü düşmanına karşı varlığını koruyabilmiştir.

Millî Mücadele sırasında, kendi çıkarları nedeniyle Türkiye’ye maddî destek sağlamakla birlikte; Rusya’nın hiçbir zaman Türk toprakları üzerindeki emellerinden vazgeçmediği görülmüştür. Montrö Boğazlar Sözleşmesi görüşmeleri sırasındaki tavrı bunun delilidir. Türkiye 1946’da Rus tehdidine karşı NATO’ya girmiştir.

3- Fransa’nın Osmanlı Devleti Üzerindeki Emelleri:
Türk-Fransız ilişkileri de Haçlı Seferleriyle başlamıştır. İngiltere’nin Osmanlı toprakları üzerindeki en önemli emeli, Ortadoğuyu, özellikle de Suriye ve Lübnan’ı ele geçirebilmekti. Fransa özellikle Tanzimat sonrası kültürel alandaki batılılaşma çalışmalarımızda toplumumuz nazarında model bir ülke olmuştur. Ancak bütün bunlar Fransızlar’ın,Osmanlı Devleti aleyhindeki politikasını değiştirmemiştir. Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı topraklarının İtilâf Devletleri arasında paylaşımı gayesiyle yapılan gizli antlaşmalara Fransa da katılmış ve kendisine büyük bir pay verilmiştir.

4- Avusturya-Macaristan’ın Osmanlı Devleti Üzerindeki Emelleri:
Bu devlet de yükselme döneminden itibaren Osmanlı Devleti’nin Avrupa’daki en büyük rakibidir. 16. ve 17. y. yıllarda Osmanlı Devleti, Avusturya’ya üstünlüğünü kabul ettirmişti. 1683 yılında Avusturya, Viyana bozgunu ile Osmanlı karşısında güçlü duruma geçmiş, zaman zaman Rusya ile ortak hareket ederek Osmanlıyı Avrupa’dan atmaya çalışmıştır. Daha sonra dikkatini Balkanlar üzerine yoğunlaştıran Avusturya, bu bölgeden Ege’ye uzanmak istemiştir. Bu dönemde benzer emeller taşıyan Rusya ile Balkanlar’da menfaatleri çatışan Avusturya, 1908’de Bosna-Hersek’i Osmanlı Devleti’nden almıştır. Bundan sonraki siyasî ve askerî olaylarda Almanya ile birlikte hareket eden ve sanki tabii müttefiki olan Avusturya, Birinci Dünya Savaşı’nda da Almanya ve Osmanlı Devleti ile aynı ittifakın içinde yer almıştır. Birinci Dünya Savaşı sonunda Avusturya-Macaristan da Osmanlı Devleti gibi parçalanmıştır.

5- Almanya’nın Osmanlı Devleti Üzerindeki Emelleri:
1871’de Prusya’nın önderliğinde millî birliğini tamamladıktan sonra, takip ettiği siyasî ve iktisadî politikalar sayesinde Avrupa’nın en güçlü devletlerinden biri olmayı başaran Almanya, Osmanlı Devleti ile doğrudan sınır komşusu değildi. Bu nedenle, sömürü düşüncesi dışında, Almanya’nın, Osmanlı topraklarını ele geçirmeye yönelik politikası olduğu söylenemez. 1878’de İngiltere’nin, Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünü koruma politikasını sona erdirmesi, İngiliz donanmasını Basra Körfezi’nde kontrol altında tutmak isteyen Almanya’nın, Osmanlı Devleti ile yakınlaşmasına neden olmuştur. Almanya bu sayede hem Türk topraklarından geçerek, Kızıldeniz ve Hint Okyanusu’na kadar olan toprakları, İngiliz İmparatorluğu’nun sömürge yollarını kontrol etme imkânını elde ediyor, hem de Osmanlı Devleti’nden ekonomik ve siyasî çıkarlar sağlamayı hedefliyordu. Bu ilişkiler çerçevesinde Berlin-İstanbul-Bağdat demiryolu projesinin yapılmasına başlanmış, bu proje İngilizleri oldukça rahatsız etmişti. Türk-Alman yakınlaşması Birinci Dünya Savaşı sırasında da sürmüş Osmanlı Devleti, gücüne hayranlık duyduğu Almanya’nın yanında yer alarak, Birinci Dünya Savaşı’nın bitimi ile tarihî ömrünü tamamlamıştır

6- İtalya’nın Osmanlı Devleti Üzerindeki Emelleri:
İtalya da Almanya gibi millî birliğini 19. y. yılın ikinci yarısında tamamlamış bir devlettir. Sanayileşmesini tamamlayamadığı için, şansını Osmanlı topraklarında denemek istemiştir. Bu doğrultuda hareket eden İtalya, Osmanlı egemenliğindeki Trablusgarp ve Bingazi’yi sömürge olarak kullanabilmek amacıyla, 1911’de Osmanlı Devleti’ne savaş açtı.

7- ABD’nin Osmanlı Devleti Üzerindeki Emelleri:
İlk Amerikan Konsolosluğu 1824’de İzmir’de açılmış,başlangıçta kültürel amaçlara yönelik olan ABD-Osmanlı ilişkileri giderek ekonomik alana yönelmiş ve 1830’da ABD ile bir ticaret antlaşması imzalanmıştır. Dış politikasında 1823’de kabul ettiği Monröe Doktrini’ni uygulayan ABD kendi kıtası dışındaki olanlarla pek ilgilenmemiştir. Ancak Monröe Doktrini’nin varlığına rağmen, ABD zaman zaman başka ülkelerin sorunlarına karışmış (Örneğin: Ermeni Sorunu) bu da iki ülke arasındaki ilişkilere bazen gölge düşürmüştür. Amerika’nın Türkiye ile ilgili dış politikası, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından ağırlık kazanmıştır. ABD Başkanı Wilson Barış Prensipleri’nin 12. maddesi, Osmanlı Devleti ile ilgilidir. Ancak Türkler’in lehine olan bu madde diğer devletler tarafından uygulanmamıştır.

#7 Misafir_gun.dem_*

Misafir_gun.dem_*
  • Misafirler

Gönderi Tarihi: 05 Kasım 2009 - 16:36

BÜYÜK DEVLETLERİN, OSMANLI DEVLETİ ÜZERİNDEKİ EMELLERİNE ULAŞMAK İÇİN UYGULADIKLARI BASKI METODLARI:

1. Kültürel Baskı
Kapitülasyonlar kapsamında, Batılılara verilmiş olan okul açma izni, Batılılar tarafından Osmanlı Devleti’ne bir baskı unsuru olarak kullanılmıştır. Bu ayrıcalıktan, önce Fransa daha sonra da İngiltere, ABD, Almanya, Avusturya ve İtalya yararlanmıştır. Yabancılar Osmanlı toprakları üzerindeki açtıkları okullar sayesinde hem misyonerlik faaliyetlerini yürütmüşler, hem de kendi kültürlerini benimseyecek genç aydınlar yetiştirmeye çalışmışlardır. Ayrıca bu okullar, Fransız İnkılâbı sonucunda sloganlaşan milliyetçilik, eşitlik, hürriyet, adalet gibi kavramların toplumda yayılmasına ve Osmanlı Devleti’nin çökmesine öncülük etmişlerdir.

2. Ekonomik Baskı
Ekonomik baskı aracı olarak da yine kapitülasyonlar ön plana çıkmaktadır. Bunun yanı sıra Osmanlı Devleti’nin nakit sıkıntısı içine düşerek 1854 Kırım Savaşı’ndan itibaren yaptığı borçlanma, Osmanlı Devletini ekonomik iflâsa sürüklemiştir. Ancak Düyun-u Umumiye’nin kurulmasıyla dışarıdan yeni krediler bulunabilmiş, devletin gelir kaynaklarının büyük bölümüne hükmeden bu kuruluş, Osmanlı Devleti’nin sömürge durumuna düşmesine neden olmuştur.

3. Siyasî Baskı
17. y. yılın sonlarından itibaren Avrupa devletleri, çeşitli siyasî toplantı ve kongrelerde aldıkları kararlarla, Osmanlı Devleti’ne siyasî baskı uygulamışlardır. Viyana, Paris ve Berlin Konferansları’nda bu açıklıkla görülmektedir. Osmanlı Devleti’ni zor durumda bırakan bir takım kararların alınmasında Rusya, İngiltere, Fransa ve Avustralya çok etkili olmuşlardır. Bu devletler, Hasta Adam olarak tanımladıkları Osmanlı Devleti’nin mirasından pay alma yarışına girişip, aralarında yaptıkları gizli antlaşmalarla O’na hayat hakkı tanımamak istemişlerdir.
4. Askerî Baskı
Büyük devletler Osmanlı üzerindeki emellerine ulaşabilmek için zaman zaman askerî baskıya başvurmaktan çekinmemişlerdir. Başta Rusya olmak üzere, Avrupa Devletleri askerî işgallerle Osmanlı ülkesini yağmalamaya çalışmışlardır. Rusya; Balkanlar’da ve Kafkaslar’da. Fransa; Kuzey Afrika (Cezayir,Tunus)’da. İngiltere; Kıbrıs ve Mısır’da. Avusturya; Bosna-Hersek’de. İtalya ise Trablusgarp’daki Türk topraklarını işgal etmişlerdir.

Osmanlı Devleti kültürel, ekonomik, siyasî baskı metodlarıyla büyük devletler tarafından yıpratılmış, nihai amaç askerî baskılarla gerçekleştirilmiştir.

ŞARK MESELESİ (DOĞU SORUNU):

1815’te Viyana Konferansı’nda, Rus Çarı Alexandr’ın, Avrupalı büyük devletlerin dikkatlerini Osmanlı Devleti üzerinde toplamak gayesiyle ortaya attığı bir terimdir. Kökü çok eskilere dayanan Şark Meselesi, Yakın Çağ başlarına gelindiğinde, Osmanlı Devleti ile Avrupalı devletler arasındaki ilişkilerde ön plâna çıkmıştır.

Avrupa’nın takibettiği Şark Meselesi’ni iki aşamada incelemek mümkündür. Birinci aşama: 1071-1683 yılları arasındaki devredir. Bu aşamada, Avrupalılar savunmada, Türkler ise taarruz halindedir. 1071-1683 yılları arasında Şark Meselesi’nin esasları:
a) Türkler’i Anadolu’ya sokmamak.
B- Türkler’i Anadolu’da durdurmak.
c) Türkler’in Rumeli’ye geçişini engellemek.
d) Türkler’in Balkanlar üzerinden Avrupa’ya ilerleyişine engel olmaktı.

Batılılar’ın, Şark Meselesi’nde benimsemiş oldukları bu hedeflere rağmen, Türkler Anadolu’ya girmiş, yerleşmiş, Rumeli’ye geçmiş, Balkanlar’ı tamamen zaptetmiş ve 1683’de Türkler’in Viyana önlerinde yenilmesiyle Şark Meselesi’nin birinci aşaması kapanmış, ikinci aşaması açılmıştır.

Şark Meselesi’nin 1683’te başlayan ikinci aşamasında ise; Türkler savunmada, Avrupalılar ise taarruzdadır. 1920 yılına kadar süren Şark Meselesi’nin bu aşamada seyri:
a) Balkanlardaki Hristiyan toplumları Osmanlı hakimiyetinden kurtarmak.
b- Osmanlı topraklarında yaşayan Hristiyanlar’ın haklarını korumak amacıyla, Osmanlı Devleti’nin iç işlerine müdahale etmek.
c) Türkler’i Balkanlar’dan tamamen atmak.
d) İstanbul’u Türkler’den geri almak.
e) Osmanlı Devleti’nin Asya’daki topraklarında yaşayan Hristiyan azınlıkların bağımsızlıklarına kavuşmalarını sağlamak (Ermeniler).
f) Anadolu’yu paylaşarak, Türkler’i Anadolu’dan atmak, Orta Asya’daki yurtlarına sürmek.

Şark Meselesi, yakın zamanlarda Avrupalılar’ın, Osmanlı Devleti’nin Avrupa, Asya, Afrika ve Akdeniz çevresinde hakimiyet kurmasını takiben, Türkiye-Avrupa ilişkilerinin tamamına verdikleri bir ad olmuştur. Daha yakın zamanlarda ve dar anlamda ise; Osmanlı Devleti’nin parçalanması tarihini kapsayan bir terim olarak kabul edilmiştir. Ayrıca; Osmanlı Devleti’nin iç ve dış siyasetinde ortaya çıkan her bunalımlı olay da Avrupalılar tarafından Şark Meselesi kapsamında değerlendirilmiştir. Bunun sonucunda, Yabancı Müdahale yani Avrupa devletlerinin, Osmanlı Devleti’nin iç ve dış işlerine karışmaları dönemi başlamıştır.

Şark Meselesi, Avrupalı devletler tarafından;
a) 19. y. Yılın ilk yarısında genel olarak Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünün korunması.
B- 19. y. Yılın son çeyreğinde Osmanlı Devleti’nin, Avrupa’daki topraklarının paylaşılması.
c) 20. y. yılda ise; genellikle Osmanlı Devleti’ne ait bütün toprakların paylaşılması anlamında kullanılmıştır.

Şark Meselesi’nin 1920’ye kadarki aşamasında Batılılar başarılı olmuşlardır. Trablusgarp Savaşı ile İtalyanlar Kuzey Afrika’ya yerleşmiş, Balkan Savaşları ile Osmanlı Devleti Balkanlarda büyük toprak kaybına uğratılmış, Osmanlı topraklarında yaşayan azınlıklar bağımsızlıklarını kazanmada başarılı olmuşlardı. Ermeniler, ayaklanma çıkartarak, Osmanlı Devleti’ni içten çökerttiler. Birinci Dünya Savaşı sırasında yapılan gizli antlaşmalarla Türk toprakları büyük devletler arasında paylaşıldı. Mondros Mütarekesi’nden sonra İtilâf Devletleri, bu paylaşıma uygun olarak Türk topraklarını işgal ettiler. Sadece, İstanbul’un işgali plânı, Çanakkale Savaşları sırasında Mustafa Kemal’in çabalarıyla önlenebildi. Şark Meselesi projesini son anda iflâsa sürükleyen gelişme, Anadolu’da Mustafa Kemal’in önderliğinde Millî Mücadele harekâtının başlatılması ve başarıya ulaştırılmasıdır.

Genel olarak: Müslüman Türkler’i, Balkanlar’dan ve Anadolu’dan atmayı hedefleyen, Şark Meselesi, Lozan Antlaşması ile iflâs etmiştir.

20. YÜZYIL BAŞLARINDA OSMANLI DEVLETİ:

İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Kuruluşu ve İktidara Gelmesi.
Osmanlı Devleti’nin son döneminde içte meydana gelen en önemli olay, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kurulmasıdır. Bu cemiyetin doğuşu, devrin siyasî, sosyal, kültürel ve ekonomik şartlarının bir sonucudur. Cemiyet kısa sürede büyüyüp, gelişerek iktidarı ele geçirmiştir.

3 Haziran 1889’da Tıp öğrencilerinden İbrahim Temo, İshak Sükûti, Abdullah Cevdet ve Mehmet Reşit tarafından İttihad-ı Osmanî Cemiyeti adıyla kurulan cemiyetin kurucuları, Genç Türkler olarak isimlendirilmişlerdir. Kısa sürede Harbiye ve Mülkiye’de yayılan bu hareket, cemiyetin varlığının II. Abdülhamit tarafından öğrenilmesinden sonra sıkıntı yaşamış, cemiyetin yöneticileri yurtdışına kaçarak, oradan çalışmalarda bulunmuşlardır.

1907’de İttihat Cemiyeti ve Osmanlı Terakki Cemiyeti birleşmiş, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Şam’da kurdukları Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’nin Selânik şubesi de bu oluşuma Mustafa Kemal’den habersiz katılmıştır. Bu birleşmeden sonra cemiyet, Makedonya’da büyük bir ayaklanma hareketine girişerek, bu hareketle 1908’de II. Meşrutiyeti II. Abdülhamit’e kabul ettirmiştir. 31 Mart Olayı ile II. Abdülhamit’in tahttan indirilmesinin ardından, Bâb-ı Âli Baskını ile cemiyet iktidarı tam anlamıyla ele geçirmiş ve Osmanlı Devleti’nin yıkılışına kadar devam ettirmiştir.

İttihatçılar, vatansever, dürüst, cesaretli olmalarına rağmen, devleti yönetecek yetenekten yoksundular. Toplumu çöküntüye götüren aksaklıkları doğru teşhis edip, bunları ortadan kaldıramamış, bu yüzden de başarılı olamamışlardır.

TRABLUSGARP SAVAŞI:
İtalya da Almanya gibi millî birliğini 19. y. yılın ikinci yarısında tamamlamış bir devletti. Sanayileşmesini tamamlayamadığı için, şansını Osmanlı topraklarında denemek istemiştir.

A- İtalya’nın Hazırlıkları: İtalya, savaş ilânından önce, Trablusgarp’ı sömürge haline getirmek amacıyla aşağıdaki hazırlıkları yapmıştır:
a) Bu bölge üzerindeki emellerini diplomasi yoluyla Avrupa’nın büyük devletlerine kabul ettirdi.
B- Bölgeye göçmenler gönderip, ekonomik yönden girişimlerde bulundu.
c) Trablusgarp’ın deniz ticareti üzerinde etkili olmaya çalıştı.
d) Trablusgarp’ta İtalyan bankaları ve okulları açtı.
e) Arazi ve emlâk alımına başlayan Banco di Roma, düşük faizli krediler vererek, ticaret ve ulaşım alanında yatırımlara yöneldi.

Savaş öncesi dönemdeki iç ayaklanmalar, politik bölünme ve çekişmeler içinde olan Osmanlı Devleti, İtalya’nın, Trablusgarp konusundaki diplomatik girişimlerinin çoğundan haberdar olamamış, bunları öğrendiğinde de elinden bir şey gelmemişti.

B- Trablusgarp Savaşı’nın Nedenleri:
a) İtalya’nın izlediği sömürgecilik politikası.
b- Osmanlı Devleti’nin son derece zayıflamış olması.
c) Trablusgarp’ın zengin fosfat yataklarına sahip olması.

Eylül 1911’de, hazırlıklarını tamamlayan İtalya, 28 Eyül’de Trablusgarp ve Bingazi’nin 24 saatte boşaltılmasını ve buraları işgal edeceğini bildiren bir nota verdi.

C- İtalya’nın, Verdiği Notada İşgal İçin İleri Sürdüğü Gerekçeler:
a) Bölgenin uygarlık yönünden geri bırakıldığı.
b- Bölgedeki İtalyanlara ve diğer yabancılara kötü davranıldığı.
c) Osmanlı Yönetimi’nin, Banco di Roma’yı zarara soktuğu yönündeydi.

Osmanlı Yönetimi, bu istek ve iddiaları reddetmiş, ancak, anlaşmak için görüşmeye hazır olduğunu bildirmiş, daha geniş ekonomik imtiyazlar vermeyi önermişti. Bu öneriyi dikkate almayan İtalyanlar, aynı gün savaş ilân ederek, önce Trablusgarp, daha sonra Derne, Tobruk ve Bingazi’ye asker çıkardılar. Dönemin en modern silâhları ile uçaklara sahip 80 bin İtalyan askerine karşılık, bölgede 3 bin 500 kadar Osmanlı askeri vardı. Bölgeyle kara bağlantısı yoktu. İtalyan Donanması’nın deniz üstünlüğü takviye gönderilmesine engeldi. Çeşitli bölgelerdeki ayaklanmalar Osmanlı Devleti’nin bölgeyle yeterince ilgilenmesine mani oluyordu.

Savaş başlayınca, Libya’ya giden çok sayıdaki gönüllü genç Türk subayı arasında bulunan Mustafa Kemal, kısa zamanda toplayıp eğittiği 15 bin-20 bin Libyalı ile, İtalyanlar’ı kıyıdan iç kısımlara geçirmemeyi başardı. Bunun üzerine İtalyanlar, çok sayıda Türk gemisini batırdılar. Limanları bombardımana tutarak, 12 adayı işgal ettiler. Çanakkale Boğazı’na giriştikleri taarruzdan ise sonuç alamadılar. Bir taraftan da askerî başarıdan ümit kesen İtalyanlar, sorunun diplomatik yoldan çözümü için büyük devletlere başvurdular.

O sırada, bir gelişme daha ortaya çıktı. Osmanlı Devleti’nin İtalya ile savaşını fırsat bilen Balkan Devletleri, Osmanlı’ya karşı harekete hazırlandılar. Osmanlı devleti, savaşı bitirmek üzere hemen harekete geçti ve barış görüşmelerini başlattı. Fakat, görüşmeler sonuca ulaşmadan 8 Ekim 1912’de Balkan Savaşı başladı. Kısa süre sonra da, İtalya ve Osmanlı Devleti Ouchy (Uşi) Anlaşması’nı imzaladılar.

18 Ekim 1912 tarihli Ouchy (Uşi) Anlaşması’na göre:
a) Trablusgarp ve Bingazi İtalya’ya bırakıldı.
b- 12 ada Osmanlı Devleti’ne geri verilecekti. Fakat, Yunanistan’ın adaları işgal tehlikesine karşı, geçici olarak İtalya’da bırakıldı.
c) Padişah-Halife, Trablusgarp’ta dinî bir temsilci bulunduracaktı.
d) İtalya, kapitülasyonların kaldırılması konusunda Osmanlı Devleti’ne destek verecekti.

Osmanlı Devleti bu anlaşma ile Kuzey Afrika’daki son topraklarını da kaybetmiş oldu. Birinci Dünya Savaşı sırasında,Osmanlı Devleti karşısında İtilâf Devletleri safında yer alan İtalya, Türk topraklarının paylaşımını öngören gizli antlaşmalara katılmış, kendisine İzmir’in verilmesi benimsenmiştir. Ancak Paris Barış Konferansı kararıyla İtalyanlar’ın yerine İzmir’e Yunanlılar’ın çıkartılması, İtalyanları İtilâf Devletlerine kırgın hale getirmiştir. Bu yüzden İtalyanlar, Millî Mücadele’ye karşı tavır almamışlardır.

#8 Misafir_gun.dem_*

Misafir_gun.dem_*
  • Misafirler

Gönderi Tarihi: 05 Kasım 2009 - 16:39

BALKAN SAVAŞLARI (1912-1913):

A- BİRİNCİ BALKAN SAVAŞI:
Balkan devletleri, Osmanlı Devleti’nin İtalya ile uğraşmasını fırsat bilen ve Rusya’nın kışkırtmasıyla aralarında bir ittifak oluşturan Dört Balkan devletinden Karadağ 8 Ekim 1912’de, Bulgaristan ve Sırbistan 17 Ekimde, Yunanistan da 18 Ekim 1912’de, Osmanlı Devleti’ne savaş ilân ederek Birinci Balkan Savaşı’nı başlatmışlardır.

1- Savaşın Nedenleri:
a) Balkan Devletleri’nin, dağılmakta olan Osmanlı Devleti’nin siyasî ve askerî zayıflığından ve İtalya ile savaş halinden faydalanarak, Balkanlar’daki son Osmanlı topraklarını ele geçirmek istemeleri.
b- Rusya’nın, Panislavizm (İslav Birliği) propagandası yaparak, Balkan Devletleri’ni Osmanlı Devleti’ne karşı kışkırtması. Osmanlı’ya düşman olmakla birlikte, kendi aralarında önemli anlaşmazlıklar bulunan bu devletleri bir ittifak içinde birleştirmesi. Savaşı Osmanlı Devleti kazansa bile: “Toprak kaybına uğramayacakları” konusunda Rusya’nın, Balkan Devletleri’ne verdiği güvence.
c) Rusya’nın, Balkanlar’daki Osmanlı topraklarını İslav Devletleri arasında paylaştırarak, Pangermenizm (Alman Birliği)’nin yolunu kesmek, boğazlara ve sıcak denizlere inmek düşüncesi.

1- Savaşın Gelişmesi:
a) Birinci Balkan Savaşı’na hazırlıksız yakalanan Osmanlı Devleti, siyasî, askerî ve diğer bakımlardan kötü olduğu bir dönemde savaşa zorlanmıştı.
b- Osmanlı Devleti içindeki politik çekişmeler ve bölünmeler orduyu da etkilemiş, ordudaki mektepli – alaylı çekişmeleri ve diğer sorunlar nedeniyle, Balkanlar’da aleyhine yapılan antlaşma ve ittifaktan haberi bile olmamıştı.
c) Bu olumsuzluklar karşısında, Osmanlı Devleti, Avrupa’dan aldığı silâhları Avusturya’dan geçirme izni alamayan Sırbistan’a, Selânik üzerinden Belgrad’a taşıma izni vermiş, bu silâhlar kendisine karşı kullanılmıştır.
d) Savaş öncesinde, Osmanlı ordusundan 65.000 eğitimli askerin terhisi bir hata olmuş, ordu zayıflamıştı.

2- Birinci Balkan Savaşı’nın Sonuçları:
a) Birinci Balkan Savaşı sonunda Osmanlı ordusu bütün cephelerde yenilgiye uğradı. Kısa bir sürede bütün Rumeli kaybedildi.
b- Bulgarlar, Edirne’yi ele geçirdiler. Kavala, Dedeağaç, Ege Denizi ve Çatalca’ya kadarki Trakya toprakları Bulgaristan’a bırakıldı.
c) Sırbistan, Orta ve Kuzey Makedonya’ya sahip oldu.
d) Yunanistan, Selânik ile Limni, Bozcaada ve Taşoz adalarını işgal etti. Girit adası da Yunanistan’a terkedildi.
e) Osmanlı Devleti, Ege adalarının geleceğini belirleme işini Avrupalı büyük devletlere bıraktı.
f) Arnavutluk sınırını belirleme konusu da büyük devletlere bırakıldı. Fakat Arnavutluk 28 Kasım 1912’de bağımsızlığını ilân etti.
g) Midye-Enez hattı, Osmanlı Devleti’nin Batı sınırı olarak belirlendi.
h) Birinci Balkan Savaşı, 30 Mayıs 1912’de imzalanan Londra Antlaşması ile sona ermiştir.

İKİNCİ BALKAN SAVAŞI:

A- İkinci Balkan Savaşı’nın Nedenleri:
a) Balkan Devletleri, Birinci Balkan Savaşı sonunda imzalanan Londra Antlaşması ile Osmanlı Devleti’nden aldıkları toprakları paylaşmada anlaşmazlığa düşmüşlerdir. Sorun özellikle Bulgaristan’ın müttefiklerinden daha fazla toprak kazanması yüzünden çıkmıştır.
b- Balkan devletlerinden her biri, Osmanlı Devleti’nin çekilmesi sonucu Rumeli’de doğan boşluğu kendisi doldurmak istemiştir.
c) Bunun sonucunda, Sırbistan ve Yunanistan aralarında ittifak kurmuşlardır.

B- İkinci Balkan Savaşı’nın Sonuçları:
a) Bulgaristan, 29 Haziran 1913’te, Yunanistan ve Sırbistan’a saldırdı.
b- Bulgaristan’dan Dobruca’yı almak isteyen Romanya da Bulgaristan’a saldırdı.
c) Her taraftan saldırıya uğrayan Bulgaristan, Edirne’yi tahliye edince, Osmanlı kuvvetleri 25 Temmuz 1913’te Edirne’yi kurtardı.
d) Osmanlı Devleti, Meriç Nehri batısına asker sevketmek istedi ise de, büyük devletler karşı çıktığından bunu yapamadı.
e) Buna karşılık; 1913 yılında Batı Trakya’da bağımsız bir Türk Cumhuriyeti kuruldu.
f) İkinci Balkan Savaşı sonunda imzalanan 1913 Bükreş Antlaşması ile Balkan Devletleri, Osmanlı Devletinden aldıkları Balkan topraklarını aralarında paylaşmışlardır. Bulgaristan ile Osmanlı Devleti arasında yapılan İstanbul Antlaşması ile Meriç nehri sınır kabul edilmiştir.

Balkan Savaşları sonunda, Adriyatik Denizinden, Karadeniz’e kadar olan Balkanlar’daki Türk hakimiyeti çok küçülmüştür. Savaşın sosyal ve ekonomik alanda da ağır sonuçları olmuştur. İki-üç milyon civarında Türk acımasızca katledilmiş, Milyonu aşkın göçmen kitlesi, Doğu Trakya ve Anadolu’ya göç etmiştir. Bu durum ekonomik yönden zaten çok zayıf olan Osmanlı Devletini daha da zayıflatmıştır. Türk halkı geniş çaplı bir katliama uğratılmış, Balkanlar’daki ve Anadolu’daki nüfus yapısı değişmiştir. Savaşın kaybedilmesi, uğranılan katliam ve Balkanlar’da büyük toprak kaybına uğranılması, Türk Milleti’nin hafızasında derin izler bırakmıştır

#9 Misafir_gun.dem_*

Misafir_gun.dem_*
  • Misafirler

Gönderi Tarihi: 05 Kasım 2009 - 16:40

BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI (1914-1918):

Dünyanın büyük devletlerinin Avrupa’da, Ortadoğu’da, Afrika’da ve Uzakdoğu’da geniş bir alanda ve açık denizlerde, o zamana kadar görülmemiş büyüklükte ve uzun süreli savaşına Birinci Dünya Savaşı denilmektedir. Bu savaşa yol açan sebepler şunlardır:

1- Ekonomik Rekabet ve Sömürgecilik.
Sömürge edinme arzusu ve dış yatırımlarla gelişen ekonomik rekabet, savaşın en önemli sebeplerinden biridir. Sömürgecilik anlayışı, Rönesans’tan sonra Sanayi İnkılâbı ile önem kazanmış, ham madde ve pazar arayışı, gelişmemiş, ham madde kaynakları zengin ülkelerin sömürge olarak kullanılması arzusunu kamçılamıştır. Öncülüğünü İngiltere’nin yaptığı sömürgecilikte İngiltere’yi Fransa, Belçika, Hollanda, Almanya, Rusya gibi ülkeler izlemiştir. Sömürgecilik kervanına ABD’nin de katılmasıyla sömürgecilik anlayışı Pasifik Okyanusuna da egemen oldu. Bunun yanı sıra büyük devletlerin çeşitli ülkelerde maden, demiryolu, deniz işletmeleri vb dış yatırımları da vardı.

2- Avrupa’da Alman-Fransız; Balkanlar’da Rus-Avusturya Rekabeti
Avrupa’daki Alman-Fransız anlaşmazlığı savaşın diğer bir nedeni idi. Alman millî birliğinin kurulması aşamasında Almanlar Fransızlar’ı yenmişler ve yer altı kaynakları açısından zengin Alsace-Lorraine’i Fransa’dan almışlardı. Bu tarihten itibaren Fransızlar bunu millî bir mesele haline getirmişlerdi.

Diğer yandan Balkanlar’da da Rusya ile Avusturya arasında çekişme vardır. Akdeniz’e açılmak isteyen Rusya, Panislavizm politikasıyla Balkanlar’ı nüfuzu altına almak istemekteydi. Aynı şekilde Avusturya da Balkanlar’da hakimiyet kurmak peşindeydi. Çıkar çatışması bu iki devlet arasında şiddetli rekabete yol açmıştı.

3- Milliyetçilik
1789 Fransız İnkılâbı ile ortaya çıkan milliyetçilik fikri, millî devletler kurma düşüncesini geliştirmiş, bu anlayış daha sonra da Avrupa milletlerinin benimsediği kendi milletini üstün görme politikasının kaynağı olmuştur. Panislavizm, Pan-Germenizm gibi milliyetçi akımların ortaya çıkması bu anlayışın ürünüdür.

4- Osmanlı Topraklarının Paylaşılması İsteği
Osmanlı toprakları üzerindeki nüfuz mücadelesi ve ileride Hasta Adam’ın mirasının ne şekilde paylaşılacağı meselesi, Birinci Dünya Savaşı’na yol açan bir diğer önemli nedendir. 19. y. yıl başlarındaki Rus, İngiliz, Fransız rekabetine, yüzyılın sonlarında Almanya’nın da katılması bu rekabeti hızlandırmıştır.

5- Hızlı Silâhlanma-Militarizm
Millî birliğini oluşturan Almanya kısa sürede sanayileşmiş ve sanayisinin bir kısmını savaş sanayiine yöneltmişti. Alman Krupp fabrikalarında büyük toplar, diğer ülkelerin yaptıklarından farklı silâhlar yapılırken, tersanelerinde denizaltılar ve savaş gemileri yapılmakta idi. Almanya’nın bu davranışı, diğer Avrupa devletlerini de silâhlanma yarışına yöneltmiştir. Bu da militarizmin güçlenmesine ve yönetenlerin yönettikleri halkı savaşa özendirmelerinde etkili olmuştur.

6- Bloklaşma
Almanya millî birliğini kurduktan sonra, dış politikada farklı bir yol izlemiştir. Alman millî birliğinin kurucusu Bismark, Almanya’yı Avrupa’nın karada en güçlü devleti haline getirmek arzusunda idi. Bismark’ın bu arzusunu gerçekleştirmesini engelleyecek tek güç Fransa idi. Alman millî birliği kurulurken Fransızlar’ın, Almanlar’a yenilmesine karşılık; Bismark, Fransa’nın en kısa sürede kendisini toparlayacağı ve Almanya’dan bu yenilginin intikamını almaya çalışacağı inancındaydı. İşte bu inanç, Fransa’ya karşı, güçlü devletleri Almanya’nın yanına çekme arayışına yöneltmişti. Böylece dünya devletleri arasında ilk kez bloklaşma hareketi başlatıldı. 1860-1890 yılları arasında yapılan antlaşmalarla Almanya, Çarlık Rusya’sı ile Avusturya-Macaristan’ı yanına aldı. Bu birliğe Üçlü İttifak adı verildi. İtalya da daha sonrada Üçlü İttifak’a katıldı. 1890’a kadar Üçlü İttifak’ta her hangi bir çözülme yaşanmadı.

1890’da Almanya’da bir taht değişikliği yaşanmış yeni imparatorla Başbakan Bismark arasında dış politikada ciddi görüş ayrılıkları doğduğundan, Bismark, başbakanlıktan istifa etmişti. II. Wilhelm döneminde Almanya, Çarlık Rusya’sının kendi yanında yer almasını gereksiz görmüş ve 1890’da Ç.Rusya’sı ile süresi dolan ve yenilenmesi gereken antlaşma yapılmayarak, Rusya devletlerarası alanda Almanya’nın karşısına itilmişti. Bu durum Rusya’yı 1894’de Fransa ile anlaşmaya yöneltti. Bu birlikteliğe İngiltere’nin de katılmasıyla Üçlü İttifak’a karşı Üçlü İtilâf bloğu oluştu. Zamanla bloklar arasındaki ekonomik rekabet ve silâhlanma yarışı gerginlik yarattı, bu gerginlik te Birinci Dünya Savaşı’nın çıkışında etkin rol oynadı.

BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI VE OSMANLI DEVLETİ’NİN SAVAŞA GİRMESİ:

A- Birinci Dünya Savaşı:

Osmanlı Devleti birkaç asır süren Gerileme Dönemi’nde, özellikle de son yıllarda devletler arası alanda yalnızlığa itilmişti. Büyük devletler açısından bir güç olarak görülmüyordu. Bu da Osmanlı Devleti’ni, dünyada gruplaşmalar hızla sürerken, ittifak yapabileceği bir ülke bulabilme sıkıntısına sokmuştu. Üçlü İtilâf bloku, Osmanlı Devleti ile ittifak yapmaya sıcak bakmıyordu Osmanlı Devleti’nin ittifak yapmak zorunda bırakıldığı Üçlü İttifak blokuna katılmayı ise kendisi istemiyordu. Osmanlı Devleti’nin Üçlü İtilâf devletlerine ayrı ayrı yaptığı ittifak tekliflerinin reddedilmesi, Osmanlı Devleti’ni yalnız kalmamak için Almanya’nın dahil olduğu Üçlü İttifak ile anlaşmaya mecbur etti.

Artık Avrupa’da bu gerginliği savaşa dönüştürecek bir kıvılcım beklenmekteydi. Avusturya-Macaristan veliahtının Saraybosna’yı ziyareti sırasında bir Sırplı tarafından öldürülmesi ile bu beklenti gerçekleşti. Bu olayın intikamını almak için Sırbistan’a savaş açmaya karar veren Avusturya-Macaristan, müttefiki Almanya tarafından cesaretlendirildi. Böylece Birinci Dünya Savaşı, Avusturya-Macaristan ile Sırbistan arasında başladı. Rusya’nın, Sırbistan’ı yalnız bırakmamak amacıyla savaşa katılması, Almanya’nın da Avusturya-Macaristan’ın yanında savaşa girmesini kaçınılmaz kıldı.

Almanya savaşa katıldığını dünyaya ilân etmeden önce, 2 Ağustos 1914 gecesi İstanbul’da üst düzey İttihat ve Terakki yöneticileriyle gizli bir ittifak görüşmesi yapmış ve bu görüşme sonunda Osmanlı Devleti ile Almanya arasında gizli bir ittifak anlaşması yapılmıştı. Bu ittifaka göre; Almanya’nın savaşta Avusturya-Macaristan’ın yanında yer alması halinde Osmanlı Devleti de Almanya’nın yanında yer alacaktı. Osmanlı topraklarına yönelik bir saldırı halinde, Almanya, Osmanlı Devleti’ni koruyacaktı. Bu ittifakla bir anlamda Osmanlı Devleti’nin kendi ihtiyaç duyduğu anda yanında yer alması imkânını elde eden Almanya’nın; 2-3 Ağustos 1914 gecesi Birinci Dünya Savaşı’na katılmasıyla savaşın alanı genişledi.

Almanya savaşa girerken, Alman Genel Kurmayı, 1900’lerde hazırladığı savaş plânını uygulamaya koydu. Bu plâna göre: Almanya savaşa girdiği andan itibaren bütün gücüyle Fransa üzerine yüklenecek ve ilk 6 hafta boyunca Avusturya-Macaristan, Rus kuvvetlerini oyalayacaktı. 6 haftalık süre sonunda Fransızlar’ın işini bitirecek olan Almanlar, Avrupa topraklarından geçerek Rusya üzerine yürüyecek ve Avusturya kuvvetleri ile birlikte Rusya’ya kesin darbeyi indireceklerdi. Ancak, Almanya’nın savaşa girmesinden sonra uygulamaya konan bu plân başarılı olamadı. Almanlar Fransızlar’ı yenemedikleri gibi, Fransız topraklarında ağır kayba uğradılar. Öte yandan Avusturya da, Rus kuvvetlerini oyalamada yetersiz kaldı. Fransızlar’ı yenemeyen Almanlar’ın, Avrupa topraklarını çiğnemeleri ve Belçika’ya saldırmaları, Belçika’nın yanı sıra, İngiltere’nin de Almanya’ya karşı savaşa katılmasına yol açtı. Kafkasya topraklarında Avusturya ile birlikte, Ruslar’a yok edici darbeyi indiremeyen Almanlar’ın, Avrupa’da uyguladıkları savaş plânları tümüyle başarısız oldu. Bu başarısızlık Almanlar’ı zinde yeni kuvvetler bulmaya ve yeni cepheler açmaya yöneltti.

Almanlar’ın bu amaçlan kullanabileceği hazırdaki kuvvet Türk kuvvetleri idi. Osmanlı Devleti’ni savaşın içine çekmek için bir mizansen hazırlandı. Akdeniz’de İngiliz gemileri ile çarpışan ve Türk Boğazları’na giren iki Alman savaş gemisi Türkiye’yi savaşa sokmakta bahane oldu. Osmanlı Devleti önce bu gemilerin Almanya’dan satın alındığını duyurdu. Yavuz ve Midilli adı verilen Alman mürettebatlı, Türk bayraklı bu gemiler, Enver Paşa’nın bilgisi dahilinde Karadeniz’e çıkarıldı. Amiral Şusan Komutası’ndaki bu gemilerden Sivastopol ve bazı Rus limanları bombardımana tutuldu. Rusya da, bu olayı Osmanlı Devleti’nin kendisine savaş ilânı olarak değerlendirerek karşılık verdi. Böylece; Osmanlı Devleti, kendisini bir anda savaşın içinde buldu.

Bütün bu gelişmeler yaşanırken, Almanya’nın Avrupa’da savaşması, Uzakdoğu’da yayılmacı bir politika izleyen Japonya’nın işine yaradı. Almanya’ya 23 Ağustos 1914’de savaş ilân eden Japonya, Almanya’nın Uzakdoğu’daki sömürgelerini ele geçirdi ve Kasım 1914’de savaşı kendi açısından sonuçlandırdı.

B- OSMANLI DEVLETİ’NİN SAVAŞA GİRMESİ VE BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI’NDA TÜRK CEPHELERİ:

Osmanlı Devleti’nin savaşa katılmasıyla savaş alanı genişledi. Bir çok cephede savaşmak zorunda kalan Osmanlı Devleti’nin hareket plânının esasını, İttifak Devletleri’nin Avrupa’daki yükünü hafifletmek oluşturmaktaydı. Bu amaçla 3 aşamalı şu plân uygulanmıştı:
a) Ruslara karşı; Orta Asya’daki ve Kafkasya’daki Müslümanlar’ın, Halife-Padişah’ın ilân edeceği cihat çağrısı ile harekete geçirilmesi.
b- İngilizler’e karşı; Habeşistan, Sudan ve Trablusgarp’daki Müslümanlar’ın yine Halife’nin cihat çağrısı ile harekete geçirilmesi.
c) Boğazlar’ın, Türk ve Alman kuvvetlerince ortak savunulması.

Bu plânla; Kafkasya’da Ruslar, Suveyş’te İngilizler meşgul edilerek, Almanya ve Avusturya’nın yükü hafifletilecekti. İngiltere’nin Hindistan ile olan deniz yolu bağlantısına engel olunacak ve güneydeki zengin petrollerden İttifak devletlerinin yararlanması sağlanacaktı. Türk Ordusu, Birinci Dünya Savaşı’nda bu amaçla şu cephelerde savaşmıştır.

1- Çanakkale Cephesi:
İngiliz ve Fransız ortak saldırılarına karşı savaşılan bu cephede gerçekleşen muharebeler, Türkler açısından savaşın en önemli olayıdır.

Çanakkale’de bir cephe açılmasının sebebi, İtilâf devletleri açısından: Çanakkale Boğazı’nı geçmek, İstanbul’u ele geçirmek, Osmanlı Devleti’ni savaş içinde çökertmek, sonra da müttefikleri Rusya’ya yardımda bulunmaktı. İtilâf devletleri yetkililerinin düşüncesine göre; Osmanlı Devleti’nin savaş dışı bırakılmasıyla Süveyş Kanalı ve Hint Yolu üzerindeki Osmanlı baskısı kalkacak, Balkan Devletleri’nin, İttifak Devletleri safında yer almaları önlenecekti.

Çanakkale Savaşları’nda Tümen Komutanı M. Kemal, düşmana ilerleme imkânı tanımamış, Çanakkale’den geçerek İstanbul’u işgal etmesine izin vermemiştir. Emsalsiz bir zafer olarak tarihe geçen Çanakkale Savaşı’nın sonuçları şöyle sıralanabilir:
a) İnsan kaybı açısından dünya tarihinde en yüksek kayıp verilen savaşlardan biridir. Yaklaşık olarak 254.000 Türk, 250.000 yabancı olmak üzere toplam 504.000 insanın hayatına malolmuştur.
b- Türk Ordusu’nun hesaba katılmayan savaş gücü, direnme azmi ve başarısı Birinci Dünya Savaşı’nın uzamasına neden olmuştur.
c) İstanbul ve Boğazlar mutlak bir istilâdan kurtulmuşlardır.
d) İngiltere ve Fransa, Boğazlar’ı geçip, Rusya’ya yardım ulaştıramadıkları için Rusya’da sıkıntı artmış, bu da Bolşevik İhtilâli’nin başarıya ulaşmasına ve Rusya’nın savaştan çekilmesiyle Kars, Ardahan, Batum’un geri alınması imkânını sağlamıştır.
e) Türk Milleti’ne moral kazandırmıştır.
f) Çanakkale’de yeni Türk Devleti’nin ilk temelleri atılmış, Millî Mücadele hareketinin lideri M. Kemal’in büyük yeteneği ortaya çıkmıştır.

2- Kafkas Cephesi:
Bu cephede Ruslar’a karşı savaşılmıştır. Enver Paşa komutasındaki 150.000 kişilik Türk ordusu, Sarıkamış Taarruzu’nu başlatmış ancak taarruz ağır kış şartları yüzünden 60.000 kayıp verilerek, başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bu başarısızlıktan yararlanan Rus birlikleri Erzurum, Muş, Bitlis, Trabzon ve Erzincan’ı ele geçirmişlerdir. 1916 yazında Diyarbakır’daki 16. Kolordu’ya komutan olarak atanan M. Kemal, Rus birliklerinin Diyarbakır yönündeki ilerleyişini durdurmuş, karşı taarruzla Muş ve Bitlis’i geri almıştır. 1917 Bolşevik İhtilâli ile Kafkas Cephesi’nde harekât durmuştur.

3- Kanal Cephesi:
Mısır’da Osmanlı hakimiyetini yeniden sağlamak ve Süveyş Kanalı’nı ele geçirerek, İngiltere’nin Hindistan yolunu kesmek amacıyla girişilen Kanal Harekâtı, 1915 yılı başından itibaren iki koldan gerçekleşmiştir. Gerekli ulaşım imkânları sağlanamadığı için harekât başarısızlıkla sonuçlanmış, karşı taarruza geçen İngilizler, Türk ordusunu geri çekilmeye mecbur etmişlerdir.

4- Filistin Cephesi:
Kanal Harekâtı’nın başarısızlıkla sonuçlanması yüzünden, bu bölgedeki savaşın ağırlık noktası Filistin ve Suriye’ye kaydı. Bu arada Mekke Emiri Şerif Hüseyin ile anlaşan ve onlara Suriye, Irak ve Hicaz’ı içine alan, müstakil bir Arap Devleti kurmaları vaadinde bulunan İngilizler, aynı zamanda Siyonistlere de Filistin’de bir devlet kurmak sözünü vermişlerdi. Böylece İsrail Devleti’nin kurulması için gerekli zemin hazırlandı ve Filistin Meselesi olarak bilinen olayların tohumları saçıldı.

1917’de İngilizler Kudüs’ü ele geçirdiler. 1918’de M. Kemal’in komuta ettiği 7.Ordu mevzilerini başarıyla savundu. 8. Orduyu bozan İngilizler, M. Kemal Paşa’ nın ordusunu da yok etmek istediler. Bunu anlayan M. Kemal, İngilizler’e karşı başarılı savaşlar vererek, ordusunu imhadan kurtardı.

5. Irak Cephesi:
1914’te Basra’ya asker çıkaran İngilizler, kuzeye doğru ilerleyerek, Ruslarla birleşip Anadolu’yu çember içine almak istediler. Ayrıca; Türk kuvvetlerinin İran’a girmesini ve Hindistan’ı tehdit etmesini önlemeye çalıştılar. Kut-ül-Amara’ya ve oradan da kuzeye ilerleyen İngilizler, 1915 sonlarında kuvvetlerin büyük bölümünü kaybederek, geri çekildiler. İngilizler karşısında elde edilen bu başarılar uzun sürmedi. Basra’ya yeniden kuvvet çıkaran İngilizler, 1917’de Bağdat’a girdiler. 1918’de Kerkük’ü ele geçiren İngilizler, Mondros Mütarekesi imzalandığı sırada Musul yakınlarına kadar gelmişlerdi.

6.Galiçya ve Makedonya Cephesi:
Türk kuvvetleri, müttefiklere yardım amacıyla Osmanlı sınırları dışındaki Galiçya ve Makedonya’da da savaştılar. Galiçya Cephesi’nde Alman-Avusturya kuvvetlerine yardım eden Türk kuvvetleri Romanya kuvvetlerini yendiler. Makedonya’da da Türk askerleri Bulgar kuvvetlerine yardımcı oldular.

C- BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI SIRASINDA OSMANLI DEVLETİ’NE KARŞI
YAPILAN GİZLİ ANTLAŞMALAR:

Türkler’in I. Dünya Savaşı’nda İtilâf Devletleri’ne karşı cephe alması, öteden beri İtilâf Devletleri tarafından düşünülen, Osmanlı topraklarının paylaşılması projesini hem kolaylaştırmış, hem de hızlandırmıştır. 1915-1917 yılları arasında yapılan gizli antlaşmalar zinciri ile Osmanlı torakları, İtilâf Devletleri arasında şu şekilde paylaşmışlardır.

1- 1915 İstanbul Antlaşması:
Ruslar, İngiliz ve Fransız donanmalarının Çanakkale Savaşına giriştikleri sırada bu devletleri sıkıştırarak, Boğazlar ve İstanbul ile ilgili bazı isteklerde bulunmuşlardır. 1915 baharında yapılan görüşmeler sonunda İngiliz ve Fransızlar, İstanbul ve Boğazlar’ı Ruslar’a vermeyi kabul ettiler. Ayrıca Trakya’da midyeden eneze çekilen bir hattın doğusunda kalan arazi ile Sakarya Nehri kaynağından başlayarak Gemlik Körfezi’ne inen bir hattın batısında kalan bir toprak parçası da Ruslar’a verilecekti. Rusya’ya verilecek topraklar arasında Gökçeada ve Bozcaada da vardı. Buna karşılık Ruslar da, İngiltere ve Fransa’nın Anadolu ve Orta Doğu’daki Osmanlı toprakları ile İskenderun Körfezi ve Toroslar’a kadar Çukurova üzerindeki haklarını tanımayı kabul ediyorlardı.

2- LondraAntlaşması:
1915’de Londra’da İngiliz, Fransız ve İtalyanlar arasında yapılmıştır. Bu antlaşma ile, 35 gün içinde İtilâf devletleri yanında savaşa girmesi şartıyla, zaten İtalya’nın elinde bulunan 12 ada İtalya’ya bırakılıyordu. İngiltere ve Fransa, Rusya’nın, Osmanlı Devleti’nin Asya’daki topraklarını paylaşmasına karşılık İtalya’ya da, Antalya Bölgesi’nde buna eşdeğer bir pay verilmesini kabul ediyorlardı.

3- Sykes-Picot Antlaşması: Bu antlaşma ile ilgili görüşmeler İtalya savaşa katılmadan önce başlamış, ancak; İtalya savaşa katıldıktan sonra sonuçlanmıştır. Bu antlaşma ile Aladağ, Kayseri, Akdağ, Yıldızdağ, Zara, Eğin, Harput ile sınırlanan arazi ile güneyde Kilikya, Suriye ve Musul Fransa’ya bırakılıyordu. İngiltere ise; Hayfa ve Akkâ limanları ile Irak ve Fransız bölgesinin güneyinde kalan yerleri alacaktı.

4- St. Jean de Maurienne Antlaşması:
Rusya’nın 1917 Bolşevik İhtilâli sonucu savaştan çekilmesi üzerine İngiltere ve Fransa, İtalya’ya daha fazla önem vermeye başladılar. İtalya ile yapılan St. Jean de Maurienne Antlaşması ile Sykes-Picot Antlaşması’nı tanıması kaydıyla, İtalya’ya, İzmir ve Konya’ya kadar olan bölge verilecekti. Ancak; uygulamada bu antlaşmaya bağlı kalınmamış, İzmir’e İtalyanlar yerine Yunanlılar’ın çıkarılması kararı verilmiştir.

D- A.B.D ’NİN BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI’NA KATILMASI:

1917 Nisan’ından itibaren, Rusya’nın savaşı terk etmesi ile İtilâf kanadında ortaya çıkan boşluğu, savaşa katılan A.B.D. doldurmuştu. A.B.D.’nin savaşa katılması, Almanya’nın 1915’den itibaren başlatmış olduğu denizaltı savaşlarının bir sonucudur. İngiltere, savaşın başından itibaren donanması ile kuşatma altına aldığı Almanya’nın ticarî gücünü kırmaya çalışmıştır. Almanya da, İngiltere’nin bu kuşatmasını etkisiz kılmak için geniş çaplı bir denizaltı savaşı başlatmıştı. 1915 Mayıs’ında iki İngiliz yolcu gemisi (Luistania ve Arabic) Alman denizaltıları tarafından batırılmış ve çok sayıda Amerikalı yolcu da bu olaylarda hayatını kaybetmişti. Bu olaylar Amerikan Alman ilişkilerini gerginleştirmiş ise de, Almanya’nın geri adım atıp, bir daha bu tür olaylara meydan vermeyeceği konusunda güvence verince, A.B.D. daha ileri gitmemişti. Buna rağmen, 1916’da, bu kez de bir Fransız yolcu gemisinin Alman denizaltlılarınca batırılması ve bu olayda da bazı Amerikan vatandaşlarının ölmesi üzerine, iki devlet arasındaki ilişkiler yeniden gerginleşti.

Almanya, denizaltı savaşlarını sürdürürken, diğer taraftan da İtilâf güçlerine yardım eden Amerika’ya karşı, özellikle Lâtin Amerika ülkelerinde, Amerikan aleyhtarı faaliyetlere girişti. 1917’de Almanya, Amerika ile arası bozuk olan Meksika’dan faydalanma yoluna gitti. Amerika, Almanya’ya karşı savaşı başlattığı takdirde Meksika Almanya’nın yanında yer alacak, Almanya Meksika’ya ekonomik yardım yapacak ve ayrıca Amerikan topraklarından Teksas, Yeni Meksika ve Arizona Eyaletleri’ni Meksika’ya verecekti. Buna karşılık; Meksika, Japonya ile Almanya arasında aracılık yaparak, Amerika’ya karşı, bir Japon-Alman-Meksika ittifakı kurulmasını sağlayacaktı. Bu gelişmeyi Amerikan dış politikasının esaslarını çizen Monröe Doktrini’ne aykırı bulan Amerika, tepki vermekte gecikmedi. 1917’de iki Amerikan ticaret gemisinin Alman denizatlılarınca batırılması bardağı taşıran son damla oldu. 2 Nisan 1917’de, A.B.D., Almanya’ya karşı Birinci Dünya Savaşı’na katıldı. A.B.D.’nin sahip olduğu üstün teknoloji ve zinde kuvvetleri ile yorgun İtilâf devletlerinin yanında yer alması, İtilâf devletlerinin savaşı kazanma şansını arttırdı.

Savaşın taraflara çok ağır gelmeye başladığı sırada, herkesin barışa özlem duyduğu bir atmosfer oluşturmayı düşünen A.B.D. Başkanı Wilson, 14 maddelik Wilson Prensipleri’ni açıkladı. Wilson İlkeleri’ne göre; Avrupa’da milliyetler esas alınacak, siyasî harita bu esasa göre düzenlenecekti. İşgal edilen yerler hemen boşaltılacak, küçük devletlerin bağımsızlıkları büyük devletlerin teminatı ile sağlanacaktı. Osmanlı Devleti’nin Türklerle meskûn kısımlarında Türk hakimiyeti sağlanacaktı. Ancak; Türk olmayan milletlere muhtar gelişme imkânı verilecekti. Çanakkale Boğazı devamlı olarak bütün milletlerin gemilerine açık tutulacak ve bu durum uluslar arası garanti altına alınacaktı.

#10 Misafir_gun.dem_*

Misafir_gun.dem_*
  • Misafirler

Gönderi Tarihi: 05 Kasım 2009 - 16:41

E- BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI’NI SONA ERDİREN ANTLAŞMALAR:

a) Brest-Litovsk Antlaşması:
Bolşevik İhtilâli üzerine savaştan çekilmek zorunda kalan Rusya, Brest-Litovsk Antlaşması ile savaşı sona erdirdi. Rusya bu antlaşma ile tüm Doğu Anadolu’dan çekiliyor; Kars, Ardahan ve Batum’u Osmanlı Devleti’ne geri veriyordu.
b- Bükreş Antlaşması:
Romanya, Bükreş Antlaşması ile savaşa son verdi.

c) Neuilly Antlaşması:
Bulgaristan ile Neuilly Antlaşması yapıldı.

d) Saint-German ve Trianon Antlaşmaları:
Avusturya, Saint-German Antlaşması ile, Macaristan ise Trianon Antlaşmasını imzalayarak Birinci Dünya Savaşı’na son verdiler.

e) Versailles Antlaşması:
Almanya ile Versailles Antlaşması yapıldı.

f) Mondros Mütarekesi ve Önemi:
Osmanlı Devleti ise; Mondros Mütarekesi’ni imzalamak zorunda kaldı. Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasında Wilson Prensipleri’nin Osmanlı Devleti’ni ilgilendiren 12. Maddesi etkili olmuşsa da, Türkler çıkarına olması gereken hükümler uygulanmamıştır. Mondros Mütarekesi’nin önemli bazı maddeleri şunlardır:

1) Boğazlar açılacak, bu bölgelerdeki istihkâmlar müttefikler tarafından işgal edilecek.
2) İtilâf devletleri güvenliklerini tehdit eden bir durum halinde , herhangi bir stratejik noktayı işgal edebileceklerdi.(Madde 7)
3) Ermeniler’e bırakılması düşünülen Doğu Anadolu’daki altı ilde (Erzurum, Van, Diyarbakır, Bitlis, Sivas, Harput) karışıklık çıktığı taktirde, İtilâf Devletleri bu bölgeleri de işgal edebileceklerdi. (Madde 24)
4) Tüm haberleşme istasyonları İtilâf Devletleri’nce denetim altında tutulacaktı.
5) Sınırların denetlenmesi ve iç düzenin korunması için gerekli birlikler dışında, Osmanlı ordusu terhis edilecek, bütün savaş gemileri ile ordunun araç, gereç ve cephanesine el konulacaktı.
6) Tüm liman ve tersanelerden İtilâf Devletleri yararlanabileceklerdi.
7) Osmanlı kuvvetleri, İtilâf devletleri komutanlarına teslim edilecekti. (Madde 16-17).
8) Toros Tünelleri, İtilâf devletleri tarafından işgal edilecekti

Bu maddelerden de anlaşılacağı üzere Mondros Mütarekesi tam bir teslimiyet belgesiydi. Bu mütareke ile İtilâf devletlerinin, Osmanlı topraklarını istilâ etmesi kolaylaşmıştır.

g- BirinciDünya Savaşı’nın Sonuçları:

1) Siyasî Sonuçları:
Dünya haritası değişmiştir. Avusturya-Macaristan imparatorluğu parçalanmış, Çarlık Rusya ve Osmanlı Devleti yıkılmıştır. Osmanlı toprakları üzerinde yeni devletler ortaya çıkmıştır. Yeni rejimler doğmuştur. Çarlığın yıkılması üzerine Rusya’da ilk kez sosyalist sistem uygulanmıştır. Anadolu’da M. Kemal’in önderliğinde Millî Mücadele hareketi başlatılarak, Yeni Türk Devleti’nin temelleri atılmış ve Cumhuriyet idaresine geçiş süreci başlatılmıştır.

2) Ekonomik Sonuçları:
Avrupa, savaş öncesindeki ekonomik gücünü yitirmiş, bu güç A.B.D. ve Japonya’ya geçmiştir. Avrupa’da ekonomide devlet müdahalesi dönemi başlamıştır. Avrupa Devletleri savaş sonrasında plânlı kalkınma dönemi başlamıştır. Avrupa’da savaş sonrasında yüksek enflasyon yaşanmıştır.

Osmanlı Devleti ise savaş sonrasında ekonomik açıdan tam olarak çökmüştür. Bu da Osmanlı Devleti’nin sonunu getirmiştir.

3) Toplumsal Sonuçları
10 milyon insanın ölümüne 20 milyon insanın yaralanmasına ve sakat kalmasına yol açmıştır. Özellikle Avrupa’da üretici genç nüfusun azalmasına, tüketici nüfusun çoğalmasına, dolayısıyla da ekonominin alt üst olmasına neden olmuştur. Pek çok Batılı ülke savaş sırasında cepheye giden askerlerinin üretimde ortaya çıkardığı boşluğu dolduran ve ekonomik özgürlüklerini kazanan kadınlarına siyasî haklarını tanımak zorunda kalmıştır.

#11 Misafir_gun.dem_*

Misafir_gun.dem_*
  • Misafirler

Gönderi Tarihi: 05 Kasım 2009 - 16:44

MUSTAFA KEMAL PAŞA’NIN SAMSUN’A ÇIKMASI VE MİLLÎ MÜCADELE
DÖNEMİ

M. Kemal’in, Mondros Mütarekesi imzalandıktan sonraki dönemde, faaliyetlerini iki kısımda incelemek mümkündür;
a) İstanbul’daki siyasî faaliyetleri
b- Anadolu’daki siyasî faaliyetleri

M. Kemal’in İstanbul’daki Siyasî Faaliyetleri:
M. Kemal’in, Yıldırım Orduları Grubu’nun lağvedilmesi üzerine 13 Kasım 1918 günü İstanbul’daki çalışmalarının esasını, İktidardaki Tevfik Paşa Hükümeti’ni düşürmek, Ahmet İzzet Paşa Başkanlığı’nda yeni bir hükümet kurdurmak ve bu hükümette kendisinin tüm Osmanlı kuvvetlerinin emir ve komutasından sorumlu bir Harbiye Nazırı olarak görevlendirilebilmesini sağlamak, oluşturmaktadır. M. Kemal bu amaçla bir taraftan arkadaşı Fethi Okyar’ın sahibi bulunduğu Minber gazetesinde yayınlanan yazısıyla, bir taraftan da milletvekilleriyle tek tek görüşmek suretiyle Tevfik Paşa Hükümeti’nin düşürülmesi yönünde kamuoyu oluşturmaya çalışmıştır. Ancak; Şubat 1919 ortalarında Tevfik Paşa Hükümeti, Meclis’ten güvenoyu aldı. Ahmet İzzet Paşa Başkanlığı’nda kurdurulacak bir hükümette, M. Kemal’in Harbiye Nazırı olarak görevlendirilmesi imkânsızlaştı. Artık M. Kemal için İstanbul’da kalmanın bir anlamı yoktu.

Şubat 1919 ortalarından itibaren M. Kemal, yeni hedefini belirledi. En kısa zamanda Anadolu’ya geçmesini sağlayacak bir görev almak, Anadolu halkı ile bütünleşerek, kurtuluş hareketini Anadolu’dan başlatmak. İşte M. Kemal Şubat 1919 ortalarından itibaren başlattığı girişimler sonucunda, atanmış olduğu 9. Ordu Müfettişi sıfatıyla 16 Mayıs 1919’da İstanbul’dan ayrıldı. 19 Mayıs 1919 günü Samsun’da karaya ayak bastı. Çok karanlık bir tablo ile karşı karşıya idi. M. Kemal karşılaştığı bu durumu Nutuk’ta şöyle ifade etmektedir;
Osmanlı Devleti ve müttefikleri yenilmiş.
Şartları ağır bir ateşkes antlaşması imzalanmış.
Ordu hırpalanmış, elinden silâhları ve cephanesi alınmış ve alınmaktadır.
Uzun süren yılları boyunca millet, yorulmuş ve fakirleşmiş.
Ülkeyi ve milleti Birinci Dünya Savaşı’na sürükleyenler, kendi hayatlarını kurtarmak için memleketten kaçmışlar.
Padişah-Halife Vahdettin sadece şahsını ve tahtını düşünmekte.
Damat Ferit ve hükümeti ise aciz, onursuz ve korkak.
İtilâf devletleri; Mondros Ateşkes Antlaşması hükümlerine uymayı gerekli bulmuyorlar. Ülkenin birçok yeri birer bahane ile işgal ediliyor. İtilâf donanmaları ve askerleri İstanbul’da.
15 Mayıs 1919’da İtilâf devletlerinin olayı ile Yunan birlikleri İzmir’i işgal etmiş durumda.
Hıristiyan azınlıklar gizli veya açık emellerini gerçekleştirmek, devleti çökertmek istiyorlar.
Ermeni Patriği Zaven Efendi de, Mavri Mira ile birlikte, Ermeniler de çalışıyor. Rumlar gibi hazırlıklar yapıyor.
Pontus Cemiyeti de faaliyetlerini kolaylıkla sürdürüyor.

İŞGALLERE KARŞI DÜŞÜNÜLEN KURTULUŞ ÇARELERİ:

M. Kemal’in Samsun’a çıktığı günlerde Türk Milleti üç farklı kurtuluş yolu üzerinde durmakta idi. Bunlar;
1) Amerikan Mandacılığı.
2) İngiliz Mandacılığı.
3) Bölgesel kurtuluş çareleri.

Amerikan mandacılığı tezini savunan aydınlar, kuruluşundan itibaren Türk toprakları üzerinde hiçbir istila emeli taşımadığına inandıkları, güçlü bir devlet olan Amerika’nın himayesinin sağlanması halinde Osmanlı Devleti’nin kurtulacağına inanmakta idiler. Bu düşüncenin öncüleri Halide Edip ve Necmettin Sadak idi.

İngiliz mandacılığı tezini savunanlar ise; Padişah ve yönetim çevreleri idi. Bu çevrelere göre Hilâfet’in geleceğini tehlikeye atmadan Osmanlı Saltanatı’nı kurtarmanın tek yolu İngiliz himayesinin sağlanması idi.

Bölgesel kurtuluş peşinde koşanlar ise; işgal altında kalan ve Osmanlı Devleti’nden ümidini kesmiş olan bölgelerin insanlarıydı. Bu insanlar kendi başlarının çaresine bakmaktan başka seçenekleri olmadığı düşüncesinde idiler.

Mustafa Kemal’in Kararı ise; millî hakimiyete dayanan, kayıtsız şartsız, bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmaktı.

Atatürk’e Göre; Bu Kararın Dayandığı Mantık:
Türk Milleti’nin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu ancak tam istiklâle sahip olmakla gerçekleştirilebilir. Ne kadar zengin ve bolluk içinde olursa olsun, istiklâlden yoksun bir millet, medeni insanlık dünyası karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye layık görülemez.

Yabancı bir devletin koruyup kollayıcılığını kabul etmek, insanlık vasıflarından yoksunluğu, güçsüzlük ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir.

Halbuki, Türk’ün haysiyeti, gururu ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa yok olsun daha iyidir. O halde, Ya İstiklâl Ya Ölüm!

Mustafa Kemal’in, Türk Milleti İçin Düşündüğü KURTULUŞ KARARI’nı Uygulama Metodu:
a) Uygulamayı bir takım safhalara ayırmak.
b- Olaylardan ve olayların akışından yararlanarak, milletin duygu ve düşüncelerini hazırlamak.
c) Basamak basamak ilerleyerek hedefe ulaşmak...

Bu dehşet ve korku yaratan durum karşısında, M. Kemal dışında bazı vatanseverler de kurtuluş çareleri düşünmüş, bu düşünceden doğan girişimler sonucu Millî Varlığa Yararlı Cemiyetler kurulmuştur.

MİLLÎ VARLIĞA YARARLI CEMİYETLER:

M. Kemal’in Samsun’a çıktığı günlerde yurt genelinde faaliyet gösteren, Yararlı Cemiyetler olarak nitelenen kuruluşlar şunlardır:

a) Millî Kongre Cemiyeti:
Türkçülük ve Türk Milliyetçiliği fikrini benimseyen Millî Talim ve Terbiye Cemiyeti üyeleri tarafından 29 Kasım 1918 de İstanbul’da kurulmuştur. Cemiyetin amacı, dünyada Türkler hakkında yapılan yanlış ve ön yargılı yayınlara ilmî çalışmalar ve belgelerle cevap vermekti. Cemiyet, M. Kemal’i ve onun Ankara’da kurmayı düşündüğü meclis fikrini desteklemiştir.
b- Trakya Paşaeli Müdâfaa-i Hukuk-ı Heyeti Osmaniyesi:
Trakya’nın ve Edirne’nin bir Yunan istilâsına maruz kalabileceği tehlikesi üzerine 2 Aralık 1918 de kurulmuştur. Merkezi Edirne’dedir. Cemiyetin amacı; Trakya Türkleri’nin haklarını savunmak, Trakya’yı Osmanlı Devleti’nden koparmaya yönelik her türlü girişime engel olmak, bu mümkün olmazsa Doğu ve Batı Trakya’yı içine alan bağımsız bir Trakya Devleti kurmaktı.

c) İzmir Müdâfaa-i Hukuk-ı Osmaniye (İzmir Redd-i İlhak) Cemiyeti:
İzmir’in Yunanlılarca işgal edileceği haberleri üzerine 2 Aralık 1918 ‘de kurulmuştu. Cemiyetin gayesi; muhtemel bir Yunan işgaline karşı silâhlı savunma yapmaktır. Cemiyetin kurulmasında etkin rol oynayan Kolordu Komutanı ve İzmir Vali vekili, Nurettin Paşa’nın çalışmalarından rahatsız olan İngilizler’in, Osmanlı Hükümeti’ne yaptıkları baskı sonucu görevinden alınması, cemiyetin faaliyetlerini büyük ölçüde aksatmıştır. Cemiyet, İzmir’in Yunanlılarca işgali öncesinde İzmir Redd-i İlhak Cemiyeti adını alarak, çalışmalarını bu isimle yürütmüştür. 15 Mayıs 1919’da Yunanlılar’ın İzmir’e asker çıkartması üzerine bölgede başlayan mahalli direniş, düzenli ordu kurulana kadar sürmüştür.

d) Vilâyet-i Şarkiye Müdâfaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti:
Mondros Mütarekesi öncesinde ve sonrasında İtilâf Devletleri’nin Doğu Anadolu için tasarladıkları Ermenistan ve Kürdistan projelerine karşı, yöredeki Müslüman-Türk ahalinin haklarını savunmak gayesiyle 4 Aralık 1918 de İstanbul’da kurulmuştur. Kâzım Karabekir’in Erzurum’daki 15. Kolordu Komutanlığı görevine atanmasıyla cemiyetin faaliyetleri hız kazandı. Cemiyet, Trabzon Muhafaza-i Hukuk Cemiyeti ile birlikte Erzurum Kongresi’ni düzenlemiştir.

e) Trabzon Muhafaza-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti:
Trabzonlu aydınlar tarafından, Karadeniz kıyılarında hak iddia eden Pontus Rumları’na karşı mücadele etmek gayesiyle kurulmuştur. Cemiyet Erzurum Kongresi sonrasında Vilâyet-i Şarkiye Cemiyeti’ne katılarak, faaliyetlerine devam etmiştir.

f) Kars Millî İslâm Şûrası:
5 Kasım 1918’de, 9. Ordu Komutanı Yakup Şevki Paşa’nın yardım ve desteği ile kurulmuştur. Kasım’da iki kongre toplamış, büyük kongresini Ocak 1919’da yapmıştır. Bu kongrenin kararı sonucu 17 Ocak 1919’da, Güney-Batı Kafkas Geçici Millî Hükümeti’nin kurulması kararlaştırılmıştır.

g) Kilikyalılar Cemiyeti ve Kilikya Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti:
Kilikyalılar Cemiyeti, Adana ve çevresinin işgal edileceği söylentilerine karşı, 20 Kasımda başlattığı faaliyetini, 21 Aralık 1918’de, resmî kuruluş dilekçesi ile sürdürmüştür. Kilikya Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti ise; 4 Aralık 1919 Kayseri Komutanlar Toplantısı sonrasında kurulmuştur. Her iki cemiyet Adana ve çevresinin işgalden kurtarılması için çalışmış ve yararlı hizmetler yapmışlardır.

MİLLÎ VARLIĞA ZARARLI CEMİYETLER:

M. Kemal’in ifadesinde belirttiği, devleti çökertmek gayesi ile çalışan zararlı cemiyetler ise şunlardır:
1- Azınlıkların Kurduğu Cemiyetler:
a) Mavr-i Mira Cemiyeti.

b- Pontus Rum Cemiyeti.

c) Kürt Teali Cemiyeti.

2- Osmanlı Saltanatı’nın ve Hilâfeti’nin Devamı Gayesiyle Kurulan Cemiyetler:
a) Teali-i İslâm Cemiyetleri.

b- Sulh ve Selâmet Cemiyetleri.

c) İtilâf ve Hürriyet Cemiyetleri.

d) İngiliz Muhipleri Cemiyeti.

Anadolu’da bu şekilde kötü amaçlı faaliyetler yanında, düzensiz, dağınık ancak iyi niyetli çalışmaların da yapıldığı günlerde Samsun’a çıkan M. Kemal, hemen çalışmalara başlamış ve 15. Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa ile sürekli olarak haberleşmiştir. M. Kemal Samsun’dan Harbiye Nezaretine gönderdiği ilk raporunda, bölgede karışıklıklara sebep olanların Türkler olmadığını, yörede yaşanan olaylara sebep verenlerin Pontus Rumları olduğu belirtmiştir. 15 Mayıs 1919’da İzmir’in Yunanlılarca işgalini haklı kılan hiçbir gerekçe olmadığını, bu nedenlerle de bu olayın hükümet tarafından her platformda, özellikle İtilâf devletleri nezrinde protesto edilmesi gerektiğini bildirmiştir. Onun Anadolu’da ne yapmak istediği, bu ilk faaliyetlerinden ve yazışmalarından anlaşılmaktadır. Amacının kolaylıkla fark edileceğini kolaylıkla fark eden M. Kemal, İngilizler’in yoğun bir biçimde bulunduğu Samsun’daki karargahını, Mayıs ayı sonunda Havza’ya taşımıştır.

M. Kemal’in Havza’daki ve daha sonra Anadolu’daki faaliyetlerinin hedefi, yurdun her köşesini bir bütün haline getirerek, topyekün bir direniş gerçekleştirebilmek yönünde olmuştur. Bu amaçla O, Havza’dan Anadolu’daki askerî ve sivil yetkililere gönderdiği şifre telgraflarla yurdumuzdaki yabancı işgalini, düzenlenecek mitingler, protesto yürüyüşleri ve telgraflarla şiddetle kınamalarını istemiştir. Ayrıca; komutanlara gönderdiği telgraflarda, onlardan gayeye hizmet eden her türlü faaliyetin desteklenmesini, ancak toplum psikolojisinden doğabilecek taşkınlıklara da izin verilmemesini istemiştir. Bunun üzerine yurt genelinde pek çok miting tertip edilmiş ve protesto telgrafı çekilmiştir. İstanbul mitinglerine ve M. Kemal’in Havza’daki çalışmalarına yönelik ilk tepki, işgal kuvvetleri yetkililerinin, O’nu İstanbul’a geri çağırması şeklinde olmuştur.

#12 Misafir_gun.dem_*

Misafir_gun.dem_*
  • Misafirler

Gönderi Tarihi: 05 Kasım 2009 - 16:48

A MUSTAFA KEMAL PAŞA’NIN SAMSUN’A ÇIKMASI VE MİLLÎ MÜCADELE
DÖNEMİ

M. Kemal’in, Mondros Mütarekesi imzalandıktan sonraki dönemde, faaliyetlerini iki kısımda incelemek mümkündür;
a) İstanbul’daki siyasî faaliyetleri
b- Anadolu’daki siyasî faaliyetleri

M. Kemal’in İstanbul’daki Siyasî Faaliyetleri:
M. Kemal’in, Yıldırım Orduları Grubu’nun lağvedilmesi üzerine 13 Kasım 1918 günü İstanbul’daki çalışmalarının esasını, İktidardaki Tevfik Paşa Hükümeti’ni düşürmek, Ahmet İzzet Paşa Başkanlığı’nda yeni bir hükümet kurdurmak ve bu hükümette kendisinin tüm Osmanlı kuvvetlerinin emir ve komutasından sorumlu bir Harbiye Nazırı olarak görevlendirilebilmesini sağlamak, oluşturmaktadır. M. Kemal bu amaçla bir taraftan arkadaşı Fethi Okyar’ın sahibi bulunduğu Minber gazetesinde yayınlanan yazısıyla, bir taraftan da milletvekilleriyle tek tek görüşmek suretiyle Tevfik Paşa Hükümeti’nin düşürülmesi yönünde kamuoyu oluşturmaya çalışmıştır. Ancak; Şubat 1919 ortalarında Tevfik Paşa Hükümeti, Meclis’ten güvenoyu aldı. Ahmet İzzet Paşa Başkanlığı’nda kurdurulacak bir hükümette, M. Kemal’in Harbiye Nazırı olarak görevlendirilmesi imkânsızlaştı. Artık M. Kemal için İstanbul’da kalmanın bir anlamı yoktu.

Şubat 1919 ortalarından itibaren M. Kemal, yeni hedefini belirledi. En kısa zamanda Anadolu’ya geçmesini sağlayacak bir görev almak, Anadolu halkı ile bütünleşerek, kurtuluş hareketini Anadolu’dan başlatmak. İşte M. Kemal Şubat 1919 ortalarından itibaren başlattığı girişimler sonucunda, atanmış olduğu 9. Ordu Müfettişi sıfatıyla 16 Mayıs 1919’da İstanbul’dan ayrıldı. 19 Mayıs 1919 günü Samsun’da karaya ayak bastı. Çok karanlık bir tablo ile karşı karşıya idi. M. Kemal karşılaştığı bu durumu Nutuk’ta şöyle ifade etmektedir;
Osmanlı Devleti ve müttefikleri yenilmiş.
Şartları ağır bir ateşkes antlaşması imzalanmış.
Ordu hırpalanmış, elinden silâhları ve cephanesi alınmış ve alınmaktadır.
Uzun süren yılları boyunca millet, yorulmuş ve fakirleşmiş.
Ülkeyi ve milleti Birinci Dünya Savaşı’na sürükleyenler, kendi hayatlarını kurtarmak için memleketten kaçmışlar.
Padişah-Halife Vahdettin sadece şahsını ve tahtını düşünmekte.
Damat Ferit ve hükümeti ise aciz, onursuz ve korkak.
İtilâf devletleri; Mondros Ateşkes Antlaşması hükümlerine uymayı gerekli bulmuyorlar. Ülkenin birçok yeri birer bahane ile işgal ediliyor. İtilâf donanmaları ve askerleri İstanbul’da.
15 Mayıs 1919’da İtilâf devletlerinin olayı ile Yunan birlikleri İzmir’i işgal etmiş durumda.
Hıristiyan azınlıklar gizli veya açık emellerini gerçekleştirmek, devleti çökertmek istiyorlar.
Ermeni Patriği Zaven Efendi de, Mavri Mira ile birlikte, Ermeniler de çalışıyor. Rumlar gibi hazırlıklar yapıyor.
Pontus Cemiyeti de faaliyetlerini kolaylıkla sürdürüyor.

İŞGALLERE KARŞI DÜŞÜNÜLEN KURTULUŞ ÇARELERİ:

M. Kemal’in Samsun’a çıktığı günlerde Türk Milleti üç farklı kurtuluş yolu üzerinde durmakta idi. Bunlar;
1) Amerikan Mandacılığı.
2) İngiliz Mandacılığı.
3) Bölgesel kurtuluş çareleri.

Amerikan mandacılığı tezini savunan aydınlar, kuruluşundan itibaren Türk toprakları üzerinde hiçbir istila emeli taşımadığına inandıkları, güçlü bir devlet olan Amerika’nın himayesinin sağlanması halinde Osmanlı Devleti’nin kurtulacağına inanmakta idiler. Bu düşüncenin öncüleri Halide Edip ve Necmettin Sadak idi.

İngiliz mandacılığı tezini savunanlar ise; Padişah ve yönetim çevreleri idi. Bu çevrelere göre Hilâfet’in geleceğini tehlikeye atmadan Osmanlı Saltanatı’nı kurtarmanın tek yolu İngiliz himayesinin sağlanması idi.

Bölgesel kurtuluş peşinde koşanlar ise; işgal altında kalan ve Osmanlı Devleti’nden ümidini kesmiş olan bölgelerin insanlarıydı. Bu insanlar kendi başlarının çaresine bakmaktan başka seçenekleri olmadığı düşüncesinde idiler.

Mustafa Kemal’in Kararı ise; millî hakimiyete dayanan, kayıtsız şartsız, bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmaktı.

Atatürk’e Göre; Bu Kararın Dayandığı Mantık:
Türk Milleti’nin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu ancak tam istiklâle sahip olmakla gerçekleştirilebilir. Ne kadar zengin ve bolluk içinde olursa olsun, istiklâlden yoksun bir millet, medeni insanlık dünyası karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye layık görülemez.

Yabancı bir devletin koruyup kollayıcılığını kabul etmek, insanlık vasıflarından yoksunluğu, güçsüzlük ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir.

Halbuki, Türk’ün haysiyeti, gururu ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa yok olsun daha iyidir. O halde, Ya İstiklâl Ya Ölüm!

Mustafa Kemal’in, Türk Milleti İçin Düşündüğü KURTULUŞ KARARI’nı Uygulama Metodu:
d) Uygulamayı bir takım safhalara ayırmak.
e) Olaylardan ve olayların akışından yararlanarak, milletin duygu ve düşüncelerini hazırlamak.
f) Basamak basamak ilerleyerek hedefe ulaşmak...

Bu dehşet ve korku yaratan durum karşısında, M. Kemal dışında bazı vatanseverler de kurtuluş çareleri düşünmüş, bu düşünceden doğan girişimler sonucu Millî Varlığa Yararlı Cemiyetler kurulmuştur.

MİLLÎ VARLIĞA YARARLI CEMİYETLER:

M. Kemal’in Samsun’a çıktığı günlerde yurt genelinde faaliyet gösteren, Yararlı Cemiyetler olarak nitelenen kuruluşlar şunlardır:

a) Millî Kongre Cemiyeti:
Türkçülük ve Türk Milliyetçiliği fikrini benimseyen Millî Talim ve Terbiye Cemiyeti üyeleri tarafından 29 Kasım 1918 de İstanbul’da kurulmuştur. Cemiyetin amacı, dünyada Türkler hakkında yapılan yanlış ve ön yargılı yayınlara ilmî çalışmalar ve belgelerle cevap vermekti. Cemiyet, M. Kemal’i ve onun Ankara’da kurmayı düşündüğü meclis fikrini desteklemiştir.

b- Trakya Paşaeli Müdâfaa-i Hukuk-ı Heyeti Osmaniyesi:
Trakya’nın ve Edirne’nin bir Yunan istilâsına maruz kalabileceği tehlikesi üzerine 2 Aralık 1918 de kurulmuştur. Merkezi Edirne’dedir. Cemiyetin amacı; Trakya Türkleri’nin haklarını savunmak, Trakya’yı Osmanlı Devleti’nden koparmaya yönelik her türlü girişime engel olmak, bu mümkün olmazsa Doğu ve Batı Trakya’yı içine alan bağımsız bir Trakya Devleti kurmaktı.

c) İzmir Müdâfaa-i Hukuk-ı Osmaniye (İzmir Redd-i İlhak) Cemiyeti:
İzmir’in Yunanlılarca işgal edileceği haberleri üzerine 2 Aralık 1918 ‘de kurulmuştu. Cemiyetin gayesi; muhtemel bir Yunan işgaline karşı silâhlı savunma yapmaktır. Cemiyetin kurulmasında etkin rol oynayan Kolordu Komutanı ve İzmir Vali vekili, Nurettin Paşa’nın çalışmalarından rahatsız olan İngilizler’in, Osmanlı Hükümeti’ne yaptıkları baskı sonucu görevinden alınması, cemiyetin faaliyetlerini büyük ölçüde aksatmıştır. Cemiyet, İzmir’in Yunanlılarca işgali öncesinde İzmir Redd-i İlhak Cemiyeti adını alarak, çalışmalarını bu isimle yürütmüştür. 15 Mayıs 1919’da Yunanlılar’ın İzmir’e asker çıkartması üzerine bölgede başlayan mahalli direniş, düzenli ordu kurulana kadar sürmüştür.

d) Vilâyet-i Şarkiye Müdâfaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti:
Mondros Mütarekesi öncesinde ve sonrasında İtilâf Devletleri’nin Doğu Anadolu için tasarladıkları Ermenistan ve Kürdistan projelerine karşı, yöredeki Müslüman-Türk ahalinin haklarını savunmak gayesiyle 4 Aralık 1918 de İstanbul’da kurulmuştur. Kâzım Karabekir’in Erzurum’daki 15. Kolordu Komutanlığı görevine atanmasıyla cemiyetin faaliyetleri hız kazandı. Cemiyet, Trabzon Muhafaza-i Hukuk Cemiyeti ile birlikte Erzurum Kongresi’ni düzenlemiştir.

e) Trabzon Muhafaza-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti:
Trabzonlu aydınlar tarafından, Karadeniz kıyılarında hak iddia eden Pontus Rumları’na karşı mücadele etmek gayesiyle kurulmuştur. Cemiyet Erzurum Kongresi sonrasında Vilâyet-i Şarkiye Cemiyeti’ne katılarak, faaliyetlerine devam etmiştir.

f) Kars Millî İslâm Şûrası:
5 Kasım 1918’de, 9. Ordu Komutanı Yakup Şevki Paşa’nın yardım ve desteği ile kurulmuştur. Kasım’da iki kongre toplamış, büyük kongresini Ocak 1919’da yapmıştır. Bu kongrenin kararı sonucu 17 Ocak 1919’da, Güney-Batı Kafkas Geçici Millî Hükümeti’nin kurulması kararlaştırılmıştır.

g) Kilikyalılar Cemiyeti ve Kilikya Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti:
Kilikyalılar Cemiyeti, Adana ve çevresinin işgal edileceği söylentilerine karşı, 20 Kasımda başlattığı faaliyetini, 21 Aralık 1918’de, resmî kuruluş dilekçesi ile sürdürmüştür. Kilikya Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti ise; 4 Aralık 1919 Kayseri Komutanlar Toplantısı sonrasında kurulmuştur. Her iki cemiyet Adana ve çevresinin işgalden kurtarılması için çalışmış ve yararlı hizmetler yapmışlardır.

MİLLÎ VARLIĞA ZARARLI CEMİYETLER:

M. Kemal’in ifadesinde belirttiği, devleti çökertmek gayesi ile çalışan zararlı cemiyetler ise şunlardır:
1- Azınlıkların Kurduğu Cemiyetler:
d) Mavr-i Mira Cemiyeti.

e) Pontus Rum Cemiyeti.

f) Kürt Teali Cemiyeti.

2- Osmanlı Saltanatı’nın ve Hilâfeti’nin Devamı Gayesiyle Kurulan Cemiyetler:
a) Teali-i İslâm Cemiyetleri.

b- Sulh ve Selâmet Cemiyetleri.

c) İtilâf ve Hürriyet Cemiyetleri.

d) İngiliz Muhipleri Cemiyeti.

Anadolu’da bu şekilde kötü amaçlı faaliyetler yanında, düzensiz, dağınık ancak iyi niyetli çalışmaların da yapıldığı günlerde Samsun’a çıkan M. Kemal, hemen çalışmalara başlamış ve 15. Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa ile sürekli olarak haberleşmiştir. M. Kemal Samsun’dan Harbiye Nezaretine gönderdiği ilk raporunda, bölgede karışıklıklara sebep olanların Türkler olmadığını, yörede yaşanan olaylara sebep verenlerin Pontus Rumları olduğu belirtmiştir. 15 Mayıs 1919’da İzmir’in Yunanlılarca işgalini haklı kılan hiçbir gerekçe olmadığını, bu nedenlerle de bu olayın hükümet tarafından her platformda, özellikle İtilâf devletleri nezrinde protesto edilmesi gerektiğini bildirmiştir. Onun Anadolu’da ne yapmak istediği, bu ilk faaliyetlerinden ve yazışmalarından anlaşılmaktadır. Amacının kolaylıkla fark edileceğini kolaylıkla fark eden M. Kemal, İngilizler’in yoğun bir biçimde bulunduğu Samsun’daki karargahını, Mayıs ayı sonunda Havza’ya taşımıştır.

M. Kemal’in Havza’daki ve daha sonra Anadolu’daki faaliyetlerinin hedefi, yurdun her köşesini bir bütün haline getirerek, topyekün bir direniş gerçekleştirebilmek yönünde olmuştur. Bu amaçla O, Havza’dan Anadolu’daki askerî ve sivil yetkililere gönderdiği şifre telgraflarla yurdumuzdaki yabancı işgalini, düzenlenecek mitingler, protesto yürüyüşleri ve telgraflarla şiddetle kınamalarını istemiştir. Ayrıca; komutanlara gönderdiği telgraflarda, onlardan gayeye hizmet eden her türlü faaliyetin desteklenmesini, ancak toplum psikolojisinden doğabilecek taşkınlıklara da izin verilmemesini istemiştir. Bunun üzerine yurt genelinde pek çok miting tertip edilmiş ve protesto telgrafı çekilmiştir. İstanbul mitinglerine ve M. Kemal’in Havza’daki çalışmalarına yönelik ilk tepki, işgal kuvvetleri yetkililerinin, O’nu İstanbul’a geri çağırması şeklinde olmuştur.


Diğer Kongreler:
Belirttiğimiz bu kongreler dışında:
1- Kars, Ardahan, Oltu ve Trabzon Kongreleri.
2- İzmir, Nazilli, Muğla, Afyon ve Pozantı Kongreleri.
3- Edirne ve Lüleburgaz Kongreleri yapılmıştır.

#13 Misafir_gun.dem_*

Misafir_gun.dem_*
  • Misafirler

Gönderi Tarihi: 05 Kasım 2009 - 16:49

AMASYA GÖRÜŞMELERİ ve PROTOKOLÜ (20-22 Ekim1919):

Amasya Görüşmeleri’nin Gerçekleşme Nedeni:

Ali Rıza Paşa Hükümeti açısından: Anadolu’daki Millî Hareket’in gelişmesinden rahatsız olması ve Millî Hareket yetkilileri ile bağlantı kurmak ihtiyacını hissetmesi.

Mustafa Kemal Paşa’nın bu görüşmeyi isteme nedeni: Temsil Heyeti’nin İstanbul Hükümeti tarafından resmen tanınmış bir siyasî kuruluş olduğunu sağlamaktı.

Damat Ferit Paşa Hükümeti istifa edince, Ali Rıza Paşa yeni hükümeti kurmakla görevlendirilmişti. Mustafa Kemal Paşa, Ali Rıza Paşa’ya bir telgraf çekerek; “yeni hükümet Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde oluşan millî teşkilât ve kararlara uyduğu takdirde:
a) Kuva-yı Milliye’nin, hükümete yardımcı olacağını.
b- Mebusan Meclisi açılıp, denetim görevine başlayıncaya kadar, yeni hükümetin, milletin geleceğiyle ilgili herhangi bir taahhüde girmemesini.
c) Düzenlenecek Barış Konferansı’na, millî davayı kavramış, güvenilir delegeler seçilmesini.
d) Milli Mücadele’ye karşı olan asker ve sivil yöneticileri görevden alarak, bunların yerine, Anadolu’daki millîcilerin güvenini taşıyan isimlerin getirilmesini.
e) Ordunun millî amaçlara uygun olarak yeniden düzenlenmesini istiyordu.

Böylece, Temsil Heyeti ile yeni kurulan İstanbul Hükümeti arasında karşılıklı yazışmalar başladı. Harbiye Nazırı Cemal Paşa,: “Yeni Hükümet’in kendisiyle aynı fikirde olduğunu ve millî iradenin egemenliğini kabul ettiği”, yolundaki telgrafı üzerine, 7 Ekim 1919’da, Mustafa Kemal Paşa, Temsil Heyeti adına bir telgraf yayınlayarak: “Milletle Hükümet arasında tam bir anlaşma sağlandığı için resmî haberleşme yasağının kaldırılmasını bildirdi. Yazışmalar sonunda, taraflar daha yakından görüşerek ayrıntılar üzerinde anlaşabilmek gayesiyle Amasya’da görüşmeler yapmayı kararlaştırdılar.

16 Ekim 1919’da, Temsil Heyeti adına Hüseyin Rauf ve Bekir Sami (Kunduh) Beylerle Sivas’tan hareket eden M. Kemal Paşa, iki gün sonra Amasya’ya vardı. İstanbul Hükümeti’ni temsilen Bahriye Nazırı Salih Paşa gelmişti. 20 Ekim’de başlayan görüşmeler 22 Ekim 1919’da sonuçlandı. Bu görüşmeler sonunda taraflar, karşılıklı olarak birbirlerinden bekledikleri hareket ve davranış tarzlarını düzenlenen beş protokolle belirlediler. Bu protlollerin ilk üçü açık ve imzalı, diğer ikisi ise gizli ve imzasızdı.

İlk protokolde, genellikle İstanbul Hükümeti’nin Anadolu’dan istekleri yer almaktadır. Bu istekler:
Ordunun siyasetle uğraşmaması.
İttihatçılığın ülkede tekrar canlandırılmaması.
Temsil Heyeti’nin, Hükümet’i küçük düşürecek beyanlarda bulunmaması Seçimlerin serbestçe yapılması.
Hükümete taraftar veya karşıt yazılar yazılmaması.
Teşkilâta (Kuva-yı Milliye’ye) karşıt olduğu için tutuklananlar varsa serbest bırakılmaları.
Tehcir suçlularının cezalandırılmaları.
Savaşa katılmamızın haklı nedenlere dayandığı yolundaki düşüncelerin gizli tutulması gibi istekleri kapsıyordu.

İkinci protokolda:
Müslüman olmayan azınlıklara siyasîegemenliğimizi ve sosyal dengemizi bozacak ayrıcalıkların verilmemesi. Millî Meclis’in vereceği en son karar uyulması şartıyla, en az daha önce kararlaştırılmış sınırların korunması (vatanın bütünlüğü ve bölünmezliği ilkesi) kabul edildi.
Anadolu ve Rumeli Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti’nin İstanbul Hükümeti’nce tanınması.
Millî Meclis’in İstanbul’da toplanmasının uygun olmayacağı, barış yapılıncaya kadar geçici olarak Anadolu’da, İstanbul Hükümeti’nin uygun göreceği bir yerde toplanması.

Salih Paşa, Meclis’in İstanbul’da toplanmaması fikrine kişisel olarak katılmakla birlikte, Hükümet adına söz veremeyeceğini, bunu Hükümet üyelerine kabul ettirmek için elinden geleni yapacağını, başarılı olamazsa Hükümet’ten çekileceğini söylemiştir.

Üçüncü protokolda:
Temsil Heyeti’nin seçimlere müdahale etmemesi, buna karşılık; Hristiyanlar’ın seçimlere katılmalarının sağlanması temsil gücünün ülke insanlarının tümünü kapsadığının gösterilmesi, İttihatçıların ve tehcirle ilgisi olanların seçilmemesine dikkat edilmesi gibi esaslar yer almıştır.

Gizli ve imzasız olan dördüncü protokolda:
Temsil Heyeti’nin İstanbul Hükümeti’nden istek ve beklentileri yer almıştır.
Bunların başlıcası; görevlerinden alınan ve mahkemeye verilen subaylar hakkındaki emirlerin düzeltilmesi.
Malta sürgünleri hakkındaki kararın, kişilerin yargılanmasından sonra verilmesi.
İzmir’den Yunanlıların çıkartılması için hükümetin protesto girişimlerinde bulunması.
İstanbul’daki zararlı cemiyetlerin yayınlarının engellenmesi.
Kuva-yı Milli’yenin malî açıdan desteklenmesi gibi isteklerdi.

Yine gizli ve imzasız olan beşinci protokolda:
Barış görüşmelerine gönderilecek kurulda bulunması gereken delegelerin isimleri yer almıştır.

Amasya Görüşmesi’nin Sonuçları:
Salih Paşa İstanbul’a döndükten sonra taahhüt ettiği bu esasların bir çoğunu yerine getirememiş, ancak Meclis-i Mebusan’ın yeniden toplanabilmesi için çalışmaların başlatılmasını sağlamıştır. Mustafa Kemal Paşa, Ali Rıza Paşa Hükümeti’nden memnun olmamakla birlikte; Meclis açılıp göreve başlayıncaya kadar Hükümet’i desteklemeye karar vermişti. Amasya Görüşmeleri millî harekete önemli kazançlar sağladı. “İsyancılar” olarak nitelendirilen Kuva-yı Milliyeciler’in, İstanbul Hükümeti’nce muhatap kabul edilmesi, Temsil Heyeti’nin varlığının meşrûlaşması açısından önemlidir.

İstanbul Hükümeti açısından, bu görüşmeye istekli olmak ve katılmak nedeniyle, millî hareket ile Anadolu ve Rumeli Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti’nin varlığını ve gücünü kabul etmiş oldu.

İtilâf devletleri açısından, isteklerini sadece İstanbul Hükümeti’ne kabul ettirmekle amaçlarına ulaşamayacaklarını anladılar. Damat Ferit Paşa Hükümeti’nin istifası, Kuva-yı Milliye’nin saygınlığını ve Millî Mücadele’ye katılanların sayısını arttırmıştı. Ali Rıza Paşa Hükümeti’nin, bir üyesini Amasya’ya, Temsil Heyeti’nin ayağına kadar göndermesi bu katılımı daha da arttırdı.

Mustafa Kemal Paşa ve Millî Hareket Yanlıları Açısından:
Meclis-i Mebusan’ı İstanbul dışında toplama isteği gerçekleştirilemedi.
İstanbul Hükümeti, Anadolu’nun daha sıkı biçimde koruması altına girdi.
İstanbul Hükümeti’nin, Anadolu ile görüşmesi, artık O’nu bir olarak tanıdığının göstergesidir.
Mebusan Meclisi için milletvekili seçimleri yer yer yapılmaya başlandı. Mustafa Kemal Paşa, Erzurum Milletvekilliği’ne seçildi.

SİVAS KOMUTANLAR TOPLANTISI (16-29 Kasım 1919):

Osmanlı Mebusan Meclisi seçimleri 1919 yılı Kasım ayında yapıldı. İtilâf devletleri, Meclis’in İstanbul’da toplanacak olmasının işlerini kolaylaştıracağı düşüncesiyle seçimlere karışmamışlardı. Fakat, seçimleri çoğunlukla Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti ya da desteklediği adayların kazanması üzerine hayal kırıklığına uğradılar.

Daha önce belirtildiği gibi; Mustafa Kemal Paşa, Meclis’in düşman işgali altında bulunan ve zararlı cemiyetlerin yoğun faaliyet gösterdiği İstanbul’da toplanmasını uygun bulmuyordu. Bununla birlikte; bu konuda tek başına karar vermemek ve genel eğilimi anlamak gayesiyle, İstanbul ileri gelenleriyle haberleşiyor ve kamuoyunun eğilimini öğrenmeye çalışıyordu. Ordunun da konuyla ilgili görüşlerini almak gayesiyle 16-29 Kasım 1919’da, Kolordu Komutanlarını Sivas’ta toplayacak bir toplantıya davet etti.

Sivas Komutanlar Toplantısı’nın Amacı ve Gündemi:
Bu toplantıya, komutanlar yanında, Temsil Heyeti ve toplantıda bulunmasında yarar görülen birkaç kişi daha katıldı.
Amaç: Mebusan Meclisi’nin toplanacağı yer konusunda görüş almaktı.

Toplantı Gündemi:
Mebusan Meclisi’nin toplanacağı yer.
Meclis toplandıktan sonra Temsil Heyeti ile Millî Teşkilât’ın ne durumda olacağı ve çalışma yöntemleri.
Paris Barış Konferansı’nın, Türk Milleti ve vatanı için olumlu ya da olumsuz bir karar vermesi halinde takip edilecek politikayı belirlemekle ilgiliydi.

Sivas Komutanlar Toplantısı’nın Sonuçları:
Mebusan Meclisi’nin İstanbul’da toplanması zorunluluk olarak ortaya çıktı.
Milletvekillerinin mevcut durum hakkında aydınlatılması ve görüşlerinin alınması kararlaştırıldı.
Millî Teşkilât’ın takip ettiği programın esaslarını Meclis’te savunacak kuvvetli bir grup oluşturmak için çalışmalar yapılması.
Askerî ve Mülkî Amirler’in, Millî Teşkilât’ın yayılması ve güçlendirilmesi için çalışmaları.
Meclis İstanbul’da toplandıktan sonra, milletvekilleri serbestçe ve güven içinde çalıştıklarını ilân edinceye kadar, Temsil Heyeti’nin Anadolu’da kalarak görevini sürdürmesi.
Paris Barış Konferansı, Türkiye hakkında olumsuz bir karar verdiği ve bu karar Mebusan Meclisi’nde onaylandığı takdirde, milletin isteği doğrultusunda hareket edilmesi.
Ayrıca; vatan savunması konusunda halkın, ne şekilde teşkilâtlandırılacağı ve silâhlandırılacağı belirlenerek, gizli bir talimatla ilgililere bildirilmişti.

#14 Misafir_gun.dem_*

Misafir_gun.dem_*
  • Misafirler

Gönderi Tarihi: 05 Kasım 2009 - 16:53

TEMSİL HEYETİ’NİN ANKARA’YA GELİŞİ (27 Aralık 1919):

18 Aralık 1919’da, maiyyeti ile birlikte Sivas’tan yola çıkan Mustafa Kemal Paşa, 19 Aralık 1919’da Kayseri’ye, daha sonra da Mucur yoluyla Hacıbektaş’a geldi. Burada görüştüğü Cemalettin Çelebi, millî harekete destek sözü verdi.

Hacıbektaş, Mucur, Kırşehir, Kaman üzerinden 27 Aralık 1919’da vardıkları Ankara’da, Mustafa Kemal Paşa ile Millî Kuvvetler’in geleceği haberiyle sevinçli ve coşku dolu olağanüstü bir gün yaşamıştı. 10 Aralık 1919’da Ankara’da hakimiyet-i Milliye gazetesi yayınlanmaya başlandı.

Mustafa Kemal Paşa, daha Sivas’ta iken, Millî Mücadele taraflısı milletvekillerine haber göndererek, Temsil Heyeti ile görüşmeler yapmak üzere Ankara’ya uğramalarını istemişti. Bu çağrıya uyarak tek tek ya da gruplar halinde Ankara’ya gelebilen milletvekilleriyle görüşmeler yapan Mustafa Kemal Paşa, onlara birlik ve beraberliğin önemini vurgulayarak, Mebusan Meclisi’de güçlü ve anlaşmış bir grup oluşturmaları gereğini anlattı. Müdâfaa-i Hukuk adlı bir grup kurarak, milletin haklı ve kutsal amaçlarını cesaretle dile getirmelerini ve savunmalarını istedi. Bu amaçlar konusunda bir fikir vermek gayesiyle Misak-ı Millî’nin ilk taslağını hazırladı.

Mustafa Kemal Paşa, Meclis’in er veya geç saldırıya uğrayacağını ve dağıtılacağını tahmin ettiğinden, Meclis’in Ankara’da toplanmasını istemişti. Bunun için de Meclis Başkanı seçilmeyi istemişti. Böylece, İstanbul’a gitmesi bir engel oluşturmayacak, Meclis çalışmaları başkan vekilleri tarafından yürütülebilecekti.

SON OSMANLI MECLİS-İ MEBUSAN’ININ TOPLANMASI ve MİSAK-I MİLLÎ:

Seçilen 168 milletvekilinden, İstanbul’a ulaşabilen 72’sinin katılımıyla 12 Ocak 1920 günü çalışmalarına başlayan Meclis-i Mebusan’ın üyelerinden biri de Erzurum milletvekili olarak seçilmiş olan M. Kemal’di. Ancak, M. Kemal İstanbul’a gitmeyi ve Meclis-i Mebusan’ın çalışmalarına katılmayı düşünmedi. Daha önce Sivas Komutanlar Toplantısı’nda alınan kararlar gereğince, İstanbul’a gidecek olan milletvekilleriyle M. Kemal’in Ankara’da görüşmesi, milletvekillerinden M. Kemal’i İstanbul’daki Meclis-i Mebusan’ın Başkanlığı’na gıyaben seçtirmelerinin istediği halde başkan olarak seçilemedi. Millî Teşkilât’ın şimdiye kadar kongrelerde aldığı kararları Meclis’te onaylatacak Müdâfaa-i Hukuk Grubu yerine de Felâh-ı Vatan adlı bir grup kuruldu.

Bunun nedeni; milletvekillerinin, Padişah’a ve işgal güçlerine, Anadolu’nun etkisinde olmadıklarını gösterme isteğiydi.

Buna karşılık; Temsil Heyeti’nin kurtuluş için ileri sürdüğü fikirler, grubun 22 Ocak 1920 tarihli gizli oturumunda ele alınarak kesinleştirilerek, Meclis’in 28 Ocak 1920 günkü gizli oturumunda oy birliğiyle kabul edilmiştir. Böylece Misak-ı Millî adı verilen belgenin Meclis-i Mebusan tarafından kabul edilmesiyle milli kurtuluş hareketi tam anlamıyla hukukî kimlik kazanmıştır. Misak-ı Millî, 17 Şubat 1920’de bütün dünyaya duyuruldu.

Misak-ı Millî Metninde Yer Alan Kararlar Şunlardır:
1) Osmanlı Devleti’nin Mondros Mütarekesini imzaladığı 30 Ekim 1918 tarihinde İtilâf Devletleri’nin işgali altına giren ve Arap çoğunluğun yaşadığı Osmanlı topraklarının geleceği, halkın serbestçe verecekleri oy ile belirlenmelidir. Bunun dışında, mütareke sınırları içinde kalan Türk ve İslâm ahalinin yaşadığı kısımlar hiçbir şekilde parçalanamaz bir bütündür.
2) Halkı özgür kalır kalmaz, halk oyu ile anavatana katılmış olan Kars, Ardahan, Batum için gerekirse yeniden halk oyuna başvurulmalıdır.
3) Türklerle yapılacak barışa bırakılan Batı Trakya’nın durumu da, yine bölge halkının hür iradesi ile belirlenmelidir.
4) Hilâfet ve Saltanat merkezi İstanbul ile Marmara Denizi’nin güvenliği her türlü tehlikeden uzak olmalı, Boğazlar’ın dünya ticaretine ve ulaşımına açılması, bizimle birlikte ilgili bütün devletlerin ortaklaşa verecekleri karara göre olmalıdır.
5) İtilâf devletleri ile düşmanları ve bazı ortakları arasında kararlaştırılmış olan anlaşmalara uygun olarak, azınlıkların hakları, komşu ülkelerdeki Müslüman halkın aynı haklardan yararlanmaları şartıyla tarafımızdan kabul ve garanti edilecektir.
6) Siyasî, adlî ve malî gelişmemizi önleyecek sınırlamalara karşıyız. Her devlet gibi bizim de gelişmemizin sağlanmak konusunda tam bir serbestliğe sahip olmamız, varlık ve yaşamımızın esasıdır. Borçlarımızın ödeme şartları da, bu esaslara ters düşmemelidir.

Misâk-ı Millî’nin Anlamı:
Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde belirlenerek, olağanüstü şartlarda kabul ve ilân edilen Misak-ı Millî, son Osmanlı Mebusan Meclisi’nin en önemli ve yararlı bir kararı olmuştur. Şark Meselesi’ni sonuçlandırmak ve Türk Milleti’nin varlığına kastetmek düşüncesindeki işgalci devletlere karşı bir cevaptır. Misak-ı Millî, Padişah’a karşı da bir hareket olmak yanında, Mustafa Kemal Paşa’nın ileri görüş ve gerçekçi tutumunun somut bir örneği olmuştur.

Misak-ı Millî’nin kabulü:
Mebusan Meclisi’nin, Anadolu’nun görüşlerini onaylaması anlamına gelmekteydi.
Türk Milleti’nin, galip devletlere karşı direneceğini gösteren bir belgedir.
İşgalcilere “boyun eğme siyaseti güden” Osmanlı geleneği ile bağların kesildiğini anlatmaktadır.
Millî ve bölünmez bir Türk vatanının sınırlarını çizmiştir.
Kapitülasyonları, malî ve ekonomik müdahale ve siyasî dayatmaları reddetmiş, tam bağımsız bir devlet öngörmüştür.

Meclis toplanma aşamasındayken İngilizler ile ciddi bir problem yaşanmamıştı. İngilizler 1920 yılında Türklerle kalıcı barış yapmayı düşündükleri için, Meclis’in açılmasına, istedikleri gibi bir anlaşmanın Meclis tarafından onaylanarak hukuki prosedürün tamamlanması açısından sıcak bakmışlardı. Çünkü İngilizler toplanacak Meclis’ten teslimiyet kararına onay çıkacağı düşüncesinde idiler. Tam aksine; Misak-ı Millî’nin kabulü ve dünyaya ilânı üzerine büyük telaşa kapıldılar.



İSTANBUL’UN İŞGALİ VE SON OSMANLI MEBUSAN MECLİSİ’NİN DAĞITILMASI:

İstanbul’un İşgal Edilmesinin Nedenleri:
1-Son Osmanlı Mebusan Meclisi’nde Misâk-ı Millî’nin kabul edilmesi.
2-Anadolu’nun Güney ve Batı Cephelerinde, Türk Milleti’nin işgal güçleri karşısındaki kararlı direnişi.
3-Ali Rıza Paşa Hükümeti’nin Ankara ile yakın ilişki kurmasının İtilâf güçlerinde yarattığı rahatsızlık.
4-Prestijlerinin sarsıldığını düşünen İtilâf devletleri yöneticilerinin yeni kararlar almaları.

Osmanlı Mebusan Meclisi’nde 28 Ocak 1920’de kabul edilmiş olan Misâk-ı Millî kararları, tehlike yaratabileceği düşüncesiyle, bir süre beklendikten sonra 17 Şubat 1920’de dünya kamuoyuna duyurulmuştu. Mebusan Meclisi’nden bir teslimiyet kararı çıkmasını bekleyen İtilâf devletleri, Londra’da bir araya gelerek Misâk- Millî ve diğer gelişmeleri değerlendirmiş, Maraş’ta Fransızlar’a karşı başarı kazanan M. Kemal Paşa öncülüğündeki Millî Hareketi durdurmayı ve bu konuda Türk düşmanı Lloyd George’un ortaya attığı Maraş’ta asılsız soykırım iddiasını görüşmüşlerdi. İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon ise, Maraş olayını “Türkler’in müttefikleri meydan okuması olarak değerlendiriyordu. Soykırımı ortaya atan Lloyd George’un asıl amacı, Fransa ve İtalya’ya daha önce kabul ettiremediği İstanbul’un işgali düşüncesini kabul ettirmekti. Nitekim, Londra Konferansı gündemine İstanbul’un işgali konusu da alındı.

İtilâf devletleri Londra Konferansı görüşmeleri sonunda:
1-İstanbul’un derhal işgal edilmesi.
2-Güney ve Güneydoğu Anadolu’daki direnişlerde rolü olduğu düşünülen M. Kemal’in Osmanlı Devleti’nden istenmesi.
3-Anadolu’nun Güney ve Güneydoğu kesimlerinde bu direniş devam edecek olursa, ileride yapılacak barış görüşmelerindeki maddelerin daha da ağırlaştırılması kararı alınmış,
4-Ayrıca, Ali Rıza Paşa Hükümeti istifa etmek zorunda bırakılmış,
5-Türk Ocağı Binası’nı basarak aydınlara gözdağı veren İngilizler, Birinci Londra Konferansı’nda İstanbul’un işgali ve Kuva-yı Milliye öncülerinin tutuklanması kararını almışlardı.

Bu karar gereğince:
a)15 Mart 1920’de, İstanbul’da sivil yönetici ve asker 150 Türk aydını tutuklanmış.
b-13 Kasım 1918’denberi fiilen işgal altında tutulan İstanbul,16 Mart 1920’de, İtilâf kuvvetleri tarafından resmen işgal edilmiştir.
c)Aynı gün (16 Mart) Şehzadebaşı Karakolu’nu basan İngilizler, Türk askerlerini katletmiş, akşam oturumunda da Mebusan Meclisi’ni basarak Rauf ve Vasıf Beyleri tutuklamış, ele geçirdikleri milletvekillerini Malta’ya sürmüşlerdir. Son Osmanlı Mebusan Meclisi’nin İngiliz işgal ve baskınından kurtulabilen vekilleri 18 Mart 1920’de meclis çalışmalarına süresiz ara verilmesi kararı almışlardır.

Bir bildiri yayınlayan İtilâf yetkilileri:
a)İşgalin geçici olduğunu
b-Saltanatın nüfuzunu kuvvetlendirmeye çalıştıklarını
c)Taşrada isyan çıkarsa İstanbul’un Türklerden alınacağını
d)Halkın, İstanbul’un emrine girmesi gerektiğini duyurmuşlardır.

İstanbul’un İşgali’nin Sonuçları:
1-Yunanlılar’ın Anadolu’ya çıkarılması ve İstanbul’un işgali, M. Kemal’i Anadolu’da olduğu kadar İstanbul’da da güçlendirmiştir.
2-Osmanlı Devleti’nin tarihî çöküşünü hızlandırmıştır.
3-Yeni şartlar gereği, yeni, millî ve bağımsız bir devlet kurma düşüncesi güç kazanmıştır.
4-Bu olayı takiben, vatanseverler, tahminleri bir kez daha doğru çıkan M. Kemal’in etrafında toplanmaya başlamışlardır.

M. Kemal Paşa ise,İstanbul’un işgalini her tarafa duyurmuş, kendisi protesto ettiği gibi yurt genelinde de protesto edilmesini istemiş ve aşağıdaki önlemleri almıştır:
1-İstanbul ile haberleşme derhal kesilmiştir.
2-İngiliz kuvvetlerinin Batı Anadolu’dan çıkarılması ve silâhsızlandırılması emri verilmiştir.
3-İstanbul’daki tutuklamalara karşılık, Anadolu’da görevli İtilâf subayları tutuklanmıştır.
4-Düşmanın Adana ve İstanbul’dan takviye ve başka gayelerle yapacağı sevkiyatı önlemek için Geyve ve Ulukışla yakınında demiryolları tahrip ettirilmiştir.
5-Anadolu’daki resmî ve özel bütün mali kurumların para ve değerli eşyaları kayda geçirilerek İstanbul’a gönderilmesi yasaklanmıştır.

İLK T.B.M.M.’NİN AÇILMASI

M. Kemal’in Meclis-i Mebusan’ın İstanbul dışında bir yerde toplanması gerektiği düşüncesinde ısrar etmesine karşılık, meclisin İstanbul’da toplanması kabul edilmek zorunda kalınmış, M. Kemal’in çekindiği gelişmenin gerçekleşmesi sonucunda İstanbul işgal edilmiş ve Meclis-i Mebusan çalışmalarına süresiz ara vermişti. Bu gelişme millet iradesine engel oluşturuyordu. Gelişmeleri istedikleri gibi yönlendiren İngilizler, Damat Ferit Hükümeti’nin iş başına getirilmesini sağlamış, hazırlayacakları barış şartlarını İstanbul Hükümeti’ne rahatlıkla kabul ettirebilecekleri ortamı oluşturmuşlardı. Bir aksilik halinde Yunan kuvvetleri zaten saldırıya hazır bekletilmekteydi. M. Kemal Paşa’dan kaynaklanabilecek bir hareket için de Kuva-yı İnzibatiye adlı bir kuvvet hazırlanmıştı. Bu arada, 5 Nisan 1920’de, dördüncü kez hükümet kuran Damat Ferit Paşa, Ankara’da bir meclis toplanmasını önlemek için, iç isyanları kışkırtmıştı. Bu nedenle, meclisin açılışına hazırlanan M. Kemal, Balıkesir, Bolu, Düzce ve Beypazarı isyanları ile uğraşmak zorunda kalmıştır.

Ancak Anadolu’ya geçtiği günden itibaren Milli Mücadele hareketini Türk Milleti’ne mal etme kararı ile hareket eden M.Kemal boş durmamaktaydı. Artık, gençliğinden beri kafasında tasarladığı millet egemenliğine dayalı yeni bir devlet kurmanın zamanı gelmişti. İstanbul’un işgali ve Mebusan Meclisi’nin basılarak dağıtılması üzerine M.Kemal, ilk adım olarak, 19 Mart 1920’de, askerî ve sivil yetkililere bir genelge göndererek:
a)Ankara’da olağanüstü yetkilere sahip bir meclisin toplanmasını
b-Dağıtılan Mebusan Meclisi üyelerinden Ankara’ya gelebilecek olanların da bu meclise katılabileceğini duyurdu.
c)Ayrıca; her livadan beş milletvekili seçilmesini ve seçilen temsilcilerin 15 gün içinde Ankara’da bulunmalarını ve bir kurucu meclis oluşturulacağını açıkladı. Bu genelge üzerine hızla seçimler yapıldı ve seçilen üyeler Ankara’ya ulaştılar. M.Kemal 21 Nisan’da ikinci bir genelge yayınlayarak, meclisin 23 Nisan 1920 Cuma günü çalışmalara başlayacağını açıkladı. 23 Nisan 1920 günü Ankara’ya ulaşabilen 78 üyenin katılımı ile ilk TBMM İttihat ve Terakki Kulübü Binası’nda resmen açıldı. TBMM’de ilk iş olarak Hükümet oluşturulmuştur.

İstanbul Hükümeti’ne bağlılığını sürdürenler karşısında M. Kemal Paşa’nın önergesi ile TBMM’nin kabul ettiği konular şunlardır:
1-Hükümet teşkili gereklidir.
2-Geçici olarak bir hükümet başkanı tanımak mümkün değildir.
3-TBMM’nin üstünde bir güç yoktur.
4-TBMM yasama ve yürütme yetkilerini kendinde toplar.
5-Meclisten seçilecek bir heyet hükümet işlerini yürütür. Meclis başkanı bu hükümetin de başkanıdır.
NOT: Padişah-Halife, baskı ve hakaretten kurtulduğu zaman, meclisin düzenleyeceği kanuna uyar.

M. Kemal Paşa, 24 Nisan’da meclis başkanı seçildi.
25 Nisan’da Milleti birlik ve beraberliğe çağıran bir bildiri yayınladı.
Yine 25 Nisan’da, 6 kişiden oluşan Geçici Hükümeti “Geçici İcra Heyeti” seçerek, hükümet işlerine el koydu.

TBMM:
1-29 Nisan 1920’de Vatana İhanet Kanunu’nu kabul etti.
2-İstanbul ile resmî haberleşme kesildi
3-İstanbul’dan gelecek evrak geri gönderildi
4-Yasallığını yitiren İstanbul Hükümeti’nin her türlü işleminin yok sayılması kararını aldı.

Mayıs 1920’de kurulan 11 bakanlı hükümete TBMM Hükümeti (ya da Meclis Hükümeti) adı verildi.Bu ilk hükümette Genelkurmay bakanlıktı.

İlk TBMM nin Özellikleri
1.Millî Bir Meclistir:
İlk meclisin üyeleri tamamı ile Türkler’den oluşmaktaydı. 1876 tarihli I.Meşrutiyet Meclisi’nde 130 üyeden 50’si gayr-ı müslimdi. Gayr-ı müslim üyeler bu konumlarını kullanarak bir takım ayrılıkçı emellerini gerçekleştirmeye çalışmışlardı. Bu nedenle, II. Abdulhamit o dönemki Meclis-i Mebusanı feshederek, memleketin parlamento aracılığı ile parçalanmasını engellemek istemiştir. II. Meşrutiyet Meclisi’nde de durum bundan farklı değildi. İlk TBMM’de gayr-ı müslim milletvekili yer almamıştır.

2.İlk Meclis İdealist ve Demokratik Bir Meclistir:
İlk TBMM çok zor şartlar altında, fakat demokratik kurallar ile yapılan bir seçim sonunda kurulmuştur. Halkın sosyal yapısı göz önünde bulundurulursa, hemen her kesimden, her tabakadan kimselerin meclis çatısı altında görev yaptığı görülür. İlk meclisin üye sayısı 390’dı. Bu üyeler farklı inanç ve görüşe sahiplerdi. Ancak tüm üyelerin birleştiği tek nokta memleketin esaretten kurtarılması, bağımsızlığına kavuşturulması idi. Zaman içerisinde meclisteki görüş ayrılıkları gruplaşmalara yol açmıştı. Bu gruplar Tesanüt (Dayanışma) Grubu, İstiklâl Grubu, Halk Zümresi, Islahat Grubu ve Müdâfaa-i Hukuk Grubu idi.

3.Olağanüstü Şartların Meclisidir:
İlk meclis yasama, yürütme, yargı yetkilerini ülkenin içinde bulunduğu olağanüstü şartlar nedeniyle kendi bünyesinde toplamıştı (kuvvetler birliği ilkesi). Yasama yetkisini çıkardığı kanunlar ile kullanan meclis, yürütmeyi bir hükümete veya bakanlar kuruluna vermemiş, İcra Vekilleri Heyeti adıyla bir kurul oluşturarak ona bırakmıştı. Ancak meclis, bakanları her an denetleyebilmekte ve gerektiğinde sorgulayabilmekte idi. İstiklâl Mahkemesi hakimlerinin meclis tarafından atanması suretiyle, meclis yargı yetkisini de üzerine almıştır.

4.Meclisin Temeli Fedakârlık Esasına Dayanmaktadır:
İlk Meclisin vekilleri yokluklar içerisinde varolmaya çalışan bir milletin temsilcileri idiler. Milletvekilleri Ankara’ya binbir güçlükle gelebilmişlerdi. Çoğunun yatacak yeri yoktu. Meclis Başkanı’nın kullandığı otomobilden başka motorlu araç bulunmuyordu. Sekiz ay maaşsız çalışan milletvekilleri, bir yıl sonra 100 lira olan maaşlarının % 20 sini bütçe açığını kapatmak için yine devlete vermişlerdi.

5.Kahraman Bir Meclistir, Kültür Düzeyi Yüksek Seviyelidir:
Çok zor şartlar altında biraraya gelen, memleketin bağımsızlığına kavuşması için gerekirse ölümü göze alabilen vatansever ve kültür düzeyi yüksek, genç milletvekillerinden oluşmuş bir meclisti. Yabancı dil bilenlerin oranının yüksek olduğu seviyeli bir meclisti.

6.İnkılâpçı Bir Meclistir:
TBMM kurucu bir meclistir. Bu yetkisine dayanarak, egemenliğin kaynağını tek kişiden alıp, millete vermiş, asırlardır süren saltanatı sona erdirmiştir.

İlk TBMM nin Faaliyetleri
TBMM öncellikle Anadolu’daki asayişsizliği ortadan kaldırmak için harekete geçti. 23 Nisan 1920de Hiyanet-i Vataniye Kanunu’nu kabul etti. Bu yasayı uygulamak üzere 11 Eylül 1920’de İstiklâl Mahkemeleri kuruldu.

TBMM 7 Haziran 1920’de çıkarttığı bir yasa ile, Osmanlı Devleti ile yapılan her çeşit sözleşmeyi, antlaşmayı, ayrıcalığı, yer altı kaynakları ile ilgili açık ya da gizli yapılmış her türlü anlaşmayı, 16 Mart 1920 tarihinden itibariyle geçersiz saymıştır. Böylece bütün yabancı devletler, Ankara ile ilişki kurmak ve anlaşmak mecburiyetinde kalmışlardır.

İlk meclis, 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilât-ı Esasiye Kanunu (1921 Anayasası) çıkarılıncaya kadar, Osmanlı Kanun-ı Esasisi’nin millet iradesi ile çelişmeyen hükümlerinden yararlanmış, bu tarihten sonra yeni kanunlar, yeni Anayasa’ya dayanılarak çıkarılmıştır.

#15 Misafir_gun.dem_*

Misafir_gun.dem_*
  • Misafirler

Gönderi Tarihi: 05 Kasım 2009 - 16:54

TBMM NİN VARLIĞINA YÖNELİK İÇ İSYANLAR:

Millî Mücadele dönemi boyunca, Türk Milleti, sadece işgalci güçlerle mücadele etmek durumunda kalsaydı, bu mücadelede daha az kan dökülebilir, daha kısa sürede sonuca ve ileri hedeflere ulaşılabilirdi. Fakat, Millî Kuvvetler yalnız düşmanla değil, içteki kukla yönetim ve işbirlikçi çevrelerin aldatıp kışkırtarak öne sürdüğü kardeşleriyle de savaşmak zorunda kaldıkları için, çok sayıda Türk insanı hayatını kaybetti. Büyük ölçüde maddî manevî kayıplar verildi. Ancak; kardeş kavgası sona erdirilip, birlik-beraberlik sağlandıktan sonra, düşman kesin bir yenilgiye uğratıldı ve topraklarımızdan atıldı.

A-Ayaklanmaların Genel Nedenleri:
a)İngilizler ile onların etkisindeki Saray ve Damat Ferit Hükümetleri’nin, Türk halkını Kuva-yı Milliye’ye karşı kışkırtmaları.
b-Bir taraftan Rum ve Ermeniler kışkırtılırken, diğer taraftan Müslüman halkın dinî
duygularının istismar edilerek, irticanın körüklenmesi.
c)Şeyhülislâm Dürrizâde Abdullah’ın, Kuva-yı Milliyecileri kâfir sayan11 Nisan 1920 tarihli fetvâsının düşman uçakları ile Anadolu’nun her tarafına dağıtılması.
d)Anadolu’da, Saltanat’a bağlılığın güçlü olması ve 24 Mayıs 1920’de, M. Kemal Paşa ile arkadaşlarının ölüm cezalarını onaylaması nedeniyle, Padişah’ın, Millî Mücadele’ye açıkça karşı çıkmasının ortaya çıkardığı sonuç.
e)Kuva-yı Milliyecilerin İttihatçı veya Bolşevik (Komünist) oldukları propagandası. İttihatçılar I. Dünya Savaşı’na katılarak felakete yol açtıkları ve çok sayıda İttihatçı Kuva-yı Milliye içinde yer aldığından, Bolşevikler de, Türklüğün 400 yıllık din ve devlet düşmanı Moskoflar’dan geldikleri gibi, Allah’ı ve Osmanlı Hükümeti’ni tanımadıkları, ahaliyi kesip, herkesin malını yağmaladıkları ileri sürülüyordu.
f)Ordusu terhis edilerek silâhları alınan, topraklarının çoğu işgal altındaki bir ülkenin, İtilâf devletlerine karşı koymasının daha büyük bir felakete yol açacağı düşüncesi yaygındı.
g)Türk ordusu terhis edildiğinden ülkede ortaya çıkan otorite boşluğu, asker kaçaklığı ve soygunculuğun yaygın hale gelmesi ile bunun yarattığı güvenlik sorunu.
h)Kuva-yı Milliye içindeki bazı bilinçsiz unsurların olumsuz davranışları. Bunların soygun, yağmalama, halktan zorla para, yiyecek ve asker toplama girişiminin tepkilere yolaçması.

B-Başlıca İç Ayaklanmalar:
1-Ahmet Anzavur (Adapazarı, Hendek, Bolu, Düzce) Ayaklanmaları:
Boğazlar’a yakın bölgede çıkan bu ayaklanmalarda, Boğazlar’ı denetiminde tutmak ve Boğazlar çevresinde bir tampon bölge oluşturmak isteyen İngiltere’nin, Boğazlar’ı Doğudan gelebilecek tehlikelere kapamak amacıyla Adapazarı, Hendek, Bolu ve Düzce taraflarındaki Millî Kuvvetleri buralardan uzaklaştırarak, İstanbul Hükümeti’ni egemen kılmak düşüncesinden kaynaklanmıştır. Bu gayeyle, İngilizler, İstanbul Hükümeti ile işbirliği içinde kuvvet toplayarak ayaklanmalar çıkarmışlardır.
a)Birinci Anzavur Ayaklanması: Ayaklanmanın başına getirilen Emekli Jandarma Binbaşısı Ahmet Anzavur’un, 1-Ekim-25 Kasım 1919 tarihleri arasında Biga,-Gönen-Manyas taraflarındaki ayaklanma Yarbay Rahmi Bey ve Çerkez Ethem kuvvetleri tarafından bastırıldı.
B-İkinci Anzavur Ayaklanması: 16 Şubat-16 Nisan 1920 tarihleri arasında, Ahmet Anzavur’un çıkardığı ikinci ayaklanma sırasında Akbaş Cephaneliği’ni basan Köprülülü Hamdi Bey şehit düştü. Ahmet Anzavur, kendisine gönderilen ve Şehzade Cemaleddin Efendi’nin de aralarında yer aldığı nasihat heyetini de dinlemedi. Bu ayaklanma da Çerkez Ethem kuvvetleri tarafından bastırıldı. İstanbul’a kaçan Anzavur’a, Padişah’ın 11 Nisan 1920’de, Paşalık Nişanı vermesi, ayaklanmalarda Saray’ın rolünü açıklamaktadır.
c)Üçüncü Anzavur Ayaklanması: İstanbul Hükümeti, 18 Nisan 1920’de, Kuva-yı İnzibatiye adı verilen bir birlik kurmuştu. Maceracı ve şöhret düşkünü bir ruh taşıyan Ahmet Anzavur, para, silâh ve cephane desteği de alarak Adapazarı taraflarına gitmiş, propaganda yaparak kısa zamanda çok sayıda kişiyi yanına toplamıştı. 10 Mayıs 1920’de Adapazarı’na gelen ve 13 Mayıs’ta Kandıra’yı işgal ederek Ankara-İstanbul karayolu denetimini eline geçiren Anzavur, buradan stratejik öneme sahip Geyve Boğazı’na hareket etti. Amacı Geyve Boğazı’nı ele geçirip Ankara yolunu açmaktı. 15 Mayıs 1920’de Ali Fuat Paşa komutasındaki Kuva-yı Milliye’ye saldırdı. Dört gün süren çarpışmalar sonunda Kuva-yı Milliye’ye yenilerek İstanbul’a kaçtı.

2-Düzce Ayaklanmaları:
a)Birinci Düzce Ayaklanması (13 Nisan-31 Mayıs 1920): İzmir’den nakledilen Millî Kuvvetlere ait 56. Tümen Bursa’ya, 24 Tümen Geyve’ye konuşlandırılınca, İstanbul’dan Ankara’ya yönelecek İngiliz ve Halife propagandasına açık tek yol Adapazarı-Hendek-Bolu güzergahı kalmıştı. Padişah VI. Mehmet Vahideddin, Adapazarı-Düzce çevresinin ileri gelen şahsiyetlerini Saray’a davet ederek bunlardan sadakat yemini almıştı. Bölgedeki Kafkasya göçmenleri, Saray’a çok sayıda kız verdiklerinden, maddî ve manevî çıkar sağlıyor, Saltanat’ı hedef alan hareketlere tepki gösteriyorlardı. Şeyhülislâm fetvası da dinine çok bağlı bu insanları etkiliyordu. İngilizler de bölgedeki siyasî çekişmeleri istismar etmiş, daha Şubat 1919’da, Düzce ve Bolu’ya beş subay göndererek Hürriyet ve İtilâf mensuplariyle görüştürmüş, ayaklanma sırasında bazı savaş gemilerine bölgeye yakın Karadeniz kıyılarında gösteri yaptırmışlardı.

Ayaklanmayı bastırma göreviyle harekete geçen 24. Tümen Komutanı Yarbay Mahmut Bey ve kumay başkanı 22 Nisan 1920’de şehit düşmüş, kuvvetleri dağılmıştı. İsyancılar Hendek ve Adapazarı’nı ele geçirdiler. Ayaklanma Mudurnu-Nallıhan-Beypazarı taraflarına yayılarak Ankara için tehdit oluşturdu. Bu ayaklanma Batıda Sapanca ve Adapazarı yönünden Ali Fuat Paşa ile Doğuda Bolu üzerinden harekete geçen Refet Bey (Bele) komutalarındaki kuvvetlerce bastırıldı. Çerkez Ethem kuvvetleri Adapazarı, Hendek ve Düzce’de ele geçirdikleri elebaşıları idam ettiler.

b-İkinci Düzce Ayaklanması: Düzce yöresinde 8 Ağustos-23 Eylül 1920 tarihleri arasında cereyan eden İkinci Düzce Ayaklanması, Kuva-yı Milliye’nin gayretleri ve Ali Fuat Paşa’nın gönderdiği arabulucular sayesinde önlendi.

3-Kuva-yı İnzibatiye veya Hilâfet Ordusu Hareketi: Anzavur’un başarısızlığı sonrasında, Batı bölgesinde Kuva-yı Milliye’ye karşı sadece Kuva-yı İnzibatiye (Hilâfet Ordusu) kalmıştı. Süleyman Şefik Paşa komutasındaki bu kuvvetin subay ve erlerine yüksek maaşlar ödeniyordu. Buna karşılık; Kuva-yı İnzibatiye içinde kasaplar ve duvarcı ustalarına subaylık verilmiş, yankesici ve hırsızlar er olarak alınmış, açlık ve sefalet nedeniyle zorunlu katılanlar olmuştu. Üçüncü Anzavur Ayaklanması’nı takiben, Kuva-yı İnzibatiye birliklerinin önemli bir bölümü teslim olarak Kuva-yı Milliye’ye katılmışlardı. İzmit’teki Kuva-yı İnzibatiye mensuplarından da çok sayıda subay ve er silâh ve cephaneleriyle Kuva-yı Milliye’ye katılmışlardı. Süleyman Şefik Paşa’dan sonra İzmit ve Havalisi Komutanı olarak atanan Suphi Paşa, 7 haziran 1920’de Ali Fuat Paşa ile bağlantı kurarak, kuvvetlerine karşı harekete geçtiğinde karşı koymayarak silâh, cephane ve donatımlarıyla kendilerine katılacaklarını bildirmişti. İzmit yönünde harekete geçen Kuva-yı Milliye’yi karşılarında gören Kuva-yı İnzibatiye erleri: “Bunlar düşman değil, ateş etmeyelim. Kim ateş emri verirse O’nu öldürelim” diye bağırdılar. 2. Alaydan Kuva-yı Milliye’ye katılan 170 er, 14 Haziran’da Kuva-yı İnzibatiye’ye ateş açtılar. Buna ateşle karşılık veren Kuva-yı İnzibatiye topçusu İzmit girişine çekilmek zorunda bırakıldı. Kuva-yı İnzibatiye’den arta kalan birlikler gemilerle İstanbul’a taşındılar ve burada büyük kısmı dağıldı.

3-Yozgat Yöresi’nde Birinci ve İkinci Yozgat (Çapanoğulları) Ayaklanmaları:
Ankara’yı tehdit edebilecek genişlikte yayılan bu ayaklanmada, Yozgat’ın Hürriyet ve İtilâf Partisi taraftarı ve nüfuzlu ailesi Çapanoğulları’nın, Kuva-yı Milliye’ye karşı ve kışkırtıcı tutumu etkili olmuştur. Postacı Nazım da bu ayaklanmalarda rol oynamıştır. 15 Mayıs 1920’de başlayan Birinci Yozgat Ayaklanması 27 Ağustos 1920’de, 5 Eylül 1920’de başlayan İkinci Yozgat Ayaklanması ise; 30 Aralık 1920’de Kuva-yı Milliye tarafından bastırılmıştır.

4-Afyonkarahisar (Çopur Musa) Ayaklanması:
Afyonkarahisar yöresinde, halkı askerlik yapmamaya ve ordudaki askerleri kaçmaya teşvik eden Çopur Musa, başına topladığı kimselerle, 21 Kasım 1920’de, Çivril’i bastı. Üzerine kuvvet gönderilince de Yunan ordusuna sığındı.

5-Konya-Karaman-Bozkır-Ermenek-Çumra (Delibaş Mehmet) Ayaklanması:
Konya Valisi Cemal Bey’in kışkırttığı ve Ankara’yı çevreleyen kuşak üzerindeki ayaklanmalardan biridir.Konya’da 1920 yılı Mayıs ayında ortaya çıkarılan bir gizli cemiyet kurucularının tutuklanmaları ile başlayan ilk ayaklanma kısa zamanda bastırıldı. Ekim 1920’de, İstanbul’dan yönetilen ve Delibaş Mehmet’in önayak olduğu ikinci ve daha geniş çaplı bir ayaklanma başladı. Konya isyancılar tarafından ele geçirildi. 22 Kasım 1920’ye kadar süren bu ayaklanma Refet Bey (Bele) komutasındaki Millî Kuvvetler tarafından bastırıldı. Delibaş Mehmet ve adamları Mersin’e kaçarak Fransızlar’a sığındılar.

6-Şeyh Eşref Ayaklanması veya Hart Olayı:
Doğu’daki bozguncu hareketler arasında en önemlisi, 26 Ekim 1919’da, tipik bir irtica hareketi olan bu ayaklanmadır. Bayburt’a 20 km. mesafedeki Hart Bucağı’nda oturan Şeyh Eşref, 1908’de kurduğu bir tarikat kanalıyla Bayburt, Sürmene ve Erzurum taraflarına kadar nüfuz etmiş, Bayburt Kaymakamı ile Müftü’nün uyarılarına karşı çıkarak üzerine gönderilen askerî kuvvetleri etkisiz hale getirmişti. Bu başarısından cesaret alan ve kendisine kurşun işlemeyeceğini, Mehdi olduğunu iddia eden Şeyh Eşref ve müritleri Bayburt üzerine yürümeye hazırlandılar. 24 Aralık 1919’da Hart’ı kuşatan askerî kuvvetlere şiddetle karşı koydular. Fakat, bir top mermisi Şeyh Eşref ile 2 kızı ve 5 müridini yok edince, mürteciler teslim oldular.

7-Koçgiri Aşireti Ayaklanması:
Ekim 1920’de, Sivas, Erzincan ve Dersim çevresinde bölücü unsurlar tarafından kışkırtılan bu ayaklanma, Merkez Ordusu’nun 11 Niisan-17 Haziran 1920 tarihleri arasındaki harekâtı ile bastırıldı.

8- Ali Batı Ayaklanması:
Güneydoğu’da İngiliz ve Fransız kışkırtmaları nedeniyle gerçekleşen bölücü nitelikte ayaklanmalardan biridir. 1919 yılı ortalarında başlayan bölücü hareketler, Aşiret Reisi Ali Batı’nın Mardin ve ilçesi Savur çevresine egemen olmak gayesiyle 11 Mayıs 1920’de ayaklanması sonucunu verdi. 18 Ağustos 1920’de Ali Batı öldürüldü ve isyan sona erdi.

9-Millî Aşireti Ayaklanması:
Önceleri Kuva-yı Milliye taraflısı olarak Fransızlar’ın Urfa’dan atılmasında rol oynayan ve daha sonra Fransız vaadleriyle ayaklanan bu aşiretin Urfa Viranşehir ve çevresinde çıkardığı bölücü nitelikteki Birinci Ayaklanma 19 Haziran 1920’de, İkinci Ayaklanma 7 Eylül 1920’de bastırıldı.

10-Cemil Çeto Ayaklanması:
Batman Garzan taraflarındaki bu ayaklanma 7 Haziran 1920’de bastırıldı.

11-Demirci Mehmet Efe ve Çerkez Ethem Ayaklanmaları:
Kuva-yı Milliye’ye önemli hizmetlerde bulunan Demirci Mehmet Efe ile Çerkez Ethem, düzenli ordunun kurulmasına karşı çıkmış, kurulduktan sonra da diledikleri gibi faaliyet göstermekte ısrar etmiş, bütün uyarılara karşılık bu tutumlarını sürdürerek ayaklanmışlardı. Bunda, taşıdıkları sorumluluğun gerektirdiği eğitim düzeyinden yoksun olmaları önemli rol oynamıştır. Demirci Mehmet Efe, kuvvetleri yenilerek dağıtılınca teslim oldu.

Çerkez Ethem ve Kuva-yı Seyyare’ye gelince; düzenli ordu kurulmasına karşı çıkılarak; Milis Teşkilâtı şeklinde Ethem, Reşit ve Tevfik kardeşler tarafından kurulan bu müfreze erleri, ordu erlerinden üstün ve imtiyazlı görülmek istenmiş, Ethem ve kardeşleri de herkes üzerinde otorite ve üstünlük kurmaya çalışmışlardır. Ethem, kardeşleri ve Kuva-yı Seyyare:
a)Cephe Komutanı’nı tanımama
b-Düzenli ordu disiplinine uymama
c)M. Kemal Paşa’yı dinlememe
d)Millî birliği-beraberliği ve güvenliği sarsıcı davranışları içinde olmuştur.

Bakanlar Kurulu’nun 27 Aralık 1920 tarihli kararıyla Kuva-yı Seyyare birliklerine karşı harekete geçilmiştir.

Düzenli ordu Kütahya’ya girerken, M. Kemal Paşa, Meclis’te bazı milletvekillerinin soruları ile karşılaşmış, Millî Kuvvetlerin, Ethem, kardeşleri ve Kuva-yı Seyyare üzerine harekete geçmesine karşı çıkan bu milletvekilleri, anlaşmazlıkların nedeni olarak şu gerekçeleri öne sürmüşlerdir:
a)M. Kemal Paşa’nın cepheye yeni atadığı komutanların tecrübesiz olduğu, durumun gerektirdiği tutum ve davranışları gösteremedikleri.
b-Orduda ciddiyet ve disiplin aramanın zamanı olmadığı.
c)Ethem Bey’in düzenli orduyu dağıtması (yenmesi) halinde, ne yapılacağı (bu olasılığın yarattığı korku).
d)Bu önemli kararı kimin ve nasıl aldığı. Bu kararın Meclis’e haber verilmeden alındığı.

Anlaşmazlığın giderilememesi sonucu, Ethem ve Kuva-yı Seyyare birlikleri, Birinci İnönü Savaşı sırasında Yunanlılarla birlikte hareket ederek yenilmiş, Yunanlılar’a sığınmışlardır. Düzenli ordu kurulması ile ilgili tartışmalar da tamamen sona ermiştir.

12-Pontus Rum Ayaklanması:
Rum azınlığın Doğu KaradenizDe bir Pontus Rum devleti kurmak gayesiyleYunanistan ve Rum kilisesinin kışkırtmasıyla, Amasya, Samsun ve Tokat taraflarında 6 Aralık 1920’de başlattığı ayaklanma Yunan ordusunun 1921 yılı yazındaki kara ve deniz harekâtıyla paralel gelişmiş, Türk ordusunun iki yönden kuşatılması amaçlanmıştı. TBMM. Kuruluşundan hemen sonra bu önemli konuyla ilgilenmiş, Merkez ordusunu kurarak ve kıyı kesimindeki şüpheli görülen Hrıstiyan erkekleri iç kısımlara naklederek Rum oyununu bozdu. Pontus Ayaklanması, Yunan ordusunun Batı Cephesi’nde kesin bir yenilgiye uğratılması sonucu ciddi bir tehlike olmaktan çıktı. Ancak; Pontus çetelerine karşı hareket 6 Şubat 1923’e kadar sürdürüldü.

C-Ayaklanmalara Karşı Alınan Önlemler:
Temsil Heyeti, 16 Nisan1920’de, Ankara Müftüsü Rifat Efendi (Börekçi) öncülüğünde 153 din adamının onayıyla, İstanbul’un Şeyhülislâm fetvâsına karşı bir fetvâ yayınladı. 29 Nisan 1920’de Vatana İhanet Kanunu’nu kabul eden TBMM., Damat Ferit’i vatan haini ilân ederek Türk vatandaşlığından çıkardı. İstanbul Hükümeti’nin tüm işlemleri geçersiz sayıldı. İstiklâl Mahkemeleri kuruldu. TBMM. Yunan ordusu karşısındaki kuvvetlerden önemli bir kısmını ayaklanmaları bastırabilmek görevini vermek zorunda kaldı.

Ayaklanmalar her türlü kışkırtıcı propagandaya rağmen halkın desteği ve alınan önlemlerin sonocunda Millî Kuvvetlerce bastırıldı ve böylece kardeş kavgası sona erdi. TBMM.’nin ootoritesi kuvvetlendi. İstanbul Hükümeti’nin gerçek niyeti açıklığa kavuştu. Türk Milleti tüm gücünü düşmana karşı kullanma olanağına kavuştu.

YEŞİLORDU:
TBMM’nin kuruluşunu takip eden günlerde, Ankara’da Yeşilordu adında bir dernek kurulmuştu. Çerkez Ethem ve kardeşleri de kurucular arasındaydı. Yeşilordu, Yorgun, bezgin ve yeni inkılâp fikrine göre yetiştirilmemiş birliklerin yerine, daha bilinçli ve inkılâp için daha güvenilir bir güç oluşturmak gayesi ile kurulmuştu. Buna karşılık; teşkilât üyeleri, gizli bir amaçla Anadolu’da Bolşevizm (Komünizm)’i yaymağa yönelmişlerdi. M. Kemal Paşa, istemesine rağmen bu teşkilâtı kapatamadı. Daha sonra, Türkiye Komünist Partisi kurulunca Yeşilordu üyeleri bu partiye katıldılar.

DÜZENLİ ORDUNUN KURULMASI

İzmir’in 15 Mayıs 1919’da Yunanlılar tarafından işgaline Osmanlı kuvvetleri engel olamamışlardı. Fakat Kuva-yı Milliye adı verilen direnişçi güçler, ordudan terhis edilen subayların öncülüğünde harekete geçerek, işgal kuvvetlerine karşı direnişe geçmişlerdi. Kısa sürede düşmana karşı gönüllü silâha sarılan sivil ya da asker vatanseverlerin oluşturduğu Kuva-yı Milliye’nin sayısı artmıştır. Ancak belirli bir merkezden yönetilmeyen bu düzensiz kuvvetler, farklı insan gruplarından oluşmakta olup, askerî bir eğitimden geçirilmemişlerdi. Ayrıca Kuva-yı Milliye ağır silâhlardan da yoksundur.

O günkü şartlarda Kuva-yı Milliye’den düzenli orduya geçmek zordu. Elde bulundurulan ordu iskelet durumundaydı. Kadrolar firarlar yüzünden boşalmıştı. Bu nedenle Firariler Kanunu çıkarılmış, iç güvenliği sağlayacak Seyyar Jandarma Müfrezeleri oluşturulmuştu. Ayrıca Ankara’da da subay yetiştirmek üzere bir okul açılmıştı. TBMM’nin açılmasından sonra ordunun ihtiyaçlarının hükümet tarafından karşılanmasına ve Kuva-yı Milliye’nin Savunma Bakanlığı’na bağlanmasına karar verilmiştir. Buna karşılık Çerkez Ethem gibi düzenli orduya karşı olanlar da vardı. Bu yüzden TBMM Hükümeti aldığı bir kararla Batı Cephesini, Güney ve Batı Cephesi Komutanlıkları adı altında teşkilandırıp, Güney Cephesi Komutanlığı’na Refet Paşa’yı, Batı Cephesi Komutanlığı’na da İsmet Paşa’yı atamıştır. Bu tarihten itibaren düzensiz birlikler hızla kaldırılarak, millî ordunun kurulması tamamlanmıştır.

DOĞU CEPHESİ VE BREST LİTOVSK ANTLAŞMASI:
17 Ekim 1917 Bolşevik İhtilâli’ni takiben, 7 Kasım 1917’de Rusya’da yönetim Bolşevikler’in eline geçmişti. Güney Kafkasya’da; Gürcüler, Ermeniler ve Azerî Türkler’i bir araya gelerek, 1917 yılında Mâvera-yı Kafkas Komiserliği’ni kurmuşlardı. Ermeniler Rusya’dan, Gürcüler Rusya, İngiltere veya Almanya’dan destek arıyor, Azerîler ise Türkiye’den destek bekliyordu. Savaşa son verilmesini isteyen Ruslarla, 18 Aralık 1917’de Erzincan Mütarekesi yapıldı. Türk birlikleri 13 Şubat 1917’de Erzincan’ı, 16 Şubat 1917’de Erzurum’u geri aldılar. Birinci Dünya Savaşı’ndan çekilen Rusya ile Osmanlı temsilcileri arasında 3 Mart 1918’de Brest-Litovsk’ta imzalanan antlaşmaya göre Ruslar:
a)Doğu Anadolu’da 1914 yılı öncesi sınırlarına çekilecek.
b-Kars, Ardahan ve Batum’u boşaltacaklardı.
c) Bu bölgenin geleceği halkın görüşü alınarak belirlenecekti.

14 Mart 1918’de Türk kuvvetleri Rus sınırına dayandı. 14 Mart-14 Nisan 1918’de, Türk Heyeti ile Mâvera-yı Kafkas Barış Heyeti’nin düzenlediği Trabzon Konferansı’nda, Türk teklifi kabul edildi. Mâvera-yı Kafkas Cumhuriyeti temsilcileri ile Osmanlı delegeleri 11 Mayıs-4 Haziran 1918 tarihleri arasında da Batum Konferansı’nı düzenlediler.

25 Nisan 1918’de, Türk kuvvetleri Kars’ı geri aldılar. Ahıska ve Ahılkelek Osmanlı Devleti’ne bağlandı. Türk sınırı, Brest-Litovsk ile belirlenen sınırları aşınca, S. Rusya bu sınırları tanımayacağını duyurdu.

11 Mayıs 1918’de ilân edilen Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti, Osmanlı Devleti tarafından tanınınca, S. Rusya bu durumu iyi karşılamadı.

15 Mayıs 1918’de Türk ordusu Gümrü’yü aldı.

26 Mayıs 1918’de, Mâvera-yı Kafkas Cumhuriyeti kendini feshetti (dağıttı). Bunun üzerine, Azerbeycan 27 Mayıs 1918’de bağımsızlığını ilân etti.

Türk ve Azerî kuvvetleri 15 Eylül 1918’de Bakü’ye girdiler. 1918 yılı Ekim ayında Derbent’i aldılar.

#16 Misafir_gun.dem_*

Misafir_gun.dem_*
  • Misafirler

Gönderi Tarihi: 05 Kasım 2009 - 16:58

DOĞU CEPHESİ’NDE ERMENİ SORUNU VE GÜMRÜ ANTLAŞMASI:

Doğu Anadolu Türk halkı topraklarını savunmak üzere teşkilâtlanmış, Millî Şûra adı verilen danışma kurumları oluşturmuştu. Bunların en etkilisi Kars’ta idi. 17 Ocak1919’da toplanan bir kongrede Güneybatı Kafkas Geçici Millî Hükümeti oluşturuldu.

13 Şubat 1919’da, Kars’a giren İngiliz kuvvetleri, Kars Millî Şûra’sını tanıdı. Fakat, İngiliz komutanlığı Ermeni göçmenleri Kars’a getirmek ve şehre Ermeni bir vali atamak isteyince, ilişkiler bozulduğundan, İngiliz Komutan Thomson, Kars parlamentosunu bastı ve hükümet üyelerini Malta’ya sürdü. Bu olay, İngiltere’nin Kafkasya siyasetini açığa vurdu. Mondros Mütarekesi şartlarını çiğnemeden Doğu Anadolu ve Kafkasya’yı nüfuz bölgelerine katmak isteyen İngiliz subaylarından bazıları, Ermeni gönüllü alaylarının başına geçerek, Van, Bitlis, Erzurum, Kars ve Nahcivan’da saldırılar düzenlediler.

Bu gelişmeler üzerine, 15. Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa, İngilizler’in Ermeniler için çalıştığını, Türkler’e baskı ve zulüm yaptıklarını açıkladı. Erzurum’da, Enver Paşa’nın son Kafkasya ordusundan kuvvetli bir birliği kurtararak kendi kuvvetlerine katan Kâzım Karabekir Paşa, verilen emir gereğince 24 Eylül 1920’de, bir çok cephede saldırıya geçti. Eylül 1920’de Sarıkamış, 30 Ekim’de Kars, 7 Kasım 1920’de Gümrü geri alındı.

GÜMRÜ BARIŞ ANTLAŞMASI 3 Aralık 1920:

Ermeniler, Türk kuvvetleri karşısında tutunamadığından, Ermeni Hükümeti’nin isteği üzerine, 3 Mart 1918’de imzalanan Gümrü Antlaşması’nın şartları şöyledir:
1-Ankara Hükümeti ve TBMM’nin askerîbir başarı sonunda imzaladığı bu ilk yazılı antlaşma ile Misâk-ı Millî’nin Kuzeydoğu sınırı belirlendi. Buna göre: 1878 Berlin Antlaşması ile Rusya’ya bırakılan Kars ve çevresi ile Sevr Anlaşması’nda Ermeniler’e bırakılması öngörülen altı Doğu ili Türkiye’de kalacaktı.
2-Ermeniler, Sevr’in geçersiz olduğunu kabul ediyorlardı.
3-Sovyet Rusya da Misâk-ı Millî’yi tanımıştır.
4-TBMM. Hükümeti’nin saygınlığı artmış, Türk halkına ve ordusuna moral kazandırmıştır.
5-Doğu Cephesi’ndeki birliklerin bir kısmı Batı’daki Yunan Cephesi’ne nakledilmiştir.

MİLLÎ MÜCADELE DÖNEMİ ANKARA-SOVYET RUSYA İLİŞKİLERİ:

Sovyet Rusya, ilk zamanlar kendisinin de karşı olduğu emperyalizmle mücadele halindeki Türk Kurtuluş Savaşı’na olumlu yaklaşmış, bu fırsattan yararlanarak, emperyalist Batı’nın reddettiği Bolşevik (Komünist) rejimini pilot İslâm ülkesi olarak seçtiği Türkiye kanalıyla tüm İslâm ülkelerine yaymayı düşünmüştü. Bu nedenle, TBMM açılmadan önce, millî harekete duyulan ilgi, Sovyetlerin Türkiye’yi Dünya İşçi İhtilâli kapsamına almaları sonucunu vermişti.

1919 yılında, Türkiye’yi bu kapsama alan Sovyet görüşü, millî mücadele süresince devam etmiş, İngiltere ise, bu yakınlaşmayı kaygı ile karşılamıştı. İstanbul’un işgali ve Osmanlı Mebusan Meclisi’nin basılarak dağıtılması, M. Kemal Paşa’yı Sovyet yanlısı bir politika takip etmeye zorlamıştı. Sovyetler’e resmîyet taşımayan bir temsilci gönderen M. Kemal Paşa, para, silâh ve cephane istedi. Bu isteği duyan Buhara-Hive Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı, Lenin ile de görüşerek ellerinde Çarlık döneminden kalma çok miktarda altın ruble olduğunu bunları Türkiye’ye verebileceklerini söyleyerek, Lenin ile bu konuda anlaştı. Buhara Meclisi’nde alınan karar gereği 100 milyon altın ruble Türkiye’ye verilmek üzere Sovyetlere teslim edildi. Sovyetler, bu miktarın 11 milyon kadarını Ankara’ya verip, kalanını kendi hazinelerine aktarmışlardır. Bu arada, yakınlaşma sonucu M. Kemal Paşa, Türkiye Komünist Partisi’nin kurulmasına izin vermiş, Sovyetlerden büyük övgüler almıştı. Fakat, parti propagandalarında tamamen karşı olduğu sınıf ayrımı, işçi sınıfının imtiyazlı hale getirilmesi ve işçi ihtilâli çalışmaları yapıldığını öğrenince, Türkiye Komünist Partisi’ni kapattırdı. O güne kadar M. Kemal Paşa’ya övgüler yağdıran Sovyetler, bu kez karalamaya ve diktatör olduğu propagandasını yaymaya başladılar. Türkiye Komünist Partisi faaliyetini yeraltına kaydırarak, çalışmalarını Türkiye Gizli Komünist Partisi adıyla sürdürdü.

GÜNEY CEPHESİ’NDE FRANSIZ VE ERMENİLERLE SAVAŞ:

İtilâf devletleri, aralarında yaptıkları gizli antlaşmalara ve Mondros Mütarekesi’nin 7. maddesine dayanarak, ateşkes sınırını aşmış ve Güney Anadolu Bölgesi’ni işgal etmişlerdi. İtilâf devletlerinin ilgi odağı Çukurova, önce İngilizler tarafından işgal edilmiş, daha sonra İngiltere ve Fransa arasındaki Suriye Antlaşması Adana, Antep, Maraş ve Urfa Fransızlar’a devredilmişti. İngiliz işgali döneminde halkın gerek işgalin geçici olduğuna inanması ve gerekse İngilizler’in, halkın tepkisine yolaçacak tutum ve davranışlardan kaçınarak işlerini yöneticiler vasıtasıyla yürütmeleri nedeniyle önemli bir direnişle karşılaşmamışlardı. Buna karşılık; yöreyi İngilizler’den devralan Fransızlar’ın, bölgeye getirdikleri lejyonerler arasında Ermeniler’in bulunması ve Ermeni gönüllü alaylarına Fransız üniforması giydirerek, Türkler’i sindirme ve katletme politikası gütmeleri, Türk halkını teşkilâtlanma ve güçlü bir direnişe sevketmiştir.

1)Adana Cephesi:
21 Aralık 1918’de işgale uğrayan Adana yöresi için, Sivas Kongresi’nde de Adana ve çevresinde Kuva-yı Milliye müfrezeleri oluşturularak, bölgeye yakın askerî birlikler tarafındangereken yardımın sağlanması kararı alınmıştı. Millî Kuvvetler, Adana, Mersin ve Tarsus şehirlerinin yakınlarına kadar hakimiyet sağlayarak Fransızlar’ı bir çeşit kuşatmaya aldılar. Pozantı’da bulunan bir Fransız taburu da kuşatmayı yarıp Mersin’e gitmek isterken 45 kişilik bir Kuva-yı Milliye müfrezesi tarafından esir alındı. Fransızlar, önce 30 Mayıs 1920’de 20 günlük bir geçici ateşkes istediler. Daha sonra başarı kazanamayacaklarını anlayınca Ankara İtilâfnamesi’ni imzalamak zorunda kaldılar.

b-Antep Savunması:
Antep’te de İngilizler, Ekim 1919’da yöreyi Fransızlar’a devrettiler. Fransızlar’ın Antep’te de Ermenilerle işbirliği yapması halkın tepkisine yolaçtı. 3 ve 18 Şubat 1920 tarihlerinde Şahin Bey takma adıyla bilinen Teğmen Sait Bey Komutası’ndaki Millî Kuvvetler, iki Fransız taburunu durdurmayı başardılar. Fakat takviye alan Fransızlar, Antep’i yeniden kuşattılar. Çok sayıda Türk , Fransız topçusunun bombardımanı ve çatışmalarda hayatını kaybetti. Silâh ve cephane yetersiz olduğu gibi, kuşatma altındaki Antepliler yiyecek te bulamıyor, zerdali çekirdeği ile açlık gideriyorlardı. Savunma sırasında 6000 kayıp veren ve 8000’e yakın evleri harap hale getirilen Antepliler, sonunda 9 Şubat 1921’de teslim oldular. Buna rağmen; TBMM. 6 Şubat 1921’de, gösterilen başarılı savunma nedeniyle Antep’e Gazi ünvanını verdi.

c)Maraş Cephesi:
Fransızlar’ın, Maraş’ta Ermenilerle işbirliğine gitmesi ve Türkler’e saldırarak hakaret etmeleri, Türk kadınlarına sarkıntılığa yeltenmeleri, Sütçü İmam’ın düşman askerlerine ateş açmasına, Fransız askerî valisinin Maraş kalesindeki Türk bayrağını indirterek Fransız bayrağı çektirmesi de büütün Maraş halkının harekete geçmesine yolaçtı. Maraşlılar kaledeki Fransız bayrağını indirerek Türk bayrağı çektiler. Maraşlılar’a ve şehri kuşatmış olan Kuva-yı Milliye’ye karşı koyamayacaklarını anlayan Fransızlar 11 Şubat 1920’de şehri terkederek çekilmek zorunda kaldılar.

d)Urfa Cephesi:
Urfa’da da Fransızlar’a tepkinin nedeni Ermenilerle işbirliği ve halka yapılan baskıdan ileri gelmiştir.M. Kemal Paşa tarafından Urfa’ya gönderilen Yüzbaşı Ali Saip (Ursavaş) Bey komutasında yürütüldü. 3000 kişilik bir kuvvetle Urfa’nın yarısını almasıyla başlayan çarpışmalar, Fransızlar’ın 10 Nisan 1920’de Urfa’yı boşaltarak çekilmesiyle sona erdi. Yolda halka saldıran Fransızlar, olay yerine yetişen aşiretler ve halkın açtığı ateşle büyük kayba uğrayan Fransızlar’dan 100 kadarı esir alındı.

FRANSIZLARLA ANKARA İTİLÂFNAMESİ (20 EKİM 1921):

Fransızlarla Yapılan Bu Antlaşmanın Önemi ve Sonuçları:
a)Hatay ve İskenderun dışında, Güney Anadolu Bölgesi Fransız işgalinden kurtarılmıştır.
b-Ankara Hükümeti ilk kez Batılı bir devlet tarafından resmen tanınmış, Batılılar’ın Türkler’e karşı oluşturduğu ortak cephe parçalanmıştır.
c)Güney Cephesi’nde serbest kalan Türk kuvvetleri Batıya kaydırılmış, Fransa’dan askerî yardım sağlanmıştır.
d)İngiltere, Türkiye’ye yakınlaşma gereği duymuştur.

BATI CEPHESİ VE TÜRK-YUNAN SAVAŞLARI:

YUNAN GENEL TAARRUZU (22 HAZİRAN 1920):

Yunan ORDUSU, Milne hattıda 6 ay bekledikten sonra, 22 Haziran 1920’de genel taarruz başlattı. Yunanlılar’ın hedefi, Türk kuvvetlerini Doğuya atarak İzmir ve çevresinin güvenliğini sağlamak, daha sonra Balıkesir üzerinden Marmara Denizi’ne ulaşmaktı. Böylece, Yunan kuvvetlleri, Kuva-yı Milliye ile Boğazlar arasına girecek, Çukurova’da Fransızlar rahatlama olanağı bulacaklardı. Bu taarruz sonunda Millî Kuvvetler dağılmış, geri çekilmişlerdi. Bunun nedeni mevcut tümenlerin kadro eksikliği, takviye etmenin imkânsızlığı, silâh ve cephane yetersizliği idi. Temmuz 1920 başında Batı Cephesi Komutanlığı’na Ali Fuat Paşa atanmış, ancak, 9 Temmuz 1920’de, İngilizler’in onayı ve desteğiyle Yunanlılar Bursa’yı işgal etmişlerdi. Yunan ordusunun bu taarruzu ve sağladığı başarı TBMM.’de kargaşaya ve sert eleştirilere neden olmuştur.

DOĞU TRAKYA’YA YUNAN HAREKÂTI (20 TEMMUZ 1920):

Batı Anadolu’da kazandıkları başarıyı takiben, Yunan kuvvetleri 20 Temmuz 1920 sabahı Tekirdağ çevresine asker çıkardılar. Kırklareli ve Edirne’yi ele geçiren Yunanlılar, Trakya Cephesi’nde bulunan ve dağılan I. Kolordu’nun Komutanı Cafer Tayyar Bey (Eğilmez)’i bir köylünün, saklandığı yeri ihbarı üzerine esir aldılar. Yunan komutanın: “Bakın sizi köylüleriniz haber verdi. Bu gibilere ne ceza verirsiniz” sözüne, Cafer Tayyar Bey: “Köylere mektep açarım” cevabını vermişti.

BİRİNCİ İNÖNÜ SAVAŞI 6-10 OCAK 1921):

Birinci İnönü Savaşı’nın Nedenleri:
a)Yunanlılar’ın, Çerkez Ethem bunalımından yararlanarak, yeni kurulan düzenli orduyu kuvvet kazanmasına fırsat vermeden yenmek suretiyle, Sevr Antlaşması şartlarını TBMM. Hükümeti’ne kabul ettirmek istemeleri.
b-Yunanlılar’ın, Anadolu’da plânladıkları yerleri ele geçirmek istemeleri.
c)Yunanlılar’ın, Yunanistan’da seçimleri kaybeden Venizelos’un iktidardan düşmesinin güçlerini azaltmadığını, İngilizler başta olmak üzere İtilâf devletlerine ispatlamak arzusu.

Birinci İnönü Savaşı’nın Sonuçları:
a)Düzenli ordu kuruluş aşamasında olduğu ve Çerkez Ethem İsyanı’nı bastırmakla uğraştığı halde, çetin bir savaş vermiş ve Yunan birlikleri başarısızlığa uğratılmıştır.
b-Asker sayısı, silâh ve cephane bakımından Türkler’den üstün durumda olan Yunan birliklerine karşı kazanılan bu başarı, Türk ordusuna da moral kazandırmıştır.
c)Düşmana karşı düzenli orduyla başarı kazanılabileceği görülmüş, Düzenli ordu mu, Kuva-yı Milliye mi? Tartışması son bulmuştur.
d)Yunanlılarla birlikte, Çerkez Ethem kuvvetleri de dağıtılmış, iç isyanların büyük kısmı halkın ve meclisin orduya artan güveni ve destsği sonucu bastırılmıştır.
f)Birinci İnönü başarısı, dış politikada da etkisini göstermiş, İtilâf devletleri TBMM.’ni tanıyıp, Sevr’i gözden geçirerek bazı maddelerini yumuşatmaya ve bu amaçla Londra’da bir konferans toplamaya karar vermişlerdir.
g)Afganistanla 1 Mart 1921’de bir antlaşma imzalanmış, Sovyet Rusya ile 16 Mart 1921’de yapılan Moskova Antlaşması ile Sovyet yardımı düzenli ve devamlı hale getirilmiştir.
h)20 Ocak 1921’de, TBMM., Teşkilât-ı Esâsiye Kanunu adı verilen 1921 Anayasası’nı kabul etmiştir.

LONDRA KONFERANSI (21 Şubat-12 Mart 1921):

Konferans’ın Toplanma Nedeni:
Birinci İnönü Savaşı’nda, Türkler’in, beklemedikleri şekilde direnişiyle karşılaşan İtilâf devletlerinin, durumu bir kez daha değerlendirerek, Sevr’in şartlarını biraz daha hafifşetip değiştirerek, Türk tarafına kabul ettirmek istemeleridir.

İtilâf devletleri, Londra Konferansı’na Yunanistan’ı ve Türk tarafını temsilen İstanbul Hükümeti’ni davet etmiş, Ankara’yı tamamen görmezlikten gelemeyerek; Türk Heyeti’nde M. Kemal Paşa veya O’nun uygun bulacağı temsilciler gönderilmesini istemişlerdi. O dönemde, Londra Konferansı’na temsilci gönderilip gönderilmemesi, katılmak isteyenler ve karşı çıkanlar arasında epeyce tartışma yaratmış, katılmaya karşı çıkanlar:
a)Yunan ordusu Anadolu’da oldukça Londra’da millî dava lehinde bir sonuç alınamayacağını düşünüyorlardı.
b-Konferans’ın, Yunan ordusunun toparlanmasına fırsat ve zaman kazandırmak gayesiyle toplandığını ileri sürüyorlardı.

Konferansa katılmak taraftarı olanlar ise:
a)Konferans görüşmelerinde lehimize bir karar beklemiyorlardı.
b-Fakat, Konferans’ta yapılacak siyasî görüşmelerin millî davanın propagandası yönünden yararlı olacağını, daveti reddetmenin barış istemediğimiz propagandasına yolaçacağını düşünüyorlardı.

M. Kemal Paşa ise;
a)İtilâf devletlerinin, TBMM. Hükümeti’ni meşrû saymayan tutumları nedeniyle, Türkiye’ye ait bütün konuların çözümünde ve dış ilişkilerin tamamında, yetkinin sadece TBMM. Ve Hükümeti’nde olduğunu bildirmiş, doğrudan davet edilmedikçe Konferansa katılmamak kararı almıştı.
b-Konferansa katılacak heyete katılacak delegelerin tespit edilerek İstanbul’a gönderilmesini isteyen Sadrazam Tevfik Paşa’ya: “Türkiye’nin geleceğini belirleyecek meşrû ve bağımsız tek egemen kuvvetin TBMM. olduğunu” bildirmiş, Teşkilât-ı Esâsiye Kanunu’nun bir suretini göndererek, İstanbul Hükümeti’ni tanımadığını belirtmişti.

Bu arada; TBMM. Hükümeti, doğrudan bir davet alındığı takdirde konferansa katılmakta geç kalmamak gayesiyle, Bekir Sami (Kunduh) Bey Başkanlığı’nda bir heyeti Antalya’dan İtalya’ya gönderip, orada bekletmiş, daha sonra İtilâf devletlerinin İtalya aracılığıyla yaptığı davetle Ankara Heyeti, Londra’ya gitmişti.

21 Şubat-11 Mart 1921 tarihleri arasında gerçekleşen Londra Konferansı’nda, kendiisine söz hakkı verilen Tevfik Paşa: “Milletin gerçek temsilcileri Ankara’dan gelen delegelerdir”, diyerek, sözü Bekir Sami Bey’e bıraktı.

Londra Konferansı’nın Sonuçları:
a)Bekir Sami Bey’e verilen görev, Misâk-ı Millî şartlarına uyarak, millî sınırlar kapsamında ülke bütünlüğnü ve tam bağımsızlığı savunmaktı.
b-İtilâf devletleri görüşmelere davet etmekle, İstanbul Hükümeti de Tevfik Paşa’nın sözü Bekir Sami Bey’e bırakmasiyle, TBMM. Hükümeti’nin varlığını ve gücünü kabul ettiklerini göstermişlerdir.
c)Türkler’e karşı yeni bir mücadele öncesinde, Yunanlılar’a toparlanma fırsatı ve zamanı kazandırılmıştır.
d) İtilâf devletleri arasında Birinci İnönü savaşı sonrasında beliren görüş ayrılıkları artmış, Fransa ve İtalya’da, Yunanlılar’ın Türkler’e karşı başarılı olamayacağı görüşü güç kazanmıştır.
e)İtilâf devletleri, temelde Sevr Antlaşması’nı bozmayan bir takım önerilerde bulunmuş,
f)Yunanlılar, tüm önerilere karşı çıkmış, İtilâf devletlerini, Türkler’e Sevr’i zorla kabul ettireceklerine inandırmaya çalışmışlardı.
g)Bu nedenlerle, Londra Konferansı bir sonuç alınamadan dağıldı. Yunanlılar, kısa süre sonra İtilâf devletlerinin onayıyla Anadolu’da yeniden saldırıya geçtiler.

Bekir Sami Bey’in, İtilâf Devletleriyle İmzaladığı Sözleşmeler:
a)İngiltere ile yapılan esir değişimi sözleşmesi gereğince: Türkiye, elindeki bütün İngiliz esirlerini geri verecek, buna karşılık İngilizler, ellerindeki Türk esirlerinden Ermeni ve İngilizler’e zulüm yapanlar dışındaki Türkler’i iade edeceklerdi.
b-Fransızlarla yapılan sözleşmeye göre: Güney Cephesi’ndeki çatışmaları durdurdukları takdirde Fransızlar’a Elâzığ, Diyarbakır ve Sivas İlleri’nin ekonomik gelişmesi için yapılacak girişimlerde öncelik hakkı ve Ergani madenlerinin imtiyazı verilecekti.
c)İtalyanlarla yapılan sözleşmeye göre: Konferans sırasında İtalya, İzmir ve Trakya’nın bize bırakılması konusunda Türkiye’yi destekleyecek, buna karşılık; Batı Anadolu Bölgesi’ndeki ekonomik girişimlerde İtalya’ya öncelik tanınacaktı.

Bekir Sami Bey’in, TBMM.’de bazı üyelerin eli boş dönmemesi yönündeki isteklerinden etkilenerek imzaladığı bu sözleşmeler, eşitlik, tam bağımsızlık, Misâk-ı Millî kararları ve millî çıkarlara ters düştüğü ve kısa süre sonra İkinci İnönü Zaferi kazanıldığı için, M. Kemal Paşa ve TBMM. tarafından onaylanmadı. Kısa szaman sonra İngilizler ve Fransızlarla, Ankara’nın isteklerine uygun antlaşmalar imzalandı.

İKİNCİ İNÖNÜ SAVAŞI 823 MART-1 NİSAN 1921):

Savaşın Nedenleri:
a)Yunanistan’ın, Birinci İnönü yenilgisini unutmayarak, intikam almak istemesi.
b-Yunanistan’ın, Londra Konferansı’nda uzlaşmaz bir tutum izlemesi.
c)Yunanistan’ın, Türk ordusunu yeneceğine, Türkler’e Sevr’i zorla kabul ettireceğine müttefiklerini inandırması.

Savaşın Sonuçları:
a)Saldıyı kendileri başlatan Yunanlılar yenilmişlerdir.
b-Bu savaşta da yenilen Yunanlılar’a güvenleri sarsılan İngilizler, TBMM. ile ilişki kurma eğilimine girmişlerdir.
c)Tutum değiştiren İngilizler, Malta Adası’nda esir tuttukları bazı Türkler’i serbest bırakmışlardır.
d)Fransa ve İtalya, TBMM. Hükümeti ile yakınlaşma yolunu tuttular.
e)İtalyanlar, 1 Haziran 1921’den itibaren işgal etmiş oldukları Konya ve Antalya çevresini boşalttılar.
f)Ankara’ya bir heyet göndererek; 9 Haziran 1921’de, görüşmeler başlatan Fransızlar, 21 Haziran 1921’de Zonguldak’ı boşalttılar.
g)Yenilen Yunanlılar, işgal altında tuttukları Kocaeli çevresinden çekilmek zorunda kaldılar.

KÜTAHYA-ESKİŞEHİR SAVAŞLARI (10 TEMMUZ-25 TEMMUZ 1921):

Savaşın Nedeni: İkinci İnönü yenilgisini takiben Yunanistan’ın, Genel Seferberlik ilân ederek, kuvvet kazanmasına fırsat vermeden yenmek ve Türkler’e Sevr’i kabul ettirmek istemesi.

Savaşın Sonuçları:
a)Türkler aleyhine gelişen Yunan taarruzunda, Afyon, Kütahya, Eskişehir çevreleri Yunanlılar’ın eline geçmiş, Türk kuvvetleri M. Kemal Paşa’nın emriyle Sakarya Nehri’nin Doğu kesimine çekilmiştir.
b-Ordunun Sakarya’nın Doğusuna çekilmesi emri yurt genelinde olumsuz etki yaratmış ve TBMM.’de şiddetli eleştirilere yol açmıştır.
c)Meclis’in, Kayseri’ye nakli gündeme gelmiş, bu karara itiraz eden bazı üyeleri, gerekirse son kurşuna kadar direnme teklifi kabul edilerek, Meclis’in naklinden vazgeçilmiştir.
d)Muhalifler, uğranılan bu başarısızlığın sorumluluğunu M. Kemal Paşa’ya yüklemiş, ordunun başına geçerek durumu düzeltmesini isterken, aslında başarısız olmasını dilemişlerdir. M. Kemal Paşa, kendisine TBMM.’nin yetkilerini üç ay süre kullanma hakkı tanındığı takdirde kabul edeceğini bildirmiş, bu kez de muhaliflerinin “diktatör olmak istediği” yolundaki ithamları ile karşılaşmıştır. Yine de TBMM. 5 Ağustos 1921’de, M. Kemal Paşa’yı Başkomutan olarak atamıştır.
e)M. Kemal Paşa, aldığı yetkilere dayanarak 7-8 Ağustos 1921’de Tekâlif-i Milliye Emirleri’ni yayınlamıştır.
Nedeni:
İkinci İnönü Savaşı’ndan sonra Genel Seferberlik ilân eden Yunanlılar’ın, Türk ordusunu güçlenmeden yenmek ve Türkler’e Sevr’i zorla kabul ettirmek isteği.
Sonuçları:
a)Yunan taarruzu, Türkler aleyhine gelişmiş, Afyon, Kütahya ve Eskişehir çevreleri Yunanlılar’ın eline geçmiştir.
b-Sakarya Nehri’nin doğusu savunmaya uygundu. M. Kemal Paşa, araya büyük bir mesafe koyarak zaman kazanmak ve orduyu güçlendşirmek istiyordu. Ayrıca; Yunan ordusu, çekilen Türk kuvvetlerini takip ettiği takdirde, ikmal merkezlerinden uzak ve susuz bir bölgeye girmiş olacaktı.
c)Buna karşılık; Ordumuzun Sakarya Nehri’nin Doğusuna çekilmesi emri, yurt genelinde olumsuz etki uyandırmış, TBMM.’de şiddetli eleştirilerle karşılanmıştır.
d)TBMM.’nin Kayseri’ye nakli gündeme gelmiş, Bazı üyelerin: “Ankara’da kalarak gerekirse çarpışmayı göze almalıyız” yolundaki itirazı üzerine bu fikirden vazgeçilmiştir.
e)Uğranılan başarısızlığın sorumluluğunu M. Kemal Paşa’nın üzerine atan karşıtları, “yenilip dersini alsın düşüncesiyle”, O’na güvenenler ise; bu işi başarabilecek tek kişi olduğu için M. Kemal’in ordunun başına geçmesini istemişlerdir.
f)M. Kemal Paşa da, Başkomutanlık görevine hazır olduğunu, TBMM.’nin yetkilerini üç ay süreyle kullanma hakkının kendisine verilmesi istemiş, Meclis’teki görüşme ve tartışmaları takiben üç ay süreyle yetkili kılınarak, 5 Ağustos 1921’de Başkomutan olarak atanmıştır.
g)M. Kemal, 7-8 Ağustos 1921’de, topyekün bir savaşa hazırlanmak gayesiyle, kendisine verilen yetkilere dayanarak Tekâlif-i Milliye Emirleri (Millî Vergiler veya Millî Sorumluluk anlamında)’ni yayınlamıştır.

#17 Misafir_gun.dem_*

Misafir_gun.dem_*
  • Misafirler

Gönderi Tarihi: 05 Kasım 2009 - 17:02

SEVR ANTLAŞMASI (10 AĞUSTOS 1920):

Sevr Antlaşması’nın Gecikme Nedenleri:
a)İtilâf devletlerinin, önce en önemli düşman olarak gördükleri Almanya ile antlaşma yapma isteği.
b-Balkanlar’a ve Boğazlar’a yeni bir statü vermek, azınlıkları kurtarmak ve Osmanlı Devleti’ni parçalamak zor işler olduğu için, İtilâf devletleri tarafından hemen ele alınmamıştır.
c)İtilâf devletleri, Osmanlı mirasını paylaşmadan önce, diğer problemlerden kurtulmuş olmayı ve aralarında çıkabilecek anlaşmazlıkları gidermek istemişlerdir.
d)İtilâf devletlerinin; Suriye, Filistin ve Anadolu konuları ile Amerikan mandası kosusundaki çalışma metotları gecikmeye yolaçmış, bu da Türkiye’ye yaramıştır.

İtilâf devletleri, Paris Barış Konferansı’nda, Osmanlı Devleti ile yapacakları antlaşma maddeleri konusunda bir sonuca varamamışlardı. Millî Hareket güç kazanınca, Osmanlı’nın mirasını paylaşma çalışmalarını hızlandırıp, 19-26 Nisan 1920’de San Remo Konferansı’nı düzenlediler.

San Remo Konferansı’nda:
a)Türkiye ile ilgili kararlarda, Türkler’in görüşünü almak gereğini bile duymadılar.
b-Batılılar’a göre; bu Türkler’i Avrupa’dan kovma fırsatıydı, kaçırılmamalıydı.
c)Türkler, İstanbul’u fethederken bir çağ kapayıp, yeni bir çağ açmışlardı. İstanbul Türkler’den alınınca da bir çağ kapatıp yeni bir çağ açacaklardı.
d)Türkiye, büyük güçler için bir sömürü ve imtiyaz alanıydı.
e)Tüm azınlıklar için de birer ülke kurma plânları vardı.
f)Türkiye taraf değil, ganimetti. İstenen neyse Padişah Hükümeti’ne dikte ettirmek yeterliydi.
g)Millî Hareket, Büyük Güçler için “bir baş ağrısı” olarak düşünülüyordu.
h)Türk yetkililer nüfus istatistikleri vererek, işgal edilen yerlerde Türk nüfusun çoğunlukta olduğunu anlatmaya çalışıyorlardı.

San Remo Konferansı’na; İngiltere, Fransa ve İtalya başbakan düzeyinde, Japonya, Yunanistan ve Belçika temsilcilerle katılmışlardır. Hazırlanan barış plânı, 11 Mayıs 1920’de, Osmanlı Devleti’ne sunularak, bir ay içinde yazılı görüşü istendi. Padişah Vahdeddin ve Saltanat Şûrası’nın şartları hafifleten cevabı kabul edilmedi. Osmanlı Devleti’ne barış şartlarını imzalaması için 27 Temmuz 1920’ye kadar süre tanındı. Yunan Genel Taarruzu’nun başarısı üzerine, 22 temmuz 1920’de, Rıza Paşa dışındaki üyelerin onayı ile kabul etti. Sevr Antlaşması 433 maddeden oluşmaktaydı.

Sevr Antlaşması’nın Bazı Maddeleri:
a)İstanbul, Türkler’e kalacak, fakat azınlık hakları gözetilmezse geri alınacaktı.
b)Doğu Trakya, Büyük Çekmece yakınına kadar, Yunanistan’a verilecekti.
c)İzmir ve çevresinde egemenlik Yunanistan’a bırakılacak, kurulacak bir Yerel Parlamento 5 yıl içinde Yunanistan’a bağlanma kararı alabilecekti.
d)Doğu Anadolu’da bağımsız bir Ermeni Devleti, Suriye-Irak arasında ise özerk bir Kürt Devleti kurulacaktı.
e)Anadolu’nun güneyi Fransa’ya verilecekti.
f)Padişah, İstanbul’da oturacak, İstanbul başkent olarak kalacaktı. Ancak; antlaşmaya uyulmazsa bu hükümler değiştirilebilecekti.
g)İstanbul ve Çanakkale Boğazları savaşta ve barışta, bütün ülkelerin savaş ve ticaret gemilerine aççık tutulacak, İtilâf devletleri temsilcilerinden oluşan Boğazlar Komisyonu tarafından denetlenecekti. Bu bölgede İtilâf devletleri askerî güç bulundurabileceklerdi.
h)İstanbul’da bir jandarma alayı ile Padişah’ın muhafız birliği dışında Türk askeri bulunmayacaktı.
ı)Antlaşma, İtilâf devletlerine adalet, kültür ve ekonomik kapitülasyonlar ile malî denetim hakkı veriyordu.
i)Osmanlı Devleti’nin gelirleri önce İtilâf devletleri harcamalarına, artarsa kendi giderlerine ayrılacaktı.
j)Anadolu’da osmanlı Devleti’ne kalan topraklarda Türk askerinin sayısı 50700 kişi oalacaktı. Deniz gücü 7 küçük, 6 büyük savaş gemisi ile sınırı kalacak, denizaltı ve hava kuvvetleri bulunmayacaktı. Osmanlı Devleti’nin kara ve deniz sınırları tüm İtilâf kuvvetlerine açık olacaktı.
k)Geçerli bir engel olmadıkça, Osmanlı Devleti, her milletten bilim adamının arkeolojik kazı yapmasına izin verecekti.
l)İtalya ve Fransa’yı memnun etmek için ekonomik nüfuz bölgeleri ayrılmıştı.

Sevr Antlaşması’na Karşı Tepkiler:
a)10 Ağustos 1920’de imzalanan Sevr Antlaşması, TBMM. Hükümeti’nin kararlı davranışı ve onay yeri bulunamaması nedeniyle sürüncemede kalmıştır.
b-TBMM., 19 Ağustos 1920’de, Sevr’i imzalayanları ve onaylayan Saltanat Şûrası üyelerini Türk vatandaşlığından çıkarmış, antlaşmaya bağlı olmadığını ilân etmiştir.
c)Batılı devletlerden sadece Yunanistan onaylamış, böylece Sevr Antlaşması yasallık kazanmamış ve yürürlüğe girmemiştir.
d)21 Şubat 1921’de başlayan Londra Konferansı’nda, İtilâf devletleri, Sevr’de küçük değişiklikler yaptılar. Fakat, bu öneriler Misâk-ı Millî’den ödün vermeyen Ankara Hükümeti temsilcilerince reddedildi.

SAKARYA MEYDAN SAVAŞI (23 Ağustos-13 Eylül 1921):

Sakarya Savaşı Öncesinde Alınan Önlemler:
1)Ordunun bir taktik gereği Sakarya Nehri’nin doğusuna çekilmesi.
2)M. Kemal Paşa’nın, başkomutanlık görevini alması ve Millî Vergiler Yasası’nı çıkartarak, yiyecek, giyecek, silâh, cephane ve malzeme ihtiyacını karşılamak yoluna gitmesi.

Genel seferberlik ilânından sonra, 23 Ağustos 1921’de taarruza geçen Yunanistan’ın hedefi, Türk ordusunu yenip, ezerek Ankara’yı ele geçirmek, Türkler’in bağımsızlık azmini ve direncini yok etmekti. İngiltere başta olmak üzere Yunanlılar’ı her yönden destekleyen Batılılar’ın arzusu da Türkler’in Sakarya’da yenilmesi, bağımsız tek Türk Devleti’nin tarihten silinmesiydi.

Buna karşılık; topyekün bir savaşa hazırlanmakla birlikte; şartlar gereği bir savunma savaşı düşünen M. Kemal Paşa’nın Sakarya Savaşı’nda: “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça düşmana terk olunamaz”, emrini alan Türk ordusu, 22 gün 22 gece sürekli devam eden bu kanlı savaşta önce düşmanın taarruzunu durdurmuş, 10 Eylülde karşı taarruza geçerek, 13 Eylülde Sakarya Nehri’nin Doğu kısmını düşmandan temizlemiştir.

Sakarya Savaşı’nın Sonuçları:
a)13 Eylül 1921’de sona eren savaşta Yunan kuvvetleri yenilmiş, Sakarya’nın Doğu kesimi düşmandan temizlenmiştir.
b-İngiltere, tarafsız olduğunu belirtmesine karşılık, bu savaşta da Yunanlılar’a silâh ve malzeme desteği sağlamış, bir bakıma bu savaşta İngiltere de yenilmiştir.
c)TBMM., M. Kemal Paşa’ya Gazi ünvanı ve Mareşal rütbesi vererek, O’na duyduğu güveni göstermiştir.
d)Türk kamuoyunda Millî Mücadele’nin başarılacağı inancı kuvvet kazanmış, Yunanlılar’ın, Türkler’e Sevr’i kabul ettirmesi imkânsızlaşmıştır.
e)Bu zafer, TBMM.’nin dış politikada itibarını arttırmış, Sovyet Rusya ile 1921’de Kars Antlaşması, Ukrayna ile 1922’de Dostluk Antlaşması, Fransızlarla 20 Ekim 1921’de Ankara İtilâfnamesi imzalanmıştır. İngilizler de, TBMM.’ne yakınlaşma gereği duymuş, Ankara ile 25 Ekim 1921’de esir değişimi öngören bir antlaşma yapmışlardır.

BAŞKOMUTANLIK MEYDAN SAVAŞI (BÜYÜK TAARRUZ) 26-30 AĞUSTOS 1922:

Büyük Taarruz Öncesindeki Gelişmeler:
a)Sakarya Savaşı’nda takip edilmeyen Yunan ordusunun, yurttan atılması için bir taarruza gerek olmakla birlikte, hazırlıksız yapılacak bir taarruzun yenilgiye yol açabileceği kararına varan M. Kemal Paşa, muhalif milletvekilleri tarafından eleştirilmekteydi.
b-Buna karşılık; muhaliflerin engellemelerine rağmen, Sakarya Savaşı öncesinde M. Kemal Paşa’ya verilen başkomutanlık yetkisi, Sakarya Savaşı’nı takiben iki kez uzatılmış, 20 Temmuz 1922’de ise; üç aylık süre sınırlamasına son verilerek, bu sorun köklü bir çözüme kavuşturulmuştur.
c)Bu arada; İtilâf devletleri tarafından, Türk ve Yunan Hükümetleri’ne ateşkes önerilmişti. Fakat, mevcut durum tam bağımsızlık için savaşmaktan başka yol kalmadığını gösteriyordu. Ancak; savaş taraflısı ya da barışa karşı görünmek te yanlış ve tehlikeli olabilirdi. Bu nedenle; Yusuf Kemal Bey, TBMM. tarafından Avrupa’ya, Fethi Okyar Bey de, İngilizler’i oyalamak gayesiyle İngiltere’ye gönderilmişlerdi.

Sakarya Savaşı’nda, ordunun çok yıpranması, silâh ve cephanesinin tükenmesi nedeniyle çekilme emri verilmiş, taarruz ilkbahara ertelenmişti. Askerlikten pek anlamayan ve düşmanın ülkeden en kısa zamanda atılmasını isteyenler bu gelişmeleri eleştiriyorlardı. M. Kemal Paşa, ordunun niçin taarruz geçmediğini soranları iknaya çalışırken, bir yandan da Büyük Taarruz hazırlıklarını büyük bir gizlilik içinde yürütmüş, bu arada tüm cepheleri denetleyerek, komutanlarla eğitim, savaş taktiği, silâh ve cephane ihtiyaçları hakkında görüşerek eksikleri gidermeye çalışmıştı. Ancak, İlkbahar geldiğinde de taarruz hazırlıklarını yeterli görmedi. Muhalif milletvekilleri bu durumu da eleştirdiler. Nihayet hazırlıklar tamamlanmış, Ağustos 1922 sonlarında Yunan’a karşı taarruzun başlatılması kararı alınmıştı. Türk taarruzunu Doğu yönünden beklemesine karşılık; 26 Ağustosta Büyük Taarruz, düşmanın en büyük kuvvetinin bulunduğu Afyon’un güney kesiminden başladı. Ani bir baskın şeklinde başlayan Başkomutanlık Meydan Savaşı’nda, her taraftan kuşatılan Yunan ordusunun asıl kuvvetleri Dumlupınar kuzeyindeki Aslıhanlar Bölgesi’nde büyük kısmıyla imha edildi. Pek azı İzmir’e kaçabildi. 1 Eylül 1922’de, M. Kemal Paşa’nın: “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri”, emrini alan Türk ordusu, her tarafı yakıp yıkan ve önüne çıkan Türkler’i öldüren düşmanı kovalayarak; 2 Eylül’de Yunan Ordusunun Başkomutanı General Trikopis’i esir alarak, 9 Eylül’de İzmir’e girdi. 11 Eylül 1922’de ise, Bursa Yunan işgalinden kurtarıldı.

Büyük Taarruzun Önemi ve Sonuçları:
a)Avrupalı emperyalist devletlerin, Türk yurdunu paylaşma projeleri başarısızlığa uğratılmıştır.
b-Yunanlılar’ın, Bizans’ı canlandırma hayalleri son bulmuştur.
c)Büyük Taarruz sonunda, tam bağımsızlık ile yeni ve millî bir Türk Devleti’nin önündeki bütün engellerin kalkması, tüm sömürülen toplumlar arasında özellikle de İslâm dünyasında geniş yankı uyandırmıştır. Dünya Müslümanları bu büyük zaferi: İslâmın Hrıstiyanlığa, Doğu’nun Batı’ya, Asya’nın Avrupa’ya ve Kemalist Türkiye’nin Avrupa’ya karşı kazandığı büyük bir başarı olarak kutlamışlardır.

MUDANYA ATEŞKES ANTLAŞMASI (11 EKİM 1922):

Mütarekeye Yolaçan Gelişmeler:
a)Türk Ordusu, Batı Anadolu’dan Yunanlılar’ı attıktan sonra, Yunan işgalindeki Trakya’yı da kurtarmak üzere harekete geçmiş, Boğazlar çevresini işgal eden İngiliz kuvvetleri ile bir sıcak çatışma tehlikesi doğmuştur.
b-İngiltere Başbakanı Lloyd George, Boğazlar ve çevresini terketmemek için Türklerle savaşı göze almış, ancak; İngiliz kamuoyu buna sıcak bakmadığı gibi, sömürgeleri ile Fransa ve İtalya’dan da beklediği desteği bulamayan İngiliz Hükümeti, Türklerle anlaşmak zorunda kalmıştır.

Mudanya Mütarekesi’nin Önemi ve Sonuçları:
a)Türk-Yunan Savaşı’nı sona erdirmiştir.
b-Doğu Trakya, savaşılmadan Yunan işgalinden kurtarılmıştır.
c)İşgalci devletlerin Türkiye’ye karşı izlediği haksız ve saldırgan politikanın öncüsü durumundaki İngiltere Başbakanı Lloyd George, Mudanya Mütarekesi öncesinde, izlediği olumsuz politika nedeniyle halkının desteğini yitirmiş ve başbakanlıktan çekilmek zorunda kalmıştır.
d)Mütareke görüşmeleri sırasında, Türk tarafı ile kalıcı bir barış yapılması kabul edilmiştir.

#18 Misafir_gun.dem_*

Misafir_gun.dem_*
  • Misafirler

Gönderi Tarihi: 05 Kasım 2009 - 17:03

LOZAN ANTLAŞMASI (20 KASIM 1922-24 Temmuz 1923):

Lozan Konferansı Öncesinde Ankara Hükümeti’nin Karşılaştığı Sorunlar ve Çözümleri:
1)Görüşmelere Türkiye adına hangi Hükümet’in katılacağı konusu: 1 Kasım 1922’de Saltanat kaldırılarak çözüme kavuşturulmuş, Türk Milleti’nin haklarını Ankara Hükümeti’nin savunması sağlanmıştır.
2)Görüşmelerin nerede yapılacağı konusu: Barış görüşmelerinin tarafsız bir ortamda, İsviçre’nin Lozan şehrinde yapılması kararlaştırılmıştır.
3)Görüşmelerde Türkiye’yi kimin temsil edeceği konusu: Türkiye’nin, İsmet (İnönü) Paşa Başkanlığı’nda bir heyet tarafından temsil edilmesi uygun bulunmuştur.

Lozan Görüşmeleri’nin Beklenenden Uzun Sürmesinin Nedenleri:
a)Türkiye’nin, uluslar arası hukuk kurallarına uygun bir antlaşma yapmak istemesi. Buna karşılık; İtilâf devletlerinin Sevr’i Türkiye’ye kabul ettirmek istemeleri.
b-Türkiye’nin asıl hedefi olan kayıtsız, şartsız bağımsızlığı şartının Lozan’da, İtilâf devletlerince uzun süre kabulüne yanaşılmaması.
c)İtilâf devletlerinin, Lozan’da Türkiye’yi, sadece Yunanistan’a karşı başarı kazanan bir ülke olarak görerek, Türkiye’nin isteklerini kabule yanaşmamaları.

LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI’NIN KARARLARI:

1)Sınırlar:
a)Güney Sınırı: 20 Ekim 1921’de Ankara İtilâfnamesi ile çizilen sınır olarak kesinleşmiştir.
b-Türkiye, İngiltere’nin elinde bulunan Mısır, Irak, Sudan ve Kıbrıs Adası üzerindeki haklarından İngiltere lehine vazgeçmiş, Türkiye-Irak sınırının belirlenmesi konusunun dokuz ay içinde taraflar arasında görüşmelerle dostça çözülmesi benimsenmiştir.
c)Yunanlılarla Batı sınırı: Mudanya Mütarekesi’nde çizilen Meriç Nehri olarak kesinleşmiştir.
d)Karaağaç, Yunanistan tarafından savaş tazminatı olarak Türkiye’ye verilmiş, Gökçeada (İmroz) ve Bozcaada Türkiye’ye bırakılmıştır.
e)Balkan savaşı sırasında Yunanistan’ın aldığı ege adaları kendisinde kalmış, ancak; bu adaların askerden arındırılması kabul edilmiştir.
d)Meis Adası ve 12 ada İtalya’nın elinde kalmıştır.

2)Boğazlar:
a)Boğazlar’dan, barış zamanında bütün devletlerin ticaret gemileri geçebilecek, savaş zamanında, eğer Türkiye tarafsız ise geçişler barış zamanındaki gibi olacaktı. Türkiye savaşa girdiği takdirde; ancak tarafsız devletlerin ticaret gemileri Boğazlar’dan geçebileceklerdi.
b-Boğazlar’ın iki yakasında askersiz bir bölge oluşturulacaktı.
c)Boğazlar’dan geçen gemileri denetlemekle görevli bir Boğazlar Komisyonu kurulacak, bu komisyon çalışmalarını her yıl Milletler Cemiyeti’ne rapor edecekti.

3)Kapitülasyonlar: Her türlü kapitülasyon kaldırılacaktı.

4)Borçlar:
a)Osmanlı Devleti’nin borçları: Türkiye ile Osmanlı Devleti’nin toprakları üzerinde kurulan diğer devletler arasında gelirleri oranında paylaştırılacaktı.
b-Borçların, ilgili devletlerle yapılacak anlaşmalar çerçevesinde, altın olarak değil de frank veya sterlin olarak ödenmesi benimsenmişti.

5)Kabotaj:
Kabotaj hakkı, İtalya’dan alınarak Türkiye’ye verilmişti.

6)Nüfus Mübadelesi (Değişimi):
İstanbul Rumları dışında kalan Anadolu Rumları Yunanistan’a gönderilecek, Batı Trakya dışındaki Yunan topraklarında kalan Türklerle karşılıklı yer değiştireceklerdi.

7)İstanbul ve Boğazlar’ın Boşaltılması:
Lozan Antlaşması’nın TBMM. tarafından onaylamasından sonra geçecek altı hafta içinde, İstanbul ve Boğazlar çevresindeki İtilâf kuvvetleri çekileceklerdi.

8)Musul Meselesi:
Musul konusunda, İngiltere ile anlaşma sağlanamamış, Bu problemin çözümü Lozan’dan sonraki dokuz ay içinde taraflar arasında yapılacak ikili görüşmelerle çözüme kavuşturulması kararı alınmıştır.

LOZAN ANTLAŞMASI’NIN ÖNEMİ VE SONUÇLARI:
1)Osmanlı Devleti’nin yerine, yeni ve bağımsız bir Türk Devleti’nin kurulduğu kabul edilmiştir.
2)Misâk-ı Millî hedefleri büyük çapta gerçekleştirilmiştir.
3)Batılılar’ın Doğu Sorunu (Şark Meselesi) Projesi iflas etmiştir.
4)Sevr Antlaşması geçerliliğini yitirmiştir.
5)Birinci Dünya Savaşı’nın galipleri amaçlarına ulaşamamışlardır.
6)Lozan’da, Boğazlar, Hatay ve Musul konuları Türkiye’nin arzu ettiği biçimde çözüme kavuşmamıştır. Ancak; daha sonra, Musul Sorunu dışındaki konular Türkiye’nin istekleri doğrultusunda çözüme ulaşmıştır.

M. Kemal Paşa’ya göre Lozan Antlaşması, Türk Milleti’ne karşı yüzyıllardan beri hazırlanan ve Sevr Antlaşması ile tamamlandığı zannedilen büyük bir suikastın sonuçsuz bırakıldığını gösteren önemli bir belgedir.




(devam edeceğim vaktim oldukça..)

#19 birvarmışhiçyokmuş

birvarmışhiçyokmuş

    Deneyimli Üye

  • Yasaklanmış
  • PipPipPip
  • 838 İleti

Gönderi Tarihi: 05 Kasım 2009 - 17:15

Sevgili gun.dem

Siz i Hep Duygusal ve Canayakın Tarafınızla Tanımıştım.
Oysa, Akademisyen Bir Yanınız Olduğunu Henüz Keşfediyorum.

Hımmm.

Pek Bir Anlam Taşır mı Bilemiyorum , Fakat Yine de Söylemek İstiyorum ;

Şimdi Zihnimde, Daha Saygın, ve Daha Ciddi Bir Yeriniz Var.


Saygılarımnla. Doğan Gülbudak

#20 Misafir_gun.dem_*

Misafir_gun.dem_*
  • Misafirler

Gönderi Tarihi: 05 Kasım 2009 - 17:57

Sevgili gun.dem

Siz i Hep Duygusal ve Canayakın Tarafınızla Tanımıştım.
Oysa, Akademisyen Bir Yanınız Olduğunu Henüz Keşfediyorum.

Hımmm.

Pek Bir Anlam Taşır mı Bilemiyorum , Fakat Yine de Söylemek İstiyorum ;

Şimdi Zihnimde, Daha Saygın, ve Daha Ciddi Bir Yeriniz Var.


Saygılarımnla. Doğan Gülbudak



Duygularımı çoğu zaman ön plana çıkarsam da ciddi bir yapım olduğu kesin.. burada her türlü konu ve başlıkta kendinizi ifade edebiliyor ve kendinizden birşeyler bulabiliyorsunuz. forumun en güzel yanı bu.

duygusalım evet.. cana yakın olduğum da söylenir :) insanlarla iletişimde sıkıntı çekmem..

ülke ve dünya meselelerine kayıtsız kalmamak gerektiği düşüncesindeyim.

her birey gibi, günü keyifli geçirirken bir yandan da kendime ve çevreme birşeyler katmak güzel olmaz mı..

düşünceleriniz için teşekkür ederim..

sayygı ve sevgiyle..



Cevap ekle