İçeriğe atla


Fotoğraf

PABLO NERUDA'NIN ŞİİRLERİ..................


Bu başlığa 41 cevap verilmiş

#1 Yayamaz Kayımca

Yayamaz Kayımca

    Uzman Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPipPipPip
  • 3.584 İleti

Gönderi Tarihi: 05 Şubat 2008 - 05:05

BU GECE EN HÜZÜNLÜ ŞİİRİ YAZABİLİRİM

Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim
Şöyle diyebilirim: gece yıldızla dolu
Ve yıldızlar, masmavi titreşiyor uzakta
Şakıyarak dönüyor gökte gece rüzgarı.
Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim
Sevdim ben onu, o da beni sevdi bir ara.
Kollarıma aldım bu gece gibi kaç gece
Kaç defa öptüm onu sonsuz göğün altında
Sevdi beni o ben de bir ara onu sevdim
O durgun, iri gözler sevilmez miydi ama

Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim.
Yokluğunu düşünüp, yitmesine yanmakla
Duyup geceyi, onsuz daha engin geceyi.
Ota düşen çiy gibi, düşmekle şiir cana
Ne gelir elden, sevgim onu tutamadıysa.
Gece yıldız içinde, o yoldaş değil bana
Hepsi bu. uzaklarda şarkı söylüyor biri.
Yüreğim dayanmıyor yitmesine kolayca
Gözlerim arar onu, yaklaştırmak ister gibi
Yüreğim arar onu, o yoldaş değil bana

Artık sevmiyorum ya nasıl, nasıl sevmiştim
Sesim arar rüzgarı ulaşmak için ona
Ellere yar olur. öpmemden önceki gibi.
O ses, ışıl ışıl ten ve sonsuz bakışlarla
Artık sevmiyorum ya severim belki yine
Ne uzundur unutuş ah ne kısadır sevda
Böyle gecelerde kollarıma aldım çünkü
Yüreğim dayanmıyor yitmesine kolayca

Belki bana verdiği son acıdır bu acı
Belki son şiirdir bu yazdığım şiir ona

Çeviren: Sait Maden


SüReKlİ MuTlUlUk DuRuMu İlAn EdİyOrUM


#2 Yayamaz Kayımca

Yayamaz Kayımca

    Uzman Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPipPipPip
  • 3.584 İleti

Gönderi Tarihi: 05 Şubat 2008 - 05:07

MARURİ SOKAĞINDAKİ PANSİYON

Maruri bir sokak.

Karşı karşıya değildi evler, sevmezlerdi birbirlerini,
yine de yan yanaydılar.
duvar duvara, fakat
pencereleri
bakmazdı sokağa, konuşmazdı,
öyle sessizdiler.

Bir kâğıt uçuruyor havalanır gibi ağaçtan
kışın kirli bir yaprak.

Akşam ortalığı tutuşturuyor, kaygı içinde
yok oluveren bir ateş boşaltıyor gök.

Kara sis balkonları örtüyor.

Açıyorum kitabımı. Yazıyorum
bir maden ocağının
çukurunda sanıp kendimi,
bir ıslak,
bırakılmış dehlizde.
Biliyorum kimse yok şimdi
evde, sokakta, acı kentte.
Bir mahkûmum açık kapısının önünde,
açık dünyanın önünde,
akşam alacasında şaşkın, gamlı bir öğrenciyim,
çıkıyorum işte o zaman şehriye çorbasına,
iniyorum ardından yatağa ve yarına.

SüReKlİ MuTlUlUk DuRuMu İlAn EdİyOrUM


#3 Yayamaz Kayımca

Yayamaz Kayımca

    Uzman Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPipPipPip
  • 3.584 İleti

Gönderi Tarihi: 05 Şubat 2008 - 05:09


MACCHU-PİCCHU'NUN DORUKLARI

(XI)
(Seçme)

Karman çorman tantananın,
Taş gecenin ortasına,bırak;
Bırak daldırayım, ellerimi.
Bırak.
Unutulmuşun koca yüreği:
Bir kuş gibi çırpınsın bende,
Bir kuş gibi,
Bin yıldır tutsak!
Ko, bugün unutayım,
Bu bahtiyarlığı;
Bu, denizden daha engin olan,
Çünkü:
Denizden ve adalardan da
Engindir insan.
Çünkü:
Bir kuyuya düşer gibi,
Düşmek gerek ona,
İnsana;
Batık gerçeklere,
Sırlı bir su dalına tutunarak,
Çıkmak için:
Uçurumdan.


(XII)

Çık kardeş,
Benimle doğmaya gel.

Ver elini,
Yayılmış ağrının,
En derin yerinden.
Kaya diplerinden,
Dönecek değilsin,
Ve yeraltı çağlarından;
Geri dönmeyecek,
Taş kesilmiş sesin;
Ve gözlerin, oyuk gözlerin.
Yerin dibinden bak bana:
Sen çiftçi, dokumacı,
Garip çoban sen;
Sen, eğitmen
Guanako'lar (*) eğitmeni
Sen duvarcı,
İskelesine güvenemeyen;
Sen, And dağlarından,
Gözyaşı getiren;
Sen,
Ezik parmaklı mücevherci;
Sen köylü,
Ekininin üstüne titreyen;
Sen,
Taşının hamuruyla yoğrulmuş
Çömlekçi;
Boşaltın,
Bu yeni hayatın kadehine,
Eski gömülmüş acılarınızı;
Kanınızı gösterin bana,
Saban izinizi bana.

Burasıydı,
İşkenceye tutulduğum yer,
Işık vermiyor diye mücevher;
Deyin bana.
Deyin bana,
Taşın ve tanenin,
Vaktinde verdiğini.
Taşı gösterin bana,
Gömüldüğünüz.
Ağacı gösterin,
Çarmıha gerildiğiniz.
Çakın,
Eski çakmak taşlarını;
Yakın,
Eski lambaları bana;
Kırbaçları gösterin,
Kırbaçları;
Yüzyıllarca,
Yaralara işlemiş;
Ve pırıl pırıl,
Kanlı baltaları bana.
Ölü ağzınızla,
Konuşmaya geldim.
Derleyip toparlayın,
Tümcek;
Dil vermez dudaklarınızı,
Toprağın kıyıcığında.
Anlatın,
Bu bitmez geceyi bir bir.
Nasıl,
Sizlerle bağlanmıştım ben:
Zincir zincir,
Halka halka, adım adım,
Anlatın ne varsa anlatın.
Bileyin,
Saklı bıçaklarınızı;
Saplayın ellerime,
Göğsüme saplayın;
Sarı ışıklı bir nehir gibi,
Kaplanların gömüldüğü,
Bir nehir gibi.
Koyun ki ağlayayım, koyun,
Koyun ki saatlerce,
Günlerce, yıllar yılı;
Koyun ki kör çağlarca,
Yıldız yüzyıllarınca.

Sükun verin bana,
Su verin, ümit verin.

Kavga verin bana,
Demir verin, volkanları verin.

Sarmaş dolaş olun benimle,
Sevdalılar gibi.

Damarlarıma seğirtin,
Koşun ağzıma.

Dilimle konuşun, kanımla.

(*) Guanako: Güney Amerika laması.



SüReKlİ MuTlUlUk DuRuMu İlAn EdİyOrUM


#4 Yayamaz Kayımca

Yayamaz Kayımca

    Uzman Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPipPipPip
  • 3.584 İleti

Gönderi Tarihi: 05 Şubat 2008 - 05:11

FEDERICO GARCIA LORCA'YA YANIK ŞİİR

Issız bir evde,
Korkudan ağlayabilseydim;
Gözlerimi çıkarabilsem de,
Yiyebilseydim;
Senin sesin için yapardım
Bunları,
Yaşlı portakal ağacı sesin;
Senin şiirin için yapardım
Bunları,
Çığlık çığlığa fışkıran şiirin.
Baksana,
Maviye boyuyorlar hastaneleri,
Senin için;
Kıyıdaki kenar mahalleleri
Ve okullar,
Senin için büyüyorlar;
Tüy salıyorlar,
Yaralı melekler;
Pullar örtünüyor,
Düğün balıkları;
Deniz kestaneleri,
Göğe uçuyorlar;
Siyah tülleriyle terzi dükkanları:
Kanla doluyorlar, kaşıklarla,
Senin için;
Ve,
Yutuyorlar,
Yırtılmış kurdeleleri;
Öz canlarına kıyıyorlar,
Öpüşe öpüşe;
Ve ak sadeler giyiniyorlar.
Bir şeftali ağacı
Giyinip de,
Kuş gibi seğirtirken sen;
Kasırga gibi fırıl fırıl,
Bir pirinç gülüşüyle gülerken;
Türküler çağırdığında;
Allak bullak ederken,
Atardamarlarını,
Dişlerini, gırtlağını,
Parmaklarını;
Vay ne şirindin,
Kahrolurdum ben
Kahrolurdum ben
Kızıl göller için:
Güz ortasında bir şahbaz at
Ve kana belenmiş bir tanrıyla,
Beraber yaşadığın.
Kahrolurdum ben,
Mezarlıklar için:
Gece, sesi kısılmış
Çanlar arasından,
Suyla, mezarlarla küllenmiş
Nehirler gibi geçen;
Nehirler:
Hasta asker koğuşları sanki,
Tıklım tıklım dolu;
Ve matem yağlı ölüme,
Çürük taçlı mermer şifreli ölüme,
Nehir nehir gelen ölüme doğru;
Birdenbire taşıveren nehirler.
Gece, ayakta, ağlaya ağlaya,
Boğulmuş çarmıhların geçişini
Seyrederken sen;
Kahrolurdum seni görmek için:
Bak,
Ölüm nehrinin önünde ağlıyorsun
Perperişan;
Garip kalmış köşelerde başın,
Durmaz ha, durmaz gözlerin
Ağlar yaşın yaşın.
Gece ve çıldırasıya yalnız,
Külleri ısıra ısıra;
Dumanı, gölgeyi, unutmayı:
Siyah bir huniyle yığabilseydim,
Trenlerin, gemilerin üstüne;
Filizlendiğin ağaç için,
Yapardım bunları,
Topladığın,
Yaldızlı su yuvaları için;
Sarmaşık için,
Yapardım bunları;
Gecenin sırrını sana ileterek,
Kemiklerini saran
Sarmaşık için.
Islak soğan kokusu gelen
Şehirlerden,
Seni bekliyorlar;
Boğuk bir sesle,
Şarkı söyleyerek
Geçesin diye.
Yeşil kırlangıçlar,
Saçlarının arasına yapıyorlar,
Yuvalarını;
Dilsiz sperma sandalları,
Peşin sıra geliyorlar;
Sümüklü böcekler, haftalar,
Yelkenleri düşürülmüş serenler,
Kirazlar da,
Dönüveriyorlar o saat:
Gözükünce solgun başın,
On beş gözlü başın,
Al kan içindeki ağzın.
Şehrin otellerini,
İsle doldurabilseydim;
Hıçkıra hıçkıra,
Yok edebilseydim
Çalar saatları;
Ezik dudaklarıyla yaz ayı,
Evine nasıl gelecek,
Göreyim diye
Yapardım bunları;
Yığın yığın insanların,
Melûl mahzun tantanalarıyla
Ülkelerin,
İşlemez sabanların,
Gelincik çiçeklerinin;
Mezar kazıcıların, süvarilerin,
Kanlı haritaların, gezegenlerin,
Evine nasıl geldiklerini
Göreyim diye;
Yapardım bunları.
Küllerle örtülü dalgıçların,
Uzun bıçaklarla delik deşik olmuş
Meryem Ana tasvirlerini
Sürüte sürüte gelen maskelerin;
Damarların, köklerin, hastanelerin,
Karıncaların, su gözelerinin,
Evine nasıl geldiklerini
Göreyim diye;
Yapardım bunları.
İçine kapanmış atlının
Örümcekler arasında öldüğü
Bir yatakla,
Gecenin;
Kinden, dikenlerden bir gülün,
Sarıya çalan bir geminin,
Rüzgârlı bir günle, bir bebeğin;
Evine nasıl geldiklerini
Göreyim diye:
Yapardım bunları.
Ben, Oliverio, Norah,
Vicente Aleixandre, Delia,
Maruca, Malva, Marina,
Maria Luisa, Larco, La Rubia,
Rafael Ugarte, Cotapos,
Rafael Alberti, Carlos,
Manolo Altolaguirre, Bebé,
Molinari, Rosales, Concha Méndez,
Ve daha da unuttuklarım;
Evine nasıl gelecektik,
Göreyim diye
Yapardım bunları.
Gel de taçlar takayım,
Gel, sağlık esenlik delikanlısı,
Gel, kelebek kravatlı civan;
Sen ey,
Sonsuz hür siyah bir şimşek gibi:
Pırıl pırıl insan;
Madem, geç vakitlere dek,
Kalınamıyor daha kayalıklarda;
Bari aramızda konuşalım,
Gel,
Şöylece bir, olduğumuz gibi;
Çiğ için olmadıktan sonra,
Şiirlerde n'olacak yani?
Bir ağu hançerin,
İçimize işlediği bu gece için
Olmadıktan sonra;
Şiirlerde n'olacak yani?
Bu tan kızıllığı için,
Olmadıktan sonra;
İnsanın vurulmuş yüreğinin,
Ölüme hazırlandığı,
Şu viran köşe için olmadıktan sonra
Şiirlerde n'olacak yani?
En çok gece, geceleyin:
Kıyamet gibi yıldızlardır,
Dolmuşlar hepten ırmağa;
Bir kurdele gibiler,
Fakir fukara dolu evlerin
Pencerelerindeki..

Bir ölen var,
Onların evlerinde;
Bürolarda, hastanelerde belki,
Belki asansör ve madenlerde,
İşlerinden oldular.
Onulur şey değil yaraları,
Yaratıklar,
Acı çekiyorlar.
Her yanda dert yanış,
Her yanda,
Vay şuymuş vay bu;
Pencereler,
Göz yaşıyla dolu,
Aşınmış eşikler,
Göz yaşından;
Yüklükler ıslak,
Bir dalga gibi
Halıları dişlemeye gelen
Göz yaşından,
Oysa ki yıldızlardır akar
Uçsuz bucaksız bir nehirde.
Federico,
Dünyayı görüyorsun.
Yolları görüyorsun,
Sirkeyi görüyorsun;
Birkaç ayrılıştan,
Taşlardan, raylardan gayrı,
Kimseciklerin kalmadığı,
Köşeden:
Duman ha deyince,
Zalim tekerleklerine;
Hoşça kalları görüyorsun,
İstasyonlardaki..

Her yanda, sorunlar koyuyorlar,
Çeşit çeşit insan var:
Kanlı bıçaklı kör var,
Öfkelisi, ümitsizi var,
Yoksul var, tırnak ağaçları var;
Şunun bunun sırtından,
Geçinmek sevdasıyla;
Harami var.

Hayat böyle, Federico,
Ey babayiğit,
Ey kara sevdalı adam.
Sana,
Dostluğumun sunabileceği şey
İşte bunlar..
Sen de epeyce şey biliyorsun
Şimdiden.
Yavaş yavaş, daha da,
Öğreneceklerin var.

Çeviren: Enver Gökçe

SüReKlİ MuTlUlUk DuRuMu İlAn EdİyOrUM


#5 Yayamaz Kayımca

Yayamaz Kayımca

    Uzman Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPipPipPip
  • 3.584 İleti

Gönderi Tarihi: 05 Şubat 2008 - 05:13

UNUTMAK YOK

Bunca zamandır nerede olduğumu soracak olursan
"Oldu birşeyler" demeliyim
oturmalıyım bir taşa
kararan dünyada,
kendini yemiş bitirmiş bir nehirde.
Korumasını bilmiyorum yitirdiklerini kuşların
Geride bıraktığım denizi
ya da çığlığını kızkardeşimin.
Nedir bu toprağın zenginliği?
Gün neden günle kapanıyor?
Neden karanlık gece çalkalanıyor ağzımda?
Ve ölüm neden?

Nereden geldiğimi sormayacak mısın?
Anlatayım sana;
Kırık şeyleri
Acılı kapları
Sık sık tozlanan koca sığırları
ve tutulu kalbimi.

Bunlar ne belleğimizde uyanan sarı güvercinler,
ne de anılardır kuşaktan kuşağa akan.
Ağlayan yüzlerdir bunlar,
Parmaklardır gırtlağımızdaki,
ve toprağa düşen yapraklardır.
Yiten günün karanlığıdır.
Yeşertir kaleleri hüzünlü kanımızdaki.

İşte menekşeler ve işte kırlangıçlar,
Sevdiğim her şey
Tatlı mesajlar veren günbegün
açıkta zaman
tatlılığı artan.
Kaçamayız biz; Dişlerimizin arasından:
Neden kemiriyor boşa giden zaman
sessizlik kabuğunu?
Ne yanıt vereceğimi bilmiyorum.

O kadar çok ki ölümüz
Ve o kadar çok ki kızıl güneş önünde setler
Ve o kadar çok ki çarpık kabuklu başlar
Ve o kadar çok ki öpücüklerimizi engelleyenler
Ve o kadar çok ki unutmak istediklerim.

Çeviren:Kenan Gülbağ


SüReKlİ MuTlUlUk DuRuMu İlAn EdİyOrUM


#6 godzilla

godzilla

    Kıdemli Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPipPip
  • 1.581 İleti

Gönderi Tarihi: 06 Şubat 2008 - 22:17

neruda kaldı böyle şairlerrrrr nerudaaaaa

#7 gloria

gloria

    Süper Üye

  • Φ Süper Üye
  • 10.298 İleti

Gönderi Tarihi: 07 Şubat 2008 - 00:24

BU GECE EN HÜZÜNLÜ ŞİİRİ YAZABİLİRİM

Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim
Şöyle diyebilirim: gece yıldızla dolu
Ve yıldızlar, masmavi titreşiyor uzakta
Şakıyarak dönüyor gökte gece rüzgarı.
Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim
Sevdim ben onu, o da beni sevdi bir ara.
.
.
.
.


Bu şiire bayılırımmmm.

Pablo Neruda'ya gelince, o benim en sevdiğim şairlerden birisidir. Öyle ki en büyük hayallerimden birisi de onun Şili'deki evini ziyaret etmektir. Şilili bir arkadaşım var, Viviana, o bu hayalimi bildiğinden bir gece rüyasında beni Neruda'nın evine götürmüş fakat dönerken beni yolda kaybetmiş :D gerçi rüya iyi başlamış ama bu kaybolma mevzusundan dolayı sonuna doğru maalesef biraz kabusa dönmüş :D ama ben yine de en azından rüyada bile olsa bu çok istediğim evi görebilmişim :)


Bu arada Nazım Hikmet ile Pablo Neruda'nın çok iyi iki arkadaş olduğunu biliyor muydunuz?

Öyle ki 20. yüzyılın ilk yarısı için dünyanın en iyi şairleri arasında adı anılan Nazım'dan fazlasıyla etkilenen Neruda, Isla Negra'daki evinin tavanına Nazım'ın adını kazıyarak ona yaşamında ne kadar önem verdiğini de göstermiştir.

Neruda, Nazım ile yaptığı sohbetlerine eserlerinde de yer vermiş, ondan bahsederken ise her zaman "Büyük Şair", "Efsaneleşmiş Edebiyatçı" gibi hitaplar kullanmıştır. Bunun yanısıra Neruda genellikle "Şili'nin Nazım'ı" olarak da anılmıştır.

Bu iki dostun adı günümüzde, Datça'daki Nazım Hikmet Cad. Pablo Neruda Sok. adresinde ayrılmayacak şekilde son bir kez yeniden bir araya getirilmiştir. :clover:

Nazım öldükten sonra Neruda onun için bir şiir yazmış ve bu durumdan duyduğu acıyı şu sözlerle dile getirmiştir.




GÜZ ÇİÇEKLERİNDEN NÂZIM'A ÇELENK

Niçin öldün Nâzım? Ne yaparız şimdi biz şarkılarından yoksun?
Nerde buluruz başka bir pınar ki onda bizi karşıladığın gülümseme olsun?
Seninki gibi ateşle su karışık acıyla sevinç dolu, gerçeğe çağıran bakışı nerde bulalım?

Kardeşim, öyle derin duygular, düşünceler yarattın ki bende, denizden esen acı rüzgâr kapacak olsa bunları bulut gibi, yaprak gibi sürüklenir, yaşarken Seçtiğin ve ölümden sonra sana barınak olan oraya, uzak toprağa düşerler.

Al sana bir demet Şili kasımpatlarından,
Al güney denizleri üstündeki ayın soğuk parlaklığını, halkların savaşını, kendi dövüşümü ve yurdumun kederli davullarının boğuk gürültüsünü
Kardeşim benim, dünyada nasıl yalnızım sensiz,
Çiçek açmış kiraz ağacının altınına benzeyen yüzüne hasret,
Benim için ekmek olan, susuzluğumu gideren, kanıma güç
Veren dostluğundan yoksun.

Hapisten çıktığında karşılaşmıştık seninle,
Zorbalık ve acı kuyusu gibi loş hapisten,
Zulmün izlerini görmüştüm ellerinde,
Kinin oklarını aramıştım gözlerinde,
Ama parlak bir yüreğin vardı,
Yara ve ışık dolu bir yürek.

Ne yapayım ben şimdi?
Tasarlanabilir mi dünya
Her yana ektiğin çiçekler olmadan?
Nasıl yaşamalı seni örnek almadan,
Senin halk zekânı, ozanlık gücünü duymadan?
Böyle olduğun için teşekkürler,
Teşekkürler türkülerinle yaktığın ateş için.

Çeviren: Ataol Behramoğlu



LATİN AMERİKA'NIN BÜYÜK YÜREĞİ, ŞİİR TANRIM SENİ SEVİYORUM...



Gönderilen Fotoğraf

Gönderilen Fotoğraf

Gönderilen Fotoğraf

Gönderilen Fotoğraf


Tamam kabul; küçükken mıknatıs yutmuş olabilirim, peki ama bütün salaklar da demir mi yuttu ?

twitter_04.png


#8 Yayamaz Kayımca

Yayamaz Kayımca

    Uzman Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPipPipPip
  • 3.584 İleti

Gönderi Tarihi: 07 Şubat 2008 - 16:15

Evet ozaman bildiginiz şeyleri biraz daha göz önüne getirelim Gloria...ben nekadar okusam bıkmam ne şiir den nede yeri doldurulmıyacak üstadlaydan!!!




Oyuncaklarla oynamayan, onların büyülü dünyasından uzaklaşan bir insan asla şair olamaz; 'Şiir' adını verdiği dizeleri alt alta kurabilir ama onların arasından bir şair asla göz kırpmaz okura. Şair yüreği ancak oyuncakların koruduğu bir ortamda büyüyebilir. Oyuncaklar, muhafızlarıdır şairin.

Temuco'da okuma, yazma bilen insan sayısı çok azdır. Bu yüzden, her dükkânın tabelasında satılan malla ilgili bir resim vardır. Düğme resmi o mağazanın bir manifaturacı olduğunu, ayakkabı resmi de içerde ayakkabı satıldığını anlatır. Ne gariptir ki, yazının yerini resimlerin aldığı bu kent dünya edebiyatının en büyük isimlerinden birinin çocukluğuna tanıklık etmiştir!..

Ricardo Neftali Reyes Basoalto 'dur çocuğun adı. Babası, tren yollarına çakıl taşıyan bir yük treninde şeflik yapmaktadır.

Annesi... 12 Temmuz 1904'te dünyaya geldikten kısa bir süre sonra ölür annesi. Ondan geriye yalnızca siyah elbise giymiş bir kadın resmi kalır; bir de annesini anlatmasını istediği yakınlarından duymaya alıştığı şu söz: ''Annen şiiri çok severdi''

Neruda'nın sakallı heykeli...

Evlerinin arkasındaki arsayı çevreleyen tahta perdedeki deliği keşfeder bir gün. Delikten baktığında, yabani otların boy verdiği başka bir arsa görür... Ama delikte birden beliren bir çocuk eliyle geri çekilir. Tahta perdenin dibinde oyuncak bir koyun durmaktadır! Solmuş yünden yapılan bu koyun, altında bir zamanlar tekerlekleri olan bir oyuncaktı. Tekerlekler yoktu ama takıldıkları yerlerin izleri kalmıştı. Tahta perdenin arkasındaki gizemli arkadaşının armağanı karşılıksız kalamazdı elbette; O da eve koşarak kendisine ayırdığı yeni açmış, çok güzel kokan bir çam kozalağını delikten tahta perdenin öbür tarafına atar.

Bu güzel günü şöyle anımsayacaktır yıllar sonra: ''Küçük çocuğun elini bir daha hiç görmedim. Böylesine güzel bir oyuncak koyuna da hiç rastlamadım. Bana verilen bu armağanı bir yangında kaybettim. Bugün bile ne zaman bir oyuncakçı dükkânının önünden geçsem, gözüm vitrinde böyle bir oyuncağı arar boşuna. Böylesine güzel bir koyunu bir daha yapmamışlardı.''

Şilili bu çocuğun adına, Prag'ın Mala Strana semtine dikilen bir heykelde rastlarız. Bunun nedeni, Çeklerin onun yazdığı ilk şiirlerden haberdar olmaları ve çok sevmeleri değildir. On dört yaşına geldiğinde, edebiyatla ilgilenmesini istemeyen babasından dergilerde yayımlanan ilk şiirlerini gizlemek için kendine bir takma ad aramaya koyulur. Bulur da! Bir dergide Çek edebiyatının ünlü ismi 'Neruda' nın adına rastlar. Aradan yıllar yıllar geçer ve yolu bir gün Prag'a düşen Şilili şair Pablo Neruda bir demet çiçek bırakır, Çek yazar Neruda'nın sakallı heykelinin ayakları dibine!..

Oyuncaklarla oynamayan, onların büyülü dünyasından uzaklaşan bir insan asla şair olamaz; 'Şiir' adını verdiği dizeleri alt alta kurabilir ama onların arasından bir şair asla göz kırpmaz okura. Şair yüreği ancak oyuncakların koruduğu bir ortamda büyüyebilir. Oyuncaklar, muhafızlarıdır şairin. Bana inanmayanlar, Pablo Neruda'ya kulak versinler: ''Evimde irili ufaklı bir sürü oyuncak bulundururum, oyuncaksız yaşayamadım. Oyuncakla oynamayan bir çocuk, çocuk sayılmaz. Fakat oynamayan bir insan çocuk yanını ömrü boyunca yitirmiş olur ve bunun yoksulluğunu çeker. Ben evimi bir oyuncak gibi yaptım ve bu evle sabahtan gece yarılarına kadar oynadım.''

İlk kitabını on dokuz yaşında, babasının armağan ettiği saati satarak çıkaran Pablo Neruda'nın şiirleri de payına düşeni alır bu oyuncaklı dünyadan. İşte, Neruda'nın '20 Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı' adlı kitabından birkaç dize:

Oyuncaklardır günler dünya aydınlığında.
İnce konuğum benim çiçeklerle, sularla gelen.
Sen daha beyazsın bu sıktığım küçük yüzden
Ellerimin arasında her gün bir salkım gibi.

Sayısız dostlarından biri, Pablo Neruda'yı ziyaret etmeye karar verir. Ne de olsa Neruda onun evine gelmiş, yanında da armağan olarak kırmızı renkte bir kadeh getirmiştir...

Avrupa'daki bir arkadaşına telefon açar ve ondan Neruda'nın adresini ister. Bu istek, bir gün bile yaşamaz yorgun yüreğinde; çok değil, ertesi gün sırtı duvara dayalı bir şekilde yere oturur ve kalakalır öylece!..

Silahlarla korunan Barış Ödülü


Son nefesinde, yıllardır uzak kaldığı memleketini görme arzusuyla, Neruda'ya gitme isteği el ele tutuşur böylelikle.

Daktilosunun iç cebindeki küçük bir kâğıt parçasında, elyazısıyla yazdığı Neruda'nın adresi durmaktadır hâlâ...

O daktilonun tuşlarına dokunan parmaklar, Nâzım Hikmet 'in parmaklarıdır!..

Pablo Neruda 1971 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü almış...

Kimin umurunda!?.

Nâzım Hikmet 'in daktilosunun iç cebinde adresinin çıkmasından daha büyük bir ödül olabilir mi?..

Bir de, öldürülen bir devrimcinin sırt çantasında şiir kitaplarından birinin bulunmasından.

Hele de o devrimci 'Ernesto Che Guevara' adını taşıyorsa!..

Nâzım Hikmet ve Pablo Neruda'nın dostlukları İstanbul'a taşınır yıllar sonra. Nasıl mı?.. Dünya Barış Kongresi'nin 22 Kasım 1950'de Varşova'da yapılan ikinci toplantısına Nâzım Hikmet de davet edilir. Şaire, Pablo Neruda, Pablo Picasso, Paul Robeson ve Wanda Jekuboswka ile birlikte Barış Ödülü verilecektir. Nâzım, cezaevinde olduğu için törene katılamaz ve ödülü ona iletmek üzere Neruda alır. İki şair 1951'de Moskova'da bir araya gelirler ve Neruda bir yıl sakladığı ödülü Nâzım Hikmet'e verir.

O Barış Ödülü, İstanbul'da, 2004 yılının yaz aylarında yapılacak zirveden dolayı 'NATO Vadisi' ilan edilen, girişin, çıkışın yasaklandığı, eli silahlı binlerce insanın Irak halkına ölüm yağdıranları koruduğu bölgenin hemen yanındaki Sıraselviler Caddesi'nde bulunan Nâzım Hikmet Vakfı'nda sergilenmektedir!

SüReKlİ MuTlUlUk DuRuMu İlAn EdİyOrUM


#9 Yayamaz Kayımca

Yayamaz Kayımca

    Uzman Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPipPipPip
  • 3.584 İleti

Gönderi Tarihi: 07 Şubat 2008 - 16:21

"Büyüyünce ne olmak istersin?"... Çocukken hepimiz karşılaşmışızdır bu soruyla. Nazım Hikmet sorunun yanıtını 52 yaşında iken yazdığı şiirinde verir.

"Çocukken postacı olmak isterdim.
Şairlik filan yoluyla deği| ama
basbaya, sahici postacı"

Genç posta dağıtıcısı kapısını çaldığı Pablo Neruda'ya hayranlıkla bakarak "Ah ben de postacı olmak isterdim" der... Ünlü şair mizah dolu bir yanıt verir: "Yavrucuğum Şili"de herkes ozandır zaten. Postacılığı sürdürmen daha ilginç. Hiç değilse, Çok yol yürür ve Sişmanlamazsın. Şili'deki tüm ozanlar davul gibi."

Postacı ve şair arasındaki konuşma Şöyle gelişir:
-Demek istiyorum ki, ozan olsaydım söylemek istediğim her şeyi söyleyebilirdim.
-Ne söylemek istiyorsun peki?
-İste asıl sorun bu ya. Ozan olmadığım için söyleyemiyorum. Neruda, genç postacıya sahili izleyerek körfeze gitmesini ve yol boyunca denizi gözlemleyerek metaforlar üretmesini önerir. Metaforun ne olduğu nu öğrenmek isteyen postacıya örnek olsun diye de, bir şiirini okur:

"Burada, adada ne çok deniz / Her an kendinde doğuyor. Diyor ki evet, diyor ki hayır, hayır / Evet diyor maviler içinde, köpükler içinde, hızlı hızlı / Diyor ki hayır, hayır / Sakin duramıyor hiçbir zaman / Sürekli çarparak bir kayaya, ama başaramayarak onu inandırmayı / Benim adım deniz diyor / Böylece yedi yeşil diliyle, yedi denizden ona doğru koşuyor / Onu öpücüklere boğuyor, ıslatıyor / Adını yineleyerek göğsünü dövüyor."

Dizelerden etkilenen postacının, "Sizin sözcüklerinizle sallanan bir gemi gibi duydum kendimi" sözü üzerine gülümser Neruda, "İşte bir metafor yaptın."

Ve böylelikle güzel bir dostluk başlar, Şili'li sair Pablo Neruda ile postacı Mario Jimenez arasında!... Bir gün Mario aşık olduğunu açıklar. Neruda, "Ağır bir hastalık sayılmaz, çaresi var" diyerek kızın adını sorar. Postacı aşık olduğu kızın adını söyleyince İtalyan Şair Dante'yi anımsar Neruda:."Beatrice". Dante, ilk kez dokuz yaşındayken karşılaştığı Beatrice Portineri'yi on sekiz yaşına geldiğinde yeniden görür ve kendisine gülümsemesi üzerine aşık olur... Beatrice'in ölümünden dört yıl sonra da ona yazdığı siirleri, hatıraları topladığı ünlü yapıtı Yeni Hayat'ı yayınlar. Dünya edebiyatına ölümsüz bir yapıt bırakan bu aşk şiirimiz de, Cemal Süreyya'nın dizeleriyle çıkar karşımıza:

"Kökü dışarda bir aşk.
Dante ile Beatrice'inkine
Fena öykünüyor."

Postacı Mario, sevgilisini anlatırken Neruda'ya, partisi tarafından Şili Cumhurbaşkanlığı'na aday gösterildiği haberi gelir. Cumhur Başkanlığı'na Allende seçilince, kazanmaya umutlu olmayan şair yeniden köyüne döner. 1971 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan Neruda, daha sonra Paris'e büyükelçi olarak gönderilir. Şair ile postacı arasındaki dostluk asla kopmaz. Sürekli olarak mektup yazan Neruda, postacı dostuna ses alma aracı göndererek şunları ister: "Denizi özlüyorum. Kuşları özlüyorum. Bana evimin seslerini gönder. Bahçeye gir ve çanları çal. İlk önce rüzgarın hareketiyle sallanan kücük çanların ince seslerini kaydet, sonra büyük çanın ipini beş, altı kez çek. Kayalıklara yürü Mario, dalgaların patlayışını kaydet." Mario Jimenez, şair dostunun "metafor"a ihtiyacı duyduğunu çok iyi anlayarak isteğini yerine getirir.

Pablo Neruda evine döndüğünde oldukça hastadır. Ama, kısa bir süre sonra çok sevdiği ülkesinde büyük bir düş kırıklığı yaşar: Şili'de faşistler yönetimi ele geçirirler... Dikta rejiminin askerleri şairin evini abluka altına alırlar. İstedikleri, zaten hasta olan devrimci şairin bir an önce ölmesidir. Ama Mario, şairin kapısını çalmayı başarır. Neruda, yıllar önce kendisine şair olmak istediğni söyleyen postacı dostunu görünce tutamaz gözyaşlarını... Beatrice ile evlenmiş bir de oğlan babası olmuştur Mario... Neruda, hasta yatağından kalkıp pencereden denizi görmek ister ama Mario, "Serin bir rüzgar esiyor" diyerek karşı çıkar. Neruda'nın yanıtı muhteşemdir: "Ne gizlemek istiyorsun benden. Belki de pencereyi açtığımda deniz artık orada, aşağıda olmayacak?!.. Onu da mı götürdüler?!"

Faşistlerin şaire ulaşmasını yasakladıkları telgrafları ezberleyen Mario, hepsini birer birer okur!.. Son anlarında hastaneye kaldırılan Neruda'nın Şili'deki tüm ozanlarınkine benzeyen "davul gibi" bedenini çürümeye yolculayanlar arasında sadık dostu Mario Jimenez de vardı... Böylelikle şairin iki dizesi gerçek olur;

"ve çekip gidecekse bu can tenden
neden böyle sadık bana iskeletim?"

İstanbul'da en zor bulunan şeylerin su katılmamış süt, temiz sokak, dolu olmayan tramvay, muz ya da, hastanede boş yatak değil, posta pulu olduğunu 1935 yılında yazan Nazım Hikmet'in ölümünün ardından anısına bir posta pulu bastırılır... Neruda ile deniz arasına giren "haramiler" Nazım Hikmet ile oğlunun arasına da girerler. Ve Nazım, çocukken postacı olmak istediğini açıklayan şiirini şöyle bitirir:

"Moskova'da mekupları birer birer
kendim dağıtırım adreslerine.
Yalnız Memed'in mektubunu götüremem yerine,
hatta yollayamam.
Nazım'ın oğlu;


SüReKlİ MuTlUlUk DuRuMu İlAn EdİyOrUM


#10 Yayamaz Kayımca

Yayamaz Kayımca

    Uzman Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPipPipPip
  • 3.584 İleti

Gönderi Tarihi: 07 Şubat 2008 - 16:39

Nazım'a Bir Göz Çelengi

Neden öldün Nâzım? Senin türkülerinden yoksun
ne yapacağız şimdi?
Senin bizi karşılarkenki gülümseyişin gibi bir pınar
bulabilecek miyiz bir daha?
Senin gururundan, sert sevecenliğinden yoksun
ne yapacağız?
Bakışın gibi bir bakışı nereden bulmalı,
ateşle suyun birleştiği
Gerçeğe çağıran, acıyla ve gözüpek bir sevinçle dolu?
Kardeşim benim, nice yeni duygular, düşünceler
kazandırdın bana
Denizden esen acı rüzgâr katsaydı önüne onları
Bulutlar gibi, yaprak gibi uçarlar
Düşerlerdi orada, uzakta.
Yaşarken kendine seçtiğin
Ve ölüm sonrasında seni kucaklayan toprağa.

Sana Şili'nin kış krizantemlerinden bir demet
sunuyorum
Ve soğuk ay ışığını güney denizleri üzerinde parıldayan
Halkların kavgasını ve kavgamı benim
Ve boğuk uğultusunu acılı davulların, kendi yurdundan...
Kardeşim benim, adanmış asker, dünyada nasıl da
yalnızım sensiz.
Senin çiçek açmış bir kiraz ağacına benzeyen
yüzünden yoksun
dostluğumuzdan, bana ekmek olan,
rahmet gibi susuzluğumu gideren ve kanıma güç katan
Zindanlardan kopup geldiğinde karşılaşmıştık seninle
Kuyu gibi kapkara zindanlardan
Canavarlıkların, zorbalıkların, acıların kuyuları
Ellerinde izi vardı eziyetlerin
Hınç oklarını aradım gözlerinde
Oysa sen parıldayan bir yürekle geldin
Yaralar ve ışıklar içinde.

Şimdi ben ne yapayım? Nasıl tanımlanır
Senin her yerden derlediğin çiçekler olmaksızın bu dünya
Nasıl dövüşülür senden örnek almaksızın,
Senin halksal bilgeliğinden ve yüce şair onurundan yoksun?
Teşekkürler, böyle olduğun için!
Teşekkürler o ateş için
Türkülerinle tutuşturduğun, sonsuzca.


SüReKlİ MuTlUlUk DuRuMu İlAn EdİyOrUM


#11 Yayamaz Kayımca

Yayamaz Kayımca

    Uzman Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPipPipPip
  • 3.584 İleti

Gönderi Tarihi: 07 Şubat 2008 - 16:46

FEDERICO GARCIA
LORCA’YA YANIK ŞİİR

Issız bir evde,
Korkudan ağlayabilseydim;
Gözlerimi çıkarabilsem de,
Yiyebilseydim;
Senin sesin için yapardım
Bunları,
Yaşlı portakal ağacı sesin;
Senin şiirin için yapardım
Bunları,
Çığlık çığlığa fışkıran şiirin.
Baksana,
Maviye boyuyorlar hastaneleri,
Senin için;
Kıyıdaki kenar mahalleleri
Ve okullar,
Senin için büyüyorlar;
Tüy salıyorlar,
Yaralı melekler;
Pullar örtünüyor,
Düğün balıkları;
Deniz kestaneleri,
Göğe uçuyorlar;
Siyah tülleriyle terzi dükkanları:
Kanla doluyorlar, kaşıklarla,
Senin için;
Ve
Yutuyorlar,
Yırtılmış kurdeleleri;
Öz canlarına kıyıyorlar,
Öpüşe öpüşe;
Ve ak sadeler giyiniyorlar.
Bir şeftali ağacı
Giyinip de,
Kuş gibi seğirtirken sen;
Kasırga gibi fırıl fırıl,
Bir pirinç gülüşüyle gülerken;
Türküler çağırdığında;
Allak bullak ederken,
Atardamarlarını,
Dişlerini, gırtlağını,
Parmaklarını;
Vay ne şirindin,
Kahrolurdum ben
Kahrolurdum ben
Kızıl göller için:
Güz ortasında bir şahbaz at
Ve kana belenmiş bir tanrıyla,
Beraber yaşadığın.
Kahrolurdum ben,
Mezarlıklar için:
Gece, sesi kısılmış
Çanlar arasından,
Suyla, mezarlarla küllenmiş
Nehirler gibi geçen;
Nehirler:
Hasta asker koğuşları sanki,
Tıklım tıklım dolu;
Ve matem yağlı ölüme,
Çürük taçlı mermer şifreli ölüme,
Nehir nehir gelen ölüme doğru;
Birdenbire taşıveren nehirler.
Gece, ayakta, ağlaya ağlaya,
Boğulmuş çarmıhların geçişini
Seyrederken sen;
Kahrolurdum seni görmek için:
Bak,
Ölüm nehrinin önünde ağlıyorsun
Perperişan;
Garip kalmış köşelerde başın,
Durmaz ha, durmaz gözlerin
Ağlar yaşın yaşın.
Gece ve çıldırasıya yalnız,
Külleri ısıra ısıra;
Dumanı, gölgeyi, unutmayı:
Siyah bir huniyle yığabilseydim,
Trenlerin, gemilerin üstüne;
Filizlendiğin ağaç için,
Yapardım bunları,
Topladığın,
Yaldızlı su yuvaları için;
Sarmaşık için,
Yapardım bunları;
Gecenin sırrını sana ileterek,
Kemiklerini saran
Sarmaşık için.
Islak soğan kokusu gelen
Şehirlerden,
Seni bekliyorlar;
Boğuk bir sesle,
Şarkı söyleyerek
Geçesin diye.
Yeşil kırlangıçlar,
Saçlarının arasına yapıyorlar,
Yuvalarını;
Dilsiz sperma sandalları,
Peşin sıra geliyorlar;
Sümüklü böcekler, haftalar,
Yelkenleri düşürülmüş serenler,
Kirazlar da,
Dönüveriyorlar ossaat:
Gözükünce solgun başın,
On beş gözlü başın,
Al kan içindeki ağzın.
Şehrin otellerini,
İsle doldurabilseydim;
Hıçkıra hıçkıra,
Yok edebilseydim
Çalar saatları;
Ezik dudaklarıyla yaz ayı,
Evine nasıl gelecek,
Göreyim diye
Yapardım bunları;
Yığın yığın insanların,
Melil mahzun tantanalarıyla
Ülkelerin,
İşlemez sabanların,
Gelincik çiçeklerinin;
Mezar kazıcıların, süvarilerin,
Kanlı haritaların, gezegenlerin,
Evine nasıl geldiklerini
Göreyim diye;
Yapardım bunları.
Küllerle örtülü dalgıçların,
Uzun bıçaklarla delik deşik olmuş
Meryem Ana tasvirlerini
Sürüte sürüte gelen maskelerin;
Damarların, köklerin, hastanelerin,
Karıncaların, su gözelerinin,
Evine nasıl geldiklerini
Göreyim diye;
Yapardım bunları.
İçine kapanmış atlının
Örümcekler arasında öldüğü
Bir yatakla,
Gecenin;
Kinden, dikenlerden bir gülün,
Sarıya çalan bir geminin,
Rüzgarlı bir günle, bir bebeğin;
Evine nasıl geldiklerini
Göreyim diye:
Yapardım bunları.
Ben, Oliverio, Norah,
Vicente Aleixandre, Delia,
Maruca, Malva, Marina,
Maria Luisa, Larco, La Rubia,
Rafael Ugarte, Cotapos,
Rafael Alberti, Carlos,
Manolo Altolaguirre, Bebé,
Molinari, Rosales, Concha Méndez,
Ve daha da unuttuklarım;
Evine nasıl gelecektik,
Göreyim diye
Yapardım bunları.
Gel de taçlar takayım,
Gel, sağlık esenlik delikanlısı,
Gel, kelebek kıravatlı civan;
Sen ey,
Sonsuz hür siyah bir şimşek gibi:
Pırıl pırıl insan;
Madem, geç vakitlere dek,
Kalınamıyor daha kayalıklarda;
Bari aramızda konuşalım,
Gel,
Şöylece bir, olduğumuz gibi;
Çiğ için olmadıktan sonra,
Şiirlerde n'olacak yani?
Bir ağu hançerin,
İçimize işlediği bu gece için
Olmadıktan sonra;
Şiirlerde n’olacak yani?
Bu tan kızıllığı için,
Olmadıktan sonra;
İnsanın vurulmuş yüreğinin,
Ölüme hazırlandığı,
Şu viran köşe için olmadıktan sonra
Şiirlerde n’olacak yani?
En çok gece, geceleyin:
Kıyamet gibi yıldızlardır,
Dolmuşlar hepten ırmağa;
Bir kurdele gibiler,
Fakir fukara dolu evlerin
Pencerelerindeki..

Bir ölen var,
Onların evlerinde;
Bürolarda, hastanelerde belki,
Belki asansör ve madenlerde,
İşlerinden oldular.
Onulur şey değil yaraları,
Yaratıklar,
Acı çekiyorlar.
Her yanda dert yanış,
Her yanda,
Vay şuymuş vay bu;
Pencereler,
Göz yaşıyla dolu,
Aşınmış eşikler,
Göz yaşından;
Yüklükler ıslak,
Bir dalga gibi
Halıları dişlemeye gelen
Göz yaşından,
Oysa ki yıldızlardır akar
Uçsuz bucaksız bir nehirde.
Federico,
Dünyayı görüyorsun.
Yolları görüyorsun,
Sirkeyi görüyorsun;
Birkaç ayrılıştan,
Taşlardan, raylardan gayrı,
Kimseciklerin kalmadığı,
Köşeden:
Duman ha deyince,
Zalim tekerleklerine;
Hoşça kalları görüyorsun,
İstasyonlardaki..

Her yanda, sorunlar koyuyorlar,
Çeşit çeşit insan var:
Kanlı bıçaklı kör var,
Öfkelisi, ümitsizi var,
Yoksul var, tırnak ağaçları var;
Şunun bunun sırtından,
Geçinmek sevdasıyla;
Harami var.

Hayat böyle, Federico,
Ey babayiğit,
Ey kara sevdalı adam.
Sana,
Dostluğumun sunabileceği şey
İşte bunlar..
Sen de epeyce şey biliyorsun
Şimdiden.
Yavaş yavaş, daha da,
Öğreneceklerin var.

(Türkçeye çeviren: Enver Gökce)


SüReKlİ MuTlUlUk DuRuMu İlAn EdİyOrUM


#12 gloria

gloria

    Süper Üye

  • Φ Süper Üye
  • 10.298 İleti

Gönderi Tarihi: 07 Şubat 2008 - 17:13

Paylaşımın için teşekkür ederim arkadaşım. Yazdıklarının içinden Che ile ilgili kısmı bilmiyordum bunu da sayende öğrenmiş oldum :)

Neruda örnek alınacak bir insan, dostluklarını bile düşünce yapısını gözardı etmeden seçmiştir. Kafasının çok net olduğunun bir göstergesidir bu :) Hayranlığımın bir başka açıdan değerlendirilişi de bu olsa gerek herhalde :)

Ruhlar Evi isimli filmi bilirsin, bu film Şili-Pinochet Darbesinden bahseder. Film, Isabel Allende'nin aynı isimli kitabından sinemaya uyarlanmıştır. Isabel Allende, Şili'de ilk defa demokratik bir seçimle başa gelen Salvador Allende'nin kızıdır ve Pinoche Darbesi, Allende hükümetine karşı gerçekleştirilmiştir. Allende aynı zamanda Güney Amerika'nın ilk sosyalist lideridir de... Che, Allende için "Aynı hayali farklı yollardan gerçekleştirmek isteyen dostum" diye bahseder. Allende gerçekten de Che ile aynı hayali farklı yollarda gerçekleştirmiş de ama bu onun maalesef sonuna zemin hazırlamıştır.

"Bu vatanı vatan yapan ilkeleri savunmanın bedelini, hayatımla ödüyorum. halkım sakin olmalı, provokasyon ve katliama yol açacak intikam duygularına kapılmadan, daha iyi bir yaşam kurma hakkını savunmalı." (Salvador Allende)

Bu arada hazır Allende'den bu kadar bahsetmişken şunu da eklemeden geçmeyelim. 1979 yılında Ecevit hükümeti için Süleyman Demirel'in söylemiş olduğu trajikomik bir söz vardır. Ben bu sözleri ilk duyduğumdan bu yana gülsem mi ağlasam mı bir türlü karar verememişimdir. Belki sen bana karar verme konusunda yardımcı olabilirsin :D

"Bunların gidişi Allende gidişi. sonları aynı mı olur, ayrı mu olur bilmem" :D :crying: :huh: (Süleyman Demirel)

Evet neden Allende'den bu kadar bahsettim şimdi ona gelelim... Tabii ki ondan bahsetme sebebim, Sevgili Neruda'mın dostlarından biri olmuş olmasıdır. Neruda, 1970'de Şili başkanlığına aday gösterilmiş ancak O başkanlık yerine Salvador Allende'yi desteklemeyi tercih etmiştir. Allende de başkan olunca Neruda'yı Şili'nin Fransa elçisi olarak görevlendirmiştir Böylece sağlık sorunları ortaya çıkana kadar, yaklaşık 2.5 yıl boyunca Neruda Şili'nin Fransa elçiliği görevini üstlenmiştir.

Neruda, 1973'te kansere yakalanmış ve Allende'ye karşı düzenlenen askeri darbeden 10 gün sonra yani 23 Eylül 1973'de, 69 yaşında Santiago'da hayata gözlerini kapamıştır. Kimbilir belki de artık o güzel yüreği ve gözleri ülkesinde yaşanacak olan bu çirkin şeyleri görmek istememiştir. Bilinçli bir ölüm gibi değil mi? :(

Neruda, düşünceli ve duygusal bir insandır öyle ki başka bir ad altında Los versos del Capitan (Kaptanın Dizeleri) adlı bir şiir kitabı yayınlamış ve bu kitabın şairi olduğunu da 10 yıl boyunca herkesten saklamıştır. Bunu yapma nedeni ise 1955 yılında üçüncü evliliğini yaptığı Matilde Urrutia'ya aşkını şiirlerle ilan ederken, bir önceki karısını incitmek istememesidir.

Matilde'ye Sone

Seni sevdiğimi göreceksin
Sevmediğim zaman,
Çünkü iki yüzüyle karşına çıkar hayat.
Bir sözcük
Sessizliğin kanadı olur bakarsın,
Ateş de pay alır kendine soğuktan.

Seni sevmeye başlamak için seviyorum seni,
Sana olan sevgimi
Sonsuzlaştıracak
Bir yolculuğa yeniden başlamak için:
Bu yüzden şimdilik
Sevmiyorum seni.

Sanki ellerindeymiş gibi mutluluğun
Ve hüzün dolu
Belirsiz bir yarının anahtarları
Hem seviyorum, hem de sevmiyorum seni.

Sevgimin iki canı var seni sevmeye.
Bu yüzden sevmezken seviyorum
Seni
Ve bu yüzden severken seviyorum seni.


Tamam kabul; küçükken mıknatıs yutmuş olabilirim, peki ama bütün salaklar da demir mi yuttu ?

twitter_04.png


#13 Yayamaz Kayımca

Yayamaz Kayımca

    Uzman Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPipPipPip
  • 3.584 İleti

Gönderi Tarihi: 12 Nisan 2008 - 05:02

7 Kasım – Zafer Günü İçin Kaside

Bu çifte yıldönümünde, bu günde, bu gecede,
bulacaklar mı ıssız bir dünyayı, karşılaşacaklar mı
umutsuz yüreklerdeki derin boşlukla?
Hayır, saatleriyle bir günden daha fazlası,
aynaların ve kılıçların bir geçit töreni bu,
gecesel köklerinden şafağı burkana dek
geceye çarpan çifte bir çiçektir bu.

İspanya’nın Güney’den gelen
günü, cesur gün
demirden tüyüyle, oradan geliyorsun sen,
çatlamış alnıyla düşen son kişiden
ve ağzında senin yanan sayılarınla!

Ve oraya gidiyorsun bizim
hâlâ yaşayan anımızla:
gündün sen, kavgaydın
sen, destekliyorsun
görünmeyen sütunu ve kaçışı barındıran
rakamındaki kanın doğacağı yeri!

Yedi, Kasım, nerede yaşarsın?
Nerede alazlanır yapraklar, biradere nerede söyler
doğrul diye vızıltın ve düşene: ayağa kalk!
Nerede büyür kanının defnesi
ve sızar insanın zayıf etine ve yükselir havaya
biçimlemek için kahramanı?

Sende, yeniden, Birlik,
sende, yeniden, ey dünya halklarının bacısı,
ey temiz memleketi Sovyetler’in. Bütün dünyaya
yayılmış yapraklar gibi büyük tohumun döner sana.

Kavganda, hiçbir ağlayış kalmadı artık ey halk!
Her şey demirden olacak, her şey dolanıp yaralayacak,
her şey kavranılmaz sessizlik bile, kuşku bile,
evet, kış elleriyle kuşku bile
arayacak yüreklerimizi dondurmak ve batırmak için,
her şey, sevinç bile, her şey demirden olacak,
zaferde yardımcı olmak için sana, ey bacı ve anne.

Seni inkar edene tükürülsün!
Saatlerin saatinde alsın cezasını o sefil,
kan revan içinde,
dönsün korkak
karanlık evine, bulsun defne yürekli olanı,
o cesur yolu, dünyayı savunan
o kardan ve kandan cesur gemiyi!

Selâmlıyorum seni, Sovyetler Birliği, bu günde,
tevazu ile: yazar ve şairim ben.
Babam demiryolu işçisiydi: yoksulduk her zaman.
Seninleydim dün, uzaklarda, o büyük yağmurlu
küçük ülkemde. Orada büyüdü alazlı
adın, ve halkın bağrında yandı,
cumhuriyetimin yüce göğüne dokunana dek!

Bugün seni düşünüyorum, herkes seninle!
İşlikten işliğe, evden eve,
kırmızı bir kuş gibi uçuyor adın.
Kahramanlarınındır onur
ve kanının her damlasınındır,
saf ve mağrur meskenini savunan
yüreklerden o muazzam birikimindir onur!
Seni doğuran o acı ve kahraman ekmeğindir
onur, açılırken zamanın kapıları
halktan ve demirden ordun şarkı söyleyip yürürken
kül ve ıssız toprak arasında, katillerin üzerine doğru,
zaferin temiz ve kutsal toprağında
bir ay gibi büyük bir gül ekmek için.



Pablo Neruda
(“Üçüncü Konaklama” kitabının 5. bölümünden)
Çeviren: İsmail Aksoy

SüReKlİ MuTlUlUk DuRuMu İlAn EdİyOrUM


#14 Yayamaz Kayımca

Yayamaz Kayımca

    Uzman Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPipPipPip
  • 3.584 İleti

Gönderi Tarihi: 12 Nisan 2008 - 05:05

8 Eylül

Bugün olan gün ağzına dek dolu bir kadehti,
bugün olan gün muazzam bir dalgaydı,
bugün bütün bir dünyaydı.

Bugün yükseltti dalgalı deniz
bizi bir öpüşün doruğuna,
ki titremiştik
bir yıldırımın çakışında,
ürkmüştük ve dibe batmıştık
birbirimizin kucaklayışında.

Bugün yaymıştık bedenlerimizi sonsuzca,
büyümüştük dünyanın sonuna doğru
ve kaynaşmıştık birbirimize sarmalanmış olarak
tek bir damlasında
balmumunun ya da meteorun.

Yeni bir kapı açıldı aramızda
ve henüz yüzü olmayan biri,
oturdu ve bekledi bizi orada.


Pablo Neruda
Çeviren: İsmail Aksoy
(“Kaptanın Dizeleri”nden)

SüReKlİ MuTlUlUk DuRuMu İlAn EdİyOrUM


#15 Yayamaz Kayımca

Yayamaz Kayımca

    Uzman Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPipPipPip
  • 3.584 İleti

Gönderi Tarihi: 12 Nisan 2008 - 05:06

Acı Çekmedim

Fakat acı çektim mi? Acı çekmedim. Sadece halkımın
acı çekmesinden ötürü acı çekiyorum. Yaşıyorum
içinde, yaşıyorum anayurdumda, bir hücre gibi
o sonsuz ve alazlı kanda.
Zamanım yok kendi acılarıma.
Kimse acı çekmemi sağlayamaz
bana temiz güvenlerini veren bu hayatlar olmadan,
ve bir hain gibi bıraktı ölü mağaranın
dibine vursun diye, ne ki geri döneceğiz
oradan ve yükselteceğiz gülü.

Cellat benim yüreğimi yargılasın diye
baskı yaptığında yargıçlara,
açtı o kararlı kitle,
halkım, o muazzam labirentini,
aşklarının uyuduğu o bodrumu,
ve orada tuttular beni, gözetleyerek
ışık ve hava gelinceye dek.
Söylemişlerdi: “Borçlusun bize,
sensin koyacak o soğuk işareti
o kötücül kirli isme”.
Acı çektim, sadece acı çekememekten ötürü.
Biraderlerimin karanlık hapishanelerinden
geçememekten ötürü,
bütün acılarımla bir yara gibi,
ve her bir topallayan adım yetişti bana,
senin sırtına inen her bir darbe paraladı beni,
senin şehadetinden her bir damla kan
kanayan şarkıma sızdı gitti.



Pablo Neruda
Çeviren: İsmail Aksoy
(“Evrensel Şarkı”nın “Karanlıktaki Anayurduma Yeni Yıl İlahisi” adlı bölümünden)

SüReKlİ MuTlUlUk DuRuMu İlAn EdİyOrUM


#16 Yayamaz Kayımca

Yayamaz Kayımca

    Uzman Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPipPipPip
  • 3.584 İleti

Gönderi Tarihi: 12 Nisan 2008 - 05:08

Açlık Ve Öfke

Elveda, elveda çiftliğine, fethettiğin
gölgeye, o berrak dala,
kutsanmış toprağa,
öküze, elveda esirgenen suya,
elveda bayırlara, yağmurla gelmeyen
müziğe, o kupkuru
ve taşlı sabah kızıllığının solgun kemerine.

Juan Ovalle, sana elimi verdim, susuz eli,
taştan eli, duvardan ve kuraklıktan bir eli.
Ve dedim ki sana: beddua et o koyu kahverengi kuzuya,
o en merhametsiz yıldızlara, kurşun renkli bir diken gibi aya,
gelinsi dudakların kırılmış dallarına,
fakat dokunma insana, dökme henüz kanını insanın
dokunarak damarlarına, boyama henüz kumu kanla,
vadiyi yangınlar içinde bırakma düşmüş
atardamar dallarının ağaçlarıyla.

Juan Ovalle, öldürme. Fakat elin
yanıtladı beni: “Bu toprak
öldürecek, intikam almak
isteyecek geceleri, acılığında zehirden
bir rüzgârdır o yaşlı kehribar hava,
ve gitar benziyor bir suçlunun
sopasına, ve bir bıçaktır rüzgâr”.


Pablo Neruda
Çeviren: İsmail Aksoy
“Evrensel Şarkı”dan

SüReKlİ MuTlUlUk DuRuMu İlAn EdİyOrUM


#17 Yayamaz Kayımca

Yayamaz Kayımca

    Uzman Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPipPipPip
  • 3.584 İleti

Gönderi Tarihi: 12 Nisan 2008 - 05:10

Adada Gece

Bütün gece seninle yattım
denizin yakınında, adada.
Yabanıl ve uysaldın sevinçle uyku arasında,
ateşle su arasında.

Belki çok geç
birleşti düşlerimiz
dorukta ya da dipte,
aynı rüzgârla kımıldayan dallar gibi yukarıda,
birbirine dokunan kızıl kökler gibi aşağıda.

Belki ayrıldı düşün
benimkinden
ve aradı beni
önce olduğu gibi
karanlık denizde,
sen henüz kendin değilken,
ben farkında değilken senin
yelken açmış geçiyordum yanından,
ve gözlerin aradı
şimdi sana cömertçe verdiğimi
- ekmeği, şarabı, aşkı ve yabansılığı -
çünkü hayatımın armağanlarını
beklemiş kadehsin sen.

Seninle yattım
bütün gece,
karanlık toprak dönerken
yaşayanlarla ve ölülerle,
ve ansızın uyandığımda,
henüz tam karanlık değilken,
kaydı elim belinde.
Ne gece ne de uyku
ayırabilirdi bizi.

Seninle yattım,
ve uyandığımda, ve ağzın
kurtulduğunda düşünden,
verdi bana toprağın lezzetini,
deniz suyundan, yosundan,
hayatının derinliğinden,
ve aldım öpüşünü,
sabah kızıllığıyla ıslanmış,
bizi çevreleyen denizden
bana gelmiş.


Pablo Neruda
Çeviren: İsmail Aksoy
“Kaptanın Dizeleri” nden

SüReKlİ MuTlUlUk DuRuMu İlAn EdİyOrUM


#18 Yayamaz Kayımca

Yayamaz Kayımca

    Uzman Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPipPipPip
  • 3.584 İleti

Gönderi Tarihi: 12 Nisan 2008 - 05:11

Adada Rüzgâr

Bir attır rüzgâr:
denizde, gökte
devineni dinle.

Götürmek ister beni: dinle
nasıl devinir dünyada
taşımak için beni uzaklara.

Sakla beni kollarında
sadece bu gece,
çarparken yağmur
denize ve toprağa
sayısız ağzıyla.

Dinle, nasıl da çağırır
beni dörtnalında
taşımak için uzaklara.

Alınlar bitişik,
ağızlar bitişik,
bizi yakan sevdaya
bağlı bedenlerimizle,
bırak essin rüzgâr,
ki götürmesin beni ötelere.

Köpükle taçlanmış
rüzgâr essin bırak,
bırak çağırsın ve arasın beni
karanlığının dörtnalında,
büyük gözlerinin altında
batmışken ben,
değil mi ki sadece bu gece
huzur bulacak, sevgilim.



Pablo Neruda
Çeviren: İsmail Aksoy
“Kaptanın Dizeleri” nden

SüReKlİ MuTlUlUk DuRuMu İlAn EdİyOrUM


#19 Yayamaz Kayımca

Yayamaz Kayımca

    Uzman Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPipPipPip
  • 3.584 İleti

Gönderi Tarihi: 12 Nisan 2008 - 05:13

Adalara gelirler (1493)

Kasaplar adaları ıssız koydu.
şehitliği anlatan bu öyküde
Guanahani birinciydi.
Gülüşlerinin yokedildiğini gördü
balçığın oğulları, fırlatıldığını
gördü narin bedenlerinin toprağa,
ve öldükten sonra bile bir şey anlamadı onlar.
Bağlayıp yaraladılar onları,
yaktılar ve küllere dönüştürdüler,
derilerini yüzüp gömdüler toprağa.
Ve o zaman palmiyelerde
süpürücü bir valsi dans ettiğinde
boştu bu yeşil şölen yeri.

Yalnızca kemikler kaldı,
amansızca yığmışlar
bir haç gibi, Tanrı'nın ve insanların
büyük onuru için.

Narvez'in bıçağı yardı
ta mercan kayalıklarına dek
çobanların balçıklı toprağını
ve Sotavento'nun ormanını.
Haç burada, tespih,
burada Garotten'in kutsal Bakire'si.
Kolombus'un definesi, fosfor-aydınlığıyla Küba,
aldı sancağı ve dizleri
ıslak kumunda.

('Los conquistadores'den - 'Canto General'
Türkçeye çeviren: İsmail Aksoy



)

SüReKlİ MuTlUlUk DuRuMu İlAn EdİyOrUM


#20 Yayamaz Kayımca

Yayamaz Kayımca

    Uzman Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPipPipPip
  • 3.584 İleti

Gönderi Tarihi: 12 Nisan 2008 - 05:15

Adonis Gibi Angela

Bugün yattım masum genç bir kızın yanında
beyaz bir okyanusun kıyısında gibi,
korlu bir yıldızın
yavaş yörüngesinin ortasında gibi.

Sonsuz yeşil bakışından
aktı ışık kuru su gibi
berrak derin çemberlerinde
taze gücün.

İki alazlı ateş gibi göğüsleri
parladı dikelmiş olarak iki bölgede,
ve çifte bir akıntıda ulaştı ateş
büyük ışıklı ayaklarına.

Altın bir iklim olgunlaştı erkenden
bedeninin gündelik uzantılarına
ve doldurdu onu akın akın meyvelerle
ve gizli korla.

SüReKlİ MuTlUlUk DuRuMu İlAn EdİyOrUM


#21 Yayamaz Kayımca

Yayamaz Kayımca

    Uzman Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPipPipPip
  • 3.584 İleti

Gönderi Tarihi: 12 Nisan 2008 - 05:16

Ağaca Giriş

Biraz akıl yürütmeyle, parmaklarımla,
yavaşça taşkın altında kalan yavaş sularla,
düşüyorum unutmabenilerin krallığı içine,
üzüncün inatçı yarıküresi içine,
unutulmuş harap bir oda içine,
acı yoncaların bir demeti içine.

Düşüyorum gölge içine, ortasında
tam da mahvolmuş şeylerin,
bakıyorum örümceklere, ve otlatıyorum
ormanları gizli bitmemişliklerle, ve dolanıyorum
arasında bileği bükülmüş ıslak liflerin,
özden ve sessizlikten yaşayan hayatın.

Uysal madde, ey kuru kanatların gülü,
çöküşümde tırmanıyorum yapraklarına
kırmızı bitkinlikten ağır ayaklarla,
ve katı katedralinde eğiliyorum yere
ve dövüyorum dudaklarımı bir melekle.

Benim duran orada, dünya renginin önünde,
önünde solgun ölü kılıcının,
önünde birleşmiş yüreklerinin,
önünde sessiz yığınının.

Benim duran orada, ölen kokulardan dalganın önünde,
sarmalanmış sonbaharla ve dirençle:
benim bir gömü yolculuğuna çıkan
senin sarı yara izlerinin arasında.

Başlangıcı olmayan ağlayışımla gelen benim,
besinsiz, uykusuz, yalnız,
karartılmış dehlizlere giren
ve senin gizemli özüne ulaşan.

Görürüm senin kuru akıntının devindiğini,
görürüm engellenmiş ellerinin büyüdüğünü,
işitirim deniz bitkilerinin
gıcırdadığını, denizle ve öfkeyle sarsıldığını,
ve duyumsarım içe doğru ölen yaprakları
ve senin korunmasız kımıltısızlığınla
yeşil maddelerini birleştiren.

Gözenekler, damarlar, şirinliğin dolaşımı,
ağırlık ve sessiz sıcaklık,
düşmüş ruhunu delmiş oklar,
uyuyan varlıklar kalın ağzında,
tatlı tüketilmiş ilikten toz,
sönmüş ruhlarla dolu kül,
gel bana, benzersiz düşüme benim,
gecenin düştüğü ve ezilmiş su gibi
sonsuzca düştüğü yatak odama düş benim,
ve bağla beni onların hayatına, onların ölümüne,
ve onların uysal maddelerine,
onların ölü nötr güvercinlerine,
ve tutuşturalım ateşi, ve sessizliği, ve sesi,
ve yakalım, ve susalım, ve çanlar.



Pablo Neruda

SüReKlİ MuTlUlUk DuRuMu İlAn EdİyOrUM


#22 Yayamaz Kayımca

Yayamaz Kayımca

    Uzman Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPipPipPip
  • 3.584 İleti

Gönderi Tarihi: 12 Nisan 2008 - 05:18

Ağacın Çizgisi

Elleri olmayan kör bir marangozum ben.
Suyun altında yaşadım, yiyerek soğuğu
kokan bir kılıf dahi oluşturmadan, o meskenler
o sedir ağacından diğerine, bize gurur verdi hep,
ve gene de ormanın dokusunda aradım ben şarkımı,
o gizli liflerde, dermansız peteklerde,
ve budanmış dallarda, doldurdu rayihayla
yalnızlığı, ağacın dudaklarıyla.

Her bir maddeyi sevdim, her bir damlasını
eflatunun ya da metalin, suyun ve başağın,
ve daldım içine o sıkı katmanın, sonsuz ateşle
ve titreyen kumla çevrilmiş,
dünyanın üzümleri arasında bir ölü adam gibi
donuklaşmış ağızla şarkımı söyleyene dek.

Balçık, çamur ve şarap sarmalamış beni,
gırtlağımın altında bir yangın gibi
çiçekleri açan o toprakla kaplı
kalçalara dokundum çılgınca,
ve taşların arasında kayıp gitti duyularım
kapanmış yaranın içine.

Nasıl dönüşebilirdim olmadan, bilmeden
zanaatım oluşmadan,
demirhane
benim gücümle kararlı,
ya da hızarlar, kışları yük hayvanlarının
havası.

Her şey şefkat ve kaynak oldu
ve ben sadece gecesel amaca hizmet ediyordum.



Pablo Neruda

SüReKlİ MuTlUlUk DuRuMu İlAn EdİyOrUM


#23 Yayamaz Kayımca

Yayamaz Kayımca

    Uzman Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPipPipPip
  • 3.584 İleti

Gönderi Tarihi: 16 Mayıs 2008 - 05:35

Yürekte İspanya'dan

(seçme)

Kardeşler ileri
İleri sürülmüş topraklardan
Bağlar arasından ileri
Çiğneyin soğuk taşları
Kuru gecede ileri
Düşşüz ve sayıklayan ve yivli gecede
Selam selam izleyin kışın sesinden daha keskin
Gözkapağından daha duyarlı
Şimşekten daha duyarlı
Hızlı elmas gibi tam
Merkez topraklarının acılı suyu gibi savaşçı
Şaraba ve çiçeğe göre
Bütün yaprakların köklerine göre
Selam askerler, kızıl nadaslar, sert yoncalar
Selam şimşeğin alevine yakalanmış halklar
Selam selam selam
İleri ileri ileri
Madenlerde mezarlarda ölümün korkunç iştahası
Hainlerin dinelen teröründen önce
Etkili halk yürek ve tüfek
Tüfek ve yürek ileri
Fotoğrafçılar, madenciler, memurlar, demiryolcular
Kömürün kardeşleri ve taşın
Çekicin ataları
Orman sevinci yitmiş bayramlar, ileri
Savaşçılar, binbaşılar, çavuşlar, siyasal komiserler
Halkın pilotları ve gece savaşanlar
Denizde savaşanlar ileri
Önümüzde ölü bir zincirden başka bir şey yok
Çürümüş bir balık çukurundan başka bir şey yok daha
Burda can veren ölülerden başka bir şey yok daha
Müthiş kanlı irinli bir batak var
Düşman yok, ileri İspanya
İleri halkın çanları
Meyveler ülkesi
İleri buğdaylar sancağı
İleri ateşin harfleri
Dağda ve acı biber yüklenmiş şafakta
Dalga üstündeki savaşta ve çayırda
Parçalanmaz bir zincir taşıyorsunuz
Ve sürekli bir doğumu

SüReKlİ MuTlUlUk DuRuMu İlAn EdİyOrUM


#24 Yayamaz Kayımca

Yayamaz Kayımca

    Uzman Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPipPipPip
  • 3.584 İleti

Gönderi Tarihi: 16 Mayıs 2008 - 05:38

Bu sırada

Madensel bir zaferi beklesin diye
Derin kök ve çelenk sessizce yükseliyor
Her alet her kırmızı tekerlek
Her bıçkı kolu her saban demiri
Her topraktan çekip çıkarılan
Her kanın titremesi
Senin adımlarını izliyor
Ey halkın ordusu.

SüReKlİ MuTlUlUk DuRuMu İlAn EdİyOrUM


#25 Yayamaz Kayımca

Yayamaz Kayımca

    Uzman Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPipPipPip
  • 3.584 İleti

Gönderi Tarihi: 16 Mayıs 2008 - 05:39

Hepsi buradalar

Yanıbaşımdaymış gibi
Toplanın bir bir
Kavgamız sürüp gidecektir
Fabrikada, tarlada yani
Sokakta ve güherçile madeninde
Kırmızı ve yeşil bakırın ağzında,
Korkunç dehlizinde kömürün
Kavgamız her yerde sürecektir, kardeşler!
Ve ölülerimize adadığımız,
Kanımızla ıslanmış bu bayraklar
Yüreğimizde sonsuz bir ilkbahar yaprağı gibi
Serpilip gelişecektir!

SüReKlİ MuTlUlUk DuRuMu İlAn EdİyOrUM




Cevap ekle