Jump to content
Sign in to follow this  
tülvent

Ney Üflemek Aşktır!

Recommended Posts

Ney Üflemek Aşktır!

 

neyyw.jpg

 

 

'' Dinle neyden!

Zirâ o birşeyler anlatmada

Ayrılıklardan şikâyet etmededir.

Ney der ki:

Beni kamışlıktan kopardıklarından beri,

İniltim kadın - erkek herkesi ağlattı.

Ayrılık bağrımı delik deşik eylesin,

Tâ ki aşk derdini anlatabileyim... ''

 

Osmanlı dönemi müziğinin en önemli üflemeli çalgılardan olan Ney; insanoğlunun ürettiği belkide ilk çalgılardan biri olup, tarihin derinliklerinden gelmiş ilkel donanımlı bir çalgı olmasına karşın, insanı etkileyen uhrevi ve doğal bir sese sahiptir.

 

Ney, sazlıkta biten alelade bir kamış değildir. Ney. âşığın elinde ateştir, gönüldür. Hz. Mevlânâ’ nın fesefesinde ney, “insan-ı kâmil” in (yani bir takım merhalelerden geçerek olgunlaşmış insanın) sembolüdür ve aşk derdini anlatmadadır. Benzi sararmış, içi boşalmış, bağrı dağlanarak delikler açılmış, ancak Yüce Yaratıcı’ nın üflediği nefesle hayat bulan, tıpkı insan gibi geldiği yere özlem duyan ve delik deşik olmuş sînesinden çıkan feryâd ve iniltileri ile insanlara sırlar fısıldayan bir dosttur.

 

Günümüzde ney, Türk sazı olarak anılmaktadır ve tasavvuf müziğinin bir sembolü haline gelmiştir. Bir müzik aleti için kullanılan ''çalmak'' yerine, Ney için ''üflemek'' tabiri kullanılır. Burada üflemenin mecazi bir anlamı vardır. Kaynağını İslam' da Allah 'ın insanı yaratırken ruhu üflemiş olmasından alır.

 

Ney icra olanakları açısından zengin ve teknik yönden zor, perdesiz bir çalgıdır. Neylerin boyları uzadıkça ses elde edilmesi, kontrolü ve parmakların perdelere rahatça ulaşıp kıvrak hareket edebilmesi zorlaşmaktadır.

 

Tasavvuf fikrinde ney doğrudan insanı sembolize eder. Öyle ki; neyin yedi deliği insan vücudundaki deliklere benzetilmiş, dokuz boğumu insanın ana rahminde geçirdiği dokuz ayla ilişkilendirilmiştir. Ney ve arif insan arasında şu benzerlikler vardır:

 

* Neyden âşıkane sesler çıkar, arif olan insan da âşıkane sözler söyler. Neyin sesi ve ariflerin sözleri dinleyenlerin aşkını arttırır.

 

* Neyin hüneri görünen cisminde değil içindedir. Ariflerin de üstün özellikleri içindedir. Neyin boyu doğru ve düzgündür, ariflerin de huyu.

 

* Neyin içi boş, yalnız aşkın nefesiyle doludur, arifler de kin ve nefretten uzaktır, kalbi Tanrı aşkı ile doludur.

 

* Ney kendiliğinden ses çıkarmaz, bir üfleyicinin nefesine muhtaçtır, arif de bir silsile içinde bağlı bulunduğu mürşit ile aynı sesi çıkaran saz gibidir.

 

 

İnsanın yaşam macerası ile neyin kamışlıktan koparılması arasında derin bir benzerlik vardır.

Kamış, sazlığındayken yeşerir, boylanır, sonsuz bir neşe içindedir.

Kamışlıktan koparılınca kurur, sararır. Delikleri açılır ve o zamandan sonra feryat ederek aslını arar.

Neyzenin elinde dinleyenlere hasretini söyler.

 

 

 

gulaleaskkd0.jpg

  • Like 1

Share this post


Link to post
Share on other sites

Ney olup ağlamaktır en güzel duamız...

 

http://youtu.be/_Mgh1v8SWuI&autoplay=1

 

Ney olup ağlamaktır en güzel duamız...

Dinle neyden ki hikâye etmede, Hep ayrılıktan şikâyet etmede Mevlâna'nın mesel dünyasında, ney insanı temsil eder. İnsan da, tıpkı ney gibi, içinde nefes saklamaktadır.

 

İnsanın her sözü, bir özleyişin ve bir ayrılığın ifadesidir. İnsanın iç çekişleri, aslından ayrı olmanın hüznünü, yuvadan uzak olmanın sancısını yansıtır. Kamışlıktan kopardıklarından beri beni, Feryadım ağlatır her kadını ve erkeği. Kamışlık neyin anayurdu ve evidir. İnsan da tıpkı ney gibi cennetten, yani yuvasından ayrılmıştır. Kalbinin ebedî muhabbetle doyduğu...

 

Kamışlık neyin anayurdu ve evidir. İnsan da tıpkı ney gibi cennetten, yani yuvasından ayrılmıştır. Kalbinin ebedî muhabbetle doyduğu cennetten dünya gurbetine sürülmüştür. İnsan kalbi, tıpkı ney gibi, fena ve zevalin, ayrılık ve yokluğun yaşandığı bu dünyada, inceden inceye feryad etmektedir.

 

İnsan ruhu olması gereken yerde değildir; geçmişe ait hüzünler ve geleceğe ait kaygılar, aslında hep bu uzaklığın sözsüz ve sessiz ağlayışından ibarettir.

 

Senai Demirci

Share this post


Link to post
Share on other sites

ney gördüğünde...

ya da dinlediğinde...

onun cidden ney olup-olmadığını anlayabilecek..

yeterli bilgisi olan var mı?

Share this post


Link to post
Share on other sites

yüz yaşıma da gelsem zor..sleep.png

Share this post


Link to post
Share on other sites

daha önce..

"yüz fırın ekmek yemem gerek"

demiştiniz..

 

süreyi neden uzattınız?

Share this post


Link to post
Share on other sites

Çünkü bir şeye doğru yürüdükçe yaklaşırsınız belki, fakat yaklaştığınız şey artık uzakta gördüğünüzden daha büyüktür..

Share this post


Link to post
Share on other sites

kütlece demek istememiştim aslında..aptalkafam.gif

 

karmaşık..:)

Share this post


Link to post
Share on other sites

size yardımcı olayım efendim..

mevlânâ, mesnevi' sinin ilk onsekiz beyitinde..

"dinle ney'den!"

der iken..

insan-ı kâmil'den söz etmiştir..

 

açıklayıcı bilgi:

Farsçada : Yokluk. Bak: Nay Kamış kalem Mc: Kâmil insan Kamıştan yapılan damaksız düdük Klasik Türk Müziğinde kamıştan yapılmış, üflemeli bir çalgı Klasik Türk müziğinde ve özellikle tekke müziğinde yer alan, kaval biçiminde, yanık sesli, kamıştan bir üfleme çalgısı

Share this post


Link to post
Share on other sites

Peki niçin insanların hepsi bu güzel sesi çıkaramıyor öyleyse..

Share this post


Link to post
Share on other sites

devam edelim..

arapça bükünlü bi dildir..

yani nay kelimesini; ayn olarak okuyabilirsiniz..

o takdirde..

ve gene osmanlıca sözlüğe bakalım:

  • C.: A'yan-A'yun-Uyûn) Göz.
  • Pınar, kaynak. Çeşme.
  • Tıpkısı, tâ kendisi.
  • Zât.
  • Eşyanın hakikatı.
  • Kavmin şereflisi.
  • Diz.
  • Altın.
  • Nazar değme.
  • Casus.
  • Her şeyin en iyisi.
  • Muayene etmek.

anlamlarını da içerir.

 

ve efendim..

insan-ı kâmil olan bi zatı tanımanız için..

elinizde yeterli kriterler var mı?

diye sormuştum zaten..

 

..

  • Like 1

Share this post


Link to post
Share on other sites

"Yok işte"

 

demiştim bende zaten..blush.png

Share this post


Link to post
Share on other sites

oof.. ooof..

eğilip-bükülmekten..

siyatik felân olucam..

uzarsa nevroz olucam..

manik-depresif pisikoz olucam..w00t.gif

 

peki.. peki..forgiveme.gif

  • Like 1

Share this post


Link to post
Share on other sites

126a37686a9af2efe3bab3a2d9fb966f.jpg

 

 

 

İNSAN-I KÂMİL:

 

Burada İNSAN-I KÂMİL anlatılacaktır.

Anlatılan hazarat ve âlemlerin hepsini bu insan kapsar

ve benliğinde toplar.

İNSAN-I KÂMİL, birleştirici mertebeye sahiptir;

İsm-i Azam makamındadır.

İsm-i Azam nasıl bütün isimleri özünde toplar ise,

İNSAN-I KÂMİL de onun gibi, mülk, melekût, ceberut

ve lâhût âlemlerini toplar. Zahirde olsun, batında olsun,

İNSAN-I KÂMİL'irı kuşatmadığı hiçbir makam yoktur.

Zatî olan bir sirayetle, hepsinde hükmünü geçirir ve hangi

şey olursa olsun; onda ayniyle zuhur eder.

Nitekim, Hazret-i Ali şöyle söyledi:

 

Sen kendini sandın bir parça, küçük;

Halbuki sende âlem var, en büyük.

 

Yani, sen kendini ufak bir şey sanırsın;

halbuki sende en büyük âlem saklı ve gizli..

Bir mürşide gider özüne karşı anlayış alırsan her şeyi sende ve

seni her şeyde var görür; yakinen bilirsin.

 

İNSAN-I KÂMİL'in büyüklüğünü, üstünlüğünü şöyle tasavvur

edebilirsin:

 

On sekiz bin âlem; bir havan içinde dövülse, hamur haline gelse,

terkibi İNSAN-I KÂMİL olur. Bu insan; on sekiz bin âlemi, on sekiz

bin gözle seyreder. Her âleme, o âleme has olan gözle bakar.

 

Duygular âlemini, duygu gözüyle; akılla sezilenleri akıl gözüyle,

manaları da kalb gözüyle seyreder. Öbürlerini de buna kıyas et.

Duygu (madde) gözüyle, manaları seyredeceklerini sanan

gaafiller, sadece bir ümit içinde erir; bu, ehline malûmdur.

 

Bir şiir:

 

Yürü, bir göz bul çare eyle; bu kez, ondan ona nazar eyle.

Gayb âlemini, seyredebilmek için, Hakkanî bir göz gerek.

 

Âlemleri; on sekiz bin olarak hesap edenler için temel şudur:

Küllî akıl, küllî nefis -bunlara levh ve kalem de denir-

arş, kürsî yedi kat semâ, dört tabiat unsuru ve üç mevâlid;

bunlar bütün olarak on sekiz eder.

Teferruat itibariyle de, on sekiz bin olur;

birçok büyükler böyle der.

Gerçek durumda esas olan ise;

âlemlerin, sayıya gelmeyeceğidir.

 

Konumuza dair birkaç faydalı bilgi verelim.

Şöyle ki :

 

Yer yüzünde bulunan cümle yaratılmışlar.

Sular da yaşayanlar olanların ancak onda biri sayılır.

Yerde ve sularda yaşayanlar bir arada sayılsa,

havadakilerin ancak onda biri olabilir.

Yerde, sularda, havada bulunan varlıklar bir arada sayılsa,

birinci kat gökte yaşayan meleklerin ancak onda birini teşkil

eder.

Yerde, sularda, havada ve birinci kat gökte yaratılmışlar

toplansa; ikinci kat gökte olanların onda birini tutabilir.

Bu kıyas yedinci kat göğe kadar aynı şekilde devam eder.

 

Ve yedi kat yer derinliğinde, yedi kat gökte yaşayan melekler

ve mahlukât ancak Kürsî’de olan meleklerin onda bir sayısını

tutar.

Bir âyet-i kerimede şöyle buyurulur:

 

"Onun Kürsî’si yeri gökleri içine aldı." (2/255)

 

Kürsî’de, yedi kat yerde, yedi kat gökte ve denizlerde bulunanlar,

Arş’ın bir köşesine sığınan meleklerin onda biridir.

Ve bu sayılanların cümlesi, Müheymin Melâikenin onda biri

olabilir.

Müheymin melâike; yaratıldığı günden bu yana, Hakk cemâlinin

hoşluğunu seyirden bir an bile ayrılmamış, o cemâlin seyrinde

hayran olmuşlardır.

Ne kendilerini bilirler, ne de başkalarını.

Henüz âlemlerin yaratıldığından ve Âdem peygamberin

yaratıldığından haberleri yoktur.

İblisin varlığını da bilmezler; bunlardan asla haberdâr değillerdir.

 

RUH ADLI MELEK:

 

Sonra Yüce Hakk’ın ulu bir meleği vardır;

başında hesapsız saç bulunur.

Ona nisbetle anlatılan melekler, arş, ferş; bir insanın eline

veya saçının teline takılan inci gibidir.

Eğer Hakk Teâlâ, ona bir emir verseydi, cümle varlığı bir

lokmada yutar ve boğazından zerre kadar bir şey geçtiğini

bilmezdi.

Bunun adı şudur: Ruh..

 

İNSAN-I KÂMİL:

 

İşte bahsi geçen cümle şeyler, melek ve felek İnsan-ı Kâmil’in

kalbine konsa orada zerre kadar dahi tartı değmez.

Hazret-i Beyazid, bu makama varınca şöyle anlatmıştır:

 

"Arş ve ondakiler, milyon kere büyüse ve ârifin kalbinde bir

köşeye konsa; orada bir şeyin varlığını duymaz."

 

O gönül ki, yerlere ve göklere, arşa ve kürsîye sığmayan,

Yüce Hakk’ın azamet ve celâlinin, cümle zât ve sıfatının tecellî

yeri olmuştur; ona bu kadar büyüklük çok mudur?

Bunu, şu Kudsî Hadis de teyid eder:

 

"Göklerime, yerlerime sığamam,

lâkin mümin kulumun kalbine sığarım."

 

Burada müminden murad, İnsan-ı Kâmil’dir.

Kalbe sığmaktan murad ise, o kalbin Hakk Teâlâ cemâline

ayna olmasıdır.

 

İşte şu Hadis-i Şerif bunu anlatır:

 

"Mümin, müminin aynasıdır."

 

Birinci müminden, İnsan-ı Kâmil;

ikincisinden de, Yüce Hakk’ın Zâtı kasd edilir.

Açık mânâsı:

"İnsan-ı Kâmil Hakk’ın aynasıdır." cümlesi olur.

 

Büyük mürşid Muhiddin-i Arabî, Füsus'unda kalb azametini haber

verirken; Bayezid Hz.nin beyanına da değinmiş, şöyle demiştir:

 

"Onun açıkladığı mânâ, ârifin, cisimlere nisbetle büyüklüğüdür."

 

Burada ben de şöyle derim:

Şu sonu olmadığı anlatılan varlık için; kendisini yaratana bakarak

bir son bulunur.

İşbu hâli ile anlatılan varlık, İnsan-ı Kâmilin kalbine konmuş

olsaydı, onun ağırlığını duymazdı.

Hazretin anlattığı azamet, sayı ve hesaba gelmeyeceği gibi;

vehim ve kıyasa sığar cinsten de değildir.

O, zevke dayanır.

Allah-ü Teâlâ o zevkleri cümlemize nasip eyleye..Hû!

 

Hazret-i Bayezid, bu makamda şu şiiri söylemiştir:

 

Sevgiyi, kadeh, kadeh aldım;

Ne şarap bitti; ne ben kandım..

 

Bu makamda anlatılan sevgi, aynen sevilendir.

Bu şiiriyle Hazret, kalb mertebesinden haber vermiş ve

onun genişliğini anlatmıştır; ki bu, ehline malumdur.

 

Tefsir gerekirse, şöyle denir:

"Kalb aynam, ezelî ve ebedî sevgilinin tecellî ve feyizlerine

mazhar oldu, İlâhî feyizler, birbirini takip ederek inip

gelmekte ve kalbim onu kabul etmektedir.

Ne sevgi bitti, ne de kalbimin kabulü tükendi; tükenecek gibi de değil.."

 

Bunları anlatmaktan gaye, İnsan-ı Kâmil’in azametini ve

mertebesini açıklamaktır, dolayısiyle Yüce Hakk’ın yüceliğini..

 

Bir şiir:

 

İnsan, keyfiyetini, bilemedikten sonra;

Nasıl ezel sahibi Cebbar Allah’ a vara!

 

Cümle ağaçlar kalem, denizler, mürekkep, insanlar, bu gözle

göremediğimiz melekler, cinler de kâtip olsa, İnsan-ı Kâmil'in

hâllerini anlatıp bitiremezler.

Zamanları, dünya kuruluşundan, kıyamete kadar uzasa; bu faslın

yüzündeki ince zarı dahi atamazlar.

Bu fasla işaret olarak; şu âyet-i kerimeyi zikredelim:

 

"Söyle; denizler mürekkep, ağaçlar kalem olsa, Rabbımın kelâmı

bitmeden tükenir; bir misli daha gelse, yine tükenir." (18/109)

 

İnsan-ı Kâmil’in bir adı (Elif-Lam-Mim) dir.

Nitekim, Kur’ân-ı Kerim'in başında:

 

"Elif-Lam-Mim şu kitap var ya, onda şüphe yoktur." (2/1)

buyurulur.

 

Bir hadisi şerifte:

"İnsan ve Kur an ikizdir." buyurulur.

 

Burada insandan murad, İnsan-ı Kâmil’dir.

Burada ikizden kasd, aynı batında doğan ikiz kardeş mânâsına

gelir.

 

Hâsılı..

Yukarıdan beri ne anlatıldıysa, hepsi birbirinin aynasıdır.

Lahût'un aynası ceberut;

Ceberûtun aynası melekût;

Melekûtun aynası mülktür.

Bunların hepsine ayna, însan-ı Kâmil’dir.

 

İnsan-ı Kâmil, Allah-ü Teâlâ'nın halifesidir.

Ve kendini gösteren bir aynadır.

İlâhî varlığı, kâinatı gösteren bir aynadır.

İnsan-ı Kâmil’in özünde olmayan hiçbir mertebe yoktur.

 

Elde olmayan sebeplerle söz uzadı; sadede gelelim.

Esas mevzu, Muhiddin-i Arabi'nin şu cümlesi üzerineydi:

 

"İrfan sahibi, eğer kendi özündeki gerçeği anlasaydı;

belli bir itikada bağlanıp kalmazdı."

 

İnsanın anlatılan hâle gelmesi, İnsan-ı Kâmil olması sayılır.

Buraya kadar saydığımız şeyler İnsan-ı Kâmil’in binde bir

vasfını teşkil eder.

İnsan bu mertebeyi bulduktan sonra, mutlak surette Hakk’ın

tecellîgâhı olur; ki, o hangi yönden kendisine tecellî ederse,

kabullenir.

Bu mertebeyi bulana:

 

"İnsan-ı Kâmil" denir.

 

Hakk Teâlâ, bu mertebeye ermeyi cümlemize ihsan eylesin!

Amin! Hû!

 

Ey kardeş, insafla düşün!

Hakk Teâlâ bize büyük istidat vermiş.

Biz ise, bunu boşa gideriyoruz; lâyık mı?.

"Onlar, hayvan sürüleri gibidir; belki daha şaşkın." (7/179)

Âyet-i kerimesi ile anlatılan zümrenin derecesine kendimizi

indiriyoruz.

Bize hayıf oluyor; bize yazık oluyor.

İnsan-ı Kâmil olmak kolay değil; ancak kâmil bir zâtı bulup elini

tutmakla, ona hizmet etmekle kabil olur.

Yüce Hakk o istidadı herkese vermiştir; ama, insan kendini alt

dereceye düşürür; istidadını yitirir.

Kendini bir kâmil mürşide teslim et!

Sen dahi bir insan ol!

 

Asıl kemâl, insanlığı, belli bir itikada bağlı bilmemektir.

Ama sanılmaya ki: İnsan-ı Kâmil mezhebsiz ve İtikadsız bir

kişidir. Zira, onun mezhebi ve itikadı İlâhî dilekte ve İlâhî emrin

varlığındandır.

Onların inanışı, mecazî mezheb ve itikad değildir.

Hak erenlerinden bazısına:

"Hangi mezhebtensin?" denince:

"Huda mezhebindenim!" derlerdi.

 

Bir şiir:

 

Bütün mezhepler kaydından beri ol!

Tüm yolcuların başta gideni ol!..

 

Bazı büyüklere şöyle sordular:

"Anlatıldığına göre, irfan sahibi özel bir inanışa bağlı kalmaz;

lâkin halka uyar bir şekilde açığa çıkar.

Çünkü:

'İnsanlara, akıl erdirecekleri kadar konuşunuz.'

buyurulmuştur.

Eğer kalbindekini açığa vurursa, onu hemen öldürürler.

Durum böyle olunca, o irfan sahibi, münafık olmaz mı?"

 

Cevap şu oldu:

 

"Olmaz!

Zira münafık ona denir ki, gizli bir itikada sahip olur;

bu itikadının aksine amel izhar eder.

Yaptığının yersiz olduğunu kendisi de bilir.

Ârif odur ki, hem izhar ettiği itikad Hak olur; hem de içinde

olan itikada dışı zıt görünür; ama değildir.

İrfan sahibinin çerçevesi geniştir.

Onda iki zıt dahi birleşir.

Bu zıtlar zâhirdekilere göre olsa dahi, ona göre zıt olmaz.

En İyi bilen Allah'tır."

 

 

Lübb’ül Lübb ve Sırrü’s-Sırr

Özün Özü ve Sırrın Sırrı

Muhyiddin İbn-i Arabi

Tasavvuf Kitaplığı

 

Şerheden : İsmail Hakkı Bursevî

Sadeleştiren : Abdülkadir Akçiçek

 

..

  • Like 1

Share this post


Link to post
Share on other sites

İşte bunu derken;

 

Çünkü bir şeye doğru yürüdükçe yaklaşırsınız belki, fakat yaklaştığınız şey artık uzakta gördüğünüzden daha büyüktür..

 

aslında demek istediğim buydu..

 

"Sen kendini sandın bir parça, küçük;

Halbuki sende âlem var, en büyük."

  • Like 1

Share this post


Link to post
Share on other sites

ve her halde şu:

 

Büyük mürşid Muhiddin-i Arabî, Füsus'unda kalb azametini haber

verirken; Bayezid Hz.nin beyanına da değinmiş, şöyle demiştir:

 

"Onun açıkladığı mânâ, ârifin, cisimlere nisbetle büyüklüğüdür."

 

Burada ben de şöyle derim:

Şu sonu olmadığı anlatılan varlık için; kendisini yaratana bakarak

bir son bulunur.

İşbu hâli ile anlatılan varlık, İnsan-ı Kâmilin kalbine konmuş

olsaydı, onun ağırlığını duymazdı.

Hazretin anlattığı azamet, sayı ve hesaba gelmeyeceği gibi;

vehim ve kıyasa sığar cinsten de değildir.

O, zevke dayanır.

Allah-ü Teâlâ o zevkleri cümlemize nasip eyleye..Hû!

 

..

  • Like 1

Share this post


Link to post
Share on other sites

Share this post


Link to post
Share on other sites

Join the conversation

You are posting as a guest. If you have an account, sign in now to post with your account.
Note: Your post will require moderator approval before it will be visible.

Guest
Reply to this topic...

×   Pasted as rich text.   Paste as plain text instead

  Only 75 emoji are allowed.

×   Your link has been automatically embedded.   Display as a link instead

×   Your previous content has been restored.   Clear editor

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

Sign in to follow this  

×
×
  • Create New...

Important Information

By using this site, you agree to our Terms of Use.