Zıplanacak içerik
  • Üye Ol

editor

Editör
  • İçerik Sayısı

    46
  • Katılım

  • Son Ziyaret

  • Lider Olduğu Günler

    1

editor tarafından postalanan herşey

  1. editor

    VOYAGER (YOLCU)

    VOYAGER (YOLCU) Birkaç ay önce gazetelerden Voyager 1 ve onu bir milyar mil geriden takip eden Voyager 2 uzay araçlarının çok yakında güneş sistemimizi terk edeceklerini okuyunca üzülmüştüm. Voyager’lar 1977 yılında güneş sistemi hakkında araştırma yapmak için uzaya fırlatılmış ve 30 yıl boyunca dünyaya çok önemli bilgiler aktarmışlardı. Voyager 1’in Saturn’ün halkaları arasında bir meteora çarpma olanağının çok yüksek olduğunu düşünen gök bilimciler, onun geri gönderdiği resimleri ilgiyle izlemiş, aracın Saturn’ün halkalarından sıyrılıp, oradan kaza yapmadan uzaklaşmasına çok sevinmişlerdi. Benim için bilimden daha heyecanlı olan, Voyager 1’in taşıdığı altın plaktı. Astronom Carl Sagan (1934-1996), uzun bir çabadan sonra, Jet Propulsion Laboratory (JPL) ve NASA’yı ikna ederek araca yerleştirilecek altın bir plak hazırlamıştı. Güneş sistemini geride bıraktıktan sonra, sonsuz bir uzay yolculuğuna çıkacak Voyager’ın, olası ‘akıllı’ yaratıkların eline geçmesi durumunda, plak Voyager’ın nerden geldiğini şemalarla anlatacak ve iğnesiyle gelen plağın nasıl çalıştırılacağını açıklayacaktı. Plağa dünyadan her türlü müzik yanında, birçok doğal seslerde (deniz dalgaları, yağmur, kuş ötmeleri v.b.) kaydedilmişti. Ayrıca plak, Akkadian’dan (Sümerlerin dili) Wu (Çincenin bir lehçesi) diline kadar dünyadaki hemen hemen her dilden selam götürüyordu. Plağa eklenen Türkçe selam bu linkten ( http://voyager.jpl.nasa.gov/spacecraft/lan...es/turkish.html dinlenilebilinir ve şu sözler kaydedilmiştir: “Sayın Türkçe bilen arkadaşlarımız, sabah şerifleriniz hayırlı olsun.” JPL’in Voyager’la ilgili Internet sitesindeki, sıkça sorulan sorular arasında (frequently asked questions (FAQ)) bir Türkün yukardaki selamın Türkiye’de pek kullanılmadığıyla ilgilidir.(Selamı dinlendiğimde, selamı seslendirenin Türk olmadığına karar verdim.) Voyager sitesindeki Türkçe selamla ilgili itiraza katılmakla beraber, plağın dinlenme olasılığının hemen hemen sıfır olduğuna ve dinlense bile dinliyenin Türkçe (veya herhangi bir dünya dilini) anlayacağına hiç olanak vermiyorum. Plakla ilgili başka bir ayrıntı da, Carl Sagan’ın Mumurs of Earth (plağa da verilen isim) kitabıdır. Voyagerlar 30 yıl güneş sistemini dolaşmış ve birçok ‘ilki’ gerçekleştirmişlerdir. Jupiter, Saturn ve başka gezegenleri hem ziyaret, ve hem de onların yer çekimlerinden yararlanıp ivme kazanarak, hareket etmişler, birçok tehlikeyi kazasız belasız atlatmışlardır. Bunlardan en önemlisi Voyager 1’in Saturn’un halkalarını bir meteora çarpmadan, zararsız atlatması ve hatta halkalarla ilgili bilgilerimizi kat kat artıran resimler göndermesidir. Voyager 1’in Saturn macerasını Voyager 2’nin Neptune ve Uranus’e (oralara giden ilk uzay aracı) ziyareti takip etmiş ve son olarakta, 2007’de, Vopyager 1 güneş sistemini terk etmeden hemen önce antenini dünyaya yöneltmiş ve ilk kez bu kadar uzak bir mesafeden güneş sistemin resmini dünyaya ilettikten sonra aramızdan ayrılmıştır. Bu resimleri ( http://voyager.jpl.nasa.gov sitesinden izlemek mümkünse de, reimleri anlamak için bence gök bilimci olmak gerekiyor diye düşünüyorum.) Halkın Voyagerların otuz yıllık uzay serüvenlerini ilgiyle izlemesi onları birer ‘halk kahramını’ yapmış ve binlerce yıl (belki de onbinlerce) insanlığın hayalinde kalacaklarını garantilemiştir. Yukarda değindiğim güneş sistemi resmi, Voyager 1’in bize en son gönderdiği mesaj olabilir. Voyager 1, astronomların heliopause (helio = güneş, pause = ara vermek) dedikleri ve güneşin etkisinin limiti olan bölgeyi geride bırakalı birkaç ay oluyor. Otuz yıldır Deep Space Network (DSN) (Derin Uzay Ağı) ile bizimle irtibatta olan Voyager, derin uzaydan bize ulaşabilecek mi, bilinmiyor, ama bir meteora çarpmaz veya bir kara delik tarafından yutulmazsa, Voyager 1’in (ve ikizinin) sonsuza kadar evreni dolaşacağı biliniyor. Son otuz yıldır bu uzay araçları Amerikan teknolojisi ile bizlere ulaşmış, onların haberleri bizlere JPL tarafından iletilimişti. Dolayısıyla Voyagerlar Amerika’nın ‘eserleriydi’. Fakat bu araçlar güneş sistemini geride bırakıp sessizliğe büründüklerinde, Amerikalı olmaktan çıkmış ve benim gözümde insanlığın eseri olmuşlardır. Zaten bir tesadüf eseri ‘akıllı’ yaratıklar tarafından bulunurlar diye hazırlanan altın plak insanlıkla ilgilidir, Amerika ile değil. Bir nehirde akıntıya kapılıp yolculuk yapan bir tekne gibi, Voyagerlar da uzayda yörüngesiz ve amaçsız bir yolculuğa başlamışlardır. Onların ‘akıllı’ yaratıklarla karşılaşıp karşılaşmayacakları bence o kadar önemli değildir, çünkü bu olayın olup olmadığını nasılsa bilemeyeceğiz. İngiliz Sir Martin Ryle gibi bazı bilim adamları, ‘akıllı’ bir medeniyet Voyagerlerı bulur kuşkusundan onlara insanlığın nerede olduğunu göstermenin çok tehlikeli olacağını düşünmüş ve plağa karşı çıkmıştır. Fakat radyo dalgaları nerde olduğumuzu ‘akıllı’ yaratıklara günde milyonlarca kez ilettiğinden (dalgaların kaynağını saptamak çok kolay) Ryle’ın düşündüklerine kimse kulak asmamıştır. Aslında ben plağın, akıllı yaratıklar için değil de, insanlar için tasarlandığına ve uzayın sonsuzluğunda yolculuk yapacak bir geminin bizler tarafından yapıldığı bilgisinin bize getireceği ilhama bağlı olduğuna inanıyorum. Bence Amerika’nın en popüler bilim adamlarından olan Carl Sagan, insanlık adına yarattığı bu eserle, dünyanın en güçlü ülkesinin bütün dünya insanlarına nasıl bir ilham kaynağı olabileceğini göstermiştir. Uzaya fırlatıldıklarında bir tondan hafif olan bu araçlar, Amarikalıların savaşta kullandıkları birçok bombadan daha hafif olmalarına rağmen, insanların var oluşu sürecinde, insanlık üzerindeki etkileri çok daha olumlu, çok daha ilham verici olacaktır. Voyagerlar, Mısır’ın piramitleri, Komagene krallığının Nemrut’taki kalıntıları, v.b., bir kez daha tekrarlanamayacak ender insan başarılarından biridir. Bundan böyle, yıldız dolu gecelerde göğe baktığımda Voyagerların nerede olduğunu düşünüp gördüklerim arasında insanlıktan (benden) bir parça olduğunu hatırlayıp sevineceğim. Bazen merak ederim: insanlığı biraz olsun sevindirmek bu kadar kolayken, neden Amerika başka yollar seçer. NOT: Voyager hakkındaki teknik bilgiler Voyagerların Internet sitesinden alınmıştır. ( http://voyager.jpl.nasa.gov/ )
  2. .NENO SANİYELER, IŞIK YILLARI, ve EVREN (LER) Uzun yıllar önce bilgisayar dalında çalışmaya başladığımda en yaygın zaman birimi millisecond (saniyenin binde biri) idi. Bellekten veya disk sürücüsünden bilgi aktarmak millisecond (veya onun küsürlarıyla) ölçülürdü. Millisecond’ı kısa bir süre sonra microsecond (saniyenin milyonda biri) takip etmiş ve altı yıl önce emekli olduğumda nanosecond (saniyenin milyarda biri) en yaygın zaman birimi olmuştu. Nano, hala çok sık kullanılan bir bilgisayar terimi olmasına rağmen, picosecond (saniyenin trilyonunda biri) yavaş yavaş günlük kullanıma girmeye başlamıştır. Değil saniyenin trilyonunda birini, binde birini bile kavramanın nerdeyse imkansız olduğunu düşünüyorken, geçenlerde okuduğum bir yazı, komşu galeksiye “saldıran” bir kara deliğin bizden uzaklığının milyonlarca ışık yılı olduğundan söz ediyordu. Işık, yılda yaklaşık 9 trilyon kilometre yol tükettiğinden, kara deliğin bizden tam olarak ne kadar uzak olduğunu gösteren rakamın yaklaşık 20 sıfır içerdiğini düşünüp, o kadar büyük bir sayıyı, kavramamın da çok zor olduğunu anlamıştım. Halbuki, iki yıl önce okuduğum Büyük Patlamayla (Simon Singh, Big Bang: Origins Of The Universe (New York: HarperCollins, 2004)) ilgili kitabı, hem çok küçük ve hem de çok büyük rakamlar içermesine rağmen, biraz olsun anlamıştım. Fizikçi Singh, kitabında evrenin oluşuyla sonuçlanan Büyük Patlamadan neno saniyeler sonra meydana gelen elektro-magnetik dalgaları “duymamızın” (sezmemizin) Büyük Patlamayı kanıtlayacağını yazıyordu. Fakat bize ulaşan dalgaların frekansı, kitaba göre, dalga kaynağının bizden uzaklaşma hızına ve mesafesine bağlıydı. Şişirilmekte olan bir balon gibi her noktası birbirinden uzaklaşan 14 milyar yıllık evrende, bu hız ve mesafe çok büyük rakamlardı. Buna rağmen, yaklaşık 30-40 yıl tutsada, bize ulaşacak elektro-magnetik dalgaların olası frenksı saptanmış ve bu dalgaları yakalamak içinde, yaklaşık elli yıl önce, Amerika’nın Bell Labaratuvarınca büyük bir anten sistemi kurulmuştu. Sonunda, saptandığı gibi, elektro-magnetik dalgalar kurulan anten sistemince “duyulmaya” başlanmış ve Singh’e göre, Büyük Patlama bilimsel olarak kanıtlanmıştı. Yazara göre, radyolardaki “statik” sesin yüzde biri, evrenin oluşumunda meydana gelen elektro-magnetik dalgalar yüzündendir. Belki hem bilgisayar hem de nanotechnology, nanomedicine (neno tıp) ve bu gibi dallarda çok kullanıldığından, kulağım “nano” sözcüğüne daha yakın olup, bana nano sözcüğünü “anlamak” , birimi 9 trilyon kilometreye eşit olan milyarlarca ışık yılını kavramaktan, daha kolay geliyor. Buna, evrenin kuytu köşelerinden, 14 milyar yıl sonra (yaklaşık olarak 1022 km) hala bize ulaşmamış ışınlar olduğu eklenirse, evrensel mesafeleri kayramamın ne kadar zor olduğu kolaylıkla anlaşılabilir. Tam bu kavram zorluğuna alışıyor gibiyken, bazı astrofizikçilerin birden fazla (belkide sonsuz sayıda) evrenlerden söz ettiklerini okudum ve kavramada çok zorluk çekeceğim başka bir şeyle tanışmış oldum. Anladığım kadarıyla, birden fazla evreninin olabileceğine yer veren bilim dalı kuantum fizikmiş. Kuantum fiziği pek anlamasam bile, bu konuyla (çok evren) ilgili birkaç yazı okudum. Bunlardan biri, Andrew Chakin’in yazdığı Life Beyond Earth (Dünya Ötesi Hayat olarak çevrilebilir) makalesiydi. Chaik’in, birden fazla evrenin olasılıklarını kuantum fizikle açıklamaya çalıştıktan sonra, bu evrenlerin var oluşunu hiçbir zaman kanıtlayamayacağımızı da yazıyordu. Eğer bu gerçekse, birçok evrenin var oluşu spekülasyondan başka bir şey değildir diye konuyu unutacakken, okuduğum başka bir makale, başka evrenlerin var oluşunun belki onlardan “sızan” yer çekimiyle kanıtlanabilineceğini yazıyordu. Henüz yer çekiminin nedenlerini anlamadığımdan (bildiğim kadarıyla bilim adamları hala konuyu araştırıyorlar), yer çekimi sızmasının da ne olduğunu bilmemekteyim.Bildiğim birşey varsa, o da başka evrenlerin var oluşu, eğer doğruysa, insanlık tarihinin en önemli buluşu olacağıdır. Universite yıllarımda fizik hocamız Dr. Singer, bilim adamlarını sürpriz eden buluşlardan çok söz ederdi. “Köklü sayılar (kare veya küp kökü gibi) ilk savunulduğunda matamatikçilerin reaksiyonunu tahmin edebilir misiniz” gibi sorular sorardı. Dr. Singer’in verdiği örnekler arasında, Einstein dahil, birçok fizikçinin, kuantum fizik, atomların güneş sistemi gibi olmadığını kanıtlayınca, o bilim dalına “saçmalık” demeleriydi. Galiba birden fazla evren de kolayca kabullenecek bir sav olmayacaktı. Dr. Singer “bildiğimiz arttıkça, bilmediğimiz de artıyor” derdi. Altı-yedi yıl önce, insanın bildiğinin her 18 ayda ikiye katlandığı söylenirdi. Eminimki bilinenin ikiye katlanma süreci şimdi daha da kısadır. Bilgimizin bu kadar hızla artması, insana bütün bilinmeyenlerin yakında çözülebileceği kanısını verirken, bilinmiyenlerin de hızla arttığını hiç akla getirmeyiz. Bir taraftan bilgi hazinemiz gün geçtikçe büyürken, öbür yandan bilmediklerimiz de (belki aynı hızla) artıyor. Evrenin uzak köşelerinden bize hiç ulaşamayacak ışınlar gibi, bilmediklerimizin sonu da bize ulaşamayacağa benzer. İsmini unuttuğum bir filozof, “içinde bulunduğunuz evrenden pek şikayetçi olmayın, çünkü öbürü daha kötü olabilir” demiş. Öbür evrenlerin, eğer varsalar, daha iyi mi veya daha kötü mü olduklarını belki hiçbir zaman bilemeyeceğiz, fakat bu var oluş sorusunun fizikçileri uzun yıllar düşündüreceğini korkmadan söyleyebiliriz.
  3. editor

    ŞİRKET İMPARATORLUKLARI

    ŞİRKET İMPARATORLUKLARI Dünyadaki önemli gelişmeler arasında, geçmişin devlet biçimlerinden biri olan imparatorlukların, yerlerini şirket imparatorluklarına bırakmaları da vardır. Silah gücüyle değilde, para gücüyle kurulan bu yeni imparatorluklar, geçmişin imparatorlukları kadar güçlüdür. Exxon-Mobil, British Petrolium (BP), Tayota veya General Motors Corporation (GMC) gibi şirketler, insan yaşamını yönlendirmede Roma, Osmanlı veya İngiliz imparaturlukları kadar güçlüdür. Ekonomiye (paraya) dayanan bu imparoturlukların, başlangıcı, tam bilinmemekle beraber, benim inancıma göre en aşaği 50 yıl öncesine varır. Ayrıca Amerika’daki ekonomik gelişmeler, bence bu başlangıca büyük hız kazandırmıştır. Kırkbeş yıl önce Amerika’ya geldiğimde GMC dünyanın en büyük şirketiydi. GMC yanında Esso (sonra Exxon, daha sonra Exxon-Mobil), Ford ve Chrysler gibi başka büyük şirketlerinde bulunmasına rağmen, ekonominin hemen hemen her dalında birçok küçük veya orta boylu şirketler vardı. Şirketlerin birleşerek devleşmesi henüz moda değildi ve cürosu 400 milyar dolara yaklaşan Wal Mart’ın adı bile duyulmamıştı. Ayrıca, küçük şirketlerin en önemli amacı, kısa zamanda yüklü bir para karşılığında büyük bir şirkete satılmak değildi. Halk alışverişini genelde küçük bakkaliyelerde, hırdavat, elektronik veya giysi dükkanlarında yapar, saçını mahalle berberlerinde kestirir, birasını mahalle barlarında içer ve “fast foodunu” “diner” denen kutu gibl lokantalarda yerdi. O zamanların “super marketleride”, şimdikilerle kıyasla gülünç gelecek kadar küçüktü. Yani “superlikle” bir ilgileri yoktu. Büyük mağazaların bulunduğu mall denilen kapalı, klimalı, ve modern alışveriş merkezleri yeniydi. (1956’da açılan Minnesota’daki Southdale, dünyanın ilk kapalı ve klimalı mall’u olduğunu iddia eder.) Minnesota’daki öğrenciliğim sürecinde genelde yukarda söz ettiğm yerleride aliş verişimi yapar, ve saçımı her zaman okulun yakınandaki berberde kestirirdim. Berber dükkanın sahibi saçımı kesen kişiydi ve her defasında okulum ve ailemle ilgili sorular sorardı. Okul, gençlik ve sıla derdinden olacak ki, iş dünyasında bir hayli zamandır başlamış önemli gelişmeleri göremiyorduk. Birkaç yıl içinde, berber dükkanları ulusal büyük şirketlerin branşları olacak, “dinerlar” yavaş yavaş tarihe karışacaktı. Bu gelişmeleri o kadar saflıkla izliyorduk ki, okulu bitirmeden bir iki yıl once kampusumuzun yakınında açılan şehrimizin ilk McDonald’s’ı pek önemsememiştik. Yirmi yıl içinde Gaziantep’te bile bir McDonald’s olacağını nerden bilebilirdik? Hava yolları, petrol, uçak, gida ve başka şirketlerin birleşmesi o zaman bile sık sık gündemdeydi, fakat biz tüketici sınıfı işlerin nerelere kadar gideceğini kestirecek yetenekte değildik. O günlerde Arkansas eyaletinden çıkıp ülkenin her küçük şehrinin küçük esnafını ortadan kaldıran Wal Mart’ı henüz bilmediğimiz gibi, bilseydik bile herhalde bize kadar uzanamayacağını düşünürdük. Moğolların Hindistana girdiğini duyan Bağdatlılar, zamanla Moğolların Bağdat’ı yerle bir edeceğini tahmin edebilirler miydi? California eyaletinde okula başladığımda, küçük şirketlerin yavaş yavaş ortadan kalkması ve şirketlerin değişik yöntemlerle devleşmesi önüne geçilemez bir ivme kazanmıştı. Küçük giysi mağazaları, büyüklerin önünde dayanamıyor, “dinerlar”, McDonald’s veya Burger King gibi devlerin karşısında siliniyorlardı. Tarihin büyük devletlerinin küçükleri yemesi gibi, büyük şirketler küçük şirketleri yok ediyordu. Ayrıca bankacılık, hava yolları, taşımacılık ve hemen hemen ekonominin her dalında kanunlar değişiyor ve şirketlerin birleşimesi/devleşmesi kolaylaşıyordu. Bankalar, örneğin, kendi eyaletleri dışında branş açamazken, kanun değişmiş ve Chase, City Bank, Bank of America gibi güçlü bankalar Amerika’nın her tarafına yayılmaya ve küçük bankaları ortadan kaldırmaya başlamışlardı. Wal Mart gibi şirketler iş sahalarını genişletmiş, mağazalarında,ilaçtan tutunda, elektronik eşyaya kadar hemnen hemen her tür malı satmaya başlanmışlardı. Ayrıca büyük şehirlere giremeyecek diye düşündüğümüz Wal Mart, değil Amerika, dünyanın her tarafına yayılmış ve super (sonra hiper) olan marketleri bile ortadan kaldırmaya başlamıştı. Genelde Amerika merkezli bu gelişmeler, dev şirketler yaratmışsa da, henüz bunlar “imporatorluk” boyutlarına erişmemişti. Bunun gerçekleşmesi için de dünya ekonomisinin entegre olması, yani şirketlerin dünya çapında birleşip devleşmesi ve dünya ekonomisini kendi çıkarlarna göre yönlendirebilmeleri gerekiyordu. Son 20-30 yıl içinde, ekonominin “globalleşmesi”, Avrupa Birliğinin genişlemesi ve NAFTA gibi serbest ticaret anlaşmaları büyük şirketlere imparatorluk yollarını açacak en önemli gelişmeler arasındadır. Böylece geçmişin değişik ırkların değişik coğrafyalarda kurdukları imparatorluklar yerrine, şirket imparatorluklar oluşmaya başlamış, geçmişlerin coğrafyası yerine yeni impararluklar kendi iş sahalarını domine etmeye başlamışlardır. Petrol alanında Amerika’dan Exxon-Mobil, İngiltere’den BP ve Hollanda’dan Shell, araba alanında ise Japonya’dan Tayota ve Honda, Amerika’dan GMC ve Ford ve Almanya’dan BMW bu tür şirket imparorlukların örnekleridir. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde de benzer ekonomik gelişmeler söz konusudur., Migros ve Carrefour gibi şirketler örneğin, yakında küçük bakkal ve manavları, Koçtaş gibi şirketler de hırdavatla ilgili iş yerlerini tarihe gömecektir. Eski imparatorluklarla aynı dönemlerde var olan devletler gibi, gelişmekte olan ülkelerin şirketleri de, şirket imparatorlukların etkisi altında kalacaklar ve tarihin küçük ülkeleri gibi, haraket sahaları daha sınırlı olacaktır. Bu gelişmelerin iyi veya kötü olduğunu bilemiyorum, fakat Wal Mart’ın Çin’in en büyük müşterisi olduğunu ve Çin için Wal Mart’ın Türkiye dahil, birçok ülkeden daha önemli olduğunu biliyorum. Dev şirketlerin insanlık üstündeki olumlu veya olumsuz etkisi her yerde çok tartışılan bir konudur. Bir taraftan Wal Mart gibi şirketlerin fakirleri (özellikle Amerikadakileri) fakir kalmaya zorladığını söyleyenler vardır, öbür yandan bu gelişmelerin, telekomünikasyonda olduğu gibi, insanlığa çok olumlu katkısı olduğunu iddia edenler. Bu konunun daha çok tartışılacağını tahmin ediyor ve bu yeni düzen içindeki rolümüzün ne olduğunu merak ediyorum.
  4. editor

    BAKIŞ AÇISI

    BAKIŞ AÇISI Liseden sonra, 1962, eğitim için Amerika’ya geldiğimde, dünyadaki yönetim ve ekonomi sistemleri hakkında fazla bilgim yoktu. Zamanın iki kutuplu dünyasında, Türkiye’nin Amerikan’ın köşesinde olduğu bildiğim birkaç şey arasındaydı. İnsanlarda politik ve ekonomik fikirlerin oluşmaya başladığı çağda ben Amerika’ya gelmiştim. Komünizm ve demokrasinin, kapitalizm ve devletçiliğin dünyanın her yerinde çatıştığı (hem soyut ve hem de somut olarak) dönemde kader beni kapitalizm ve demokrasinin kalesi Amerika’ya atmıştı. Dünyaya bakış açımın burda yaşamanın etkisiyle oluşacağı doğaldı. Belkide meslek olarak kendini “politikacı” olarak tanıtan babamın etkisinden, Amerika’nın poiltik ve ekonomik sistemlerini öğrenmeye büyük çaba göstermiş ve kısa zamanda New York’un iki büyük gazetesine (New Tork Times ve artık yayınlanmayan Herald Tribune) abone olmuştum. İngilizcem okuduklarımın hepsini anlamama yetmemişse de, kısa zamanda Amerika’nın yönetim ve ekonomik sistemlerinin ülkenin kuruluşunda, 1776, kararlaştırıldığını öğrenmiştim. Bu ülke yöünetim sistemi olarak demokrasiyi, ekonomik sistemi olarak ta kapitalizmi seçmiştii. Amerika’daki 43 yıllık yaşamım sürecinde bu iki temel ilkenin tartışıldığını hiç duymadığım gibi, anladığım kadarıyla bu ülkenin tarihinde de yönetim ve ekonomik sistemleri hiçbir zaman tartışma konusu olmamıştır. Türkiye’de ise ekonominin hemen tümü devletçe yöneltildiği gibi, 1946’da temeli atılan demokrasi ise henüz tam anlamıyle gelişmemişti. Belki de genç yaşta Amerika’da geldiğimden ve yönlendirimeye meyilli olduğumdan, belki de burda okuduğum ve duyduklarım bana mantıklı geldiğinden, demokrasinin ve kapitalizmin üstün sistemler olduğuna kısa zamana inanmış ve Amerikalıların, propaganda amacıyla olsa bile, verdikleri örnekler bu inancımı güçlendirmişti. Doğu Almanya ile Batı, Kuzey Kore ile Güney, Çin ve Taiwan karşılaştırıldığında, Amerika’da (ve Batı’da) benimsenen sistemin komünist/devletçi sistemden daha üstün olduğu kaçınılmaz bir sonuçtu. Bunlara belki de Batı’nın en sosyalist ülkesi olan İsveç’in kapitalist olduğu eklendiğinde, mühendislik eğitiminin mantığı, başka bir sonuca varmama izin veremezdi. On yıl sonra Türkiye’ye, kendimden çok emin, döndüğümde Amerika’da geliştirdiğim bakış açısının sorgulanması beni sürpriz etmişti. Vietnam’da anlamsız bir savaş veren Amerika’nın her sistemi, doğru veya yanlış, çok eleştiriliyor; her şey savaşin kanlı fırçasıyla boyanıyordu. İşin kötüsü, uzun zaman Amerika’da bulunmam, arkadaşların bana “Amerika’lı” muamelesi yapmalarına neden oluyor, ve Amerika’nın her hatasından nerdeyse beni sorumlu tutuyorlardı. Amerika’nın bildikleri gibi olmadığını, Amerika’da hemen hemen her anlamıyla tam özgürlük ve demokrasi olduğunu, Vietnam’a saçma nedenlerle giren Amerika’nın yönünü yine Amerika’lıların, demokrasinin kendilerine tanıdıkları hakları kullanarak, değiştireceklerini kimse dinlemek istemiyordu. Fikir ve söz özgürlüğünü amansızca savunan arkadaşlar, benim konuşmama izin vermiyor, “Amerikan mantığını” dinlemek istemediklerini tekrarlıyorlardı. Halbuki demokrasi ve kapitalizm Avrupa’da gelişmiş ve bütün ileri ülkelerde (o zaman olduğu gibi bugün de demokrasi/kapitalist dışında ileri ülke yoktur) kullanılan sistemlerdi. Buna rağnem, bazı arkadaşlara göre Berlin duvarı Batı’dan gelecek akını önlemek için yapılmıştı ve Amerika’da satılan her kitap kasten değiştirlmişti. (Birçok arkadaşla istedikleri kitapları istedikleri dilde Amerika’dan temin ederim diye iddiaya girdiğimi hatırlıyorum. Arkadaşlardan hiçbiri benim adlandırdıklarım kitapları Moskava’dan (veya herhangi komünist bir ülkeden) temin etme sözü verememişlerdi.) O zamanlarda Türkiye’de ekonomi hala devletin elindeydi ve hangi yönetim sisteminin Türkiye için daha iyi olduğu hala tartışılıyordu. O günlerin üstünden uzun yıllar geçmiş, Sovyetler Birliği çokmüş, ve bazılarının hoşuna gitmese de, demokırasi ve kapitalizm galip gelmişti. Geçmişin dev devletçi ekonomisi Çin, hala yönetim sistemini değiştirmemişse de, ekonomide kapitalizmi (pazar ekonomisini) benimseyerek hızla ilerlemeye başlamış, çöken Komünist dünyasının lideri Rusya ile ekonomisini dünyaya açan Hindistan aynı yolu seçmişlerdir. (Hindistan’ın Çin’den bile daha hızlı ilerlemesi bu açılıştan dolayıdır!)Ne varki, insanların kurduğu her sistemde problemlerin vardılığı bilinen bir kuraldır. İnsanların geliştirile ve uygulanan demokrasi ve kapitalizm de bu kurala uymak zorundadır. Bu problemlere çözüm aramak ve tasarlanan çözümleri korkmadan tartışmak demokrasinin özellikleri arasındaır. “Varla/yok” arasında gittikçe büyüyen uçurum, fakir ülkelerin zenginler tarafından sömürülmesi, sağlık sistemlerinin adeletsizliği, bugünlerde tartışılan promlemler arasındadır. Amerika’da, ve diğer ileri ileri ülkelerde, sağ ve sol arasındaki tartışma, bu promlemlerin kapitalist sistem çerçevesinde en iyi şekilde nasıl çözüleceğidir. Türkiye’de ekonominin dünyaya açılması, benim bakış açımdan, sevinecek bir olaydır. Fakat yönetim sisteminin ne olması gerektiğinin hala tartışılması üzücüdür. Eskinin demokrasi mi, komünizm mi, tek partili sistem mi tartışması, şimdi demokrasi mi, şeriat mı sorusuna dönüşmüştür. Pakistan, İran, Suudi Arabistan gibi şeriatla yönetilen ülkelerin hiçbirinin ileri devletler arsında yer almadığı bu dünyada, bu tartışma, nazikçe söylemek gerekirse, mantıksızlıktır. Temmuzda yapılacak seçimlerde Türkiye bir bakıma şeriat yoluna devam edilsin mi edilmesin mi kararını verecektir. Eğer demokrasinin kendisi tehdit edilmezse, halkın eninde sonunda mantığını kullanıp rotayı şeriat yolunu terk edeceğine inanıyorum. Fakat şeriatla (veya otoriter) bir sistemle yönetilen her ülkede demokrasi ilk kurban olmuştur. Umudum, İslam’ın en ileri ülkesi olan Türkiye’nin, hemen hemen her dalda olduğu gibi, demokraside de öbür İslam ülkelerine örnek olmaya devam etmesi ve demokrasiden vaz geçmemesidir.
  5. editor

    GENELLEMELER

    GENELLEMELER Bir Avrupa fıkrasına göre Cennet’te polis İngiliz, aşçı Fransız, araba mekaniği Alman, organizatör İsviçreli, sevgili de İtalyan olurmuş. Cehennem’de ise aşçı İngiliz, polis Alman, araba mekaniği Fransız, organizatör İtalyan, sevgili de İsviçreli. Bu fıkra bu ülkelerle ilgili genellemelere dayanır. İngiliz mutfağının pek iyi olmadığı, Alman polisinin sertliği ve İsviçrelilerin aşk konusunda yeteneksiz oldukları, fıkranın genellemeleri arasındadır. Her nekadar fıkrayı anlattığım bir İsviçreli arkadaş “biliyorum, biliyorum biz aşkta iyi değiliz” diye rahatsızlığını illettiyse de, fıkranın içerdiği genellemeler sempatik ve iyi niyetli olarak algılanabilir. Öbür yandan bazı genellemeler ya gerçeği yansıtmaz ya da bir ülke veya etnik grubu küçük görmeye neden olur. Türklerin örneğin, kırıcı, aşırı disiplinli ve merhametsiz oldukları özellikle Batı’da hala geçerli bir genellemedir. Kore savaşından sonra Amerika’da dolaşan “Bir Türk eri annesini bile öldürür, yeterki emir onbaşıdan gelsin” lafı, bu genellemeye dayanır. Zencilerin pis koktukları, Arapların fazla abarttıkları, Japonların gaddar, İskoçların cimri ve başka dine (veya dinsiz) inananların “kötü” oldukları bu genellemeler arasındadır. Değişik birçok amaç ve nedenlerle ortaya çıkan bu genellemeler, insanlara, kafayı fazla yormadan, başkalarını kolayca değerlendirmede yararlı olabilir ama, böyle değerlendirmeler birçok önyargıya da neden olur. Bulgarlar örneğin, kurtuluş savaşlarında binlerce masum Türkü katletmiştir. Bu katliamların belgelenmiş olmasına rağmen, Bulgarlar olayın tersini “başarıyla” Avrupalılara kabul ettirtmiştir. Türkler hakkındaki genellemeler bu “başarıda” önemli rol oynamıştır. Türkçe’deki “insanın adı çıkacağına canı çıksın” deyimi, genellermelerden kurtulmanın ne kadar zor olduğunu anlatan bir izlenimdir. Zencilerin kötü koktuğuna, bütün Almanların ırkçı olduğuna ve Afrikalıların tembel olduğuna inanan bir çok insan vardır. Kötü kokmanın insan rengine değil de fakirliğine bağlı olduğu ve her yerde, Almanya’da olduğu gibi ırkçıların bulunduğu bu genellemeleri yavaş yavaş ortadan kaldırıyorsa da, Alman’a ilk önce insan, sonra Alman, veya Avrupa’lı veya Hiristiyan olarak bakmamız için daha çok zamana ihtiyacımız olduğu da bir gerçektir. Bu zamanı kısaltmanın çareleri var mıdır, eğer varsa nelerdir? Uzun yıllar ülke dışında yaşayan bir olarak ben, eğer hakkımızdaki genellemeleri değiştirmek isttiyorsak, iki şıklı bir çözüm yolu görüyorum. İlki, dışarda yaşayanların kendi yaşamıyla ilgilidir ikincisi ise Türkiye’nin ülke olarak yaptıklarıyla. Öğünmek gibi olmasın ama, bana verilen en büyük “iltifatlar” arasında başka türlü bir Türk olduğumdur. Bu iltifatı, Türklerle ilgili genellemelere uymadığımı algılarım ve benim gibi birkaç Türk’le tanışan bir yabancının, hakkımızdaki olumsuz ön yargıyı değiştireceğine inanıyorum. Sevinerek söyleyebilirimki, bulunduğum toplumdaki Türklerin çoğu çalışkınlıkları, iyi niyetleri ve yardımseverlikleriyle bilinirler, kırıcı, önyargılı ve tutucu olarak değil. Böylece bizimle ilgili yanlış genellermeleri birer birer zamanla gidereceğimize inanyorum ama bu yıllar, belki de yüzyıllar tutabilir. Dolayısıyla bireysel davranıştan daha önemli olan ülkenin davranışıdır. Türkiye’nin Avrupa’daki şöhreti uzun yıllar Avrupa topraklarını işgal eden Osmanlılara duyulan anti-sempatiye dayanır. Amerika’da ise 20. yüzyılın başında Amerika’ya göç eden Yunan, Errmeni ve diğer Hiristiyanların söylediklerine. Cumhuriyet kurulduktan sonra, ülkenin modernleşme çabaları, “yurtta sulh, cihanda sulh” dış politikası ve tarihte örneği az görülen reformlarıyla Türkiye sempati toplamış ve sert imajımız yumuşamaya başlamıştı. İkinci Dünya savaşından sonra da dış ülkelere eğitim, ticaret veya turizm amacıyla gitmeye başlayan Türkler, bu imajın yumuşamasını bir hayli hızlandırmıştı. Fakat son yıllarda, belki de ülkenin etki çerçevesinin dışındaki olaylar, şöhretimizi değiştirme konusunda bir duraklama devri getirmiştir. Hiristiyanlık ile İslamın birdenbire yükselen rekabeti, Amerika’nın dış politikası, ülke bölünecek korkusuyla gelişen aşırı milliyetçilik, Ermeni disyasporasının amansız mücadelesi ve bazı kanunlarımızın (301 gibi) demokrasiye ters düşmesi hem Türkiye’nin ve hem de dışarda yaşayan Türklerin işini zorlaştırmıştır. Ülkemizdeki gelişmeleri iftiharla yabancı arkadaşlara anlatan bizler, Hrat Dink cinayetinden ve Nobel ödülünü almış büyük bir yazarımızı dışladıktan sonra savunmaya geçmiş bulunuyoruz. Düşündüğünü (ne kadar benimsemiyorsak) söylediği için birini öldürmek veya ülkeden çıkmaya zorlamak ne insanlığa ne de demokraiye yakışır. “Türkün Türkten başka dostu yoktur” diye düşünmek ne tarihimize ne de bize yakışır. Batı bizi bölmek isteseydi çoktan bölmüştü, dolayısıyla o korkuyu üstümüzden atıp kuşkusuz yaşamak ve aşırı milliyetçiliğin hiç kimseye yaramadığını (bakın Yugoslavya’ya) görmek zamanı gelmiştir. Ülkemizde yaşayan bir Ermeni’nin cinayetinden sonra biz diasporada yaşayan Türkler Ermeni lobisiyle nasıl yarışırız? Tarihimizin en büyük kültür başarısını alan yazarı ölümle tehdit etmemizi yabancı arkadaşlara nasıl anlatırız? Ülkelerine ters düşen (Pintar gibi) kaç Nobel ödüllü yazar, korkudan ülkesini terk etmiştir? Hoş olmayan bir şöhreti yok etmek herkesin çabasıyla başarılır. Biz dışarda yaşayanlar çabalarımıza devam edeceğiz, fakat anavatanda oturanların işi bu kadar yokuşa sürmelerinin mantığı ne anlamak güç.
  6. editor

    DEĞİŞMEK

    DEĞİŞMEK Yönetim sistemleri, din, siyasi partiler, eğitim kurumları, ticaret şirketleri her “organik” kuruluş gibi zamanla değişir. İngilizcede “change or die” (değiş, yoksa öl) sözü değişmenin (değişebilmenin) önemini vurgular. Değişmek, bazen sistem-içi güçlerin etkisiyle, bazen de sistem-dışı güçlerinin zorlamasıyla gerçekleşir. Bir sistemin kendini “kendi içinden” değiştirmesi en rahat ve en pürüzsüz bir yol olduğu, genelde inanılan bir savdır, fakat bunun da bazı istisnaları vardır. Hristiyan Reformcuları, Luther ve Calvin gibi örneğin, sistemin içinden olmasına rağmen, Reform hareketi uzun yıllar tutmuş ve çok kanlı olmuştur. Neyse, sayılmayacak kadar çok olan kuruluşların neden ve nasıl değiştikleri sorusunu başkalarına bırakıp, yönetim sistemleriyle ilgili bazı düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Yönetim sistemlerin hemen hepsi, dış güçlerin zoruyla oluşturulmuştur. Fransız devrimi, Amerika’nın özgürlüğü ve Bolşeviklerin Rusya’da yönetimi ele geçirmeleri bunun bazı örnekleridir. Bir ülkeyi yönetecek sistem kurulduktan sonra, o sistemin yaşaması sistemin nasıl değiştiğine bağlıdır. Değişik fikirlere yer veren ve demokratik prensiplere dayanan yönetimlerin en iyiye doğru değiştiklerine inanan biriyim. Tarihte yerini alan otoriter Yugoslavya’ya karşın, demokratik Çekoslavakya örnek verilebilir. Demokratik ve çok sesli sistemlerde, değişmenin “hangi sesin“ doğrultusunda olacağı önemli bir konudur. Amerika’da örneğin, komunizmden nefret etmeyi bir vatan borcu sayan Cumhutiyetçilerin başkanı Nixon, Çinle ilişkileri normalleştirmiştir. Solcu Demokratların aynı şeyi yapmalarına dünyada izin vermeyecek sağcılar, kendilerinden birinin bu işi yapmasına seslerini çıkartmamışlardır. Aynı şekilde, solcu Clinton, Amerika’nın sosyal güvence sistemini, sağcıların istediği şekilde, değiştirmiştir. Son Türkiye seçimlerinde Türkiyedeydim. Cumhuriyet ve laiklik elden gidiyor ve ülke ikiye bölünüyor sloganları atıp halkı korkutma dışında diyecek birşeyleri olmadıklarını gösteren muhalefet karşısında AKP büyük başarı gösterip, tekrar yalnız başına iktidara geldi. Yaklaşık beş yıl önce AKP iktidarı kazanınca çok korkmuş ve ben de Cumhuriyet ve laiklik elden gidiyor diye üzülmüştüm. Fakat 22 temmuz seçimlerinden sonra Amerika’da sağcı Nixon‘un ile solcu Clinton’un yaptıklarını hatırlayayıp, AKP’nin başarısının Türkiye için yararlı olacağına karar verdim. Türkiye’ye laik bir demokrasinin oturması için, ezici çoğunluğu dindar olan ülkede, dindar kesimin de laikliği ve demokrasiyi benimsemesi bir şarttır. Eğer AKP ikinci döneminde, liderinin söz verdiği gibi, demokratik ilkelere sadık kalırsa, Türkiye tam demokrasi yönünde dev adım atmış olacaktır. AKP’nin tabanında şeriatı getirmek istiyenlerin olduğunu ve Türkiyenin gelecek 4-5 yıl içinde tehlikeli bir yola girdiğini biliyorum. Fakat böyle bir riski almak zorunda olduğumuzu da anlıyor, ve kötü düşünmemin tam aksine, Türkiye’nin İran gibi olacağına artık inanmıyorum. Atatürk’ün kurduğu cumhuriyetin, AKP tarafından benimsenip güçlendilirileceği herkesin hoşuna gitmeyebilir, fakat bence Türkiye önemli bir şans yakalamıştır ve bizleri geleceğe güvenle baktıracak bir değişim içine sokmuştur. Türkiye’deki son seçimler, önemli ve sevinecek bir başka değişiklikte getirmiştir. Hem MHP’li ve hem de DTP’li Kürt kökenli milletvekillerin mecliste olmaları çok seslilik açısından önemli bir gelişmedir. Bence bu Türkiye’nin bütünlüğü açsından son yıllarda elde edilen en büyük başarıdır. Değişik fikirlerin aynı çatı altında açıkça konuşulmasının, son yıllarda ortaya çıkan güvensizliği ve korkuyu yok edeceğine inanıyorum. Bu sefer Türkiye’den çok iyimser olarak döndüm. Birkaç ay önce Amerika’nın meşhur New York Times gazetesi, Türkiye’deki sağcı AKP’nin Atatürk’ün reformlarını gerçekleştimede, Atatürk’ün kurduğu partinin bile önüne geçtiğini yazmışmış. Bu düşünceyi okuyucuların taktirine bırakırken, CHP’nin “değiş veya öl” deyimine bir örnek olup olmayacağını merak ediyorum.
  7. editor

    DİNLERİ PAZARLAMAK

    DİNLERİ PAZARLAMAK Atmışlı yılların başında eğitim için Amerika’ya geldiğimde, medyada, özellikle televizyonda, dine fazla ilgi yoktu. Kiliseler, gazetelere pazar günü servisiyle ilgili paralı reklamlar verir, ulusal televizyon şebekeleri de (o zamanlarda sayıları üçtü), pazar günlerinin erken saatlerinde papazlara (bazen de hahamlara) vaaz için yarım saat ayırırlardı. Koyu dindar, özellikle Hiristiyan olmayanlar, dinin etkisinı pek fark etmezlerdi. Fakat 70’li yılların başında dini liderler, kapitalist Amerika’da pazarlamanın önemini kavrayıp, hızla ilerliyen kablolu televizyon teknolojisinin geniş kitlelere erişme olanağına kavuştuktan sonra, din herkesin dikkatini çeken bir konu olmuştu. Yetmişli yıllar, bir bakıma dinin sabun, deodrant, araba ve diğer tüketici malları gibi pazarlanmasının başlangıcıydı. O yıllardan başlayarak dini “vakıfların” sayısı hızla artmış, CBN-Christian Broadcasting Network (Hiristiyan Yayın Şebekesi), EWTN-Eternal World Television Network (Ölümsüz Dünya Televizyon Şebekesi) gibi kablolu televizyonlar kurulmuş ve o günlere kadar dinin en büyük ve nerdeyse tek kitle pazarlayıcısı Billy Graham’a Jim Bakker, Jimmy Swaggart, Pat Robertson ve daha birçok isimler katılmıştı. (Televangelist sözcüğü o günlerde türemiştir.) Başlangıçta ben dahil birçok kişi, bu gelişmelerle ancak skandal (ki sık sık olurdu) çıkınca ilgilinirdik. Jim Bakker’in, örneğin, sekreterine tecavüz etmesi sonucunda, dini pazarlayarak elde ettiği 250 miyon dolarlık geliri yitirmesini zevkle izlemiştik. Fakat 1976’daki Türkiye gezim bu gelişmeleri daha dikkatle izlemem gerektiğini bana kanıtlamıştı. O gezimde yaptığım otobüs yolculuğunda, yanımda oturan ve İlahiyet Fakültesi mezunu olduğunu söyleyen genç, Amerika’daki “dini kardeşlerini” tanıyıp tanımadığını sormuştu. Bu gencin “İlahiyet mezunu Müslümanların Amerika’da ne yaptıkları” sorusuna verdiği yanıt sürprizdi. “İlahiyet mezunu gençler, Amerikan Hiristiyanlarının dinlerini televizyonda nasıl pazarladıklarını öğrenmeye gittiler,” demişti. Ondan sonra Türkiye’ye her gittiğimde İslam’ın televizyondan nasıl yansıltıldığına dikkat etmeye, Amerika’daki din programlarıyla ortak yönlerini aramaya başlamıştım. Başlangıçta bana pek benzerlik görünmemişsede, Türkiye’de telvizyon şebekelerinin sayısında büyük artıştan, ve Samanyulu, TGRT, Kanal 7 gibi televizyon kanallarının kuruluşlarından sonra bu programların gittikçe aynılaştığını hayretle gözlemlemiştim. Bu benzerliğin birçok örnekleri gösterilebilir. Amerika’da alkolikler örneğin, İsa’yı kabullendikten sonra alkol bağımlılığını yendiklerini söylerler, Türkiye’de ise alkolikler aynı şeyi İslam’a dönerek yaptıklarını söylerler. Bu programlarda Amerikan Hristiyanları, İsa adına verdikleri zekatları, Tanrı’nın kat kat daha fazla ödüllendirdiğini iddia ederler; Türkiye’de ise Müslümanlar, Tanrı’nın aynı yüceliği, zekat veren Müslümanlara gösterdiğini belirtirler. Her iki ülkede de, dine dönenler, mucizevi şekilde hastalıktan kurtulmuş, dua ettiklerinden ölümden geri dönmüş, imtihanlar kazanmış, çocuk sahibi olmuşlardır. Türkiye’deki dini programların sahne düzenleri bile hemen hemen Amerika’kilerin kopyasıydılar. Amerika’daki televizyon dizilerinde ve dini filimlerindeki iyi karakterler (yüksek ahlaklı, evliya gibi temiz yürekli ve yakışıklı kahramanlar) Hiristiyan, Türk televizyonlarında ise Müslümandı. Bu büyük benzerliklere rağmen, Amerika’daki din pazarlamasıyla Türkiye’deki din pazarlaması arasında bazı farklar vardır. Amerika’da örneğin, televangelistler halktan direk para yardımı isterler ve bu parayı kendi örgütlerine aktarırlar. Hapse girmeden önce, televangelist Jim Bakker, yılda 250 milyon dolar ve başka bir televangelist Jimmy Swaggert, bir genelev kadınıyla yakalanmadan önce, yılda 200 milyon dolar para toplamıştı. Bir başka değişiklik te, Amerika’dan alınan doğa programlarındaki “doğa” veya “evrim” sözcüklerinin, Samanyolu ve TGRT gibi kanallarda “tanrı” veya “yaratıcı” givi çevrilmesidir.Böylece Türkiye’deki din pazarlayıcıları evrimi bile başarıyla dini propagandaya alet etmişlerdir. Son yıllarda Türkiye Müslümanlarının başka bir Hiristiyan pazarlama tekniğini, misyonerliği, kopya etmeye başladıklarını ilgiyle izliyorum. Bu misyonerliği en iyi uygulayan ülke Amerikadır. Protestan olan Amerikan evangeltisleri, misyonerliği Güney Amerika’nın Katolik Hiristiyanlarına bile götürmeyi başlamışlardır. Öyleki, başını Vatikan’ın çektiği Katolik kilisesi, çok sayıda mezhep değiştirmeye başlayan Güney Amerikalıları, Katolik mezhebinde tutma yöntemleri aramaya başlamıştır. Türkiye İslamında da gelişmekte olan ve esas olarak Amerikan sistemine benzeyen “misyonerliğin” tam amacı nedir bilemiyorum. Fakat bizim eyalete kadar da uzanan ve genelde Fethullah Gülen kökenli Müslüman misyonerlerinin, her Türk’ü evinde ziyaret etmeleri, bu amaçlarından birinin, Batı’da yaşayan Türklerin Müslümanlığı terk etmelerini önlemek olduğunu sanıyorum. Dinleri yayma veya misyonerlik yapmak, demokrasinin tanıdığı temel haklar arasındadır. Türkiye ile Amerika arasında demokraside de bazı farklar vardır. Amerika’da Her türlü pazarlama serbesttir. Örneğin, tanıdığım bir bayan, “Cadı” inancının Minneapolis örgütünün başıydı ve sık sık televizyona çıkıp “Cadı’lığın” iyiliğini ve doğallığını anlatırdı. Budistler, Hindular, Müslümanlar, Yahudiler, Ateistler, kısacası herkes düşündüğünü söyleme özgürlüğüne sahiptir. Türkiye’de durum farklıdır. Geçenlerde Malatya’da İncil yayınlıyorlar diye boğazları vahşice kesilenler düşünüldüğünde ve bu vahşetin yarattığı korku göz önüne alındığında, düşünce özgürlüğü konusunda demokrasiden henüz ne kadar uzak olduğumuz düşünülmez mi? Batı’nın en dindar ülkesinin Amerika olmasının nedenlerini din pazarlamsında görenler çoktur. Acaba Türkiye’de AKP’nin popülerliğiyle din pazarlamasının bir ilişkisi var mıdır?
  8. editor

    MİLLİYETÇİLİK

    MİLLİYETÇİLİK Son Türkiye ziyaretimde (Şubat-Mart) Hrat Dink cinayeti hem televizyon ve hem de basının en önemli konusuydu. Dink’in cenazesindeki “Hepimiz Ermeniyiz” pankartlarına tepki, jandarma ve polisin katil zanlısıyla çektirdikleri “hatıra resmi”, ceza kanunun 301. maddesi, olayın Susurluk’a benzerliği ve Türk milliyetçiliği çokça tartışılan konular arasındaydı. Hrat Dink’in 301. maddeden yargılanmış olması, ceza kanunun bu maddesini sık sık tartışma konusu etti. Bazıları 301. maddenin olduğu gibi kaldırılmasını, bazıları değiştirilmesini istiyor, fakat aralarında Deniz Baykal’ında olduğu bir grup kanunun kaldırılmasına karşı oldukları beyan ediyorlardı. Bu kesime göre ileri ülkelerde bile 301 gibi kanunlar vardı. Yani, ileri ülkeler fikir özgürlüğünü yasaklıyorsa, biz ne diye yasaklamayalım! İşimize geldiğinde kendimizi haklı kılıcak gerçekler uydurmanın son yıllarda kültürümüzün bir parçası olmaya başladığını üzüntüyle izledim. Söz konusu ceza kanunu için de aynı yöntemi seçmiştik. Ne çok iyi bildiğim Amerika’da 301’in benzeri kanun vardır, ne de, gazetelerden okuduğum kadırıyla, Avrupa’da 301’e benzer kanun varmış. Türk milliyetçiliği yukarda değindiğim ceza kanunundan bile daha çok tartışılan bir konuydu. Bazı gazeteler Türk milliyetçiliğinin ırkçılık olup olmadığını bile sorguluyordu. Son yılarda milliyetçiliğin aşırılık sınırlarını zorlayacak kadar güçlendiğini izlemiş, fakat eninde sonunda sağduyunun üstün geleceğine inanmıştım. Hala o inancımı muhafaza etmeme rağmen, “hepimiz Ermeniyiz” pankartlarına karşılık, Devlet Bahçeli başta olmak üzere “biz Ermeni değiliz” yanıtları beni hayal kırıklığına uğrattı. Ben Minnesota Türk-Amerikan derneğinin başkanıyken 1999 zelzelesi olmuş ve Yunanistan’ın en yüksek trajlı gazetesinin “Hepizim Türküz” başlığını Amerika’lı arkadaşlara minnetkarlıkla iletmiştim. Nasılki o günlerde bir Yunan’lının gazete manşetine kızıp “ben Türk değilim” demesi bize garip gelecekseydi, “biz (ben) Ermeni değiliz” söylemlerinin de bize garip gelmesi gerek. Acaba milliyetçiliğimiz, tanınmış bir bireyini kaybeden bir topluma sempati göstermemize tahammül edemeyecek boyutlara mı ermişti? Türk mlliyetçiliğini inceleyen bazı yorumcular “milliyetçiliğin” Avrupa’daki anlamının “nasyonalizm” olduğunu yazmış ve 1920’li, 30’lu, ve 40’lı yıllarda bu aşırı milliyetçiliğin toplumlara getirdiği zararları özetlemişlerdir. “Metal Fırtına ve Şu Çılgın Türkler’i” aşırı Türk miliiyetçiğinin edebiyatı olarak gördüklerini belirten bazı yazarlar, bu gibi kitapların popülerliğine dayanarak Türkiye’nin 1920 ve otuzlu yıllarında bazı Avrupa ülkelerinin güttüğü yolda olduğunu kuşkuyla dile getirmişlerdir. Hatta modern Türk milliyetçiliğinin ırkçılıkla bağdaştığını düşünen birkaç köşe yazarı da vardı. Ben Türk milliyeçiliğinin ırkçılık olup olmadığını kanıtlayacak yetenekte değilim, ama son birkaç yıldır Türkler’le ilgili hiçbir bilgisel veya antropolojik temele dayanmayan birçok iddiaya rastlamam, milliyetçiliğimizin sağduyumuzun önünü kestiğine inanmaya başladım. Bu gibi düşüncenin en ilginç örnekleriden biri, Türkiyenin Etnik Yapısı kitabında yazar Tayyar Önder’in DNA testlerinin Türklerin insanlığın atası olduğunu kanıtsadığı iddiasıdır. Türk olmayan herkesin kahkahalara gömecek bu iddiaya ben de gülerdim ama, bu gezimde kitabın yaklaşık 30. baskıya eriştiğini görmem beni bir hayli üzdü. Bay Önder, bu iddiayla ya evrimle ilgili cahilliğini ispatlamış, ya da, olaya dini açıdan bakıyorsa, Adem ve Hava’yı Türk etmişti. Böyle bir kitabın bulduğu geniş okur kitlesi, milliyetçiliğimizin maalesef aşırı boyutlara yaklaştığının bir göstergesidir. Türkiye’den dönmeden birkaç gün önce Türkiye’yi de kapsayan bir DNA araştırmasıyla ilgili bir yazı okumuştum. Araştırmaya göre, Türklerin (Anadolu Türklerinin) gen yapısının tipik Akdeniz/Ortadoğu insanlarının gen yapısı gibi olduğu ve Anadolu Türklerinde Orta Asya’yla ilgili çok belirgin bir iz olmadığıyla ilgiliydi. Okuduklarım pek sürpriz şeyler değildi, fakat raporu ilettiğim arkadaşların birçoğunun tepkisi sürprizdi. Bu arkadaşlara göre, rapor sahteydi. “Bulunduğumuz yörenin insanlarıyla aynı özellikleri taşımamızdan daha doğal ne vardı” sorum yanıtsız kalmıştı? Rapora itiraz eden arkadaşlar, kimin, neden ve ne amaçla böyle bir rapor hazırlandığı konusunda sessizlerdi. Her insan ülkesini sever, bayrağına saygı duyar ve gerektiğinde ülkesini ölümüne savunur. Dolayısıyla genel anlamda herkes milliyetçidir. Milliyetçi olmak kendini başkalarından üstün olduğunu düşünmek ve başkalarını aşağılamak değildir. Aşırı milliyetçilik gerçekten zamanla birçok kez ırkçılığa dönüşmüş ve milyonlarca kişinin hayatına mal olmuştur. Fakat yukarda da yazdığım gibi, eninde sonunda aşırı milliyetçiliğin tehlikeli yolundan (eğer sapmışsak) geri döneceğimize inanıyorum. Ülkemizde aşırı milliyetçiliği sergileyen kişiler varsa da, insanlığımızın, milletçilik dahil, bütün diğer özelliklerimizin üstünde olduğunu göreceğimiz günlerin yakın olduğunu umuyorum. Hoş olmayan davranışlarımızı başkalarının hoş olmayan davanışlarıyla aklama yerine, ülkeleri ne olursa olsun, insanları bir araya getirecek bir katalist olmaya çalışmamız daha iyi olmaz mı?
  9. editor

    ACABA

    ACABA Son aylarda ham petrolün fiyatı hızla düşmekte. Altı ay önce varili 70 doların üstende olan petrolün varili bugünlerde 50 dolara civarında satılıyor. Uzmanlara göre yüzde 25 civarında olan bu düşüşün en büyük nedenleri arasında Amerika’da çok ılık geçen kış da var. Dünya enerjisinin yüzde 25’ini tüketen bir ülkedeki ılık bir kışın petrol fiyatlarını etkileyeceğini anlıyorum ama, üç ay gibi kısa bir zamanda büyük fiyat düşüşünün başka nedenleri olduğunu düşünüyorum. Yetmişli yılların sonlarında yaşananlar acaba geri mi geldi diye merak ediyorum. Başkan Carter döneminde (1977-1981) OPEC’in uyguladığı petrol ambargosu, Amerika’da benzin fiyatlarını aniden bir roket gibi fırlatmış, fakat daha önemlisi, milleti benzin kuyruklarında saatlerce beklemek zorunda bırakmıştı. Nüfusu dünya nüfusunun yüzde beşi olmasına karşın, dünya enerjisinin yüzde 25’ini kullanan Amerika’nın eninde sonunuda belki akibeti bu olacaktı. Başkan Carter’a göre duruma ciddi bir çözüm aramak zamanı gelmişti. Petrol ihtiyacının yüzde 52’sini dışardan alan Amerika, başkan Carter’ın programına göre, 2010 yılında dışardan hiç petrol almayacaktı. Bunu başarmak için alternatif enerji kaynakları aranmaya başlanmış, ve rüzgardan, sudan, güneşten, hidrojenden ve hatta değişik tarım ürünlerden bile enerji üretimi büyük bir ivme kazanmıştır. Ayrıca Amerika’da ilk kez motorlu araçlara verimlilik standartları uygulanmaya başlanmıştır. Bu çabaların sonucunda Carter 1981’de başkanlığı Reagan’a devr ettiğinde petrol ithali yüzde 39’a düşmüştü. Petrol üreten ülkelerin, özellikle Suudi Arabistan’ın, en büyük petrol müşterisi gerçekten 2010 yılında “enerji özgürlüğünü” (Carter’in terimi) elde edecekti. Petrol’den başka fazla bir geliri olmayan Suudi Arabistan ve diğer OPEC ülkeleri için bu vahim bir durumdu. Amerika’da geliştirilen teknoljilerin petrol tüketen diğer ülkelere kısa zamanda yayılacğı kesindi. Dolayısıyla bütün gelişmiş ülkelerin petrol ihtiyaçlarında büyük bir düşüş olanağı yüksekti. Bu vahim duruma bir çözüm bulmak gerekiyordu ve OPEC bir çözüm bulma görevini zamanın Suudi Arabistan petrol bakanı Şeyh Amet Zeki Yamani’ye vermişti. Gazetelerde yazılanların kısa bir özetine göre, 1981’de Şeyh Zeki Yamani yeni başkan Reagan’ın Güvenlik Konseyi başkanı Kissinger’e telefon edip Amerika’nın enerji projelerini durdurmasını ister. Kissinger’in yanıtı hazırdır: “Petrolün varili 25’e düşer, projeler gider.” O konuşmadan kısa bir süre sonra petrol gerşekten varili 25 dolardan satılmaya başlar. Petrol ucuzlanınca, Amerika eski huyuna dönüp, tank gibi arabalar kullanmaya, enerji kullanımını ikinci planda tutan konutlar yapmaya, hatta açık hava teraslarına (Palm Springs ve Miami gibi sıcak beldelerde) klima yerleştirmeye devam ettiler. Bu sefer Amerika’ya petrol şoku amborgodan dolayı gelmedi. Gelişmekte olan ülkeler, özellikle nüfusları 1 milyarı aşan Çın ve Hindistan’ın petrol ihtiyaçları tükenmekte olan bir kaynağın fiyatını hızla artırmaya başladı. Otuz yıl önce dünya petrolünün yaklaşık iki yüz yıl içinde tüketileceğini düşünen uzmanlar, şimdi süreçi 50 yıla indirilmiş. Enerjiyi, tabiri caizse, su gibi kullanan Amerika’nın, diğer gelişmiş ülkerle birlikte artık birşeyler yapması gerekiyordu. Dolayısıyla yaklaşık son bir yıldır haberlere sık sık konu olan rüzgar, su, güneş, hidrojen ve “bio-petrol” aktivitelerin en büyük nedeni “enerjide özgürlük” aramaktır. Motorlu araç standartlarını donduran Amerikan Cumhuriyetçileri bile, yeni standartlar teklif etmektedir. Yeni kaynaklardan enerji üretme projeleri artık gereken ivmeyi kazanmıştır ve kolay kolay durdurulayamacaktır. Belki gelecek 15-20 yıl içinde gelişmiş ülkeler, doğal gaz ve uçaklarda kullanılan benzin dışında, “karbon baslı” enerjiden büyük ölçüde kurtulmuş olacaktır. Acaba petrol fiyatlarının hızla düşmesinin nedenlerinden biri yukarda değindiğim enerji projeleri midir? Varili 70 dolar civarında olan petrolün, alternatif enerji kaynaklarını aramayı hızlandıracağı garantidir. Belki bundan dolayıdır ki, geçen sene perolün varilinin 150 dolara çıkacağını tahmin edenler, bu yıl petrol fiyatlarında büyük bir değişiklik olmayacağını söylemektedir. Petrol fiyatlarının stabilize olması yeni teknojileri belki yavaşlatacak, fakat sonucu değiştirmeyecektir. Endüstrileşmeye yol açan karbon baslı kömür ve petrol, yerlerini yeni enerji kaynaklarına bırakmaktadır. Hidrojen bataryaları, hibrid arabalar, rüzgardan, sudan ve güneşten elde edilen elektrik enerjisi torunlarımızın kullandıkları olacak ve biz kömür ve petrolden önceki kuşaklara nasıl bakıyorsak onlarda bize öyle bakacaktır.
  10. editor

    DALDAN DALA

    DALDAN DALA Yaklaşık yirmi yıl önce okuduğum bir rapora göre askeri uçak pilotlarının yaptığı ilk iş, modern (F4, F14, F16 gibi) uçakların kokpitlerini boydan boya kapsayan ibrelerin gereksiz olanlarını kapatmak olurmuş. İleri teknolojinin her yeteneğini kullanarak gerekli ve gereksiz her bilgiyi pilota aktaran aletler, pilotların dikkatini dağıttığından, ancak o sefer sırasında kendilerine gerekecek göstergeleri çalışır bırakırlarmış. Uçakların kokpitlerini göstergelerle donatma yeteneğini getiren teknoloji, iletişim alanında da aynı düzeye ulaşmıştır. Dünyanın en ücra köşesinde olanlar bile, nerdeyse anında bütün dünyaya duyrulmaktadır. Askeri uçak pilotları gibi, insanlar da her haberle ilgileneceklerine, olanların çoğuna kulaklarını kapatmaktadır. Benim “kulaklarımı açık” tuttuğum haberlerin başkalarını ilgilendirip ilgilendirmediğini bilmememe rağmen, onlardan bazılarından söz etmek isterim. Geçen Kasım’ın başında Amerika ara seçimleri oldu. Kongrede muhalefette olan Demokratlar hem Temsilciler Meclisini ve hem de Senato’yu ele geçirdiler. Yapılan anketlere göre, Irak politikası Demokratların başarı kazanmasının en önemli nedenleri arasında. Fakat Demokratların seşim başarısının Irak’ı nasıl etkileyeceği henüz bilinmemekte. Tartışılan senaryolar arasında Irak’ı üçe bölme (Ocak’ta Senato Uluslararası Komitesi başına gelecek Joe Biden’ın fikri), Amerikan askerlerini, gerektiğinde tekrar geri gelmek üzere, Küveyt gibi bir yere çekmek (Ocak’ta Temsilciler Meclisi Askeri Servis Komitesi lideri olacak John Murtha’nın fikri) ya da belirlenen bir tarifiyle bütün Amerikan askerlerini geri alma da var. Bunların hangisinin ağırlık kazanacağı Ocak^tan sonra belli olacak.. Irak ve Afganistanda işler gittikçe kötüye gitmekte ve İran atom bombasına gün geçtikçe yaklaşmakta. Bush’un ve Amerika’nın dünyadaki, özellikle İslam dünyasındaki, düşük itibarı, bu haberlere iyi gözle bakmamızın belki de en büyük nedenidir. Halbuki Afganistan’da Taleban ülkeyi yönetiyorken millete, özellikle kadınlara, kan kusturmuş ve ülkeyi bir cehenneme çevirmiştr. Taleban’ın başarıları, hernekadar Amerika’ya bir tokat vuruyor gibi algılansa da, sevinecek haber değildir. Öbür yandan, Amerika’nın Irak’ı işgalinin ordaki karışıklığın en büyük nedeni olduğuna inanıyorum, fakat Irak’lıların Irak’lıları öldürmelerini, Bush’un yaptıklarının saçmalığını ispatlasada, olumlu gelişme olarak göremiyorum. Iran’a gelince: Ahmedinejad’ın Amerika ve Avrupa’ya rest çekmesi hoş gelse de, yarın nükleer güce sahip komşumuzun bize de rest çekmeyeceğini nereden biliyoruz? Kışın Türkiye’yi ziyaretim sırasında Danimarka’da çizilen karikatürler protesto ediliyordu, sonra Papa’nın dedikleri, sonra İsrail’in Lübnan saldırıları. Bundan altı-yedi yıl önce Amerika’nın Cincinnati kentinde bir sanat sergisi düzenlenmişti. Sergideki bir “eser” sanatkarın idrarıyla dolu bir kavanozdaki haçtı. Hiristiyan dünyasının en kutsal sembolünün idrar içinde sergilenmesi protesto edilmiş ve o eser sergiden çıkartılmıştı. Fakat o eseri yaratan artist, hiç bir zaman ölümle tehdit edilmemiş, hatta basın toplantısı yaparak kendini savunmaya bile kalkmıştı. Bu protestoyla İslam dünyasındaki protestoları kıyaslayan bir Amerikalı arkadaş bana bir soru da sormuştu: “Sudan’ın Darfur bölgesindeki soykırıma rağmen, hiçbir İslam ülkesinde bununla ilgili bir protesto olmamasının nedenlerini söyleyebilir misin? Acaba Darfur’da Müslüman Müslüman’a vurduğu için mi kimse birşey demiyor?” Arkadaşa yanıt veremediğim gibi, son Türkiye ziyaretimde (Ekim) Darfurla ilgili bilgisizlik ve ilgisizliğin beni de hayal kırıklığına uğrattığını iletmeliyim. Geçenlerde bilim adamları bir kötü haber daha verdi. Küresel ısınma, kuzey iklimlerde toprağın altında saklı olan metan gazının atmosfere yayılmasına neden oluyormuş. Küresel ısınmaya karbon dioksitten çok daha büyük katkısı olan metan gazının atmosfere yayılması, küresel ısınmayı çok hızlandıracakmış. Bundan birkaç gün önce Amerikanın eski başkanlarından Bill Clinton’un kurduğu vakıf, küresel ısınmayla savaşmak amacıyla 7,5 milyar dolar para topladı. Bu arada bundan birkaç ay önce meşhur fizikçi Steven Hawking, eğer dikkat etmezsek dünyamızın Venüs gibi olabileceğini ve yüzeyde hararetin 300 derece santigrata kadar çıkabileceğini söylemişt. Steven Hawkings’in uyarısı, işlerin o kadar da iyiye gitmediğini bana kanıtladı. Küresel ısınmanın da hepimizi ilgilendiren bir şey olduğuna inanıyor ve Clinton vakfı ve diğer çalışmaların bu promlemi başarıyla çözeceklerini umuyorum. Yine bilim adamlarından gelen bir haber daha ilgimi çekti. Neandertal denen ve insana çok benzeyen bir varlığın uzun zaman öncesi Avrupa’da yaşadığı biliniyordu. Beyin hacimlerinin modern insanlardan daha büyük olması bazı Avrupalı şövanistler tarafından Avrupalıların daha üstün yaratıklar oluşlarının nedeni olarak öne sürülmüştü. Onlara göre, Neandertal’larla Afrika’dan gelen “modern” insanın bileşimi “Avrupalıları” yaratmıştı. Yaklaşık on yıl önce bunun doğru olmadığını ve modern insanla Neandertal’ların (DNA testlerin sonucu) hiç bir zaman çiftleşmediğini okumam beni çok sevindirmişti. Bilim adamlarının yeni raporu Neandertal’ların 28,000 öncesine kadar (eskiden en fazla 30,000 yıl önce deniyordu) Avrupa’da olduğu, bir mağarada bulunan kemiklerle tespit edildiğiyle ilgiliydi. Bu mağarada yaşayanlar da, diğerleri gibi “modern” insanlar tarafından yok edilmişti. Bilim adamlarına göre Afrika’dan çıkan atalarımız Avrupa’daki Neandertalleri de, Asya’daki Yetiler (uzun boylu beyaz kıllarla kaplı insana çok benzeyen yaratık) gibi yok etmişlerdi. Kendimize benzemeyen yaratıkları yok etme acaba genlerimize işlenen bir özellik midr? İlgimi çeken birçok haber daha var ve eminimki hepimizin ilgi listeleri değişiktir. Önemli olan hepimizin aynı haberlerle ilgilenmemiz değildir. Önemli olan bizi ve geleceğimizi etkileyen olayları önyargısız izlemek, onlar hakkında elimizden geldiği kadar “haber” toplamaktır. Sizleri ilgilendirenler nelerdir?
  11. editor

    YENİ UZAY YARIŞI

    YENİ UZAY YARIŞI Yaklaşık 30 yıl önce, 1969’da, Amerikalıların aya insan indirmeleri Sovyetler Birliğiyle yaptıkları uzay yarışını noktalamıştı. Yarışı Amerika “kazanmış,” Amerka’nın teknoljik üstünlüğünü ispatlamıştı. Ondan sonra uzayla ilgili araştırmalar, birkaç istisna dışında, mekanik sistemlerle gerçekleştirilmişti. Örneğin Mars’a robot araçlar gönderilmiş, dünyadan kontrol edilerek kimyasal deneyler yaptırılmış ve dünyaya resimler gönderilmişti. Fakat son yıllarda insanlarla yapılacak uzay yolculukları tekrar ivme kazanmıştır. Bunun en büyük nedenleri arasında başkan Bush’un (Kennedy’nin yaptığı gibi), Amerika’nın tekrar aya insan göndereceği ve ondan sonrada Mars’ı ziyaret edecekleri deklarasyonu vardır. Geçen yüzyıldaki uzay yarışının amacının “öğünmek” olduğu, konuyla ilgilenenlerin söyledikleri arasındadır. “Benim teknolojim seninkinden üstündür” demek uğruna milyorlarca dolar harcandıktan sonra, uzay teknolojisi başka işlere yönledirilmiştir. Uydu yardımıyla iletişim (radyo, televizyon ve Internet gibi), GPS, uzay teleskopları örneğin, uzay teknoljisinin yarattıkları sistemler arasındadır. Fakat tekrar kızışmaya başlayan uzay yarışının amacı, ne yeni üründür ne de öğünme. Amaç, yeni dünyalarda koloniler kuracak ilk ülke olmaktır. İnsanlığın aya inişinden bu yana, kıyasla diğer harcamalardan az olsa da, başta Amerika olmak üzere, Avrupa Birliği, Çin, Japonya ve Rusya güneş sistemindeki gezegenleri ve ayları incelemektedir. Bundan birkaç yıl önce, güneş sisteminin en küçük gezegeni Merkür’de bile su olabileceği, bilim adamlarını çok heyecanlandırmış ve dolayısıyla gezegenler ve onların aylarında koloni kurmanın tahminlerinden çok daha kolay olabilecğini kanıtlatmıştır. Fizikçi Steven Hawking’de bundan birkaç ay önce, insanlığın yaşayacak yeni yerler bulması gerektiğini, çünkü böyle devam ederse küresel ısınmanın dünyamızın yaşanamayacak bir yere dünüştüreceğine inandığını söylemişti. Bu gelişmeler, güneş sistemindeki diğer “dünyaları” çok daha ayrıntılı incelemenin gerektiği fikrine yol açmıştır.Bu araştırmaların ilki olarak bu yıl Avrupa’lılar bir uzay aracını aya indirmiş (esasında yüzeye çarptırmış), Japonlar, Çinliler ve Amerikalılar 2006 ile 2008 yılları arasında ayla ilgili programlarını açıklamışlardır. Amerika’lıların uydusu örneğin, hem gelecekte gönderecekleri uzay aracının ineceği yeri ve hem de ayın güney kutbunda su olup olmadığını araştıracakmış. Ayda su varsa, Amerikalılara göre, 30-40 yıl içinde orda bir koloni kurulma adımları atılacaktır. Ayda su yoksa, hem ince bir atmosferi ve hem de donmuş halde suyu olan Mars’ın insanlığın dünya dışında ilk yerleşim yeri olacağı düşünülmektedir. Burdaki tahminlere göre ilk insan en geç 30 yıl içinde Mars’a inmiş olacaktır. Bilinenlere göre, Saturn ve Jupiter insan yaşamına elvirişli değildir fakat Saturn’un ayı Titan ve Jupiter’in ayları Io, Europa, ve Ganymade yaşanacak duruma getirilebilinir denmektedir. Böylece Mars’tan (ya da aydan) başlayarak güneşin birçok uydusu, insanların yaşadığı yerler olacak. Yaşadığımız dünyayı hızla artan nüfüs, küresel ısınma, erezyon, ve savaş gibi mantıksız davranışlarla yaşanmaz hale getiren insanlık, yeni dünyaları bunun için mi arayacak ve bu dünyalarda daha mı “insancıl” yaşayacak? Geçmişinden hiçte ders almamış görünen bizler, yeni “dünyalarımızı” da yaşanmaz kıldığımızda ne yapacağız? Son yıllarda fizikçiler, ışığın hızından daha hızlı gidemiyeceğimizin bir kanun olmadığını söylüyorlar. Eninde sonunda bütün evrenin bize açık olduğuna inanıp, gittiğimiz her yeri yaşanmaz bir hale mi getireceğiz.? Bu soruların yanıtları ne olursa olsun, yakın gelecekte bu öykünün ilk adımları atılmış olacak. Son yıllarda bu öyküye katkısı olacak ülkeler arasına Hindistan’ı koyanlar da var. Böylece Avrupa Birliği, Rusya, Çin, Japonya ve Amerika’ya bir ülke daha katılmış olacak. Türkiye’nin bu maceraya kendi başına katkıda bulunması için yeteri kadar “büyük” değildir, fakat Avrupa Birliğinin bir üyesi olarak bu öykünün bir parçası olabilir. Bu da Avrupa Birliği’ne girmemizin önemini irdeleyen başka bir neden değil midir?
  12. editor

    ÇAMUR ATMAK

    ÇAMUR ATMAK En son Türkiye gezimde, ülkemizin çamur atma huyu dikatimi bir hayli çekti . İnsanların yaptıklarını (veya yapmadıklarını) eleştireceğimize, onların atalarını küçük düşürmeye çalışmanın kültürümüzün bir parçası olduğunu herhalde unutmuştum. Ayrıca fertlerin sülaleleriyle ilgili bu iddiaların toplumu çok ilginlendirdiğini görünce de oldukça şaşırmıştım. Bu sefer, Orgenaral Büyükanıt, atalarının dini inancının (veya etnik kökeninin) medyamıza sık sık getirilenler arasındaydı. Bunun nedenlerini kestirmeye çalışıyorken, bir arkadaş bana bir “bomba” haber getirmişti. Okuduğu bir kitapta, Osmanlı İmparatorluğunun birkaç Şeyhül İslamı’ının Musevi kökenli olduğunu “gerçeğinin” açıklanmasını heyecanla anlatmıştı. Bu haberin önemini iyice kavramak için arakadaşa, birinin İmam, müftü veye Şeyhül İslam olmak için minumum bir süre (örneğin birkaç asır) Müslüman olması gerektiğini bilmediğimi söylemiştim. Dediğimi anlamamış görünen arkadaşa, Büyükanıt’a yönlendirilen “çamurla” Şeyhül İslam’lara yönlendirilen arasında bir fark görüp görmediğini sormuştum. Yanıt ilginçti: Biri yalandı öbürü doğru! Çamur atmak, özellikle seçimler sırasında, Amerikan toplumunca da uygulanan bir karalamadır. Fakat Amerika’da çamur genelde ferde yöneltilir, atalarına değil. Fertlerin dini inançları, ataları ve etnik kökenleri önemli değildir. Örneğin, Amerika devriminin önemli isimlerinden (resmi 10 doların üstende olan ve Jefferson’un ikinci başkanı Aaron Burr tarafından duelloda öldürülen) Alexander Hamilton’un babasının kim olduğu bilinmemektedir. Aydın toplumlar şu gerçeği çoktan keşf etmişlerdir: Bir insanın değeri yaptıklarıyla ölçülmelidir, atalarının yaşamları veya inançlarıyla değil. Bir kişinin ataları kişinin yaptıklarıyla (iyi veya kötü) yargılanamayacağı gibi, bir kişinin atalarının inandıkları veya yaptıkları da o kişiye atf edilemez. Soylarındaki “asil” kanın kendilerine kırallık, ağalık, veya şeyhlik hakkı verdiklerini iddia edip, insanlığı sömürenlerden bıkmış olmamız gerekmez mi? Barbaros (İspanyolca Kızıl Sakal lakablı Hiristiyan korsan), Mimar Sinan (Kayserili devşirme), ve Sokullu Mehmet Paşa (Slav devşirme) gibi iftiharla baktığımız tarihi kahramanlarımızın atalarının Türk veya Müslüman olmamaları onları küçültür mü? Son Osmanlı padişahının kanı 1/16000’de Türk’müş ve hemen hemen hepsinin annesi Hiristiyan dönmesiymiş. Bu bir problem değilken, Şeyhül İslam’lardan bazılarının Yahudi dönmesi olabileceği neden problem edilir? Bir insanın değerini atalarıyla ölçmenin birçok saçma örneği vardır. Bunlardan biri Ortodoks Musevilerin uyguladıklarıdır. Müsevilikte önemli olan annedir ve Ortodoks mezhebinde önemli olan, 7 kuşak “temiz” bir anneden gelmektir. Bundan birkaç yıl önce, bir ortodoks çift ya boşanmak ya da dinlerini terk etmek zorunda bırakıldılar çünkü kadının 7 kuşak önceki atasının kim olduğu tespit edilememiş! Bu uygulamanın saçmalığını gören herkes, geçmiş kuşaklarla uğraşmanın saçmalığını neden göremez anlayamam. Her toplumda “asil” kanın çok önemli olduğuna hala inanlar vardır. Peygamberlerin soyundan gelmenin önemine Amerika’da bile inanan önemli bir kesim vardır, fakat Türkiye’nin aksine bu inanç, ülkenin büyük çoğunluğunu ilgilendiren bir konu değildir. Ataları arasında “kötü” birinin olması, o kişinin iyi veya kötü olduğunun bir göstergesi değildir. Dolayısıyla General Büyükanıt’ın, İsmail Cem’in, Mimar Sinan veya Sokullu Mehmet’in dede veya ninelerinin kimler veya neler olduğu kimseyi ilgilendirmemesi gerek. Aksi taktirde birinin atalarında Hiristiyanlık (veya Musevilik veya Arnavutluk, veya Rumluk) var diye o kişiyi kötüleyip, Mimar Sinan veya Barbaros veya Sokullu veya Fatih Sultan Mehmet’le (hem anne annesi ve hem de annesi Rum’muş) iftihar etmek saçma değil midir? Acaba geri kalmışlığımızın nedenlerinden biri bu saçmalığı görmememezlikten gelmek midir?
  13. editor

    GÖÇ

    GÖÇ Tarihin her dönemi insanların göçüne tanık olmuştur. Evrimcilere göre, bu göç onbinlerce yıl önce Afrika’dan başlamış ve insanları kürenin her köşesine taşımıştır. Tarihçi Arnold Toynbee, pusula, tekerlek, harita gibi modern teknolojinin getirdiği hiçbir şey kullanılmadan gerçekleştirilen bu göçlerin, insanların aya inmesinden daha büyük bir macera olduğunu söyler. İnsanları dünyanın her köşesine yayan bu ilk göçlerin, bilim adamlarına göre, birçok nedeni vardır. Bunların arasında yaşamı kolaylaştıran (iklim, bitkisel örtü, besi olanakları gibi) yöreleri aramak, bulundukları toplumlardaki çatışmalardan uzaklaşmak, ve hepimizde doğal olan “acaba orda ne vardır” sorusuna yanıt aramak ta vardır. Dünya nüfusunun çok az olduğu dönemlerde göç etmek, bulundukları yöreden uzaklaşmak demekti. O dönemlerde ülke sınırları, bu sınırlarda birçok soru soran ve çeşitli belgeler isteyen görevlilerde yoktu. Nüfüsun 7 milyara yaklaştığı ve 200’den fazla ülke birimlerine bölünmüş modern dünyamızda göçün en büyük nedenleri arasında bireylerin ekonomik durumu ve maruz bırakıldıkları baskı (din ve ırktan gibi) vardır. Göç edenler genelde fakir bölgelerden zengine, gelişmemiş ülkelerden gelişmişlere giderler. Gelişmekte olan ülkelerde, Türkiye ve Çin’de olduğu gibi kırsal kesimden şehirlere büyük bir göç vardır. Gelişmiş ülkelerde “göç” dendiğinde, büyük ölçüde, az gelişmiş ülkelerden göç edenler akla gelir ve bunlar içindirki “göçmen” sözcüğü kullanılır. Ülkeler arası göçlerin büyük çoğunluğu Amerika, Fransa, Almanya gibi çok gelişmiş bölgelere olmasına rağmen, gelişmekte olan ülkelere bile daha az gelişmiş yerlerden, Türkiye’ye gelen Maldovalı, ve Gürciler gibi, insanlar göç etmektedir. Nüfüsunun ezici çoğunluğu yoksul olan dünyada, insanların bir yerden öbürüne devamlı bir yürüyüş içinde olması doğaldır. Amerika’yı büyük bir becerisizlikle yöneten Bush yönetimi, son günlerde göçmenlik sorununu gündeme getirmiş ve 12 milyona yakın (çoğu Meksika, Orta ve Güney Amerika’dan gelen) belgesiz göçmenlerle nasıl başa çıkacaklarını tartışmaya açmıştır. Genelde İspanyolca konuşan, ve kültürleri farklı bu “kaçak” göçmenleri gündeme getirmekte amaç, dikkati ülkenin önemli sorunlarından, Irak, bütçe açığı, sağlık gibi, konulardan uzaklaştırmaktır. Ayrıca, gelişmiş Avrupa ülkelerinde olduğu gibi, Amerikan yönetimi de sağcıların göçmenlere antipatisini kullanmak istemektedir. Amerikan sağcıları örneğin, 5,000 kilometrelik Meksika sınırına duvar örmeyi, İngilizceyi resmi dil yapmayı (Amerikan anayasasında “resmi dil” yoktur), ve binlerce “hudut askerini” sınıra yığdırmayı önermektedir. Esasında belki de Amerika’da göçmenliğin gündeme gelmesi iyi olmuştur, çünkü göçmenliğin nedenlerini ve insanları yurtlarından uzaklaştıran koşulların neler olduğunu ciddi bir şekilde düşünmemize ve tartışmamıza yol açmıştır. Göçmenlikle ilgili birçok sorular sorulmaktadır. Yılda yaklaşık bir milyon “resmi” vize vermesine rağmen, Amerika “kaçak” göçmenliği neden önleyememektedir? İki buçuğu Türk olmak üzere 5 milyona yakın göçmeni olan Almaanya ve iki milyondan fazla Kuzey Afrika göçmeni olan Fransa’nın “kaçak” göçmenler hala büyük bir sorundur? Gelişmiş ülke vatandaşlarının yapmadıkları işleri yapan, genelde asgari ücretten daha aza çalıştırılan bu göçmenler gittikleri ülkeye yaralı mıdır zararlı mıdır? Gelişmiş ülkelerdeki göçmenlik tartışmaları, sağcıların “vatan, millet, sakarya” oyunları mıdır? Amerikan sağcıları, Almanya’da olduğu gibi, göçmenlere “misafir işçi” sisteminin uygulanmasını, 12 milyon kaçak göçmenin de en kısa zamanda ülke dışı edilmesini savunurlar. Bunu yaparken, “misafir işçi” vizesi veren Almanya’nın kaçak göçmenliği önleyemediğini, gelişmiş Kanada’dan kaçak göçmenin gelmediğini göz ardı ederler. Almanya, Fransa ve Amerika gibi çok gelişmiş ülkeler nedense kaçak göçmenliği önleyecek gerçek çözümü görmemezlikten gelirler. Ama, Amerika’da, “vatan, millet, sakarya” amacıylada olsa gündeme getirilen göçmenlik sorunu, sağcılar istemese de, aşağıda kısaca özetlenen gerçekçi çözümün de ciddi bir şekilde konuşulmasına önayak olmuştur. Dünyada çok fakir ve çok zengin ülkeler oldukça, fakir ülkelerden zenginlere, kaçak veya resmi yollardan, göç olacaktır. Dolayısıyla çözüm, gelişmemiş ülkelerin ilerlemesi ve vatandaşlarına onurlu bir hayat sağlamalarıdır. Bir yandan göçmenleri, özellikle kaçak olanları, insanlık dışı cuzi ücretlerle çalıştıran, öbür yandan politik nedenlerle göçmenlere düşmanlık yapan zengin ülke iş adamlarının yaptıkları, sahtekarlıktan başka birşey değildir. Ekonomik durumları çok iyi olan ve sağlıklı ve eğitilmiş nüfuslara sahip olan gelişmiş ülkelerin, eğer göçmenlik konusunda samimi iseler, geri kalmış ülkelerin ilerlemesi için liderlik pozisyonunu sahiplenmelerinin zamanı çoktan gelmiştir. Gelişmiş ülkeler, kendi inşa ettikleri hapishanelerde saklanacaklarına, fakir ülkelerin gelişmesi için ellerinden geleni yapmalıdırlar.
  14. editor

    ENERJİ SORUNU

    ENERJİ SORUNU Son ayların en popüler konularından biri olan enerji, gazete, radyo ve televizyonlarda hemen hemen hergün en ilgi gören konu olmuştur. Enerjinin birdenbire gündem başı olmasının birçok nedenleri arasında aşağıda sıralananlar da vardır. Çin ve Hindistan gibi kalabalık ülkelerin (iki ülke dünya nüfusunun yaklaşık yüzde kırkını oluşturur) hızla gelişen ekonomileri ham petrole olan talebi çok arttırmıştır. Bu iki ülke, özellikle Çin, dünya petrol politikasında varlığını göstermeye başlamış, ve Sudan gibi petrol üreten ülkelerle yakın ilişkiler kurmuşlardır. (Bir ara Çin, Amerika’nın en büyük bir petrol şirketlerinden birini bile almaya kalkmış ve bu da Amerika millet meclisinin bu girişime karşı bir kanun çıkarmasına neden olmuştur.) Toplam nüfusuları iki milyarın üstünde olan Çin ve Hindistan’ın enerji ihtiyaçları, hızla artmaya devam edecektir. Çin’de örneğin, 2006 yılında 40 milyon civarında olan motorlu taşıt sayısı, tahminlere göre, 2020 yılında 240 milyon olacaktır. Jeologlara göre dünyada var olan ham petrolün yüzde ellisini tüketmiş bulunmaktayız. Ayrıca hızla artan talep, geri kalan yüzde elliyi çok daha hızlı bir süreçte tüketmemize neden olacaktır. Dolayısıyla, gelecek 30 ile 50 yıl arasında, dünya petrolü büyük ölçüde tüketilmiş olacaktır. Bilim adamlarına göre son otuz yıldır çok ilerleyen teknoljiye rağmen, önemli bir petrol yatağının bulunmaması, bu tükenişin en büyük göstergesidir. Dünya nüfüsunun yüzde beşini oluşturam Amerika, dünya ham petrolünün yüzde yirmibeşini tüketmektedir. Amerika halkının umursamazca enerji tüketimi ve bazıları yukarda belirtilen başka nedenlerden dolayı ham petrolün varili 70 doların üstüne çıkmıştır. Bazı ekonomistlere göre, 10 yıl içinde bir varil petrolün fiyatı 150 dolar civarına tırmanacaktır. Bir taraftan hızla gelişen ekonomilerin bu ilerlemeyi sürdürebilmeleri, öbür yandan gelişmiş ülkelerin hayat standartlarını korumaları için, enerji sorununa bir çözüm bulunmasını acil kılmıştır. Kitap, gazete, radyo ve televizyonlarda sık sık tartışılan bu çözümlerin bazıları şöyle özetlenebilir: Bitkisel Benzin ve Mazot: Mısır, soya fasulyesi, hatta çimden bile akaryakıt yapılmaktadır. Brezilya’da örneğin, motorlu araçların tükettiği akaryakıtın önemli bir oranı bitkilerden, genellikle soya fasulyesinden, üretilmektedir. (Amerika’da mısır bu amaçla en fazla kullanılan bitkidir.) Bitkisel akaryakıtakın bazı olumsuz yanları vardır. Öneğin, bu tür akaryakıt kullanan araçların performansında yüzde onluk bir düşüş olduğu gibi, dünyada elverişli her tarla akaryakıt yapmak için kullanılsa bile, elde edilen akaryakıt, ihtiyacın yüzde ellisinin altında kalacaktır. Ayrıca, bu akaryakıtın da artık maddelerinden biri küresel ısınmanın en büyük nedeni olan karbon dioksit gazıdır. Hibrid Teknolojisi ve Elektrikli Araçlar: Hibrid teknolojisi son bir iki yılın en çok konuşulan “alternatif” enerji konusu olmuştur. Hem standart motor ve hem de akü ile çalışan hibrid araçlar, reklamlara göre, bir litre benzinle 20-25 kilometre gidebilmektedir. Bu araçlar, motor “boşta” iken elektrikli motor bataryasını şarz ederek kullanılan akaryakıtın randımanı arttırmaktadır. Bu teknoloji, Tayota, Ford, GMC, Honda gibi hemen hemen bütün araba şerketlerince kullanılmaktadır. Elektrikli araçlar ise, bütün gücü bataryalarından elde etmektedir. Son zamanlarda hem hibrid ve hem de batarya teknoljilerini eleştirenler vardır. Bu eleştirilere göre, şehir dışında (örneğin otobanlarda), 100 kilodan daha ağır bataryaları taşımak zorunda olan hibrid arabaların randımanı çok düşmektedir. Bunlara göre standart bir Honda Civıc, kara yolunda Honda Civic Hibridden çok daha randımanlıdır. Elektrikli araçlar ise yeni elektrik santralları gerektirmektedir. Genelde kömür kullanan bu santralların, hem çevre kirliliği açısından ve hem de küresel ısınma açısından sakıncaları çoktur. Ayrıca hibrid arabalarda 100, elektrikli araçlarda 500 kilodan ağır bataryaların süreleri bittikten sonra, doğaya nasıl geri gödöndürüleceği bu teknolojilerin sorunları arasındadır. Rüzgar, Güneş ve Başka Doğal Enerji Kaynakları: Son yıllarda doğal enerji kaynakları arasında en fazla ilgi gören rüzgardır. Teknolojik gelişmeler, elektrik üreten değirmenlerinin randımanını bir hayli arttırmıştır. “Değirmen çiftliklerinin,” Danimarka’da yapıldığı gibi, tarım için kullanılabilinecek tarlalara değlde, denize kıyılarına yerleştirilmesi, rüzgara gün geçtikçe önem kazandırmaktadır. Son yıllarda deniz dalgalarından bile elektrik üretilmektedir. Zaten güneş, gayzer ve su uzun yıllardır enerji kaynağı olarak kullanılmaktadır. Doğal enerji kaynaklarının fazla eleştirilecek özellikleri olmasa da, o kaynakların olmadığı günlerde (örneğin rüzgarsız ve bulutlu günlerde), “klasik” teknolji ile üretilen enerji gerekecektir. Kömürle çalışan bir elektrik santralinin örneğin, rüzgarsız bir günde, çabucak devreye girmesi zorunlu olacaktır. Bunun ekonomik bir şekilde nasıl çözüleceği henüz bilinmemektedir. Son yıllarda, sudan elektrik üretmek te eleştirlmektedir. Bu amaçla yapılan barajların doğaya çok zararlı olduğunu savunan önemli sayıda bilim adamı vardır. Karbon Bazlı Klasik Kaynaklar (Doğal Gaz, Kömür) ve Nükleer Enerji: Dünyanın en büyük kömür rezevleri Amerika’da olduğu gibi, doğal gaz rezevleri arasında da, Amerika dünyada ön sırada gelmektedir. Büyük kömür ve doğal gaz lobilerinin Amerika’yı kömür ve doğal gaza büyük önem vermelerini zorlıyacaktır. Son aylarda kömür lobisi örneğin, teknolojinin kömürü nasıl “temiz” bir akaryakıt yaptığını, kömürden sintetik petrol üretildiğini reklamlarla sık sık vurgulamaktadır. Nükleer enerji lobisi ise, yaklaşık 30 yıldır yeni nükleer santrallere izin vermeyen Amerika hükümetin, bu kararı geri almasını istemektedir. Teknolojisi çok ileri Amerika’nın, özellikle kömürü, daha temiz ve daha randımanlı bir alternatif yapmak için büyük para harcıyacağı kesindir. Enerjiyle ilgili daha çok yazılacaklar vardır. Hidrojen enerjisi örneğin, sık sık gündemdedir. Uzun yıllardır hidrojen uzay gemilerinde enrji kaynağı olarak kullanılmaktadır. Fakat hidrojeni güvenilir bir enerji kaynağı olarak kullanabilmek, onu ekonomik bir şekilde elde edebilmeyi gerektirmektedir. Hidrojenin ucuz bir şekilde elde edilip, ucuz bir şekilde depolanması, bilim adamlarına göre, henüz ufukta görünmemektedir. Enerji, gelecek yıllarda da üstünde en fazla durulan konulardan biri olacaktır. Bir taraftan tükenen petrolün yerini alacak kaynakların küresel ısınmayı olumsuz etkilememesine çalışılacak, öbür yandan petrolden daha çok zenginleşecek Suudi Arabistan, Norveç, Venezuala ve diğer ülkelerin bu zenginliği nasıl kullanacağı, kullanmaları gerektiği, sık sık tartışılacaktır. (Petrol ihraç eden Sudan örneğin, petrole çok ihtiyacı olan Çin’e güvenerek Darfour’daki soy kırımına devam etmektedir.) Yüzyıldan fazladır dünya ilişkilerinde en büyük rolü oynayan petrolün yerini neyin alacağı merakla beklenmektedir.
  15. editor

    UFO’LAR

    UFO’LAR - UÇAN DAİRELER Orta okul yıllarında, belki de sık sık haberlerde yer aldığından, UFOları çok düşünürdüm. Özellikle damda yattığım yaz gecelerinde, kırsal kesimleri tercih ettikleri söylenen UFOların neden benim elektriksiz, susuz, telefonsuz ve yolu olmayan köyüme hiç gelmediklerini merak ederdim. Yöremin serin ve yıldızlarla dolu yaz gecelerinde, UFOlar benim uyku öncesi düşüncelerimin başında gelirdi. Aysız bir gecenin yarısında köyümü birkaç saatliğine ziyaret eden yaratıkların, gezengenlerine geri gittikten sonra neler diyecekleri kafamı kurcalıyan sorular arasındaydı. Dünyanın geri kalmış, karanlık, ve renksiz bir yer olduğunu mu söyleyeceklerdi? Gün ışığını, mevsim değişiklerini, yağmuru, karı ve rüzgarı görmeden onların varlıklarını nerden bileceklerdi? Herhalde insanların da tembel tembel uyuduklarını da arkadaşlarına ileteceklerdi. Yaşlandıkça ve bildiklerim arttıkça, damda yattığım gecelerin UFO sorularının epey saf olduğunu anlamış ve utanmıştım. Gezegenlerinden dünyamıza kadar yolculuk yapan bir toplumun, bizimle ilgili birçok şeyi iyi bilmelerinin zorunlu olacağını görmüştüm. Dünyamıza gelişlerinde, örneğin, güneş sistemimizi izlemiş ve dünyamızın yılda bir kere güneş etrafında ve günde bir kez de kendi etrafında döndüğünü görmüşlerdi. Bizim dünyamızda bile, çay içerken hangi gazeteyi okuduğumuzu uzaydan izliyebiliyorsak, bizden çok üstün bir uygarlıktan kendimizi saklamanın mümkün olacağını düşünmek yanlış olur. Gelenlerin bizi çok iyi bilmelerini kanıtladıktan sonra sorularım bize UFO’larla gelebilecek yaratıkların uygarlıklarına. Birçok astronoma göre yıldızlararası yolculuk yapabilecek medeniyetlerin, olsa bile, bize ulaşcakları hemen hemen imkansızdı, çünkü böyle bir yolculuk onbinlerce yıl tutabilirdi. Ayrıca, bu astronomların görüşüne göre, bir toplumun bizden çok daha ileri olabilmesi için dünyalarının bizimkinden milyarlarca yıl daha yaşlı olması gerekiyordu. Dolayısıyla bu ve bunun gibi nedenlerden dolayı evrende yalnızdık ve UFO raporları uydurmaydı. Buna rağmen, bilim adamlarının ileri sürdüklerini mantıklı göre göre, merakımızdan vaz geçemiyor, geceleri yıldızlara baktığımızda ister istemez soruyoruz, o bir UFO muydu diye. UFO raporlar uydurma değilse (Nasrettin Hoca’nın dediği gibi “ya tutarsa”), bu yaratıkların kişisel özellikleri nedir? Ron Howard’dan George Lucas’a kadar bütün film yapıcıları bu yaratıklara insan gibi özellikler vermişlerdi. Bu kişilerin yarattıkları eserler, dış görünüşleri ne olursa olsun, UFO’larla buralara gelen yaratıkların davranışları “bizim” gibiydi. Peki, içinde sonsuz sayıda gezegen barındıran evren, değişik özelliklere sahip olan yaratıklara tanık olmamış mıydı? Eğer evren buna tanık olmamışsa, insanları (bizim hayvanlara yaptığımız gibi), eti için besleyen Galactica dizisinin yaratıkları bizden daha vahşi miydi? Bizden çok daha zeki yaratıkların, biz nasıl ki bizden aptal hayvanları yiyiyorsak, kendilerinden daha aptal yaratıkları iştahla bizleri yemeleri doğal değil miydi? Diğer dünya yaratıklarının bizden değişik olabileceğini vurgulayan bir belgeye ilk kez on yıl önce okuduğum bir yazıda rastladım. İlginçtir, bu yazı bir Hiristiyan papaz derneğinin eseriydi. Diğer yaratıkların bizden çok farklı olacağını savunan yazı, buna rağmen bu yaratıklara dini inanç vermişti. Bu yazıya göre, bu inancın dünya dinlerinden farklı olcağı büyük bir olasılıktı. Bu dernekteki papazların kuşkusu, bu “yeni” dinin dünya Hiristiyanları üzerinde olacağı etki ve bu etkinin yankılarıydı. Anladığım kadarıyla bazı Hiristiyan papazları, şimdiden “ya tutarsa” senaryosuna hazırlık yapmaktaydı. Uzun yıllar önceki birçok sorum yanıtlanmışsa da, UFO’larla ilgili bir sorum hala kafamı kurcalamaktadır: O uygarlıklarda da gerçeğe baka baka gerçeğe inanmadıklarını söyleyenler var mıdır? Bizim dünyamızda, gezegenimizin yassı olduğunu, dünya yaşının milyarlarca yıl olduğunu kanıtlayan her verilere baka baka dünyanın 8.000 yıl önce yaratıldığını ve insanlığın aya gitmediğini hala savunanlar vardır. O uygarlıklarda bilim ve eğer varsa, inanç biribirinden ayrı mıdır? Özellikleri bize benzeyen bir uygarlık, bilimle inancı birbirinden ayrı tutabilir mi? Özellikleri bizim gibi olan bir uygarlık, sonsuza kadar, bizim gibi bilimle inanç arasındaki kavgalara tanık mı olacak?
  16. editor

    DEMOKRASİ

    DEMOKRASİ Demokrasi, sözcüğün eski Yunanca’dan bütün dünya dillerine girişinden bu yana, büyük değişimlerden geçmektedir. Eminimki sözcüğün kullanıma girdiği çağlarda Yunanistan’da uygulanan yönetim sisteminden daha da “demokratik” (Orta Asya’daki kavim meclisleri, Çin’de ki yaşlılar heyeti gibi) sistemler vardı, fakat birçok konuda olduğu gibi, “demokrasinin de” Yunanistan’da başladığı varsayılır. Eski Yunanistan’da nüfusun yaklaşık yüzde 90’ını oluşturan “kölelere” oy hakkı yoktu. Bu ölçü göz önünde tutulduğunda, dünyadaki her yönetim sistemine “demokratik ”demek” doğru olur. Bunu yanlış kılan, demokrasinin süregelen evrimidir. Bu evrim 21. yüzyıldaki demokrasi kavramıyla, eski Yunan demokrasi kavramı arasında büyük bir mesafe açmıştır. Bunun en büyük nedenlerinden biri, bugünkü demokrasilerde herkesin oy hakkı olduğudur. Bu evrensel hakkı elde etmek yüzyıllar sürmüştür. Demokrasinin çok iyi bir modeli olarak algılanan İsviçre bile kadınlara oy hakkını ancak 20. yüzyılın sonuna doğru vermiştir. Demokratik sistemlerin, Birleşmiş Milletlerin 1948’de yayınladığı Evrensdel İnsan Hakları Deklarasyonunda belirtildiği gibi, kişisel hakları tanıyıp ve koruması demokrasiye eklenen modern kavramlardan biridir. Bir başka modern kavram da, demokratik sistemlerde azınlık haklarına saygı duyulması ve bu hakların korunmasıdır. Bunun amacı, yüzde 50 +1 çoğunluğun yüzde 50 –1 azınlığı ezmesini önlemektir. Böylece her çağda gelişen ve daha derin anlam kazanan demokrasi, günümüzde birçok ülkenin ulaşmaya çalıştıği bir yönetim sistemi olup, hemen hemen hiçbir ülkenin henüz yakalamadığı bir idealdir. Dolayısıyla “demokrasi” denince akla yalnızca tek bir model, hepimizin erişmeye çalıştığı bir ideal gelir. Demokrasiyi “Hint Türü Demokrasi”, “Türk Türü Demokrasi” veya “Amerika Türü Demokrasi” olarak, dondurma çeşiti gibi algılamak saçmadır. Çünü bu “çeşitlilik” anlayışına göre kendine “demokratik cumhuriyet” diyen Kuzey Kore de demokratiktir. Esasında ülkelerin ne kadar demokratik olduğunu ölçen örgütler, birim olarak Amerikan veya Kuzey Kore demokrasisini kullanmazlar. Onların kullandıkları, yukarda da değindiğim gibi, evrensel tek bir kavram olan ideal demokrasidir. Bu örgütlerden “Freedom House” (www.worldaudıt.org’a bakın), Finlandı’yayı dünyanın en demokratik ülkesi olarak sıralar. Bu sıralamada Amerika 14., Türkiye 62. yeri alır. Finlandiya’nın insan hakları ve basın özgürlüğünde de çok yüksek not aldığını sizler de tahmin etmişsinizdeir. Bir ülkenin demokratik olması, o ülkenin yetenekli hatta demokrasiyi benimseyen kişileri seçeceği anlamına gelmez. Demokratik Almanya Hitler gibi bir psikopatı, demokratik İngiltere Lloyd George gibi bir manyağı seçmiştir. Türkiye’de bile demokratik yollardan yönetimi ele aldıktan sonra demokrasiyi çöp tenekesine atacaklarını söyleyenler vardır. Binlerce yıl büyük değişimlerden geçen demokrasi, henüz kendini koruyacak yöntemler geliştirmemiştir ve esasında geliştirmesi de demokrasi kavramına karşıdır. Toplumun temel inançlarını (milliyetçi veya dinci gibi) istismar edenler demokrasinin gerçek anlayışına ters düşseler de, onları durdurmak veya susturmak demokrasi ilkelerine karşıdır. Dolayısıyla Avrupa’nın Hiristiyan Demokratları ve Türkiye’nin AKP’si dinci kartı, Amerika’nın Cumhuriyetçileri de hem dinci ve hem de milliyetçi kartını serbestçe kullanırlar. Bu gibi istismarın en bereketli “toprakları” cahillik ve eğitimsizliktir. Türkiye’de AKP’nin Kuran kurslarında ısrarı, Amerika dincilerinin okullara din dersleri getirme çabaları tesadüf değildir. (Amerika’nın son başkanlık seçimlerinde örneğin, aydın kesimin büyük çoğunluğu oylarını Bush’a karşı kullanmışlardır.) Hızla gelişen teknoloji ve iletişim, demokrasinin evrimine yeni boyutlar getirmiştir. Amerika’nın birkaç eyaletinde “direkt demokrasi” denenmektedir. Bu eyaletlerin öncülüğünü yapan Californiya’da, belli bir sayıda (seçmenin yüzde beş’ine eşit) imza toplandıktan sonra önemli kararlar halkın oylamasına sunulmaktadır. Californiyalılar, bu sistemi kullanarak, henüz dönemi bitmemiş valilerini koltuğundan almışlar ve yerine Arnold Shwarzenegger’i seçmişlerdir. Internet ve iletişim teknolojisinin getirdiği olanaklarla, bir toplumun (ne kadar kalabalık olursa olsun) kararını anında öğrenmek artık mümkündür. Bu “demokrasi” modelinin evrensel olarak benimsenmesinin çok korkulacak bir şey olduğunu görenler arasında ben de varım. Anında ülkenin nabzını alıp ona göre davranmanın, bir ülkeyi kutuplar arasında götürüp getireceği garantidir. “Temsili demokrasinin” en iyi yönetim türü olduğu, kanun ve kararların bir temsilci heyetinin süzgecinden geçmesinin en mantıklı yönetim sistemi olduğu kaçınılmaz bir gerçektir. Demokrasiyi en iyi beslemenin eğitim ve aydınlama olduğu da bir gerçektir. Dolayısıyla en ileri demokrasilerin en aydın ve en eğitilmiş ülkelerde olması doğaldır. Doğrudur, demokrasi bazen Hitler gibi vahşilerin seçilmesini önleyemez, fakat bu bir istisnadır ve demokrasinin en iyi yönetim sistemi olduğu gerçeğini değiştirmez
  17. editor

    YUGOSLAVYA

    YUGOSLAVYA Eyaletimizin Uluslar Festival’inin (Festival of Nations) Türk sergisini derlediğim yıllardı. Her yıl olduğu gibi, bu yılda “Festivalin En İyileri” (Yaklaşık 60 ülke sergisi arasından en iyi dörde verilen ödül) ödülü için rakiplerimizin kim olacağı hakkında fikir oluşturmak amacıyla diğer sergileri “teftişe” çıkmıştım. Bu teftişin başka bir nedeni de sergi derlemede yeni fikirler almaktı. Yugoslavya’nın, ortadan kalkmasının üstünden 2-3 yıl geçmişti. İki-üç yıl öncesine kadar iki değişik etnik gruplarla (Güney Slavlar ve Yugoslavya), sergiye katılan Yugoslavya’nın yerinde Hırvatistan ve Sırbistan vardı. Eskiden Yugoslavya ve Güney Slavlar sergilerini ortaklaşa derlerler, ve hemen hemen her yıl ya biri ya da öbürü ödül alırdı. Son yıllarda ne Güney Slavlar ne de Sırbistan başarılı sergiler hazırlamışlardı. Buna rağmen, bu yıl görmeye gittiğim ilk sergi Sırplarınki olmuştu. Sergiyi derleyen Sırp asıllı Peter, festivalde yaratıcılığıyla tanınırdı ve sergileri birkaç ödül almıştı. Fakat bu yıl sergisine gittiğimde, Peter’i serginin arka köşesinde üzgünce oturduğunu görmek hemen dikkatimi çekmişti. Sergisinde de Sırp yapımı bir örtüyle kaplı bir masa ve bir de Sırpça kitaptan başka pek birşey yoktu ve festival yöneticilerince kararlaştıralan “yılın konusunu” hiç yansıtmıyordu. Kitaba dikkatle baktığımı gören Peter, yaklaşmış ve merhaba dedikten sonra kitabın açık sayfasındaki resimle yazıları anlatmaya başlamıştı. Bu bir tarih kitabıydı ve açık sayfa 1389 Kosovo savaşıyla ilgiliydi . Resim ise, Sırp prensi Lazar’ındı. Peter, Kosovo savaşının konuyla veya günümüzle ne ilgisi olduğunu sormaya fırsat vermeden anlatmaya başlamıştı. Ona göre Kosovo (savaşın başladığı 15 Haziran milli gün olarak kutlanırmış) Avrupalıların Slavlara attığı ilk kazık olduğundan çok önemliymiş. Eğer Avrupa, özellikle Bizans ve Roma, yardımlarına gelseymiş Türkleri kolaylıkla yeneceklermiş. Yaklaşık 500 yıl Türklerin “kölesi” olduktan sonra, Avusturyalılar başta olmak üzere, Avrupalılar Slavlara kötülüğe devam etmiş ve onların birleşmesini önlemişti. Ancak II. Dünya Savaşından sonradırki Balkanlarda Slavlar birleşmiş ve güçlü bir devlet oluşturmuşlardı. Konuştuktça heyecanlanan Peter, Avrupalıların kıtada güçlü bir Slav devletine tahammül edemeyeceğini ve ilk fırsatta ülkeyi bölme fırsatı gözlediklerini söylüyordu. Büyük Slav devi Sovyetler Birliği yok olduktan sonra, Avrupa beklediği fırsatı ele geçirmişti. Artık “öksüz” Yugoslavya’nın nonkör birimleri Avrupalılar tarafından kışkırtılmış ve Slav olup aynı dili konuşmalarına rağmen, özgürlüklerini ilan etmeleri istenmişti. Slovanya ve Hırvistan elden gidiyorken, Avrupa Yugoslavya’nın bütünlüğüne hörmet etmediği gibi, bu “yeni” ülkeleri hemen tanımıştı. Özellikle “kancık” Almanya, kendisinin II. Dünya Savaşı kölesi Hırvistan’ı nerdeyse Hirvistan henüz Yugoslavya’nın bir parçası iken, tanıyacaktı. Slav olmalarına rağmen, çoğunluğu, Osmanlılara yalakalık için, Müslümanlığa dönen Boşnaklar’da Hırvistan’dan sonra, Yugoslavya’yı arkadan vurmuştu. Ne Avrupalılar ne de Amerikalılar İzzetbegoviç’in köktendincliğinden bahsetmiş, fakat ülkenin bütünlüğü için büyük çaba veren Milesoviç’e çirkin eleştiriler yöneltmişti. Dolayısıla Sırplar ve Milesoviç hakkında duyduklarımızın çoğu doğru değldi. Peter’e göre Avrupaların ağaları (Almanya, İngiltere ve Fransa) kıtada ve kıta yakınlarında güçlü hiçbir devlete izin vermeyeceklerdi. Amerikalıların yardımıyla Rusya’yı dize getirmişler, sonra da Yugoslavya’yı parçalamışlardı. Peter bu hüzünlü olayda emperyalist parmağı gördüğü gibi, Yahudilerin (Boşnakları desteklemiyorlar mıydı) ve Katolik Kilisenin de büyük rolü olduğu görüşündeydi. Hem Vatikan’dan ve hem de Bizans Ortodoks kilisesinden ayrı yola giren Sırplar sanki cezalandırılıyordu. Katolik Almanya’nın Katolik Hirvastan’ı hemen tanımasının nedenlerinden biri de din değil miydi? Peter’in bu acıklı konuşması beni de üzmüş, ve büyük ülkelerin kendilerinden güçsüz olanları her zaman ezeceklerine inandırmaya başlamıştı. Bu üzüntüyle sergileri gezerken İran sergisine gelmiş ve birden Iran’da Perslerin azınlıkta olduğunu hatırlamıştım. Demek ki büyük ülkeler, birçok etnik toplumdan (Pers, Azeri, Baluçi, Kürt, Arap) oluşan İran’a dokunamamıştı. Gezime devam ediyorken, ilk önce birçok etnik grup ve dinden oluşan Hindistan sonra da birçok etnik gruptan oluşan kendimin derlediği Türkiye sergisine gelmiş ve Peter’in söylediklerine üzüleceğime ona acımaya başlamıştım, çünkü Peter gerçeği hala görememişti. Yugoslavya’nın bölünmesinin en büyük nedeni iç problemiydi, dış ülkeler değil. Yugoslavya’nın bölünmesinin en büyük aktörü Avrupa değildi. Milliyetçiliği, ırkçılık ve katliamla eş kılan Milasoviç, Yugoslavya’nın bölünmesinde en büyük rolü oynamıştı.
  18. editor

    TOLERANS TÜRBAN VE DEMOKRASİ

    TOLERANS TÜRBAN VE DEMOKRASİ Emekli olmadan birkaç yıl önce koyu Hiristiyan bir arkadaş, okumam için bir kitap vermişti. Lee Strobel’in İsa’yı Savunma (Lee Strobel,The Case for Christ, Grand Rapids: Zandervan, 1998) kitabında yazar, 13 Hiristiyan ilahiyatçısıyla yaptığı röportajlardan sonra, İsa’nın Tanrı’nın oğlu olduğunun ve kutsallığının artık kaçınılmaz bir gerçek olduğunu yazmıştı. Arkadaş, kitabı geri verdiğimde, kitapla ilgili düşüncelerimi sormuştu. Ben de yazarın Hiristiyan ilahiyatçısı olmayanların fikirlerini almamasını doğru bulmadığımı söylemiştim. Buna karşılık arkadaş, “ondandır ki kitabı bitirmedim” demiş ve zaten Hiristiyan ilahiyatçılarından “İsa kutsaldır” demekten başka birşey beklenemeyeceğini eklemişti. Ben, bazı Hiristiyan ilahiyatçıların değişik düşündüklerini söylemiş ve ona De Paul universitesinin Hiristiyan ilahiyat profesörü John Donimic Crossan’ın Tarihi İsa kitabını (John Dominic Crossan, Historical Jesus, San Francisco: Harper Collins, 1992) önermiştim. O kitapta eski rahip ve papaz olan Crossan, İsa’nın Tanrı’nın oğlu olmadığını, hiçbir mucize yaratmadığını ve cesedinin köpekler tarafından yendiğini ileri sürüyordu. Doğrusunu söylemek gerekiyorsa, arkadaşın tepkisinden çekinmiştim. Fakat arkadaş sadece: “Ben o adamın fikirlerini doğru bulmuyorum” demişti. Bu olaylardan sonra, ister istemez gelişmiş ülkelerin en dindarı Amerika ile Müslüman ülkeler arasında kıyaslama yapmaya başladım. Bangladeş’ten Türkiye’ya kadar, Islam’ın dogmasıyla bağdaşmayan herhangi bir düşünce İslam’a büyük bir hakaret olarak algılanır. O gibi düşüncelerini açıklayanlar ya öldürülür (bakın Turan Dursun ya da Salman Rushdie gibi), haklarında ölüm fermanı çıkartılır. İşin ilginç tarafı, Salman Rushdie’nin Şeytan Ayetlerinin tek satırını bile okumayanlar, o kitabın İslam’a hakaretle dolu olduğunu söyler ve İran’nın ölüm fermanını aklamaya çalışır. Amerika’da Crossan gibi Hiristiyan inancının (kendisinin hala koyu hiristiyan olduğunu söyler) özünü sorgulyan biri, gazete ve televizyonlarda fikirlerini korkmadan savunurken, İslam ülkelerinde onun gibilerin hayatlarına son verilir. İslam’la ilgili en ufak sorgulamayı bile Hiristiyan’lığın veya “dinsizliğin“ veya “imansızlığın“ uydurması olduğunu iddia eden (örneğin peygamberin evlilikleri, peygamberin okur yazar olup olmadığı) Müslüman ülkelerin geri kalmışlığında bu tavrın etkisi var mıdır? Yaklaşık yüzde 80’inin Müslüman olmadığı dünyada İslam’a yönetilen birçok soru vardır. Bunlardan bazıları art niyetli olabilir, fakat özellikle iyi niyetle sorulanları, eğer “ Cihad’ın“ anlamı gerçeği arayışsa, bu arayışın içine koymamız gerekmez mi? Tarihçi Arnold Toynbee İnsanlik ve Dünyamız kitabında (Arnold Toynbee, Mankind and Mother Earth, New York ve Londra: Oxford University Press, 1976) imparator Konstantin’in hiristiyan ettiği Roma İmparotorluğunun, Hisirstiyanlığa geçtikten hemen sonra, Hisitiyanlık adına 300,000 Lombard’lıyı, Hiristiyan olmayı red ettikleri için, öldürmesi olmuştur diye yazar. Aynı kitabında Toynbee, güçlenen İslam’ın yaptığı ilk şeylerden birinin, Medine’nin kuzeyindeki bir kasaba’nın, İslamı kabullenmedikleri için, 50,000 yahudi vatandaşını öldürdüğünü iddia eder. Kendi dinini bu şekilde eliştiren Toynbee’yi İslam’a iftira ediyor diye baştan savmaktansa, yanlış mı ya da doğru mu diye araştırmamız gerekmez mi? Neden Hiristiyan Karen Armstrong’un İslam’a olumlu bakışını inancımızın ispatı olarak görür, fakat başka bir Hiristiyan’ın (ya da Yahudi’nin, ya da Hindu’nun) İslam inancına soru yöneltmesini hakaret olarak görürüz? Gariptir, dini inançlarına bağdaşmayan her düşünceyi kendilerine hakaret sayan, o düşünceleri yasaklamak isteyen (bazen cinayetle, bazen ölüm fermanlarıyla) zihniyet, demokrasi adına türban’ın serbest bırakılmasını ister. Gelişmiş ülkelerin en dindarı Amerika’da türban serbest olduğu gibi, İsa’nın cesedini köpekler yemiştir demek te serbesttir. Önceki bir yazımda Amerika’nın hala çok sesliliğe tolerans gösterdiğini umut verici bir işaret olarak gördüğümü yazmıştım. Eğer bir gün Amerika John Dominic Crossan’ı yüzde 95’i Hiristiyan olan Amerika’ya hakeret ediyor diye susturmaya kalkarsa, Amerika’yı lanetleyeceğim. Salman Rushdie’ye ölüm fermanı çıkartan İran’ı lanetlediğim gibi.
  19. editor

    Ya Sev Ya Terket

    Ya Sev Ya Terket Atmışlı yıllarda Vietnam savaşına karşı protestoların başladığı sıralarda Amerika’nın sağı bir devinim yaratmıştu: Love it or leave it (ya sev ya terket). Belki bu deyim daha önce de vardı fakat ben ilk kez o zaman duymuştum. Hemen hemen her protesto yürüyüşünde “love it or leave it” sloganları sık sık duyulurdu. Gün geçtikçe Vietnam savaşı sağda bile cazibesini kaybetmiş ve “love it or leave it” deyimi, bana göre, hak ettiği yere, tarihin çöplüğüne gömülmüştü. Bu deyimin Amerika’da tarihe kavuştuğunun sevincini tam çıkartamadan, yetmişli yılların ortasında yaptığım bir Türkiye ziyaretinde, terimin türkçe’siyle karşılaşınca sürpriz olmuştum. Ülkemizin halkı bu terimin zararını, Amerika’ya bakarak, öğrenmemiş miydi? Bu terimin Türkiye’de hala çok sık kullanılması ve Amerika’da da terimin yeni versiyonlarının icadı şaşkınlığımı bir kat daha artırmıştır. Bu terim, Amerika’da, özellikle onbir Eylülden sonra, kendini değiştirmiş ve kulağa kaba gelen “love it or leave it” şimdi başka şekillere bürünmüştür. Örneğin Irak istilasına “terörle mücalele” demek, ceket yakalarına Amerikan bayraklı rozetler takmak, Amerika’yı tarihin en şerefli ülkesi olarak görmek “love it or leave it” teriminin yeni şekilleridir. Türkiye’de bile “ya sev ya terket” artık değişik şekillerde dile getirilmektedir. Türkiye’ye en küçük eleştiriyi yönelteni “vatan haini” olarak damgalamak, ülkemizin bazan güzellikleri yerine sorunlarından bahsedenleri “Türk düşmanı” olarak görmek, kendi inancımızla bağdaşmayan (özellikle dini konularda) her düşünceyi “hakaret” olarak algılamak “ya sev ya terket” teriminin yeni biçimleridir. Bana göre, Amerika prestijinin dünyada dibe vurmasının nedenlerinden biri “love it or leave it” mentalitesidir. “Love it or leave it,” bu ülkenin giriştiği herşeyin mükemmel olduğunu iddia eden bir deyim olup, mantıkla pek ilgisi yoktur. Bu deyime göre ya Amerika’nın zenci köleliğini seveceksin ya da ülkeyi terk edeceksin Ya Irak işgalini alkışlayacaksın, yada... Gerçekte, Türkiye dahil, dünyada mükemmel bir ülke yoktur. İnsanların kurduğu her sistemin problemleri vardır. Bu problemleri görmemezlikten gelmek (yorganın altına atmak), bence ülke sevgisinin değil, cahilliğin bir belirtisidir. Bir ülkenin problemleri “ya sev veya terket” naraları atarak çözülemez. Hiçbir mantığa dayanmayan sloganlarla bir yere gidilemeyeceğinin en iyi örneği Hitler’in Almanya’sıdır. Eğer “ya sev ya terket” terimi işe yarasaydı, bugün belkide dünyanın büyük bir bölümü Nazi marşları ile uygun adım yürüyecekti. Dolayısıyla, bir yandan Ermeni soykırımı olmamıştır diyen kişiyi cezalandıran Fransız ve İsviçre kanunlarını saçma bulup, öbür yandan, bizim düşüncelerimizle bağdaşmayan kişileri, örneğin Orhan Pamuk gibi, yargılamaktan vaz geçmemiz gerek. Eminimki Orhan Pamuk ülkesini en az bizim kadar sevmektedir. Esasında Orhan Pamuk ve onun gibilerinin düşündüklerini özgürce söyleyebilmeleri, ülkemize zarardan çok, yarar getirecektir, çünkü Türkiye’nin “çok seslilikten” korkmadığını gösterecektir. Orhan Pamuk’un yargılanacağı haberi gelmeden önce, bir Amerika’lı arkadaş, Türkiye’nin demokraside bu kadar ilerlediğini bilmiyordum demişti. Bizim yerel gazete de bile çıkan yargılama haberini okuduktan sonra, arkadaşım fikrini değiştirdi mi, bilmiyorum. Kendinden emin bir toplumun eleştiriden korkmaması gerek. Vietnam savaşı sırasında Amerikan gençliği kormadan, “love it or leave it” sloganlarına rağmen, ülkeyi savaş çıkmazından çıkartmıştır. Şu anda Irak savaşı gündemdedir. Bu savaşa karşı olanlara, ki belki Amerika’nın yarısından fazladır, “love it leave it” demenin saçmalığını kabul ediyorsak, Türkiye’de de “ya sev ya terket” terimini kullanmanın doğru olmadığını görmemiz gerekmektedir. Bir yurttaşın ülke sevgisini anlamsız parolalarla ölçmek, sevgi değil nefretin bir belirtisidir. Benim için Türkiye eşsiz bir ülkedir. Biz diasporadaki Türkler, her fırsatta ülkemizi en olumlu yönleriyle tanıtır, ülkemizin tarihini, insanını, kültürünü severek anlatırız. Gerektiğinde ülkemizin eksikliklerini de kabullenir, onları da ele alacağımızı iletiriz ve dolayısıyla inanılırız. Bizim amacımız “love it or leave it” parolasıyla yaşamlarını yönlendirenlere seslenmek değildir. Zaten onlar Amerika’nın yüzde yüz mükemmelliğine inanmış, dünyada Amerikalı dışında saygı değer başkalarının olacağını görmeyecek kadar ufukları dar kişilerdir. Ümidimiz, bizim de aynı yola sapmamamızdır.
  20. editor

    DA VİNCİ ŞİFRESİ ve ÖZGÜRLÜK

    DA VİNCİ ŞİFRESİ ve ÖZGÜRLÜK Bir iki ay önce Dan Brown’ın Da Vinci Şifre’sinin filme alındığını okuyunca 1988’de yaşadığım bir olayı anımsadım. Salman Rushdie’nin Şeytan Ayetleri kitabı yeni piyasaya çıkmış, İran’ın molları ona ölüm fermanı vermişlerdi. O sıralarda Amerika’ya “kültür” gezisi yapmakta olan bir Devlet Operası sanatçısı ile tanışma şansım oldu. Opera sanatçısı, bana Amerika’nın neden Şeytan Ayetlerini yasaklamadığını sormuştu. Bende yanıt olarak ona Hiristiyanlıkla ilgili hiç bir eseri yasaklamayan Amerika’nın Rushdie’nin kitabına da dokunamayacağını söylemiştim. Bunu duyan sanatkarımız: “Bu kadarda hürriyet olmaz ki!” demişti. Opera sanatkarımızın bu çıkışını kısa zamanda unutmuştum. Fakat 11 Eylülden sonra bu ülkede kısıtlanan özgürlükler, o olayı tekrar hatırlamama neden oldu. Onbir Eylül olaylarının nedenlerden birini bu ülkenin “aşırı” özgürlüklerinde bulan sağcı yönetim, “bu kadar hürriyet olmaz ki!” sözünü benimsemiş görünüyor. O kadar ki, kimlerin kütüphanelerden hangi kitapları çektiklerini bile, FBI isterse, mahkeme kararı gerekmeden alabiliyor. Onbir Eylülden sonra gelen yeni kanunlar arasında olan bu maddeye özgürlük kuruluşları eleştiriler yağdırmaya başlayınca, Adalet bakanlığı sert bir yanıt vermiş ve “hiç kullanmayacakları” bir kanunun bu kadar heyecan yaratmasını abes bulmuştu. Raporlara göre, bir iki gün önce FBI kütüphanlerin birinden çekilen kitapların listesini istemiş ve almış. Onbir Eylül’den sonra Amerika’nın sağı, kişisel güvenceyi terazinin bir gözüne, özgürlüğü de öbür gözüne koymuş ve halktan birini veya öbürünü seçmesini istemişti. Halkı korkutmak için terörü her zaman gündemde tutan yönetim, esasında halka seçenek falan vermemişti. Bizim opera sanatçımız gibi, aşırı özgürlüğün zararlı olduğuna inanan Amerikan sağı, milleti terör korkusuyla “uygun adım” yürütme çabasına girmişti. Sormak istiyeceksiniz: Böyle bir ortamda, Hiristiyan inancına göre hiç evlenmemiş, Allah’ın oğlu İsa’nın evli ve bir çocuk babası olduğunu iddia eden bir film nasıl yapılır? (Esasında Da Vinci Şifresi Hiristiyan karşıtı bir kitap olmayıp, o dinin yöneticilerini eleştiren bir eserdir.) Yüzde 95’inin Hiristiyan olduğu, Allahsızların bile televizyonlardan yayın yaptığı bu ülkede, Şeytan Ayetleri ve Da Vinci Şifresi gibi eserler, özgürlüğün ne kadar geniş olduğunun bir göstergesiydi. Son zamanlarda kortuklarımız arasında özgürlük kısıtlamalarının nerelere kadar gideceği vardır. Yaklaşık bir yıl önce Mel Gibson’ın yaptığı, köktendinci Hiristiyanların çok sevdiği, Yahudilere kin ve nefret yağdıran, İsa’nın Tutkusu filmi ve bu gibileri dışında eserler yasaklanacak mıdır? Henüz o kadar ileriye gitmediğimizden, Da Vinci Şifresi henüz yasaklanmamıştır. Da Vinci Şifresi filminin yönetmeni ve baş rol oyuncularına (Tom Hanks ve Audrey Tautou) protestolar yağdırılmaktadır. Filmi gösterecek sinemaların önünde yürüyüşler yapılacağı, bir sürü kilisenin boykot çanları çalacağı garantidir. Özgür bir ülkede bu gibi şeyler normaldir ve beklenenler arasındadır. Fakat aklımın ucunda rahatsız edici bazı soru işaretleri de vardır. Amerikan kongresini ele geçiren ve bu başarılarında köktendincilerden büyük destek gören Cumhuriyetçi üyeler, sağdan gelen baskıya dayanacaklar mıdır? (Dayanmak istiyecekler midir?) Dünyanın en güçlü ekonomisinin ve ordusunun kendilerinde olmalarını büyük ölçüde Hiristiyanlıklarında gören Amerikan’ın sağcı yönetimi, Hiristiyanlığın temel ilkelerini eleştiren bir esere karşı sessiz kalırlar mı? Onbir Eylülden sonra diğer özgürlükleri kısıtlayan kanunları büyük çoğunlukla geçiren Amerikan kongresi, dini özgürlüğü de, Hisirtiyanlığı eleştiren eserleri yasaklayarak, kısıtlamaya çalışacağı olanaklar arasındadır. Laiklikte birçok ülkenin, özellikle Müslüman ülkelerin, yüzyıllarca önünde görünen Amerika geri adımlar atmaya başlamıştır. Da Vinci Şifresi gibi eserlerin hala serbest oluşu, umut vericidir. Önümüzdeki bir iki yıl, bu ülke için kritik yıllardır. Amerika’nın güçlü oluşunu özgürlükleriyle özleştirenlerin sayısı küçümsenemez. Emperyalizm, Irak savaşı, Amerika’nın dünyadaki yeri ve birçok başka konular, esasında burdaki sağ ve solun büyük savaşının değişik cepheleridir. Da Vinci Şifresi filminin yönetmeni Ron Howard, uzun yıllar önce “Andy Griffin Show” televizyon dizisinde Opie adlı sevimli bir çoçuğu canlandırırdı. Dizideki baba rolü oynayan çok dindar Andy Griffin, son yıllarda dini şarkılarını pazarlamakla uğraşmaktadır. Dizideki oğlu da (ki aralarında hala büyük bir sevgi bağı olduğu söylenir) bay Griffin’in hiç te sevmeyeceği bir film yapmaktadır. Umarım bay Griffin, filmi yasaklamaları için Amerikan kongresine baş vurmaz!
  21. editor

    EVREN ve BİZ

    EVREN ve BİZ Bu yıl, 2005, Einstein’ın meşhur teoreminin 100. yılıymış. Bu teoremin (ve daha sonra gelenlerin) evrenle ilgili bilgi ve inançlarımızı nasıl etkilediği, Amerika’da birkaç radyo programı ve yayın organlarının konusu olmuştur. National Geographic dergisinin Mayıs sayısı örneğin, fizikçilerin evrenle ilgili düşüncelerinin kısa bir özetini vermiştir. Amerika’nın ulusay radyo şebekesi de Einstein’le ilgili birkaç program yapmıştır. Einstein’in teoremleri, Darwin’in evrim teoremi gibi, evren ve dünya görüşlerimize büyük değişiklikler getirmiştir. Einstein’den önce, evrenin dinlerin (metafiziğin) anlattığı gibi olduğu düşünülmüş ve “gökte” görünen herşeyin belli ve bilinmez (bilinemez) kurallar gereğince sabit kalacağına inanılmıştır. Galileo gibi astronomlar dinsel inançlarına ters düşen (örneğin dünyanın güneş etrafında döndüğü) buluşlar yapmışlarsa da, Einstein’den sonradır ki, evrenle iligili bilgilerimiz radikal bir değişikliğe tanık olmuştur. Esasında Einstein, teoremlerinin popüler dinsel inançlarla çelişkide oluşunu pek sevmez ve inanmak istemezmiş. O kadar ki, kendi teoremine göre evrendeki her kütlenin kütleler arası çekimi (yer çekimi) sonucunda tekrar merkeze çökeceği olasılığı, Einstein’in bir Evrensel Katsayı (Cosmic Constant) yaratmasına neden olmuştur. Bu katsayıyla orantılı olarak çalışacak bir güç merkeze doğru çöküşü önleyecek ve evren, dinde belirtildiği gibi sabit kalacaktır. Astronom Hubble’in 1929’da evrendeki her noktanın, şişirilmekte olan bir balonun üstündeki noktalar gibi, birbirlerinden uzaklaştığını izlemesi, Einstein’in katsayısını, Einstein’e, göre, gereksiz kılmıştır. (Einstein, bu katsayının düşündüğü en saçma bir nesne olduğunu söylemiştir.) Hubble’in buluşundan sonra, fizikçiler yer çekiminin eninde sonunda kütlelerin birbirlerine uzaklaşmasını yavaşlatacağını ve yine yer çekimininin herşeyi merkeze doğru çekcğine inanmaya başlamışlardı. Böylece, fizikçilere göre, yaklaşık 20 milyar yıl sonra evrendeki bütün kütleler, bir çay kaşığı kütlenin triliyonlarca ton ağırlığında olduğu çok küçük bir hacimde toplanacak ve tekrar “büyük bir patlama” olacaktı. Böylece her 30-40 milyar yıl yeni bir evren oluşacaktı. Fiziğin 1990 yılında, evrendeki noktaların bir birilerinden uzaklaşmasının ivme kazandığını saptamaları, yukardaki düşünceleri geçersiz kılmıştır. Fizikçilere göre bu ivmeye, şu ana kadar görülmeyen ve yer çekimin karşıtı olan “kara madde” (dark matter) neden olmaktadır. (Bu kara maddeye fizikçi Michael S. Turner, kara enerji adını vermiştir.) Evrendeki kütlelerin bir birilerinden giderek daha hızla uzaklaşmaları, kara madde kavramını yarattığı gibi, Einsteinin evrensel sabitini de tekrar canlandırdığı düşünülmektedir. Böylece, Einstein kendi diliyle çok aptal olduğunu söylediği fikri yeniden doğacak gibidir. Fizikçilerin evrenle ilgili “modern” görüşleri eninde sonunda (yaklaşık 20 milyar yıl sonra) evrenin öleceği (sona ereceği) doğrultusundadır. Atmışlı yıllarda Amrika’nın meşhur bir filosofu, Eric Hoffer, vardı. Öğrencilere üniversite İngilizc derslerinde Hoffer’in kitapları okutulup raporlar yazdırılırdı. Ben de yazarın bir iki kitabını okumuş, fakat dedikleriyle ilgili hatırladğım az şey kalmıştır. Bunlardan biri, Hoffer’e göre “medeniyetin soru sormakla başladığıdır.” Yazara göre el, kol, ve göz işaretleriyle iletişim kurmak mümkün olsa bile, soru sormak olanaksızdır. Dolayısyla konuşma yeteneğinin insanlığa getirdiği en büyük avantaj soru sorma yeteneğidir. İnsanlık, bu konularda çok yüksek eğitim görenler dışında, evrenin akibeti ve başka bilimsel dallarda soru sorma yeteneğini kaybetmiştir. Değil bu konulardaki sorulara yanıt vermek, soru sormak bile Batı’da “yüksek bilim imamları” (high priests of science) diye adlandırılan kişilerin elindedir. Yaklaşık otuz yıl önce ölen Eric Hoffer’ın buna ne diyeceğini bilemem ama, ben gün geçtikçe bilim adamlarının düşündüklerine ve söylediklerine inanmak zorunda olduğumuza inanıyorum. Bazen bilim adamlarının öne sürdükleri bize saçma gelse bile. Son yıllarda evrenlerle ilgili bir bilim dalı, kozmoloji, çok papüler olmaya başlamıştır. Kozmologlara göre, bizim evren gibi sonsuz sayıda evren vardır, fakat bunları ne görmek ne de varlıklarını kanıtlamak olanağı vardır. Ve geldik mi, insanlığın belki de ilk sorduğu soruya? Ve geldik mi belkide insanlığın ilk verdiği yanıta? Varlığı veya yokluğu ispat edilemez!
  22. editor

    BAŞBAKANIN AMERİKA ZİYARETİ

    BAŞBAKANIN AMERİKA ZİYARETİ Amerika’ya gelişimden birkaç yıl sonra, abimden gelen bir mektup başbakanımızın Amerika’da nasıl karşılandığını soruyordu. Başbakanımızın buralara geldiğini ilk kez o zaman duymuştum. Zamanla iletişim çok ilerlemiş, hergün Türk gazetelerini okumamızı sağlayan Internet gelişmişti. Bu sefer Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Amerika’ya geleceğini Internet’ten okuduğum Türk gazetelerinden birkaç hafta önce öğrenmiştim. Başbakanın ziyaretiyle ilgili bol haber beklerken, ne 250.000 tirajlı yerel gazetemizde (Minneapolis StarTribune), ne de Internet’ten hergün okuduğum New York Times’da Tayyip Erdoğan’ın Washington ziyaretiyle ilgili bir haber vardı. İzlediğim televizyon kanallarında da durum aynıydı. Sayılarında büyük artış gören televizyon ve radyo kanallarından birkaçının Erdoğan’la ilgili haberler vereceği garanti idi. Nitekim eşim, Erdoğan’ın basın toplantısının bir bülümünü radyodan dinlediğini söyledi. Eskiye nazaran, ülkemize gösterilen ilgi çok artmış olmasına rağmen, başbakanımızın son ziyaretine gösterilen ilgisizliğin bir anlamı varmıy dı? Bu ülkeyi yönetenler, son aylarda Türkiye’de olup bitenlerden rahatsız olduklarını açıkça belirtmişlerdi. Yaklaşık dört ay önce Amerika’da sağ kanadın İncili olarak bilinen Wall Street Journal gazetesi, Türkiye’yi ağır bir şekilde eleştirmişti. Ondan daha öncede, sağcı William Safire Türkiye’ye göz dağı vermeyi amaçlayan bir köşe yazısı yayınlamıştı. (Yönetime çok yakın olan bu gazete ve bu yazarın, yönetimden habersiz böyle yazmaları olanaksızdır.) Irak savaşı ve sonrasında yüzde 99’u Müslüman Türkiye’yi kullabileceklerini zan ederek yola çıkan sağcı yönetim, son zamanlarda bu düşüncenin saçmalığını anlamış, fakat kabahati kendileirnde bulacaklarına Türkiye’yi suçlamaya başlamışlardır. Zaten ülkesini teokratik bir yöne çekmek isteyen Hiristiyan Bush’un, ülkesini daha “koyu” bir İslam’a boyamak isteyen Erdoğan’la olan ilişkisinin eninde sonunda çatlak vereceği belliydi. Dini politik amaçla kullandığı için Bush’a çok kızan solcu basının, dini aynı şekilde kullanan Erdoğan’a ılımlı bakmasını beklemek olanaksızdır. Dolayısıyla, Erdoğan’ın bu ziyareti Amerika’nın hem sağcı ve hem de solcu kesimi tarafından pek önemsenmemiştir. Tayyip Erdoğan’ın İngiliz başbakanı Tony Blair’den hemen sonra gelmesi belki bir talihsizliktir. Çünkü Amerikan basın ve televizyonu, Blair’in ziyaretine geniş yer vermiş ve Amerika’nın İngiltere ve Türkiye’ye verdiği zıt değerleri açık bir şekilde sergilemiştir. Fakat, benim kanaatımca, Erdoğan’ın Amerika’ya gelişinin zamanlaması o kadar önemli olmayıp, Amerika’nın Türkiye’ye bakışını değiştirecek bir unsur değildir. Son zamanlarda gittikçe “Hiristiyanlaşan” Amerika yönetiminin, Müslüman Tayyip Erdoğan’a soğuk bakmaya başlaması doğaldır ve inanca bağlı bir kutuluplaşmanın gittikçe belirlendiğinin bir işaretidir. Bu kutuplaşmanın dünya için hayırlı olmayacağı da bellidir. Amerika’daki biz Türkler, dini polikaya alet ettiği için Bush’a çok kızgınken, kendi başbakanımızın aynı oyunu oynamasına elbette iyi bir gözle bakamayız. Gönül isterdiki başbakanımız, çocuklarını dini kuralları uygulamak için (sıkma baş) Amerika’ya gönderdiğini söyleyeceğine, Bush’a tuttuğu yolun saçmalığını söylesin. Amerika’daki basın toplantısında dinsel bir kutuplaşmanın felaketini anlatan bir Erdoğan’ın, değil Amerika’da, bütün dünyadaki göreceği ilgiyi tahmin edebilirsiniz
  23. editor

    HAYATI UZATMAK (Ölümü Ertelemek)

    HAYATI UZATMAK (Ölümü Ertelemek) Birkaç hafta önce 12 yıllık bitkisel bir yaşamdan sonra, beslenme tüpünün çekilmesi sonucunda, Terri Schiavo öldü. Terri Schiavo son üç dört yıldır Amerikan dincilerinin bilime ve onlara göre yaşamı önemsemeyen liberallere karşı verdikleri mücadelenin bir sembolü olduğundan, bayan Schiavo’un iki haftalık yaşam savaşı Amerika gündeminde birinci sıraya oturmuştu. Dünyada açlıktan hergün ölen 40.000 çocuk, ya da Schiavo gibi ölen binlerce kişi Amerikan sağı ve dincileri için önemli değildi. Arkalarına Amerikan başkanı Georg Bush’u, Florida eyalet (Schiavo’nun yaşadığı yer) valisi ve Bush’un kardeşi Jeb Bush’u ve hatta Cumhuriyetçi millet vekilleriyle senatörleri alan dinciler, devamlı protesto halindeydiler. Bazı televizyon kanalları (CNN ve FOX gibi) nerdeyse günlük yayınlarının tümünü Schiavo’ya vermişlerdi. Böylece politikacılar dinci kesime yaltaklık, televizyonlar da para yapacak bir neden yakalamışlardı. Konu, dincilerin, polıtikacıların ve medyanın baktığı kadar basit değildir. On iki yıl önce bitkisel bir hayata girdi diye teşhis edilen Schiavo’ya bir besi tüpü takılmış ve on iki yıl hayatta tutulmuştur. Onu muayene eden her doktor, Schiavo’nun hiç bir ümidi olmadığını söylmişse de, dinlerinde büyük mucizelere yer veren Hiristiyan Amerikalılar, tüpün geri alınmasını bir bakıma Allaha’a (Hiristiyanlığa) inanmamak olarak algılamışlardır. Esasında tek tanrılı her dinde, tüpün alınması, Allah’ın artık hiç birşey yapmayacağına inanmak olarak algılanır ki, o da kişinin Allah’ın ne yapacağını önceden bilmesi olur. Bilimin hayatı uzattığı, ya da New York Times’lı bir yazarın dediği gibi, ölümü ertelediği bir gerçektir. Dolayısıyla, her toplum, özellikle tek tanrıya inanan toplumlar, inançlarıyla bilimi uzlaştırmak zorundadır. Hem Avrupa, hem de Amerika uzun yıllardır bu soruyla karşı karşıya kalmış olmalarına rağmen, henüz, özellikle Amerika’da, toplumca benimseneck bir uzlaşma ortaya çıkmamıştır. (Örneğin, Hollanda ve Belçika ve başka Avrupa ülkelerinde ötenazi kanunen serbest olmasına karşın, Amerika’da sadece bir eyalette, Oregon’da ötenazinin kanunca bir sakıncası yoktur.) Türkiye gibi batılılaşmakta olan bir çok ülkede de bu sorular yakında daha sık sorulmaya başlanacaktır. Amerika’da ölüm “beynin ölümü” diye tarif edilmesine rağmn, on iki yıldır beyni ölü olan Schiavo’nun gördüğü ilgi, yalnızca aşırı sağcıların cahilliği veya saflığı olarak algılanmamalıdır. Kendini Müslüman veya Hiristiyan olarak bilen veya Allah’ın herşeyi yapabileceğine inanan biri için, beyni ölü olana Allah’ın yeni bir beyin verebileceği inancı doğal değil midir? Ya da, teknolojinin bütün hastalıkları eninde sonunda çözeceğine inanların, kendi ölümlerinin yakın olduklarını inandıklarında, kendilerini Batı’da cryogenic denilen (çok soğuk anlamına gelir) bir sıvıda dondurmaları doğal değil midir? (Böylece kendilerini öldürecek hastalığın çaresi bulunduğunda, bu kişiler “ısıtılıp” canlandıralacak ve hastalıkları tedavi edlectir.) Eskiden Schiavo ve gibilerini hayatta tutabilecek teknoloji yoktu. Bunlar kısa zamanda ölürlerdi ve dolayısıyla böyle sorular sormanın gereği yoktu. Fakat değişen teknoloji beraberinde bir çok soru da getirmiştir. Örneğin: Allah’ın mucizesini beklemekten başka ümitleri olmayan bitkisel bir hayat süren kişilerin yaşamlarını uzatmaktansa (ölümlerini ertelemektense), hergün açlıktan ölen binlerce çocuğa bakmak daha doğru değil midir? Hayatımızın sonunun gelip gelmediği kararını, teknolojiyi kullanarak hayatımızı uzatanlara bırakmak doğru olmaz mı? Vücüdumuzun diğer yerlerinden aldıkları damarlarla kalbimizi tamir edenlere, “sen Allah’mısın” sorusunu sormazken, “yapacağımız birşey yoktur” dediklerinde neden “sen Allah mısın” sorusunu sorarız? Bence Müslüman toplumlar içinde bu soruları sormanın zamanı gelmiştir. İslam dünyası, yüzyıllarca bu inancın en iyi inanç olduğunu savunmuş, fakat cemaatını, son elli yıldır, ibadete bile inançları değişik olanların aletlerini kullanarak çağırmaktadır. Teknolojik gelişmelerin çoğunun kutsal kitabıında yazıldığını söylemiş, fakat bu gelişmerin hiç olmazsa bazılarının neden bu inancı taşıyanlardan çıkmadığını pek sorgulamamıştır. Artık sorgulamadan yaşamak mümkün değildir. Hayatın uzatılması, ölümün tarifi, teknolojinin insanlığı nasıl değiştirdiği (dğiştireceği) çok tartışılan konular olmuştur. İslam, ya bu tartışmalara katılacak, ya da diğer toplumların arkasından yürümek zorunda kalacaktır. Terri Schiavo, bu konudaki tartışmalara Amerika’da ivme kazandırmıştır. İslam’ın bu konuları tartışması için Schiavo gibi birine gereksinimi yoktur. Bu konudaki düşüncelerinizi merak ediyoruz.
  24. editor

    KOMPLO TEORİLERİ

    KOMPLO TEORİLERİ Tarihin başlangıcından bu yana, binlerce komplo teorileri öne sürülmüştür. Bunların büyük çoğunluğu zamanla unutulmuş, bir kısmı kanıtlanmış teoriler olarak “komploluktan” çıkmıştır. Her dönemin ilginç komplo teorileri vardır, fakat komplo teorilerinin en büyük özelliği bunları yaratanların, teorilerinin yanlış olduğu kanıtlanmasına rağmen, durmadan yenilerini üretmeleridir. “Herşey mümkündür” sözü uygulandığında, her komplo teoreminin, çok küçük olsa da, belirli bir olasalığı vardır. Benim en ilgimi çeken, teoremin mantığı değilde, yaratıcılığıdır. İlginç bulduğum bazı teorileri aşağıda sıralıyorum. Birleşmiş Milletlerin Amerika’yı İstila Planları: Yaklaşık olarak sekiz yıl önce, Amerika’nın aşırı sağından bazıları, Birleşmiş Milletlerin Amerika’yı ele geçirmek üzere olduğunu savunurlardı.O yıllarda Amerikan Senato’sunda çoğunluk partisi olan Cumhuriyetçiler esrarengiz nedenlerle (bazılarına göre sağa yaltaklık için) bu grubun liderini bir senato komisyonuna çağrmışlar ve bu büyük tehlikeyi açıklamasını istemişlerdi. Bu zatın yaptığı ilk şey, senatörlere Birinci Dünya Savaşından kalma bir tank resmini göstermek ve şu anda Kanada sınırında bunun gibi 3.000 tankın, Amerika’yı istila etmek için, Birleşmiş Milletler Genel Sekreter’inin emirlerini beklediğini söylemek olmuştur. Komplo teoreminin sözcüsü, kahkaları basan senatörlere: “aptalsanız ben ne yapabilirim” diyerek toplantıya son vermiştir. Bu teoreme hala inanlar vardır. Başkan Bush’un Birleşmiş Milletlere soğuk bakmasına ne dersiniz? Yassı Küre Sosyetesi: Bu sosyetenin İnternet sitesine göre 500 yıldan fazladır dünya’yı batıl bir inançtan, kürenin yuvarlak olduğundan, kurtamaya çalışmaktadırlar. Beşyüz yıldır dünyanın yuvarlak olduğunu kanıtlayan her bilginin bir komplo olduğunu savunan sosyete, dünyanın yuvarlak oluşunun bunu savunanlara nasıl bir yararı olduğu konusunda sessizdir. İngiltere merkezli olan bu sosyetenin, mizah için oluşturulduğunu bazen düşünürüm. Fakat sosyeteyi benden çok daha iyi bilenlere göre, Yassı Küre Sosyete’sinin her üyesi dünyanın gerşekten yassı olduğuna içten inanır. Trilateral Komisyonu: Bu komisyonun kuruluşundan beri, 1973, amacının, komplo teoristlerine göre, bütün dünyayı denetim altına almak olduğudur. Amerika, Kanada Japonya ve başka “ileri” ülkelerin diplomat ve iş adamlarının üye olduğu bu komisyon, internet sitesinde amaçlarının dünyaya istikrar ve barış getirmek olduğunu savunr. Yetmişli yıllarda Rockefeller ailesinden birkaç kişinin bu komisyona üye olması, dünyanın bir “Rockefeller A.Ş.” olacağının belirtisi olarak değerlendirilmişti. Rockefeller, iş dünyasında önemini kaybedince bu A.Ş. düşüncesi bir ara unutulmuş, fakat nerdeyse bütün dünya ekonomisi belirli birkaç düzüne şirketin eline geçince, teorem tekrar canlanmaya başlamıştır. Bu şirketlerden birinin, WalMart’ın yıllık cürosu, Türkiye’nin yıllık milli gelirinden daha fazladır. Belki de bundan 40-50 yıl sonra, bütün dünya 30-40 şirketin “özel çiftliği” olduğunda bu da “komploluktan” kurtulacak bir teorem olacaktır. Dünyanın en güçlü ülkesi olduğundan, komplo teorilerin çoğu Amerika ile ilgilidir. O kadar ki, dünyada olan biten herşeyde, doğa afetlerinde bile, Amerika’yı suçluyan komplo teorileri üretilir. Bunun en son örneği, 26 Aralık tsunamisine Amerikalıların neden olduğu teoremidir. Esasında Amerika’ya dönük teorilerin bazılarını Amerikalıların kendileri yaratmıştır. Yüzyıldan fazla, Lincoln’un suikastına bir “Güney” komplosu olarak bakıldıktan sonra, nihayet bunun doğru olmadığı kabullenmiştir. Kennedy’nin suikastı hala birçok komplo teorileriyle anlatılmaktadır. Viyetnam savaşı sırasında, savaşla ilgili birçok teorem öne sürülmüştür. Bunların en ilginci “kauçuk ağaçlarıdır.” Evet, be teoreme göre Amerika dünya lastik piyasasını ele geçirmek için savaşa girmiştir! Doğal olarak Irak savaşıyla da ilgili birçok teorem vardır. Petrol, İsrail ve Amerika’nın emperyalist niyetleri bunların en popüleridir. İslam dünyasında, Amerika’dan sonra, İsrail komplo teorilerinde baş rolü oynar. Bütün ülkelerde, o ülkelere dönük komplo teorileri vardır. Türkiye’de örneğin, başımıza gelen herşeyi “dış ülkelerin parmakları vardır” komplo teoremiyle açıklarız. Bize göre Yunanlıların Batı Anadolu’da gözleri vardır, onlara göre bizim niyetimiz eski Osmanlı topraklarını geri almaktır. Avrupanın ileri ülkeleri bile, komplo teorileri yüzünden milyonlarca insanın ölümüne neden olan iki dünya savaşı başlatmış ve Orta Doğuyu cehenneme çeviren işler yapmıştır. Komplo sözcüğü, kökeni Latince olan “conspiracy” den gelir. Conspiracy ise fesat amaçlı gizli anlaşma anlamındadır. Genelde bir komplo teoreminin mantık veya veya mantıksızlığı ancak zamanla belli olmasına rağmen, bazı komplo teorileri, yukarda verilen ilk örnek gibi, baştan saçmadır. Dolayısıyla bizim yapacağımız en iyi şey mantığmız kullanarak komplo teorilerinin bizi kıskaca almamasına özen göstermektir. İlginçtir, Amerika’nın Irak’a “ucuz petrol” için girdiklerini savunanlar, şimdi de savaştan bu yana çok artan benzin fiyatlarını, petrol şirketlerine yarasın diye, yine Amerika’nın savaş planları arasında olduğunu söylerler. Bu iki düşünce arasında çelişki görüyor musunuz? İnsanlar oldukça, Komplo teorileri olacaktır. Dolayısyla komplo teorileri iyidir veya kötüdür diye bir değerlendirme yapmak yanlıştır. En iyisi her teoriye teker teker bakıp, birer birer değerlendirmektir. Bizimle paylaşmak istediğiniz komplo teorileri var mıdır?
  25. editor

    İNANMAK ve BİLMEK

    İNANMAK ve BİLMEK Başlangıçta bilmekle inanmak arasında büyük bir fark yoktu. Görmek demek inanmak, inanmak demek bilmekti. Atılan nesnenin yere geri düşeceği, güneşin doğuşu ve batışı, yıldızların gökteki yerleri ve bunun gibi olaylar görünür ve dolayısıyla bilinirlerdi. Güneş veya ayın tutulması, kasırga, zelzele ve bu gibi “normal” olmayan doğa olayları ise inançlarla açıklanırdı. Bu sistemde inançla bilim arasında fazla bir çelişki yoktu. Binlerce yıl süregelen bu denge, iki-üç bin yıl önce sarsılmaya başlamıştı. Hafif titremelerle başlayan bu sarsılma, gün geçtikçe ivme kazanmış, ve kesin tarihi belli olmasa bile, sistem çökmüştür. Çöken enkazdan, inanmak ve bilmek ikilisinden oluşan sistem iki ayrı nesne olarak ortaya çıkmıştır: İnanç ve bilim. O oluşumdan sonra inançla bilim bir çok defa çelişecek ve yüzlerce yıl bilim, insan belleğinde inançların yerini alacaktır. Bilimin başlangıçtaki bu başarısının en büyük nedenleri arasında, bilimin açıkladığının herkesçe kavranilabilecek nesneler olduğudur. Örneğin, küremizin güneş etrafında ve ayın da dünya etrafında döndüğü herkesin anlayabileceği basit bir şekilde açıklanabilecek olaylardır. Insanlığın bu “yeni” bilimsel açıklamaları benimsmelerinin en büyük nedenleri arasında, bu açıklamaların insanlığın temel inançlarına dokunmaması da sayılabilir. Gün geçtikçe bilim ivme kazanmış ve 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra, anlaşılması gittikçe zorlaşan bilgiler sunmaya başlamıştır. Temel bilim dalları bölünmeye başlamış, fakat daha önemlisi bilimle inanç arasında uyumluluk arayan, birini öbürüyle açıklamaya çalışan felsefenin yolu bilimden ayrılmıştır. 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra, Sir Francis Bacon veya Rene Descartes gibi hem bilimle ve hem de felsefeyle uğraşanların sayısı büyük bir düşüşe geçmiştir. “Fiziğin altın çağı” veya “fiziğin yarım asrı” diye adlandırılan 20. yüzyılın ilk yarısından sonra, bilim, halkın anlayamayacağı çok karmaşık bir nesne olmuştur. (Değil halkın anlaması, hata bazı fizikçilerin bile Einstein’in teoremlerini tam anlamadığı savunulmuştur.) Eskiden fizik, kimya ve biyoloji gibi temel dallardan oluşan bilim şimdi nerdeyse sayılamayacak dallara bölünmüştür. Tıpta örneğin, kalbin elektrik sistemi bile, ayrı bir bilim dalıdır. Hızla ilerleyen bilim, 20. yüzyılın sonlarına doğru, her iki yılda bir insanlığın bilgi hazinesini iki misli arttırmaya başlamıştır. Böylece bilim, bir bakıma insanlıktan ayrılmış ve kendi başına yürümeye başlamıştır. Öbür yandan inanç her zaman olduğu yerde kalmış ve benimsenmesi, binlerce yıl önce olduğu gibi şimdi de, yüksek eğitim ve yüksek zeka gerektirmemiştir. İnancın sabit kalması ve bilimin hızla ilerlemesi, bilim inançla çelişmediği sürece, büyük bir sorun yaratmamıştır. Fakat, evrim, ruhun varlığı veya yokluğu, dini inançlarla çelişkiler (arkeolojiye göre Musa, tarihçilere göre İbrahim efsanedir), ve gibi savlar, bilimle inancı karşı karşıya getirmişlerdir. Bilimin ne dediğini anlamayan insanlığın, temel inançlarını yerle bir edecek yeni bilimsel bulguları kolaylıkla benimseyeceği düşünülemez. Bilim kalesinin dışında kalan insanlığın, batıl olsada, inançlarına sarılması doğaldır. Sosyologlara göre, inanç büyük diriliş içindedir. Bence bunun en büyük nedeni, bilimin artık “normal” bir kişinin açamayacağı karmaşık bir kutu gibi oluşudur. Evrim teoremini, ne yaparsa yapsın anlamayacak birinin, “inanmıyorum” demesi çok daha kolay, çok daha doğaldır. Uzun yıllar önce köy odasında benim bilimsel açıklamalarımı (yağmur nasıl yağar, güneş nasıl tutulur, vs.) ilgiyle dinleyen köylüler, evrim hakkında kendilerine sunduğum bilgilere “saçma” diye karşı çıkıyorlar. Bu, bilmekle inanmak arasında “demokratik” bir ortama geldiğinin bir belirtisidir. Genelde pekte demokratik olmayan Avrupa’da da güçlenen bilim, gittikçe demokratikleşen dünyada yerini inanca bırakmaktadır. Acaba demokratikleşmek demek, inanmayla bilmeyi sandık başında milletin oyuna sunmak mı demektir? Son zamanlardaki gelişmelere bakılırsa bu sorunun yanıtı evettir. Son Amerikan seçimlerinde Bush, Hiristiyan inancı olanların büyük çoğunluğunu alarak tekrar seçilmiştir. Irak’ta Şiiler tasarlanan seçimlerde kendi gibi inanların oylarıyla yönetimi ele geçirmeyi planlamaktadır. İran zaten 25 yıldır Şiilerin denetimi altındadır. Suudi Arabistan ise 70 yılı aşkındır, “Vahabi” ülkesidir. Aydınlanma çağının başladığı Avrupa’da bilim henüz inanca kaybetmemiştir. Fakat son yılların gelişmeleri inancın Avrupa’da da çıkışa geçeceğini göstermektedir. İstatistikçilerin bulgularına göre Gayri-Müslüm Avrupalıların düşük doğum oranı, nüfüslarının gittikçe azalacağı ve sonunda Avrupa’da Hiristiyanların yok olacağıdır. Doğum oranları çok yüksek olan Avrupa Müslümanları, şimdiden, başta Fransa olmak üzere, bütün Avrupa ülkelerinde çoğunluğu elde edeceklerini iddia etmektedirler. Bu iddialara karşı Hiristiyan Avrupa’nın, inanca bağlı bazı önlemler almaya kalkması bence doğaldır. Böylece uzun yıllardır sosyologların öne sürdüğü “inanç” kutuplaşması hemen hemen bütün dünyayı kapsayacaktır. Uzmanlara göre, bir tekrar olan insanlık tarihi, tekrar karanlık bir çağa mı girecektir? Bundan yüzlerce yıl sonra, okullarda ikinci “aydınlanma” dönemi mi anlatılacaktır?
×
×
  • Yeni Oluştur...

Önemli Bilgiler

Bu siteyi kullanmaya başladığınız anda kuralları kabul ediyorsunuz Kullanım Koşulu.