Jump to content
Sign in to follow this  
GeceKuşu

GÜVERCiN GECESi

Recommended Posts

GÜVERCiN GECESi

 

Simsiyah gözleriyle uzun uzun süzdü gözyaşı tanrısını. Gözyaşı tanrısının kurumaya yüz tutan göz pınarları, yerdeki kilimin çiçek desenlerini belki de son kez bereketliyordu. Evin ışıkları hiç kapanmıyordu. Güvercin, simsiyah gözlerini bazen florasanın beyaz ve rahatsız edici ışığından sakınmak için kapatıyor, gözyaşı tanrısının yanaklarından süzülen damlaların kilime değdiği anda çıkarttığı büyük gürültüyle irkiliyor, kanatlarını hafifçe kaldırıyor, gözlerini aniden kocaman açıyor. Boynunu önce öne, sonra sağa sonra sola çeviriyor, kafasını aşağı eğip gözyaşı tanrısının yanaklarından süzülen damla veya damlaların kilimdeki çiçeğin üzerinde bıraktığı koyuluğu fark edince her şeyin yolunda oluşundan edindiği kayıtsızlıkla gözlerini kapıyordu. Güvercin gözlerini her kapadığında aynı kabusu görmekten, kulaklarında sürekli gezinen beddualardan, gözyaşı tanrısının akıttığı gözyaşlarından bıkmıştı artık. Yaşayamıyordu böyle.

 

Güvercin, bir gayretle gözlerini kapattığında, nereden geldiği hangi delikten girdiği ve kim tarafından gönderildiği belli olmayan, kap kara, gagalı ve gerçekliği noksan bir yılan, odanın içinde, başıboş gezinmeye başladı. Yılan, yeni ayak bastığı şehirde nereye gideceğini bilemediğinden elinde bavuluyla oradan oraya şuursuzca savrulan bir taşralıydı. Odanın açık olan ışığından o da rahatsız olmuş olacak ki, belki de daha önce girdiği bir savaşta hasar görmüş olan sağ gözünü kapattı. Tek gözüyle odanın içinde, neler olup bittiğini anlamaya çalışıyor, esrik ve dengesiz hareketlerle, bir masanın altına, bir kanepenin altına, bir gözyaşı tanrısının terliğiyle ayaklarının arasına, bir balkon kapısının kenarına gidiyor, her gittiği yerde, kayıp olan çocuğunu arayan bir annenin, çocuğunu sorduğu herkesten aldığı “görmedim” yanıtının yüz ifadesini takınıyor, ve başka bir yöne doğru hareketleniyordu.

 

Güvercin gözlerini açtı, yılanı gördü. Gagasını da gördü. Kanatlarını çırptı, öttü. Yılan, gözyaşı tanrısının bacaklarına dolandı. Güvercin kanatlarını daha kuvvetlice çırptı, boğazını yırtarcasına öttü. Yılan, gözyaşı tanrısının kulağına, gagasını dayadı.

 

Güvercin, çıkardığı bu kadar gürültüye rağmen, gözyaşı tanrısının onu duymayışına bir anlam veremiyordu. Kendi çıkardığı gürültüyü duymasa bile, nasıl oluyor da bacaklarına dolanan, kulağının dibindeki bu gagalı yılanın soğuk nefesini hissedemiyordu? Güvercin korkuyordu. Küçük kalbi, görmemesi, duymaması, bilmemesi gereken şeylere o kadar çok maruz kalmıştı ki, artık atmıyor, sadece titriyordu. Gözlerini gagalı yılana dikti.

 

Gagalı yılanın, gözyaşı tanrısının kulağında bir şeyler aradığını fark etti. Yılan, gözyaşı tanrısının kulağını kokluyor, sanki oralarda bir yerlerde kendi için bırakılmış bir işareti bulmak istercesine gagasını gezdiriyordu. Gagalı yılan, gözyaşı tanrısının kulağında aradığı işareti bulamayıp, süzülerek kendini kilime bıraktığında, güvercin derin bir “oh” çekmedi çünkü, gagalı yılan, gözlerini bir an odanın içinde gezdirdi, çok geçmeden güvercini fark etti, ve ona doğru hareketlenmeye başladı.

 

Güvercin, bir yılandan ne gibi farklarının olduğunu düşünmeye başladı. Düşünmek için çok az zamanı vardı ama düşünmek zorundaydı, çünkü ancak, yılanda olmayıp kendinde olan bir özellik sayesinde yılandan kurtulabilirdi. Düşünmeye başladığında, bir yılanla hiçbir benzerliğinin olmadığını, her şeyinin tamamen farklı olduğunu fark etti, gaga hariç. Bu güne kadar bir iki tane yılan görmüştü ve hiçbirinin bu yılan gibi bir gagası yoktu. Bu yılanın diğer yılanlarla arasındaki fark gagasıydı. Ve yılanın gagası, aynı zamanda, güvercine benzeyen tek yönüydü. Bu da demek oluyordu ki, bu her şeyiyle tamamen güvercinden farklı olan yaratık, bir şekilde, belki kazandığı bir zafer sonrasında kendine bir gaga edinmişti.

 

Güvercin bunları düşünürken, yılan güvercine yaklaşmaktaydı. Vücudunu, güvercinin kafesinin altındaki masanın bacaklarına doladı. [1] Yazarın Notunu OKU:

Share this post


Link to post
Share on other sites

Güvercin, yılanın hareketlerinin hızlandığını, yukarı, kafese doğru tırmandıkça sanki daha da kendinden emin bir tavır takındığını anlayabiliyordu. Kafesin tellerinin oldukça az aralıklarla dizili olduğunu düşündü. Bu küçük aralıklardan dışarı çıkamazdı. Dışarı çıkamazsa, uçamazdı. Bir an, bu kadar küçük aralıklardan yılanın da kendine ulaşamayacağını düşünerek rahatladı. Gözyaşı tanrısı bütün bunlar olurken, zamanın içindeki bir an’a mıhlanıp kalmış hareketsiz bir şekilde gözyaşlarını biriktiriyordu. Ya da biriktirdiğini sanıyordu. Nitekim zamanın içindeki bir an’a hapsolduğu için zaman akmıyor, zaman akmadığı için de o anda, onun evreninde hiçbir şey akmıyor, birikmiyor, yok olmuyor, bitmiyor ve başlamıyordu.

 

Güvercin, gözyaşı tanrısının kafesin üstüne mandalla sıkıştırdığı kurumuş maydanozların içine girip, kendini sakladığı yalanını kendine söylerken, yılan, gagasını kafesin tellerinde gezdirmeye başlamıştı. Yılanın gagası, kafesin tellerine sürtündükçe rahatsız edici bir ses, bütün evi kaplıyordu. Güvercin, maydanozların arasına saklanmış, hala yaşadığına emin olabilmek için kalbinin sesini duymaya çalışıyordu. Yılan, kafesi bütün vücuduyla sımsıkı sarmaya adeta, kendiyle örmeye başladı. Kafesin etrafında daireler çiziyor, her daire bitiminde, yeni bir daireye başlıyordu. Bir süre sonra, yılan bütün kafesi kendiyle kaplamıştı. Gözyaşı tanrısı, mıhlandığı andan kurtulup hayata, ve zamana geri dönebilse, kafesin yerinde oluşan bu kara deliğin ne olduğuna bir anlam vermeyecek, yavaşça kara deliğe yaklaşacak, elini kara deliğe dokunduracak ve o an, kara deliğin muhteşem çekim gücüne kapılarak sonsuz bir yokluğun içinde kaybolacaktı.

 

Güvercin, yılanın, kafesi sıkmaya başladığını, kanatlarına değen tellerden anladı. Biraz sonra, yılan bütün bir kafesi sımsıkı saracak, kendisi de içinde, boğularak can verecekti. Yapacak pek bir şey kalmamıştı. Kaderine razı olup, ölümü beklemekten başka çaresi yoktu. Her yer karanlık olduğundan gözlerini kapatmaya gerek duymadı. Güvercin sürekli ışıkları açık olan bu evin içinde, uzun zamandır hissedemediği bir geceyi hissediyordu. Gece hissi, güvercini sıkıca sarmaya başladığında, güvercin garip bir huzur bile duymaya başlamıştı. Bitmiyordu gece, yılan, gitmiyordu. Karanlık, artık her şey olmuştu. Güvercin karanlıkta yaşamaya alışacağını düşünmeye başlamıştı ki, kafesin üstünden peydah olan bir aydınlık, kafesin içine sızdı. Güvercin, aydınlığın sızdığı delikten yılanın kafasını gördü. Yılan, sanki bir kan davasının kan alacaklısı gibi sert ve dimdik başıyla, kafesin içinde sıkışmış olan güvercine bakarken, güvercin ise dökmesi gereken kanı dökmeye; kaderine, razı olmuş bir gelin gibi gözlerini süzüyordu. Yılan, birden konuşmaya başladı.

 

“Neden onları bırakıp gittin? Sen onları bırakıp gitmeseydin, ben onlara yaklaşamayacaktım. Sen, o yavruların annesi! Sen orada olsaydın, ben o yavruları yemeyecektim. Damağıma yapışan bir yavru güvercin gagası, yaralarımı deşmeyecekti sürekli. Kim bilir hangi alemlerden akıttıkları zehirli bedduaları beni bu hale getirmeyecekti. Öldüm işte sonunda. Ruhum bedenimden ayrıldığında, artık bu haldeydim. Şimdi sana, yapman gerekeni söylemeye geldim. Yavrularının beddualarını susturacaksın! Onlara yeniden hayat vereceksin! Manav’ın yanındaki sokağın başında, süt dolu bir tasın yanında öylece yatıyorum! Git ve beni bul! Bul ki, bir kağıda hapsolmuş ruhum özgürlüğüne kavuşsun. Bul ki, yavrularının bedduaları sussun! Git buradan! Hemen!”

Share this post


Link to post
Share on other sites

Güvercin bütün bu söylenenleri önceleri korkuyla, sonra kendine verilen görevi yapmaya hazırlanan yeni yetme bir gencin heyecanıyla dinledi. Yılan konuşmasını bitirip, kafesten aşağı doğru süzülürken, gagası ile kafesin kilidini açtı. Gözyaşı tanrısının gözlerinden damlalar süzülmeye tekrar başladığında yani zaman, gözyaşı tanrısı için tekrar akmaya başladığında, gagalı kara yılan, olmayan bir delikten dışarı süzüldü. Gözyaşı tanrısı, yılanın, göremediği bir delikten balkona çıktığını nasıl olduysa fark etti ve balkon kapısını açtı. Kara yılan, bu sırada, kendini apartmanın önündeki parka attı. Bu sırada, karşı apartmanın birinci katından atlayan iyi kalpli kel bir adam korkuyla, arkasına baka baka koşmaya başladı. Güvercin, kafesin açık olan kapısından bir hışımla çıktı ve balkona ulaştı. Gözyaşı tanrısı, korkuyla koşan iyi kalpli kel adamın, bir hırsız olduğunu anladığında, kara yılan süzülerek hırsızın cebine girdi ve gözden kayboldu.

 

Yılan gözden kaybolduğunda, güvercin, gözyaşı tanrısının gözlerinin önünde hızla karanlığa doğru kanat çırptı. Güvercinin kaderine mecburdu. Gözyaşı tanrısı, karanlığın içinde güvercini bulmaya çalışırken, karşı apartmanın birinci katındaki pencereden bir adamın kafasını çıkardığını buldu. Karşı apartmanın birinci katındaki pencereden kafasını çıkaran adam, korku dolu gözlerle karşı apartmanın balkonundaki adama bakıyordu. Gözyaşı tanrısı, adama, parmağıyla bir yönü işaret etmesinin gerektiğini düşündü ama bunu yapmadı. Bunun yerine, kollarını kafasının üstünde buluşturdu. Gerindi ve esnedi. Sonra da odaya girip balkonun kapısını kapadı.

 

Karşı apartmanın birinci katındaki pencereden kafasını çıkaran adam, kafasını içeri soktu. Bu sırada gözyaşı tanrısı, bir kağıt parçası gibi buruşturulmuş olan kafesi gördü. Kafesin hemen yanındaki fesleğenin yapraklarını okşayıp, fesleğenden yayılan kokuyu derin derin içine çekti. Fesleğenin güzel kokusundan medet umacak derecede çaresizdi belki ama en azından evine hırsız girmemişti. Ya da keşke girseydi. Varlığına şahit olacak biri daha olmuş olurdu böylece… Fesleğenin kokusu, burnundan dünyaya yayıldı.

 

Karanlığın ortasında nereye gittiğini bilmeden öylesine kanat çırpan, belki sadece kanat çırpan güvercinin burnuna fesleğen kokusu geldiğinde, ne yöne gitmesi gerektiğine karar vermişti. İşte şu sokak olmalıydı. Bacası tüten apartmanın dibi. İşte şurası da manav. Evet burası. Gittikçe alçalan daireler çizerek irtifa kaybetti. Bu süre içinde, ne olduğunu bilmediği bir şeyleri arıyordu. Belki yavruları, belki kara bir yılan, belki bir solucan, belki bir insan. Hepsi olabilirdi göreceği. Ama ne olursa olsun, görmesi gerekenin ne olduğuna sade ve sadece içgüdüleriyle karar verecekti. Görecek ve anlayacaktı. Alçaldı. İşte oradaydı. Sokağın başında biri siyah biri beyaz hareketsiz iki şey…

 

Ne? O da bilmiyor. Yeryüzüne ayak bastı ve ürkek adımlarla gördüklerine doğru yaklaştı. Ürkekçe adımlar atarken bir yandan da sanki çok gizli bir iş yapıyormuşçasına dikkatli davranmaya çalışıyor, adeta gelen giden var mı, ona bakan var mı diye etrafı kolaçan ediyordu. Yaklaştı. Yerde ağzı açık bir şekilde yatan kara kediyi gördü. Ağzının etrafındaki sinekleri de gördü. Yaklaştı. Gümüş bir tasın içindeki sütü gördü. Kediler sütü severdi. Demek ki bu kediyi sevdiği şey öldürmüştü. Kara kedinin karnına kondu. Kedinin ağzının etrafında uçuşan sineklere baktı bir süre. Sineklerden biri, kedinin ağzından içeri girdiğinde, kedinin karnının hareket etmekte olduğunu fark etti. Hemen karnından uçup, apartmanın birinci katının penceresine kondu.

 

Uzaktan olup biteni izlemek daha mantıklı bir hareket olacaktı. Kedi, ölmüştü. Hatta kokuşmuştu. Leş kokuyordu. Sinekler, onun içine girip, yumurtalarını bırakmak için can atıyorlardı. Fakat kedinin karnı neden hareket etmişti öyle? Bu süt dolu tası oraya kim koymuştu? Kedi neden süt dolu tasın önünde cansız yatıyordu? Sorduğu bütün bu sorular ona epey zaman geçirtmişti. Bir an neden buraya geldiğini hatırladı. Buraya gelmişti çünkü kafesi sarmalayan gagalı yılan ona buraya gelmesini söylemişti. Ne vardı burada? Gagalı yılan, ona buraya gelmesini söyleyerek ne yapmak istemişti? Yine sorular birikti içinde. Düşünmemeye çalıştı bir süre. Pencerenin kenarına tünedi ve kedinin karnından gelen hareketleri izlemeye koyuldu. Kedi, hamile miydi? Olabilirdi ama o kadar büyük bir şişlik yoktu, hem hamile olsa bile kedi kokuştuğuna göre, karnındaki de çoktan ölmeliydi.

 

O bunları düşünürken, kedinin ağzının etrafında uçuşan sinekler, hızla ortadan yok oldular. Güvercin birazdan burada olmasının nedenini öğreneceğini hissetti. Kedinin ağzı, olduğundan daha büyük bir biçimde açıldı. İçinde ne varsa, dışarı çıkmak için harekete geçti. Güvercin, gözlerini kedinin ağzından (çıkacak olan her neyse, işte onu kaybetmemek için) ayırmıyordu. Kedinin vücudu içinde hareketlenen yaratık, bir süre sonra kafasını kedinin ağzından çıkardı. Güvercin, olanlara anlam veremiyordu. Kara kedinin ağzından çıkan, kara bir yılandı.

 

Yılan ve kedinin ortak özelliği dedi güvercin içinden, sütü sevmeleriydi. Süt, biri tarafından (Kim?) Buraya konmuştu. Sütün kokusunu duyan yılan, kediden önce sütün içine atmıştı kendini. O sütü kana kana içerken kedi de sütü içmeye başlamıştı. Kedinin dalgalandırdığı sütün içinde savrulan yılan, bir süre sonra, kedinin açık olan ağzından içeri girdi ve kedi böylelikle öldü. Peki bundan güvercine neydi? O gagalı yılan, bu olanları nereden biliyordu?

 

O bunları düşünürken, iyi kalpli kel bir adam, manavın marul tezgahının altını görebilmek için kafasını eğdi. Yılan, kedinin ağzından tamamen kurtulup manav tezgahının altına girdi. İyi kalpli kara giyimli kel adam, yılanı gördü, önce irkildi, sonra yılanın marul tezgahının altına nereden geldiğine baktı. Baktığı yerde, yatan kara kediyi gördü. Gözleri kocaman açıldı. Güvercin ona baktı. Adam kediye doğru yaklaştı, kedinin ağzının etrafındaki sinekleri kovaladı, kedinin kafasını okşadı, güvercin ses çıkardı, güvercine baktı, güvercin de ona baktı, sonra kara giyimli iyi kalpli kel adam, kediyi kucağına aldı ve oradan uzaklaşmadan önce, süt dolu tası tekmeledi. Süt yola döküldü. Yoldan geçmeyen arabalar, sütü apartmanın duvarına sıçratmadı. Güvercin adamın kucağına aldığı kediye baktı. Adam, kucağındaki kedi ile köşeyi döndüğünde, güvercin de kanatlarını adamı ve kediyi takip edebilmek için çırpmaya başladı. O da köşeyi döndüğünde, iyi kalpli kel adam arkasına taktığı bir güvercin, bir yılan, ve kucağındaki kedi ile birlikte nereye? denen yere doğru hızla ilerlemeye başlamış oluyordu.

Share this post


Link to post
Share on other sites

[1] Yazarın Notu: Kanarya besleyen sarışın kadın, kanaryasının maydanozu çok sevdiğini nereden çıkarmıştı bilmiyorum. Her sabah manavdan aldığı bir demet maydanozu kanaryasının kafesinin tellerine mandalla sıkıştırıp, gece olunca bir gaga bile atılmamış olan eprimiş maydanozları çöpe dökerken nasıl oldu da aklına kanaryanın maydanozu sevmiyor da olabileceğini getirmedi bilmiyorum.

 

Manava son gittiğinde, manavın ona neden her gün maydanoz alıyorsun diye sorması, sarışın kadını, hiçbir şekilde düşünmeye, yaptığı bu davranışla yüzleşmeye itmemişti. Kadın ancak saldırı olarak algıladığı bu soruyu bertaraf etmek için yoğun bir istek duydu o kadar. “Seviyor” dedi. “Seviyor”, durumu kurtarmak için çok iyi bir cevaptı. Kadın, verdiği cevap karşısında manavın saldırılarına devam etmediğini de görünce, içini büyük bir “Çok iyi cevap verdim” duygusu kapladı. Kanaryasına her gün maydanoz almasının nedensizliği ve saçmalığıyla karşılaşmamak, karşılaşıp da hayatını cevabı olmayan bu sorunun gölgesinde yaşanmaz bir hale getirmemek için, kendine de aynı cevabı verdi. “Kanaryama her gün bir demet maydanoz alıyorum, çünkü seviyor” dedi kendine. Kadın, bu zamana kadar kanaryasını neden maydanozla beslediğini bilmezken, bugünden itibaren artık bilinçli bir şekilde kanaryasını maydanozla beslemeye başlayacaktı. Her sabah kanaryanın kafesinin tellerine maydanozu mandalla sıkıştırdı. Dünya hiçbir zaman tersine dönmedi ve kanarya bu yüzden hiç maydanoz yiyemedi. Besinsiz kalan kanarya, her sabah kafese asılan maydanozları görünce, 12 eylül döneminde, darbe yönetimi tarafından vergi levhasında limited şirket yazan işkencehanelerde, işkencelere ve türlü insanlık dışı muamelelere maruz kalan devrimci gençlerin, öleceklerini bile bile, sarsılmaz bir inançla türkülerini söylemeye devam etmeleri gibi, güzel ötüşlerini mahalleye yaymaya devam etti. Bir süre sonra, zorunlu olarak girdiği ölüm orucu zafere ulaştı ve gözlerini hayata yumdu. Mahalle, onun ölümünden sonra, derin bir sessizliğe bürünmüş gibi rol yaptı. Sarışın kadının, kanaryanın ölümü sonrasında kapısının önüne koyduğu kafes, kara bir kedi tarafından koklandı. Mahalleden geçen bir hurdacı tarafından ağırlığı tartıldı. Hurda arabası tıklım tıklım dolu olduğunu ve kafesin pek de fazla para etmeyeceğini düşünen hurdacı, kafesi aldığı yere bıraktı. O gittikten sonra, manavdan, aldığı domates salatalık elma ve maydanozla evine gitmekte olan aynı pantolonu giyen adam tarafından fark edildi. Aynı pantolonu giyen adam kafesi görünce, gözlerinin önüne güvercinin kafesin içinde mutlu mutlu maydanozu yerken, kendinin nedense yazması gerektiğini düşündüğü yazıyı yazışı, bir yandan da kahvesini yudumlayışı geldi. Gözlerinin önüne gelen bu anlık resim, ona, kafesi alması için gerekli olan cesareti verdi. İşte kanaryanın kafesi, artık, güvercinin kafesi olmuştu. Hayat, oldukça garip bir düzlemde, birbirine teğet geçen yaşamların, aslında sürekli birbirine değdiğinin, bazen iç içe geçtiğinin bazen tek bir yaşam haline geldiğinin kimse tarafından fark edilmeden sona ermesinden ibaret.

 

snapback.png Geri dön Kaldığın Yerden Okumaya devam et... smile.png

Share this post


Link to post
Share on other sites

Join the conversation

You are posting as a guest. If you have an account, sign in now to post with your account.
Note: Your post will require moderator approval before it will be visible.

Guest
Reply to this topic...

×   Pasted as rich text.   Paste as plain text instead

  Only 75 emoji are allowed.

×   Your link has been automatically embedded.   Display as a link instead

×   Your previous content has been restored.   Clear editor

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

Sign in to follow this  

×
×
  • Create New...

Important Information

By using this site, you agree to our Terms of Use.