Jump to content

ese*

Φ Members
  • Content Count

    34
  • Joined

  • Last visited

Posts posted by ese*


  1. 1.jpg

     

     

    Bast-ı zaman: “zamanın genişlemesi, bereketlenmesi”,“az zamanda uzun bir zaman yaşamış olma hâli” (Bast:Genişlemek, açmak, yaymak)

     

    Tayy-ı mekân: “Mekânı aşarak bir anda değişik yerlerde görünebilmek.” ...

     

    Tasavvuf ehlinin “tayyi mekan”, “bast-ı zaman” dedikleri bir takım fiziksel tanımlamalarla adlandırılamamış meselelerdir.

     

    Bast-ı zaman,maddenin ışık geçmesi neticesi, aynı anda birden çok yerde bulunulabileceği temeline dayanan kavram.

     

    Her iki durum da zamanda yolculuk yapıldığının delili olarak adlandırılmaktadır.(Hz.Muhammed'in gelecekten verdiği haberler de bu deliller arasında sayılır)

     

    İnsanın beden yönü zamana bağlıdır. Fakat ruh zamanla kayıtlı değildir.

     

    Ruh, hayal ve kalp geçmiş ve geleceğe uzanarak cisimden çok farklı bir zaman diliminde ve süratli bir şekilde dolaşarak bast-ı zaman denilen zaman genişlemesine, bereketlenmesine, kısa zamanda uzun işler yaparak zamanın genişlemesine mahzar olabilir.

     

    Evliyaullah'tan bazı zatların da aynı anda birden çok yerde görüldüğü şahitlerce deklare edilmiştir.Bursa yeşil caminin üç kapısından aynı anda çıktığı müşahade edilen Somuncu baba, hiç hacca gitmedigi halde, o sene hacca giden türk hacılar tarafindan hacda görülen kişiler...

     

    Bunun gibi pek çok olay anlatılmaktadır.Özellikle Çanakkale savaşı sırasında bu tür olayların yaşandığı bilinmektedir.Bunlardan bir kısmını da yabancı tarihçiler kaydetmektedir ve "Bizler,Çanakkale'de sadece Türklerle değil,gökten inen yeşil cübbeli ve beyaz sarıklı kimselerle de savaştık..." demektedirler.

     

    Daha bilinen örneği ise Peygamber Efendimizin (sav) daha yatağı soğumadan Kudüs’e gidip(isra) ve göğe yükselerek (mirac) yedi kat semayı, cennet ve cehennemleri gezmiş olduğudur.

     

    Tayy-ı mekan aynı zamanda mekanları çok hızlı bir şekilde aşmayı ve diğer mekanlara ulaşmayı anlatır.

     

    Urfa’da yaşamış ve Harrani ismiyle meşhur büyük evliyanın bir adadan kurtarmaya gidip yanında getirdiği kişinin ifadesiyle “dağlar, yollar ayaklarımızın altında dürülüyordu” demesi de Tayy-ı mekâna örnek veriliyor.

     

    İsa Aleyhissamın hayatı ‘bast-ı zaman’ hakikatine ilginç bir örnek olarak veriliyor.

     

    Mevlânâ'nın dost ve akrabalarına, yazdığı 147 adet mektupta (Mektûbât),İsa Aleyhissam'a dair “cism-i dünyevîleriyle semâvatta bulunurlar” tabiri yer alır.İfadeden yapılan yorumda İsa(as) bu dünya cismi ile semavatta, yani kainatın başka bir mekan ve boyutunda yaşamaya devam etmektedir. Bir ölçüde bast-ı zaman hakikatine göre hayat sürmektedir. Bu dünya şartlarında 2000 yıl geçmesine rağmen, belki de İsa(as) iki gün yaşamıştır. Yani bir günü bin sene olan iki gün. madem zaman ifazidir. böyle bir durum akıldan uzak gözükmüyor. Bize göre dünya şartlarında 2000 yıl geçtiği halde, İsa (as)’ın kendi zaman ve mekan boyutunda 2 günlük bir süre geçmiş olabilir. Semaya çekildiği yaş olan 33 yaşında tekrar dünyaya, hem de aynı yaşta dönmesinin hakikati bu olsa gerektir. Bütün bunlar bir görüş elbette.

     

    Meselâ, Ashab–ı Kehf, Leyle–i Kadir ve Miraç hakikatinde olduğu gibi…

     

    Ashab-ı Kehf de bir gün, yani bir gece içinde 309 yıl yaşanmıştır. Zaman genişlemesinden biraz daha farklı olarak ‘zaman sıçramasına’ mahzar olmuşlardır.

     

    Bast-ı zaman herkesçe musaddak (onaylı) bir nevi rüyada görünüyor. Bazan bir dakikada insanın gördüğü rüyayı, geçirdiği ahvali, konuştuğu sözleri, gördüğü lezzetleri veya çektiği elemleri görmek için yakaza âleminde bir gün, belki günler lâzımdır

     

    Hz. Hızır (as) da aslında zaman yolcusu olarak bilinir. Ona zamanda ileri ve geri gitme kabiliyeti ve hadislerin iç yüzünü anlama ilmi verilmiştir. Ta Musa Aleyhisselâm zamanından bu yana yaşadığı bilinmektedir. Bir çok insan da, çeşitli zaman ve mekânlarda, Hz. Hızır ile sohbet edip konuştuklarını bildirmişlerdir.

     

    Teleportasyonun anlamı,uzağa taşınım demektir.İslam literatüründe "Bast-ı Zaman" olarak ifade edilen olaydır.Ancak bu,metapsişik literatürde "Teleportasyon" olarak ifade ediliyor.

     

    Buna göre Teleportasyon,ruhsal enerjiyle maddeye hakimiyet sağlayabilmiş kişilerin,bedenlerini ve eşyayı parçacıklarına ayırarak (atomize ederek),arzu ettikleri yere transfer edip tekrar oluşturmalarına teleportasyon denir.

     

    Başka bir görüşe göre de teleportasyon,zaman ve mekan bakımından üçüncü boyutun dışına çıkarak,başka bir boyutta yolculuk etmek yada eşyayı eşyayı oradan nakletmek demektir


  2. Mevlana hakkında yanlış bildiklerimiz Mevlana, İslam düşünürlerinin iddia ettiği gibi ne heterodoks mezheplere hoşgörülü, ne 'ortodoks' Sünni biri ne de 'dehri'dir... Belki de zaman zaman hepsidir.

     

    fft64_mf1855739.Jpeg

     

    Yıllardır 17 Aralık’ta yapılan Şeb-i Arus törenlerine rastlayan günlerde Mevlana hakkında bir yazı yayımlamaya niyetlenirim ama gündemi meşgul eden bir başka konu beni yolumdan döndürür. Bu yıl böyle olmayacağına dair kendime söz vermiştim ama bu sefer de bu devasa hayat hikâyesini gazete sayfasına sığdırma sorunu yolumu kesti. Sonunda, Mevlana hakkında doğru bilinenleri değil de yanlış bilinenleri (elbette uzmanları bunları biliyordur) esas alan bir yazıda karar kıldım.

     

     

    BU DİZELER MEVLANA’YA MI AİT?

     

    Önce defalarca düzeltilmesine rağmen ‘galat-ı meşhur’ haline gelen bir yanlış bilgiyle başlayalım.

     

    “Gene gel, gene gel!

    Her ne olursan ol, gene gel!

    Kâfir isen de, Mecûsî isen de, putperest isen de gene gel.

    Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değil;

    Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da gene gel!”

     

    Bu dizeler Mevlana Celaleddin Rumi’ye atfedilir, ama bu doğru değildir. Ziya Paşa’nın topladığı Harabat adlı antolojide bu rubai, Orta Asyalı Sufî şair Ebu Said Fazlullah bin Ebu’l-Hayr’a ait olarak kaydedilmiş. Üstelik Ebu’l Hayr’ın daveti İslam’a değilmiş. Yanlış bilgi, Konya Mevlana Dergâhı’nın kütüphane memuru Necati Bey’in, bu rubaiyi araştırmadan ‘Mevlana rubaisi’ diye etrafa yaymasından kaynaklanmış.

     

    Söz edebi kimliğinden açılmışken birkaç başka yanlışı daha düzeltelim. 1258-1273 yılları arasında iki yıl bir duraklama hariç 13 yılda yazılan 25.618 beyitlik Mesnevi’nin sadece ilk 18 mısraını (‘Mesnevi’nin Fatihası’ denilen bölümü) Mevlana yazmış, geri kalanı o söylemiş, son halifesi Çelebi Hüsameddin ve diğer dostları yazmıştır.

     

    Mevlana’nın pek ünlü sözlerinin yer aldığı Divan-ı Kebir adlı eser de tümüyle Mevlana’ya ait değildir. Bazı basımlarında 60 bin, bazı basımlarında 15 bin kadar dizeden oluşan, konunun uzmanı Abdülbaki Gölpınarlı’ya göre ise aslı 43.561 beyit olan ve 18 veya 21 ayrı şair tarafından yazılan rubailerin toplandığı bir şiir antolojisi olan Divan-ı Kebir’de Mevlana’ya atfedilen gazeller, eserin en fazla üçte birini oluşturur.

     

    1.753 rubaiyi içeren Rubailer’in de sadece bazılarının Mevlana’ya ait olduğu kabul edilir ama bunların kalitesi uzmanlarca Mesnevi’dekilere uzak bulunur.

     

    Mevlana’nın dost ve akrabalarına, özellikle de Selçuklu emir ve vezirlerine nasihat için yazdığı (dördü Arapça, diğerleri Farsça) 147 adet mektuptan oluşan Mektubat da sonraki dönemlerde toplanmıştır. Bu mektupların hepsinin otantikliği henüz tam tespit edilememiştir.

     

     

    MEVLANA ‘DEHRİ’ MİYDİ?

     

    İslam düşünürleri, girişte sözünü ettiğim yanlış atıftan dolayı Mevlana’nın ‘dehri’ (materyalist, dinsiz) ya da İslamiyet’ten başka bir meşrepte bir kişi olarak algılanmasından dolayı rahatsızlar.

     

    Gerçekten de Mevlana Sünni itikadına bağlıdır. Hanefi mezhebindendir. Dahası Mesnevi’nin (kelime anlamı ‘bir şeyi bir şeye katmak, bükmek’ demektir) I. cildinin dibacesinde de bu eserinin ‘Kessaf’ül-Kur’an’ yani Kuran’ın sırlarını açtığından bahseder. Nitekim çağdaş Mevlana uzmanlarından Muhammed Taki Caferi’nin hesaplarına göre Mesnevi’de 2.200’den fazla atıf, alıntı veya açıklama Kuran’la ilgilidir. Hadi Hairi adlı bir başka araştırmacı bu sayıyı 6 bine çıkarır. Öyle ki, 19. yüzyılda basılmış Hindistan taşbaskısında Mesnevi için ‘Farsça Kuran’ tanımı yapılmıştır.

     

    Sünni-Hanefi vurgusunu yaptım çünkü Mesnevi’de (VI: 777-805) Halep’teki Şiilere ve 680’deki Kerbela olayının yasını tutanlara ise müsamahalı olmayacağını söyler: “Kendi harap dinine, harap gönlüne ağla” (802), “Şia’ya Ömer’den bahsedilebilir mi? Sağırın yanında kopuz çalınabilir mi?” (III: 3201).

     

    Buna karşılık, Mevlana, 1244’te Şems-i Tebrizi ile tanışmasından sonra büyük bir değişiklik geçirmiştir. Bu karşılaşmadan önce binlerce insanın izlediği örnek bir Hanefi imam olan Mevlana, Şems’le karşılaştıktan sonra sıra dışı ve geleneklere meydan okuyan biri olmuştur.

     

    Bazı kaynaklara göre 40 gün, bazılarına göre üç ay, bazılarına göre altı ay süren bir halvet döneminden sonra Mevlana’nın artık tüm zamanını Şems’le geçirmesi, ders ve vaaz vermeyi kesmesi, Hint alacası renginde bir hırka ve bal rengi külah giymeye, sema ve raksa başlaması hem Sünni ulemayı, hem ailesini, hem öğrencilerini hem de halkı rahatsız etmeye başlar. Bu rahatsızlık giderek Şems’e kine dönüşür. Öyle ki, Şems 1 Mart 1246’da (yani karşılaşmalarından 15 ay 20 gün sonra) Konya’dan ayrılıp Şam’a gitmek zorunda kalır. Ancak Mevlana bu ayrılığa dayanamaz. Şems’e durmadan mektuplar yazar. Sonunda babasının haline dayanamayan oğlu Mehmed Bahaeddin (Sultan Veled) Şam’a gidip Şems’i bulur ve Konya’ya getirir. Yıl 1247’dir. Ancak tepkiler devam eder çünkü Mevlana sema ve raksa devam etmekte, bu sefer de yas tutanlara has siyah giysilerle gezmektedir. Üstüne üstlük testilerle şarap içmektedir. İddialara göre bu işret âlemlerine karısı ve oğlunu da katmaktadır. Sonunda olan olur. Şems 1247 yılının sonunda ortadan kaybolur. (Ahmet Eflaki’ye göre, Mevlana’nın oğlu Alaeddin ve arkadaşları tarafından öldürülmüştür. Bazı kaynaklara göre uzun yıllar İran’da yaşamış, doğal yollardan ölmüştür.) Şems’in kayboluşunun 40. gününde başına duman rengi bir sarık saran ve Yemen ve Hint kumaşından bir ferace giyen Mevlana, bu giysileri ölünceye kadar üzerinden çıkarmaz. Büyük kaybının acısıyla yaptığı semalar öylesine cezbedicidir ki birçok kişi onun semasının arkasından gitmeye başlayınca Sünni ulema iyice kızmaya başlar. Sema bidat sayılmaya başlar.

     

    Son olarak, Mesnevi ve Fihi Ma Fih (‘onun içindeki içindedir’ ya da ‘ne varsa içindedir’ diye çevrilebilir) adlı eserlerinde ise onun İslamcı yanına vurgu yapanların yüzünü kızartacak kadar müstehcen hikâyeler bulunur. Sadece Mesnevi’dekiler biraz daha ince bir dille, ikincisinde ise halk diliyle yazılmıştır. Bunların Hint, Yunan ve Roma edebiyatındaki hayvan hikâyelerinden (fabl) alındığı ve kıssalar çıkarmak için yazıldığı ileri sürülür. Bir fikir vermesi için bir tanesinin başlığını vereyim: “Bir eşekle cariyenin ilişkisine imrenen bir sahibenin durumu.”

     

    Özetle Mevlana, İslam düşünürlerinin iddia ettiği gibi ne heterodoks mezheplere hoşgörülü, ne ‘ortodoks’ Sünni biri ne de ‘dehri’dir... Belki de zaman zaman hepsidir.

     

     

    MEVLANA NEREDE DOĞDU?

     

    Mevlana ile ilgili bir diğer yanlış bilgi doğum yılı ve yeri ile ilgilidir. Mevlana’nın 6 Rebiü’l-evvel 604 (30 Eylül 1207) yılında, bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan’daki Belh şehrinde doğduğu söylenir. Nitekim bazı yazarlar kendisine Mevlana Celaleddin-i Belhi derler. TİKA (Türkiye İşbirliği ve Kalkınma Ajansı) da sırf bu nedenle Belh şehrinde büyük restorasyonlar yapmayı düşünmektedir.

     

    İlk olarak Abdülbaki Gölpınarlı’nın üzerinde durduğu gibi biyografisindeki bazı tutarsızlıklar yüzünden Mevlana’nın bu tarihten 5-10 yıl önce doğmuş olması muhtemeldir. Bu şüpheyi bir yana bırakarak devam edersek, doğum yeri Belh değil, babası Bahaeddin Veled’in 1204-1210 yılları arasında yaşadığı Tacikistan’ın Vahş kasabasıdır. Nitekim Bahaeddin Veled, Maarif adlı risalesinde “biz Vahş’ta iken...” şeklinde cümleler kurmuş, Mevlana da Mesnevi’nin IV. cildinde bir yerde Vahş’a duyduğu özlemi dile getirmiştir. Ama ilginçtir, bunun dışında bir atıf yoktur. Babası, Mevlana 5 yaşında iken (yani 1212’de) Semerkand’a göç eder. Semerkand’ın dört yıl Harzemşahların kuşatması altında kalması üzerine aile 1216 veya 1217’de Horasan’ı terk eder.

     

     

    MEVLANA FARS MI, TÜRK MÜ, RUM MU?

     

    Mevlana, doğduğu yer Horasan Fars ülkesi olduğu ve şiirlerini, mektuplarını Farsça yazdığı için Fars (İranlı), Rubailer’deki (günümüz Türkçesiyle) şu dizelerinden dolayı Türk kabul edilir: “Beni yabancı yerine koymayın ben bu mahalledenim/Ben sizin mahallenizde kendimi arıyorum/Düşman gibi görünüyorsam da düşman değilim/Hintçe konuşuyorsam da aslım Türk’tür.”

     

    Bazılarına göre bu beyitteki ‘Hintçe’ sözcüğünün aslı ‘Farsça’dır. Ancak bu doğru olmasa gerek çünkü o devirde kimse kimseyi Farsça konuştuğu için kınamazdı, Selçuklu devletinin resmi diliydi. Ancak o dönemde Türk kelimesi ‘güzel, talep edilen, âşık olunan’ anlamına geldiği ve Hindu terimi siyah, karanlık, çirkin anlamına geldiği için acaba “Çirkin göründüğüme bakmayın aslım güzeldir” mi demek istiyordu? Örneğin Şirazlı Hafız’ın şu dizelerindeki gibi: “Eğer o Şirazlı türk (güzel), gönlümüzü hoşnud ederse/Onun hindu (siyah) benine Semerkand ve Buhara’yı bağışlarım...”

     

    Peki, Mevlana Türk ise Celaleddin-i Rumi’deki Rumi nereden gelir? 11. yüzyıl yazarı Kaşgarlı Mahmud ya da 13. yüzyıl yazarı Yunus Emre için de, 15. yüzyıl yazarı Nizameddin Şami için de, 16. yüzyıl yazarı Gelibolulu Mustafa Ali için de Anadolu ‘Rum ili’, ‘Rum diyarı’dır. Dolayısıyla Mevlana’yı Anadolu’ya mal etmek isteyen eski yazarların taktığı addır bu.

     

    Ancak Mevlana kendisini sahiplenen Afgan, Tacik ve Türklere, Divan-ı Kebir’deki şu gazelle (ona aitliği kesin kabul edersek elbette) cevap vermiştir aslında: “Türk kim, Tacik kim, Rum kim, Zenci kim?/Sen, mülk sahibisin; her gizliyi, her açığı çok iyi bilirsin/ Şiirim, şiirin elbisesidir; fakat şiirin içinde kim var?/Ya elbiseyi süsleyen huri, yahut da elbiseyi soyan şeytan/Şeytanın şiirini başımızdan atalım, huriyi bağrımıza basalım.”

     

     

    BABASI KİMDİ?

     

    Bu noktada bir başka yanlış bilgi ile karşılaşırız. Göçün nedeni olarak, Mevlana’nın babası Bahaeddin Veled’in, Belh’te dönemin sultanına hocalık yapan ve Aristotales ve İbni Sina felsefesini reddeden felsefeci Fahreddin Razi’ye ağır eleştirilerde bulunması gösterilir. Öncelikle Bahaeddin Veled’in Fahreddin Razi ile karşılaştığına ve daha önemlisi onunla felsefi tartışmalar yapabilecek bir bilgiye sahip olduğuna dair elimizde hiçbir veri yok. Bahaeddin Veled fıkhi görüşlerini ‘Sultan’ül-Ulema’ diye imzalamasına rağmen daha önce de söylediğim Vahş gibi küçük bir kasabada vaizlik yapan biridir. Nitekim Razi’nin din ve felsefe üzerine görüşlerini topladığı Muassil Ekarü’l-Mutakaddimin ve’l-Muta’ahhirin’de Bahaeddin Veled’den söz etmez. Kaldı ki Fahreddin Razi ile çatışma iddiası doğru olsa idi bu göçün Fahreddin Razi’nin ölümünden (1209) önce olması gerekirdi. Halbuki daha önce söylediğimiz gibi aile 1216 veya 1217’de göç etmiştir. Eğer göçün tarihi doğruysa, Abdülbaki Gölpınarlı’nın önerdiği gibi Mevlana’nın doğum tarihini geriye çekmek gerekecektir.

     

     

    FERİDÜDDİN ATTAR’LA KARŞILAŞTI MI?

     

    Bir diğer yanlış bilgi, Mevlana’nın 10 yaşında iken yolculuk sırasında Nişabur’da babasını ziyaret eden ünlü tasavvufçu Feridüddin Attar’ın Mevlana’ya ilerde büyük bir insan olacağını söyleyerek Esrâr-nâme adlı eserini hediye etmesidir. Halbuki ne baba Bahaeddin Veled, ne Mevlana, ne oğlu Sultan Veled, ne ilerde hayatının en önemli figürü olacak Şems-i Tebrizi, ne Mevlana’dan 40 yıl sonra yazmış olan Sipehsalar ne de Mevlana’dan bir asır sonra yazmış Ahmet Eflaki’nin eserlerinde Mevlana’nın Attar ile karşılaştığından bahsedilir. Bu iddia ilk kez Mevlana’nın ölümünden iki yüzyıl sonra ortaya atılmıştır. Buluşmaya dair birincil kaynak olmadığı gibi, Moğol tehlikesinden kaçan Bahaeddin Veled ve ailesinin tehlikenin tam kalbinde olan Nişabur yoluyla Bağdat’a gitmesi mantıksızdır. Yolculuk muhtemelen Merv-Herat yoluyla Bağdat’a yapılmış olmalıdır.

     

     

    CENAZE NAMAZINI KİM KILDIRDI?

     

    Çok önemli olmayan yanlış ya da eksik bilgiler ise şunlar: “Ölüm günüm, düğün günüm olacaktır” diyen Mevlana’nın 17 Aralık 1273 Pazar (5 Cemaziy’el-ahir 672) günü bu âlemden göç etmesiyle cenaze namazını Sadreddin Konevî’nin kıldırdığı söylenirse de Konevî çok sevdiği Mevlana’yı kaybetmeye dayanamayıp cenazede bayıldığı için cenaze namazını Kadı Siraceddin kıldırmıştır. Her yıl Şeb-i Arus (Allah’a kavuşmasından mülhem ‘Düğün Gecesi’) bayramı olarak kutlanan gün, Mevlana’nın ölüm günüdür. Ancak Hicri takvim ile miladi takvim arasındaki farklar yüzünden, Mevlana’nın ölüm günü her yıl 17 Aralık’a rastlamaz.

     

    Mevlana, babasının Horasan çamurundan yapılmış kabri üzerine defnedilmiştir. Rivayetlere göre Mevlana defin için mezarına getirildiğinde, babası Bahaeddin Veled onun ilmine hürmeten ayağa kalkmış ve ona başucunda yer vermiştir. Bunu destekleyen fiziki kanıt ise sandukaların pozisyonudur. Kanuni Sultan Süleyman Mevlana’ya hayrandı. Bu yüzden Mevlana ve oğlu Sultan Veled’in kabrinin üzerine bir mermer sanduka yaptırmıştı. Bunu yapmadan önce de babası Bahaeddin Veled’in ahşap sandukasını Mevlana’nın sandukası üzerine kaldırmıştı. Yani bugün halkın, babasının oğluna hürmeten ayağa kalktığını düşünmesine neden olan durum Kanuni’nin eseridir.

     

    Mevlana’nın Tebrizli Şems’le ilişkisinin niteliği, Mevlana’nın Moğol ajanı olup olmadığı, Atatürk’ün Mevlevi olup olmadığı, Mevleviliğin ne zaman doğduğu, Batı’nın Mevlana sevgisinin tarihçesi gibi soruları cevaplamayı ise başka bir zamana bırakalım...

     

     

    ÖZET KAYNAKÇA

    Franklin Lewis, Mevlana: Geçmiş ve şimdi, Doğu ve Batı: Mevlana Celaleddin Rumi’nin hayatı, öğretisi ve şiiri, Çevirenler: Gül Çağalı Güven ve Hamide Koyukan, Kabalcı, 2010, Ahmet Eflakî, Ariflerin Menkıbeleri, Çeviren: Tahsin Yazıcı, Milli Eğitim Basımevi, 1989, Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ Celâleddin, İnkılap Kitabevi, 1989, Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlâna’dan Sonra Mevlevilik, İnkılap Kitabevi, 1953.

     

    Radikal


  3. Merhaba Sevgili Kürt Halkı,

    Aslında

    “Sevgili Kürt Kardeşlerim” diyerek sizleri selamlamak isterdim. Lakin

    “kardeş” kelimesini duyunca böğrünüze yumruk yemiş gibi, korkunç bir

    kusma refleksi göstereceğinizi tahmin ettiğimden ülkenin en azılı

    faşistinin de kullandığı “Kürt Kardeşlerim” tümcesini kullanmamayı

    tercih ettim. Bu ülkenin 90 yıldır yaptığı en iyi şeylerden biri de

    sanırım kavramların içini kabak gibi oymasıdır.

     

     

    Neyse, önce kendimden bahsedeyim size. Arnavutluk göçmeni bir

    İzmirliyim. Hani şu geçen aylarda bir grup insanın Cumhuriyet Meydanında

    Atatürk Rölyefi yaptığı şehirden. Hani ilkokul tarih kitaplarında

    “Yunanlıların denize döküldüğü” yerden. Sanırım o dönem Yunanlıları da

    denize dökülen bir şey gibi algılıyordum. Ama tabii siz daha ortada

    yoktunuz. Şehit Cengiz Topel İlköğretim Okulu’na başladığımda yıl

    sanırım 1984 idi. İnsanların Diyarbakır zindanlarındaki korkunç

    işkencelerden çıkıp kendilerini özgürlük umuduyla dağa attıkları o

    yıllar ya da Orwell’in “1984”ü…

     

    İlkokulda ülkemizin üç

    tarafının denizlerle ve dört tarafının da düşmanlarla çevrili olduğunu

    öğrendik durduk. Kafamız bassın diye bol tekrar ettik. Dört bir taraftan

    çevrili olmanın dışında bir de içerdeki “hainleri” öğrendik. Bu

    “hainler” Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde tam kurtuluş

    mücadelesi verilirken mantar gibi ortaya çıkmışlardı. Rumlar, Ermeniler,

    Kürtler, Çerkesler v.d. Sonra birden kayboldular. Yani Cumhuriyet

    kurulduktan sonra daha da adlarını duymadık. Ezberci eğitim bu ya,

    içimizden biri de çıkıp, “öğretmenim bu Kürtlere, Ermenilere ne oldu,

    tamam Rumları denize döktük de, bu adamları ne yaptık?” diye sormadı.

    Sorsaydı Ermenileri soykırımla yok ettiğimizi, Kürtleri de bombalayıp

    bombalayıp, olmadı toplu mezarlar açıp yeraltına gömdüğümüzü söyler

    miydi öğretmen bilemiyorum.

     

    İzmir’de olduğumuz için de pek bir

    şey hissetmiyorduk işin açıkçası… Kemalizm bize güzeldi. 3000 yıllık

    kadim bir Yunan kültürünün tepesine gelip çöreklenmemizden

    gocunmuyorduk. Burlar, orlar hep bizim oleyo-du. Çocukluk günlerim deniz

    kenarında oynayarak ve tarih derslerinde bol bol masal dinleyerek

    geçti. Sonra ortaokul geldi ve geçti. Herkes gibi ben de araf olarak

    anımsıyorum (hatta anımsayamıyorum). Liseye geldiğimde ise başlarda

    kendimi üstünde Atatürk baskısı bulunan ve “izindeyiz” yazan bir

    kıyafetle alanlarda “Kemalist devrim tamamlanacak!” diye yırtınırken

    hatırlıyorum. Birilerine öfkeliydik ama tam olarak kestiremiyordum.

    Kaldı ki bu Kemalist devrimin tamamlanması demenin daha fazla kan dökmek

    anlamına geldiğini de henüz idrak edememiştim. Tam burada bana ecdad

    olarak yutturulan Osmanlı Padişahı Sultan Süleyman geldi aklıma:

    “Etrak-i Bi İdrak” demişti bizler için… Haksız da sayılmazmış.

     

     

    Yani çoğu İzmirli gibi ben de Kemalist/ulusalcı hezeyanlardan geçtim.

    Çok şükür ağır bir hasar bırakmadan, yaş daha yirmilere gelmeden

    atlattım. Elliye altmışa gelince kafa iyice sıyrılabiliyor. Efendim? Ben

    Levent Kırca adını vermedim, o sizin aklınıza gelen.

     

    Lise

    ikiye geçmiştim ki “bölücü” dedikleri bir radyo ile tanıştım. İlk adı

    Balçova FM olan sonradan da Demokrat Radyo olarak kendi kişisel tarihime

    geçen ve Türkiye’nin de toplumsal mücadele tarihine geçtiğine (henüz

    kaydı tutulmasa da) inandığım bir radyoydu. İçinde çok garip insanlar

    vardı. İlkokuldan bu yana ve hali hazırda lisede hala inatla tekrar

    tekrar papağan gibi anlatılan tarih dersi masallarına aykırı bir şeyler

    söylüyorlardı. Hepsi zeki insanlardı. Devletin hayatlarında bıraktıkları

    acılardan ve geride kalan yaralardan bahsediyorlardı. Her şeyden

    ilginci kurtuluş mücadelesinde bir anda ortaya çıkıp (Osmanlı tarihinde

    de yoktular), sonra birden yine kaybolan Kürtler’den bahsediyorlardı.

    Hala varlarmış ve çok uzaklarda yaşamaya (tabii yaşamak denirse) devam

    ediyorlarmış.

     

    Bütün bildiklerim, yeni öğrendiklerim karşısında

    beni utandırmaya başlamıştı. Bu yeni bilgileri ya reddedip güvenli ve

    huzurlu kentimde mutlu mesut yaşayıp gidecektim ya da tüm bu yalanlarla

    yüzleşerek rahatsız, tehlikeli bir hayatı tercih edecektim. Evet,

    sanırım mazoşistim. Zira solcu oldum.

    Benden yüzlerce kilometre uzakta yaşam mücadelesi veren bir halkın (yani sizlerin) derdine düşmeye başladım.

     

     

    Askerlik geldi çattı. İnanmayacaksınız ilk kez askerlik sayesinde

    Kürdistan’a geldim. Beni İzmir’den ülkenin öbür ucuna Wan’a gönderdiler.

    Hızlarını alamayıp ordan oraya derken kendimi İran sınırında bir köyde

    buluverdim. Sanki zaman tünelindeydim ve sadece mekansal değil zamansal

    olarak da farklı bir yerdeydim. Hani çatılardaki (Türk ırkçılarının

    bahsetmekten çok hoşlandığı) çanak antenler olmasa yüz yıl öncesine

    geldiğime beni inandırabilirlerdi. Mazot v.b. şeyleri sınırdan geçirerek

    ve iki devletin de askerlerine (pardon Sezarlarına mı desem)

    “haklarını” vererek yaşamaya çalışan insanlar… Ama tabii siz bunları

    benden daha iyi biliyorsunuz.

     

    Zaten asker öncesi, Devlet

    tarafından aldatıldığımı hissediyordum. Bir de üstüne, sınır dedikleri

    şeyin birkaç metrede bir toprağa dikilmiş beyaz bir taş olduğunu

    görünce, birilerinin beni ciddi anlamda kandırdığına emin oldum. Her

    şeyden öte ilk kez sizlerle karşılaştım. Tamam, İzmir’de şahane midye

    yapan Mardinliler vardı, radyoda da kendisine Kürt diyenler vardı ama

    biz onları sanırım yine de bir numune gibi algılıyorduk. Farklı bir

    dildi konuştuğunuz. Hani Türk hâkimlerinin “bilinmeyen bir dil” dediği

    dile benziyordu. Bilinmeyen bir dil, bilinmeyen bir halk, bilinmeyen bir

    tarih… Sayenizde ilk Kürtçe kelimelerimi orada öğrendim. Sınır

    dedikleri şey ise sizi akrabalarınızdan ayıran beyaz taşlardı. Bir de

    askerle işbirliği içindeki korucu ağaları vardı. Hain kelimesinin gerçek

    karşılığını da yine Kürdistan’daki bu korucuları görünce öğrendim.

    Hainlik, bölücülük, bilinmeyen bir dil, olmayan bir halk, bütün taşlar

    yerine oturmaya başlamıştı. Böylece askerliğim süresince aldatılma

    hissim tavan yaptı.

     

    Geri döndüğümde korkunç bir öfke ve nefret

    doluydum. Tam 20 yıl boyunca ailem ve devlet tarafından kandırılmıştım.

    Devletin eğitim tezgâhında bana aktarılan bilgiler çöp yığınından

    ibaretti. Sadece okumakla da kalmamış, Devlet zoruyla askere alınıp,

    gidip görmüştüm. Askerden döndüğüm dönemde televizyonlarda hala daha

    kelli felli adamlar “Kürt diye bir şey yok, Türk milletinin bir

    parçasıdırlar” gibi sözler mırıldanıyorlardı. Kürtçe diye bir dil yoktur

    diyorlardı. Gördüğümü bile inkâr etmem isteniyordu. Yaşadığım o

    kırılmayı, o sarsıntıyı size anlatamam. Yedi yaşında başladığım ve on

    bir yıl süren okul hayatım boyunca bana gülümseyerek yaklaşan tüm tarih

    öğretmenleri beni kandırmıştı. Devlet bana yalan söylemişti. Ailem,

    çevrem, çok sevdiğim İzmir bana yalan söylemişti. Benim gibi insanlara

    “bunların beyni yıkanmış, kandırılmışlar” derler. Kandırıldığımız

    düpedüz doğru. Lakin kandıranlar Devletin ve eğitim sisteminin ta

    kendisiydi. 1984 yılında başlamıştı bu yalanlarla tanışmam. Orwell’in

    “1984”ü gibi olmuştu hayatım.

     

    Bugüne geldiğimizde ise aradan

    çok zaman geçti. Öfkemi ve nefretimi kusa kusa arındım. Kafamda Devlet

    tarafından sokuşturulmuş hiçbir yalana yer kalmadı. Artık solcu da

    değilim. Devlet, sınır ve bayrak diyen herkes ve her şey beni

    korkutuyor. Devlet, sınır ve bayrak isteyenlerin nasıl acımasızca

    insanları kandırabildiklerine şahit oldum. İster sosyalist, ister

    liberal, ister Kemalist olsun Devlet varsa, bayrak göndere çekilmişse,

    sınırlar çizilmişse kendimize işkencelerle ve aldatmacalarla dolu bir

    zindan yaratmışız demektir.

     

    Aldatıldıktan sonra uzun bir süre

    Türk Milleti, Türk Bayrağı, Türk Devleti laflarını duymaya tahammülüm

    yoktu. Balkonda çamaşır asar gibi bayrak asanları görünce bir boğa gibi

    öfkelenebiliyordum. Türk’le başlayan her şey bana bu büyük aldatılışımı

    ve bu kandırmacanın aslında büyük katliamların örtüsü olduğunu

    hatırlatıyordu. Sokaklara çıkıyor, kandırılan ve bunu fark eden

    insanlarla yürüyor, slogan atıyor, öfkemizi kusuyorduk. Bazen sizin

    aranıza geliyordum. Çayınızı içip, sohbet ediyorduk. Bazen bulunduğum

    bir ortamda (şayet biri Kürtleri aşağılamış veya hakaret etmişse) “ben

    de Kürdüm” deyiveriyordum. Böyle böyle içimdeki öfkem yerini acımaya

    bırakmaya başladı.

     

     

    Oysa bu

    topraklarda kibirleri ve hoyratlıklarıyla kan gölünde boğdukları ezilen

    halklar, ezilmenin de getirdiği refleksle acılarını katık ederek,

    dünyaya açmışlar gözlerini… İçlerinde müthiş bir umutla geleceğe

    ayaklanmışlar. İşte bu yüzden Amed'de 7'den 70'e kime, hayata ve

    siyasete dair bir soru sorulsa, Batı illerinde görülmeyen bir politik

    bilinçle yanıtlar alınır. İşte bu yüzden yüz binlerce insan kadın,

    çocuk, yaşlı demeden panzere, gaza, copa, ölüme ve tutsaklığa meydan

    okuyarak kendini ortaya atıyor. Artık kendi tarihlerini okuyor, kendi

    tarihlerini yazıyorlar. İşte o yüzden ben bir Türk olarak Kürt halkına

    imrenerek bakıyorum. Türklerin en dokunamadığı konularda ve sorunlarda,

    LGBT bireyleri ile ilgili söylem ve pratikleri, İslam dininin resmi

    zorbalıktan kurtarılıp, halkın inanç özgürlüğü temelinde halka

    bırakılması, diğer inançlara ve ateizme samimi ve eşitlikçi

    yaklaşımları, Türk solunun hala anlam veremediği anarşist, anti-otoriter

    ve anti-militarist hareketlerle kurdukları temaslar v.b. gibi, Türk

    politikasının ve partilerinin yüz yıl daha geçse asla yanından

    yöresinden geç(e)meyeceği bir politik söylem ve tavır geliştirmelerini

    gıptayla izliyorum. Tüm bunları gördüğümde, kendi halime de, diğer

    Türklere de acıyorum.

     

    *************

     

    O nedenle bizi seviniz. Bize

    acıyınız. An itibariyle elimizde döktüğümüz kandan başka bir şey yok. Bu

    kibir ve hoyratlıkla, kendi kendimizi yiyip bitirerek yaşayan ziyan

    akıllılarız. Üç tarafı denizlerle çevrili bir kan gölünün ortasında

    kendimize acımaktan başka çaremiz kalmamış.

     

    Alnınızın ortasından öper, selam ederim.

     

    Sinan İZMİR


  4. Kokular ister bitkisel bir parfüm ya da güzel kokulu bir yağ, ister tütsü olsun fark etmeksizin bilincimizi değiştirmede ve meditasyon sırasında ruhsal teması sağlamada en etkin araçtır. Kokular benzersiz özelliklerine göre çevrenin ve kişinin titreşim frekansını değiştirirler. Ruhsal rehberler için çok çekici olabilirler. Ayrıca çevremizdeki rehberlerin etkinliklerine dair içsel algımızı güçlendirirler.

    Gül

    Bu koku, sevgi ve neşeyle ilgili ruhsal rehberleri bize çeker. Psişik yeteneği arttırma ve kehanet konularında yardımcı olacak rehberlerle çalışmak isteyenler tarafından ruhsal meditasyonlar sırasında kullanılabilir.

     

    Elma Çiçeği

    Bu koku, doğa ruhlarıyla temasa geçmede çok faydalıdır. Özellikle kendileriyle efsanevî imgeler aracılığıyla çalışacak rehberleri çağıranlar için etkilidir. Boynuzlu At’ı çeken bir kokudur.

     

    Karanfil

    Karanfil ruhsal özellikle bedensiz varlıklara karşı koruma sağlayan bir kokudur. Elizabeth döneminde bu koku hayaletlerle karşılaşmayı önlemek için kullanılırdı.

     

    Papatya

    Bu koku, Arabistan ve Mısır’la ilişkili mezheplere çekici gelir. Doğa Krallığı’na uyum sağlamanızda yardımı dokunabilir. Aura’yı dengeler ve böylece ruh algısı güçlenir.

    Günlük

     

    Bu koku, aura ve çevre için arındırmadır. Yüksek titreşimi, istenmeyen ya da düşük seviyeli ruhların gelmesini önler. Koruyucudur, arındırıcıdır ve algıyı açar.

     

    Gardenya

    Bu koku, özellikle doğa ruhlarını kendisine çeker. Birçok düzeydeki ruhsal âlemlerle iletişimi, telepatiyi güçlendirir. İyi ruhları çağırma ritüellerinde kullanılabilir.

     

    Lavanta

    Bu, stresi azaltan ve farklı bilinç hallerine girmeye yardım eden bir bitkidir. Eskiden hayaletleri görmek isteyen ve bilinçli farkındalığı tetiklemek isteyen kişiler tarafından yanlarında taşınırdı. Vizyon genişletici bir etkisi vardır. Çok çeşitli mezheplerle bağlantıya geçmek için kullanılabilir.

     

    Limon

    Limon, iyi ruhları çeken bir kokudur. Eski zamanlarda medyumlar tarafından yüksek titreşim ve üst düzey ruhsal rehberleri çağırmak için sık sık kullanılırdı.

     

    Leylak

    Leylak, ruhsal âlemlerle temasa geçmede en yararlı kokulardan biridir. Süptil âlemlerin fiziksel vizyonlarını uyarmada faydalıdır. Bireye iyi ruhların çekilim duymasını sağlar. Bazı peri mezhepleri için çok çekicidir. Perili evleri temizlemede kullanılabilir. Medyumluğun üst düzeylerini tetikler.

     

    Biberiye

    Bu baharat ve kokusu Elf Krallığı’nda kutsaldır. İngiltere’de noel zamanı elflere ve diğer iyi ruhlara gelecek yıl yardımlarını esirgememeleri için bir hediye olarak sunulurdu. Günümüzde de kullanılmaktadır. Enerjisi çok koruyucudur. Kişiyi negatif varlıklara karşı korur. Banyoda yağ olarak kullanıldığında Ruh Krallığına karşı bedeninizin duyarlığını arttırır.

     

    Menekşe

    Menekşe, periler kraliçesinin çiçeğidir. Bütün doğa ruhlarını kendisine çektiği gibi onlarla daha fazla telepati ve iletişim imkânı sağlar. Meditasyondan önce alnın bir damla kadar yağlanması ruhlara dair farkındalığımızı arttırır.

     

    Salkım

    Bu koku gizli güçlere inanan kimseler, metafizikçiler ve şifacılar tarafından iyi ruhları ve kişisel durumlarıyla ilgili belirli rehberleri çekmek için kullanılır. Yaratıcı esin kaynağı olarak size hizmet edecek ve şifa enerjisi geliştirmede yardımcı olacak rehberleri size yaklaştırır.

    Baharatlar ve kokularla ilgili daha geniş bir çalışma, ruhsal rehberleri cezp etmedeki yetenekleri hakkında çok daha fazla bilgi sağlayacaktır. Kokular, yalnızca mükemmel sağaltıcı kaynaklar olarak algılanmamalıdır. Aynı zamanda ruhsal gelişim ve yüksek farkındalığa ulaşmada etkin bir rol oynamaktadırlar.

     

    Ruhsal Rehberler, Ted Andrews, Kozmik Kitaplar-2005.


  5. Seven Sevdiğine Sevdiğini Söylesin!

     

    Hoca mezarlıktaki işini bitirmek üzereydi .

    O anda elli yıllık karısını kaybeden 78 yaşındaki adam :

    " Onu ne kadar çok sevdim ." diyerek çığlık çığlığa ağlamaya başlamıştı .

     

     

    Yaşlı adamın yaşlı sesi törenin asil sessizliğini bozmuştu .

    Mezar başındaki diğer aile bireyleri ve dostlar şok olmuşlardı.

    Yetişkin çocukları alı al moru mor babalarını yatıştırmaya çalıştılar :

    "Tamam , baba . Seni anlıyoruz ."

    Yaşlı adam gözlerini dikmiş kazılan mezara yavaş yavaş inen tabuta bakıyordu...

    Daha sonra yaşlı adam hariç hepsi sırayla toprak attılar.

    Yaşlı adam hala : "Onu ne kadar çok sevdim" diye sesli sesli konuşuyordu .

    Kızı ve iki oğlu konuşmasını engellemek istediler ,

    Ama o devam etti , "Onu sevmiştim !"

     

    Kalabalık mezarlığı terk etmeye hazırlanırken , yaşlı adam gitmemekte direniyordu . Gözlerini mezara dikmiş bakıyordu . Hoca yaklaştı : "Kendinizi nasıl hissettiğinizi biliyorum , ama gitme zamanı geldi . Buradan ayrılmalı ve kendimizi hayatın akışına bırakmalıyız ." dedi . Yaşlı adam çaresizlik içinde bir kez daha "Onu ne kadar çok sevdim ."diyerek söylendi . "Beni anlamıyorsunuz ," dedi hocaya "ama ben bunu ona sadece bir kere söyleyebildim ."

     

    Zil çalmadığı sürece zil değildir .

     

    Şarkı söylenmediği sürece şarkı değildir .

     

    Sevgi gönlümüzde tutsak olsun diye yaratılmamıştır .

     

    Sevgi insanlara verdiğiniz sürece sevgidir. .

    • Like 1

  6. Sen yoksun,

    Boşuna yağıyor yağmur

    Birlikte ıslanamayacağız ki

     

    Boşuna bu nehir

     

     

    Çırpınıp pırpırlanması

    Kıyısında oturup göremeyeceğiz ki...

     

    Uzar uzar gider

    Boşuna yorulur yollar

    Birlikte yürüyemeyeceğiz ki...

     

    Özlemlerde ayrılıklar da boşuna

    Öyle uzaklardayız

    Birlikte ağlayamayacağız ki...

     

    Seviyorum seni boşuna

    Boşuna yaşıyorum

    Yaşamı bölüşemeyeceğiz ki...

     

    AZİZ NESİN

×
×
  • Create New...

Important Information

By using this site, you agree to our Terms of Use.