İçeriğe atla






- - - - -

Yabancı ve öteki

Gönderen Senyour, 06 Eylül 2008 · 936 Gösterim

İki belalı kavramla karşı karşıyayız; Yabancı ve Öteki. İnsan dünyada yabancıdır. Yeryüzüne bir yabancı olarak inmiştir. Gelirkenki çığlığı belki bu yabansılığın tepkisidir. Giderek hayatın acıları ve tanıklıklarıyla yabanlığını terk eder, varlıklarla ünsiyet kurar, tanış olur, öğrenir, izler, bakar ve görür.

Bu süreç, bir bakıma insanın yabancılığının adım adım giderilmesidir.Yabancılaşma ise, insanın asli doğasından uzaklaşmasıdır.

Öteki hayli netameli bir kavram. Derrida, öteki'ni tanımlarken Sokrates'in Savunması'na başvurur. Sokrates Savunma'sının girişinde, kendisini yargılayan Atinalı hakimlere, kendisini bir 'yabancı' yani 'öteki' olarak muhatap almalarını ister. Çünkü o, mahkemede kullanılan dile, hukuk diline yabancıdır. Oradaki mantığa uzaktır. Ya felsefi bir dille kendisini ifade etmektedir veya Atinalı sıradan vatandaşların pazarda kullandıkları gündelik dille konuşmaktadır. 'O halde' der Sokrates, 'beni bir yabancı, bir konuk gibi algılayın ve yargılarken, benim, sizden farklı bir dile sahip olduğumu düşünün.'

Sokrates'in 'dil' dediği, bir anlamda toplumsal, ahlaki ve dini bir dizi değeri içeren kapsamlı bir kavramdır.

Derrida için artık 'öteki' kavramına girmek kolaylaşmıştır. Öteki, egemen sistemin dilinin, nosyonlarının ve yaygın toplumsal kültürün dışında kalan, farklı bir dile, bir kimliğe, bir dine ve kültüre sahip olan kimsedir.

Ve Sokrates'in dileğine uyulmalı, öteki, bir konuk olarak düşünülmelidir.

Konukseverlik ve politik konukseverlik tezleri bu düşünceye dayanmaktadır.

Öteki bizim için bir konuk olunca, biz de onun için konuksever bir ev sahibi konumundayız, demektir.

Buradan bakınca, başta Almanya olmak üzere, Avrupa'nın ve dünyanın çeşitli ülkelerinde işçi, öğrenci vs. sıfatlarla yaşayan Türklerin, yaşadıkları toplum açısından konumu 'öteki' veya 'yabancı' olarak nitelenebilir.

Fakat sorun bu kadar yalın değil gerçek hayatta.

Yurtdışında, özellikle de Batı ülkelerinde yaşayan Türklerde 'öteki' konumu, travmatik bir deneyimden sonra da bir tür yabancılaşmaya dönüşmüştür.

İlk anda köyünden dışarı çıkmamış olan ilk kuşağın, Avrupa'nın bu endüstrileşmiş/modernleşmiş ülkelerine geldiklerinde kendilerini bekleyen sürprize karşı fazlasıyla korunmasız olduğu düşünülebilir. Ne var ki onlar mürekkep yalamamış da olsalar önceki kuşaklardan devraldıkları geleneksel kültürün içerdiği insani imkânlarla donanmış idiler. O kültürde yabancı ve öteki'ne karşı Derrida'nın söz ettiğinden daha sıcak ve sahici bir konukseverlik vardı. Bu, ilk kuşağın kendisini koruması ve ötekiyle çatışmasız biçimde yaşaması için bir şans idi. Buna rağmen ilk kuşak özellikle dini zorunluluklar, ritüeller ve haram-helaller bakımından bir şaşkınlık yaşamıştı. Yediğinden emin olmadığı için buna pratik çözümler üretti. Bugün Avrupa'nın çeşitli kentlerinde oldukça yüksek cirolar yapan gıda, giyim-kuşam ve benzeri sektörlerin temelleri bu süreçte atılmıştı.

İlk kuşak, yabancı olarak yaşadığı ülkenin sahipleriyle diyalojik bir ilişki kuramadı. Ama bir çatışma da üretmedi. 'Senin dinin sana benim dinim bana' kuralı burada işledi ve izole halde de olsa iki ayrı toplumsal blok uzlaşı ve barış içinde yaşadı. İlk kuşak geleneksel değerlerine sımsıkı yapıştı. Türkiye'de iken dini inançları ve eylemleri konusunda oldukça gevşek ve umursamaz olanlar Avrupa'ya gidince sıkı birer dindar haline gelebildiler. Bu eğilim gerçekten de ilk kuşak arasında yaygındır. Belki yabancılaşmayı önleyen, bir yabancı olduğunun bilincinde fakat bunu bir patolojik duruma dönüştürmeyen ilk kuşağın farkında olmadığı bir başarıydı bu. Sorun kanımca ikinci ve sonraki kuşaklarla başladı.

Ev-sokak-okul arasında bilinci yarılan ve giderek şizofrenik bir ruh haline sahip olan bu kuşaklar, kelimenin tam anlamıyla hem bir yabancı idiler hem de yabancılaştılar.

Anaokulundan itibaren dışarıda Hıristiyani, seküler ve özgürlükçü bir kültür alan bu kuşaklar, evde veya tatillerde geldikleri köylerinde bunun tam aksi bir kültürel ortamla yüz yüze geliyorlardı. Kimliklerinin oluşumunda bu çift yönlü etki olumsuz sonuçlarını vermekte gecikmedi. İlk kuşak çaresizdi, yapabilecek fazla bir şeyi yoktu. Okula ve sokağa karşı direnmesi çok güçtü. Nihayet on on iki saat yoğun bir mesaiden sonra külçe halinde evdeki koltuğuna yığılıp kalıyordu. Gün doğmadan bahnhoflara koşuşturan, kart basıp mesaiye girişen bu çaresiz insanların çocukları ve torunları en başta farklı bir gramer içinden konuşuyorlardı. Bu dil farklılığı Sokrates'in söz ettiği gibi geniş bir anlam dünyasını içeriyordu. Çocuklar ve torunlar hem içinde yaşadıkları toplumun yabancısıydılar hem de kendi ailelerine ve kültürlerine yabancılaşıyorlardı.

Bu trajik dönüşüm sonraki kuşaklarda derinleşerek sürdü, sürüyor.Bu sürecin nereye doğru evrileceğini kestirmek gerçekten güç görünüyor.

İlk kuşak artık yaşamdan çekiliyor. İkinci kuşaktan yana umutlarımızı diri tutabiliriz. Devletin Diyanet, Milli Eğitim vs. gibi kurumlarla yaptıkları yetmiyor. Sivil toplum örgütlerinin, cemaatlerin, sivil kuruluşların özetle 'bu ülke'nin manevî dinamiklerinin daha çok hareketlenmesi, üçüncü ve dördüncü arkadan gelmekte olan beşinci kuşağa yönelik etkinliklerin artması, genişlemesi gerekiyor.

Onların bu çift yönlü yabancılaşmadan kurtulabilmesi, bunun belasından azade bir yaşam sürmesi güç de olsa kolları sıvamalı.

Öncelikle bu kuşakların kimlik bilincinin oluşumunda neler yapılabilir, herkesin bunu dert edinip kafa yorması gerekiyor.

Çünkü bu iki toplum uzun süre tuhaf bir izolasyon içerisinde yaşayamaz. Zaten yeni kuşaklar babalarına dedelerine göre ev sahipleriyle daha fazla bir ilişki ve etkileşim içerisindeler. O halde onların kimlik sorunları, ev sahiplerini de ilgilendiriyor.

Ev sahibi ile konuğun birbirinden insani ve toplumsal bakımdan daha çok istifade edebilmesinin yolu, her iki kimliğin de sağlıklı biçimde inşasına bağlı. Bir taraftaki patoloji diğer tarafı da ilgilendiriyor çünkü.

SADIK YALSIZUÇANLAR




Resmim

kullanıcı görüntülüyor

0 üye, 0 misafir, 0 gizli üye

Son İncelemeler

Son Ziyaretçiler