Zıplanacak içerik
  • Üye Ol
aslihan yilmaz

Annesinin Koca Ayaklı Kızı (Bütün Bölümler)

Önerilen İletiler

Annesinin Koca Ayaklı Kızı Bölüm 1

 

GİRİŞ

Her insanın yaşamında belirli dönüm noktaları vardır. Yıllarca biriken her anı bir gün gelip dışa vurur. Bazen yere düşüp kırılan bir cam gibi sert ve sivri, bazen de omzumuza konan ...kuş misali hafif ve sevimli...
1984 yazı. Sıcak bir yaz akşamında gözlerimi dünyaya açmanın kader olduğunu düşünürdüm düne kadar. Oysa kader diye bir şey yokmuş, kader sadece bizim ellerimizdeki tek kolu kopmuş oyuncak bir bebekmiş. Hepsi bu. Devlet hastanesinin 2 no.lu doğum odasında avaz avaz bağıran kadınların arasında genç bir tanesi dikkati çekiyordu. Sakindi; sanki hiç sancı çekmiyordu. Güzel kızı bugünde gelmeyecekti anlaşılan(!) Beklenen doğum ufaklığın mesajını verir gibi önce sessiz ve ürkek akşam saatlerinde ise ameliyathanenin duvarlarını çınlatacak kadar hırçın ve güzeldi…
Hemşire birkaç dakika sonra tekrar ameliyathaneden içeri girdi. Kadın; dokuz aydır hikâyeler anlattığı, geceleri küçük tekmeleri ile uyandığı, tek gözü hala azıcık açılmamış küçücük kızını tutuyordu elinde. Hemşire bebeğe tekrar baktı, gülümsedi ve annesine verirken;
“Tebrikler, koca ayaklı bir kızınız oldu “ dedi.
İşte genç kadın koca ayaklı kızına o gün kavuşmuş oldu…

***
BÖLÜM 1
“İşin Aslı”
İstanbul 1975,

İnsan birisine misket oynarken âşık olabilir mi? Annemle babam işte tamda böyle âşık olmuşlardı. İstanbul’un sakin semtlerinden biri olan Erenköy’ de –ileride benimde çocukluk ve genç kızlığımı geçireceğim semtte- haşarı bir çocukluk dönemini birlikte geçirmişlerdi. Oynadıkları oyunlar hala annemin aklının bir köşesindedir ki, arada, beklide o günleri özlediğinde “harika bir çocukluk geçirdim” der durur. Kim bilir beklide büyüdükçe başaramadıkları o şeyi çocukken yakaladıkları içindir…
“Anne, Nerimanlara oturmaya gidebilir miyim, lütfen lütfen lütfen.”
“Hiç düşünmüyorsunuz beni değil mi! Sabahtan akşama kadar ayakta geziniyorum, çarşısı pazarı, bulaşığı, çamaşırı hepsi bana bakıyor. Baban gelsin her bir yaptığını anlatacağım. Ben artık baş edemiyorum sizinle.”
“Yarın bütün işlerde sana yardım edeceğim anne, söz. Neriman bekliyor.”
“Ortalığı silip süpürmeden hiçbir yere gidemezsin. Ablan gibi okuyup bir şey olacağın da yok bari bana evde yardım et Güzin”
“Peki, anne, bitirirsem akşamüzeri gidebilirim ama dimi?”
“Haydi, haydi oyalanma…”

Baba korkusu; insana en dip köşeleri temizlemeyi, tavanlardaki bütün örümcekleri almayı hatta hiçbir iş yapmadan oturan ablana sataşmayı bile önleyecek kadar büyük bir korkuydu. Ama ne yaparsa yapsın annem yinede dedemin üç dört günde bir tekrarlayan tokatlarından nasibini alırdı. Ahmet Bey; o zamanlar İstanbul Haydarpaşa Gümrük Muhafazada çalışıyordu. Okuma yazma oranının genç nüfusta %10-15 olduğu dönemlerde ilk okul mezunu olarak yüksek mertebe ile gümrükte işe girmişti. Ne yazık ki bu evini ve kızlarını üç gecede bir görmesi demekti. Şimdi görevde on beşinci yılını bitirirken çocuklarından ayrı kalmasına sebep olan işin getirisini kullanıp içgüveysi olarak geldiği bu ahşap evi en baştan yapacaktı. Hem de öyle böyle değil betonarme bir bina inşa edecekti. Civardaki en yüksek binayı. Yaptı da...
Takip eden beşinci yılın sonunda binanın üçüncü katını da bitirmişti. Ve bu; tüm civardaki en yüksek binaydı. Elindeki para bitince ustalar yerine boya badana işlerinde kızlarıyla birlikte çalıştırmış, birçok malzemeyi de kendi taşımıştı. Ama başarmıştı işte. İleride eline tekrar para geçtiğinde belki üç kat daha çıkabilirim diye söz vererek elinde evine adını verdiği soyadı yazılı beyaz mermer taşı binaya çaktı. “Özay Apt. No:36”

“Sakatsa sakat seviyorum, sakat diye onu küçük göremezsin. Ben kararımı verdim baba, evleneceğim.”

Dedemin teyzeme attığı o tokat on yedi yaşındaki anneme büyük aşkların bir tokatla yıkılabileceğini göstermişti. Teyzem üniversiteyi kazanmış, dönemin seçkin okullarından birinde gazetecilik okumaya başlamış ve her konuda olduğu gibi hevesi hemen kaçmıştı. Ertesi sene bir bankaya memur olarak girmiş ve eniştemi orada tanımıştı. Banka da müdür yardımcısıydı, saygı duyulan biriydi ve kadınlarla konuşmasını çok iyi beceriyordu. Teyzem bankaya ilk girdiğinde müdür yardımcısının dikkatini hemen çekmişti. Öğle arası muhabbetler, iş çıkışı otobüs beklemeler, kasa sayımları derken ilk başlarda ona karşı pekte bir his beslemeyen teyzem aynı şubedeki Nilgün’ün de bu adamdan hoşlandığını belli etmesi ile ertesi hafta eniştemin evlenme teklifini tereddütsüz kabul etmişti. Emindi işte; bu adamı seviyordu. Hem de Nilgün’den daha çok. Yemeğe çıktıkları bir gün teyzeme kendi durumundan bahsetmişti. On dokuz yaşındayken ayağının nasıl otobüsün altında kaldığını, neler yaşadığını, bunu ona niye daha önce anlatamadığını, onu çok sevdiğini ve ondan vazgeçerse bunu anlayışla karşılayacağından bahsetmişti. Teyzem işte bu yüklü duygularla o akşam dedemin karşısına geçip o tokadı yiyebilecek cesareti bulabilmişti. Tam 4 ay sonra dedemin gururuna ve ananemin sitemlerine rağmen evlenmişlerdi.
Teyzemin evden gidişi ile annemin yaşadığı boşluk dile getirilmez derecedeydi. Sanki ananem tüm olanlardan onu suçluyordu. Onu suçluyordu kendini de... Erken yaşta kadınlığını kaybetmiş ve iki çocukla evi idare etmeye çalışıyordu ama bu onun küçük kızını gerektiğinden fazla yok saydığı gerçeğini örtmüyordu. Annem için o dönem ev işleri iki kat artmış, en yakın arkadaşı ile artık hiç görüşemez hale gelmişti. Bu iki yıl süren durum annemin babama âşık olması ile son buldu. Ananem her zaman buna daha çok tepki gösterir gibi gelmiştir bana.

“Aşk gerçekten ayaklarımızı yerden kesermiş.” Babamın çarşafların arasında yarısı kaybolmuş uykulu yüzünü izlerken tam böyle düşünüyordu annem. O duygulu ve güçlü bir kadındı. Aşkı uğruna birbirine düşman iki aileyi dize getirmiş ve babamla evlenmişti. Ve ben evliliklerinin 21.ayında onlara ceeee! Diyerek mutluluk getirmiştim. Evet, mutluyduk ve işin aslı işte tam burada başlamaktaydı.


 

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş
ANNESİNİN KOCA AYAKLI KIZI -BÖLÜM 2-

BÖLÜM 2 “Masallar, Balonlar ve Geçmeyen Yaralar”

İzmir, 1989
...
Uçan balonlarım vardı benim.
Sarılı mavili ama en çokta yeşil renkli. Kaç erkeğin uçan balonla sokakta yürümekten utandığı o garip duyguyu barındırmazdı dedem kalbinde. Utanmazdı ve unutmazdı her cuma cami çıkışı ve her bayram sabahı balonları yolun başından görebilmek için kat kat minderlerin tepesinden ona el sallayan ufaklığı. Bu yüzden bekleyemezdi hiç yeşil ışıkları.

Çocuk olmanın en güzel yanlarından biri; çalan kapıya koşarken ardında eli dolu birisinin olduğunu bilmektir. Buğulu camlarda kalp resmi yapmak, hazırlanmış sofrada başköşedeki ahşap sandalyeden ayaklarımızı sallandırmak ve paşalar gibi çayımızı içerken yumurtalı ekmeği şekere banmak.
İzmir’in Tire ilçesindeki evimizin balkonundan sokağa kurulmuş semt pazarını izlerken o günleri düşünüyordum. Çevre köylerden insanlar kendi mahsullerini getirip her salı günü bu pazarda satmaya çalışıyorlardı. Çoğu, pazara deve ile malzemelerini taşırdı. Bir tanesine takılmış kocaman çan uyandırdı beni düşüncelerimden. Ne kadar özlemiştim meğer evimi, dedemi, anneannemi. Altı ay önce babamın işleri dolayısıyla taşınmıştık buraya. Annem yol boyunca “İzmir’in havası da insanları da sıcaktır derler, alışacağız kızım” demişti. İzmir’in insanları sıcaktı da ben pek değildim galiba. Bu kadar zaman sonra en yakın arkadaşım karşı apartmanda oturan bir komşunun köpeği tarçındı. Arada parkta görünce annem sevmeme izin verirdi. Bizim apartmanda oturan Deniz Abla vardı. Hafta sonları çalışmadığı zamanlarda bize oturmaya gelirdi. İyi huylu bir kızdı Deniz Abla. Beline kadar inen dalgalı saçları ve hokka gibi bir burnu vardı. Yalnızlığımı bazen fark eder gibi, annemle sohbet ederlerken elindeki bebeği de yürütürdü bana doğru. Oyun oynadığımızı sanıyordu zannımca. Ama daha kötü tecrübelerimde olmadı değil(!) Bizimle aynı sokakta oturan bir de Sebahat Teyzemiz vardı ki evlere şenlik bir kadındı. Bize geldiğinde hep aynı yere tek bacağını altına alarak otururdu. Önce hayırsız gelinini sonrada pısırık oğlunu saatlerce anlatıp uyuşmuş ayağını sallardı gözüme gözüme doğru.

“Dünyaya nasıl göründüğümü bilmiyorum; ama ben kendimi, henüz keşfedilmemiş gerçeklerle dolu bir okyanusun kıyısında oynayan, düzgün bir çakıl taşı ya da güzel bir deniz kabuğu bulduğunda sevinen bir çocuk gibi görüyorum.” * Yıllar sonra öğrendiğim bu söz bana hep İzmir’i, o günleri, yalnızlığımı ve kırık deniz kabuklarını hatırlatır.
İlk annem keşfetmişti yalnızlığımı. Yüreğimde babamın açtığı yaraları geceleri özenle hep annem sarardı. En çok sonsuza kadar prensi ile mutlu yaşayan küçük ayaklı külkedisini sevdim birde bitmek bilmeyen binbir gece masallarını. Çok içini acıtmıştı halim biliyorum. Bu yüzden karnındaki kıpırdanmaları dinlettiği o gün söylemişti bana. Bir kardeşim olacaktı. Kardeşimi beklediğimiz o İzmir yazı boyunca limona ve tuza doymuştuk. Bende aşeriyordum anlaşılan. Fakat babamın da aşerdiği şeyler vardı. Her gece salondaki kocaman müzik setine taktığı sarma kasetlerdeki acı bana onun benimle aynı şeyleri aşermediğini söylüyordu.

1989 yazında kaçar gibi ayrıldık İzmir’den. Annem babamın ödeyemeyeceğini bildiği bütün borçlarına karşılık tüm eşyalarımızı rehin verdiğini öğrendiğinde yüzünde hayal kırıklığı değil acı gördüm. Babam sonu baştan belli olan bu yolculuktan geriye beni, annemi ve bir kaç parça eşyamızı almıştı yanına. Ben mutluydum evimize dönüyorduk. Dedeme, anneanneme ve uçan yeşil balonlarıma. Olur da onu da almasınlar diye sıkı sıkı tuttuğum peluş bebeğimin üzerindeki küçük elime uzandı babam. Tuttu ve dudaklarına götürüp öptü.
”Geçecek kızım” dedi. Ama babam o gün bilmiyordu ve hiçbir zamanda bilmedi.
Benim öpünce geçmeyen yaralarım vardı…

Aslıhan YILMAZ

*Isaac Newton, İngiliz fizikçi
 

 

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş
ANNESİNİN KOCA AYAKLI KIZI -BÖLÜM 3-

BÖLÜM 3
“Kardeşlik”

İstanbul 1989-1992...
“Kardeş olmak için aynı kandan olmak gerekir ya da bazen gerekmez.”

Beş yaşındaydım. Dedemin bize evini açtığı o geceden sonra kendimi hem bedenen hem de kalben çelimsiz hissettiğim bir akşamüzeri annemi apar topar taksiye bindirdiler. “Kardeş geliyor” dedi anneannem arkalarından bildiği bütün duaları ederken. Bahçenin alçak yeşil demir kapısına başımı yasladım. O an kardeş dedikleri şey umurumda değildi. Her küçük kız çocuğu gibi annemi istiyordum…

”Sübyanların duası kabul olur” dedi anneannem. Tam olarak ne dediğini anlamasam da koynunda uyuduğum o gece benim bütün dualarım bu yöndeydi. Ertesi gün beyaz boyalı hastane binasının cam kapısından girerken elimde taze çiçeklerimi tutuyordum. Odaya girdiğimde annem yatakta yatıyor ve kucağında sarıp sarmalanmış ufacık bir şey tutuyordu. Battaniyenin arasından bükülmüş ayakları küçük tekmeler atıyordu annemin göğsüne doğru.

“Yaklaş, gel kızım” dedi annem. Odadaki diğer teyzelerin maşallah ile başlayan cümleleri ile çekingen ve ürkek dolandım yatağın etrafını. Annemin yanı başına geldiğimde çarşafın ucuna tutunarak parmak uçlarımda yükseldim. Önce beni omzumdan çekip yanağıma öpücük kondurdu sonra kucağında tuttuğu ufaklığın yüzünü görebileyim diye eğdi kolunu. ”Kardeşine hoş geldin de kızım” dedi. Kardeş(!) Evde günlerdir adı kararlaştırılmaya çalışılan bu varlığın benim için tek adı vardı. O da kardeş.

Anneannem arkamdan yaklaşıp zayıf omuzlarımı tuttu. Eğilip yüzüme baktı. “Sevdin mi kızım?” dedi. Yüzü bence biraz fazla pembe, buruş buruş ufacık bir oğlan. Bunu mu sevecektim ben. Başımı salladım yinede. Anneannem hoşnut olmuş şekilde ellerini çekti omuzlarımdan. Annemin kucağından üçüncü erkek torununu aldı kollarına. Şimdi başımın üzerinde anneannemin kollarında tuttuğu üzerinde turuncu ceylanların olduğu mavi battaniyeye sarınmış küçük oğlandaydı gözlerim. Tam o sırada kapı açıldı. İçeri nasıl bir güneş girdiyse adeta kalbim kamaştı. Dedem diğer doğum yapmış kadınların toparlanmasına zaman tanıyan bir yavaşlıkla girdi içeri. Gözlerindeki yaşı bir ben gördüm. Onu benden çok sever miydi ki? Sevmezdi, dedem her sevdasına ayrı bahçe açmıştı gönlünde. Hepsinin toprağı da can suyu da başkaydı. Hiç beş yıldır sulanan bu bereketli bahçeyle bu bir avuç toprak aynı olur muydu?
Ağız birliği yapmışlar gibi bu sefer de dedem sordu yanıma gelip. “Sevdin mi kızım kardeşini”. Bu sefer gelen soru anlamamı sağlamıştı. Önemliydi benim sevmem. “Sevdim” dedim. “Kardeşimi çok sevdim.”
Battaniyedeki küçük ceylanların başı büküldü. Bu benim hatırladığım ilk yalanımdı ve ne yazık ki son olmayacaktı.
Ertesi gün annemi hastaneden eve getirdiler. Evde bir hareket evde bir telaş(!) Kırmızı adi plastikten yapılmış oyuncak bir atım vardı. Bir bacağı mavi diğeri sarı. Önce onu verdim minik ellerine. Tutamadı, düştü yere, bacaklarından bir tanesi de benim ayaklarımın dibine. Bir gülümseme yayıldı küçüğün yüzüne. Sonrada bir daha ne verdiysem sıkı sıkı tuttu ellerinde. Hiç bırakmadı…


*****

Birini düşünün; gözlerine her baktığınızda çocukluğunuzun küçük günahlarını ve gençliğinizin büyük sırlarını gördüğünüz bir insan. Aynanın beden giymiş haliydi karşımda duran. Yaptığım bütün yanlışlarda arkamda duran. Eda’m.

Gecenin en kör saatlerinde İstanbul’un evimize yakın semtlerinden birinde bol merdivenli bir kapı girişindeki arabamızın içinde annemin nasihatlerini dinliyordum.”Uslu dur Aslıhan, bu gece uslu dur.” dedi. Durdum bende. Açık camdan dolan soğuk paltomun içine işlerken babasının kucağında bir kız çıkardılar apartmandan.

Onu ilk kez bir sene önce yine bu apartmandaki evlerinde görmüştüm. Kahverengi dalgalı saçlarıyla muzip bakışlı küçük bir kızdı. İlk randevularındaki sevgililerin kaçamak bakışlarıyla süzdük birbirimizi. Annesiyle birlikte karşımdaki oturduğu koltukta tek eli annesinin sıkı sıkı tuttuğu hırkasında benden saklanıyordu aklınca. “Hadi Eda, göster odanı Aslıhan’a.”dedi Gülten Teyze. Bakışlarımız kaçmadı bu sefer, birleşti. Bir buçuk saat sonra tam cesaret vermişken bana o muzip bakışlarla tek kaşımı kaldırdım. Ne o teklif edebildi sonrasında ne ben niyet ettim hâlihazırda. “Gidiyoruz” dedi annem en sonunda, misafirlik bitti.

Şimdi bir yıl sonra arabanın içinde gözleri kapalı babasının kucağında yatarken ona bakıp çok kızmıştım kendime. Neden defalarca ziyaretlerine gittiğimiz o evlerinde bir kez bile odasını görmeye gitmedim diye. Kollarında tuttuğu küçük kızına baktı Turan Amca endişeyle. “Havale geçiriyor” dedi. Uçarcasına vardığımız hastanenin merdivenlerinden çıkarlarken babasının koluna düşmüş başından bir tutam kahverengi saç dalgalandı. O saçlar gelip benim kalbime dolandı.

Çok yıllar sonra tesadüf yerine kader kelimesini kullandığım zamanlarda yüreğinden çok havaleler geçiren ben, kaçamak bir bakış attım yanımda oturan genç kıza.
“Ne var?” dedim sinirle. Genç kız pencereye yüzünü döndü. O söyleyeceklerini düşünürken ben ona uzun uzun baktım. Çocukken bilmiyordum ama hayat benden tüm değersiz alacaklarını yıllar içinde acımasızca söküp alacak ve geriye en kıymetlilerini bana bırakacaktı. Kardeşim gibi, bu kız gibi.
“Sana bir sır vereyim mi Aslıhan?” dedi genç kız. Tek kaşımı havaya kaldırdım.
Güzel bir yüz muzipçe güldü. Bir tutam kahverengi saç havada dalgalandı.

Aslıhan YILMAZ
 

 

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş
ANNESİNİN KOCA AYAKLI KIZI -BÖLÜM 4-

BÖLÜM 4
“İlk Can Acıları”

İstanbul 1994,...

Can,
Benim yeşil benli özürlüm.

Şimdi geriye dönük bakınca hatırlıyorum da o kadar masumdu ki benim ilk aşkım.
Her sabah seni görmek için giydiği o şekilsiz siyah önlük ve taktığı o en ucuzundan beyaz yaka ile okula koşa koşa giderdi bu küçük kız. Bilirdim beni görmezdin bile. Kim aligarson saç modelli, çilli, zayıf bir kıza bakar ki(?) Ben ise sana bakarken kendimi o kadar kasardım ki bu yüzden hala o zamanlar çillerimin büyümesine sebep olduğunu düşünüyorum.
Seni seviyordum, seni gerçekten çok seviyordum. En çokta nasıl göstereceğimi bilmiyordum. Okul yaşamında yazılı olmayan kurallarda vardır, bir erkek bir kızdan hoşlanıyorsa gelip sırasına oturur. Biz buna sıra arkadaşlığı deriz. Ve ben orta sıranın en önünde -öğretmenimiz tarafından- inek Onur’la oturtulmuşken senden böyle bir şey beklemek hata olurdu. Evet, en ön sırada oturuyordum çünkü kısa boylu bir kızdım. Alın size bir kusur daha…
Ama seninde kusurların vardı. Buna inanmak bana o zamanlar zor gelse de evet seninde kusurların vardı. Okuldaki bir diğer ilköğretim hocamızın oğluydun, uzun boylu ve yakışıklıydın da. Ama tam alnının ortasında tahta kalemi ile özenle kondurulmuş gibi duran bir yeşil benin vardı. Biliyordum sende kusurluydun ve biz birbirimiz için yaratılmıştık. Bunu söyledikten 1 hafta sonra ise Süheyla’nın yanına oturman tüm aşk ironimi yıkmıştı. Süheyla yaşına göre biraz hızlı büyümüş, alımlı, ela gözlü, beline kadar inen dalga dalga saçları ile sınıfın gözbebeği kızıydı. Esas kıza esas oğlan yani. Ama seninde bilmediğin bir şey vardı ki, oda o kız sana asla matematikte kopya vermezdi.
Sınavda onu dürterken hoca tarafından yakalanmış ve sınav bitene kadar-tam kırk beş dakika-tahta önünde beklemiştin ve bu bile seni Süheyla’dan uzak tutamamıştı.
Süheyla’nın ailesi zengindi ve tüm zengin çocukları gibi okula servisle gidip gelirdi, evleri üç sokak ötede olsa bile… Ben ise yürürdüm. Yürürken kendime kuytu bir apartman bahçesi bulmuştum ve yemediğim beslenme çantamı her gün düzenli olarak orada dökerdim. Bir sürü arkadaşım olmuştu. Kimisi getirdiğim yemeği her gün yiyor kimisi başka bir şey yok mu diye miyavlayıp dururdu. Hem bu benim suçum değildi ki. Her gün peynir ekmek yemekten bende sizin kadar bıkmıştım zaten. Bazen annem beslenme çantama domates salatalık koyardı ve bu benim için ziyafet sayılırdı. Beslenme çantamı sınıfta gururla açar ve zevkle yerdim. Bu genelde iki haftada bir yaşanırdı. O zamanlar ilköğretim okullarında aynı tip forma gibi yeme içmede de bir takım kurallar getirilmemesi ne kötüydü. Sınıfta kaşar, salam, tost gibi şeyler yiyenlerin yanında kuru ekmek arası peynir daha da bir gitmiyordu sanki boğazımdan.
Evet, bu babamın suçuydu. Artık doğru düzgün çalışmaz ve her gün alkol alır olmuştu. Dedemin emekli maaşı ancak bu kadarına yetiyordu. Üstüne üstlük evde her gün yaşanan kavgalara birde beslenme çantasını eklemek doğru olmazdı.
En çok içimi acıtan ise aile konulu kompozisyonlardı. Okulda babamın işini söylemekten utanırdım. Sahi babamın işi neydi? Bir kere annemden duymuştum serbest meslek diye bir şey diyordu mahallemizdeki dedikoducu teyzeye. Bende öyle demiştim okulda. İyi bir şey olmalıydı. İstediğin zaman gidip geldiğin bir iş ve istediğin kadar kazandığın. Peki, babam niye bu kadar az kazanıyordu. Bu kadarının bize yettiğini mi düşünüyordu. Birisi ona tek bacaklı naylon bebekle iki yıldır oynadığımı söylemeliydi.
Artık tek mutluluğum hikâye kitaplarım olmuştu. Sürekli okuyordum. Şimdide elimde Jules Verne diye yabancı bir yazarın balonla beş hafta adlı kitabı vardı. Öğretmenimiz yaşıma biraz ağır geleceğini söylemişti ama ben dinlememiş ve okumaya devam etmiştim. Doktor Fergusson –kitapta kırklı yaşlarında bir adam olmasına rağmen- benim için yakışlı, uzun boylu, lacivert ceket, gri pantolon ve yeşil benliydi. Tanrım! onunla balonla Afrika’nın ormanlarında muhteşem bir beş hafta geçirmiştik. Kitapta kadın kahraman olmamasını sorun yapmamış ve onun uşağı Joe olarak kendimi gayet güzel bu kahramanın yerine oturtmuştum.
Beşinci yılsonu okuma yarışmasında bu kitabı anlatacaktım. Bu benim hayallerimin kitabıydı. Okumayı bitirince onun gözlerine bakacak ve ders bitince birlikte el ele tutuşup sınıftan çıkacaktık. Afrika’ya değil tabi ama belki arka sokaktaki havuzlu parka gider biraz oturur ve ona diğer kitaplarımı da anlatabilirdim.
Herkes okuyacağı kitapları söylüyordu birbirine. Artık sınıfın gündemi bu olmuştu. Duydum ki Süheyla’da Polyannayı okuyacakmış. Tam ona göreydi zaten. Onun gibi bir hayatı olan her kişi hiç tereddütsüz bir Polyanna olurdu. Hem bu yaşa kadar Polyannay’ı okumamışımıydı bu kız(!)
İki hafta sonra bir akşam evde prova yapıyordum. Kitabımı odada sınıfa anlatır gibi sesli tekrarlıyor, arada bir Can’ın oturduğu sıraya denk gelecek yere yerleştirdiğim yastığa da bir bakış fırlatıyordum. Tam istediğim biri kurnaz ve nüktedan bir bakış. Evet, Can’cım ben beş senedir buydum ve sen beni fark edemedin bile ahmak diyen bir bakış.
O gece o kadar çok tekrarladım ki bu okumayı ilk kez anne babamın tartışmalarından sıyrılıp bambaşka bir dünyaya gitmiştim. Sabah annemin geç kaldın sesi ile yataktan fırladım. Anlaşılan tartışmaları gecenin ilerleyen saatlerine kadar sürmüş ve annemde saati kurmayı unutarak yatmıştı. Hemen yataktan fırladım. Hava buz gibiydi. Annem benden önce kalkıp katalitik sobayı yakmıştı bile. Evdeki tek ısınma aracımız bu olmuştu artık. Oturma odasına gittiğimde babamın masada önünde tabaklar ve içki kadehi ile uyuduğunu gördüm. Sessizce sobanın önüne oturdum. Sırtımı yaklaştırdım, tüp azaldığı için kendini bile zor ısıtıyordu zavallı soba. Sıcaklığından çalarak kendimi ısıtmaya çalıştım. Sonra babama baktım. Ve o an ileride Can’ın da böyle olmaması için dua ettim. Ne kadar geçti bilmiyorum beş ya da on dakika belki. Uyumuşum yerde (!) katalitiğin önünde öylece babama bakarak uyumuşum. Tekrar annemin sesi ile uyandım. Sabahçı olmama lanet ettim ve annemin getirdiği çay ve peynir ekmeği mideme indirip aceleyle paltomu giydim. Bugün geç kalamazdım. Her gün olabilirdi ama bu gün hayır! Koşarak okula gittim. İlk ders başlamış ve herkes sınıfa girmişti bile. Koridorlar bomboştu. Olamaz böyle olmamalıydı. Derin bir nefes aldım. Bugün benim günüm olacaktı. Evet kötü başlamıştı ama iyi bitecekti.
Kapıyı parmaklarımla tıklatıp saygıda kusur etmeden açtım. Başımı kapı aralığından usulca çıkardım. Feride Hoca kürsüde tüm ihtişamı ile oturuyor ve sınıfa okuma ile ilgili son vaazlarını veriyordu. Kapının eşiğinde duran bana baktı ve başını bu kız okuyacakta göreceğiz ifadesi ile salladı. İçeri girdim. Biraz sinirlimiydi ne? Paltomu hemen asmamı ve oturmadan benim başlamamı söyledi. Dediğini yaptım. Geç kalmıştım ve kadını daha da sinirlendirmeye gerek yoktu. Kürsüye doğru yürüdüm.
Başımı kaldırdığımda onu gördüm. Onu ve yanında oturan Süheyla’yı. Bunu tahmin ediyordum ama yinede hafif utandım. Çantamı yanıma yere koydum ve o muhteşem hikâyemi anlatmaya başladım. Sınıfın baş ineği Berkay dâhil herkes bana bakıyordu. Benim böyle yetişkin bir hikâyeyi nasıl okuyup anladığıma bakar gibi dehşet ve hikâyenin devamını bekleyen merak dolu gözlerle. Sonunda hikâyem bitti ve sınıfta bir alkış koptu. Hoca dâhil herkes çok beğenmişti. Ve ben o ana kadar ona hiç bakmadığımı fark etmiştim ki baktığımda onun da beni alkışladığını gördüm. Doktor Fergusson beni alkışlıyordu. Bu nasıl bir mutluluktu. Uçuyordum. Üstelik yanında oturan Polyanna bile bu mutluluğu bozamazdı.
Ve ben gururla eğilip çantamı aldım yürümeye başladım. Sırama doğru yürüdüm yürüdüm ve son kez ona bakıp döndüm ve oturdum. İşte her şey tam o anda oldu. Sınıftan az önceki alkışın üç katında kahkaha sesleri yükseldi. Ne olduğunu anlamıyordum. Niçin gülüyorlardı. Ve özellikle niçin bana bakıp gülüyorlardı. Hayır, bu hikayemi beğendikleri için değildi. Bu..bu..ben tam ne olduğunu anlamaya çalışırken yanımdaki Onur bana arkama bakmamı söyledi ve o anda hayatımda gördüğüm en büyük utancı yaşadım. Önlüğümün arkası tüm kalçama kadar açıktı. Yanmıştı. Önlüğüm, atletim yanmıştı ve sırtımı gözler önüne seriyordu. Katalitik(!) Olamaz, bu olmazdı bugün böyle bitemezdi. Başımı kaldırdığımda Feride Hoca masamıza büyük bir gürültü ile vuruyor susun diyordu. Sonra yanıma geldi ve beni kaldırdı. Ben ise sınıfa değil hocanın yüzüne bile bakamıyordum. Yanaklarım alev alev yanıyordu. Çantamı sımsıkı tutarak ayağa kalktım, hocamın getirdiği paltoyu giydim. Bana elini uzattı. O an o ele tutunabileceğim tek dalmış gibi sarıldım ve yürüdüm. Başım önümde sınıfın kapısında son bir kez arkamı dönüp baktığımda onu gördüm ağzı kulaklarına varmış onu. Yeşil beni gülmekten aldığı yüzünün şeklinde yok olup gitmişti. Ve hızla arkamı dönüş çıktım. Artık bu durum can’ıma tak etmişti.
*****
Bu olay sınıfta öyle hemen unutulmadı. Gülüşmeler, iğnelemeler ve basit espriler birkaç hafta sürdü. ”Önlüğünü balonda mı yaktın kuzum”,” Wah wah Afrika’da aslan mı saldırıp parçaladı” gibi bitmek bilmeyen şakalar aldı başını gitti. Öğretmenim hemen ertesi gün annemi aramış ve sınıf annesinin aracılığı ile bana başka bir öğrencinin eski önlüğünü vermişlerdi. Demekki bu gülünç durum evlerde de anlatılmıştı. Düşünüyordum, on bir yaşında bundan daha kötü ne olabilirdi. Zaten asosyal olan ben artık hiç kimseyle konuşmuyordum. Döktüğüm peynir ekmeklerle önce babamı sonrada kendimi cezalandırıyordum. Tabii ki bu da benim işleyeceğim son günah olmayacaktı.

Yılsonu yaklaşmıştı. Bu sene ilk kez takdir almaya yaklaşmıştım. Bunda kitap anlatma rezilliğinden tam not almamın da payı büyüktü. Feride Hoca gerçekten hikâyemi beğendiği için mi yoksa o günü biraz olsun unutturmak için mi bilemem sınıftaki en yüksek notu bana vermişti. Bende dediğini yapacak, o günü unutacak -en azından deneyecek- ve bu başarı ile ailemi gururlandıracaktım. Belki de bir barbie ile beni ödüllendirebilirlerdi. Bunu onlara henüz söylememiştim tabi. Naylon bebeğimin artık toplu iğne batırılacak yeri kalmadığını görmeleri için ne daha yapmam gerekirdi ki. Barbie denilen bebekler naylondan değil daha sert bir maddedendi. Bunu iki apartman ötede oyun oynadığım naif bir kız olan Hatice’de görmüştüm. Ama o gün bir şey daha öğrenmiştim bu barbie denilen bebeğin birde erkek sevgilisi varmış. Adı Ken’miş. Hah! Sorun değil nasıl olsa benimkinin adı değişecekti. Ahmak Can ya da yeşil benli özürlü gibi. Bebeklerinin yüzü, vücutları o kadar gerçek ve güzeldi ki. Böyle bir bebeğim olsa dünyada başka hiçbir şey istemezdim. Barbinin upuzun saçları vardı. Tıpkı... Tamam, tıpkı Süheyla’nınkiler gibiydi işte. Aslında benimkilerde omuzlarıma değiyordu yani çekiştirip omuzlarımı biraz kaldırırsam bunu başarabiliyordum. Annem neden saçlarımı kısa kestirip duruyordu. Bir kız için ne kadar önemli olduğunu bilmiyor muydu bu kadın.
Yılsonu yaklaşırken bir mezuniyet eğlencesi olacağını öğrendik, herkes çok mutluydu. Bende kendim adına benden başka bir eğlenceleri çıktığı için mutluydum. Oyunlar, skeçler belirlendi. Gösterinin en mükemmel oyunu “Katibim”di. Seçmeler yapıldı. Hiç şaşırmamıştım Katibenin Süheyla, Katibinse Can olmasına.
Ve işte sıra benim rolüme gelmişti. Kâtip ile kâtibe Üsküdar’a doğru yol alırken bende kenarda bekleyen dört ağaç figüründen biri olmuştum. O dallardan beni göremezken bu benim onu son görüşüm olmuştu.
*****
Aynı akşam annem ve babam yine tartışıyordu.
“Yeter artık bıktım bıktım aileme yük olmamızdan, bu ilgisizliğinden, parasızlıktan, her gece içki içip bizi unutmandan duyuyor musun beni.” diye yine isyan etti annem. “Of! Güzin başlama yine her akşam aynı tartışma.” Babam bizden ne kadar sıkılmıştı meğer.
“Şu içkiye verdiğin parayla çocuklarına bir hediye al. Bak kızın bugün bize takdir getirdi.” Babamın o anda takdirin ne demek olduğunu anladığından emin değildim.
“Keyfimden mi içiyorum, ben annemi bile tanımadım. Sen anlamazsın bunu Güzin, senin tüm ailen yanında.” Babamın sesi boğuk çıkmaya başlamıştı. “Benim yüzümden öldü. Ben doğmasam ölmezdi.” dedi.
“Senin ailen biziz. Bu hayatta herkese bir pay acı düşüyor. Kimimiz senin gibi bunu belki daha erken yaşamak zorunda kalıyoruz. Aynı şeyi kendi çocuklarını da yaşatmak ister misin? Onlarında senin gibi bir yanlarının ömürlerince eksik kalmasını ister misin söyle bana? Artık seçimini yap lütfen, ya içki ya da ailen. Ben bu hayatı seçiyorum diyorsan da kapı orada.”

Kapı aralığından çıt çıkarmadan izlediğim bu konuşmadan sonra ertesi sabah babam birkaç parça eşyasını topladı. Beklerken korku ve üzüntüden halının desenleri incelemeyi bitirmiş ayak parmaklarıma –her birine beş dakika kadar-bakıyordum. Babam yanıma geldi. Başımı kaldırdım, yüzüne baktım, o saçlarımı okşadı ve,
“ben gidiyorum artık kızım” dedi.
On anda sanki farklı bir dilde konuşuyordu ve ben hiç bir şey anlamamışım gibi yüzüne bakıyordum. Bu olamazdı. Bizi tercih etmemiş olamazdı. Eğildi saçlarımı kısaca okşadı, o bile zaman kaybıydı sanki kısa ve öz. Daha önce de başka çocuklara da yapmış gibi. Sonra hızlıca gitti. Benden uzağa. O kapanan demir kapının sesi bugün hala kulağımdadır.
Ve 11 yaşımda hayatımda tanıdığım iki adam tarafından da terk edilmiştim.
Beni artık gerçek sevgiye hiç kimse inandıramazdı.


Aslıhan YILMAZ
 

 

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş
ANNESİNİN KOCA AYAKLI KIZI -BÖLÜM 5-
“Sudan Sebepler, Yanlış Tercihler”

İstanbul 1994-1997

Kendimi tanımaya çalıştığım zamanlardı. Tanımaya, yaralarımı sarmaya ve ayakta durmaya çalıştığım zamanlar. Beş yıl birlikte okuduğum çoğu arkadaşı...m aramızdan ayrılmış ve geriye kalanlarla her orta halli ailenin çocuğu gibi aynı devlet okulunda devam ediyorduk ortaokula.

Battaniye altında küçük kırmızı televizyonumuzda çizgi film izleyerek geçirdiğimiz o soğuk kış sabahlarından birinde kapımız çalındı. Babam giderken -bizi gibi- yıllardır bitmek bilmeyen borçlarını da yanına almayı unutmuş olacaktı ki; sonradan haciz memuru olduğunu öğrendiğim bir adam evimize adım attı kirli ayakkabılarıyla. Elindeki saman kağıdından defterini açıp kendi kadar temiz bir sayfayı çevirdi. Odaları dolaşırken eşyalarımızı kağıda sesli sıralamaya da başlamıştı.
“Bir adet buzdolabı, iki adet çekyat, bir adet merdaneli çamaşır makinesi, bir televizyon”
“Hayır, televizyon olmaz. Çocuklarım izliyor, lütfen televizyon olmaz.” Annemin çaresiz talebinden sonra adam önce tek kişilik koltukta büzüşmüş kardeşimle bana sonrada az önce not ettiği televizyona baktı. Her gün en az birkaç kez yaşadığı sıradan manzaralardı bunlar ve bizim gül yüzümüzün bu işte hatırı yoktu.
“Bende emir kuluyum hanımefendi, yapabileceğim bir şey yok.” dedi. Uzun kahverengi paltosundan halımızı kirleten ayakkabılarına kaydı gözlerim. Ayakkabıları gibi kalbide kirliydi belli ki.

Anneannemin yeğeni Ayhan Dayı vardı. Bizi seven sayılı akrabalarımızdandı. Haktan hukuktan anlayan düzgün bir adamdı. Annemin babama açtığı boşanma davasında anneme şahitlik yapmıştı. O gün adamın gidişinden kısa bir süre sonra annemde Ayhan Dayı’lara gitmek üzere ayrıldı evden.
İki gün sonra aynı kirli ayakkabılı adam tekrar geldi. Yanında iki polis memuru ve kapıda bekleyen -üzerinde nakliyat yazan- bir araçla. Annem, dedem ve Ayhan Dayı ile kapıda karşıladı onları. İki gün önce postacının getirdiği boşanma ilanını adama uzattı. Uzun uzun baktığı kağıdı geri verip savaştan ganimet toplayamayan asker edası ile arkasını dönüp uzaklaştı kirli ayaklı adam. Peşindeki polis memurları da arkasından. Onlar gittikten sonra, sinirden mi, rahatlamadan mı bilmem annem gözyaşlarına boğuldu.

Ertesi gün evde telefon çaldı. Ben henüz boyum yetmediği için, içinde kırmızı televizyonumuzun da bulunduğu büyük camlı kütüphaneye tırmandım. Ayaklarımı televizyonun olduğu sıraya koyup bir üst raftaki telefonun ahizesine uzandım.
“Alo?” dedim televizyona tutunarak dengemi sağladım.
“Aslıhan, kızım, ben baban” dedi. “Annen orada mı?” Bazı anlar vardır ki; vücudumuzdan hızla ter boşanıp, yerin ayaklarımızın altından kaydığını hissederiz. Televizyona tutunmuş küçük bedenim aynı böyle tepkiler veriyordu şu an. On bir yaşımda, her şeyin farkında ve benden beklenenden çok daha fazla bir kararlılıkla konuştum onunla. Artık sudan bahanelere tahammülüm kalmamıştı.
“Benim senin gibi bir babam yok! Duydun mu yok. Yooook!” diye haykırdım.
O gün kapanan ahize bizi o kirli hayattan çekip çıkardı. Yaşanan acı geride kalan beş insanı birbirine bir ömür boyu bağladı. Bir daha kimse ağzımızdan ard arda o heceyi duymadı.
“Ba-ba”

Üç yıl peşi sıra su gibi aktı. Artık on dört yaşımda genç kızlığımın ilk zamanlarındaydım. Annem babamdan boşandıktan sonra o zamanın en bilindik emlak firmalarından birinde işe girmişti. Babamla evlendiği ilk yıllarda yanlış bir tercih yapmıştı mesleği ve sevdiği adam arasında. Şimdi çalışmak zorunda olduğu bu işte gocunmadan çocukları için mücadele ediyordu. Bir akşam elinde iki renk paltoyla çıka geldi. Sevinçle giydim üzerime bana alınmış olanı. Oh be! dedim. Biz yeterdik birbirimize. Annemde öyle düşünüyor olmalıydı ki başka birini hiç sokmadı hayatımıza.
On beş yaşıma girdiğim yıl anlamıştım ki; sudan sebepler hayatımızı dönemeçli yollara sokabilirken, yanlış tercihler bizi dik uçurumlara sürükleyebilirdi.

Uçtuk bizde ama bir farkla; herkes bizim kadar şanslı değildi zannımca.
Biz düşerken bir çift el tuttu havada, her zaman babam bildiğim tek adama,
Dedem Ahmet Özay’a.
 

 

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş
ANNESİNİN KOCA AYAKLI KIZI -BÖLÜM 6-
"Gondol Sefası"

İstanbul 1998,

“Anne Eda’lar geldi! Yaşasın çay bahçesine gideceğiz.”...
Sevinçle perdeyi kapatıp koltukta zıplamaya başladım. İçimden ise yaşasın Lunaparka gideceğiz diye geçiriyordum. Arabanın tekrar çalan kornası ile koltuktan atlayıp kendi çapında sevinen kardeşime bir cimdik attım. Mademki bu kadar sevinmiştim bunu etrafa da göstermeliydim. Öperek sarılarak seven bir çocuk olamadım ben mizacım hiç kabul etmedi bu şirinlikleri. Ama hakkını vermem gerekirse attığım her cimdik bir öpücüğün yerini tutacak kadar iz bırakırdı karşı tarafta.
“Ah gerizekalı” dedi dilinin döndüğünce. Ne kadar da zevk verirdi küçük kardeşime sataşmak. Onun bana karşı koyamayan güçsüz bedeni her defasında annemden yardım istemeye muhtaçtı.
Arka odaya koşup cüzdanımdaki birkaç parça bozukluğu cebime sıkıştırıp ardından paltomu giydim. Ayakkabılarımı bağladığım sırada annem kardeşimi getirdi yanıma. “Siz çıkın bende geliyorum beş dakikaya” dedi kapıyı kapatırken. Aydın o ufak ayaklarıyla merdivenlere doğru koşmaya başladı. Kapının aralığından başını çıkaran annem telaşla ekledi. “Aslıhan, o kardeşine de bak düşmesin merdivenlerden.”
Bağcıklara son düğümü de atıp sinirle doğruldum. Baş belası çocuk. Hızla yaklaşıp merdivenlerin başında yakaladım onu. “Bana bak, uslu dur yoksa gece chucky gelir.”dedim.
“Gelmez işte.”
“Yaaa gelmez! Gündüz saklanıyor onun içinde.” Elimle bahçenin ortasındaki büyük şimşiri göstererek.“Gece ben istersem geliyor, bu gecede senin için çağıracağım onu.”
Chucky benim de dâhil tüm yaşıtlarımın kâbusu olan bir korku filminin başkahramanı katil oyuncak bir bebekti. Ama ne bebek(!) Edalarda yalnız kaldığımız zamanlarda evdeki tüm panjurları kapatıp bir koltukta büzüşerek izlerdik videokasetteki filmini. Belki de bu yüzden asla bir lahana bebeğe sahip olmak istemedim. Eda’nın Aydın’la yaşıt bir erkek kardeşi vardı. Çocuğu ve beni odada öylece bırakıp tuvalete gideceğim diye arka odada dakikalarca saklanırdı. Korkudan ayaklarımızı kanepeden sallandıramazken o acayip sesler çıkartarak bizim ödümüzü kopartırdı. Daha o zamandan belliydi cesur bir kızdı Eda ve hep öyle kalacaktı.
*****
“Açsana kapıyı Eda” dedim arabanın camına vurarak. Arabanın içine önce Aydın’ı bindirip sonrada kendim bindim.
“İyi akşamlar çocuklar.” dedi Turan Amca. Ne çok severdim onu. Babamın gidişinden sonra bizi hiç yalnız bırakmamışlardı. Haftada iki akşam bizi evden arabayla alıp ailecek gittikleri gezmelere ortak ederlerdi. Turan Amca ile annem aynı mahallenin çocuklarıydı. Bazen bana ben senin annenin sümüklü hallerini bilirim diye takılıp dururdu.
Annem genç kızlık dönemlerinde katıldığı bir daktilo kursunda Gülten Teyze ile tanışmış ve çok yakın arkadaş olmuşlardı. Turan Amca o vesile ile tanımış ve ilk görüşte âşık olmuştu Gülten Teyze’ye. Çalıştığı iş yerinin önünde saatlerce beklemiş sonunda tatlı dili ile çalmıştı sevdiği kadının kalbini.
Yarım saat sonra Anadolu Yakası’nın sahil semtlerinden birinde kurulmuş lunaparkın yayındaki çay bahçesinde çaylarımızı içiyorduk. Eda ile kaş göz işareti ile anlaşarak elimize bir avuç çekirdek alarak yan masaya kaydık. Konuşacak, üzerinden geçilecek son dört günde çok dedikodu vardı zira. Dedikodu biter bitmez elimi cebime atıp; “Bende beş lira var.” dedim, lunaparkın ışıklarından daha parlak bir ışık gözlerimde parlarken.
“Ben alamadım kızım! babam cin gibi hiç yer mi?” Eda başını çevirmeden göz ucuyla babasını takip ederek.
“Olsun bir kere binebiliriz, hadi” dedim sevinçle.
Masadan kalkarak çaktırmadan –ya da biz çaktırmadığımızı sanarak- yavaş yavaş yürümeye başladık.
“Biz biraz dolaşıp geleceğiz” dedi Eda. Çocuğun bile inanmayacağı bu açıklama karşısında Turan Amca göz kırptı. “Ne tarafa?” Kol kola girmiş yürürken aynı anda “Hiç şöyle.” Deyip gösterdiğimiz tarafa doğru yöneldik. Çay bahçesinden çıkıp sahil yolunun kenarındaki kaldırımdan yürümeye başladık bir gözümüz Turan Amca’da. Kaldırımda ilerlerken yanımızdaki yoldan geçen bir araba korna çaldı. Bize mi çaldı ?” dedim.
“Yok, canım saçmalama” dedi Eda. İki ve üçüncü arabadan sonra emin olmuştuk. Bize çalıyorlardı.
“Var mısın?” dedim. “Yirmi araba yapmaya.” Aklıma gelen en aptal fikirle.
“Varım” dedi. Annemlerin görüş alanından çıkıp üç yüz metrelik bir alanda gidip geliyorduk. Sadece beş dakika sonra “On dokuz” dedi Eda katılarak gülüyordu. Bense kahkaha atmaktan konuşamaz halde karnımı tutuyordum.
Derken önümüzde bir araba aniden durdu. “Küçük hanımlar sizi gideceğiniz yere bırakabilirim.” dedi kır saçlı şoförü. Bizim donmuş ifademizden cesaretle adam kapıyı açmak için uzanınca yay gibi gerilip ok gibi aynı anda sıçradık. Deli gibi koşuyorduk. Lunaparkın büyük demir kapısına vardığımızda soluk soluğa söyleyebildim o arsız kelimeyi. “Yirmi”
*****
Gişeden elimde biletlerle çıkarken Eda beni kenarda bekliyordu. Hala koşmaktan düzensiz nefesi ile konuştu. “Bu dolu bir sonraki tur binelim. En arkasına oturmadan zevki çıkmıyor.”dedi Önümdeki dev gondola ve içinde çığlık atan insanlara bakıyordum. Para verip işkence çeken insanların ruhlarının derinliklerinde neler saklanıyordu kim bilir.
“Ben buna hiç binmedim Eda.” dedim. “Çok heyecanlı” diye bağırdı çığlık atanların seslerini bastırarak. Öyle olduğu kesindi heyecandan kalbim duracaktı. İnsanlar gondoldan inerken sabırsızca aralarından en arka sırayı kapabilmek için ilerliyorduk. En arka koltuğa oturduğumuzdan kısa bir süre sonra diğer yerlerinde çoğu doldu. Önümdeki tek tutunma aracı olan alçak demire tutundum.
“Eda bu sallanıyor ya açılırsa” dedim korkuyla ve emin olmak için demiri oynatmaya devam ediyordum. Bana daha önce demirin açılıp içinden düşenlerin olduğu bir hikâye anlattığı sırada tekerlekler hareketlendi. İnmek için çok geçti artık fakat anın tadını çıkarmanın da tam zamanıydı. Gözlerimi sımsıkı kapattım. Uçuyordum. Kesinlikle uçuyordum. Sanki gondol havalanırken içimden bir şeyler gidiyordu. İçimdeki bütün serçeler bir bir havalanıp bulutlara doğru kanat çırpıyordu. Ben hayalimin en güzel yerinde iken bir kol dürttü beni.
“Aslıhan, bittik babam.” dedi Eda. Gözlerimi açtığımda Turan Amca’nın aşağıda bilet gişesine dayanmış bize el salladığını gördüm. O an yapılabilecek en saf ve salak hareketle el salladık aynı anda.
İndiğimizde yan yana dizilmiş halde nutuk seviyesine yakın uzunlukta bir azar dinledik. Turan Amca sinirden gülerek baktı bize. “Siz var ya kızım(!) otuz yaşınıza gelseniz de hala akıllanmazsınız.”dedi. Gerçekten de öyle oldu. Otuz yaşımıza gelmiş ve hala akıllanmamıştık…

A.YILMAZ

 

 

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş

Annesinin Koca Ayaklı Kızı Bölüm 7

 

“Kitap, Dolap ve Kalp Kilitleri”
İstanbul 1998-1999,

Okul hayatının en önemli senelerinden biridir orta son. Liseli olmadan önce son çocukluk anıları durur kilitli dolaplar ardında. Kimimizin hala veda e...tmek istemediği oyuncak bebekleri saklanırken kimimiz asla kabul etmeyip başlamışızdır gizliden ve beceriksiz makyajlar yapmaya.

“İşte böyle sevgili günlük. İçim içimi yiyor anlayacağın. Onun hangi liseye gideceğinizi henüz öğrenemedim. Of ya aklıma girmiyor bu fonksiyonlar. Kafasız mıyım neyim? Şimdiden belli olan bir şey var ki yarınki matematik sınavına aklımda deli fikirlerim, beynimde dahi planlarım ve kalbimde heyecanla gireceğim. Neyse yatayım artık ben. İyi geceler. Seni seviyorum S.”

Birinin okursa hayatımın sona ereceğini hissettiğim en mahrem duygularım vardı benim. Tüm sırlarımı ifşa ettiğimi zannettiğim bu küçük defterde bile cesur olamıyordum. Adını bir türlü yazamıyordum. Düşünmenin değil ama ifade etmenin suç olduğunu sanıyordum. En çokta annemin okumasından korkuyordum. Küçük kızının kafasından geçenlerin artık masallar olmadığını anlayacak diye. Anlayacak ve hayal kırıklığına uğrayacak diye. Elimdeki kırmızı kaplı defteri kapatıp derin bir iç geçirdim. Defterin kalbimdekinden daha sağlam gözüken küçük kilidini takıp dolabın derinliklerindeki kazakların arasına sıkıştırdım. Benim kimsenin bilmediği bir yere açılan dolap içi sırlarım vardı. Kilitli ve oldukça yasaklı. Usulca kapadım büyük ahşap gardolabın ağır kapısını. Yorganın altındaki buz gibi yatağa girip ısınmak için bacaklarımı karnıma çektim. Soğuk bir kızdım ben. Ne ellerim ne de ayaklarım bir türlü ısınmazdı. Keşke bu soğukluk utanınca kızaran yanaklarımı da biraz olsun serinletseydi. Ne de tuhaf bedenim vardı. Bir yanım buz tutar bir yanım alev alev yanardı.
Elimize mutlu sonla biten çocuk masalları yerine kendi masalımızı yazacağımız günlükleri alırken her sayfanın masallardan bile daha güzel olmasını umut ederdik. Masallar yerine rüyalara tutunduğumuz yaşlardı bunlar. En güzel yerinde uyanıp devam etmek için gözlerimizi sıkı sıkı kapadığımız ve kaldığımız yerden devamını getirebildiğimiz rüyalar. İkinci perdeyi bizim serbest çalışabileceğimiz rüyalar…

*****
Kalın yeşil kaplı liselere hazırlık kitabını sıraya sertçe bıraktım. Kolum kopmuştu artık bu ansiklopediyi her gün taşımaktan. Kalbimdeki ağırlık yetmezmiş gibi bir de bununla uğraşıyordum. Kitabın gürültüsüyle boş bulunan Nurhayat sıçrayarak doğruldu.
“Ne oldu? Gelmişler yine sana.”dedi. Nurhayat benimle aynı sokakta oturan aynı sınıf ve sırayı paylaştığım en yakın okul arkadaşımdı. Ders çalışma bahanesiyle her akşam birimizin evinde bir araya gelir ve saatlerce sohbet ederdik.
“Geldiler.”dedim sıraya oturup kollarımı birbirine dolarken.”İki hafta kaldı iki ve ben işte böyle elim kolum bağlı oturuyorum. Ya hem ben niye bu çocuğun hangi liseye gideceğini öğrenmeye çalışıyorum ki?” daha çok kendi kendime konuşur gibiydim.
“Bilmem? Neden acaba?” dedi gülerek. Ağzındaki kurşun kalemin arkasını dişliyordu. Yavaşça ona doğru dönerek fısıldadım. “Nurhayat ben karar verdim. Sercan’ın hangi okula gideceğini öğrenmekten vazgeçtim. Çünkü daha iyi bir fikrim var. Evini bulacağım.” dedim.
“Ahaa, yine başlıyoruz. Kızım sen ne ara kuruyorsun bunları ya” dedi.
Gülümsedim. “Rüyada” dedim. “Rüyada kuruyorum.”
Aynı günün berbat geçen bir matematik sınavı sonrası bahçede duvarın kenarındaki bir bankta oturmuş basketbol oynayanları izliyordum. Sekiz kişinin içinde olduğu sahada benim gözüm tek bir kişideydi. İnsan çevresine de mi bakmazdı. İnsanlara, etrafa, şu arkamdaki ağaca da mı bakmazdı? Nurhayat sınavda bekleyerek ilham geleceğini sanıp ders sonuna kadar çıkmamıştı. Başaramamış bir yüz ifadesi ile gelip yanıma oturdu. “Berbat geçti. Bence de sen evini öğren çünkü biz bu gidişle diploma alamayacağımız için aynı liseye gidemeyeceğiz kuzum.”
“Alırız alırız” dedim tüm dikkatimi sahaya vermiş şekilde.
”Benimki yok bugün dershanedeymiş, âlim olacak beyefendi. Eee! Senden ne haber?” dedi benim baktığım yöne sabitlenerek.
“Ne olsun gördüğün gibi insanın top olası geliyor, baksana başka bir şeyi görmüyor ki gözleri. Nurhayat bak şu yaşımda öğrendiğim bir şey varsa oda bu yaştaki erkeklerin kafası başka türlü çalışıyor. İlgilendikleri bir şey varsa o da ya top ya da şu bilgisayarda oynanan oyunlar var ya hani işte onlar.” dedim sinirle.
“Bizde ilgilendiririz şekerim.” diyerek beni çekiştirerek banktan kaldırdı.
“Napıyosun Nurhayat ya!”
“Burada böyle oturarak dikkatini çekeceğini sanıyorsan yanılıyorsun, üç senedir oturdun da ne oldu, şöyle bir gezelim bir endamımızı gösterelim değil mi ama?” dedi sevinçle. Çaresizce koluna girdim. Duvar kenarından sahanın etrafını beşinci kez turladıktan sonra anladım boşa debeleniyorduk. Tam içimden avazım çıktığı kadar bağırmak geçerken okulun zili benim yerime dile gelip teneffüsün bittiğini bildirdi. “Hadi Nurhayat gidelim benimkisi boşa kafa patlatmak zaten.” dedim.
Her zaman etrafımdaki insanlar benim şom ağızlı biri olduğumu düşünmüş ve bence hiç yanılmamışlardır. Mecazi anlamda söylediklerim gerçek anlamı ile olup, şaka yollu dile getirdiklerim kısa sürede can sıkıcı hale gelirdi. Bugün işte yine öyle bir gündü.
Nerden geldiği son derece belli olan irice bir basket topu önce Nurhayat’ın kafasına, onun kafasından benim kafama ve benim kafamda duvara çarparak domino taşı gibi devrilmemize yol açtı. Okulun duvarına yapışmış halde yere doğru süzülürken son gördüğüm bana doğru koşan Sercan’dı.
Ardından benim için ikinci perde başlamıştı.
*****
Gözlerimi açtığımda müdür muavini Jale Hanım’ın odasındaki deri koltukta iki seksen yatıyordum. Ne kadar zaman geçmişti hatırlamıyorum başımın sol tarafının zonklaması hala acıyla karışık devam ediyordu. İşte istediğim olmuştu sonunda. Kafamı patlatmayı başarmıştım. Aşkın ve aşkla gelen talihsizliklerin benle ne derdi vardı. Ya üstüm başım yanıp tutuşuyor ya da kafamı gözümü kırıyordum aşk uğruna. Üstelik bu yaşta(!) Çok geçmeden kafama oksijen gitmeye başlamış ve panik dalgası bedenimi kaplamıştı. Rezil oldum dedim içimden rezil. Doğrulmaya çalıştığım sırada odanın kapısı açıldı. Jale Hoca elinde tentürdiyot şişesi ve pamukla içeri girdi.
“Ah be kızım, nasıl oldun?” dedi telaşla.
“İyiyim Hocam, bir şeyim yok” elimi ağrıyan başıma götürünce alnımın sol tarafından sızan bir miktar kan elime bulaştı. Jale Hoca elindeki pamuğa bolca tentürdiyot dökerken “Sadece sıyrılmış korkma kızım dedi. ”Ama ne olur ne olmaz ailene haber verelim bir röntgen falan çektirin.” dedi.
Tentürdiyodun açılan yaramla buluştuğu ilk an acıyla hafifçe çığlık atarken “Yok hiç gerek yok iyiyim. Hocam Nurhayat nasıl?” dedim.”İyi merak etme onunda alnının iki yanında güzel morlukları oluştu.” dedi gülerek. Gerçekten gülünecek haldeydik. Nihayet biten pansumanın fırsatı ile ayağa kalkıp izin istedim. “Toparlan izinlisin eve git dinlen ben ailene telefonla haber vereceğim, Süleyman Bey’e de söylüyorum seni eve bırakacak.” dedi Jale Hoca.
“Tamam hocam. Eşyalarımı alıp geliyorum.”dedim.
Odadan çıkıp kapıyı kapattım. Daha ilk adımı mı atmadan kapının kenarında dikilen Sercan’ı gördüm. Ne kadar güzel ama. Bunca zaman varlığımdan bihaber olan bu çocuğun dikkatini çekmek için illa kafamızı gözümüzü dağıtmak lazımdı demekki. Wah wah dedim içimden üzülmüş demek buralara kadar geldiğine göre.
“İyi misin?” dedi merakla.
Yürümeye başladım cevap vermeden önce. Yüzüne bakmadan “İyiyim” dedim “Yok bir şeyim.”
“Oh, çok korktum ya” dedi üzerinden büyük bir yük kalkmış gibi. Benim için üzülmemişti. Kendisi için korkmuştu demek. Bencil yaratık. Hızla üst kattaki sınıfa çıkan merdivenlere yöneldim.
“Yavaş yürüsene, düşüp bayılacaksın yine.” dedi bay beyin cerrahı.
“Sanane ya istersem düşerim istersem bayılırım. Seni ne ilgilendirir.”dedim duraksayıp sinirle yüzüne dik dik bakarak. “Sonra yine ben taşırım.” dedi. Utançtan kıpkırmızı olan yanaklarımdan ona dönük olanını heyecandan buz gibi olmuş elimle kapatmaya çalıştım. Hızla merdivenleri çıkarak sınıfa yöneldiğim sırada bu suratla içeri giremeyeceğimi hissedip sınıfın karşısındaki lavaboya yöneldim. Arkamdan bir ses bağırarak beni durdurdu.
“Ben ne yaptım akılsız kız” diye bağırdı terslenerek. Artık çok geçti kalbimin kilidi kırılarak açılmıştı. Üç adımda yanına gittim. Soluk soluğa kalbim ağzımda atarcasına tek avazda söyledim.
“Hiç! Hiç bir şey yapmadın. Sorunda bu(!)”
Sesim boş koridorlarda istediğimden kat ve kat fazla yankılanırken sol elimin başparmağı onun göğsünü oyuyordu.
*****
Yıllar sonra bir eylül akşamında başka bir semtteki kafeteryada otururken bir adam tepeme dikilip adımı fısıldadı. Okuduğum kitaptan başımı kaldırıp yüzüne baktım. Saçları uzun, yüzünde kirli bir sakal ve daima kendini gösteren gamzesi ile bana bakıyordu tanıdık yüz. O da tanıdığımı anlamış olacak ki selam sabah vermeden on yıldır cevabı içimde kilitli o soruyu bir kez daha tekrarladı.
“Ben ne yaptım akılsız kız.” dedi. Bu sefer kendi yaptığından pişman konuşur gibiydi. Kilitli kalbimin ben bile şifresini unutmuşken başımın sol tarafında bir acı hissettim. O an tek doğru cevap geldi aklıma.
“Hiç, hiçbir şey yapmadın.” Omuz silktim gülerek tepemdeki şaşkın adama. ”Sorunda bu.”
Adam aldığı küstah cevap karşında yanımdan kaçarak uzaklaşırken kafeteryanın kapısı açıldı. İçeri şen şakrak hoş bir bayan girdi. Masamdan henüz ayrılan adama bir bakış atıp karşıma oturdu.
Tamamen içgüdüsel olarak başımı tutan elim genç kadının sorusu ile kucağıma düştü.
“Başına ne oldu?” dedi yerine yerleşirken.
“Nurhayat çarptı şekerim.” dedim.
“Hay Allah nerden geldi aklına ya? O kim kız ben gelince kaçtı, sevgilimi yaptın?” dedi neşeyle.
“O mu?” dedim elimi sallayarak. “O akılsız bir erkek. Hem Nurhayat sen versene davetiyemi.”

 

 

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş
ANNESİNİN KOCA AYAKLI KIZI BÖLÜM 8

“Kısayollar”

İstanbul 2000-2002,

Hayatta bazen başkalarının kestirme diye tarif ettiği o kısa yollar bizim için çıkmaz sokaklara dönüşebilir. Geriye dönüp aynı yollardan geçemeyecek kadar ilerlediğinde yaşımız çaresizce en yakınımızdaki duvar dibine çökeriz. Aklımızda başkalarının yüklediği anlamlar, omuzlarımızda taşımak istemediğimiz sorumluluklarla…

İnsan en çok başkalarının kararlarına boyun eğdiğinde pişmanlığı en derinlerinde yaşar. Kendi hatalarını kader diye geçiştirirken başkalarının hatalarını kabullenişimiz bizim akılsızlığımız olarak sonsuza kadar içimizde kalır.

2000 yılının son yaz günlerinden birinde annemle tesadüfen sokağından geçtiğimiz bir lisenin önünde durup arabadan indik. Pembe boyalı okul binasının ana giriş kapısının üzerindeki tabelada birçoklarını cezbeden o iki kelime yazmaktaydı. ”Meslek Lisesi”
Hayata kısa yoldan atılsın diye kararsız küçücük beyinlerin kapatıldığı bu okullar bizi o çıkmaz sokaklara sürüklerdi. Bizim gibilerin artık seçme şansı yoktu. Ne olacağımız daha başından belli olan bu yolda acaba on dört yaş karar vermek için çok mu küçük kalırdı?

İlk bin kişi içinde üçüncü sırada girdiğim bu okul benim için zekâma yapılmış bir hakaret olsa da bunu elimi sıkı sıkı tutan anneme söyleyemezdim. Ben liseyi bitirip hala ne olmak istediğine karar verememiş gençlere hep özenmişimdir. Onların karar vermek için önlerinde uzun zamanları ve istedikleri okulları seçtiklerinde kırılmayan okul puanları vardır. Onlar aileleri tarafından ne olmak istediğine kendisi karar versin denilen şanslı çocuklardır.
İlk senem işte böyle o çıkmaz sokağın duvarında yediğim simit ve içtiğim tuzlu ayranlarla geçti. Dört kişilik ufak bir kız grubumuz vardı. Nilay, Nurdan, Ergül ve Ben.

Nilay haftanın beş günü okula gelmeyi dert etmediği gibi okula yeni gelen yakışıklıların listesini tutan hercai bir kızdı. Bizim için hep su gibi geçen teneffüslerden birinde koşar adımlarla bahçeye yanımıza gelip nefes nefese konuşmaya başladı. “Kızlarrr! Okula bugün bahtiyar adında bir yakışıklı kayıt olmuş. İster misiniz bizim sınıfa versinler. Ah! İşte o zaman ben olurum asıl bahtiyar.” diyerek ellerini çırpmaya başladı. “Kayıt defteri gibisin Nilay” dedi Nurdan bıkkınlıkla. Nilay’ın her yeni gelen erkek öğrenci üzerinde oluşturduğu potansiyel erkek arkadaş kurgularından hepimiz fazlasıyla sıkılmıştık.

“En azından senin gibi ömrümü gelmeyecek birini beklemekle geçirmiyorum.” dedi yürek burkan bir hainlikle. Nurdan yakın bir akrabalarının oğluna uzun zaman önce âşık olmuş ve sabırla fark edilmeyi beklemişti. İşin aslı halada beklemekteydi. Ne Ergül ne de ben bunun olmayacağını bilsek de söylemeye cesaret edemezdik. İnsanları zaaflarından, acılarından ve yaralarından vurmak hainlerin işiydi. Onlar canınızı bile bile yakarlardı. “Sen öyle san.”diye ağlamaklı bir ses karşılık vermede gecikmedi. Nurdan koşar adımlarla yanımızdan uzaklaşırken elimdeki simitten hırsla bir ısırık aldım. Bir insan kravatla boğulabilir miydi? Yaklaşık elli kilo olan bir kızı boğmak için bedenim çok mu sıska kalırdı? Hâlbuki şuan kendimde o gücü hissedebiliyordum. Bakışlarımdan bunu kafamda tarttığımı hissetmiş olacaktı ki saldırı yönünü bana çevirdi.

“Ne! Ne var? İlk o başlattı. Hem artık şu kızı eğlemekten vazgeçin, vazgeçin de gerçekleri görsün biraz. Büyüsün artık biraz!” Elini konuyu değiştirdiğini belli edercesine salladı. “Hem onu bunu bırakında ne dersiniz gelir mi bu çocuk bizim sınıfa.” dedi kedi gibi duvara sürtünerek. Bir insan hiç mi lafını esirgemezdi. Bu kızın ağzını kullanması için kesinlikle kılavuza ihtiyacı vardı. Susması gereken yerde susmuyor olmadık yerde pat diye kanal değiştiriyordu. Arkadaşlıkta olamasa da ilişki konusunda kendi deyimi ile tam bir profesyoneldi. Yaklaşmakta olan her ilişkinin kokusunu havada dağılmadan alırdı. Tıpkı aynı gün bizim sınıfa verilen Bahtiyar’dan aldığı gibi. O günden sonra Nilay’ın etek boyu bir karış daha kısalmış ve okulda yapılan aramalarda çantasından kitap defterden çok kozmetik yığını çıkar olmuştu. Havalıydı, alımlıydı tamam bu kız tam bir fettandı. Ama en önemlisi istikbaline giden bu yolda yürümekte kararlıydı ve ben ilk kez o zamanlar hayran olmuştum işve yapma kabiliyetine sahip kızlara. Birkaç kez denemeye çalıştığımda sakatmışım gibi duran hareketler başkalarının üzerine nasılda güzel yakışıyordu.
*****
Birbirinden sıkıcı geçen iki yılın son günlerinden birinde Ergül kafamdan geçenleri okumuşçasına bahçede dolaştığım sırada gelip koluma girdi. “Söyle bakalım neyin var senin?” dedi. “Hiç yok bir şeyim, biraz canım sıkılıyor, hala staj yeri bulamadım ona taktım kafayı.” dedim.

“Sıkma canını hani annenin şu bankada çalışan arkadaşı vardı ya, bak görürsün en kısa zamanda haber gelecek” dedi. İyi ki varsın demek ister gibi kolumdaki elini tuttum. Tam o esnada Serap merdivenlerin başından bize doğru seslendi. Serap Ergül’ün yan sınıfta okuyan kuzeniydi. Kızın teneffüse çıktığında yaptığı ilk iş bahçeye koşup etrafa bakmak ve bizi radarına alınca ders zili çalana kadar sakız gibi yapışmaktı. Arkadaşlığımızı kıskanıp iyi vakit geçirdiğimiz zamanları bozmak için elinden geleni yapıyordu. Bazen merdivenlerden deli gibi yanımıza koşarken takılıp düşmesi için dua ederdim.

Görünen o ki gün yine formundaydı son üç merdiveni zıplarken Ergül’e dönüp teneffüsün kaç dakika olduğunu sordum. “On beş” dedi çaresizce. İki güçlü kol bizi hızla ayırıp aramıza girdi. “Ne yapıyorsunuz kızlar?” dedi tüm ağırlığını bize verirken. “Hiç gördüğün gibi dolaşıyoruz” dedi Ergül. “Bu gün eve hangi yoldan gidiyoruz sevgili kuzenim?” diye devam etti susmak bilmeyen şahsiyet. Evlerine çıkan her sokaktaki çeşitli dükkânları olan yakışıklı mahalle esnaflarının hikâyelerini artık ezberlemiştim. Ergül kurtar beni diye bana bakarken çaresizce araya girdim. ”Biz bugün son derse girmeyeceğiz o yüzd… daha lafımı bitiremeden “Yaşasın okuldan kaçacağız çok heyecanlı” dedi zekâ özürlü. Ve biz o son derse girmeyi daha az sıkıcı bulurken Serap okul kapısında azimle kırk beş dakika bizi bekleyecekti.

*****
İki hafta sonra son elli yılın en şiddetli mali krizlerden biri yaşanırken dönemin önemli bankalarından birine kısa yoldan girip çalışmaya başlamıştım. Okuldaki monoton ortamdan kurtulup iş hayatına atıldığım o ilk günlerde kumaş mini eteğim ve rugan ayakkabılarımla boy gösteriyordum. Cinsiyetimi ilk kez hissetmeye başladığımdan mıdır bilmem hafif makyaj bile yapmaya başlamıştım. Bankadaki personel çok sıcak karşılamıştı beni. Annemin arkadaşı Beyhan Hanım bankanın muhasebe müdürüydü. Beni de kendi bölümüne aldırmış ve yardımcı memuru Meliha Hanım’a teslim etmişti. Meliha Hanım eşinden ayrılmış, ilerleyen yaşına rağmen yaşam enerjisinden hiçbir şey kaybetmemiş, hayatın attığı tekmeler karşısında bence daha iyisini yapabilirsin diye kafa tutmuş bir kadındı. Onu gördüğüm ilk andaki bakışmamızda anlamıştım kadında tuhaf bir gizem vardı ya da ben mi bu aralar Agatha Christie dozumu arttırmıştım? Sebebi ne olursa olsun sevmiştim onu. O da beni sevmiş olacak ki masasının yanındaki boş masayı bana tahsis etmişti. Dönen koltuğa oturup sallanmaya başladım çaktırmadan sırıtırken kısa yolla bir yerlere gelmek ne güzel şeymiş diye düşünüyordum. Bankanın yemek çay işleri ile ilgilenen Erkan Bey çay servisi yapmak için yukarı çıktı. Onunla da tanıştıktan sonra bana hoş geldin olarak tavşankanı çayından ikram etti. Zevkle kabul ettim tabi. Masamdan kalkarak küçük çalışma ofisimizi gezmeye başladım. Masamın karşısındaki korkuluklara kollarımla yaslanarak aşağıya baktım. Muhasebe bölümü bankanın aşağıdaki hengâmesinden ayrılmış üst katta ufak ve şirin bir yerdi. Diğer iki stajyer aşağıda kalabalık içinde çalışırken ben yukarda zevki sefahat yapacaktım. Ah! bir çay hakikaten iyi giderdi. Tam arkamı dönüp masama ilerleyecekken onun yaptığı şeyi görüp durdum. Meliha Hanım önce etrafı kolaçan ederek masanın üzerindeki iki çayın yerini değiştirdi. Ne yaptığını görmüştüm fakat anlamak için önce çay bardaklarına sonrada tekrar yüzüne baktım. Yerime geçip oturdum sessizce önümdeki çay bardağına bakarken Meliha Hanım’ın da bana baktığını biliyordum.

Ofis sandalyesini benimkinin yanına sürüp burnumun dibine kadar girdi. Kadında onu ilk gördüğümde fark ettiğimi sandığım gizemin benim hayal dünyamın bir parçası olmadığını o an anladım. Son kez etrafa göz gezdirip saçımı elleriyle kulağımın arkasına koyarken kadının dudaklarından kanımı donduracak o cümle dökülüverdi. Hayatta hiç bir şeyin kısa yoldan hazıra konmamak olduğunu öğreten boğucu bir cümle.

“Yardım et bana. Öldürecekler beni kızım. Yalvarırım yardım et bana.”

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş

ANNESİNİN KOCA AYAKLI KIZI BÖLÜM 9

 

“Dersimiz Cinayet”

İstanbul 2003,
...
Bir insanın hayal gücüne ne kadar inanabilirsiniz?
Tadı oldukça lezzetli yemeklerle zehirlendiğini söyleyen, güya her gün bordo renkli bir BMW tarafından izlenen, sabah akşam çekmecelerini sıkı sıkı kilitleyen birine ne kadar inanılabilirse bende işte o kadar inanmış ve zamanla yaşça büyük bu kadına saygısızlık etmemek için onun küçük oyunlarına katılır olmuştum. Tabldotları gizlice değiştirmem, çayları diplerine döktüğüm sayısız çiçekleri kurutmam işte hep bu yüzdendi. Yapmadığımda bana deli gibi bakma çocuk diyen gözleri görmeye dayanmıyordu kalbim. Okulun monotonluğundan kaçıp kurtulacağım diye sevindiğim bu yer okuduğum hiçbir macera kitabında olmayan sayısız aksiyonlarla doluydu. Birisine tüm bunların bir bankanın üst katında yaşananlar olduğunu söyleseydim akıl sağlığımı sorgulayacakları kesindi.
Bu zor zamanlarda en büyük destekçim Beyhan Hanım’dı. Meliha Hanım’ın benden istediği saçma sapan istekler karşısında kaş göz işareti ile idare et derdi hep. Kadının izinli olduğu günlerden birinde benimle uzun uzadıya konuşmuştu Beyhan Hanım. Ondan öğrendiğim kadarıyla Meliha Hanım zor bir hayat geçirmiş, eşi bir takım olaylara karışmış ve sonunda da onu terk etmişti. Ondan sonra kadın önce yaşadığı semti ve tüm çevresini değiştirmiş sonrada bu hayal ürünü hikâyeleri kurmaya başlamıştı. Beyhan Hanım buradan ayrılırsa başka bir yerde iş bulmasının çok zor olduğunu bildiği bu kadını emekliliğe kadar idare etmekte kararlıydı.
Dosyalama ile geçen bir günün sonunda banka boşalmış ve her akşam beşten sonra gelen sessizliğe bürünmüştü. Personel son dökümlerini alıp vezneler sayılırken bende günlük işlerimi tamamlamakla meşguldüm. Meliha Hanım acayip bir dilde kendi kendine anlamadığım bir şeyler mırıldanırken çantamdan hoşuna gideceğini umduğum bir şeyi çıkarıp ona uzattım. Kadın her ne kadar tuhafıma gitse de aynı ölçüde hoşuma da gidiyordu işte.
“Meliha Hanım, bakın bu benim en sevdiğim yazarın bir kitabı. Dün aldım.” dedim. İlgilendiği her neyse başını kaldırıp bana baktı.
“Öyle mi? Adı ne?” dedi. Söyleyeceğim şeyin onu güldüreceğini mi yoksa kızdıracağını mı bilemeyerek cevap verdim. “Dersimiz Cinayet”
Kadın koltuğun arkasına yaslanarak içten bir kahkaha attı. “Kızım bırak o kitapları okumayı asıl cinayet burada, yavaş yavaş öldürüyorlar beni.” dedi. “Kimler Meliha Hanım kimler öldürüyor?” soruyu sorarken masamdan kalkıp onun masasına yaklaşmıştım. Elimdeki kitabı masasına bırakarak yanına çömeldim belki biraz dertleşmek ikimize de iyi gelirdi hem bu kadar gizem de bence artık yeterdi.
“Her yerdeler, kim olduğumu biliyorlar.” dedi fısıltıyla.
“Beyhan Hanım dedi ki …”
“Bırak Beyhan Hanım’ı onun hiçbir şeyden haberi yok.” dedi aynı sessiz fakat bu kez sinirli ses tonu ile. Belki de kadının psikolojik bir yardım alması gerekiyordu. Yaşadığı zor günlerin etkilerinin hala bazı şeyleri yanlış anlamlandırmasına sebep olduğu muhakkaktı. Bunu ona benim söylememin haddim olmadığını düşünürken her zaman kilitli tuttuğu çekmecesinden bir tıkırtı geldiğini işittim.
“Meliha Hanım şuradaki çekmecelerden bir tıkırtı mı geldi? “ dedim elimle kadının diğer tarafında kalan masa altındaki çekmecelerini işaret ediyordum.
“Ne sesi kızım hadi sen işine bak.” diyerek beni yerime postaladı. Yerime geçip bozulmuş bir şekilde oturdum. Hem bana bir şey anlatmak istemiyor hem de küçük oyunlarına alet ediyordu. Karşımızdaki camlı ofisinde oturan müdür yardımcısı Nilgün Hanım ayaklanarak masasındaki özel eşyalarını toparlamaya başladı. Meliha Hanım o esnada konuşmaya başladı. Odada ki tek kişi olan bana mı söylüyor yoksa daha çok kendi kendine mi konuşuyor anlayamamıştım. “Yıllarca bir tek kişinin bana inanması için mücadele ettim. Deli dediler, sorunlarım olduğunu söylediler. Biliyorum sende öyle düşünüyorsun. İnsanlar benden uzaklaştıkça onlar üstüme daha çok geldiler.” dedi.
İçimden kim onlar lanet olası kim diye haykırıyordum! Nilgün Hanım ofisinin ışığını kapatarak merdivenlere doğru yöneldi. “İyi akşamlar bayanlar.” Hemen akabinde merdivenlerin başında durup “Aslıhan sende bizim tarafta oturuyordun değil mi? İstersen bırakabilirim yolumun üstü.” diye ekledi. Bu havada otobüs beklemekten kurtulan ben sevinçle çantamı kapıp Meliha Hanım’a iyi akşamlar diledim. Merdivenlere ilerlerken kadın bana seslendi. “Aslıhan?” Ağır çekim hareketlerle arkamı döndüm. Gözleriyle masanın ucunu gösterdi. “Kitabını unuttun.” Yavaş adımlarla ilerleyip masadan aldığım kitabı çantama attım.
“Hadi evlat git artık.” dedi. Başımı sallayıp merdivenlerden koşar adım indim. Bankanın kapısına çıktığımda yağmur çiselemeye başlamıştı. Geniş otoparktan çıkan bir araç gelip önümde durdu. Sürücü koltuğunda oturan Nilgün Hanım binmem için işaret ediyordu. Arabaya binip kapıyı kapattım. Yol boyunca benim okulumdan onunda uzun meslek hayatından keyifli bir sohbete girdik. Oturduğumuz semte girdiğimizde kadın ilgiyle sordu. “Meliha Hanım’la anlaşabiliyor musunuz? Kendisi malum biraz tuhaf bir insandır.” dedi. Gülümsedim “Öyle gerçekten ama çok iyi biri.”
Sonra bir sessizlik oldu sanki bunu konuşmak ikimize de iyi gelmeyecekti. Evime kadar bırakması karşılığında teşekkürlerimi sunup arabadan indim. Kadın camı açıp ağzına götürdüğü sigarasını yaktı. “Ben ilerideki Turkent sitelerinde oturuyorum. Her sabah işe şu sokağın başından geçerek gidiyorum. İstersen işe benimle gelip gidebilirsin.”dedi. “Çok teşekkür ederim.” dedim. Bu harika olacaktı.
*****
Artık geceleri uykularımı kaçıran bu cinayet düşüncelerini okulda en yakınım gördüğüm Ergül’e anlatmayı düşünmüştüm çoğu kez. Ama sonra arkadaşlığını kaybetmekten korkarak vazgeçiyordum her seferinde. Kendimi onun gözünde yarım akıllı kuzeni Serap’tan daha akılsız durumuna düşürmektense ölmeyi yeğlerdim. Hem artık Meliha Hanım’da daha normal davranışlar sergiliyordu. En azından kadının ağzından geçtiğimiz hafta beni öldürecekler gibi bir cümle dökülmemişti. Fakat tüm yiyecek ve içeceklerin yerleri değişmeye devam ediyordu.
Dün “Nisan aylarını işlemeye başlayalım.” demişti Beyhan Hanım’ın masasındaki çayı ile kendisininkini değiştirirken. Sınırda olan sabrım dile gelerek “Meliha Hanım madem bu çaylarda zehir var? Bizim çoktan tahtalıköyü boylamış olmamız gerekmez miydi? Ama gördüğünüz gibi hem ben hem de Beyhan Hanım gayet sağlıklıyız.”
Meliha hanım elinde kendince sağlıklı çayı ile masasına oturup “Sen kendini sağlıklı mı görüyorsun, şu haline bak belin kopacak kızım.” diyerek bir kahkaha patlatmıştı. Çok komikti gerçekten üstelik hiç güleceğim de yoktu. Pazartesi gününe kadar bankaya gitmeyeceğim için bu konuda kafa yormaya ara verecektim. Makine kaynamadan biraz kapatıp dinlendirmek fena olmazdı. İlk dersin başlamasına on beş dakika vardı. Kendi kendime konuşmaya devam ederken sınıfın kapısından kıpkırmızı yüzü ile Nurdan girdi. Hemen arkasından da okulun kapısında onu yakalamış olan Nilay.
Nurdan hemen arkamda kalan sırasına oturup sırtından çantasını çıkardı ardından paltosunu en son da boynundan kravatını çekip masaya fırlattı. Tüm bunları yaparken bir kez bile kafasını kaldırmamıştı. Nilay daha fazla dayanamayarak sorularını peş peşe dizmeye başladı. “Nurdan ne oldu? Ağladın mı? Biri bir şey mi dedi?” Nurdan uzanıp paltosunun cebinden çıkardığı buruşuk bir mendile burnunu sildi. Ağlamamak için kafasını tavana kaldırdığında onun bütün gece boyunca ağlamış olduğunu fark ettik. Ergül sınıfa girip “Günaydın canlar, a aaa ne oldu?” diye telaşla yanımıza gelip Nurdan’ın yanına oturdu. Nurdan daha fazla tutamayacağını anladığı gözyaşlarını serbest bıraktı. Ağlayarak bize akrabaları olan Caner’in nişanlanacağı haberini verdiğinde hepimiz sus pus olduk. Tanıdık birine karşılıksız âşık olmak ne kötü bir şeydi. Kalbinden bir gün çıkarsan bile hayatından bir türlü çıkaramayacaktın. İşte bu yüzden ne yazık ki Caner denilen çocuğun mutluluğu ile Nurdan’ın acısı aynı gün yaşanacaktı hem de tüm ailenin gözü önünde.
Nilay bile bu acıya kayıtsız kalamayarak kızın elini tuttu. Bahtiyar bu kızda bazen var olmadıklarını sandığım duygularını gün yüzüne çıkarmıştı demek. “Söyle” dedi Nilay. “Git sevdiğini söyle.” İşte tam onun tarzıydı ve adım gibi emindim ki gidip yapardı fakat Nurdan onun bunu yapmaya cesareti var mıydı? Tabii ki yoktu.
“Saçmalama. Ömrümün sonuna kadar tüm aileme rezil olmamı mı istiyorsun? Babam ne der hiç düşündün mü ?” Evet, birde bu konu vardı. Babaların ne tepkiler verdiğinden pek haberi olmayan ben belki bir fikri vardır diye Ergül’e baktım.
“Onsuz ölürüm ben ölürüm gözümü açtığım ilk günden beri onu sevdim. Bir tek onu sevdim. Eğer evlenirse yaşayamam, ölürüm, öldürürüm kendimi.” Son günlerde ölmek kelimesini ne kadar da sık duyar olmuştum. Nilay az önce su yüzüne çıkan duygu kırıntılarını tek hamlede boğarak “Eminim her konuda fikri olan Aslıhan’ın bunun için de bir sözü vardır.” dedi. Ergül “Kes şunu Nilay.” diye çıkıştı. Karşımda oturan ölmek için çok genç kıza gözlerimi diktim. Zaten zayıf olan bedeni tüm gecenin yorgunluğu üzerinden geçtikten sonra iyice çelimsiz gözüküyordu. Şişmiş gözlerini sakınmadan dikkatini bana vermiş Nilay’ın aklına soktuğu üzere benden bir çözüm yolu bulmamı bekliyor gibiydi. Aşk benim çözüm yolu bulabileceğim son konu olsa da aşkı bilen birinden alıntı yapabilirdim.
Ergül ile yer değiştirip onun yanına oturdum. Bir kolumu omzuna atıp onu kendime çektim. “Benim bir sözüm yok bu konuda biliyorsun zaten kafa göz patlatmaktan öteye gidemedim.” Nurdan ağlarken gülmeyi başararak burnunu çekti. “Ama bildiğim bir üstadın sözü var ki ilaç gibi gelir. Mevlana Celaleddin Rumi demiş ki.” Nurdan omzuma koyduğu başını hafifçe kaldırıp yüzüme baktı. “Ne demiş?”
“Allah der ki; kimi benden çok seversen onu senden alırım ve ekler; onsuz yaşayamam deme seni onsuzda yaşatırım.” Nurdan’ın dindiğini sandığım ılık gözyaşları gömleğime akarken devam ettim.
“Ve mevsimler geçer, gölge veren ağaçların dalları kurur, sabır taşar, canından saydığın yar bile bir gün el olur, aklın şaşar, dostun düşmana dönüşür, düşman kalkar dostun olur. Öyle garip bir dünya olmaz dediğin ne varsa oldurur.” Başına küçük bir öpücük kondurup sesimin titrememesine çaba sarf ederek devam ettim. “Düşmem dersin düşersin, şaşmam dersin şaşarsın en garibi de budur ya öldüm der durur yine de yaşarsın.
Kalbini sağlam tut arkadaşım.”
*****
Pazartesi günü bir yandan sınavlar, bir yandan ÖSS, bir yandan da Nurdan’ın üç gündür arkamdaki boş yeri kafamın çatlarcasına ağrımasına sebep olmuştu. Yoğun geçen bir ayın son günü Beyhan Hanım Meliha Hanım’la kasa sayımına gitmişlerdi. Nilgün Hanım’da ofisinde yoktu. Fırsat bilip başımı masaya koydum. Bir süre sonra geçmeyeceğine emin olduğum ağrıya daha fazla direnmemeye karar verip çantama ağrı kesici almak için uzandım. Yanımda ağrı kesici olmadığını fark ettiğimde Meliha Hanım’ın kullandığı ilacı aklıma geldi. Acaba yan etkisi falan var mıydı? Sonuçta tuhaf bir kadındı ve pekâlâ ilaçlarının da kendisi gibi tuhaf yan etkileri olabilirdi. Kadının masasına doğru ilerleyip sandalyesine oturdum. Kalemliği ve masasının üzerindeki kutusunda yaptığım araştırmalarda ağrı kesici bulamasam da kutunun dibinde ufak bir anahtar yığını gözüme ilişti.
Biliyorum bunu yapmamam gerekirdi. Bu yanlıştı, suçtu hatta günahtı. Ben gelgitler yaşarken elimdeki anahtar beni sok şu kilide der gibi bakıyordu. “Sadece ilaç bakacağım, özel hiçbir şeyini karıştırmayacağım. Söz veriyorum.” diye kendime sesli söz vererek anahtarlardan ilkini masanın sağ tarafındaki çekmecede denemeye başladım. Hafif bir tıkırtı duyduğumu sanıp gelen gidenin olmadığını kontrol etmek için başımı kaldırdım. Masanın arkasındaki radyonun kapama düğmesine bastım. Oda sessizliğe gömülürken merdivenlerden biri çıkarsa sesini duyabilecektim ve bu benim kendimi yan tarafta duran masama atmama yeterli zaman sağlardı. Anahtarlardan denemediğim bir tanesini daha çekmeceye sokmaya devam ederken yine aynı tıkırtıları duydum. Duydum ve anladım ki tüm o sesler merdiven tarafından gelmiyordu. Azimle açmak için çaba sarf ettiğim çekmecenin içinden geliyordu. Aklıma bundan üç hafta önce yaptığımız bir konuşma geldi.
“Meliha Hanım şuradaki çekmecelerden bir tıkırtı mı geldi?”
“Ne sesi kızım hadi sen işine bak.”
Anahtar yığınını masaya bırakıp sandalyeyi masadan uzaklaştırdım. Aklımdan korkuyla kendi kendine ses çıkaran şeylerin neler olabileceği geçiyordu. Çekmeceden uğultulu bir ses geliyordu. Sanki kaset gibi bir şey sarıyordu. Ya da birisi kalemle tahtayı çiziyordu. Acaba ses kayıt cihazı falan koymuştu. Bu her şeyi açıklardı doğrusu. Bu kadın tam bir kaçıktı. Biz de sesimizi çıkarmadan bakarız dedim içimden gülümseyerek.
Anahtar yığınını masadan bu kez oldukça kararlı olarak alıp anahtarları süratle denemeye başladım. Üçüncü anahtar kilide girerken merdivenlere son kez göz gezdirip derin bir nefes alarak çekmeceyi açtım. Çekmecenin açılması ile attığım çığlık arasında bir saniyeden daha az bir süre geçmiş olmalıydı.
“Aaaaa! Aman Tanrım. Tanrım.” Sandalyeden düşercesine kalkarak kendimi arkadaki duvara yapıştırdım. Görüntü her insanın midesini kaldırabilecek boyuttaydı. Bu nasıl bir şeydi bunu nasıl bir insan yapardı? Bir çekmece dolusu bazıları ölmüş hamam böceği insanın içini dışına çıkaran bir görüntü ile oynuyor ve dolabı aşındırıyordu. Lanet olsun duyduğum ses kayıt cihazı falan değil o küçük şeylerin sürtünme sesiydi. Çekmeceden çıkmaya çalışanları görünce hızla ayağımla kapattım. Bayılmak ya da kusmak arasında sesler çıkardığım sırada bankanın yarısından fazlası yukarı kata gelmişti. Beyhan Hanım telaşla sordu. “Ne oldu kızım niye bağırıyorsun?” Vücudumdan ter boşanırken bayılmamak için son gücümle cevap verdim. “Yok, yok bir şeyim dolaba parmağım sıkıştı da.” dedim parmağımı inanmaları için göstererek.
Beyhan Hanım başını kaldırıp ellerini açarak Allah’ım sen bana yardım et derken Nilgün Hanım yanıma gelip elini omzuma koydu. “Rengin bembeyaz oldu senin. Hadi ben çıkıyorum seni de eve bırakayım yürüyecek halin yok.” Başımı evet anlamında sallarken göz ucuyla yere böcek düşmüş mü diye çaktırmadan bakıyordum. Beş dakika sonra Nilgün Hanım’ın peşi sıra merdivenlerden inerken gözlerim Meliha Hanım’ı arıyordu. Kadın onca gülütü patırtıya rağmen ne hikmetse ortalıklarda görünmüyordu. Bankanın kapısında her zaman ki gibi Nilgün Hanım’ın aracını çıkarmasını beklerken bankanın camına yaslanıp içeriye baktım. Kafamı kaldırdığımda üst katta korkuluklara dayanmış o tanıdık yüzü gülümseyerek bana bakarken buldum. Benden yeterince uzakta olmasından cesaretle gözlerimi çekmeden bende uzun uzun Meliha Hanım’a baktım. Nilgün Hanım arabanın kornasına basınca bakışmamız zamansız bölündü. Araca doğru ilerlerken anlamıştım ki benim bu bankadan alacağım çok ders vardı ama tezim cinayet olacaktı.
Gözümün önünden silmeye çalıştığım o manzarayı kovalamaya çalışırken Nilgün Hanım’ın sesini duydum. “Bende senin yaşlarında ÖSS’ye hazırlanırken bir gün yorgunluktan bindiğim otobüste uyuyakalmışım. Gözlerimi açtığımda İstanbul’un bir ucundaydım. Sizin işiniz daha zor haftanın üç günü iş iki günü okul insanın çalışma düzeni de bozulur.” dedi. Bende düzen falan kalmadığı suratımın şeklinden fazlaca belli olurken Nilgün Hanım paketten bir sigara alıp dudaklarına götürdü. “Evet bu günlerde biraz fazla yoruldum, dalgınlıkta var, tabii sakarlıkta.” dedim gülümsemek için ağzımı zoraki yayarken.” Araç daha önce olduğu gibi evimin önünde durdu. Teşekkür edip araçtan indim. Kısa bir süre içinde olsa kurtulmuştum o bankadan, ölümden ve ********* hamamböceklerinden.

Araç hızla uzaklaşırken daha önce nasıl olup da fark etmediğim bir şey dikkatimi o anda çekmişti. Kadının kullandığı araç bordo renkli bir BMW idi.
Aklım bu tesadüfü idrak etmeye çalışırken annem ödümü patlatırcasına camdan bağırdı. “Aslıhan eve girmeden ekmek al.“
“Ya of anne!”

Söylesenize hangi cinayet romanı kahramanı gidip bakkaldan ekmek alırdı?

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş

ANNESİNİN KOCA AYAKLI KIZI BÖLÜM 10

 

“Hayal Bahçesi”

İstanbul 2003,
...
Trenin son kompartımanına doğru hızla koşuyordum. Arkamdan gelen yüzü maskeli adam her adımda aramızdaki mesafeyi kapatarak ilerliyordu. İri bedeni hızla yaklaşırken vücudundan yayılan öfke dalgaları beni ondan önce yakalıyordu. Beynimde çalan alarm zilleri bana tek bir şeyi söylüyordu. “Seni öldürmek istiyor.” Son kompartımanın kapısı açıp içeri girdim. Bomboş vagonda çığlık çığlığa bağırıyordum. “Yardım edin. Lütfen bana yardım edin.” Sesime gelen tek cevap az önce geçtiğim kapının sertçe açılması oldu. Vagonun sonuna vardığımda trenin son kapısını açıp hızla uzaklaşan demir rayları gördüm. Ya atlayıp ölecektim ya da kendimi karşımdaki bedenin insafına teslim edecektim. Karşımdakinin insaf derecesini az çok kestirebilsem de cesaretsizce kapıyı kapatıp sırtımı yasladım. Kaderime teslim olmadan önce son bir umutla adamın görünmeyen yüzüne diktim gözlerimi. “Lütfen, lütfen bana zarar verme!”
“Aslıhan?” Biri adımı seslenmişti ya da ölmeden önce insanların gördüğünü söylediği halüsinasyonlardan birinin başlangıcındaydım. Başımı çevirdiğimde yan tarafımdaki koltuklarda oturan kadını gördüm. “Meliha Hanım?” Kadının oturduğu koltuğun tarafına doğru kendimi atıp dizlerinin önüne çömeldim. “Meliha Hanım yardım edin lütfen beni öldürecek.” Tren mi sallanıyordu yoksa benim bedenim mi sarsılıyordu bilmiyordum. Başımı kadının kucağına gömüp maskeli adamın boynumu koparmasını bekledim. Sonra derin bir patırtı duyuldu. Hala yerinde olan kafamın üzerinden bir şeyler dökülüyordu. Başımı kaldırdığımda kadının ağzından dökülen böceklerin her yanıma dağıldığını gördüm. Aldığım son nefesle haykırdım.
“Aaaaaa!” Soluk soluğa yatakta doğruldum. Bu son bir ayda haftanın üç dört günü gördüğüm kâbuslardan sadece bir tanesiydi. Ter içinde kalmış bedenimi tekrar yatağa bırakmadan önce yorganın içini ve yastığın altını iyice kontrol ettim. Zaten araknofobisi olan ben için bu kadarı tüm gün boyunca kaşınma ve mide bulantısı demekti.
Gözlerimi kapatıp üzerimdeki korkuyu atmaya çalışırken çalar saatin sesi ile ikinci kez sıçradım. “Lanet olsun. Lanet. Lanet. Lanet saat.” Saati hızla devirerek susturdum. Yataktan doğrularak ayaklarımı sallandırdım. Bugün günlerden pazartesiydi. Bankaya gitmem gerekiyordu. Açmamam gereken o lanet çekmeceyi açmamın üzerinden bir buçuk ay geçmişti. Tek güvendiğim insan olan Beyhan Hanım’da iki hafta önce birçok personel gibi mali kriz sebebiyle erken emekli edilerek görevden alınmıştı. Artık o cehennemde tek başınaydım. Bunun bilinci ile yemeklerin içini kaşıkla kontrol etmeden yemiyor, gerekmedikçe öğrenmek adına tek kelime soru sormuyor ve yolda gördüğüm tüm bordro renkli BMW’ler de o tanıdık plakanın olup olmadığını kontrol ediyordum.
Ruh halimin oldukça bozuk olduğu o dönemde birkaç ay önce söyleseler çok üzüleceğim ama benim için şimdilerde tek umut ışığı olan şey gerçekleşti. Stajyerler arasında departman değişikliği yapılacaktı. Beni alt katta mevduat servisindeki Selda Hanım’ın yanına verip diğer iki stajyerden ilk andan beri yıldızımızın bir türlü barışmadığı Cansu’yu Meliha Hanım’ın yanına vermeleri ise keyfime keyif katmıştı. Bakalım Cansu Hanım bu duruma ne kadar katlanacaktı.
*****
Alt kattaki yoğunluk beni kısa sürede içine almıştı. Hiçbir şey düşünmeden sadece işimle ilgileniyordum. Yine böyle günlerden birinde bankanın mutfağından içeri girdim. Karnımdaki gurultulardan anladığım kadarıyla açlıktan ölmek üzereydim. Yemekçi Erkan Bey tabldotları hazırlamış yemekhaneye taşıyordu.
“Hımm ne yemekler var.” dedim aç kurt misali.
“Yemekler hazır kızım sen geçip başlayabilirsin.” dedi. Hızla masanın üzerinde diğerlerinden ayrı duran tabldota uzanmıştım ki Erkan Bey “Sen bunu al kızım.” diyerek elime diğerinin aynısı başka bir tabldot tutuşturdu. İşte yine aynı şey olmuştu. Aşağı kata geçmiş olmam bu olaylardan kaçmam için yeterli olmayacaktı demek ki.
“Peki” diyerek bana uzatılanı kaptım. Erkan Bey kendi taşıyacaklarını almakla meşgulken boynumdaki ucunda yeşim taşı olan kolyeyi kopararak çıkarıp bana yasak olan tabldottaki çorbanın içine bıraktım. Adam arkasını dönüp “Eee hadi ne bekliyorsun yemekhaneye geçsene.” dedi.
“Bir tane daha ver Selda Hanım’ın yemeğini de çıkarayım.” dedim tüm şirinliğimle. Adam elindekilerden birini daha bana uzatırken mutfağı gelini tarafından ele geçirilmiş kaynana gibi suratıma baktı.
Beş dakika sonra muhasebe ile aynı katta bulunan yemekhanede Selda Hanım’ın tepsisindeki çorbayı keyifle içiyordum. Personel yavaş yavaş yerlerini alırken Cansu tüm sinir bozan görüntüsü ile gelip karşıma oturdu. Meliha Hanım’da az sonra gelip Cansu’nun yanına oturunca kızın hiçbir şeyden henüz haberi olmadığını anladım. İştahla çorbasına ilk kaşığını daldırırken Erkan Bey elinde özenle tutarak getirdiği tabldotu kimin önüne koyacağını başından beri bildiğim yere koydu. Meliha Hanım’ın önüne konan yemeklere istemsizce bakarken ne tuhaf değil mi diye düşündüm. Aslında hiç tuhaf değildi. Karşımdaki kadın da deli falan değildi. Kadın başından beri doğruyu söylüyordu. Nedenini henüz bilmediğim bir sebeple kadına zarar veriyorlardı. Meliha Hanım son bir umutla yanında çorba içen kıza baktı. Cansu’dan bir hayır gelmeyeceğini anlayınca çaresizce kaşığa uzanıp çorbasına daldırdı. İşte bizim aramızdaki bu dostluk o gün çorbaya dalan o kaşıkla başladı. Kaşığın içindeki parlak yeşim taşı onun bu yolda artık yalnız olmadığını gösterircesine parlıyordu. Taşın kime ait olduğunu adı gibi bilen kadının yüzü aydınlandı. Yanımdaki henüz sahipsiz tabldotlardan birini ona doğru uzattım.
“Siz bunu alın Meliha Hanım.” dedim. “Bu günlerde nerden ne çıkacağı hiç belli olmuyor doğrusu.”
Kendini uyanık sanan insanları her zaman çok sevmişimdir. O muhteşem akılları ile o kadar meşgullerdir ki karşısındakinin zekâsından zerre şüphe etmezler. İnsan en çok onları şaşırtmaktan zevk alır. Erkan Bey’in taşa bakarkenki şaşkın yüzü de işte bana böyle zevk vermişti.
Benim artık beyaz atlı prensler, güçlü dükler ve gözü kara şövalyelerin oluşturduğu hayal bahçemde ölüm isteyen maskeli adamlar, zehir saçan cani insanlar, nereden çıkacağı belli olmayan böcekler ve henüz kim olduğunu bilmediğim katiller vardı.
Ve ben küçük Hercule Poirot* iş başındaydım.


*****
“Bakın şimdi bu yoldan gidersek internet cafede çalışan Ayhan’ı görürüz ama cafeye gelmeden şu sokaktan dönersek ilerideki oto yıkamada bir esmer güzeli var ki görmeye değer.” dedi Serap sevinçle. Sana da esmer güzeline de dedim içimden. Bu yarım akıllı ile aynı okula gittiğim için üzülmeli miydim? Yoksa böyle bir kuzenim olmadığı için sevinmeli miydim? Karar veremiyordum doğrusu. O günlerde Ergül genç bir çocuktan hoşlanmaya başlamıştı. Metin evlerine giden cadde üzerinde bir spor mağazasında çalışıyordu. Alışveriş yaptığı sırada tanışmışlar ve aralarında şu yüksek voltajlı elektriklerden biri oluşmuştu. Ergül içimde kelebekler uçuşuyor diye tarif etmişti hissettiği heyecanı. Benim içimdeki kelebeklere ne olmuştu? Bir tanesi bile üç yıldır tek kanat çırpmıyordu. Bir günlük o heyecana bile razıydım oysa.
“Caddeden gidelim Serap” dedi Ergül. “Aaaa neden ama bak çok yakışıklı diyorum size.” diyerek çocukça sesler çıkarmaya başladı. Acaba kaldırıma oturup ağlamaya başlar mı diye düşündüğüm sırada kız gelip koluma girdi. “Sen yakışıklı görmek istemez misin Aslıhan?” dedi. “İsterim isterim tabi ama bunun için yolumu uzatıp dükkânının önünden göz süzerek geçmeyi istemem Serap’cım.” dedim. “Aslında haklısınız cadde üzerinde de bol yakışıklı çalıştıran dükkân var.” bu kız beni hiç şaşırtmıyordu.
On beş dakika sonra spor mağazasında Ergül beğendiği birkaç ayakkabı modelini denerken Serap tezgâha yaslanmış pis pis göz süzüyordu. Yine kimi gözüne kestirdiğine bakmak için dönünce başka bir müşteri ile ilgilenen ve az önce bize yardımcı olan genci gördüm. Metin’i. Çocuğun bu yarım akıllının beyninde yer etmemesi için hızla koltukta bir yeni ayakkabı denemeye girişen Ergül’e döndüm. “Ergül hadi gidelim artık sen sonra başka zaman bakarsın.” dedim. Ergül başını kaldırıp yüzüme baktı “Ne oldu ya? Daha iki kelime bile konuşamadım.” dedi. “Sonra konuşursun hadi.” diyerek kendi ayakkabılarını ona uzattım. Arkamı dönünce Serap’ı az önceki tezgâh önü yerine camda bir şey işaret ederek Metin’le konuşurken gördüm. Artık çok geçti benim saf arkadaşım burada ayakkabı denerken kuş kafese girmişti.
“Ergül bu Serap senin Metin’den hoşlandığını biliyor mu?” dedim. “Evet biliyor biraz bahsettim.” dedi. Hala benim neden bahsettiğimi anlamamıştı. “Peki onun bu çocuk olduğunu biliyor mu?” elimle mağazanın girişinde kıkırdayarak kuzenin konuştuğu çocuğu gösterdim.
“Evet anlamış olmalı ki Serap mağazaya girdiğimizde bana cimdik attı.” dedi neşeyle. Başımı olumsuz anlamında salladım belki Serap anlamıştı ama Ergül henüz kuzeninin nasıl biri olduğunu anlamamıştı ve bunu anlaması için kalbinde uçuşan tüm kelebeklerini benzin döküp yapması gerekecekti.
*****
Peki ondan sonra ne mi oldu?
Nilay Bahtiyar’la evlenip ömrünün sonuna kadar aramızdaki en bahtiyar kişi oldu.

Nurdan Caner Ağabeyi’nin nişan tepsisini tutmak zorunda kaldığı gün bir daha âşık olmayacağına yemin etti. Yeminine sadık kalarak yıllar içerisinde karşısına çıkan tüm teklifleri geri çevirdi ve halen kimseye kalbini açmamakta kararlı.

Ergül bir zamanlar en sevdiği kuzeni olan Serap’ın o spor mağazasında işe girdiğini öğrendiği günden beri onu bir daha hiç affetmedi ama en çokta kendini.

Ve ben. Herkesin beklediği şeyi yapmıştım. İlk senede İstanbul’a yakın bir ildeki üniversiteyi kazanmıştım. Hem de en kısa yoldan. Bu mutlu haberi önce ailem ve canım dostum Edamla paylaştım. Şimdi paylaşma sırası en az benim kadar sevineceğine inandığım birindeydi. İki hafta önce stajımı tamamlayıp ayrıldığım bankanın kapısında içeri girdim. Güvenlik görevlisi Tahsin Bey’le hemen kapıda, başta Selda Hanım olmak üzere alt kattaki tüm personel ile bankanın ortasında sevinçle paylaştım. Herkes tek tek tebrik edip tekrar onları görmeye geldiğim için teşekkür ettiler. Kalbim üst kattaki kadına koşmak için can atıyordu. Kazanırsam söz verdiği gibi beni kâğıt helva arası dondurma ısmarlamaya götürecekti. Hızla merdivenleri çıkarken Selda Hanım’ın seslendiğini işittim.
“Aslıhan Meliha Hanım işten ayrıldı.” dedi. Merdivenlerde tökezleyerek durdum. “Nasıl yani bankadan ayrıldı mı?” dedim. “Evet geçen hafta istifasını verdi.” Hah! Meliha Hanım asla istifa etmezdi. Kadının elindeki tek umudu ileride alacağı emekli maaşıydı. İnanmayarak başımı salladım üst kata çıkıp kendim gözlerimle görmeden de inanmayacaktım. Hızla yarısında dikildiğim merdivenleri tamamladım. Üst kata çıkıp ufak sevimli ofisimize girdiğimde gözlükleri burnunun üzerine düşmüş kır saçlı bir kadın bana bakıyordu.
“Buyrun nasıl yardımcı olabilirim?” dedi kadın. Önce kendi masama sonrada kadının oturduğu Meliha Hanım’ın masasına içim acıyarak baktım.
“Meliha Hanım?” diyebildim sadece gözlerimde biriken yaşlar nedeniyle kadını gri bir siluet olarak görebiliyordum şimdi. Gri siluet hareketlenerek yaklaşırken gözlerimde biriken yaşı sildim. “Meliha Hanım ayrıldı. Ben yardımcı olabilir miyim size?” dedi. Hayır dedim içimden sen hiçbir şeye yardımcı olamazdın. Dur bir dakika belki de olabilirdi. “Ben Meliha Hanım’ın stajyeriydim. İki hafta önce ayrıldım. Hatta masam şurasıydı efendim. Kendisine ulaşmam lazım şu dolapta personel özlük dosyaları olacaktı. İzin verirseniz adresini alabilir miyim?” dedim. Kadın hayır derse bile zaten gidip zorla alacaktım.
“Tabi ki.” dedi. Hızla bir zamanlar Beyhan Hanım’ın olan büyük masanın arkasındaki ahşap dolabı açtım. Bankadaki tüm personelin özlük dosyalarının bulunduğu klasörü alıp masaya bıraktım. İçindeki dosyaları sırayla çevirip aradığım dosyayı yerinden çıkardım. Masadan aldığım ufak bir bloknota telefon ve adresi karalayarak dosyayı yerine koyup dolaba kaldırdım.
“Teşekkür ederim. İyi günler.” diyerek ofisin kapısına doğru hızla ilerledim. Gri saçlı kadın bana ofisten çıkamadan seslendi. “Burası benim masam demiştiniz, bu kitap sizin olabilir mi?”
Kadının uzattığı elindeki tanıdık kitabı aldım. “Evet benim teşekkürler.” Ofisin kapısında elimdeki kitaba bakınca içimdeki şeytan ayağa kalkarak dile geldi. “Affedersiniz adınız nedir?“ dedim. Yaşlı kadın burnuna düşmüş gözlüklerini çıkarıp masaya bıraktı. “Neriman Soykan.” dedi. “Neriman Hanım bence çok dikkat edin dışarıdan banka gibi görünen bu yerde çekmecelerinizden türlü böcekler fışkırabilir, iş arkadaşlarınız tarafından takip edilebilir hatta yemeklerinize zehir konabilir ve siz sırf bunlara ayak dirediğiniz için işten zorla istifa ettirilebilirsiniz.” Kadının söylediklerimin tek kelimesine inanmayan şaşkın yüzüne bakıp odadan ayrıldım.

*****
İstanbul’un dar bütçeli ailelerinin oturduğu bir evin kapısı yedinci defa çalıyordum. Çalmanın fayda etmediğini anlayıp kapıyı yumrukladım. Tam iki gündür telefonla ulaşmaya çalıştığım evden çıt çıkmıyordu. “Meliha Hanım benim Aslıhan? Açın Lütfen. Bana kâğıt helva sözünüz var.” dedim başımı eski iki katlı evin kalın tahta kapısına yaslayarak. Bitişik evden genç bir kadın sonunda sesime çıktı. “Kızım buyur” dedi. Bir umutla kadına doğru ilerledim. “Meliha Hanım’a bakmıştım da.” dedim.
“Neyi olurdun kızım.” genç kadın evin önündeki basamaktan inerken sormuştu.
“Şey ben arkadaşıydım.” dedim kadına saçma geleceğini bilsem de kafamdan yalan uyduracak gücüm hiç yoktu.
“Takdir-i ilahi kızım başın sağolsun.” dedi avuçlarını havaya açarak. “Ne takdiri ne diyorsunuz siz!” diye kadının üzerine doğru yürüyünce kadın kolumu tutarak “Sakin ol kızım yapacak bir şey yok hepimizin gideceği yer orası.” dedi. Beni asıl yıkan kadının devamında söyledikleri olmuştu. Meliha Hanım üç gün önce komşularının günlerdir evden ses gelmemesi üzerine polise haber vermeleri ile evinde ölü bulunmuştu. “Tam ne oldu bizde anlamadık. Sanırım zehir mi içmiş intihar mı etmiş zaten son günlerde çok tuhaftı. Kızım nereye başın sağolsun tekrar.”
Başıma ağır bir cisimle vurmuşlar gibi sağa sola ilerlerken deli gibi ağlıyordum. Sokağın başına geldiğimde gözyaşlarımın arasından gördüğüm bordro bir renk hızla hareket etti. Plakasına ilk kez bakmaya bile gerek görmediğim BMV hızla uzaklaşırken ben hayal bahçemdeki bütün kelebekleri o gün benzin döküp kendi ellerimle yakmıştım.


Meliha Tekin anısına…Küçük Hercule Poirot’undan.

 

*Ünlü cinayet romanı yazarı Agatha Chrıstıe’nin yazarın kendi kurguladığı başkahramanı, dedektif.

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş
"Mert Sevdalar"

“Biz mert ve onurlu adamlar sevmiştik aslında. Sadece göstermeyi beceremediler…”


ANNESİNİN KOCA AYAKLI KIZI BÖLÜM 11...

Sakarya 2003-2004,

Hangisi daha çok korkutuyordu beni bilmiyorum. Geride bıraktıklarım mı yoksa önüme çıkacak olanlar mı? Şimdi tam burada geride bıraktığım ailemdi. Çocukluğumun bana sırt çevirdiği bir yaşta üniversite dedikleri iki katlı bir binanın önündeki köhne tren garında onları son ana kadar gayretle tutabildiğim gözyaşlarımın ağırlığı ile uğurladım. Bana en çok hareket eden trenin camından ağlarken gülmeye çalışarak el sallayan dedemden ayrılmak zor gelmişti. Bu yüzden çok sevdim ağlayan adamları. Bir erkeğe yakışan en güzel aksesuar yalnızca gözyaşlarıydı. Yaşanan sözde sevgiler, bizi terk edip gidenler hatta ilk aşklar bile yeri gelir hatırlanmazken sizin için gözyaşı döken bir erkek asla unutulmazdı.
Üniversiteden öğrenci yurduna yeni ezberlediğim yoldan kafamda bu düşüncelerle varmıştım. Üç katlı bir apartmandan bozma mavi demir kapılı yurdun önünde durup binanın dışına baktım. Biliyordum yeni hayatım bu kapının ardında başlayacaktı. Yukarı çıkmak için merdivenlere doğru yürürken kapı girişindeki ufak yazıhanelerinde duran sevimli karı kocaya sevgiyle gülümsedim. Şimdi bahsi geçen yeni hayatıma başlamadan önce yapmam gereken son bir şey vardı. İkinci kattaki boş dairede bulunan en küçük iki kişilik odaya girip kapıyı arkamdan kilitledim. Etrafa yayılmış eşyalarım tıpkı benim gibi iğreti duruyorlardı. Ranzanın üst katındaki yatağıma girip yorganı kafama çektim. Dünyanın her yanında savaşlar devam ederken, birileri seçmediği hayatları yaşarken, kalp kırıkları içimize batar ve biz ağlamak için bir omuz yerine yastıklara sarılmaya devam ederken hayat bize her şeyin kısmet olmadığını ellerimize cetvelle vura vura öğreten en sert öğretmenlerden beterdi. Kızaran ellerimizdeki taze yaralar bu zor günlerin en acı izlerini taşırdı. Oysa ben güzel ellerim olsun istemiştim. Güzel, narin ve bakımlı…
Bir gürültüyle uyandığımda hava kararmıştı. Nerede olduğumu anlamak için üç saniye odaya göz gezdiren dalgın bakışlarım odanın buğulu cam kapısındaki belirgin siluette takılı kaldı. “Kimse var mı?” diyen bir sese yatakta doğrulup cevap verdim. “Bir saniye.” Ranzanın alışık olmadığım dar merdiveninden inerek küçük odanın kapısını açtım. Upuzun bakır saçların çevrelediği güzel bir yüz karşımda belirdi. “Merhaba. Ben kapı kilitli olunca çaldım ama uyandırdım galiba.” Ağlamaktan şişmiş gözlerim uyku ile iki iri baloncuğa dönüşse de bozuntuya vermedim. “Önemli değil, yol yorgunluğu işte.” Genç kız tamam o zaman dercesine başını sallayıp elini uzattı. “Ben Eren. Yan odada kalıyorum sanırım daire arkadaşıyız.” dedi. Sevgiyle uzatılan eli sıktım. “Merhaba daire arkadaşım bende Aslıhan memnun oldum.” Kenara çekilip odaya girmesi için yol verdim. Merakla odayı incelemeye koyuldu. “Hımmm bu odada dar ve uzunmuş. Bizimkisi kare. Aaa! Şanslısın balkonu da var.” Evet çok şanslıydım gerçekten intihar etmeyi düşünürsem atlayabileceğim bir balkonum bile vardı. Eren ufak plastik masaya ve sandalyeye göz attıktan sonra odadaki dolabı incelemeye koyuldu. “Ya bizde askı bile yok. Şu dolaplara bak. Küçücük. Üstelik dairede bir tane bile ayna göremedim biliyor musun? Yüzümüze nasıl bakacaksak.” Kızın dolapla komik kavgasını seyrederken en son ne zaman aynaya baktığımı düşünüyordum. Odadan çıkıp mutfakla bir olan geniş hole doğru ilerledim. Gelen sesler dairede yalnız olmadığımızı söylüyordu. Mutfakta orta yaşlı bir kadın dolapları karıştırıyordu. “Eren kızım siz burada nasıl yemek yapacaksınız. Bu tezgâh çok küçük.” Beni fark eden kadın durup gülümsedi. “Merhaba evladım ben Eren’in annesiyim. Bakınıyordum öyle etrafa ne var ne yok. Sen de bugün mü geldin kızım.”dedi. Başımı sallayıp az önce tanıştığım kızın yanımdan geçip oturduğu holdeki büyük masadan bir sandalye çekip karşısına oturdum. “Sen yalnız mı kalıyorsun?” diye devam eden kadına yalnızlığımın sadece şuandan ibaret olmadığını anlatmak isterdim. “Evet bugün ailemi yolcu ettim.” dedim. “Okul bu hafta başlamayacakmış galiba bir hafta burada ne yapacağız.” Karşımda oturan kız bu soruyu bana sormuştu fakat annesi benden önce cevapladı. “Ne demek ne yapacağız kızım eve dönersiniz haftaya okul açılınca gelirsiniz.” dedi. Eve gidip gelmenin elimdeki paranın üçte birini götüreceğini söyleyemezdim tabi. Bu yüzden çoğu zaman yaptığım gibi dış sesim yerine iç sesle konuşmaya başladım. Gidin dedim içimden sizde gidin terk edin beni. Sen kal yalnızlık sen cezalısın!
Ertesi gün Eren’le okula yaptığımız ufak keşif sonrasında derslerin önümüzdeki hafta başlayacağını da öğrenmiş olduk. O dönüş yolunda sevinçle bir şeyler konuşuyordu. Önümüzdeki günler için planlar yapan kızı çaktırmadan inceledim. Oldukça güzel yüzünün hakkını veren aydınlık bir gülüşe sahip ve kendine güveni yerinde olan bir kızdı. Benim olamayacağım biri gibiydi ve benim olamayacağım o kız bir saat sonra annesi ile kendilerini bekleyen dolmuşa binerken odamın balkonundan onlara sadece el salladım. Ardından yalnızlığıma bir damla intizar ekleyip iyice karıştırdıktan sonra tekrar içime attım. Bilen bilir bu yalnızlık tecrübesinin kati şartıdır.
*****
Yurttaki dairede tek kaldığım bir hafta boyunca ilk görüşte kanımın kaynadığı Ayşegül ile güzel bir arkadaşlık kurmuştuk. Ayşegül aynı katta bulunan bir başka daireye yerleşmiş olan ve belki de benimle aynı olabilecek sebeplerden ötürü bir haftayı burada geçirmek zorunda kalan bir kızdı. Ben mütevazı insanları her zaman bir başka sevmiştim. Kenarda kalan, kendini göstermeyen ve hep geç keşfedilen. Yakınlarımızda bulunan ilçe merkezine hafta boyunca küçük yürüyüşler yapmış, basit ama doyurucu sofralar kurmuş, birbirimizi tanımaya çalışmıştık. Ayşegül ile oda arkadaşı olan Havva’da aramıza katılmış ve bir haftanın daha çabuk geçmesine yardımcı olmuştu. Bir hafta sonra üniversitenin açılmasından önceki gece dairemizdeki bütün yatakların üstü bavullardan çıkarılmış kıyafetler ve onları özenle dolaplarına yerleştiren birbirinden hoş kızlarla dolmuştu. Yurt sonunda olması gerektiği doluluğuna kavuşmuştu. Eren’in oda arkadaşı Zeynep’le de tanıştıktan sonra kendi odamdaki boş yatağa baktım. Hiç şaşırmamıştım koca yurtta sadece boş kalan iki yataktan birinin benim odamda olmasına. Zaten boşta sayılmazdı orda yıllardır benimle olan en kadim dostum yatacaktı. Yalnızlık. Yedi kişilik dairenin üçüncü ve son odasında kalan podyumdan fırlamış üç güzel de beni nazikçe selamlamışlardı. Kızların hangi ajansa kayıtlı olduğunu düşünürken hiçbir yerde ayna olmadığına sevindim. Dairenin ben en çirkin kızı şuanda kendimi görmeye pekte dayanamazdım.
*****
Yarınki büyük gün öncesi ilk buluşma da benim odasında toplanmıştık. Boş yatakta beş kız pijamalar ve ellerimizdeki kupalarla koyu bir sohbetin içine dalmıştı. Herkes kendini tanıtıyor, geldikleri yerlerden bahsediyor ve yeni heyecanların coşkusu saatin sabaha karşı olduğunu bize unutturuyordu. Eren’in annesi de ilk gece bizi yalnız bırakmamıştı. Bize başımızın çaresine bakmadan önceki son ziyafetlerimizi çekmemiz için bir dolap dolusu yemek yapmıştı. Yadigâr Teyze yarım saatte bir “Haydi kızlar yatın yarın nasıl kalkacaksınız?” dedikçe kupalara yeni çaylar dolduruluyordu. Bu kadını sebepsizce çok sevmiştim. Sonradan öğrendiğimde sebepsiz olmadığını fark ettim. Eren’in babası o çocukken vefat etmiş ve annesi ikisi sağır ve dilsiz iki çocuğuna kol kanat germişti. Demek bu tanıdık sebep Eren’le aramızda ilk günden itibaren özel bir bağ oluşturmuştu.
Çayından büyük bir yudum alan Zeynep “Şu okulu seçtiğime inanamıyorum ya arkadaşlarıma bu okulda okuyorum diyemem ben. Bizim lise bile bundan daha güzeldi. Ama biliyor musun kampüsteki derslere katılabiliyormuşuz. İnternetten araştırdım çok güzel arada oradaki derslere de katılabiliriz. Keşke bende birinci öğretim olabilseydim. İstanbul’a sadece iki saatlik mesafe de bulunan bu bir üniversitenin böyle olmaması gerekirdi.”dedi. Zeynep; Ayşegül, Eren ve benden biraz farklı bir kızdı. İçinden geçeni pat diye söyleyen, biraz fazlaca konuşkan ve heyecanlı bir kişiliğe sahipti. Bu özelliklerinin başımıza çok işler açacağının tabii ki o zamanlar farkında değildik. Konular uzadıkça uzamıştı. Havva’nın memleketi Konya’dan, Eren’in yedi yıllık sevgilisi Barış’a, Zeynep’in İstanbul’daki üniversite okuyanlara olan hayranlığından, Ayşegül ile ikimizin birinci öğretim puan sistemi muhabbeti sabahın ilk saatlerine kadar sürdü. Yatağa girdiğimde okunan ezan sesi içime su serpmişti. Yataktan kalkarak sadece intihar etmek için kullanılmayacak kadar güzel manzaralı balkona çıktım. Belki de Eren haklıydı. Belki de şanslıydım. Belki de yeniden başlamalıydım.
*****

Ertesi sabah herkes harıl harıl son hazırlıklarını tamamlamakla meşguldü. İlk hafta birinci ve ikinci öğretim aynı anda derse girecekti. Makyajlı yüzler, düzleştirilmiş saçlar arasında kot pantolonum ve beyaz gömleğimle tam bir liseli gibi duruyordum. Ya o kaşlara ne demeli. Kaşlar demek haksızlık olurdu zira birbirinden ayrılamayan sevgililer gibi birleşmişlerdi. Evden topluca çıkarken Yadigâr Teyze’de bizimle üniversiteye kadar gelmişti. Derse uğurladıktan son trenle İstanbul’a dönüp bizi kaderimizle baş başa bırakacaktı. Vedalaşmanın özel olduğunu düşündüğüm için yanlarından ayrılıp diğer kızlara doğru ilerlerken Yadigâr Teyze arkamdan seslendi. “Görüşmek üzere fındık kurdu.” Hızla dönüp gülümserken işaret parmağımla kendimi gösteriyordum. “Ben mi?” dedim. “Sen tabi ben ömrümde böyle güzel fındık kurdu görmedim.” dedi. Gülümsedim, güzel bir şey olduğunu hissetmiştim ve güzel şeyler duymaya alışkın olmadığım için birazda kızarmıştım. Arkamı dönüp üniversitenin kapısına doğru yürüdüğüm sırada yüzümdeki hafif alev harlanarak tüm vücudumu kaplayan bir yangına dönüşmüştü. Bu benim onu gördüğüm ilk andı. Okulun kapısından giren kalabalık bir erkek grubunun içinde gülümseyerek yürüyordu. Üzerindeki ananemin hırkasına benzeyen hırka, dağınık saçlar ve kirli sakaldan oluşan genel hat profili önce beynime sonrada kalbime sadece bir saniye de kazıdım. Bedenim benden izin almadan harekete geçmiş ve grubun arkasına takılmıştı bir kere. Gülüşerek merdivenlerden çıkan erkeklerin arkasında hipnoz olmuş gibi ilerlerken ilk görüşte aşk ironisine bu güne kadar neden inanmadığıma lanet ettim. Grup ikinci kattaki bir sınıfa girdi. Bende peşlerinden girerken dönüp hangi bölüm olduğuna bakmak aklımın ucundan bile geçmemişti. Grup amfi dersliğin cam kenarındaki arka dört sırasını iştigal ederek yerleşti. Ne kadar şanslıydım ki; o orta sıraya yakın tarafa oturup elindeki defteri dünyanın en güzel hareketi ile masaya bırakmıştı. Kurulmuş bebekten farksız kesik kesik hareketlerle gelip orta sıranın tam onun hizanda kalan yan sırasına oturdum. Gelen gülüşmeler devam ederken elimde parçalarcasına tutmuş olduğum kitapları derin bir nefesle masaya bıraktım. Bu hareketle elimde var olduğunu unuttuğum kalem yere düştü. Eğilip kalemi almak için çabalarken birisi son derece ilgi alanımda olan kişiye seslendi. “Mert oğlum biz senin gibi paralı okumuyoruz. Hakkımızla geldik buralara.” dedi. Mert mi? Adı Mert miydi? Bir adama bundan daha güzel yakışan bir isim olamazdı herhalde diye uyuşmuş beynimle düşünürken arkamdan biri beni hafifçe dürttü. “Niye beni beklemedin?” Arkamı dönüp yanıma yerleşen Eren’e baktım. “Çoluk çocuk kaynıyor ya şu çıkardıkları gürültüye bak.” dedi. Baktım bende. Gürültünün içinde en sevimli şekilde mırıldanan kişiye. “İkinci öğretimmiş bunlar sen yaşadın. Bunlarla ders mi dinlenir ya.”diye hayıflandı. Eren grubun içinde kendisine bakan erkeklerden birini fark edip başını çevirdi. O anda aynı bölümde okuduğumuz için sevinmeli mi yoksa ikinci öğretim olmadığıma kahretmeli miydim bilemedim. Yani onunla sadece bir haftamı derse girebilecektim. Başıma dikilen tanıdık bir ses işittim. “Aslıhan kaysana.” Ayşegül ve Zeynep oturmak için beni bekliyorlardı. Bari bir hafta görebilecektim bırakında tadını çıkarayım bakışı ile yüzlerine bakarken “Ben solağım o yüzden bu başa geçtim Eren’in yanına geçseniz?” Yalvarış dolu çıkan bu istek karşısında kızlar Eren’in yanına geçmek üzere hareketlenirken yandaki grubun gözleri de üzerlerindeydi. Ben girdiğimde farkında bile olmayan gözler şimdi beni es geçip yanıma oturan üç güzele kaymıştı. Sıranın üzerindeki ilk kitabın kapağını açıp karalamaya başladım. Bu benim için en gergin olduğum zamanlar beynimin uyguladığı bir oyalanma yöntemiydi. Az sonra derse giren orta yaşlı bir kadın sınıfta kısa sürede sessizliği sağlayıp dersin Türk Dili ve Edebiyatı olduğunu açıkladı. Sayısal alanda okuyan biri için işkence sayılan bu ders benim içimi acıtan hayallerimi bir kez daha hatırlattı. Şuan olmak istediğim bölümü ve nerede olduğumu. İnsan ideallerinden sapar ve hayallerinden uzaklaşırdı elbette ama benimki resmen ters köşeye yatmaktı. Hani bugün her şey yeniden başlayacaktı.
Hoca Türk Edebiyatı’ndan örnek vermek ve ilk dersi bu önemli eserler hakkında konuşarak geçireceğimizi söylediğinde bildiğim bütün eserlerin isimlerini önündeki kitaba az önce çizdiğim iç dünyamı oldukça yansıtan tuhaf resimlerimin altına sıralamaya başlamıştım. Yedinci ismi yazarken duyduğum bir ses kalemi kâğıda çiviledi.
“Mert sen yanlış tarafa oturmuşsun. Sıranın sol tarafına oturacaktın.” Arsız çocuğun göz kırpıp beni gösterdiği o anı sadece yarım saniye olsa yakalamıştım. Kıkırdayarak sıraya kapaklanan çocuk şimdi gülme krizine girmişti. Sakinleştirici sinyaller beynime doğru kayarken dikkatimi hocaya verdim. Bana söylüyor olamazdı. Olamazdı değil mi? Olamaz canım ne alakası var. Sus Aslıhan kes artık kendi kendine konuşmayı. Derse odaklan bak şans bir sonraki dönem gelmeyecek! Başım hocaya dönükken göz ucum ve tüm dikkatim yan masadaydı. Yanındaki yılışık çocuğun ne söylediğini tam olarak duyamasam da Mert ona okkalı bir tekme attıktan sonra ilk kez bana başını çevirme lütfünde bulunarak baktı.
O sırada fark etmiştim hoca sınıfa seslenerek bir şeyler soruyordu. Ne sorduğunu bilmiyordum. Çünkü şimdi tüm benliğimle yan tarafa doğru akıyordum. “Evet gençler içinizde örnek vermek isteyen var mı?”
Mert şimdi başını tekrar arkadaşına çevirip fısıldadı. “Saçmalama. Söz konusu bile olamaz. Baksana o biraz şey.. yani şey…” Masanın üzerinde kalem tutan elinin ne olduğumu anlatmaya çabalayan hareketi görüş alanıma girdiğinde ifade edemediği o şeyi ben dile getirmiştim. Hem de farkında olmadan yüksek sesle. “Fındık Kurdu”
Ağzımdan çıktığı anda duyduğum pişmanlıkla elimle dudaklarımı kapasam da artık çok geçti. Başımı çevirdiğimde hoca dâhil herkesin bana baktığını gördüm. Mert’in bile. Şimdi o umursamaz surat beş karış açıkağızla ve gözleri de yuvalarından fırlamış gibi bakıyordu. Biz mert ve onurlu adamlar sevmiştik aslında. Sadece göstermeyi beceremediler. Onlar bizim gözümüzde birer film kahramanı şu küçük yaratık Gremlinler ya da herkesin evinde olan patlak gözlü Furby’ler olarak kalacaktı. Sen de benim Furby’im olacaktın.
Cevap bekleyen hocaya dönüp yüksek sesle yanıtladım. “Fındık Kurdu ile Furby hocam. Henüz yazmaya başlamadım. Karakter oluşturma aşamasındayım.” Hoca’nın ve tüm sınıfın Türk Edebiyatına verdiğim bu en güzel örnekle ağzı beş karış açık kalmıştı...

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş

İletiniz moderatör kontrolünden geçtikten sonra sitede gösterilmeye başlanacaktır. Eğer buna maruz kalmak istemiyorsanız lütfen hemen bir ÜYE OLUNUZ.

Misafir
İletinizi misafir olarak gönderiyorsunuz. Eğer üye iseniz lütfen GİRİP YAPARAK gönderiniz.
Bu başlığa cevap yaz

×   Zengin metin olarak yapıştırıldı..   Onun yerine sade metin olarak yapıştır

  Only 75 emoji are allowed.

×   Your link has been automatically embedded.   Display as a link instead

×   Önceki içeriğiniz geri getirildi..   Editörü temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.


×

Önemli Bilgiler

Bu siteyi kullanmaya başladığınız anda kuralları kabul ediyorsunuz Kullanım Koşulu.