Jump to content
Sign in to follow this  
Ahmet Murat Sefer

Sol Gözü Yeşil Adam

Recommended Posts

Sol Gözü Yeşil Adam

 

 

Kırmızı göğün altında solan güneşin son ışınları yatında uyuyan Sol gözü yeşil adamın yüzünü aydınlatıyordu. Alnı yapış yapış olmuş olan adam şuursuzca göz kapaklarını oynatıyordu; yanağında dans eden sinekleri kovmak için elinden geldiği kadar çok nefes alıyordu. Gözleri ardına kadar kapalı, elleri hareketsiz, ayakları neşesizdi. Yorgun ve yaşlı dünyanın Cuma’sıydı o, pazardan önceki cumartesiydi. Sallanan yatındaki tanrıydı o. Gökyüzünün güçsüz efendisi, açların kralı, denizin kölesiydi. Üç yıl sekiz ay ve 23 gün boyunca hiç ayak basmamıştı karaya ve artık toprağın kokusunu unutmuştu. Çukurunda her zamanki gibi yalnızdı. Tandan önceki karanlıktı o; en koyuydu. En gölgesiz ağaçtı, en verimli çölken. Cennete gidip gelmişti bir keresinde, cehennemde yanarken. Gözleri ışığı görmüştü sonsuz güneşin içinden. Kendinin efendisiydi o; ruhunun tanrısı, bedeninin kölesi. Kendi için doğmuş, hiç insan tanımamıştı etrafı milyonlarca akrabayla çevreliyken ve herkes onun adını sayıklarken o sadece uyumuştu. İhanet edilendi o; kullanılan. Sessizce var olup, hep konuşulandı. Yalnızdı ayışığında davetlilerin onunla ilgilendikleri doğum gününde. Hep konuştu, hep konuşturdu ama hiç anlayamadı: bu insanlar onun varlığını hissediyorlar mıydı? Bu insanlar eşyalara dokunup onları algılayabiliyorlar mıydı? Bu şeyler onun varlığının kanıtı mıydı, yoksa o sadece çölde bir serap, güneşli günde bir yıldız, yağmurun altında kuru bir çınar yaprağı mıydı?

 

Geceler birbiri ardına geçer; sonsuz denizde Sol gözü yeşil adam nefes aldığından emin, elinde oltası, kahvaltısını arıyordu. Güzel uyumuş fakat kötü uyanmıştı. Rüyasında karayı görmüştü- aslında bu bir rüya değil kâbustu- karayı görmek. Hayatı boyunca insanların ona karşı samimiyetleri köpek balıklarının denize olan samimiyetinden daha azdı. Gökyüzü huzurluydu bu sabah.

 

Olta sert bir şekilde çekiliyordu; biri, bir canlı, bir kuvvet asılıyordu oltaya. Asıldı oltaya, denizdeki de asıldı. Bacaklarını büktü Sol gözü yeşil adam , vücudunu geriye eğdi, elleriyle öyle kuvvetli çekti ki oltayı kendini suda buldu.

 

Düştü. Düştü. Düştü.

 

Bir hafiflik hissetti düştükçe. Gül kokulu zarif kollar gelip onu sarmaladı. Kolların üzerinden kırmızı ipek giysi onu kendinden geçirdi. Gözkapakları ağırlaştı. Kolları iki yanına düştü. Kendini denizin serin, ipeksi sularına bıraktı; nemli yatağında dalından düşen bir dal gibi yavaşça düştü.

 

 

 

Gözlerini açtığında yatındaydı. Elinde oltası denize düşmek üzereydi. Gözlerini ovuşturdu. Başını sağa sola çevirdi. Oltasını çekti. Ucunda balık yoktu. Ama bir şişe takılmıştı oltaya. Boş bir şişe. Hayatım, diye mırıldandı, şu şişeden beter, hiç değilse o sert bir rüzgârda acıdan çığlık atabiliyor, ben acıyı hissetmeyeli ne kadar oldu! Ne kadar gereksiz bir hayatı soluyorum şuan- sanki bundan öncekiler çok gerekliymiş gibi!

 

Yıllar önce hayatım kalabalıkken herkes benim yanımdayken, ormandaki bir böcek kadar coşkulu ve arkadaş doluyken, herkesin bana karşı içten olduğuna inanmıştım. Sanmıştım ki, herkes en azından benim onlara olduğum kadar yakın bana. Sanmıştım ki, bir dalım kırılsa onaracak biri çıkardı muhakkak. Ama yapraklarım yavaşça dökülmeye başladığında, dallarım yeryüzünü parçalayan bir deprem kadar güçlü bir şiddetle sarsıldığında, çatladığında ve hatta yok olmaya yüz tuttuğunda ‘arkadaşlarım’ gelmedi. Beni avutacak, benimle oturacak, bana bir annenin küçük bebeğine söylediği, bebeğin anlamadığı fakat dinlerken neşeyle dolduğu şeyler söyleyeceklerini sanmıştım... Ama gelip beni dinlemediler bile. Sessizce yanımda oturmalarına, göğsümün hıçkırıklarını dinlemelerine, gözlerimin tazyikli nehirlerini durmamacasına akarken izlemelerine razıydım; ama bunu bana fazla gördüler.

 

Sol gözü yeşil adam sessizce güneşe bakıyordu. Sonsuzca ve korkusuzca ve cömertçe ve kimsesizce parlayan ölümsüz ve ölüm veren güneşe bakıyordu. Tapılması gerekendi güneş- tabii ki Sol gözü yeşil adam’ın kendisinden sonra. Güneş’le O muhteşem bir tanrılar sarayı oluşturabilirlerdi. Güneş onun eşi olurdu, onun karısı, onun kadını ve beraber hükmederlerdi. Sonsuza kadar; sonsuzca ve korkusuzca ve cömertçe ve kimsesizce hükmederlerdi. Sonuçta, ne O ne de Güneş yaratılmamıştı. Onlar hep vardı. Ben kendimin, yatımın, yakaladığım balıkların ve bir gemi görününceye kadar denizin tanrısıyım. Çukurum hep benim için vardı, ben hep çukurumdaydım.

 

Yeşil renkli güneş batarken kırmızı bulutların ardında, pembe leoparı kovalarken kızıl geyikler ve öperken kurbağa prensesini, Sol gözü yeşil adam çukuru düşünüyordu. Tüm hayatını kaplayan bir hortumdan ibaret çukurunu. Bir afetzedeydi o çukurunda: herkes afetzedeydi kendi çukurunda- ve insanlar bunu hiç anlamamıştı. Anlayanlarsa zaten yazgılarını çizmişlerdi: intihar- yaşamın yaşamaya değip değmediği sorusuna muhteşem, akıl dolu, küstahça bir cevaptı: intihar yaşamın ve o yaşamı yaratanın ve sürdürenin ve çevreleyenin ve isteyenin ve gözleyenin ve yönlendirenin alaya alınmasıydı. İntihar yaşamın eşsiz bir paradisiydi- cennet ve cehennem: yani öte dünya gibi.

Çukurunda, diye düşündü Sol gözü yeşil adam balıkları ayıklarken- evet birkaç tane balık tutmuştu, şişenin içindeki balıklar, her nasılsa onları görmemişti-, herkes tuğlalarla çevrilmiştir. Anılardan oluşan tuğlalar. Gittikçe daralan tuğlalar. Anlamsız, özgün, değersiz, keskin, acı dolu tuğlalar. Tecrübeler arttıkça tuğlaların boyutu artıyor ve çukurun ucu daralıyordu ve boyu uzuyordu ve tuğlalar pürüzsüzleşiyordu ve çukurdan çıkmanın bir tek yolu vardı- yazgıyı elinde tutmak isteyenin başvurduğu ve herkesi korkutan, tanrının bile korktuğu tek yol ve aslında o yolun gerçek bir yol olduğunu kimse kanıtlayamazdı; belki o yol sadece başka bir yola geçişe yarayan bir yoldu- yani yol değildi. Yolu yol yapan öğelerden yoksundu aslında o yol. Nereye gittiği belli değildi. İnsanlar o yolu sadece gitmek istedikleri yere gitmek istedikleri için kullanıyorlardı. Ve hala, insanların pek çoğu ve tanrı bu yoldan korkuyor ve bu ‘yol’u seçenler ‘deli’ oluyordu onların gözünde: deli ve günahkâr ve zayıf ve gereksizdi onlar.

 

Martılar sekiyordu sabahları gök kadar mavi, tuzla kadar tuzlu deniz sularında: beyaz, bembeyaz ve saydam, tanrısal martılar. Özgürlüğün köleleri. İnsan nasıl da özeniyordu onlara. Özgürdüler ki bu bir insanın elde etmek için canından vazgeçebileceği belki de tek şeydi; ama bu özgürlüklerinin farkında değildiler ki bu farkında olmazlık onları bu kadar mutlu kılmıştı. Sanki denizi ve göğü onlar yaratmış gibi, kendi krallıklarının zevkini çıkarıyorlardı; balık ve balık türevi her şey onların ‘zenci’siydi. Bu kölelerin hakları, martıların istediği kadar geniş, onların istediği kadar da dardı. Onlar için tek gerçek mideleriydi. Ne siyaset tartışırlardı ne de felsefe: gece bir balık yakaladıktan sonra varsın tanrı evreni yok etsindi, hiç önemli değil: önemli olan o balığı yakalamak. O balık ağızlarında ve eşlerinin ağızlarında ve çocuklarının ağızlarında olduğu sürece Zeus Athena’yı kafasından doğursa ne değişirdi. Ne önemi vardı dünyanın yedi günde mi sekiz günde mi yaratılmış olmasının. İsa’nın kimin oğlu olduğu önemli değildi gagalarında bir balık çırpındığı sürece.

 

İnsan kuş olmak istiyordu bazen.

Ve uzaktan kara göründü.

 

Eşsiz yeşillikte ve kahverengilikte ve grilikte(taşlardan dolayı) bir ada- bir cennet! Ağaçların nefes aldığı bir mabetti burası. Böceklerin dans ettiği, çıngıraklı yılanların birer sanatçı olduğu bir tiyatroydu. Yatın dümenine geçti. Karaya ayak basmamak için artık çok geçti. Yatını kayalardan kurtarmalı ve sahile adım atmalıydı: o karanlık ormanın içine dalmalı ve ağaçların ve otların ve böceklerin ve bilmediği her türlü mahlûkatın onu içine almasına izin vermeliydi.

 

Ada o kadar güzeldi ki Sol gözü yeşil adam bir an rüyada olduğundan şüphe duymadı. Kafasını sert bir çınar ağacına çarptıktan sonra ki anladı uyumadığını ve bu kez de uyanıklığına şaştı ve bu doğal güzelliklerin, bu cennet tasvirlerinin gerçekliğinden kuşkulanmaya başladı bu kez de.

 

Kuşku, kibirden sonra gelen en gözde günahtır. Sol gözü yeşil adam bunu elbette biliyordu ama bile bile ‘günah’ işlemek onun tutkusuydu. Günah olduğunu bildiği halde eşcinsel olmamış mıydı, günah olduğunu bildiği halde uyuşturucu kullanmamış mıydı, kadın satmamış mıydı, kaçakçılık yapmamış mıydı, adam öldürmemiş miydi, kız kardeşiyle yatmamış mıydı, kuzenin beş yaşındaki oğlunu taciz etmemiş miydi, hırsızlık yapıp çaldığı paraları (utanmadan) kiliseye ve camiye ve sinagoga bağışlamamış mıydı; evet, Sol gözü yeşil adamgünah olduğunu bile bile tüm bunları yapmıştı ve şimdi de- cennet ve cehennemden kuşkulanmaktan geri kalmayacağım!

Sol gözü yeşil adam o gün güneşe uyanmadı. Hatta bütün gün hiç uyanmadı. Sürekli rüya gördü Sol gözü yeşil adam.

Rüyasında geçmişe döndü Sol gözü yeşil adam; döndü ve gördü ki geçmişi yok.

 

Sol gözü yeşil adam o sabah garip bir dinginlikle uyandı. Sanki çukurun ucu genişlemişti de ona bir çıkış açılmıştı. Elini saçlarının arasından geçirdi, gözlerini ovdu, bıyıklarındaki teri eliyle sildi ve oltasına sarıldı. Tuttuğu balıklarda anılarını hatırlamayı seviyordu- hayır sevmiyordu. Ama yine de o anılar, Sol gözü yeşil adam’a bazı şeyleri, unutulmaması gereken bazı şeyleri hatırlatıyordu.

 

O geceki rüyasında geçmişi yoktu Sol gözü yeşil adamın. Yine karadaydı, yine etrafı çevriliydi çocukluğundaki gibi ama geçmiş yoktu artık. Geçmiş geçti, dedi Sol gözü yeşil adam ve oturdu çınar ağacının altına. Unutulmaması gerek anıları düşündü. Unutulmuşlar mıdır, dedi, ben unutmadım ama ya diğerleri. Çocuklarından, eşlerinden, evlerinden, arabalarından, tarlalarından, toplantılardan, hesaplardan, avukatlardan, ‘arkadaşlardan’, bencillikten vakit bulup geçmişi yâd ediyorlar mıdır?

 

Ve balıklara döndü Sol gözü yeşil adam. Dedi ki, siz zaten beni unuttunuz bile. Ve birer birer temizledi balıkları.

O balıkları temizledikçe anılar silindi.

 

Çukur genişliyordu sanki.

Ama o anda, çırpındı bir levrek onun elleri arasından ve kaçtı. Çukur, dedi diğerleriyle uğraşırken, çukur beni terk etmeyecek. Ondan kurtulamam. O hükümdar, benim bilincim. Ben ona mahkûmum. Ne kadar özgür olsam da seçimlerimde, ona danışmadan seçemem. O, seçen çünkü. Ondan bağımsız yaşayamam.

 

- Denedin mi hiç?

- Neyi?

- Bilincinden ve ruhundan bağımsız yaşamayı.

- Deneyemedim.

- Neden?

- Ne demek neden. Çünkü onlardan bağımsız benliğimi kaybederim. Çukur beni ben yapandır. Beni bana mahkûm, köle edendir. Bana kendime ağlamayı emredendir. Güven diye bir olgunun var olmadığını belirten, kanıtlayan, utanmayandır. Ruhum ve bilincim benim tanımımdır.

- İyi düşün.

- Nasıl?

 

Ve sesler kesildi. Yere baktı Sol gözü yeşil adam, ve elinden kaçan levreğin son kez çırpınıp yaşama gözlerini yumduğunu gördü. O anda bir acı saplandı kalbine. Tarifsiz bir kuvvet, içinden bir şeyleri alıyordu sanki. Vakumluyordu. Bir karadelik gibi yutuyordu onun olan ruhu, bilinci… her şeyi. Bir kuvvet çekiyordu onu. Göğsü gerildi. Kolları kuvvetsizce sarktı. Başı geriye düştü. Bir şey onu ayakta tutuyordu. Ve o şey onu boşaltıyordu. Balıklar temizlenmişti. Deniz koyulaşıyordu. Gökte yağmur bulutları, İran halıları misali enfes bir görüntüyle kaplıyordu semayı. Ve fısıldıyordu halılar: artık bitti. Ve bu fısıltılar kulak parçaladı. Ve bu fısıltılar sonu getirdi. Ve bu fısıltılar her şeyi götürdü. Ve bu fısıltılar hep devam etti.

 

Saydam bir gölge yavaşça yükseldi gökyüzünde. Bir mezardan iç çekişler yükseldi. Toprak indi kalktı. Çiçekler açtı soldu o anlarda. Depremler oldu. Fırtınalar çıktı. Denizler çekildi, dağlar yükseldi. Dereler gerildi, şimşekler inletti.

İlk insan böyle yükseldi hak ettiği yere. Ardında kalan insanımsılar ise fark etmedi olan biteni. Tektonik hareket dediler. Ve sustular.

 

Mezar taşını bir şahin buldu Sol gözü yeşil adamın. Prometheus’u tanıyan bir şahin. Cezalandıran şahin. Acıyı öğreten ama cesaret karşısında sessizleşen şahin. Okudu mezar taşını:

Çukur onun ruhuydu, etrafı çelik parmaklıklarla çevrili.

Çukur nemliydi, sulanmış anılardan beter ve öte.

Çukur sadece ve sadece hükmetmek istiyordu, tirandan zalim.

Çukurun ucu çıkılmayacak kadar dardı, sırat köprüsü misali.

Ara sıra ışık alırdı çukur, rüyadan ibaret.

Çukurda bir koyundan başka bir şey değildir kişi, kurtlarla çevrili ve tek başına.

Ve aslında, kendi çukurlarında, kurtlar da kuzuydu, köpekler kedi, kediler fare…

Çukur sonsuza kadar uzanır ama sonsuzluk her zaman en yakındadır. Çukur saldırmaz, sindirmez.

Çukurun sonunda ışık vardır- soluk bir ışık. Sanki çukurdan sonrası yokmuş gibi.

Çukur hep vardı: yaratılmamıştı, yaratmamıştı. Başından beri sadece o vardı.

 

Çukur ezeli ve ebedi idi.

Ve çukur cezayı kesecekti.

Ve gülümsedi şahin.

 

Ahmet Murat Sefer

  • Like 1

Share this post


Link to post
Share on other sites

Join the conversation

You are posting as a guest. If you have an account, sign in now to post with your account.
Note: Your post will require moderator approval before it will be visible.

Guest
Reply to this topic...

×   Pasted as rich text.   Paste as plain text instead

  Only 75 emoji are allowed.

×   Your link has been automatically embedded.   Display as a link instead

×   Your previous content has been restored.   Clear editor

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

Sign in to follow this  

×
×
  • Create New...

Important Information

By using this site, you agree to our Terms of Use.