Zıplanacak içerik
  • Üye Ol
Yayamaz Kayımca

Doğuda ÇOCUK,KADIN ve İNSAN olmak........

Önerilen İletiler

Karlı bir bahçemiz vardı o zamanlar. Bir de arıları o komşunun. Balkonumuz

ahşap döşemeli, önü açıktı. Malatya'nın ücra bir köşesinde yaşama savaşıydı

bizimkisi. Aslında benim savaşım olamaz. Çünkü hiçbir şeyden habersiz

yaşıyordum. Çocuktum, güzeldim, saftım, temizdim...

 

Henüz kötü aşk hikâyelerim, başarısız tensel deneyimlerim, kavgalarım,

karnemde zayıflarım olmamıştı hayatta. Hiç yere düşmemiştim ki bacağım

kanasın. Sadece gülen gözlerim ve küçük bir bedenim vardı hayata

yansıttığım. En güzeli de; zaten ben yansıttığımdan ibarettim. Ne fazlası,

ne eksiğiydim. Her salonda giyecek farklı bir maskem yoktu.

 

Annemdi hayatıma ilk soktuğum kadın. O beni umarsız, sebepsiz, karşılıksız

sevmiş bir kadındı. Yıllarca ben de onu sevdim. Sonra galiba biraz büyüdüm

ve aldatmayı öğrendim. İlk önce annemden başladım aldatmaya. İlk aşkımla

aldattım annemi. Sonra bir başkası, bir başkası derken annemi defalarca

aldattım. Annem ise beni hiç aldatmadı.

Annem beni hiç aldatmayacak!

 

Tabanında hava yastığı olan ayakkabılar vardı ben küçükken. Bir de onların

emperyalist markaları. Hatırlıyorum da çarşı pazar gezmiştik en ucuzundan

almak için babamla.

 

Ucuz olmalıydı çünkü biz ucuz bir hayatın pahalı insanlarıydık.

 

Ucuzdu hayatımız, mesela bir bisikletim olmadı hiç. Defalarca bisikletçi

dükkânına gidip en güzelini beğendim halde. İnsan her istediğine sahip

olamazdı. Hayatın kuralıydı bu ama nerden bilebilirdim. Ben henüz çocuktum.

Çocuk olmak da emek ister ucuz yaşamlarda. Arkadaşlarına özenemezsin, güzel

kıyafetler giyemezsin, en güzel çanta senin olamaz. Güçlü

Olmak daha çocukken bir zırh değil, bir gereksinim olur.

 

O anaokulunu hiç unutmayacağım. Evimizden 1 veya 2 kilometre uzakta ve

tepedeki, yokuşu dik anaokulu. Komşunun çocukları ile giyinir kuşanır kar

kış dinlemez yürürdük o yolu. Aslında o yol bizim anaokulunun yolu değildi,

aynı mahalleden çocukların yürüdüğü kader yoluydu. Evden başlar ve nerde

biteceği belli olmaz bir yoldu o.Şimdi kimi mühendis, kimi

Doktor o çocukların. Dedim ya o yol evden başlar ama anaokulunda bitmezdi.

Fakat biz hep biter sandık. Yürüdük, yürüdük... O yolu her gün yürüdük biz,

her gün o sonmuşçasına.

 

Bir gün bir kutu gördüm pencereden baktığımda. İnsanların elleri üstünde

taşıdığı, karlar üstünde yavaş yavaş yürüyen bir kutu.

Anneme sordum 'tabut' dedi. İçinde ise arkadaşım varmış. Ebedi yolculuğa

erken çıkmıştı Pınar. O yolu şimdi eller üstünde ve gözleri kapalı

gidecekti. Annesinin eve gelmesini beklerken kara yenik düşmüş Pınarım;

gözleri karla kapanmış. Gördüğüm ilk cenaze; arkadaşımın cenazesiydi.

 

Dedim ya çocuktuk, güzeldik, saftık, temizdik. Ölümler bizi üzemezdi. Biz o

yolu yine ertesi gün hiç bir şey olmamış gibi

Yürüyüp gidecektik...

 

Doğuda çocuk olmak, batıdaki orta halli bir adamdan daha ızdıraplıdır. Bunu

Batı bilemez, Batı ancak tartışır...

 

 

Ercan Sürenkök

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş

Çocuk olmaktan geçtiyse yolumuz ve bir çocuğun neler hissedebileceğini henüz unutmadıysak, tüm çocukları anlayabiliriz.

Çocuktum; sevgi bekliyordum.

Doğulu çocuk da bekliyor.

çocuktum; yorulmadan okula gitmek isterdim, sıcak bir sınıfta okumak, renkli kalemlerimle yazmak,bir de eksiksiz kitaplar,yeni bir çanta da isterdim.

Doğulu çocuk da istiyor.

Sağlam ayakkabılarım istediğim renk olsun isterdim ve eskimemiş giysilerim.

Doğulu çocuk da istiyor.

Sakız almak isterdim,bir iki de oyuncağım olursa keyfim yerinde olurdu bilirdim.

çok şey değildi istediklerim.

Doğulu çocukta istiyor bunları hem de hakkı olarak.

Geçmiş yaşam öykülerinde kalmadı doğulu çocuk, zamanın bu anında bile eksik çocukluğunu biran önce bitirip kurtulma çabasında büyüyor.

 

 

 

 

Suç yönlerde değil.

Köylüsünü işçisini yoksulluktan kurtarmayı beceremeyen yönetimlerdedir.

Bu yönetimleri,ülkemizin her yönünden,yöresinden hepimiz seçiyoruz...

 

Daha çook uzun zaman,acı yaşam öykülerine doğacaktır çocuklar biz aklımızı kullanıp doğru kararlar vermedikçe...

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş

Diyarbakır İHD’nin “Çocuk Hakları İhlalleri 2003 Bilançosu”na göre Doğulu çocukların durumu kötü.

 

 

 

 

 

Doğu Anadolu'nun sosyal ve ekonomik koşullarından en fazla etkilenen kesim çocuklar oldu. İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şubesi'nin “Çocuk Hakları İhlalleri 2003 Bilançosu” raporu, Doğulu çocukların durumunu gözler önüne serdi. Çocuklar, 1 yıl içinde, yaşam hakkı, kişi güvenliği, eğitim hakkına yönelik ihlaller ile aile içi şiddet ile cinsel istismara maruz kaldığını ortaya koydu. Rapora göre, 2003 yılı içinde 7 çocuk mayınlar nedeniyle hayatını kaybetti. 21 çocuk ise yaralanarak sakat kaldı. Çocuklar, oyun oynarken ya da koyun otlatırken mayın kazalarıyla karşılaştı. Mayın kazaları, Mardin, Diyarbakır, Van, Hakkari, Şırnak, Muş ve Bingöl illerinde gerçekleşti.

 

Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da faili meçhul saldırılar nedeniyle hayatını kaybeden çocukların sayısı ise 5 olarak belirlendi. 1 çocuk ise yaralandı. Raporda, faili meçhul saldırılar olarak belirtilen olayların bazılarını tecavüz vakaları oluşturdu. Şırnak'ta 11 yaşındaki S.A. tecavüz edilmiş ve defalarca bıçaklanarak parçalanmış şekilde bulunurken, Diyarbakır'da G.B. ile Z.D. isimli çocuklar ölü bulundu. Van'da koyun otlatan N.Ç., D.K. adlı çocuklar, jandarma ekiplerince kaçakçı oldukları iddiasıyla roket mermisiyle öldürüldü. Mardin'de ise M.D evinin önünde otururken, askerlerin ateşi sonucu yaralandı. Çocukların ölümüne neden olanlar ise bulunamadı. 5 çocuk ise kayboldu.

 

Rapor, yasaların 16 yaşından küçük çocukların gözaltına alınmasını yasaklamasına rağmen, bölgede çocuklara yönelik gözaltının boyutlarını da ortaya koydu. Rapora göre, bölgede 1 yıl içinde 102 çocuk çeşitli nedenlerle gözaltına alındı. Çocuklardan 40'ı Emniyet ve Jandarma tarafından işkence ve kötü muameleye maruz kaldığı şikayetinde bulundu. 8 çocuk ise tutuklandı.

 

Doğu ve Güneydoğu illerinde tepki toplamasına rağmen gösterime devam eden şiddet içerikli filmler, eğitim konusundaki şikayetlerin en büyüğünü oluşturdu. Kimi zaman

Kürtler kimi zaman ise Ermeniler'in tarihinin öğretilmesi amacıyla gösterilen filmlerde, şiddet sahnelerin çok fazla olması ve propaganda yapılması, filmlerin çocuklara gösterilmesi şikayetlere neden oldu. Ailelerin bir çoğu, filmleri izleyen çocuklarının psikolojilerinin bozulduğu ve okula gitmek istemediklerini bildirdi. Bu nedenle Derneğe başvurarak yardım isteyenlerin sayısı 30 olarak belirlendi.

 

Rapora göre, 4 çocuk aile içi şiddete maruz kaldığı gerekçesiyle İHD'ye başvurdu. 1 çocuğun ise cinsel istismara maruz kaldığı belirlendi.

 

Göçle beraber, yaşam koşulları ve ortamı değişen, yeme içme-barınma-eğitim-sağlık gibi zorunlu ihtiyaçları karşılanamayan çocuklar sokaklarda çalışmak zorunda kaldılar. 2003 yılı içinde Diyarbakır'da sokakta çalışan çocukların sayısı 28 bin olarak belirlendi. Sokakta çalışan çocuklardan 950'si belediye veya sivil toplum kuruluşlarınca koruma altına alındı. Eğitimlerine devam ederken, sokaklarda çalışmak zorunda kalan çocukların sayısı ise 1200 oldu. Bölgede, 8 bin civarında çocuğun madde bağımlısı olduğu belirlendi.

 

Bölgenin sağlık sorunları da çocuklara yansıdı. Sağlık Bakanlığı'nın genelgesine rağmen, tedavi ücreti ödenmediği gerekçesiyle yıl içinde 2 çocuk hastanelerde rehin kaldı. 7 çocuk ise tedavilerinin yapılması için İHD'den yardım istemek zorunda kaldı.

 

Raporda, Kürtçe'ye yönelik engellemeler de yer aldı. Buna göre, 2003 yılı içerisinde bölgede çocukların sadece fiziksel ihtiyaçları değil aynı zamanda kültürel ve etnik

kökenlerinden dolayı da hak ihlallerine maruz kaldığı belirtildi. Raporda, "Kürt kökenli vatandaşlar kendi çocuklarkına Kürtçe isimleri verme, çocuklarına Kürtçe eğitim sağlama imkanlarından yoksun bırakılmıştır. Yeni çıkan yönetmelikle günde birkaç saat Kürtçe yayın yapacak tv'ler Kürtçe çizgi film konularında çocuklara yayın yapma

yasağı getirilmiştir" denildi.

 

Eğitim, sağlık, ekonomik, sosyal ve kültürel sorunlar altında ezilen çocukların intihara

sürüklendiği de ileri sürülen İHD Diyarbakır Şubesi'nin raporuna göre, bölgede 34 çocuk intihar etti. 12 çocuk ise intihara teşebbüste bulundu.

 

1990-2003 yılları arasında tespit edilen 544 mayın patlamasında 284 çocuk yaşamını yitirdi, 253'ü yaralandı.

 

2003 yılında işkence gören 779 kişiden 96'sını çocuklar oluşturdu.

 

Şiddet içeren 109 bin olayda 10 bin 3 çocuk fiziki ve manevi zarar gördü.

 

Aile içinde yaşanan 5142 şiddet olayında 424 çocuk şiddet görerek yaralandı.

 

Sokakta yaşayan, evden kaçan, kaybolan, terk edilen, eylemlere katılan, su işleyen, suç mağduru ve şüpheli gibi nedenlerden dolayı 83 bin 249 çocuk hakkında polis tarafından işlem yapıldı.

 

İşlem yapılan çocuklardan 12 bin 48'ini 0-10 yaş grubu çocuklar oluşturdu. 1811 çocuk ise gözaltına alındı.

 

57 bin 587 çocuğun bağımlılık içeren madde kullandığı belirlendi.

 

640 bin kız çocuğu okula gönderilmedi.

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş

doğuda çocuk olmak...

 

 

yine ağlıyor

yıldız bakışlı çocuklar

hayattan vazgeçmişcesine

sanki yılların tüm yükü üzerlerinde

 

emek vereceksin yarınların için

alın terin ile varacaksın ulaşmak istediğin yere

haksızlığa boyun eğmeyip

zulüm edene baş kaldıracaksın. ..!

dört elle sarılacaksın emeğine

okuyacaksın. ..

insanı, insanlığı öğreneceksin

bileceksin, seni beni...ve geçmişini...

-ya sen ne olacaksın çocuk?

-astronot olacağım...

-niçin?

cevap manidardır oldukça;

-yıldızlara ulaşacağım...

-ne olacak yıldızlara ulaşınca?

-en parlaklarını toplayıp, anneme vereceğim...

 

kapatalım pencereyi

parçalanmış bedenleri

yoklukları,yıkıntıl arı

yıkıntılar arasından sızan gözyaşlarını

umarsızca eğlenebilen pa-parazitleri

görmeye dayanamıyorum anne...

 

bkamayın güldüklerine onların...

fotoğrafı çeken abileri söylemiş

gülün diye...

 

oyy çocuk sen mavilerde bir geleceksin

sen adın gibi hırçın... adın gibi sonsuzsun...

adın deniz'miydi senin

onun gibi bakıyorsun da...

kaderin de onun gibi değil mi ?

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş

Kadın Derneği tarafından uygulanan anketten çıkan sonuçlar şöyle:

 

*Evli 590 kadından yüzde 41.4'ü ailedeki erkekler tarafından, yüzde 42.7'sinin görücü usulüyle evlendirildiğini söyledi. Sadece üniversite mezunları evleneceği kişiye kendi karar verirken, üniversite mezunlarından hiçbiri birinci ve ikinci dereceden akrabasıyla evlenmemiş.

 

*Kadınların yüzde 56'sı şiddete uğradığını söyledi. Evli 590 kadının yüzde 53'ü aile içinde şiddet gördüğünü belirtti. Bu kadınların yüzde 53.7'si eşinden, yüzde 29.8'i kayınvalidesinden, yüzde 13.3'ü ailedeki yetişkinlerden, yüzde 2'si kayınpederinden, yüzde 1.2'si de kumadan şiddet görüyor.

 

*766 kadından 338'i de ev dışında şiddete uğradığını, bunların yüzde 29.6'sının erkek arkadaşından, yüzde 22.9'u amirlerinden, yüzde 17.6'sı patronundan, yüzde 17.4'ü öğretmeninden, yüzde 12.5'i iş arkadaşından şiddet gördüğünü söyledi.

 

*Kadınların yüzde 83.5'i duygusal, yüzde 66'sı sözel, yüzde 44.1'i fiziksel, yüzde 33.7'si ekonomik, yüzde 14.7'si de cinsel şiddet gördüğünü söyledi. Bu kadınların yüzde 51.6'sı eve geç geldiğinden dolayı, yüzde 30.6'sı da ekonomik nedenlerden dolayı şiddet gördüğünü belirtti.

 

*'Bir daha dünyaya gelme şansın olsaydı, kadın olmak ister miydin?' sorusuna kadınların yüzde 50.5'inin 'Evet', yüzde 49.5'inin de 'Hayır' yanıtı verdi. Yeniden dünyaya geldiğinde kadın olmak istemeyenlerin oranı, eğitim seviyesi düştükçe yükseliyor.

 

alıntıdır

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş

Doğu kadını kapalı bir kutu gibidir. Özügrce yaşama hakkı yoktur, yaşadıklarınıda saklamak zorundadır. Aşık olabilir ama sevdiğne kavuşma gibi durumu çoğu durumlarda neredeyse imkansızdır. Töreler onun başkası ile evlenmesini emretmişse, bunun dışına çıkamaz, ölür

 

Batı kadını, kendini ifade etmek konusunda daha şanslıdır. slında bunun diğer bir sebebide, hukuk kurallarının batıda yaşayan kadınlar tarafından daha iyi bilinmesi ve hukuki mücadleey katılmlarıdır. Doğuda kadın kendi hakkını arayabilirmi??

 

Doğudaki kadınlar,erkeğin egemen olduğunu bir topluda hayatlarını sürdürmekteler. Babası, abisi, eşi oğlundan sonra gelen kişi olmuştur. Çünkü doğuda kadın olmak için erkek egemenliğni kabul etmen gerekiyor.

 

Bu arada doğu kadını yada doğu insanı hep doğduğu topraklardamı kalıyor. Batıya göç eden milyonlarca doğulu insan vardır. Bulunduğu ortama uymak zorunda kalan kişiler, ister istemez kurallara uymak zorundadırlar

bu sadece yaşadığı yere göre değişen bir durumdur

 

Metrepol şehirlerde kadın olmak avantajdır. Metropol şehir göz önündedir. Yapılanlar, yaşanılanlar, herşey daha çok didiklenir.

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş

Işık Doğudan Yükselir... Acılar da...

 

 

 

Acı yine doğudan yükseliyor. Ölüm haberleri yine doğudan geliyor. Oysa ki dünya yuvarlaktır deriz. Ne önemi olmalı doğunun- batının, öncenin- sonranın yaşayabilmek için hayatta kalabilmek için! Ama öyle değil... Doğudaysan; uzaktasın demektir hem de öyle uzaktasın ki kimseler yetişemez varamaz yanına. Varılmaz ulaşılmazsındır. Elini uzatsa dokunacakken... Doğudaysan herşey eski kalmıştır sözde yenilerin yanında, doğudaysan yanlızsındır. Başının çaresine bakmak zorundasındır. Sanki önce onlar bakmalı acının tadına, önce onların sevdikleri ölmeli, önce onların hayatı kayıp gitmeli ellerinden. Ama acı onları dimdik ayakta tutuyor. Öyle dayanıklı olmuşlardır ki bir çocuk iki çocuk derken üçüncü çocuk kanatlanıp uçarken gökyüzüne meleklerin yanına yüzlerinde görebildiğin sadece öfkedir. Sanki birileri onlara sen dayanıklısın, alışıksın nasıl olsa bu kadar acıyı da kaldırırsın. Koymaz sana dercesine! Biz ise Ahların, yazıkların, vah vah ların ardında acaba buraya da gelirmi bize de bulaşır mı ne yapsak ne etsek diye düşünmeye başlamışızdır bile. Ama onlar üç çocuğunu kaybetti düşünün ne kadar büyük bir acı olduğunu. Dedim ya onlar bizden daha güçlü. Bu virüs nedirki. Onlar daha beterlerini gördüler. Evet biliyorlarki çaresi de yok henüz ama ya çaresi olupta göz göre göre çekilen çektirilen acılar. Yollar kapalı olduğu için yeterli ulaşım sağlanması gereken yerler tarafından sağlanmadığı için çocuğunu hastaneye götüremeyip yollarda bebeğini yavrusunu kaybedenler. Evet şimdi soruyorum size hangisi daha acıdır?

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş

mardin kızıltepe'de yaşıyormuş uğur. 12 yaşındaymış, 5. sınıfa gidiyormuş. daha tarih, coğrafya bile ayrı dersler değildir hani, onun yerine fen bilgisi, sosyal bilgiler okunur. hala üniteler vardır. öğretmenin tektir. işte daha o yaşlardaymış. bıyıkları terlemiş miydi, acaba kızların o kadar da kötü olmadıklarını, hatta bazılarına bakmanın, bazılarıyla konuşmanın garip bir şekilde güzel olduğunu fark etmiş miydi? yoksa daha sadece erkek arkadaşlarıyla top mu oynuyordu?

belki bu top oynayan ya da kızlara yan yan bakmaya başlamış uğur, 21 kasım 2004 gününde, saat 17:00 civarında ölmüş, bitmiş. babasıyla yanyana, vücudunda yaşından fazla kurşunla ayrılmış annesinden. çünkü uğur aslında yukarıda anlatılan çocuk değil, eli kanlı, bombalı, kalaşnikoflu bir teröristmiş. mardin valiliği öyle buyurmuş. ilçe jandarma komutanlığı ve ilçe emniyet müdürlüğü’ne bağlı ekipler uğur ile babası ahmet'i öldürmüşler.

ihd, "yaşamlarını yitirenlerin evlerine ait bahçe duvarında bulunan giriş kapısına 3-4 metre mesafede saldırıya maruz kaldığı ve orada yaşamlarını yitirdikleri, kuzey ve güney istikametlerden yakın mesafeden küçük çaplı silahlar ve çapraz ateşe maruz kaldıkları, bahçe duvarı ve evin ön cephesinde her hangi bir mermi çekirdeği izine rastlanmadığı, güvenlik görevlilerinin siper olarak kullandıkları kamyonlarda kurşun izinin gözlemlenmediği"ni iletiyor. valilik ise teröristti onlar diyor. nedense ben valiliğe inanmıyorum. 12 yaşında bir çocuğu öldürdükten sonra, terörist olduğunu söyleyenlere inanmıyorum. 12 yaşındaki bir çocuğu 13 kurşunla öldürenlere inanmıyorum.

yaygın medyamızda neredeyse hiç bir yerde adı geçmeyen çocuk

cihat aktaş'ın bir kavga sonucu sade vatandaş tarafından bıçaklanması 5 gün bütün gazetelere manşet olurken, bu çocuğun devletin bir görevlisi tarafından 13 kurşunla öldürülmesinin esamesi okunmuyor

 

edit:haberi bir şekilde veren gazeteler bulabildiğim kadarıyla sadece özgür gündem, evrensel, birgün, radikal, milliyet, yeni şafak ve sabah, son üçü sadece küçük kutularda

zaman ise haberi sadece "2 terörist ölü olarak ele geçirildi" şeklinde vermiştir

muhtemelen iyi futbol oynuyordu,tanıdığım diğer kızıltepeliler gibi...

 

zaten hassas bir bölge değil mi buralar hala ne diye böyle saçma işler yapılır anlamam.bu çocuğun arkadaşlarının kulağına birileri fısıldamaz mı kin ve nefreti,dağlara çağırmaz mı?dağda insanı öldürmez mi onların anasını ağlatmaz mı ya da ölünce kendi anası ağıt yakmaz mı?kin ve düşmanlık devam etmez mi?kanı gözyaşı,gözyaşını kan takip etmez mi?ama yookk birileri silah satıp yeşil dolarlarını sayacak ya...

 

karanlıkta koca adam gibi gözüküyormuş diye söylemiş polis.yani koca adamları taramak normal bişey.teslim ol çağrısı yapılmış ne kadar ilginç komşulardan kimse birşey duymamış.

potansiyel bir teröristti uğur.büyüyünce babası ona acılar, açlıklar, yokluklar alacaktı; bu ülkedeki her ayağı çıplak çamur içinde top koşturan çocuk gibi , büyütmediler...

 

kara gözlü bir mardin kızına aşık olacaktı daha, olamadı...

 

hem okuluna gidip hem de hayvan otlatacaktı okutmadılar...

 

16 yaşına geldiğinde dağa çıkacaktı katillerinin gözünde şimdiden aldılar önlemlerini , çıkartmadılar...

baskıyı hissedecekti , göz altına alınacaktı aldırmadılar...

 

17 insinde idam edilmeyecekti belki , belki de sınav kazanıp istanbula okumaya gelecekti...

ve bir gece bir kimlik kontrolünde kütüğü sadece mardin olduğu için ikinci sınıf hayvan muamelesi görecekti , göremedi...

 

uğur ne ilk ne de son.bu tür terör potansiyeli yüksek olan bölgelerin hepsini temizlemek lazımdır tez elden, geç bile kalınmıştır.devlet buna bir sey yapmasi lazim

on iki...on üç...on iki...on üç...on iki...on üç...on iki...on üç...

uzun süre kafamdan uzak tutmaya çalıştım, ama olmadı. daha doğrusu ilk kez tam manasıyla şimdi yüzleşebildim onunla...

on iki...on üç...on iki...on üç...

zaten kendi ikiyüzlülüğümüzü tekrar tekrar ortaya çıkarmaktan başka neye yarıyor ki. "ay dayanamadım, ondan yazmadım"* on iki yaşındaymış çocukcağız, tam on üç kurşun yemiş.

on iki...on üç...on iki...on üç...

ilk başta ben de inanmamıştım, hatta ne yalan söyleyeyim umur talu'da yarım yamalak görüp okumadan geçmiştim. bir çocuktan bahsediyordu, o zaman için bana neydi. sözlükte görünce anladım o çocuğun hangi çocuk olduğunu. on iki yaşında ilkokul öğrencisi bir çocuktu. evinin önünde on üç kurşunla öldürülmüştü. hala okumadım umur talu'nun yazılarını, yıldırım türker'i de okumadım. sanki on üç kurşunun gerçekliğini alıp götürecekti onları okumamak, sanki hayat olduğu gibi devam edecekti. ama oradaydı işte...

on iki...on üç...on iki...on üç...

halbuki bazıları için on iki'yle on üç hala alelade rakamlar. ergun babahan, oktay ekşi ve şurekaları hiç sıkılmadan bunu da hasıraltı etmeye yeltendiler. ne güzel düşünmeyecektik on iki...on üç'ü. düşünse devlet düşünürdü zaten ikisini yanyana koymadan önce. tasası bize mi kaldı? sonradan döktükleri timsah gözyaşları, hatta onu dökmeye bile zahmet etmediler, özeleştiri numaraları kelimenin en hafif manasıyla adiliktir. şimdiye kadar hiç de yabancısı olmadığımız ama bir kere daha gösterilince bizi yine afallatan bir adilik.

yapılan adiliğin en büyüğü de kızıltepe olayı diye bir şey icat edip bizi buna inandırmaya çalışmalarıdır. onların dünyasında on iki...on üç hiç olmadı, onun yerine kızıltepe olayı vardı. "bakan kızıltepe olayı için müfettiş atadı" "kızıltepe olayı meclis'te" "vali kızıltepe olayıyla ilgili olarak 'yargıya intikal etmiş bir olay, konuşamam' dedi. "insan hakları komisyonu üyesi millitvekilleri: kızıltepe olayıyla ilgili incelemelerimiz başladı, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmaya çalışanlar var. her şey açıklığa kavuşacak" çok yakında 27. sayfada, üç santime 4 santimlik bir yerde: "kızıltepe olayı soruşturması bitti"

evet bir olay olmuştu ve kızıltepe'de gerçekleşmişti ama onun adı kızıltepe olayı değil, on iki yaşındaki çocuğun on üç kurşunla katledilmesiydi. insanlık diye bir şeyden bahsediyorsak birileri yan yana koymalı on iki'yle on üç'ü. susam sokağı'nda sayar gibi..on iki...on üç...on iki...on üç...on iki...on üç

sahi uğur'un susam sokağı'ndan haberi var mıydı acaba?

ümit kıvanç da haysiyet.com da hakkında bir yazı yazmış.

 

kızıltepe katliamı da unutulup gidecek mi?

ümit kivanç

 

 

 

 

mardin kızıltepe'de bir baba-oğul, karanlıkta katledildi.

 

"otopsi raporuna göre, 12 yaşındaki ilköğretim 5. sınıf öğrencisi uğur kaymaz'ın sağ ve sol eline 4 adet, vücudunun sırt bölgesinden 9 adet olmak üzere toplam 13 adet merminin isabet ettiği, bunlardan 9 (dokuz) tanesinin yakın mesafeden (50 cm'nin altında) yapılan atışlarla oluştuğu ve vücutta barut izlerinin olduğu, babası, 31 yaşındaki tir şöförü ahmet kaymaz'ın uyluk ve sol eline 2 adet, göğüs kısmına 4 adet, sırt bölgesine 2 adet olmak üzere toplam 8 adet merminin isabet ettiği, bunlardan 8 (sekiz) tanesinin de yakın mesafeden (50 cm'nin altında) yapılan atışlarla oluştuğu ve vücutta barut izlerinin olduğu tespit edildi.

kızıltepe cumhuriyet savcısı, olayı incelemek için kızıltepe'ye giden, ancak vali ve kaymakamdan randevu alamayan insan hakları derneği heyeti üyelerine, olaya ilişkin "üç boyutlu soruşturma" yürüttüklerini söyledi. savcı bu "üç boyut"u şöyle açıkladı: "birincisi ahmet kaymaz'ın örgüt bağlantısının araştırılması, ikincisi ahmet kaymaz'ın eşi makbule'nin örgüt bağlantısının araştırılması, üçüncüsü ise güvenlik güçlerinin silah kullanma yetkilerinin aşılıp aşılmadığının tespit edilmesi..."

 

yani özetle: 1. bakalım bir kol mesafesi uzaklıktan sekiz kurşunla vurulan baba örgüt üyesi mi? 2. olmayabilir. ama eşi militan olabilir. 3. çocuk da bu arada vurulmuş, tatsız tabiî; bakalım onları vuran, resmen silah kullanma yetkisine sahip personel bir hata işlemiş mi?

 

bu hunharlık hakkında ne laf etmeli? etmemeli. türkiye, sözün bittiği yer oluveriyor bir anda. burada da bir belgesi kalsın diye, yukarıdaki bilgileri aktardım.

 

insan hakları derneği, iyi niyetli ve gayretli bir araştırmaya dayanan, güvenilir bir rapor hazırladı, kızıltepe katliamı ile ilgili. buraya tıklayın ve hiç değilse bir göz gezdirin, derim: bu yıl kış modasında neler varmış...

http://www.ihd.org.tr/rapozel/kiziltepekaymaz.html

 

 

 

uğur'cuğu unutmayalım. babasını da. onları her anışımızda, şu anki hükümetin de tıpkı kendinden öncekiler gibi, böyle bir facia karşısında nasıl sus pus durduğunu hatırlayalım. uğur'la babasını, kimi vurduklarını bile bilmeden delik deşik eden vicdansız ve sorumsuz "kamu görevlileri"ni bu işten sıyırmak için yapılacakları da izleyelim. "gelinim olur musun"dan filan vakit bulabilirsek."

ümt kıvanç

 

 

 

bazı topraklarda ölümün yaşı yoktur, kapıyı her an çalabilir mermiler. bazen evde ailesi ile yemek yemekte olan bir çöpçü yanlışlıkla evine giren lacivert kuvvetlerin hedefi oluverir, bazense bir gecekondu mahallesinde panzer altında kalabilir yedi yaşındaki sevcan, bazense babasını uğurlamaya hazırlanan bir çocuk göçüp gider..

 

 

bazı topraklarda resmi ellerden ölüm sıradandır. resmi ölümün en resmisi bile 18 yaşını beklemez. her zaman bir kemik yaşı vardır bu çocukların, ipin ucunda olmanın bahanesi..

 

 

 

bazı topraklarda unutmak en kötü cezadır, çünkü unutulan her şey bir gün gelir, unutanların kapısını çalar.. ama unutmak yanı başındaki şehirler haritadan silinirken, insanların genlerinden silinmez.

 

 

ama en kötüsü; bazı topraklarda insanlar şaşırmayı çoktan unutmuştur. yıllarca az satan gazetelerin manşetlerinde çocukların resmi kurşunlarla, gayriresmi satırlarla, çelik tellerle öldürülmesi yazmıştır. ab grubu bir rüzgar ile gelen haberlere gülüp geçer istemeden bu toprakların insanları; çünkü bazı topraklarda insanlar kimin içinin acıdığını, kimin empati taklidi yaparak prim yaptığını* iyi bilirler..

adı uğur... büyük ihtimalle aileye uğur getirsin uğurlu bir yaşamı olsun diye adını uğur koydular... 13 tane uğursuz merminin o yaşamı sonlandıracağını bilmeden... 12 yaşında bedene 13 tane kurşun... 8 tanesi yakın mesafeden... yazarken bile insanın beynini zonklatan bir katliam...

 

 

 

12 yaşında 13 mermiyle sonlanan bir hayat...

 

 

sevcan... uğur... fevzi... erdal eren... şimdi unuttuğumuz ama vaktiyle yüreğimizi kanatan diğerleri... evet, bazı ülkelerde ölümün yaşı yok...

 

 

işte yazılasnların sadce bir kısmı.Uğur bizim çocuğumuz,kardeşimiz,yeğenizmiz,abimiz olabilirdi.olaylara sessiz kalmayalım hiç kimse böyle bir ölümü hak etmiyor.bilmeyenlere için olayın yargı boyutunu da belirtmek isterim,açığa alınan dava edilen kişiler serbest bırakıldı.....uğur için,geçmişimiz için,geleceğimiz için ağlayalım çünkü türkiye de olaylar yaşanmaya devam edecek...

 

 

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş

Her geçen gün mayın, savaş artığı mermi veya bombalar nedeniyle Güneydoğu'da çocuk ölümleri, yaralanmaları yaşanıyor. En son geçen hafta içinde Bingöl'de i çocuk yaşamını yitirdi, üç çocuk da mayına bastıkları için yaralandı. Bu vakalar yaşanırken kimsenin bir müdahalesi, çocuklara veya ailelerine yönelik eğitim çabası olmuyor. Mayın konusunda bilinçsiz çocuklar gördükleri yabancı cisimleri kurcalayınca olan oluyor. Mayın sorunu yaşayan Kolombiya, Kamboçya gibi ülkeler bu sorunun üstesinden gelmek için hem mayınları temizlemeye çalıştı hem de bu çaba sırasında ölümlerin yaşanmaması için insanları bilinçlendirme çalışmaları yürüttü. Türkiye'deyse buna yönelik çabalar ya yok, ya da çok cılız.

 

En son Meclis'in de desteğiyle ilk öğretim okullarına yönelik afiş çalışması yapıldı. Fakat bu projenin bir handikapı vardı; afişler okulların kapanmasına yakın bir zamanda; nisan ayında okullara asılmaya başlandı. Projenin yürütücüsü Mayınsız Bir Türkiye Girişi-mi'nden Muteber Öğreten, bu nedenle projenin nasıl etkiler bıraktığı hakkında henüz bir bilgi edinemediklerini söylüyor. Eylül ayında devam edecek proje kapsamında mayından en fazla etkilenen iller olan Ağrı, Batman, Bingöl, Bitlis, Diyarbakır, Elazığ, Hakkari, Siirt, Şırnak, Tunceli ve Van'a toplam 4 bin 972 afiş yollandı.MAYIN DERSİ VERİLSİN

Mayın nedeniyle yaşanan ölümlerin artması bu konuyla ilgili sivil örgütleri de yavaş yavaş harekete geçiriyor. Bu yönde ilk 'resmi' girişim, Eğitim Sen'den geliyor. Eğitim Sen Batman Şubesi, bir hafta sonra yapılacak toplu görüşmelerde ele alınması isteğiyle Genel Merkez'den "Kara mayınlarından korunma yöntemleri"nin ders kitaplarında yer almasına yönelik taleplerini iletecek. Şube başkanı Aziz Aksın ile şube sekreteri Remzi Özmen, hazırladıkları bir dilekçe ile bu taleplerini dile getirecekler. Eğitim Sen Batman Şubesi'nin talebi şöyle:

 

"Bölgemiz adeta bir mayın yuvası durumunda. Mayınlar temizlenene kadar belirli bir duyarlılığın oluşması şart. Bu duyarlılıkla birlikte mayından dolayı gerçekleşen çocuk ölümleri de ortadan kalkacaktır. Bu da ancak kara mayınlarından korunma yöntemleri ve bu mayınlar konusunda gerekli bilgilerin ders kitaplarında yer almasıyla mümkün olabilir. Bu konu hakkında çocukların kara mayınlarıyla ilgili gerekli bilgiye sahip olması ancak bu konunun okullarda anlatılması ve müfretada girmesi ile mümkündür."

 

 

 

 

 

MAĞDUR ÜLKELER SORUNU AŞIYOR

Mayınsız Bir Türkiye Girişimi sözcüsü Muteber Öğreten; mayından etkilenen tüm ülkelerde eğitim çalışmalarının yapıldığını, Türkiye'nin de en kısa zamanda bunu gündemine alması gerektiğini söylüyor.

 

"Mayından etkilenen bütün ülkelerde uluslararası insani yardım kuruluşları bu konudaki yerel STK'larla ortak hareket ederek eğitim çalışmaları yapıyor. Önce okullarda ders olarak işleniyor, sonra da çocukların günlük hayatlarında kullandıkları defter, kalem ve benzeri araçlarda mayınla ilgili uyarılara yer veriliyor. Çocuk yalnızca okulda değil, günlük hayatında da mayının tehlikesine karşı kendisini uyaran çeşitli çizimler ve fotoğrafları sürekli görebiliyor. Halka yönelik olarak da köy köy, mahalle mahalle çalışmalar yapılıyor. Köyün ileri gelenlerinin etkisinden yararlanılarak köy halkına mayına karşı uyarı eğitimi yapılıyor. Mayınlı yerlerde yaşayanların alışkanlıklarını değiştirmelerine yönelik çalışmalar yapılıyor." Eğitim Sen Van Şube başkanı Özdal Üçer de, konunun bir ders olarak gündeme getirilmesi, çocukların ancak böyle bilinçlendirilebileceğini söylüyor. Üçer, ilköğretimdeki derslerin yanı sıra uyarıcı televizyon programları ve reklam filmlerine de acil ihtiyaç olduğu vurgusu yapıyor.

 

"Eğitim Sen'in böyle bir çabanın içinde olması şart. Bireysel olarak talepte bulunmak yerine kurumsal bir karar çıkarmamız gerekiyor. Eğitim Sen şiddete karşı bir çalışma yapmıştı. Bunu da kampanyaya dönüştürerek, savaş artıklarıyla çocukların oynamaması, çocukların bu ortamlara gitmemesi, askerin de hem mayınla-rA hem askeri artıklara dair duyarlı davranması konusunda öncü olmayı isteriz."

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş

Mayın hakkında bilinmeyenler

 

 

 

 

Türkiye'de mayınlara yönelik bir fotoğraf çıkarmak artık mümkün. Stoklarda ne kadar mayın olduğu (3 milyon) biliniyor. Türkiye Ottowa Sözleşmesi'ne imza attığı için de bunların ne zamana kadar imha edilmesi gerektiği (2008) biliniyor. 2014 yılına kadar da toprağa gömülü yaklaşık bir milyon mayını da temizlemiş olması gerekiyor. Fakat sivil örgütlerin vurguladığı gibi Türkiye'de kaç insanın mayın mağduru olduğu veya mayından olumsuz etkilendiğine dair bir bilgi yok. Bilinmeyenler bununla sınırlı değil:

 

Mayınların döşenmesinden günümüze kadarla süreçte mayın nedeniyle yaşamını yitiren insan sayısı; bu olaylardan sonra fiziki veya psikolojik tedavi gören insan sayısı; bu insanlar için nelerin yapılıp nelerin yapılmadığı; mağdur çocukların okullarına devam edebilip edemediği; mayın mağduru kaç insanın nerede, nasıl istihdam edildiği...? Konuyla ilgili sivil örgütler mayın veya savaş artığı mağduru insanlara ilişkin bu bilgilerin netleşmesiyle atılması gereken adımların daha rahat atılacağını söylüyor Güneydoğu'da ihtiyaç duyulan bir başka konu rehabilitasyon merkezi. Mağdurların fiziki tedavilerinin yanında psikolojik tedavilerinin de yapılabilmesi için böyle bir merkeze acil ihtiyaç duyuluyor. Mağdurlara yönelik meslek eğitim okulları da sivil örgütlerin talep ettiği bir konu.

 

»PSİKOLOGLAR ANLATIYOR

Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Doç. Dr. Selahattin Şenol, mayın ve benzeri tehlikeli maddeler konusunda ders verilmesini olumlu bulmakla birlikte, bazı sakıncaları da olabileceğini söylüyor. "Koruyucu ruh sağlığında cinsellikle, madde kullanımıyla ilgili risk altında olan çocuklara dair derslerde merak da yaratmamak gerekiyor. Buradaki bir sakınca, bu çocukların bu tür konulara ilgilerini artırmak olabilir. O nedenle tonun iyi ayarlanması gerekir."

 

Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Çocuk ve Erişkin Psikiyatristi Uzm. Dr. Mazlum Çöpür de şu öneri ve uyanlarda bulunuyor:

 

"Normalde çocuk, tehlikeyi görerek öğrenir. Maym öyle bir şey değil ama.. Ben de mayın görsem tanımam. Onun için de mayının bizzat gösterilmesi gerekir. Bir çocuğa hiç tanımadığı bir şey hakkında bilgi verilemez. Mayın meselesi sosyal bilgiler gibi bir dersin içinde, tehlike yaratan maddeler konusu içinde anlatılabilir. Derste bu tür tehlikenin çok olduğu bölgede dialar veya videolarla mayın hakkında bilgi verilebilir. Burada dikkat edilecek husus bölgede bu vurguyu çok abartmamak. Çünkü çocuk gereğinden fazla korkutu-labilir. Bir tehlike konusunda çok uyarırsanız çocuk her şeyi tehlike olarak algılayabilir."6 Ayda 63 olay, 24 ölü ve 185 yaralı

İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği'nin (Mazlum-Der) düzenli olarak yayınladığı raporlara göre bu yıl ilk altı ay içinde 63 tane mayın-bomba patlaması vakası yaşandı. Bu patlamaların yarattığı bilançoysa, ağır. Olayların aylara göre dağılımı şöyle: Ocak: 4 olay, 6 yaralı Şubat: 6 olay, i ölü, 30 yaralı Mart: 12 olay, 6 ölüm, 32 yaralı Nisan: 14 olay, 6 ölüm, 55 yaralı Mayıs: 17 olay, 7 ölü, 28 yaralı Haziran: 10 olay, 4 ölü, 34 yaralı İnsan Hakları Derneği'nin raporuna göre, 1990-2002 yılları arasında Antipersonel Kara-mayınları nedeniyle 838 kişi yaşamını kaybetti, 937 kişi de yaralandı. Rapor, 1990-2002 yılları arasında ölenlerin 394'ünün sivil, 334'ünün güvenlik görevlisi, 3'ünün PKK militanı olduğunu belirtiyor. Yaralananların ise, 642'si sivil, 294'ü güvenlik görevlisi olarak gösteriliyor.

 

Çeşidi sivil inisiyatiflerin raporlarının gösterdiği 2003, 2004 ve 2005 verileri şöyle:

 

2003: 67 vaka. (İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şubesi'nin verilerine göre 21 kişi yaşamını yitirdi.)

 

2004: 57 mayın ve padamamış mühimmat (PAM) olayında en az 168 mayın/PAM kurbanı olduğu tesbit edildi: 57 ölü (35 sivilden 16'sı çocuk) ve in yaralı (72 sivilden, 29'u çocuk). (Mayınsız Bir Türkiye Girişimi'nin raporu.)

 

2005: 69 ölü, 161 yaralı (Türkiye İnsan Hakları Vakfı 2005 raporu.)2014'E KADAR TEMİZLENMELİ

Topraklarına 1 milyon mayın döşenen ve elinde üç milyona mayın stoku bulunan Türkiye, 2003 Eylül ayında anti-personel kara mayınlarının üretimini, dağıtımını, stoklanmasını ve kullanımını yasaklayan Ottowa Sözleşmesi'ni imzaladı. Sözleşme gereğince Türkiye'nin en geç, 1 Mart 2008 tarihine kadar depolarında bulunan mayınları imha etmiş olması ve en geç, 1 Mart 2014 tarihine kadar toprağa döşeli tüm mayınları temizlemiş olması gerekiyor. Çok büyük alanların mayınlanarak üretim dışı bırakılması, ekonomiyi de olumsuz yönde eddliyor. Mayın nedeniyle, Türkiye-Suriye sınırındaki 3.5 milyon dönüm büyüklüğündeki arazi üzerinde tarım yapılamıyor.

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş

Sizin yazdiginiz her iletinin Türk devletini suclamasi hesap sorar gibi cümlelerle yazinizi süslemeniz sizin aslinda gerceklere yönelik degilde taraf tutan bir gözle Türk devletine yaklastiginiz ayan beyan ortaya cikiyor.Dogudan Güneydogudan bahsetmeniz gösteriyorki eger Kürtcü degilseniz bile onlarin siyasetine sempatiniz var.Türkiye'nin dört bir kösesinde yasayan insanlarin bir avucu disinda kalanlarin hepsi yoksulluk ve egitimsizligin pencesindedir.Güneydogunun özelligi ise oradaki insanlarin asiretlerin kölesi olmasidir.Kadinlarin kizlarin ugradigi zuöüm bahsettiginiz devlet zulmünden cok asiret törelerinin zulmüdür,ama bunlari yazamazsiniz cünkü gercekleri yazmis olursunuz.Türk devletine karsi geldiginiz kadar asiretlere karsi gelseydiniz Güneydogu bugünkünden cok farkli olurdu,ama devlete karsi gelemeniz icin sartlandirildiniz ,beyinleriniz yikandi bu yönde.Dümyanin her ülkesinde güvenlik gücleri hatalar yaparlar ki Türkiye sartlarinda güvenlik güclerinin es gecme lüksü yoktur.Buna ragmen mümkün oldugunca hata yapmamaya calismaktadirlar,ne varki sizin sartlandirilmis olmaniz,Kürtcülük hareketleri bu azda olsa yanlisliklari hemen bir kampanyaya dönüstürerek devlete karsi gelme kozu olarak kullanmamizda faydali olmaktadir. ***********

 

 

saygilarla

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş
Sizin yazdiginiz her iletinin Türk devletini suclamasi hesap sorar gibi cümlelerle yazinizi süslemeniz sizin aslinda gerceklere yönelik degilde taraf tutan bir gözle Türk devletine yaklastiginiz ayan beyan ortaya cikiyor.Dogudan Güneydogudan bahsetmeniz gösteriyorki eger Kürtcü degilseniz bile onlarin siyasetine sempatiniz var.Türkiye'nin dört bir kösesinde yasayan insanlarin bir avucu disinda kalanlarin hepsi yoksulluk ve egitimsizligin pencesindedir.Güneydogunun özelligi ise oradaki insanlarin asiretlerin kölesi olmasidir.Kadinlarin kizlarin ugradigi zuöüm bahsettiginiz devlet zulmünden cok asiret törelerinin zulmüdür,ama bunlari yazamazsiniz cünkü gercekleri yazmis olursunuz.Türk devletine karsi geldiginiz kadar asiretlere karsi gelseydiniz Güneydogu bugünkünden cok farkli olurdu,ama devlete karsi gelemeniz icin sartlandirildiniz ,beyinleriniz yikandi bu yönde.Dümyanin her ülkesinde güvenlik gücleri hatalar yaparlar ki Türkiye sartlarinda güvenlik güclerinin es gecme lüksü yoktur.Buna ragmen mümkün oldugunca hata yapmamaya calismaktadirlar,ne varki sizin sartlandirilmis olmaniz,Kürtcülük hareketleri bu azda olsa yanlisliklari hemen bir kampanyaya dönüstürerek devlete karsi gelme kozu olarak kullanmamizda faydali olmaktadir. ***********

 

 

saygilarla

Evet Doğuda kadın olmak veya çoçuk olmak bu gibi düşüncelere karşı yine de sadece susmak!demektir...Çok güzel yazılar Yayamaz Kayımca...

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş
Misafir gelincik

Doğuda kadın olmanın diğer bir yüzü de töre cinayetleridir. Bu açıdan bakıldığında şöyle bir değerlendirme yapmak mümkün.

 

Töre cinayetleri ne yazık ki ülkemizin halen devam etmekte olan kanayan bir yarası.Geleneksel yapı ve kurumlarının halen etkinliğini sürdürdüğü bir toplumda kadınların bir kenara atılarak onların hakkında samimi çözümler üretmek mümkün değildir.Kadını dikkate almayan ,sorunlarına çözüm üretmeyen ve kadının kalkınma sürecine katılmadığı bir programla başarıya ulaşmak mümkün değildir.Bu tür cinayetlerin yaygın olduğu bölgeler genellikle Kürt ve Arap kökenlilerin çoğunlukta olduğu etnik bir yapıya sahiptir.Tarikatlar,şeyhler,ağalar,korucular ve şeriatçı kamu yöneticilerinin kıskacı altında da bu kozmopolit yapının kolay kolay iflahı da mümkün görünmemektedir.Bu tür olaylarda, sanıkların ifadelerinde her ne kadar " namus" adı altında işlendiği söylense de cinayetler için aslında asıl neden bu bölgelerin sosyal çarpıklığıdır.Bu tür bölgelerdeki ekonomik kapalılık toplumsal ve kültürel içe dönüklüğe yol açmıştır.

 

Bu bölgelerde giderek azalmakla birlikte erkeğin birden fazla kadınla evliliği halen varlığını sürdürmektedir.Kırsal alanlarda kadının % 7.7 si,kentte ise %3.4 nün kocası birden fazla kadınla evlidir.

Kırsalda kadınları %76 sı okuma yazma bilmiyor,kente ise bu oran % 45 . Kırsalda kadınların %54 ü kentlilerin %44 ü sık sık veya aralıklarla şiddete maruz kalıyor.Özellikle çocuk yaşta evlenenler şiddete daha açık kesimi oluşturuyorlar.Bu yaşta evlenen çocukların evlilik ve aile yaşamında karşılaştığı sorunlarla nasıl mücadele edeceğini bilmediğinden " çocuk kadınların" çoğu ciddi şekilde şiddetle karşı karşıyadırlar.Hele hele ailelerle birlikte yaşama durumunda olanlar için bu gazap daha da büyük olmakta .Çünkü erkek ailesine karşı karısını "adam etme " uğraşındadır.

 

Bu tür çarpıklıkların süregeldiği toplumlarda " aile meclisi kararları ile ibreti alem olsun diye " meydanlarda futursuzca boğazlanan kadınların olması da çok normaldir.Asıl normal olmayan bu sorunları gidermek adına bu zaman kadar hiç bir şey yapılmıyor olmasıdır.Ya da yapılmaya çalışanlar oldukça yüzeysel kalmaktadır.

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş

Bu yazımda da askerlik görevimi yaptığım bu kış döneminde kazandığım tecrübeleri ve elde ettiğim izlenimleri aktarmaya çalışacağım. Evet! Ben askerden yeni geldim ve vatani görevimi doğuda yaptım.

 

 

 

Söylenenlerden çok daha fazlası var orada. Aslında bitmiş gibi gözüküyor. Umut yok, çaresizlik var, yaşam şartları alabildiğine kötü ve kötüleşmeye devam ediyor. İnsanlarda güven yok. İnanç kalmamış gibi bakıyorlar. Biz fazla dışarı çıkamıyorduk malum tehlikelerden dolayı ama çıktığım zaman ki tespitlerde gördüm ki asıl tehlike çocukların kafasındaki düşüncede. Büyüyünce ne olacaksın diye sorduğumda hiçbiri bilmiyor. Yada aklındakini bana söylemekten kaçınıyordu kötü bakan gözlerle. - çocuklar sonraları alıştılar gerçi şubenin yanına yanmış kömürleri toplamaya geldiklerinde konuşurduk - Ve çoğu aslında okula gitmek istemiyor. Aileleri tarafından bir sürü yanlış fikirle büyütülüyorlar. Sonucunda maalesef askere düşman olan devletini sevmeyen insanlar yetişiyor oralarda. Çünkü onlara bulundukları çaresiz durum için hep devleti suçlamak öğretiliyor. Belki bir çok duyarsızlığa karşı haklı oldukları yönlerinin olduğunu varsayıyorum ama gördüğüm suç hiçbir zaman tek taraflı değil. Birazda tembeller herşeyi devletten bekler olmuşlar. Orada güdülen yanlış politikalar durumu iyice içinden çıkılmaz hale getirmiş. Çocuk yardımı adı altında çocuklara ödenen parayı gelir bilerek devamlı çocuk yapan insanlar, elektriği kaçak kullanarak milyonlarca liralık külfete neden olanlar ve en önemlisi ülkesinin bütünlüğünü tanımayan insanlar. Orda bunlar var! fakat tamamından bahsetmiyorum öyle insanlarda tanıdım ki vatanına milletine bağlı ayrımı sevmeyen ayrım istemeyen ülkesini memleketini seven insanlar. Fakat azınlıktalar. bu insanlar arasında tanıdığım Ahmet abi hem ilçenin elektrik işlerine bakıyor, hemde yerel muhabirliğini yapıyordu. Anlattığı sorunlardan artık bıkmış gibiydi. Yanlışlıklara karşı yaptığı itirazın haddi hesabı yoktu. Önüne geçmeye çalışanlarda çabasıydı. Diğer bahsetmek istediğim kişi ise Tevfik abimdi eskiden bulunduğu görev icabı – açıklamasam sevinir – ülkesine daha bir duyarlı. Evet kürt ama ayrım, hiçbir zaman aklına gelmiyor hep bana dediği “biz bir bütünüz ayrım yapanlar bu vatanın parçalanmasını isteyenler, Türk,Kürt ayrılamaz kardeş” ve O da hak verirdi benim bir kürtün bu kadar milliyetçi olduğunu gördüğüme şaşırmama. işte böyle insanları tanıdıkça diyorum benim hala umudum var.

 

 

 

Eğitimin en önemli olduğu o yörelerde ise gelen öğretmenler hep yeni mezun olmuş. Ve tanıdığım kadarıyla istekli gelmemiş zorunlu hizmetten oradalar. İnsan yinede orada onları görünce biraz olsun umutlanıyor. Ama çaresizlikte onların peşini bırakmıyor. Yolda giderken tanıştığım Kürşat da bu öğretmenlerden biriydi. Gittiğim ilçenin bir köyüne öğretmen olarak verilmiş. karlı kış günlerinden birinde karşılaştığımda okulun çatısının fırtınadan uçtuğunu – köyde tek öğretmen – ne yapacağını bilmediğini, onarmak için elinde imkanda olmadığını ve ciddi ciddi gitmeyi düşündüğünü söylemişti. Bir daha göremedim. Ama gitmediğinin haberini aldım. Belkide o da orada kalmanın önemini anladı ve kendi adına birşeyler yapmak için elinden geleni yapmak istedi. Çünkü insan orada o çaresizliği görünce boşver diyemiyor, bağlanıyor. Elimden ne gelir diye düşünmeye başlıyor. Belki de bu Türk Toplumunun özelliklerinden birisi.

 

 

 

Tüm bu sorunların yanında kışın hava şartlarının oldukça sert geçmesi başka bir faktör. – 35 leri bulan soğuk, suların donması, yolların kapanması. Çoğu zaman zaten hayatın durmasını sağlayan faktörler. bulunduğum şube de suyu getirmek için 2 hafta uğraştığımız günler oldu. Zira boruya gelen su donuyordu. yeni çektiğimiz hat muslukları az açık bıraktık diye yine donmuştu. hortumla su getirmeye kalksak oda donuyordu. bunlarla da bitmiyor. Elektrik kesintileri jeneratör arızaları ve en önemlisi o soğukta ısınma problemi hergün uğraştığımız sorunlar arasındaydı. Ama biz askerdik her türlü probleme hazırlıklı olacak şekilde telkinlerle oraya gittik. Zaten o şartlara alıştığınız zaman sinir bozucu gibi görülen bu olaylara gülüyorsunuz. Güvenlik problemini saymıyorum zaten o bizim asli görevimizdi. Öyle sorunlar yaşıyor ki insan orada batıya geldiğinde herşeyin değerini dibine kadar anlıyor. fakat acı olan bunu yaşarak anlamak. sıkıntıyı görmeyen elindekinin kıymetini bilmiyor.

 

 

 

Belki de bu yüzden toplumsal sorumluluklarımızın farkına varmıyoruz. Ülkemize dair sorumluluklarımızı yerine getirmiyoruz. Birlik olamadığımız için kalkınamıyoruz, sonucunda doğuda yaşanan sıkıntıların bir parçası bize ait. Peki biz ne zaman böyle olduk ? ne zaman doğu batı diye ayrıldık ? aslında bu soruların cevabı kolay. Bizi tabanı olmayan düşüncelerle birbirimize düşürdükleri zamanla ayrıma neden olan kürt sorunu, doğu sorunu - adına her ne koyarsanız – çıkış zamanı aynı zamana denk gelmektedir. Biz gereksiz kavgalarla birbirimizi yemeye başladığımız vakit gelişme adına hiçbirşey yapamadık. O günlerden sonra zaten hiç toparlanamadık sorunlar gün geçtikçe yapısallaştı bu konu gibi içinden çıkılmaz haller oldu. O zamanın ideolojik düşüncelere sahip gençlerinin yerini şimdi ise duyarsız,habersiz, boşvermiş gençler aldı. Şimdi bu gençler temel değerleri, örfü adetleri bir yana bırakıp modanın peşinde kendilerini helak etmenin yollarında. Tabiki hep birşeyler yapmak için çabalayan gençler de vardı. Ama maalesef hep azınlıkta kaldı.

 

 

 

Yazdıklarım çoğumuzun bildiği, bazılarımızın bizzat yaşadığı sorunlardır. Amacım sadece bu kanayan yaranın unutulmamasını sağlamak gündeme taşımaya çalışmaktır. Bu büyük tehlikenin -suni gündemlerle- üstü örtülmeye çalışılmaktadır. Türkiye’de ne zaman bir olayın üzerinde çok fazla durulsa hep gördük ki başka olaylara bakmamız için yapılmıştır. Biz Türk gençliğiyiz. Yakın tarihimize bakarsak, bunun ne kadar değerli olduğu daha çabuk anlarız. Bize yakışan duyarlılığı hepimizin göstermesi dileğiyle.

 

 

Günay Caymaz

 

 

 

 

 

 

 

(bunlar benim degilde orada yaşıyan o havayı soluyan,o acıları hisseden birinin yazısı ifadeleri!!!!)

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş

İLERİYE DÖNÜK NE HAYALİM OLABİLİR Kİ?

 

Bireylerin kişiliklerinin yaşadıkları yerlerin coğrafi koşullarından etkilendiklerine inananlardanım. Yaşadıkları coğrafi koşullarda ki zorluklar ile mücadele eden insanın, bu zorluklar karşısında vermiş olduğu mücadeleyi bize yansıyan kişiliklerinden ve bedenlerinden okuyabiliriz.

Coğrafya derslerinde ülkemizin fiziki özellikleri anlatılırken ülkemizde dağların batıdan doğuya doğru paralel olarak uzandığını söylerdi hocamız ve bunu yanında sınıfa getirdiği ülkemizin fiziki haritası üzerinde de gösterirdi. Hocamızın anlattıklarına ve bizlerin harita üzerinde okuduklarımıza göre ülkemizin doğusuna gidildikçe düz olan yerlerin azaldığı, dağların daha fazla yer kapladığını öğreniyorduk. Yaşımızın ve bilgi altyapımızın eksikliğinden kaynaklı olarak öğrenmiş olduğumuz bu bilgilerin gerçek yaşamdaki karşılıklarını tam olarak bilmiyorduk. Bildiğimiz birkaç şey vardı. Oda bu coğrafi şartlarda bazı bitkilerin yetişemeyeceği, dağların geniş yer kaplaması nedeni ile insanların geçim kaynaklarının hayvancılık olduğu ve kış turizminin bölge halkı için büyük bir ekonomik girdisi sağlayabileceği…

Coğrafi koşullar değiştikçe yaşamın rengi değişiyordu. Bu değişimden en büyük payı alacak olan ve yaşamın rengini tüm tonları ile yaşayan insanda değişimden nasibi alıyordu.

Ülkemizde batıdan doğuya gittikçe insanların derilerinin kalınlaştığını fark ederiz. Doğudaki insanların derilerinin batıdaki insanınkine göre kalın olmasının sebebi doğudaki yükseltiden kaynaklı olarak havanın soğuk olmasıdır. Karasal iklimin yoğun olarak yaşandığı ülkemizin doğu(özelliklede kuzeydoğu) kısmı uzun süren kış ayları yaşamaktadır. Çetin kış şartlarına adaptasyon sağlamak zorunda olan deri kalınlaşmıştır. Doğanın bir kanunudur bu.

Yalnızca derilerdeki kalınlaşma ile kalmaz coğrafi şartların insan üzerindeki etkisi. Örneğin soğuk bölgelerde yaşayan insanlar birbirlerine daha yakın otururlar. Soğuğun insan üzerindeki olumlu etkilerinden biridir bu. Birbirlerine yakın oturan bu insanlar sıcakkanlı olarak adlandırılan insanlardandırlar. Çetin ve uzun geçen kış mevsiminde uzun gecelerin dolu dolu geçmesini sağlamanın tek yolu odayı ısıtan sobanın etrafında koyulaşan sohbettir. Soba ateşinde pişen çay yudumlanırken, bir yandan da sohbetin en koyu olduğu an yaşanıyordur.

Etrafı dağlar ile çevrili olan ve beş yüz metre sonrasını göremeyen insanların hayallerinin görebildikleri bu beş yüz metre ile sınırlı olduklarını iddi etmek ne kadar doğru bilemiyorum.

Öğrencilerimden ileriye dönük hayallerini yazıya dökmelerini istiyorum. İleriye dönük hayallerimiz… Öğretmenlerin ezberini bozuyorum, öğrencilerimin bunu sözle değil de defterlerine yazmalarını istiyorum. Söz olup uçmasın diye. Unuttuklarında onlara bu hayallerini somut olarak hatırlatmak için.

Ülkemin doğusunda rakımın 2000’ler ile ölçüldüğü, yüzünü değil de sırtını güneşe dönen ve dört bir tarafını dağların çevirdiği küçük bir köyde öğrencilerimin ileriye dönük hayallerini soruyorum. Ne kadar doğru bu yaptığım tam olarak bende bilmiyorum ama yinede soruyorum. İstediğim sadece ilerde olmak istedikleri meslekleri yazmaları değil, tüm bir yaşamı yazmaları, yaşamak istedikleri yaşamı. İleride köyde mi kalmak istiyorlar yoksa anne ve babalarının yapmadıklarını onlar mı yapıp terk edecekler köylerini. Kalmayı düşünürlerse eğer nasıl bir yaşam düşlediklerini. Köylerini daha bir yaşanılır kılmak için neler yapabileceklerini yazmalarını istiyorum. Sorular yaşlarına ve almış oldukları eğitime göre çok zor gelebilir diye düşünüyorum. Ama yinede merak ediyorum ve yaratıcılıklarını görmek istiyorum. Ne yazarlarsa yazsınlar, isterlerse boş kâğıt versinler…

Defterler önce bomboş, hiçbir şey yazmamışlar. Çoğunun gözünden okuyabiliyorum, söylediklerimin çoğundan bir şey anlamadılar. İlerde olmak istediğiniz meslek nedir diye sorsaydım bir çırpıda cevap verirlerdi ama ben onlardan ilerideki tüm yaşamlarından bahsetmelerini istedim…

Benim bu izlenimlerin fazla uzun sürmeden öğrencilerim defterlerinin üzerine kapanıyorlar, ileriye dönük hayallerinin diğer öğrenci arkadaşları tarafından çalınmasını istemiyorlar. Defterin beyaz yaprağı bir anda dolmaya başlıyor. Defterin beyaz sayfası üzerindeki çizgiler arasında yazılanlar yalnızca bir alfabenin harflerinden oluşan harf kümeleri değil. O yazılanlar, yani beyaz kâğıdın artık tertemiz olmamasını sağlayanlar küçük yaşlarına ve zayıf bedenlerine rağmen öğrencilerimin ileriye dönük olan hayalleri. İstediği kadar kirlensin defterin sayfası, o kirlendikçe öğrencilerimin ileriye dönük ne kadar çok hayallerinin olduklarını öğreniyorum. Onlar öğretmen ben öğrenci oluyorum.

 

Zaman mekândır, ama aynı zamanda mekân zamanda saklıdır.

 

Öğrencilerimden ders bitimine yakın yazdıklarını okumalarını istiyorum. Ve dikkatlice dinliyorum…

Sinem’in yazdıkları, içerisinde bulunduğu koşullarda, o yaşta ki bir kız çocuğundan beklenen bir cevap değildi. “İleriye dönük ne hayalim olabilir ki?” demiş yazdıklarında. “Beşinci sınıfı bitirdikten sonra okuma hayatım bitecek bende köyümde ki diğer kızlar gibi yaşamımı devam ettireceğim.”

Hayallerin bir sınırı var mıdır? Sinem bir başka mekânda olsa idi yine aynı cevabı yazar mıydı? Etrafı dağlar ile çevrili olan köyünde değil de, dağları yalnızca okuduğu kitaplarda bilseydi?

Sinem’in bu cevabı vermesi yalnızca bir nedene bağlanamaz. Yani yalnızca yaşadığı coğrafya ile sınırlandırılamaz bu cevabı. Sinem’in sahip olduğu ve çoğu kez erkek tarafından yönlendirilen bir cinsiyeti var. Egemenliğin erkekte olduğu bir sistemde kadının toplumda üstlenebileceği sorumluluk onun yaşının büyük ya da küçük olmasına, evli ya da bekar olmasına bağlı değildir. Cinsiyeti kadın olduktan sonra ve onun yaşamını şekillendirecek olan erkek olduktan sonra yaşın hiçbir önemi kalmıyor bu tür toplumlarda.

“İleriye Dönük Ne Hayalim Olabilir ki?” Erkek öğrencilerimin yazdıklarında böyle bir çıkarım göremedim. Onlar erkek olmanın kendilerine vermiş olduğu büyük bir artı ile yazıyorlar ileriye dönük hayallerini. Gerçekleşsin ya da gerçekleşmesin, onların hayalleri Sinem’in ki gibi beşinci sınıfı bitirmeleri ile bitmiyor. Tam aksine hayalleri beşinci sınıfı bitirdikten sonra başlıyor. Kimi köyden ayrılıp kendisine yeni bir yaşam alanı oluşturacağını yazıyor. Kimisi ise okuyup ileride köyüne geri dönerek bir şeyleri değiştireceğinin hayallerini kuruyor, bir başka erkek öğrencim ise içerisinde bulunduğu koşulların çok uzağında ileride doğacak olan çocukları için nasıl bir hayatı gerçekleştireceğinin hayallerini yazmış kâğıdına.

Sinem’in yazdıkları ülkemizin birçok yerinde aynı yaşam şartlarını paylaşan kızların ortak cevabıdır. Belki bu kızların çoğu Sinem’in dillendirdiği gibi dile getiremezlerdi. Sinem, hepsinin dili oluveriyor bir anda.

Sinem ve onunla yaşıt olsun ya da olmasın tüm kızların hayallerine konulan bu sınırı kaldırmalarının ülkemizin içersinde bulunduğu şartlar içersinde tek bir çıkış yolu var, oda beşinci sınıftan sonra okumalarını sağlamak. Buda büyük bir eğitim atılımı ile gerçekleşebilecektir. Eğitim alanında son yıllarda bazı sivil toplum kuruluşlarının başlattığı ve devlet organlarınca da desteklenen kampanyalar ile birçok kız çocuğu hem eğitimlerine ara hem de ileriye dönük hayallerine bir sınır getirilmesine izin vermediler.

“Haydi Kızlar Okula” ve benzeri kampanyalardan nasibini alan kızların hayallerinin içerisinde bulundukları sınırları çoktan aştığını biliyoruz. Bu kampanyadan nasibini alamayanların hayalleri ise Sinem’in hayallerinden pekte farklı değil. Eğitim alanındaki bu tür kampanyalar hayallerin coğrafi şartlar içerisine hapsedemeyeceğimizi gösteriyor bizlere.

Ülkemizde bulunan kız çocuklarının hayallerine sınırlar koymalarını engellemek için elimizi çabuk tutmalıyız. Aksi takdirde yaşadıkları coğrafi şartlarla beraber erkek egemen topluma bağlı olarak yaşamaya devam edecekler.

 

Üzeyir ERGÜL

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş

"Güneydoğu Anadolu Bölgesi Enerji Forumu 2007" TMMOB Elektrik Mühendisleri Odası Gaziantep Şubesi ve Gaziantep Üniversitesi işbirliği ile 28-29 Mayıs 2007 tarihinde Gaziantep‘te gerçekleştirildi.

 

 

 

Forum yürütme kurulu ve danışma kurullarının, sunulan bildirilerin, sunumların ardından yapılan tartışmaların, katılımcıların katkılarının ve forum sonunda düzenlene panelde elde edilen sonuçların ve değerlendirmelerin geniş bir özetini, "Forum Sonuç Bildirgesi" olarak kamuoyunun ve ilgililerin bilgisine sunuyoruz.

 

Güneydoğu Anadolu Bölgesi batıda Gaziantep‘ten başlayarak Diyarbakır, Urfa, Mardin gibi önemli ileri içine alan geniş bir alanı kapsamaktadır. Bölgenin batıdan doğuya uzanan yapısında bölge içinde yer alan kentler batıya yakınlıklarıyla orantılı olarak değişik refah düzeylerini yakalayabilmişlerdir. Bu açıdan yapılacak genel ve ortalama bölge yorumu tüm kentlerin ortak özelliklerini taşımamak tehlikesini de içerecektir. Bu nedenle forumda özellikle ele alınan konuları Diyarbakır ve doğusu, Urfa ve Gaziantep olarak üç ayrı şekilde incelemek gerekmektedir. Ancak bu değerlendirme bir noktada ülke sorunları ortalamasını da içerecektir.

 

Bölgeye Gaziantep, Adıyaman ve Urfa kentleri arasında sınır oluşturarak giren önemli akarsularımızdan Fırat nehri üzerinde GAP kapsamında oluşturulan önemli barajlar kurulmuştur. GAP kapsamında Dicle nehri üzerinde kurulmuş olan barajlarda göz önüne alındığında, Güneydoğu Anadolu Bölgesi ülke hidroelektrik enerji üretiminin neredeyse yüzde 40‘ını karşılamaktadır. Ülkemizde üretilen petrolün tamamına yakını Güneydoğu Anadolu Bölgesi‘nin doğusundan elde edilmektedir. Özellikle seracılık için çok uygun olan jeotermal kaynaklar, fosil yakıtların (özellikle linyit) yanında henüz çok basit yöntemlerle sadece sıcak su elde edilmek amacıyla kullanılan güneş enerjisi potansiyeli de düşünüldüğünde bölge kendine yetecek miktardan çok daha fazlasını üretme kapasitesine sahiptir. Sanayi yatırımlarının bölgeye gelmemiş olması üretilen enerjinin bölgede değil daha batıda kullanılmasına yol açmaktadır. Enerji iletiminin maliyetleri ve kayıplar düşünüldüğünde enerji yoğun sanayi kollarının Gaziantep‘in daha doğusunda kurulmuş olması hem sosyal hem ekonomik anlamda daha doğru olacaktı.

 

Güneydoğu Anadolu Bölgesinin özellikle Fırat‘ın doğusundaki kentleri Enerji üretimindeki büyük potansiyellerine rağmen elektrik enerjisi kullanımında tüketiciler açısından Türkiye‘nin en ciddi problemlerinin yaşandığı bölgedir. Bölge, ulusal üretimden de hak ettiği payı alamamaktadır. Ulusal gelire yaptığı katkı oranında yatırım alması Bölgenin gelişmesi açısından büyük önem taşımaktadır.

 

Gaziantep‘te gerçekleştirilen Forum‘a elektrik enerjisi üretimi, iletimi, dağıtımı ve tüketimi ile ilgili taraflar, enerji politikalarını tartışmak üzere siyasi parti temsilcileri, Elektrik Mühendisleri Odası yöneticileri, tüketici dernekleri, sanayiciler katılarak görüşlerini ortaya koymuşlardır. Bu görüşlerin ortak paydasında, elektrik enerjisinin sürekliliği, kalitesi, fiyatı ve bölge ve ülke içinde eşit dağıtımı gibi görüşler bulunmaktadır. Özellikle üretim, iletim ve dağıtım işlerini yürüten kurum temsilcileri enerjideki sıkıntıları rakamlarla ortaya koymuşlardır. Bölgedeki birçok kent ne yazık ki, elektrik enerjisi satışından elde ettikleri karın (?) çok az bir kısmını bölgelerine yatırım olarak geri alabilmektedirler. Bölgenin elektrik enerji sisteminde kullanılan teçhizatın önemli bir bölümü ekonomik ömrünü tamamlamıştır. Dağıtım hatlarının yetersiz ve eski olması, taşınan enerjinin hat kapasitelerine göre yüksek olması, hat teknik kayıplarının ülke ortalamasının üzerine çıkartmaktadır. Bu eksikliklerin giderilmesi sadece bölgeye yeterli yatırımın yapılmasıyla çözülebilir. Mardin, Siirt gibi, Şırnak gibi illerde elektrik kesintileri asgari yaşam şartlarını dahi sıkıntıya sokacak düzeydedir. Diyarbakır, Urfa, Mardin, ve kısmen Gaziantep elektrik altyapısı bitme noktasına gelmiştir. Eski sistem sadece elektrik mühendislerinin ve teknisyenlerinin, kurumda çalışan teknokratların özverili çalışmalarıyla ayakta durabilmektedir. Enerjide özelleştirme politikaları derhal durdurulmalı, enerjinin üretilmesi, iletilmesi ve dağıtılması işi yine tek elden ve kamuca sağlanmalıdır. Enerji sorununa ekonomik değil, sosyal çözümler aranmalıdır. Enerji kullanım yoğunluğun batıdan doğuya kaydırılması ancak elektrik enerjisi girdisi yüksek (çimento, metal sanayi gibi) sanayi faaliyetlerinin özellikle yabancı sermaye yatırımı kapsamında çiçeklerle karşılanması uygulamasına son verilmelidir.

 

Bölgeye nitelikli personeli getirilmesi çok önemlidir. Fırat‘ın doğusu, Urfa, Mardin, Şırnak, Diyarbakır gibi kentler çalışanlar açısında cazip hale getirilmelidir. Özelleştirme kapsamında erken emekliliklerle içi ve hafızası boşaltılan dağıtım kuruluşlarının günümüz teknolojilerini de kullanması sağlanarak yeniden eski gücüne kavuşması sağlanmalıdır.

 

Tüketici açısından elektrik enerjisinde kalite oldukça önemli bir kavramdır. Gaziantep‘te sanayi kullanımı önemli ölçüde Organize sanayinin kontrolüne bırakılmıştır. Bu da kayıp ve kaçak oranlarında önemli düşüşlere sebep olmuştur. Gaziantep‘in hızlı ve plansız büyüyen yeni yapılaşma alanlarına aynı hzla elektrik yatırımları yapılamamaktadır. Temel sebebi ödenek eksizliği olan yatırım yapamama durumu Urfa, Diyarbakır, Mardin gibi kentlerde daha da kötü şartların oluşmasına yol açmaktadır. Kışın elektrik sobalarının, yazın soğutucuların ve klimaların yoğun kullanımı yetersiz altyapı zorlamakta ve sık sık elektrik kesintilerine yol açarak hem cihazların bozulması hem yaşamın kalitesizleşmesi anlamında sıkıntıya sebep olmaktadır. Aşırı yüklenme ve elektrik kesintileri kent içine serpilmiş orta ölçekli sanayicileri de zor durumda bırakmaktadır.

 

Son yıllardaki ulusal enerji politikaları ne yazık ki gelecek için pek ümit vaat etmemektedir. Tüm politikalar üç temel noktada toplanmıştır: Özelleştirme, Kaçak Elektrik kullanımının engellenmesi ve enerji açığının dış kaynaklardan (doğal gaz) karşılanması.

 

Kayıp, kaçak sorunu birlikte kullanılarak sistemin sorunları ve eksiklikleri de tüketicinin üzerine yüklenmektedir. Özellikle sulama zamanlarında Urfa‘da artış gösteren kaçak elektrik kullanımının ekonomik nedenleri göz ardı edilmektedir. Özellikle pamuk üretim girdi maliyetlerinin yüksek oluşu ve verilen taban fiyatlar üreticiyi elektrik enerjisine ödeme yapmama yoluna itmektedir. Sulama amaçlı kullanılan elektrik enerjisi ücreti girdi maliyetleri ve oluşan taban fiyatlar göz önüne alınarak belirlenmelidir. Daha az enerji maliyeti gerektiren sulama yöntemleri bölge çiftçisine öğretilmelidir.

 

Kaçak elektrik kullanım istatistikleri yayımlanarak bölge şehirlerinin şehirlerindeki kaçak miktarları yüzde 60, 70‘ler civarında açıklanmakta, ve bölgede yaşayan insanlar potansiyel suçlu olarak tüm ülkeye ilan edilmektedirler. Oransal büyüklüğün ülke tüketimi içindeki payı çok küçüktür. Kaçak elektrik kullanımının ekonomik ve sosyal boyutu dikkate alınarak nedenleri araştırılmalı, bilimsel sonuçları üzerinden çözüm yoluna gidilmelidir.

 

Elektrik Enerjisinin tasarruflu kullanılması ile ilgili öğretici çalışmalar Elektrik dağıtım işini yapan kuruluşlar tarafından yapılmalıdır. Elektrik Mühendisleri Odasının, Üniversitelerin bu anlamda yapmış olduğu çalışmalar desteklenmelidir.

 

Sağlıkta kısman uygulanmakta olan "Yeşil Kart", elektrik üretiminde de "Yeşil Sayaç" şeklinde uygulanmalıdır. Ülkenin doğal kaynaklarında elde edilen elektrik enerjisi yine ülke insanına kar amacı güdülmeksizin dağıtılmalıdır. Yoksul aileler insanca yaşam için gereken miktarda elektrik enerjisini bedelsiz kullanabilmelidir.

 

Güneş enerjisinden faydalanma özendirilmeli, ilk yatırımlarda devlet desteği sağlanmalıdır. Benzer şekilde özellikle daha az enerji tüketen aydınlanma araçlarının görece pahalı olan ilk yatırımları devlet tarafından karşılanmalıdır.

 

Güneydoğu Anadolu Projesi bir an önce tamamlamalı ancak gerçekleştirilen projelerin yaşam sürelerinin uzatılması için gereken önlemler de alınmalıdır (barajların etraflarının ağaçlandırılması).

 

Foruma katılan oto prodüktör sahibi sanayiciler bu aşamada bu santrallere büyük yatırımlar yapmış olmalarına rağmen özellikle petrol fiyatlarındaki aşırı yükseliş nedeniyle bu sistemleri kullanamadıklarını belirtmektedirler.

 

Yenilenebilir kaynakların başında gelen hidroelektrik üretimde bölgede kantarın topuzu kaçmıştır. Her şeye rağmen elektrik sloganı bölgeye zarar vermeye başlamıştır. Munzur ve Zap nehirleri üzerinde yapılması planlanan barajlarla da doğa harikası vadiler yok olacaktır. Doğa ve kültür varlıklarının insanlığın ortak mirası olduğu gerçeğinden hareketle orta yol bulunmalı ve ortak miras korunmalıdır. Ilısu barajı ile sadece bölgenin değil, insanlığın en önemli tarihi değerlerinden antik Hasankeyf kenti sular altında kalacaktır. Ayrıca, gelişmiş ülkelerin çimento (Gaziantep‘te Narlı‘da 2 adet), demir-çelik gibi yüksek enerji gerektiren ve çevreyi kirleten sektörlerini, gelişmekte olan ve az gelişmiş olan ülkelere kaydırdıkları gözlenmektedir. Bu durum ülkemiz gibi gelişmekte olan ülkeler için yabancı sermayenin yatırımı gibi görünürken, aslında ülkenin enerji kaynaklarını kullanmada ve çevrenin korunmasında büyük olumsuzluklara neden olmaktadır. Ülkemizin ileri teknoloji barındıran, sektörlerde sürdürülebilir bir kalkınma politikası ile gelişmesine yönelik planlama anlayışı geliştirilmeli, bilim ve mühendisliğin kamu yararı eksenli çalışmaları değerlendirilmelidir.

 

Zaman zaman gündeme getirilen "Nükleer enerji santralleri" yerine yerli ve yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanılmasına yönelik projeksiyonlara yönelinmelidir.

 

Enerji sektörünün özellikle kamu kesiminde çalışan personelin siyasi baskılardan korunması, kamu personelinin işini bürokrat değil teknik insan mantığı ile gerçekleştirmesini sağlamak için gereken ortamı yaratmak önemlidir. Politikacıların kamu çalışanları üzerindeki baskısı önlenmeli, teşhir edilmeli ve ayıplanmalıdır. Aynı şekilde politik baskılara açık davranan kamu personeli de teşhir edilmelidir.

 

Elektrik enerjisi fiyatının diğer ülkelere göre yüksek olması sanayi üretim girdilerinin düşürülmesi ve tüketicinin yaşam düzeyinin yükseltilmesi önünde önemli bir engel olarak durmaktadır. Girdi maliyetlerinin artması istihdamı da olumsuz etkilemektedir.

 

Katılımcılar ve Elektrik Mühendisleri Odası temsilcileri enerji politikalarının oluşturulmasında görüşlerinin dikkate alınması gerektiğini, bu yaklaşımın herkesin işini kolaylaştıracağını, karar vericilerin verdikleri yanlış kararlardan sonra adli soruşturmalara uğramaktan kurtulacaklarını belirtmişler, bilgilerini uluslar arası tekellerin, küçük çıkar ilişkilerinin, basit siyasi ve ekonomik çıkarların yanında değil, toplum yararına kullanacaklarını vurgulamışlardır.

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş
Bu yazımda da askerlik görevimi yaptığım bu kış döneminde kazandığım tecrübeleri ve elde ettiğim izlenimleri aktarmaya çalışacağım. Evet! Ben askerden yeni geldim ve vatani görevimi doğuda yaptım.

.

.

.

Yazdıklarım çoğumuzun bildiği, bazılarımızın bizzat yaşadığı sorunlardır. Amacım sadece bu kanayan yaranın unutulmamasını sağlamak gündeme taşımaya çalışmaktır. Bu büyük tehlikenin -suni gündemlerle- üstü örtülmeye çalışılmaktadır. Türkiye’de ne zaman bir olayın üzerinde çok fazla durulsa hep gördük ki başka olaylara bakmamız için yapılmıştır. Biz Türk gençliğiyiz. Yakın tarihimize bakarsak, bunun ne kadar değerli olduğu daha çabuk anlarız. Bize yakışan duyarlılığı hepimizin göstermesi dileğiyle.

 

 

Günay Caymaz

 

 

 

 

 

 

 

(bunlar benim degilde orada yaşıyan o havayı soluyan,o acıları hisseden birinin yazısı ifadeleri!!!!)

Doguda yasayan insanlarin devlete küsmeleri kizmalari sasilacak bir sey degildir,Istanbul ve civari disinda Türkiye'nin her kösesi ihmal edilmistir.Insanlarimiz egitimsiz birakilmistir.Köy enstitüleri yalan ve iftiralarla kapatilmis köylünün egitim yapmasi engellenmistir.Köy enstitülerinin yerine ImamHatip okulu acma yarisi baslamistir.Halkin dini inanclarini ögrenebilmesi icin din egitimi veren okullar fakülteler acilirken müspet ilim ögreten ilim yuvalari teker teker kapatilmistir.Dinciligin seriatciligin baskisi altinda kalan kirsal kesimdeki insanlar hacilara hocalar emanet edilmis cocuklarin özellikle kiz cocuklarinin okula gitmeleri önlenmisitir.Kiz cocugu okumaz evinde oturur kocasina hizmet eder anlayisi ile milyonlarca kizimiz egitimden yoksun birakilmis,ve yasadilari bölgelere verebilecekleri katki böylece önlenmistir.Töre cinayetleri ile kizlarin hayatlari karartilmis,asiretler devlet yerine konmustur.

Atatürkle baslayan egitim seferberliginin yanisira ekonomik seferberlik isbirlikci iktidarlar tarafindan durdurulmus ve ülke hergecen gün disa bagimli ve muhtac bir hale getirilmisitr.Disa bagimliligin öncülügünü üslenen DP Türkiyeye en büyük kötülügü yapmis bir iktidardir.Atatürk döneminde baslatilan milli kalkinma programi DP ile son bulmus,Marsall yardimlari adi altinda Komünizm korkusu islene islene ülke Amerikanin bir peyki olmustur.Gecmisin analizini yapmak degil amacim,dogudaki insanlarin devlete neden küstüklerini kizdiklarini anlatmaya calistim,devletin cok büyük ihmalleri vardir,ama buna ragmen devletten öc alma bahanesiyle daglara cikmak cözüm degildir.Cözüm birlikte yasamanin yollarini bitlikte aramaktir.PKK nin ve DTP nin iddilari bu ülkeye birlik degil ayrilik getirmeye yöneliktir.

 

 

saygilarla

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş

Bu ülkede kadın olmanın zorluğu Doğu ile ölçülmüyor maalesef.Heryerde kadın olmak zordur batıda,güneyde,kuzeyde..

Ha doğuda biraz daha zordur çünkü töre cinayetleri vardır,kızlarını hala ticari bir malzeme olarak gören erkekleri sayesinde,küçücük kızlarını üç-beş kuruş başlık parasına dedesi yaşında adamlara satan zihniyetleri devam ettiği sürece doğuda kadın olmak biraz daha zordur..

Bunun dışında diğer bölgeler arasında pek fazla bir ayırım yok kadın olmak her yerde zor...

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş

Adı umut;Diyarbakırlıyım diyor...Neden okulda değilsin dedim;''bırak be abla biz kim okul kim''dedi...Neden çalışıyorsun dedim;''Neden mi?'' dedi ve ben sustum...

Derken koyulaştı sohbetimiz;Umut anlattı,biz dinledik;o anlattıkça büyüdü,biz dinledikçe küçüldük!

Ve UMUT'un ağzından çıkarken sesler ardı sıra;dönüşüverdi birer kurşuna....''Ben size Diyarbakırlıyım demiştim ya;aslında Bingöl'den geldik.Genç ilçesinden;köyümüzü yaktılar,biz de buraya geldik.Babam çalışmıyor;annem hasta ve ben çalışmak zorundayım''Bozuk ve boğuk bir sesle anlatırken Umut bize öyküsünü;diğer çoçuklar başladılar kendi öykülerine...

Çevre illerden gelen bu çoçukların ortak kaderiydi sokaklarda çalışmak...Kiminin köyü yakılmıştı Umut gibi kiminin ise...Koruyucular bizi köyden kovdu...Tarlamız yakıldı...Ağa bizi kovdu...

Bu yazdıklarım kesinlikle bir kurgu veya bir hikaye değildir;geçen hafta sonu Diyarbakır da yaptığımız bir çalışmanın bana öğrettikleridir.Kendilerine Diyarbakırlı diyen bu çoçuklar;her gün ardı sıra peşimize takılan;toplumsal anlamda suç potansiyeline sahip olarak gösterilen;aptalca dayatmaların bedelini ödeyen ve çoçukluğuna yabancı kalan bir kaderin oyuncalarıydı...Bunlar bu ülkenin doğusunda büyüyen;en büyük fantazileri tanklar ve silahlar olan Diyarbakırın sokak çoçuklarıydı...

 

 

 

Amansız kavgalarda ben aldığım nefesin hakkını vermeye çalışır iken;gözyaşın suskunluğum;ölümün özrümdür esmer çocuk...

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş

Çağdaş Türk kadınına yakışan imajı ile,merhamet dolu yüreği ile,kendi hür bağımsız düşüncesi ile ayaklarının üzerinde durmasını bilen,her daim her yerde yoksullara özellikle, Doğu Anadolu da bir dilim ekmeğe,bir ayakkabı bir çoraba muhtaç yavrular için bıkmadan usanmadan bu yardım faaliyetlerini taktir şayan bir davranıştır. Senden gurur duyuyor gözlerinden öpüyorum. BABAN”

 

Sevilay Hn babası Hüseyin ATAİBİŞ yazmış dı .Dün “puan şampiyonları”bölümünde.

 

“Doğu da çocuk olmak” yazısı için.

 

Etkilenmemek elde değil.

 

Sırtınızı dayadığınız koskocaman bir kaya dır "Baba" .

 

Asla yıkılmayan.

 

Küçükken gözlerinizde, kocaman olan ve onun gibi bakmaya çalıştığınız,hatta aşık olduğunuz adam.

 

Herkesi bilemem ancak kız çocukları için babacıklarının yeri ayrıdır.

 

Benim ilk aşkımdır babam.

 

Şimdi Sevilay Hanım’ın mücadelesini ,bir zamanlar bende gören babacığımda “hemen hemen aynı kelimeleri kullanarak “hitap edip,başımı okşamıştı.

 

Bir baba ve anne için ;doğru olmanızdan başka bir beklentisi yoktur.

 

Doğru ve faydalı olmak. Topluma ve çevrene. Ama önce insan olmak.

 

Ailesinden çok şeyler kapan ve bu kapma işini sıkı sıkıya tutan bireyler ,topluma gerçek anlamda faydalı olan insanlardır.

 

Ailelerimizi seçme imkanımız yok .Onlarında çocuklarını ancak kendi adıma çok şanslı olduğumu görüyorum.

 

Sanırım Sevilay Hanım’da ben ile aynı fikirde olacaktır.

 

Bundan yaklaşık 3 yıl kadar önce kaybetmiş olduğum babacığımı ,inşaAllah başka bir yazı da anacağım tekrar.

 

Çünkü o bana hayat denen yolu gösteren ilk kişiydi.

 

Onu çok seviyor ve özlüyorum. Mekanı cennet olsun.

 

Ve 3 yaşında iken Kars’ın sınır köyünde;burunları akan,sümükleri ağızlarına giren,elbiseleri altına pantolan giydirilmiş,kat kat hırkalar ile sokakta oynadığım mahalle arkadaşlarımı hatırlıyorum...

 

Gülümsüyor ve hüzünleniyorum...

 

Ben bir İstanbul çocuğuydum ve babacığımın görevi nedeni ile oradaydık.

 

Biz sıkılmayalım diye rahmetli dedem bizim bisikletimizi yollamıştı,ablam ve bana.

 

O mahalle arkadaşlarımın bize bakışını hiç unutamıyorum.

 

Biz birer yabancıydık .Farklı konuşan ,farklı giyinen ama hep gülümseyen.

 

Onları sıraya dizip ,tek tek bisikletimize bindirdiğimi anneciğim anlatır.

 

Ve her gün annemden ekmek arası peynir ve domates istediğimi,kendisinin yediğim için çok sevindiğini ama iş çoğalınca işkillenip bana baktığında ;aslında o ekmeği yemeyip ,koparıp koparıp o mahalle arkadaşlarıma dağıttığımı gözlemlemiş.

 

Düşünsenize siz yiyorsunuz ama karşınızda her haliyle gariban ama çocuk var.

 

Dün gibi gözümün önünde bakışları...

 

Benden iyi kimse bilemez Doğu da çocuk olmanın zorluklarını.

 

Ne elini ısıtacak eldivenin vardır. Ne de güzel oyuncakların. Ne de renki kitapların.

 

Allah öyle taktir etmiş ordasındır ,hiç bilmeden nerede ne olduğunu.

 

Lütfen ve lütfen .

 

Bizden uzak diyarlarda ,memleketimizin her köşesinde yardıma muhtaç olan insanlara ulaşın.

 

Önce sevginizi verin. Gerisi kendiliğinden gelir.

 

Onlar insan,hor görülmek veya aşağılanmak için değil .

 

Onlar paylaşmak için burdalar.

 

Yüreğiniz ,eliniz oraya ulaşabiliyorsa sizden mutlusu yok.

 

Siz ,hiçbir köy çocuğu tarafından koklandınız mı ?Sarıldı mı size içine sokarcasına.

 

Bundan mahrum kalmayın dostlar!

 

Yazımın sonunda daha önceki yazılarımda belirtmiş olduğum Köy Öğretmenlerinin oluşturmuş olduğu siteyi ekliyorum.(sanırım şu an site düzenlenmesi yapılıyor)

 

Sizden ricam burayı inceleyin ve muhakkak Sevilay Hanımın “Doğuda çocuk olmak”yazısında eklemiş olduğu adres ile temasa geçin.

 

Bakın benim arkadaşlarım ,onları bu işe bulaştırdığım için acayip mutlu .

 

Siz de alacağınız 1 kutu çokoprens ile 24 çocuğun ağız tadını verebilirsiniz.

 

Zor değil ,hiç değil inanın.

 

Babacığım...Bak bizim gibi insanlar da varmış...

 

www.koyogretmeni.com

 

http://onpunto.com/ShowBlog2.aspx?Web=duru&CId=28871 “ORADA BİR KÖYE VAR UZAKTA” –14/02/2007

 

http://onpunto.com/ShowBlog2.aspx?Web=duru&CId=28465

 

“KARANLIKTAN AYDINLIĞA BİR IŞIK SİZDEN”

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş

çocuk olmak çocuk olmaktır,

çocuk ister

batıdaki top ister,

doğudaki at ister,

çocuk ağlar,

batıdaki elbise diye ağlar,

doğudaki ayakkabı diye

çocuk sever,

Batıdaki süs köpeğiyle yatar,

doğudaki çoban köpeğiyle

Çocuk sabreder

Batıdaki babasının para kazanmasını bekler,

Doğudaki terörün bitmesini

Çocuk dua eder,

Batıdaki ailesinin mutlu olması için,

Batıdaki ailesinin ölmemesi için.

Çocuk bilmez,

Batıdaki doğudada çocuklar olduğunu,

Doğudaki

oranın asla batı olamayacağını.

Çocuk bazen ölür.

Batıdaki,maganda kurşunundan,trafik canavarından,

Doğudaki eşkiya kurşunundan,salgın hastalıktan,soğuktan.

Çocuk melektir.

İkiside cennete gider,

biri doğudan biri batıdan

 

 

 

çok güzeldr orda çocuk olmak sahip olamadıklarının değerını en ıyı dogudakı cocuk anlar.

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş

Doğu bölgelerin de belki biraz daha zor kadın olmak!

 

 

 

İki evli bir köylü vatandaşa soruyor televizyon gezgincisi:

 

-Niye iki evlendin amca?

 

Cevap tahmin edileceği gibi

 

-İki evlenmesem bu çifte bu çubuğa kim gidecek,zerzevatı kim sulayacak,inekleri kim sağacak!!!

 

Bir anne aynı gezgin televizyoncuya;

 

-İki kızımız vardı,sattık onları,diyor.SATTIK!!! ANNE!!!içselleşmiş bir dram….

 

 

Ağır işçi,ırgat,maraba kadın ne dersen de…Tarlada,ahırda,evde mutfakta,gece,gündüz hep o vardır,uyanıktır,ayaktadır,hizmettedir.

 

Kadın dövülür mü?Dövülür.Kadın azarlanır mı?Elbet,normal işleyiş gibidir bu.<Sus be kadın!>en saygın ilişkilerin içinde yer alır.Bir itilmiş-Kakılmış ilişkisidir bu…

 

 

 

Kızlarımız daha 15’şine basmadan zorla gelin edilir bu diyarlarda…Ne okumaktan haberi vardır nede çocukluğundan!Çocuk olmamıştır ki hiç!Kendi dünyasında hayal kurmasına bile izin verilmemiştir.Bir gün bir bakmıştır ki!gelenekler ve töreler yüzünden 3-5 kuruşa,başlık parasına <satılmıştır.>Ve bitmiştir kuramadığı hayalleri ve umutları.Kabullenmekten başka şansı kalmamıştır o berbat hayatı,çünkü o daha küçücük bir< çocuktur >!!!

 

Kız çocuğumuz biraz büyüdüğünde ya kısır olduğu için,yada başka gereksiz gerekçeler yüzünden,üzerine bir kuma getirilir ve hayat onun için çıkılmaz bir hal almıştır.Boşanma hakkına sahip değildir doğuda kadın.Başka bir hayatı seçme şansı yoktur.Ya ölmektir sonu,yada ölmek!

 

 

Evliliklerde yöresel güç etkilidir.Para gibi,ağalık gibi etkiler,zaman zaman kadınların dünyasını da darmadağın eder,erkeklerin dünyasını da…Sevgiler,umutlar,hayaller,hedefler ve istekler tırpanlanır gider.

 

 

Doğuda,kadın sorunları,töre cinayetleri,kumalık buna benzer daha bir çok sorun,teoride çözüme hedeflense de,pratikte maalesef bu mümkün olamamıştır.Zira batı ve doğu zaman içerisinde,birbirlerinden soyutlanarak yaşadıkları dönemlerin de etkisiyle,farklı gelişmeler göstermişlerdir.Ahlaki sınırlandırmalar ve kadına yönelik ayrımcılık bir çok toplumda kendisini gösterse de,doğuda bu sorunlar batıdan farklı şartlarda gerçekleşmiş ve daha yavaş bir süreç izlemiştir.Her şeyden önemlisi batının belli ölçüde bağımsız olarak gelişen bu ahlak sistemi <töre> ismini almıştır.Oysa doğuda ahlak kuralları sistemleştirilmiş ve isimlendirilmiştir.Kadın,pek çok toplumda erkeğin himayesi altında yaşamayı tercih etmiş ve ettirilmiştir.

 

 

Doğuda ki sorunlar özelliklede töre cinayetleri çözülmeye çalışılıyor.Ya da öyle gösterilmeye…Zira siyasi partiler bir yandan oy toplamak için aşiretlerin gönlünü hoş tutmaya çalışırken,bir yandan kadın kollarında töre komisyonları oluşturuluyor.Aşiret demek,oy demek...Aşiret demek,töre demek…Aşiret demek,cinayet demek…

 

Oy ile can arasında sıkı bir çekişme var.Bugün,bu çekişme oy lehine devam ediyor.Kadınlar ve aile kurumu ise <can çekişiyor.>

 

 

Doğu’nun sorunları bir bütündür.Yani kadın sorunları deyip geçmek yetersiz kalabilir.O kadar geniş bakılması gerenken bir konudur ki!tarifi bile çok ağır oluyor zaman zaman,bu sorunların çözümünün kökten olabilmesi için bakış açılarının da mümkün olduğunca geniş olması gerekir.Aşiret düzeni yıkılmadıkça töre sorunu çözülemez.

 

Her şeyden önce bu sorunların çözülmesinde en önemli etken <samimi> olmaktır.

 

 

Özellikle doğu bölgesindeki sorunlara,ülkemizin,toplumumuzun ve insanlarımızın daha duyarlı,teorikte kalmayan çözümler oluşturmalarını,hiçbir sorunu yüzeysel çözemeyeceklerini,her olayın özüne ve detayına bakmalarını,özellikle her şeyin eğitimden geçtiğini,bu yolları yürürken azınlık değil,çoğunluk olmak gerektiğini unutmamalıyız.

 

 

 

Bir gün her yönüyle <medeni insanlar ve ülkeler> arasında olmak ümidiyle….

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş

Hâlâ simit satıyor içimdeki çocuk

Kazandığı parayla mendil satın alıyor,

Trafik ışıklarının alıngan çocuklarından.

Mendiller yetmiyor gözyaşlarına, çünkü

Genetik şifre çözülmüş neylesin çocuk

Hem Diyarbakırda kiralık bisiklete binmekte kolay

Filistinde elleri kalem yerine taş tutan bir çocuk olmak

Dahada kolay

Kar yağarken sokaklara mahkum olmak zor

Kar yağarken sokaklara mahkum olmak

Kar yağarken, kar, garip, çocuk, çocuk, çocukkkkk.......................

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş

Şanlıurfa mevsimlik tarım işgücünün en fazla olduğu illerin başında gelmektedir. Bu işgücünün yüzde sekseni kadın ve çocuklardır. Şanlıurfa dışında, yurdun çeşitli bölgelerinde fındık, şeker pancarı, pamuk, patates, kaysı, fıstık, zeytin, üzüm, toplamak üzere giden bu iş gücünün çoğunu kadın ve çocuk işçiler oluşmaktadır. Özellikle pamuk toplama işinde çocuk işçiler daha çok tercih edilmektedir. Küçük parmakları kozadan pamuğun daha iyi alınmasını sağlıyor. Halı atölyelerinde kız çocuklarının tercih edilmesi, halıya atılan küçük düğümlerin küçük parmaklarda kaliteyi ve dokumayı hızlandırıyor.

 

Şanlıurfa yerine daha nemli olan Çukurova’ya pamuk toplamaya gitmeyi tercih ediyorlar. Ödenen ücret kilo hesabı olunca nemli iklimde pamuk daha ağır geliyor. Diğer bir sebep ücretlerinin Şanlıurfa’da ücretlerini zamanında almadıklarından yakınıyorlar.

 

Tarım işçiliğinde erkeğin daha güçlü olduğu düşünülerek ücret bakımından kadın ve çocuk işçilerden farklı gündelik ödeniyor. Kadın ve çocuk işçiler işin niteliğine göre ön plana çıkabiliyor. Bazı işler bedensel güçtense daha fazla el becerisi gerektiriyor. Kadın ve çocuklar bu gibi işlerde etkin yine de daha aza ücret alıyorlar. Hatta ücret çoğu zaman onlara bile ödenmiyor. Kadınlar çoğu zaman ne kadar ücret aldıklarını bilmiyorlar. Genellikle ödemeler kadının kocasına, babasına veya abisine erkeğe ödeniyor. Kadınlar kendi emeklerinin karşılığını değerlendirmek için bile parayı ellerinde tutamıyorlar.

 

Oysa kadın tarlada çalışsa bile ev halkının çalışma sonrası yeme içme çamaşır v.b. ihtiyaçlarını karşılamak zorundadır. Çocuklar ise bu koşullar nedeniyle okullarını dönem itibarıyla geç başlayıp erken bitirmek zorunda kalmaktadırlar.

 

Bu kayıt dışı çalışan mevsimlik tarım işçilerinin dramını yıllardır yakından görüyoruz. Bu yıl tarlalara giderken yaşanan trajedi bu sorunun öncelikli hale getirdi. En son yaşanan trafik kazasında ölenlerin kadın ve çocuklar olduğunu gördük. Canlı iken önemsenmeyen insan hayatı ölünce de önemsenmedi. Yeterli cenaze arabası olmayan Şanlıurfa’da kamyonetlerle taşınan cenazeler insan hayatına verilen değeri gösteriyordu. Yıllardır göz ardı ettiğimiz bu konuda ciddi çalışmalar bekliyoruz. Bölgede yaşanan işsizlik sorununun bir an önce çözülmesi gerekiyor. Bölgedeki tarımın sanayileşmesi, Türkiye’deki mevsimlik tarım işçiliği kayıt altına alınmalıdır.

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş

Türkiyede KADIN olmak zor,cocuk olmakta ayni,Dogusu veya Batisi,Kuzeyi veya Güneyi,kadin ve cocuk ne kadinligini nede cocuklugunu yasayamazlar,Tanklari cocuklara fantazi hale getirenler utansin,Imralida yan gelip yatan ve hala parmagini terörden cekmeyen utansin eger insanlik gururu varsa.1900 lü yillardan bugüne kadar 15 den fazla isyan gerceklestirenler utansin,Sevr ile bu memleketi bölenlerle birlik olarak Sevr'i imzalayan ve Kürdistan isteyenler utansin.Kadinlarimiz ve cocuklarimiza insanca bir yasam icin Kürdistana gerek yoktu ama isbirlikciler taseronlugu üslendikleri merkezlerin cikarlari ugruna bu memlekette kan dökmekten zevk aldilar.Kadinlarin ve cocuklarin insanca yasamalari icin mücadele yerine kan dökmeyi yeglediler,Bakin hala direniyorlar hala tahrik ediyorlar,bunun kan ve gözyasi ile olmayacagini artik silahi birakip biraraya gelme zamani geldigini bilmiyorlar,kendilerinden baskalarina hak veremiyorlar,bölmek parcalamak ama neyi bölüp parcaliyorsun diye düsünmeden yeterki agababalarinin emirleri dogrultusunda olabilmek ugruna silahi birakamiyorlar ellerinden.Kadinlar ve Cocuklar bunlarin hepsi bizim ama onlara yasam hakkini silahla degil birlik olmakla verebiliriz.

Karadenizde,tütün sepetini sirtina vurup tütün damina tasiyan Ayse kadin,Semdinlideki kadindan daha degersiz degildir,Karadenizin cocuklari Diyarbakirdakilerden daha az cocuk degildir,iste bunlari birbirinden ayirmadigimiz zaman adam oluruz.

 

 

saygilarla

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş

İletiniz moderatör kontrolünden geçtikten sonra sitede gösterilmeye başlanacaktır. Eğer buna maruz kalmak istemiyorsanız lütfen hemen bir ÜYE OLUNUZ.

Misafir
İletinizi misafir olarak gönderiyorsunuz. Eğer üye iseniz lütfen GİRİP YAPARAK gönderiniz.
Bu başlığa cevap yaz

×   Zengin metin olarak yapıştırıldı..   Onun yerine sade metin olarak yapıştır

  Only 75 emoji are allowed.

×   Your link has been automatically embedded.   Display as a link instead

×   Önceki içeriğiniz geri getirildi..   Editörü temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.


×

Önemli Bilgiler

Bu siteyi kullanmaya başladığınız anda kuralları kabul ediyorsunuz Kullanım Koşulu.