Jump to content

rina

Φ Members
  • Content Count

    475
  • Joined

  • Last visited

  • Days Won

    2

Blog Entries posted by rina

  1. rina
    Papatya sevenlere yaprağını saydırır,
    Nilüfer bu duyguyu hep göllerde kaydırır,
    Gül dedinmi gidecek olanıda caydırır,
    Çiçeklerle hasbihal etmeyi denedin mi?
     
    Lale dersen endamı anlatmaya ne gerek,
    Karanfil acılar çiçeği oldumu desek,
    Kardelen asil yalnızlığı seçen çiçek,
    Çiçeklerle muhabbet etmeyi denedin mi?
     
    Kırçiçeği sevginin bir başka ifadesi,
    Menekşe çiçeklerin renkleriyle gözdesi,
    Manolya şarkıların türkülerin özdesi,
    Çiçeklerle hasbihal etmeyi denedin mi?
     
    Kasımpatı begonya sümbülüde unutma,
    Seversen çiçeği yaprağını kurutma,
    Bir demet çiçek ile hiç kendini avutma,
    Çiçeklerle hasbihal etmeyi denedin mi?
     
    Gelincik dokunmaya bile gelmez narindir,
    Çiğdem sarı beyaz bahar çiçeği yarindir,
    Leylak ağaçtaki gizli güzellik al indir,
    Çiçeklerle muhabbet etmeyi denedin mi?
     
    ...............Çiçekler dalında güzeldir unutmayın.................
     
    Alıntı
     
     
  2. rina
    İhanetin adı göçmen bir kuşa verilmiş,
    Sadakatin adı ise; bir serçeye
     
    Göçmen kuş bütün bahar ve yaz boyunca
    Küçük köyün üstünde uçmuş serçeyle beraber
     
    Küçük sinekleri, kurtları yemişler,
    Kış yağmurlarıyla şaha kalkmış, derelerden su içmişler.
     
    Masmavi gökyüzünde dans etmişler,
    Çiçek açan ağaçlara konup, papatya tarlalarında gezmişler...
     
    Birbirlerine söz vermiş kuşlar;
    Ayrılmayacağız diye.
     
    Ama kış gelmiş,
    Göçmen kuş adına yakışanı yapmaya kararlıymış,
     
    Serçe ise her zamanki gibi sadık
    Ama sevgi de yabana atılmaz bir gerçek.
     
    Ayrılık acı, ihanet kötüymüş serçe için
    Yaşamaksa önemli imiş göçmen için.
     
    O, baharların tatlı eğlencesiymiş sadece
    Gel demiş serçeye benle beraber...
     
    Başka bir bahara uçalım.
    Serçe ise burda bekleyelim demiş yeni baharı
     
    Ama kış acımasızdır. demiş göçmen,
    Yaşayamayız burda, aç kalır üşürüz
     
    Serçe hayır demiş korunuruz kötülüklerinden kışın beraber
    Göçmen inanmamış serçeye hayır demiş gidelim.
     
     
    Serçe için gitmek nasıl bir ihanetse yaşadığı yere
    Kalmakta aynı şekilde ihanetmiş sevgiliye
     
    Ve karar vermiş sevgiyi seçmiş
    Uçacakmış yeni bir bahara...
     
    Göçmen ve serçe çıkmışlar yola,
    Ama serçe zayıfmış,
    onun kanatları uzun uçuşlar için değil.
     
    Dayanamayacakmış bu yola
    Oysa göçmenin kanatları güçlüymüş
     
    Çünkü o hep kaçarmış kışlardan
    Hep gidermiş zorluklarından kışın yeni baharlara
     
    Bir fırtına yaklaşıyormuş.
    Göçmen hızlı gidiyormuş fırtınadan, yakalanmayacakmış
     
    Ama serçe iyice zayıf kalmış, yavaşlamaya başlamış
    Göçmene duralım demiş artık.
     
    Biraz dinlenelim
    Göçmen itiraz etmiş, fırtına demiş, ölürüz.
     
    Serçe çok fırtına görmüş, kurtuluruz demiş.
    Ama göçmen yürü demiş serçeye
    birazdan okyanuslara varacağız
     
    Serçe sevgisine uymuş ve
    peşinden son bir gayretle gitmiş göçmenin
    Birazdan varmışlar okyanusa
     
    Kurtuluşuymuş bu büyük deniz
    Göçmen için çok iyi bilirmiş buraları
     
    Ama serçe ilk kez görüyormuş ve sanki
    Gökyüzünden daha büyükmüş bu yeni mavi
     
    Serçe artık dayanamıyormuş,
    Son bir sevgi sesiyle seslenmiş göçmene
     
    Artık gidemiyorum.... Göçmen serçeye bakmış,
    Bakmış ve devam etmiş........
     
    Okyanus çok büyükmüş, serçe ise çok küçük
    Serçenin sevgisi de çok büyükmüş ama göçmen çok küçük...
     
    Mavi sularında okyanusun bir minik SADAKAT ...
    Yeni bir baharın koynunda koca bir İHANET...
     
    ALINTI...
  3. rina
    Düsünün ki önünüzde bir dolap var.
     
    Bu dolapta 4 bölüm var. Her bölümde kutular.Bu kutularin icinde sevginiz ve nefretiniz var.
     
    En üst bölümdeki kutularda ‘en cok sevdiklerinizi’ sakliyorsunuz.
     
    Ikinci bölümde ‘Seviyorum ama fazla da guvenmiyorum’ dediklerinizi.
     
    Ücüncü bölümde ‘herkes gibi biri benim icin’dediklerinizi.
     
    Ve en altta da ‘nefret ediyorum veya kesinlikle güvenmiyorum’ diye adlandirdiklarinizi.
     
    Buraya kadar hersey tamam.Asil sorgu simdi basliyor.
     
    Siz hic en üst bölüm’e koydugunuz birisini, bir tek sözyüzünden, en alt bölümdeki kutulara kattiniz mi?
     
    Degerinden fazla deger verdinizmi birine? Ya nefret ediyorum dediginiz birini zaman ile sevdiniz mi?
     
    Siz hic yanildinizmi?Utandinizmi o bir zamanlar arkasindan attiginiz kisinin suanda en yakindostunuz oldugu icin??
     
    Hic itiraf ettinizmi ‘seni hic sevmezdim’ diye??Ya da hic kizdinizmi ‘ne de cok güvenirdim sana’ diye..
     
    Insan hic ‘bir söz’ ile en sevdigini en nefret ettigi kisilerin arasina katabilirmi? Dogru mu?
     
    Birzamanlar göklere cikarttiginizi yerin dibine atmak olur mu? Yakisir mi size?
     
    ALLAH c.c. razi gelirmi? Halbuki bir zamanlar aranizdan su sizmazdi. Yeri gelir ekmegi bile paylasirdiniz, kaldi ki düsünceleriniz, duygulariniz.
     
    Bu kadar cok seyi paylastigin birini tanimamazliktan gelebilirmisin?
     
    Benden size tavsiye…
    Hic birzaman ilk gördügünüz birini ‘sevmedim’ diyerek, dolabinizdaki en alt bolumdeki kutulara atmayin.
     
    Zaman taniyin,sabredin..
     
    Gerekirse kutulara kaldirmayin, dolabin önünde bekletin.
     
    Zamani geldiginde o kisi zaten dolabinda bir bölümü kendi sececektir.
     
    Ayni sekilde, ilk gördügünüz birine ‘sanki 10 yildir taniyorum’ diyerek, en üst bölüm’e kaldirip, yere göge sigdirmayin.
     
    Arkadaslik, dostluk ve en onemlisi sevgi zaman ister.
     
    Senin haberin olmadan o dolabinda kendine yer bulacaktir.
     
    Yeterki siz sabredin ve dolabinizi genis tutun..
     
    Dolabinizin en üst bölümündeki kutulari ASLA atmayin.
     
    Degerli bir hazine gibi saklayin. En alt kattakinleride her hafta cöp’e bosaltin.
     
    Göreceksiniz, gün gelecek dolabiniz sadece ‘SEVDIKLERINIZ’ ile dolacaktir.
     
    Iste o zaman gercek mutlulugu bulacaksinizdir…
     
    Birsey daha..
    Bu dolap herkeste vardir..
    O sizin sevginizi barindirdiginiz KALBİNİZDİR ...
     
    Alıntı
  4. rina
    İçimde bir kiz çocuğu oturtmuşlar
    İçimde yüreğimin taa şurasina bakin ağlıyor!
    Susturamıyorum onu!
    İçimde bir hüzün saklanmış..
    Çıkaramıyorum!
    Kiz çocugu ile öyle özleşmiş ki..
    Hüzün o kiz çocuğuna öyle yakışmiş ki,
    Ayrılamıyorlar sanki...
     
    Duyuyor musunuz..?
    Hıçkırıklarını..?
    Nasıl da sessiz ağlıyor duyuyor musunuz..?
    Duymuyor musunuz?
    Fakat nasıl olur?
    Nasıl duymazsın?
    Baksana hıçkırıklara boğulmuş ağlıyor..?
     
    Göremiyorsan gözlerime bak..!
    Gözlerimde ki mateme hüzne şahit ol..!
    Görmesini bilen gözler baksın bana..!
    Sahte gözlerle bakmayın bana..!
    İçimdekini görebiliyorsanız bakın..!
    Göremiyorsan zaten körsün demektir!!
     
    Bir akıl verin içimdeki kız çocuğuna..
    Onun anlayacağı biçimde söyleyin ama..
    Bağirmadan.. küsmeden.. incitmeden konuşun onunla..
    Ağlamasin artık.. çok sevdiği hüznü yollasın..
    Yetmedi mi konuk ettiği biraz da mutluluk girsin aşk penceresinden..!
    Aşkın kokusunu,hasretini bu kadar yürekten yaşarken..
    Mutluluğun güneşi girsin yüreğime!
    Yeter artık matemin cemalini ezberledim..!
     
    Susturun içimdeki ağlayan kiz çocuğunu
    Baksanıza hala ağlıyor..
    Susmuyor..
    Susturamıyorsunuz..
    İste ağlamak üzereyim
    Size susturun demiştim..
    Şimdi içime dolan yaşlar benim gözlerimden süzülecek
    Ve siz yine sadece izleyeceksiniz..!
    Yine ben ve o içimdeki kız çocuğu kalacağız..
    Yapayalnız
     
    Hepiniz gidin..!
    Hüzün bize yakışıyor işte görüyorsunuz,
    Anlamıyorsanız niye geliyorsunuz yanımıza,
    Bırakın.. gidin her zaman ki gibi
    Matem Kafesine hapsolmuş bir yürek var biz de,
    Mutluluğun baharını bilmez bizim yüreklerimiz,
    Yaşamak nefes almaktır bizim için,
    Anladınız artık değil mi?
    O halde gidin..!
    Bırakın bizi..!!
     
    Sizin anlayamayacağınız bir biçimde sesleniyoruz size
    Susarak haykırıyoruz..
    Anlamıyorsunuz değil mi..?
    Susarak haykırmak ne aci yaşadınız mı hiç?
     
    İçinizden hanginiz benim kadar yaralı..
    Hangi karanfil var ki benim gibi boynunu büker..
    Terk edilir..
    Yalnızlığa gömülür..
    Siz yakıştıramadınız ama,yalnızlık mutsuzluk bize ne kadar yakışıyor baksanıza..
    İçimdeki kız çocuğu hala ağlıyor..
    Susturamadınız...
     
    Artık uğraşmayın..hıçkırıkları durdu..
    Sadece sessiz sessiz ağlıyor..
    Birazdan yine susacak bu kiz çocuğu..
    Gözlerinde bir matem,
    Yüreğinde bir hüzün kalacak...
    Gökyüzüne bakacak nefes aldığına şükredecek
    Bir karanfil daha yeşertecek kalbinde
    Taa ki yine o karanfil boynunu bükene kadar
    Ağlamayacak..
     
    Sonra..içinde biriken bu ağlamalar bir volkan olacak..
    İçinde kabuk bağlayan yaralar oluşsun
    Oluşsun ki bir dahakine hepsi birden kanasin
    İçinin kan ağlaması gibi..
    Siz de izleyin..! Her zamanki gibi !
    Ama bir gün.. İsyan edecek bu küçük kız çocuğu
    Bir gün patlayacak.. hepinize haykıracak..
    Anlamadınız diyecek.. haykırdım
    Hıçkırıklara boğuldum
    Ama gelmediniz.. anlamadınız diyecek...
    Sizler yine aptal aptal yüzüne bakip
    Neyin var diyeceksiniz..
    HALBUKİ SÖYLENMEMİŞLERDİR İNSANIN CANINI ACITAN...
    bunu asla anlamayacaksınız...
     
    ALINTI...
     
     

     
     
  5. rina
    Farkında mısın?
    Bize ait cümleler kurmaktan,
    Ne kadar da aciz kaldık son günlerde,
    Bırak, seni seviyorum demeyi,
    Bir günaydını bile çok görür olduk birbirimize,
    Tükenen, tükenen sevgimiz mi,
    yoksa, yoksa dilimiz mi varmıyor?
    Ne sen bana iyi misin, diyorsun,
    Ne ben sana bir günaydın.
    Bıçak açmıyor ağzımızı, farkında mısın?
    Yavan kelimelere başvurmamız sebepsiz değil,
    Saçlarımı bile taramıyorum eskisi gibi,
    Senin ise içinden gelmiyor tıraş olmak,
    Eskiden, daha zili çalmadan açardım kapıyı,
    Kokunu ta aşağılardan duydum, derdim,
    Özledim derdin,
    Kısar gözlerini ya sen, ya sen, dedim,
    Öylece sarılıp kalırdık kapı eşiğinde,
    Of, off.
    Kaç gecedir koltuğun bir kenarında uyuyup kalıyorum,
    Romatizmalarım da öyle arttı ki üstelik.
    Adeta kar yağıyor sol omzuma,
    Sana ilaçlarımın yerini korkudan soramıyorum,
    Ya cevap vermezsen,
    Ya git kendin al dersen,
    Korkuyorum işte, sevginin tükendiğini bilmekten korkuyorum.
    Dün ilk defa kahvaltı etmişsin beni kaldırmadan,
    İlk defa çayı dün, soğuk ve şekersiz içtim.
    Kaç zamandır adımla seslenmiyorsun bana,
    Adım ürkütüyor seni,
    Sen ayrı odadan kalkıyorsun,
    Ben ta uçtaki odadan
    Bir suçlu gibi öne eğip başımızı
    Öylece geçiyoruz birbirimizin yanından,
    Bir tabloyu oluşturan iki unsur gibiyiz,
    Senin vurdumduymazlığını,
    Benim aksiliğim tamamlıyor.
    Yok, yok bu böyle olmayacak,
    Ya sen aç kıza telefon, ya ben,
    İstersen oğlanları sen ara, seni onlar daha bir severler,
    Bu böyle olmayacak.
    Kısaca, kısaca ya ben gideceğim, ya sen,
    Belki de bir zaman ayrı kalırsak,
    Kim bilir, belki de özleriz birbirimizi,
    Bugünleri hiç düşünmeden;
    O hoyrat,o pervasız harcadığımız
    Aşkımıza nasıl muhtacım nasıl,bilemezsin,
    Olsun bir müddet yemeği dışarıda yerim,
    İlaçlarımı masanın üstüne geceden dizerim,
    Parmağıma ip bağlarım falan,
    Ya da istersen ben gideyim, gideyim de nereye?
    Of, off,
    Galiba yaşlanmamalı insan,
    yoksa, yoksa suç kadın olmakta mı?
    Ne yaparım bi başıma ben,
    Yok, yok sen git kıza istersen.
    Dün o filmi seyrederken ağladığını gördüm,
    Sanma ki fark etmedim,
    Sanki ikimizin son dönemi,
    Ne kadar açığa vursak ta öfkemizi,
    Gem vuramazsak da alışkanlıklarımıza,
    Demek ki bazı şeylerin çok geç anlaşılıyormuş önemi,
    Bir ara gözüm takıldı, kış oturmuş çökük sakallarına ,
    Benim ise, saçlarım karışmış aklara
    Hatırlar mısın?
    İlk yemeğe çıktığımız günü?
    Nasıl da elim ayağıma dolaşmıştı hani,
    Hatırlar mısın?
    Bu berbat halime bi mecal kalırcasına güldüğünü,
    Şimdi ise bak, yüreğimiz bi mecal,
    Dağ başı yalnızlıklarına mahkum ettik birbirimizi,
    Ne zaman biter bu suskunluğumuz, bilmem,
    Ya, bir ölüm anı çığlılığıyla,
    Sahi, sahi ben ölürsem ağlar mısın?
    Bana, bana hiç sorma,
    Düşünmek bile acıtıyor içimi,
    Cam kesiği ağrılara gark oluyorum,
    Hem benim bildiğim galiba,
    Galiba 'önce kadınlar ölür",
    O zaman da sen kalacaksın yapayalnız,
    Ne yapar ne edersin bu koca şehirde?
    Kim getirir her sabah o çok sevdiğin fırın ekmeğini,
    Kim sular bahçeyi,
    Kim budar yediverenleri
    Ve kim bırakır,
    Sen daha uyanmadan yastığına en güzel gülleri?
    Zor değil mi?
    Yaşamın en zor tarafı işte.
    Kolay değil alışkanlıklardan bir an için vazgeçmek,
    Zaten, zaten benim tek alışkanlığım da sensin,
    Yok, yok senden vazgeçemem.
    Zaten benim bildiğim; "ilk kadınlar özür diler",
    Daha bir yakışıyor gibi seni seviyorum demek kadına.
    Yok, yok bu sabah kalkınca,
    İlk işim sana sarılıp ve hiç yüksünmeden
    Ve kırılganlığı bir yana atıp,
    Seni seviyorum demeliyim,
    Seni seviyorum,
    Seni seviyorum,
    Günaydın, günaydın,
    günaydın bir tanem
  6. rina
    Bir zamanlar ne kadar çok gökyüzüne bakardım.....
     
    Her yıldız kaydığında içimden dilek tutar ve dileğimin olmasını sabırla beklerdim......
     
    Ama hiç bir dileğim olmadı.....
     
    Sadece onları izlerken dilimden düşürmediğim ve benim şarkım diye adlandırdığım .....
     
    Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar
     
    Yeryüzünde sizin kadar yalnızım
     
    Bir haykırsam belki duyulur sesim
     
    Ben yalnızım,ben yalnızım
     
    yalnızım...
     
    Hatırlarmısınız böyle devam eder gider....şarkı bitince yalnız insanlar için gözlerinden bir damla yaş akar aslında o yaş gözlerden değil yürekten gelen yalnızlığın göz yaşlarıdır....
     
    İnanın çok ağladım bu şarkıyla....Artık yalnız değilim....bu şarkıyı dinlediğim zaman sadece ruhumun derinliklerinden küçük bir acı duyuyorum....
     
    Gökyüzündeki bazı yıldızları kendime seçtim.....her giden aşkım için isimler koydum... bu yıldızlar geçmişteki aşklarımdı...
     
    Geçen gece yine gökyüzüne bakarken çok parlak bir yıldız çok uzun kaydı ....sanki içimden birşey kopmuştu....işte o anda yüreğimden bir damla yaş süzüldü.....içim yandı sanki yıldız içime aktı ve beni ateşiyle yaktı...
     
    Dün bir mesaj aldım....
     
    Yanılmamışım gerçekten o kayan yıldız benim bir zamanlar çok sevdiğim ve değer verdiğim aşkım, sonra arkadaşımdı....
     
    Yahya Kemal'in bu şiirini onun ruhuna yolluyorum.....
     
     
    Sessiz gemi....
     
     
    Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
    Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.
     
    Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
    Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.
     
    Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,
    Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.
     
    Biçare gönüller. Ne giden son gemidir bu.
    Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu.
     
    Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;
    Bilmez ki,giden sevgililer dönmeyecekler.
     
    Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden.
    Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden
     
    .........................
     
    Elveda Sevgili......
  7. rina
    Hanı deli ruzgar misali derler ya
    Eser dallari kırarcasina
    halden de anlamaz ya
    ya da durup sorgulamaz
    sadece eserr
    en içten en coşkulusundan
     
    Hani bunun adına sevdamı ne derler
    salt duygulara kabarik
    insanın içini yakar içten içe
    Ve yakar acimasızca
    zamanla yarışır umursamaz
    Şımarıkmı yoksa
    Tatlımı tatlı şımarık
     
    Aşk....
    Ulaşılamayan yıldız gibi gelirdi
    bir yanıp bir kaybolan
    gecenin en mavi zamanında
    Var bildiğide yok
    Yok bildiğide var olan
    Milyonlarca ışık içinde
    Tek başına yapayalnız......
     
    Sahi kim bu yıldız
    Hani derler ya
    Anlamaz
    Neyi anlamalı
    Tek başınalığın ne oldugunumu
    Elini uzattığı elin kim oldugunumu
     

     
     
  8. rina
    Biliyorum okumayacaksın, ama yine de yazıyorum.
     
    Okumayacaksın, çünkü göndermeyeceğim.
     
    Belki masamın çekmecesinde, belki giymediğim bir gömleğin cebinde bulacaklar yıllar sonra.
     
    Kimi aşk mektubu diyecek, kimi umut dolu bir mektup... Kimi cümlelerin içtenliğine bağlanacak, kimi soruların sertliğiyle irkilecek... Eski bir kâğıt olacak şu an elimde tuttuğum kâğıt şüphesiz. Bazı harfler okunmayacak, bazı soru işaretleri de öyle. Kimi sorularım yargı gibi anlaşılacak. Kimi noktalarım da silinecek. Bitmemiş cümleler kalacak yıllar sonra, bugün bitirdiğimi sandığım pek çok hatıradan geriye...
     
    Seni mutlaka merak edecekler. Seni suçlayanlar çoğunlukta olacak. Benim kendimi suçlayan ifadelerimden bile bana acıyan çıkacak. Senin güzel olduğuna hükmedecekler hemen. Güzel değilsen bile alımlı olduğunda hemfikir kalacaklar. Seni sevdiğimi tartışmayacaklar bile. Ama senin beni sevip sevmediğin konusunda birbirlerine girecekler.
     
    Sen okumayacaksın, ama okuyacakmışsın gibi yazıyorum yine de.
    Okumayacaksın, çünkü göndermeyeceğim.
     
    Yazdıktan sonra yırtıp atmayı da düşünmüyor değilim. Yakmak, aklımdaki bir başka çözüm. Ama hayır, saklayacağım. Okumayacak olsan da kelimelerimi sevdiğini biliyorum. Sevdiğin için, benim sana bir şeyler yazdığımı hissedeceğini biliyorum. Ben yazarken içinin ürperdiğini, gülen yüzünün hüzünlendiğini, konuşan dilinin suskunlaştığını, aklının karıştığını, kalbinin küt küt attığını hissediyorum. Belki sırf bu yüzden yazıyorum. Yazmıyorum da sanki sana dokunuyorum. Sanki kâğıdı katlamıyor, sana sarılıyorum. Mektubu saklamıyorum da sanki seni unutmaya çalışıyorum.
     
    Hayır, okumayacaksın. Okumayacaksın çünkü göndermeyeceğim.
     
    Göndermeyeceğim, çünkü adresin yok. Belki postacıya tarif etsem bulur seni. Ama önce beni çok iyi tanıması gerek. Benim de onu. Tanıması yetmez anlaması da şart. Benim de onu. Benim için senin ne anlam ifade ettiğini iyi bellemesi gerek. Bellemeli ki seni bulabilsin. Bellemeli ki seni bulmak ayaklarını yormasın, aklını usandırmasın. Ama göndermeyeceğim bu mektubu. Okumayacaksın.
     
    Bu mektubu göndermeyeceğim. Çünkü sahibini bilmiyorum. Seni seviyorum ama kimsin bilmiyorum. Ne yüzünün şekli, ne sesinin tonu, ne oturduğun evin manzarası. Hangi vurguyla çıkar ağzından sevgin ve öfken? Hangi renkleri seversin? Yemek önüne gelince elin gayri ihtiyari tuzluğa gider mi? Bulmaca çözerken en çok hangi soruda takılırsın? Büyüyünce ne olacağını söylemiştin küçükken? Telefon gelince koşar mısın? Mektup alınca ne hissedersin? Seni korkutan bir kapı zilinin sebebi olmak istemem.
     
    Hayır göndermeyeceğim. Bu mektubu okumayacaksın.
     
    Çünkü ben ne istediğini bilmeyen biriyim. Ayaklarım yere sağlam basmaz asla. Kararlılıklarım yoktur, asla ama asla diyeceğim prensiplerim de. Kalabalıklar içerisinde kolay seçilmem. Kütüphanelerin en dikkat çekmez kitabıyımdır. Bazen öyle korkak, bazen öyle sıradan, bazen öyle ufak tefeğimdir ki... fark edemezsin beni.
     
    Bu mektubu göndermeyeceğim. Çünkü ben yokum.
     
    Göndermeyeceğim... Çünkü sen de yoksun
  9. rina
    Sensiz yarım kaldım........
     
    Sen gittin ben yalnız kaldım
     
    Sensiz uyuyacagım bugece;
     
    Sessiz aglarım
     
    Sen gittin
     
    Ben yarım kaldım
     
    Yoklugun agır bir enkaz bıraktı ardında
     
    Yanım boş kaldı
     
    Odam karanlık
     
    Yatağım soguk
     
    Yalnızlık üşütür içimi
     
    Sen gittin ben yarım kaldım
     
    Geceler uzun sevdam hep hüzün
     
    Sen yoksun bedenım hep yorgun
     
    Sen yoksun sessiz bu dil
     
    Ağlar bu göz...
     
    Sen yoksun geceyi sabaha bağlar bu bekleyiş....
     
    Gecede acı damarlarımda acı var çıkarıp atamadıgım
     
    Acı var bu bedende yoklugunda yarım kaldıgım
     
    Yoklugun efkarı kaplamış odamı
     
    Nefes alışım yarım
     
    Sen yoksun ne de zormuş bu hüznü taşımak
     
    Sensiz bu o da da yasamak
     
    Sen gittiginde anladım
     
    Sensiz karanlıkta
     
    Sessiz ağladım
     
    Enkazı büyük bu yüregin
     
    Sensiz yarım kaldım....
     
    ----------------------

     
     
  10. rina
    alıştım sana...
    aklımda hayalımde bıle yoktun birden çıktın karsımaa
    ben sende degılken sen bana geldınnn
    bu hayalı bana yasattın alıstırdın benıı..
    alıştım sana....
    Aşk için bahar.Tehlike her yerde...
    Vuruldum işte hiç ummadığım birine.
    Ama öyle çarptı ki kalbim, duracak gibi aldattı beni....
    alıştım aldatılmalara
    Bahardan sonra yaz geldi sanki.. sabun köpüğü gibidi yaz aşklarım.Henüz silmedim hiçbirinin yarasını ...
    alıştım silmelere...
    alıştım yaralara.
    Aşkları gitti ama acıları kaldı.
    alıştım bunlara.
    mevsimine dönünce dönence, pencereye sinmiş insanlar gibi...
    alıştım sinmelere....
    yaza girerken terk ettiğim, yaz aşkımı düşünür..
    alıştım terk etmelere..
    terk edilmişliği sindirmeye çalıştıp. taze aşk yakalamak için. bir doğum öncesi ölüm gibi. yalnızdım, yorgundum
    alıştım yalnızlığa
    alıştım yorgunluğa
    yorgunlar için kış uykusu başlar... taze baharlara, taze aşklara enerji toplar....
    alıştım baharlara...
    alıştım aşklara...
    dört mevsimlik aşlar yaşadım...
    alıştım mevsımlere....
    mevsimlik aşklarım yalan olsa bile...
    alıştım yalanlara....
    yalan olsada hislerimmm tebessümü yureginde biraktım....
    alıştım tebessümlere....
    tebessümle ömür bulmak.İtiraf....
    alıştım itiraflara...
    .İlk duygular, çocuksu güzellikler.Ve sonra..... Nefessiz kalmacasına ağlamalar.
    alıştım aglamalara...
    alışma bana ne yaparım bellı olmazz
     
    RiNA____________
  11. rina
    Öyle değil iste. Istiyor. Insan herseyi istiyor.
    Hem de ayni anda... Nedir bu her ş ey?
     
    Yaptığın işi, iyi yapmaya calışacaksın.
    Kafa patlatacaksin.
    Uyduruk kaydırık olmamasına ugraşacaksın.
    Bu yeterince zor zaten.
     
    Sabah aksam işle yatıp kalkman gerekiyor. Ama iste an geliyor, o da insani kesmiyor.
    Insan, yatagına is dışında, baska seyler de almak istiyor!
    Ee peki, âşık oldun diyelim. Sanki bir iliskiyi yürütmek kolay? O da inanilmaz emek istiyor.
    Diyelim ki, iyi gidiyor. Şükrediyorsun. Ama bu sefer ne o luyor?
    Iki kisilik bir dünyada Kucuk Prens ve Kucuk Prenses olarak yasamaman gerekiyor.
    Sosyal hayatin da olacak. Gideceksin, dostlarinla, arkadaslarinla vakit gecireceksin.
    Peki, anladik, onu da yaptin. Ama kendini de beslemen gerekiyor. Ruhunu yani. Okunacak kitaplar, gezilecek sergiler, izlenecek
    filmler var. Ne yazik ki is, ruhla da bitmiyor. Butun bunlari yaparken bakimli ve guzel olmak icap ediyor.
     
    Ee 40 yasindan sonra da iyi durabilmek için epey bir çaba gerekiyor
    Spor yapacaksin spor! :boom:
    Yine fedakarlik: Ya sabahin korunde kalkip bir saat yuruyeceksin
    Ya da iş çıkışında herkesi ekip yüzmeye gideceksin
     
    Ay bitmiyor!
     
    Paran olmasi gerekiyor,
    sabrin olmasi gerekiyor,
    vaktin olmasi gerekiyor,
    berbere gitmen gerekiyor,
    dip boya yaptirman gerekiyor,
    manikur, pedikur, sonra aileni ihmal etmemen gerekiyor,
    varsa kedinle günde en az bir saat sarmas dolas olman gerekiyor,
    Onun sagligi, senin sagligin, evin bakimi, onarimi, arabanin durumu...
    Ee ne oluyor?
     
    Sucluluk ve vicdan azabi içinde kivraniyorsun. Sürekli bir yerlere yetişmeye
    calisiyorsun. Beceremiyorsun. Hepsinin altindan kalkmaya calisinca da... Toptan çuvalliyorsun!
     
    Iyi bir is mi cikardin, patronun 'Bugün amma da cirkinsin!' diyor.
     
    Guzel mi gorunuyorsun, bu sefer isinde 'low profile' oluyorsun.
    Evin güzel mi oldu, ha ha ha parasiz kaliyorsun. Tam kendini iyi hissediyorsun, bu sefer de sismanlamaya basladigini farkediyorsun.
     
     
    ALINTI
     
    Ben kaçmak istiyorum!
    Ben bu yazı üstüne çığlık atmak istiyorum.
     
    AAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAA
  12. rina
    Üstat Kimdir? ( Yazar : Don Miguel Ruiz )
     
    Bir zamanlar bir üstat varmış. İnsanlar konuşmasını dinlemek için toplanırmış. Söyledikleri harikulade imiş. Sevgi sözcükleri ona kulak veren herkesin, ta yüreğine işlermiş.
     
    Kalabalığın arasından bir adam, üstadın ağzından çıkan her sözcüğü dinlemiş.Gönlü yüce olduğu kadar, alçakgönüllüymüş de. Üstadın sözleri bu adamı öylesine derinden etkilemiş ki, onu evine davet etmek istemiş.
     
    Üstat konuşmasını bitirdiğinde adam, kalabalığın içinden geçerek karşısına çıkan üstadın gözlerinin içine bakarak; "Meşgul olduğunu, herkesin senin ilgini istediğini biliyorum" demiş,
     
    "Biliyorum, sözlerimi dinleyecek pek zamanın yok. Ama yüreğim öylesine açık, sana duyduğum sevgi öyle büyük ki, seni evime çağırmak, senin için en güzel yemekleri hazırlamak istiyorum. Çağrımı kabul etmeni beklemiyorum ama, içimdekileri sana bildirmeden edemedim.
     
    Adamın gözlerinin ta içine bakmış üstat. Yüzü gülüşlerin en güzeliyle aydınlanmış ve "Hazırlığını yap" demiş, "Evine geleceğim."
     
    Bu sözcüklerin adamın yüreğinde yarattığı sevinç çok büyükmüş. Üstada hizmet etmek, sevgisini dile getirmek için zamanın geçmesini sabırsızlıkla beklemiş.Yaşamın en önemli günüymüş bu; Üstat evinde, onunla birlikte olacakmış ya.
     
    Yiyeceklerin, şaraplarin en iyisini almış. Üstada armağan edeceği giysilerin en güzelini seçmiş. Sonra da, hazırlıklarını tamamlayıp, üstadı ağırlamak için evine koşmuş. Bütün evi temizlemiş, yemeklerin en lezizlerini pişirmiş, güzel mi güzel bir sofra kurmuş. Üstat çok geçmeden orada olacağı için yüreği sevinç doluymuş.
     
    Kapısı çalındığında kaygı içinde beklemekteymiş adam. Yerinden fırlayıp kapıyı açmış. Açmış ama, üstat yerine yaşlı bir kadın durmaktaymış karşısında.Kadın gözlerinin içine bakarak; "Açlıktan ölüyorum" demiş, "Bana bir parça ekmek verebilir misin?"
     
     
    Gelen üstat olmadığı için hafifçe düş kırıklığına uğramış adam. Kadına bakıp, "Buyur, gir içeri" demiş. Kadını, üstat için hazırladığı yere oturtup, üstat için pişirdiği yemekleri sunmuş. Adamın cömertliği yaşlı kadına dokunmuş.Teşekkür etmiş, çıkıp gitmiş.
     
    Adam sofrayı üstat için dara dar yeniden düzenlemiş ki, yine kapısına vurulmuş. Bu kez de, çölü geçen başka bir yabancı imiş karşısındaki.Yabancı, adamın yüzüne bakıp; "Çok susadım" demiş, "Bana içecek bir şeyler verebilir misin?"
     
    Gelen üstat olmadığı için adam bu işe yine bozulmuş biraz. Yabancıyı evine buyur edip, üstat için hazırladığı yere oturtmuş. Üstada ikram etmeye niyetlendiği şarabı sunmuş. Yabancı gittiğinde ortalığı üstat için bir kez daha düzenlemiş.
     
    Kapı yeniden çalınmış. Açtığında küçük bir çocuk görmüş adam. Çocuk yüzüne bakıp; "Üşüyorum" demiş,
    "Sarınabileceğim bir battaniye verebilir misin bana?"
     
    Gelen üstat olmadığı için adam biraz bozulmuş. Ama çocuğun gözlerine bakmış ve sevmiş onu. Üstat için aldığı giysileri çabucak toparladığı gibi çocuğu bunlarla sarıp sarmalamış. Çocuk teşekkür edip, yoluna devam etmiş.
     
    Adam, üstat için her şeyi bir kez daha hazır etmiş, geç saatlere dek
    beklemeye koyulmuş. Üstadın gelmeyeceğini anladığında, yüreğinde düş kırıklığı duymuş ama üstadı hemen bağışlayıvermiş.
     
    Kendi kendine,
     
    "Üstadın benim yoksul haneme gelmesini beklememem gerektiğini biliyordum" demiş.
     
    "Gerçi geleceğini söylemişti ama başka bir yerde çok daha önemli bir şey onu alıkoymuş olmalı. Üstat gelmedi ama en azından geleceğini söyledi. Yüreğimin mutlulukla dolması için bu da yeter."
     
    Yavaş yavaş yemekleri ve şarabı kaldırmış, yatmaya gitmiş.
     
    O gece düşünde, üstadın evine geldiğini görmüş. Onu gördüğü için mutlu olmuş adam. Gördüğünün düş oldugunu bilmiyormuş."Geldin üstadım! Sözünü tuttun."
     
    "Evet" diye karşılık vermiş üstat.
    "Ama ben buraya daha önce de geldim.Açtım, doyurdun.Susuzdum, şarap verdin bana.Üşüyordum, bedenimi giysilerle örttün.
    Başkaları için ne yaparsan benim için yaparsın."
     
    Adam uyanmış. Mutluluk doluymuş yüreği. Çünkü üstadın kendisine ders
    verdiğini anlamış. Üstat onu öyle çok seviyormuş ki, derslerin en büyüğünü vermek için üç insan göndermiş.
     
    Üstat herkesin içinde yaşar.
     
    Açlık çeken birisine yiyecek, susayana su verdiğinde, üşüyeni sarıp sarmaladığında, sevgini sunduğun üstattır.
  13. rina
    Eflatun'a sormuşlar;
     
    İnsan oğlunun sizi en çok şaşırtan iki davranışı nedir?
     
    Eflatun tek tek sıralamış;
     
    "Çocuklukta sıkılırlar ve büyümek için acele ederler ne varki çocukluklarını özlerler...Para kazanmak için sağlıklarını yitirirler.Ama sağlıklarını geri almak için para öderler.Yarınlarından endişe ederken bu günü unuturlar..Sonuçta,ne bugünü ne de yarını yaşarlar.Hiç ölmeyecek gibi yaşarlar.Ancak hiç yaşamamış gibi ölürler"...
     
    Peki sen ne öneriyorsun?
     
    Bilge yine sıralamış;
     
    "kimseye kendinizi sevdirmeye" kalkmayın..!
     
    Yapılması gereken tek şey sadece"kendinizi sevilmeye bırakmaktır"...
     
    Önemli olan"En çok şeye sahip olmak "değil...
     
    "En az şey'e ihtiyaç duymaktır"...
     
     
     


     
     
  14. rina
    hani, bir kitap okumaya başlarsınız...
     
    ilk satırlarda çeker sizi içine...
     
    öyle güzeldir ki anlatım…
     
    tüm gerçeklik bir yana...
     
    o kurgunun içine kapılır gidersiniz...
     
    öyle kapılırsınız ki...
     
    uzaklardan bir el uzanıp
     
    tutar ellerinizden...
     
    alıp götürür…
     
    uzaklara…
     
    kokusu ulaşır size dağların,denizin,çiçeklerin...
     
    bir meltem okşayıp geçer teninizi...
     
    dokunuşları hissedersiniz ya yüreğinizde...
     
    hani, bilseniz de kurgu olduğunu...
     
    o akışı bırakmak istemezsiniz...
     
    bir yandan merak edersiniz ...
     
    "ne olacak?"
     
    bilirsiniz oysa...
     
    hiç bir şey olmamıştır...
     
    olmayacaktır...
     
    her şey sadece ihtimaller bütünüdür...
     
    ve o ihtimaller öyle yaşanılası…
     
    ve o kurgu öyle gerçektir ki..
     
    yaşadığınız ana baskın çıkar ya...
     
    ama nedense...
     
    “son” önemlidir hep...
     
    o kitabın da sonuna ulaşmak istersiniz...
     
    diğer yandan o kitabı bitirmek , o hayali tüketmektir…
     
    bilirsiniz….
     
    her sonun bir tükeniş olduğunu öğretmiştir hayat size...
     
    okumak - okumaya kıyamamak bir çelişki olur içinizde...
     
    oysa, çelişki daha çekici kılar o kitabı...
     
    daha bir özümsemeye başladığınızı hissedersiniz o noktadan sonra okuduklarınızı...
     
    her sayfada “son” a biraz daha yaklaştığınızı bilerek…
     
    her sayfada biraz daha kaybederek…
     
    her sayfada biraz daha tükenerek…
     
    ve içiniz burkularak o “son” sayfa…
     
    kitabın arka kapağını kapatırsınız usulca…
     
    siz dışarıda kalansınızdır…
    her şey ilk sayfa ile son sayfa arasında, avuçlarınızdadır şimdi…
     
    sımsıkı tutarsınız birkaç dakikalığına ellerinizde…
     
    bazı ilişkiler gibi…
     
    hani, bitmesine kıyamadığınız…
     
    tüm güzelliğine rağmen devam edemeyeceğini…
     
    gideceği bir yer olmadığını…
     
    sadece bir ihtimalin yaşandığını bildiğiniz…
     
    bir ilişki gibi…
     
    yüreğinizden bırakmak istemeden…
     
    ama artık sadece dışından bakarak…
     
    sımsıkı sarıldığınız birkaç dakika gibi…
     
    ve sonra…
     
    bir hayat kayar ellerinizden…
     
    kütüphane raflarındaki yerini alır…
     
    ara sıra sayfaları yeniden karıştırılmak üzere…
     
    ALINTI...
     
    Biraz daha büyütmüştüm yaramı
     
    Bende gözlerin kaldı o şarkının sözleri
     
    Bu biraz da kendimi seninle tanımlamak gibidir
     
    Orda saklıdır dünyanın bütün hazineleri
     
    Kutlu bir mirastır elbet
     
    Bir ömür yetmez anladım
     
    Yazmak için bütün sen'leri.
     
     
     
     

  15. rina
    Öğretmen; öğretme işini görev edinen kişiye denir. Öğretmenlik bir meslektir. Kişinin öğretmen olabilmesi için öğretmen yetiştiren bir okulu bitirmesi gerekir. İlkokullarda öğretmen Sınıf Öğretmenidir. Sınıfın bütün derslerini aynı öğretmen okutur. Ortaokul ve Liselerde ders öğretmenliği vardır. Meslek okullarında dersler özel şekilde yetiştirilmiş meslek öğretmenleri tarafından işlenir.
     
    Eskiden öğretmene "Muallim", öğretmen yetiştiren okula da "Muallim Mektebi" denirdi. Ülkemizde öğretmen okulu ilk kez 16 Mart 1848'de açıldı.
     
    Osmanlı İmparatorluğu döneminde eğitime ve öğretime önem verilmiyordu. Az sayıda okul vardı cumhuriyetin ilanıyla birlikte yurdumuzun her yanına yeni yeni okullar açıldı. Okul çağında olanlar bu okullarda okumaya başladı.
     
    Atatürk, eğitimin, öğretimin yayılmasından, yaygınlaşmasından yanaydı. 1928 yılında Arap harflerinin kaldırılıp yerine bugün kullanmakta olduğumuz Türk harflerinin kabulü tüm yurtta sevinç yarattı. Halkın yeni harfleri kısa sürede öğrenip daha çok yurttaşın okur - yazar olmasını sağlamak amacıyla yoğun bir çalışma başladı. Okuma - yazmayı yaygınlaştırmak için okul çağı dışındaki yurttaşlara okuma - yazma öğreten okullar açıldı. Bunlara Millet Mektepleri adı verildi.
     
    Atatürk, Ulus Okulları dediğimiz Millet Mektepleri'nde yazı tahtasının başına geçerek dersler verdi. Bakanlar kurulu 11.11.1928 günü yaptığı toplantıda Ata'ya Ulus Okullar Başöğretmenliği sanını verdi. 24 Kasım Atatürk'ün Millet Mektepleri Başöğretmenliğini kabul ettiği gündür.
     
    Öğrencileri, öğretmenleri, okulu çok seven Atatürk yurt gezilerinde okullara uğrardı. Sınıflara girer, sıralara oturur, ders dinlerdi. Öğrencilere sorular sorardı. Öğretmenlerle konuşur, her yerde öğretmenliğin üstün bir meslek olduğunu anlatırdı.
     
    Atatürk, öğretmenlerin Ulusal Kurtuluş Savaşı'nda nasıl canla başla çalıştıklarını yakından izlemiştir. Yurdumuzun düşman tarafından paylaşıldığı sırada öğretmenler Öğüt Kurulları oluşturarak halka ulusal bağımsızlık, Ulusal Kurtuluş Savaşı düşüncelerini yayıyordu. Öğüt Kurulları dışında öğretmenler 14 eğitim kuruluşu ile birlikte Milli Kongre Cephesini kurdular. Milli Kongre Cephesi, düşmanların İzmir'i işgal ettikleri günlerde Sultanahmet Mitingini hazırladı. Bu mitingin konuşmacılarından çoğu öğretmenlerdi.
     
    Başöğretmen Atatürk, öğretmenlerin Ulusal Kurtuluş Savaşı'nda gösterdikleri etkinliği hep övmüştür. Atatürk yeni Türkiye'nin yaratılmasında öğretmenlere büyük görevler düştüğü inancındaydı. Çağdaş bir ulus olmamız için eğitimin yaygınlaşması gereğine inanıyordu. Bu nedenle Atatürk "Ulusları kurtaracak olan yalnız ve ancak öğretmenlerdir." Sözleriyle öğretmene verdiği önemi ve duyduğu saygıyı en güzel biçimde belirtmiştir.
    Atatürk'ün 100. Doğum yıldönümü 1981 yılında, 24 Kasımın her yıl Öğretmenler Günü olarak kutlanması kararlaştırıldı.
     
    Öğretmenler Günü'nde öğretmenin toplum içindeki yeri, değeri belirtilir. Öğretmen sorunları dile getirilir. Öğretmenler Günü'nde; eğitime, öğretime hizmet etmiş, saygınlık kazanmış öğretmenler anılır. Gençlerin yetişmesindeki katkıları anlatılır. Mesleğe yeni giren öğretmenler 24 Kasımda Öğretmen Andı içerek göreve başlarlar.
     
    Öğretmen; yapıcı ve yaratıcıdır. İnsan haklarına saygılıdır. Öğretmen özverili, çevreye güven ve inanç veren, içi insan sevgisiyle dolu bir kişidir. Atatürk; "Öğretmenler, yeni nesil sizin eseriniz olacaktır." demekle öğretmene yüklediği sorumluluğu ve değeri anlatmıştır.
     
    Öğretmenler sevgi dağıtır. İçimizi aydınlatır. Bizi doğruya yöneltir. Bilgili kişiler olmamız için çaba gösterir. Dünyayı tanıtır. Öğretmen her alanda yeniliği, yenileşmeyi savunur. Gerçekleri anlatır. Beceri ve yeteneklerimizin gelişmesine yardımcı olur. Kısaca analar doğurur, öğretmenler yetiştirir.
     
    ÖĞRETMENLER GÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN! SEVGİLİ ÖĞRETMENLERİMİZ......
  16. rina
    İKİ ERKEĞİN GÖZÜNDE KADINI ANLAMAK
    Bülent, avucunu açmış kendisine doğru elini uzatan adama ters ters baktı.
    Elli yaşlarında gösteren adam, görmeye alıştığı hırpani kıyafetli dilencilere benzemiyordu. Üzerindeki giysiler eski fakat temizdi. Eli yüzü temiz ve sağlıklı görünüyordu. "Sapa sağlam adam gidip çalışacağına dileniyor, belki benden daha zengindir" diye düşündü. Zaten canı çok sıkkındı, birde sinirlenmişti.
     
    Alaycı bir ses tonuyla :
    - Ekmek parası mı istiyorsun ? diye sordu.
    - Hayır çikolata parası lazım!
    Bülent'in kızgınlığı şaşkınlığa döndü. Espri yeteneği olan dilencinin hali de başka oluyor diye düşündü.
     
    - Niye siz ekmek bulamayınca çikolata mı yiyorsunuz?
    - Hayır. Ekmek bulamadığımız günler genellikle bulgur pilavı yeriz, onu da bulamadıysak aç yatarız.
     
    Bülent adamın ciddi mi konuştuğunu yoksa dalga mı geçtiğini anlayamamıştı.
     
    - Bu gün karnınız doydu üstüne tatlı mı istedi canınız?
    - Fakirin canı mı olur ki, tatlı istesin beyim.
    - Bu bir kamera şakası mı yoksa sen iş bulamamış stendapçı mısın?
    - Hiçbiri değil. Sadece fakirim. Bugün karımın doğum günü, ona çikolata götürmek istiyorum.
    - Doğum gününde yaş pasta alınır bildiğim kadarıyla.
    - O bizim için değil zenginler için. Otuz yıllık evliliğimiz boyunca ona bir kez bile yaş pasta alamadım. Ama her doğum gününde mutlaka çikolata götürdüm. Çikolatayı çok sever.
     
    Adamın söyledikleri Bülent'in dikkatini çekmişti. O akşam karısıyla kavga etmiş, kapıyı çarpıp kendini sokağa atmıştı. Arabasına da binmemiş sahile kadar yürümüştü. Denizi seyretmek de onu rahatlatmamıştı . Oysa eskiden denizi seyrederken çok rahatlardı. Dalgalar sıkıntısını alıp götürürdü. Fakat karısının evde ağlıyor olduğunu bildiği için olsa gerek, hiçbir şey onu rahatlatmıyordu.
     
    Dilenciyle konuşurken biraz kafası dağılmıştı. "Acaba söyledikleri gerçek mi, yoksa uyduruyor mu" diye düşündü.
     
    - Cebinde bir çikolata alacak para yok mu şimdi?
    Bülent'in sorusu üzerine adam ceplerini boşalttı, bir nüfus cüzdanından başka bir şey çıkmadı.
    - Ben dilenci değilim. İşim yok. Günlük çalışırım, ne iş bulursam yaparım. Fakat bu gün bütün gün iş aradım, aksilik bu ya, hiçbir iş bulamadım.
    Bülent oturduğu bankı işaret ederek yer gösterdi.
    - Oturun biraz dertleşelim bari, dedi.
    Adam çekingen çekingen oturdu yanına.
    - Yokmu eşin dostun, borç alacak akraban?
    - Fakirin akrabaları da fakir olur beyim. Bulurlarsa kendi karınlarını doyururlar.
    - Dilenecek kadar çok mu seviyorsun karını ?
    - Hem de çok seviyorum. Otuz yılımı aydınlattı o benim.
    - Hımmmm. Aşk hem de otuz yıl süren aşk. Hayret doğrusu! Aşkın ömrü en fazla üç yıl diyorlar oysa. Sen otuz yıldan bahsediyorsun.
    - Evet. Geçen yıllar sevgimi azaltmadığı gibi artırdı.
    - Söyle o zaman nedir evlilikte mutluluğun sırrı? Söylediklerine bakılırsa sen mutluluğun formülünü bulmuş gibisin.
    - Ben ilkokulu bile bitirmedim. Öyle formül falan bilmem.
    - Formül dediysem kimya formülü sormuyorum canım. Bende altı yıllık evliyim. Sevdiğim kadınla evlendim, fakat mutlu değilim. Sürekli kavga ediyoruz. Daha iki saat önce kapıyı çarptım çıktım. Evimiz, arabamız, işimiz, gücümüz, her
    şeyimiz var, ama mutlu değiliz. Senin hiçbir şeyin yok, ama mutlusun. Para mı acaba bizi mutsuz eden?
    - Hiçbir şeyim yok mu? Hayır benim her şeyim var. Benim karım her şeyim. Sevgilim, eşim, arkadaşım, hayat yoldaşım. Hayatımı paylaştığım insandan daha değerli ve daha önemli ne olabilir ki dünyada? Sizin ev, araba, iş diye her şey dediğiniz şeylerdir aslında hiçbir şey olan.
    - Öyle deme, şu kadar varlığın içinde bile karım her şeyden şikayet ediyor. Bir de fakir olsam kim bilir ne olur?
    - Altın tasın, kan kusana faydası yoktur beyim. Sen kadın ruhunu hiç anlamamışsın. Hiçbir kadın iyi bir evde oturduğu, hergün çeşit çeşit yiyecekler yediği için mutlu olmaz. Bir kadın, kocasının her şeyi olduğunu bildiğinde ancak mutlu olur.
    - Sizin mutluluğunuzun sırrı bumu ?
    - Olabilir. Ben karıma değerli şeyler alamıyorum ama ona benim için ne kadar değerli olduğunu hissettiriyorum. O da çok mutlu oluyor.
    - Bir kadına değerli olduğunu nasıl hissettirilir?
    - Küçük kızı severek.
    - Küçük kız mı ? Hangi küçük kız ?
    - Yaşı kaç olursa olsun her kadının içinde hiç büyümeyen bir küçük kız vardır. O kızı ne kadar çok sever, ne kadar çok mutu edersen, o kadını da o kadar mutlu edersin.
    - Nasıl yani ?
    - Küçük kız neleri sever, nelerden hoşlanır bir düşünün. Küçük kızlar hep beğenilmek, ilgi görmek isterler. Güzel olduklarını duymaya bayılırlar. Kendilerine prensesmiş gibi davranılmasını beklerler. Küçük kızlar hep prenses olmayı hayal ederler. Sürprizlerden hoşlanırlar. Biraz şımartılmak
    isterler. Sevilmek ve sevildiklerini hep duymak isterler. İltifata doymaz küçük kızlar. Öyle değil mi?
    - Haklısın. Benim dört yaşımda bir kızım var. Adı Aylin. Her akşam boynuma sarılır "babacığım beni ne kadar seviyorsun" diye sorar. Giysisini değiştirdiği zaman etrafımda "Baba güzel olmuş muyum?" diye sorar durur. Güzelsin demem de yetmez ona. " Harikasın prenses gibi olmuşsun" demeliyim.
    Dünyanın en güzel kızı demeliyim.
    - İşte kadınlar bir ömür boyu bunu duymak isterler. Ben elli yaşındaki karıma böyle davranıyorum. Ömrümüz olurda seksen, doksan yıl da yaşarsak ben ona böyle davranmaya devam edeceğim. Ona "bebeğim" diye hitap ediyorum çok
    hoşuna gidiyor. "Bebeğim bana bir çay yapar mısın?" dediğimde çay yapmak için nasıl koşturduğunu görmelisiniz.
    - Hiç kavga etmez misiniz siz?
    - Kavga evliliğin tadı tuzu. Arada biz de tartışırız. Küsüp barışmanın tadı ayrıdır. Benim karım bir keçi kadar inatçıdır. Onunla barışmak için uğraşmak ayrı bir keyif verir bana.
    - Benim eşim çok ciddi kadındır. Hiç küçük kız havası yok onda.
    - Küçük kızlar büyüdükleri zaman artık sevgi, ilgi istemeye utanırlar. En ciddi yada en yaşlı kadının bile o küçük kız mutlaka vardır. Yeter ki sen o tatlı kızı sevindirmeyi, mutlu etmeyi bil. Ve o küçük kızı asla aldatma. Yoksa bir daha sana güvenmez ve ne yaparsan yap hep kuşkuyla bakar. Küçük kızlar hem çabuk mutlu olurlar hem de çabuk kırılırlar. Çok narindir onlar. Hoyrat elleri sevmezler. Yumuşak dokunuşları severler.
    - Bu tavsiyeni deneyeceğim. Fakat her zaman yapabilir miyim bilmiyorum. Bazen işlerim çok yoğun oluyor o zaman eve çok yorgun gidiyorum.
    - Bu sadece bir bahane. O küçük kızı mutlu etmek dünyanın en kolay işi. Çoğu zaman birkaç tatlı söz yeterli olur. Sen o küçük kızı mutlu ettiğinde karşılığını fazlasıyla alırsın. Artık o seni rahat ettirmek için elinden gelen gayreti gösterir. Karısı mutlu olmayan erkek mutlu olamaz. Mutlu olmak isteyen erkek önce hayat arkadaşını mutlu etmelidir. Düşünsene somurtkan, mutsuz, sürekli söylenen biriyle yolculuğa çıksan ne kadar mutlu olabilirsin.
    - Haklısında bende bütün gün ailem için çalışıp yoruluyorum.
    - Yine para, yine dış sebepler. Evet para önemli ve gerekli ama kadınlar para için erkekleri sevmezler. Para geçici mutluluklar verir. Kadınlar hediye almayı severler. Paran varsa hediye al tabi. Ama hediyeyle mutlu olmasını bekleme. Hediyenin yanına sevgini katmazsan hediyenin bir anlamı
    yoktur. Benim hiçbir zaman çok param olmadı. Günlük kazandım günlük yedik. Bazen aç kaldığımız günler oldu.
    Hiçbir zaman karımın kulaklarına altın küpe takamadım ama her zaman aşk sözleri fısıldadım. Hiçbir zaman boynuna pırlanta gerdanlık alamadım ama hep öpücüklerle sevdim boynunu. Hiçbir zaman ona ipek elbiseler giydiremedim ama
    kendi bedenimle ipek elbise gibi yumuşacık sardım bedenini ve mutlu ettim onu. Adam ayağa kalktı.
    - Bana müsaade, artık gitmeliyim, karım merak eder. Sende git evine küçük kızın gönlünü al, belki o küçük kız şimdi evde ağlayıp duruyordur.
    - Bülent de ayağa kalktı. Kuvvetlice elini sıktı.
    - Sizi tanıdığıma çok memnun oldum.
    Elini bıraktı koluna girdi. Yolun karşısındaki pastaneyi gösterdi.
    - Hadi gel eşin için şuradan çikolatalı pasta alalım, dedi.
    Pastayı aldılar. Adam hayatında ilk defa karısına yaş pasta götürmenin mutluluğuyla, bin bir teşekkür ederek evginin yolunu tuttu. Bülent de pastanenin yanındaki manavdan karısının en sevdiği meyvelerden aldı. Evine geldiğinde karısı şişmiş gözlerle mutfak masasında oturmuş su içiyordu. Bülent hiç konuşmadan meyveleri büyükçe bir tabağa döküp yıkadı,onra eşinin önüne koydu.
    - Bunlar dünyanın en şanslı meyveleri, dedi.
    İnci hiç konuşmadı.
    - Sorsana "niye" diye.
    İnci kızgın kızgın:
    - Niye? Diye sordu.
    - Çünkü dünyanın en güzel ve en tatlı kadının midesine gidecek, dedi gayet ciddi bir ses tonuyla. İnci şaşırmıştı. Bir anda yüzünün ifadesi yumuşamıştı.
    - Bunlar senin sevdiğin meyveler, senin için aldım.
    - Hayret bir şey! Her zaman kendi sevdiğin meyveleri alırdın. Benim hangi meyveleri sevdiğimi iyi hatırlamışsın. Aslında bu beklediğim istediğim bir şeydi. "bak senin sevdiğin meyveleri aldım" Ama şimdi kıymeti yok. Çünkü sana çok kırgınım, meyve alarak gönlümü alamazsın.
    - Özür dilerim seni kırdığım için.
    - Cezam neyse razıyım. Ama bir tek şey istiyorum senden. Seni deliceseven bu adamı senden mahrum etme.
    - Bülent , boynu bükük birvaziyette çok komik görünüyordu.
    İnci kıkır kıkır gülmeye başladı.
    - Affetmek o kadar kolay değil. Bakalım hangi cezalara katlanabileceksin, dedi.
    Bülent işte o zaman ona muzip muzip bakan eşinin içinde sakladığı küçük kızı gördü .
    Bundan sonra her şey daha farklı olacak diye düşündü.
    __________________
     
     
    Güzellik;Bakan Kimsenin Gözündedir.
  17. rina
    Bir akıntıya kapıldım gidiyorum hayatın bana vereceğinden habersiz
    Belki bir elinde mutluluk olacak bir elinde umut
    Hangisini bana bahşedecekti hayat dedikleri şey
    Mutluluk mu yoksa mutluluğa duyulan umut mu ?
    Umutsuz mutluluk olmazdı ya zaten
    Umut düştü benim payıma da umut etmek umutla yaşamak
    Umut nedir ki peki
    Bir mutluluk mu yoksa acı çekmek mi
    Yoksa sadece bir çaresizlik miydi umut
    Mavi bir denizin kıyısında siyah dalgaların arkasından gelecek
    Sevda gemisini beklemek mi
    Umut neydi ki bana hayat umut etmeyi öğretiyordu ?
    Gecenin karanlığında yürürken yolda duran konserve kutusuna tekme atmak mı ?
    Çakıl taşlarını ceplerine toplayıp onları saymak mı ?
    Eksilen günleri saymak yerine yaşacağın günlerin sayısını bilip
    Onları saymak mı ?
    Umut neydi ki hayat bana umudu öğretmeye çalışıyordu
    Geçmiş günlerin gelecekte de olacağına inanmak mı ?
    Kapkara düşüncelere boğulmuşken çıkış yolu bulmak mı ?
    Attığın her adımda bir öncekini unutmak mı ?
    Kör düğüm kaderi çözeceğine inanmak mı ?
    Umut neydi ki hayat bana umudu öğretiyordu ?
    Akşam olduğunda gün batımını seyretmek mi
    Yoksa
     

     
    Yeniden güneşin doğacağına inanmak mı ?
    Gülü koklarken dikenini yok saymak mı
    Kanayan avuçlarında sevda çiçeğini tutmaya çalışmak mı
    Umut neydi ki hayat bana umudu öğretiyordu
    Günahların cezasını şimdiden çekmek mi
    Yarını bu günden yaşamak mı
    Yarınsız bu günü geçmişe göndermek mi
    Umut neydi ki hayat bana umudu öğretmeye çalışıyordu
    Oysa umut mutluluktu hayat bana yanlış öğretiyordu ?
     
    ALINTI...





    ___________________________________________________________________________
    ______________________________________________________________


    ________________________________________________


    _______________________________


    ________________


    _____


    _


    .
     
     
     
     


  18. rina
    Bazen deniyor ki neye ihtiyacınız varsa o dönüp sizi bulur...Hayatımın şu noktasında böyle bir yazı inanılmaz bir tesadüf mü desem bilemiyorum..Ama çok hoş ve güzel bir yazı..Ben bunu elimden geldiğince uygulamaya karar verdim..Umarım sizin içinde bir yerde hayatınıza dokunan satırlar vardır.Biraz uzun bir yazı ama lütfen okuyun ....Sevgiyle Kalınız.....RİNA...
    Akışa Güvenmek
     
    Eylül... Sonbahar mevsiminin başlangıcı... Her yeni mevsim bir önceki dönemi bırakma, yeniye hazırlanma ve yeni bir başlangıç dönemidir... Doğada akış mükemmeldir... Yaşamımızda sadece doğanın işleyişine baksak bile hayatımıza dair o kadar çok şey çözülür ki...
     
    Güneş hiçbir zaman yarın yeniden doğar mıyım diye korkmaz, sadece doğar... Ağaçlar çiçekler doğanın akışında zamanın gerektiğine uygun şekilde hareket eder, zamanı geldiğinde çiçeklerini açar, zamanı geldiğinde kışa hazırlanmak için yapraklarını döker, çıplak kaldım acaba bir sonraki dönem çiçek açar mıyım diye korkmaz... Çıplak kaldım hiç yaprağım yok insanlar benimle dalga geçerler mi diye düşünmez...
    Rüzgar estiğinde hiçbir ağaç direnç göstermez, rüzgarın estiği yönde eğilir, direnç gösterdiğinde, rüzgarın tersi yönünde hareket ettiğinde zarar göreceğini, dallarının kırılacağını bilir... Denizler yükseldiğinde geri çekileceğini de bilir... Geceleri gökyüzünü aydınlatan ay, ben hep dolunay kalmak istiyorum hiç yeni ay şeklini almayacağım demez...
    Gece gündüzü, gündüz geceyi, aylar mevsimleri, mevsimler birbirini takip eder... Yaz biter güz başlar... Yavaş yavaş yapraklar dökülmeye başlar... Artık yazın bittiğinin haberi gelir... Her bitiş yeni bir başlangıçtır... Yeni bir şeyin başlayabilmesi için eskiyi bırakmak gerekir... Değişimleri sevgiyle kabul etmek ve o anın tadını çıkarmak gerekir... Çünkü her yeni dönem en mükemmel haliyle gelir.
    Aslında insanların yaşamları da doğadaki akış gibi... Onu kontrol etmeye çalışan, tutunan, yapışan biziz... Bu yüzden yaşama dair isteklerimizin gerçekleşmesini engelleyen de biziz... Tek yapmamız gereken akışta olmak akışa uyum sağlamak...
    Hamile bir kadın bu çocuk burada iyi, doğum yapacak cesaretim yok dese de doğum gerçekleşiyor, kimse yaşamı boyunca işsiz kalmıyor tabii kendisi bunu istemediği müddetçe... En parasız olan bir kişi bile ailesinde gerçekleşen bir ölüm için cenaze parasını bulabiliyor, kimse bu dünyada aynı bedende sonsuza kadar yaşamıyor, doğumlar oluyor, çocuklar büyüyor, yaşlanıyor, ölümler gerçekleşiyor... Kimse ben hep çocuk kalacağım, ya da ben hiç ölmeyeceğim diyemiyor... Gidenler yerini yenilere bırakıyor... Aslında bu dünyada her şey olması gerektiği gibi, olması gerektiği zamanda, akışta, gerçekleşiyor...
    Akışta olmak için ne yapmak gerekiyor?
    Şu an yaşamınızda her şey çok kötü olabilir... Belki işsizsiniz, belki hiç paranız yok, belki çok kötü giden bir ilişkiniz var ya da yapayalnızsınız... Belki bu sorunların hepsini ya da birini yaşıyorsunuz... Ne yaşıyorsanız yaşayın şunu unutmayın: Akışa güvenin, yaşanan bu durum düzelecek. Hiçbir zaman böyle kalmayacaksınız... Sadece bu bir dönem... Sizin için yaşanan bir dönem... Dibe vurdunuz evet ama kendinize dönüp bakmak için, ne istediğinizi, yaşamda nasıl var olmak istediğinizi bilmek adına bunu yaşamanız gerekiyordu...
    Bu durumda olduğunuz için kızmayın kendinize ya da başkalarına... Suçlamayın kimseyi... Yaşadığınız sorunlara tutundukça, endişeli oldukça çözüm uzaklaşıyor... Endişe dolu duygulardır çözüm bulmamıza engel olan... İlk başta şunu fark edin... Yaşadığınız olumsuz olaylar yaşamınızı yönetmeye başladıysa siz akışta değilsiniz... Yaşamın içindeyken insanlar korkularının, olumsuz duygularının farkına varamazlar... İyi bir ilişkiye sahip olduğunu sanır ama mutsuzdur, işinde iyi para kazanıyorsa yaptığı işin onu mutlu ettiğini sanır, ama yaratıcılığını kullanamadığı sinir ve stres içinde yaşadığı bir işi vardır...
    Yaşam koşturması içinde dönüp bakmaz kendine... Ben neredeyim, ne yapıyorum, yaptığım bu şey bana mutluluk veriyor mu diye... Parasızlık korkum mu var? Yalnızlık korkum mu var? Yaşama güveniyor muyum? diye düşünmeyiz hiç... Hayatın kıyısından köşesinden tutmuş yaşıyoruzdur... Olumsuz duygular, inançlar insanı aşağıya çeken bir enerjiye sahiptir... İlerleyemez insan... Olduğu yerde duruyordur... Bu yüzden bazen sıkıntılı durumlar fiziksel hayatımızda kendini gösterir... Aslında evren bize bağırıyordur... Akışta değilsin... Korkuların seni yönetiyor... Yoldan çıktın... Direnç gösteriyorsun... Dön duygularına bak iyileştir... Bırak olumsuzluğu, bırak korkuları... Sen güvendesin... Sevgiyle dimdik dur hayatta...
    İşte ancak işsiz kalınca durduk ve baktık... İlişkimiz bitince durduk ve baktık... Hasta olunca durduk ve baktık kendimize... Evren sonunda size sesini duyurdu... Evren size akışta olmadığınızı ancak böyle gösterebilirdi... Sorduk kendimize ben nerde hata yaptım diye?
    Her zaman olduğu gibi yine yaşamımızın sorumluluğunu almaktan kaçtık, başkalarını suçladık... Hata hep başkasında... Patronda, eşinizde vs... dedik çıktık işin içinden...
    Peki biz ne yapıyoruz da yoldan çıkıyor akıştan kopuyoruz? Hangi düşünce ve davranışlar buna neden oluyor?
    Korkularla hareket ediyoruz, inancımızı ve güvenimizi kaybediyoruz, yaşamı kontrol etmeye çalışıyoruz... Bırakmaktan ve yeniye geçmekten korkuyoruz, tutunuyoruz, direnç gösteriyoruz ve yapışıyoruz hayata, sorunlara, insanlara... Yeninin belirsizliğinden, değişimlerden korkuyoruz.
    Halbuki doğa ne güzel anlatıyor kendisini... Kışa hazırlanırken yapraklarını dökmekten korkmuyor hatta yaprakları bırakırken ayrı bir güzellik veriyor... Rengarenk oluyor o yapraklar... Bedeni çıplak kalıyor ağaçların ama kış için bunu yaşamaları gerekiyor, çünkü daha güçlü duruyor ayakta... Soğukla, yağmurla, karla daha iyi baş edebiliyor... Biliyor yapraklarını bırakmamış olsaydı daha büyük bir zarar göreceğini... Ağaçlar biliyor ki yeni döneme girdiklerinde daha da büyüyecek genişleyecek yaprakları daha da çoğalacak... Aslında doğa kendini yenilemekten her yeni gelene sevgiyle merhaba demekten, bir önceki dönemi bırakmaktan hiç korkmuyor... Her yeni dönemin hem tadını çıkarıyor hem de bizlere öğretiyor, yaşadıklarıyla huzur veriyor... Doğa çok şey öğretiyor bizlere...
    Yaşam bize vermiş olduğu mesajları duymamazlıktan geliyor, görmüyor ve ret ediyoruz...
    Gibi yaparak yaşıyoruz... Mutlu gibi, zengin gibi, sorun yok gibi, her şey yolunda gibi, inançlı gibi, güçlü gibi... Sorun olarak görülen hiçbir şeyi çözmüyor üstünü örtüyoruz... Ama zaman geliyor üstü örtülen her şey tek tek ortaya çıkıyor... Yaşamı, insanları, olayları kontrol etmek her şeyi kendi istediğimiz şekle sokmak için o kadar çok mesai harcıyoruz ki yaşamın neresinde olduğumuzu ne istediğimizi yaşamımızda hangi noktayı iyileştirmemiz gerektiğini göremiyoruz... Gerçeklerle yüzleşmek, kim olduğumuzu bilmek ağır ve zor geliyor... Şikayet edilen hayata devam etmek daha kolay geliyor...
    Hangisi zor sizce? Kendinizle yüzleştiğinizde gördüğünüz sıkıntılarınızı, korkularınızı, yaşadıklarınızı, geçmişinizi bırakmak mı? Ne istediğinizin farkındalığıyla yaşamak mı?
    Yoksa sıkıntılarla dolu hayata mutsuz yaşamınıza ömür boyu aynı şekilde devam etmek mi?
    Geçmişte yaşamış olduğunuz olayları değiştiremezsiniz... Ama yaşanan olaylarda izler bırakırız, duygularımız o olayla birlikte orada kalır ve o duygular geleceğe taşınır... Şöyle düşünün çocukken trafik kazası geçirdiniz... Bu kaza olmuştur bunu değiştiremezsiniz... Ama sizin orada bırakmış olduğunuz korku dolu duygularınız siz her arabaya bindiğinizde sizinle gelir... Yaşam kaliteniz düşer... Her an stres ve korkuyla bir yaşam başlar hayatınızda... Kötü yapılmış bir evlilik, terkedilmeler, ayrılıklar, ölümler, cinsel taciz, yaşanan bir iflas, cinayet vs... olaylar değildir aslında geleceğe taşıdığınız, o olaydaki duygulardır... Nlp'de time line diye bir teknik kullanırız... Olumsuz duyguları kabullenmenin getirdiği güçlü enerjiyle değiştiririz geçmişin izlerini, olaylara yapıştırdığımız duyguları bırakırız ve geleceğe güzel düşünceler, niyetler ve hedeflerle başlamanıza yardımcı olur bu teknik...
    Bu çalışmanın sonunda yaşanan olay orada geçmişte durur ama duygular iyileştiği için, bakış açısı değiştiği için olay aynı kalsa bile artık size bir şey ifade etmez...
    Her bu çalışmayı yaptığımda şunu çok daha iyi anlarım... Geçmişimizde yaşanılan tüm olumsuzlukları, kırgınlıkları, öfkeyi bırakmazsanız, geleceğe ne kadar güzel bakarsanız bakın, ne kadar olumlu düşünürseniz düşünün tam olarak huzurlu olamıyorsunuz... Bu yüzden geçmişi bırakmanız gerekiyor... Geçmişiniz şu anki sizi oluşturdu... Orada yaşamış olduğunuz deneyimler sizi büyüttü... Geliştirdi... Çok şey öğretti... Ama geçmiş yaşandı ve bitti...
    Her yeni güne geçmişinizden getirmiş olduğunuz izlerle, duygularla korkularla başlarsanız geçmişinizi yaşamaya devam edersiniz... Geleceğiniz geçmişiniz olur... Yeni güne, yeniye, geleceğe tam olarak geçemezsiniz... Çünkü tutunduğunuz bırakmak istemediğiniz geçmişinizdeki duygular ayağınızda pranga olarak sizinle geliyordur...
    Siz de şöyle bir çalışma yapın, 21 gün boyunca bırakma çalışması... Her gün bir duygunuzu bırakın... Geçmişle ilgili kırgınlıklarınızı, öfkenizi, affetmediğiniz kişileri bırakın affedin ve özgürleşin... Kendinizi özgür bırakın... Geçmişe tutunmayı bırakın... Kendinizi öfke ile beslemeyi bırakın... Hırslarınızı, intikam alma ihtiyacınızı bırakın... Kendinizi ispat etmeyi bırakın... Şu anki yaşamınızda sizi huzursuz eden enerjinizi düşüren ne varsa her şeyi bırakın...
    Güvensiz bir ilişki içindeyseniz güvensizliği bırakın... Bırakmaktan korkmayın... Siz güvensizliği bıraktığınızda karşınızdaki kişinin yaşamınızdan gitmesi gerekiyorsa gider... Ama sizin için hayırlı bir ilişki ise mutlu olacağınız kişi buysa yaşamınızda olur ve değişen tek şey ilişkinizin huzurlu olmasıdır... İşinizde mutlu değilseniz bırakın... Belki başka bir iş yapmanız gerekiyordur... Cesaretle adım atın.. Kendi değerinize sahip çıkın... Siz mutsuz ve huzursuz olduğunuz şeyleri kendi isteğinizle sevgiyle
    bırakmazsanız, bırakmak zorunda kalacaksınız... Evinizde sizi rahatsız eden eşyalarınızı bırakın... Gardırobunuzdaki kullanmadığınız eşyaları bırakın... Olumsuz inançlarınızı bırakın... Yaşamınızda dram yaratma ihtiyacınızı bırakın... Sevgi ispatını bırakın... Beni sevseydi demeyi bırakın... Beklentilerinizi bırakın... Korkularınızı, tüm inançlarınızı, kalıplarınızı, kurallarınızı, sınırlamalarınızı bırakın... Yargılamayı, suçlamayı bırakın... Kendinize kızmayı bırakın... Bıraktıkça özgürleşeceksiniz... Sevgiyle ve saygıyla teşekkür ederek bırakın... Fiziksel olarak bıraktığınız her şeyi duygusal olarak da bırakın... Tutunmayı bırakın... Kontrol etmeyi, direnç göstermeyi bırakın... Esnek olun... Hatta olumlu tüm düşüncelerinizi, duygularınızı bile bırakın... Şaşırdınız değil mi? Sevgi, zenginlik, sağlık, mutluluk, dostluk, aile vs... Bütün kavramlarınızı, duygularınızı bırakın... Neden biliyor musunuz? Çünkü sizin sevgi dediğiniz duygunuz aslında sizin sınırlı düşünce ve kalıplarınızla aileniz,
    çevreniz tarafından size verilmiş deneyimlemiş olduğunuz bir duygunuz... Siz bu kalıplaşmış sevgi anlayışını bıraktığınızda esas içinizde varolan tahmin bile edemeyeceğiniz güzellikte yeni hisleriniz ve duygularınız sevgi kavramıyla birleşecek... İçinizde öyle güzel bir sevgi var ki sınırsız ve sonsuz olan müthiş bir şekilde huzur veren bir duygu... İşte o zaman gerçek sevgi dışarı çıkacak... Aynı şekilde mutluluk da öyle, zenginlik de... Bizler sadece gördüklerimizle yaşadıklarımızla sınırladık bu duyguları ve adına sevgi dedik, zenginlik dedik, mutluluk dedik... Aslında yazarken ben yoruldum bırakacak ne çok şey var... Bıraktığınız her şey sizi özgürleştirecek...
    İçinizde var olan gerçek kimliğiniz ortaya çıkacak... Gerçek potansiyelinizi göreceksiniz... Bırakın ki yeniye yer açın... Bırakın ki kim olduğunuzu ne olduğunuzu ne istediğinizi görün... İşte her şeyden özgürleştiğimizde yeniye, yeni gelene yer açıyor olacağız... Yeni bir iş, yeni bir eş, yeni bir ev, yeni daha çok kazanılan paralar vs... geriye sadece sevgiyle yeniyi kabul etmek ve teşekkür etmek, inanç ve güvenle adım atmak kalıyor...
    Bütün bunları yapmak size çok mu zor geldi? O zaman şunu yapın...
    Her yeni güne başlarken;
    Yaşamımda ilerlememe engel olan, yaşam amacıma hizmet etmeyen, tüm duygularımı düşüncelerimi, inançlarımı, kalıplarımı, korkularımı, endişelerimi, tutunmalarımı, dirençlerimi, beklentilerimi, sınırlamalarımı ve kurallarımı, geçmişimi şimdi sevgi ve saygıyla bırakmaya niyet ediyorum, bırakmak için kendime izin veriyorum... Şimdi bırakıyorum....
    Ben sevgide kalmayı seçiyorum, sevgi dolu insanlarla sevgi dolu deneyimler yaşamayı seçiyorum... Yeniyi hayatıma sevgiyle kabule ediyorum deyin ve yeni güne böyle başlayın...
    Seçim yapın... Her gününüzü yeni baştan sevgiyle yaratırken sorun kendinize:
    Bugün neyi bırakmalıyım?
    Bıraktığınız her duygunuzla tekrar yüzleşirseniz, karşınıza tekrar gelirse sadece sevgiyle bakın o duyguya... Ben seni bıraktım... Sen geçmişte kaldın... deyin..
    Gerçek potansiyelinizle kim olduğunuzun farkındalığıyla yaşamınızı keyifle mutlulukla yaşamak istiyorsanız inancınızı koruyun... Kendinize, yaşama, akışa güvenin... Değişimlere güvenin... Cesaretle adım atın... Bırakın, her şeyi bırakın... Siz sadece bir adım atacaksınız evren sizi on adımla destekleyecek...
    Gerçek şu ki... Sizden başka kimse sizin hayatınızı iyileştiremez...
    Sevgi olun, güven olun,huzur olun, mutluluk olun... Bıraktıkça, özgürleştikçe özünüzde var olan bütün bu güzel duygular gerçek anlamlarıyla yaşamınızda var olacak... Akışta olmanın keyfine bir kere vardınız mı bir daha asla vazgeçemeyeceksiniz... Her şey tüm mükemmelliğiyle size akmaya başlayacak... Özgürleşecek... Mutluluğu bulacaksınız...
    Bugüne kadar hep dışarıda aramış olduğunuz mutluluk içinizde ve sizinle akmak için sizden izin bekliyor... İzin verin yeniye... Yeni, sevgiyle girsin hayatınıza... Direnç göstererek yaşamanız gereken mutluluğu geciktirmeyin... Uzatmayın zamanı...
    Hayatımız kıyısından köşesinden tutularak yaşanacak bir hayat değil... Korkmayın dolu dolu hayatın tam içinde var olarak mutlulukla yaşayın... Neşeyle bu yaşamın keyfini çıkarın...
    Şimdi sonbaharın getirmiş olduğu tüm güzelliğin ve değişimlerin keyfini çıkarın... Işığınızın ve sevginizin tüm yaşamınızı aydınlatması dileklerimle...
     
    Füsun Paşa
    Yaşam Koçu
    Livcon International Certified Coach
     
  19. rina
    Ben kibrit çöplerini insanların yaşantılarına benzetirim. Kibrit kutusu insanın yaşadığı toplumu ifade eder bir bakıma...
     
    Bazı kibrit çöpleri vardır bir amaç için yanarlar,
    kimi bir sigara yakar,
    kimi bir ocak,
    kimi boş yere yanıp tükenir
    hiç bir işe yaramadan.
    Kimi ise bir ormanı, bir evi,
    büyük bir alanı yakar kül eder,kendisiyle birlikte.
     
    Kibrit kutusunu açıp baktığınızda
    hepsi aynı gibi gözükse de
    birbirinden farklı kibrit çöpleri vardır.
     
    Bazıları yanamayacak kadar incedir yakarken kırılır zannedersiniz ama
    bilir misiniz en iyi onlar yanar. Bazıları da epeyce kalın. Zannedersiniz ki yanınca yeri göğü yakacak ama yakınca bir bakarsınız foss diye bir ses çıkarır kendisini bile yakamaz. Sadece ucundaki kimyasal madde alev bile almadan kararır gider. Kimileri eğri büğrüdür ama yine de bir kibrit çöpünden beklenen fonksiyonları eksiksiz yerine getirirler.
     
    Her zaman en üstteki kibrit çöpleri ilk önce yanar. İşte insan yaşamı da bu kibrit çöplerine benzer, kimi insanlar vardır kendinden beklenileni asla yerine getiremezler, kalın kibrit çöpü gibi kendi kendilerini yok eder giderler, kimi insanlar vardır bir lambanın fitilini yakarlar kendileri yok olup gitse de ışığı kalır.Eğri ve kırık kibrit çöpleri gibi sakat insanlar vardır aramızda yaşayan, onları şekilleriyle değil işlevleriyle değerlendirmeliyiz neyi yaktığına bakmalıyız.
     
    Kibrit kutularını içinde yaşanılan topluma benzetmiştim; ıslak bir kutudaki kibriti istediğin kadar uğraş yakamazsın demek ki içinde yaşanılan toplum insanıistemese de çok etkiler.
     
    Bazı kibrit çöpleri de aykırı insanları ifade eder tüm kibrit çöpleri aynı yöne bakarken onlar tam tersine bakar kutuda. Kutu açıldığında ilk önce onlar göze çarpar ve herkesken önce yanarlar.Aykırılık başa beladır. Bazı kibrit çöpleri birbirine yapışmıştır dikkat ederseniz onlar da kafadar insanlar gibidirler kanka misali biri yanınca diğeri de yanar. Ama en tehlikelisi kendiyle birlikte kutuyu da yakan kibrit çöpleridir. İçinde bulundukları toplumu çökertirler.
     
    Bazı kibrit çöplerinin ucunda kimyasal maddesi yoktur. Ne yaparsa yapsınlar yanamazlar. Toplumun içerisinde ot gibi yaşar giderler. Toplum nereye onlar oraya.
     
    ACABA SİZ HANGİ TÜR KİBRİT ÇÖPÜSÜNÜZ
    HİÇ MERAK ETTİNİZ Mİ ?
     
    ALINTI...
     

     
     

     
     
     


     
     
     
  20. rina
    Geceyarısıydı. Arabadaydım. Radyo Maydonoz'da Selim gazete köşelerinden internette yayılmış bir öyküyü anlatıyordu.Kulak kesildim:
     
    "Bir sonbahar günü Londra'daki doktor muayenehanesinin bekleme odasında oturan adam, yaprakların dökülmesini hüzünlü bir gülümsemeyle seyrediyordu. Biraz sonra muayene odasında doktor, teşhisi açıkladı kendisine:
    "Bay Winkelman beyninizde bir ur var. Hemen ameliyat olmalısınız."
    Yüz hatları gerildi Winkelman'ın:
    "İngiltere’de bu ameliyatı yapabilecek doktor var mı?" diye sordu.
    "Amerika'da yaşadığınıza göre orada olmanızı öneririm" dedi doktor;
    "Zaten sizi ameliyat edebilecek tek operatör olan Charles Wronkow da orada yaşıyor." Winkelman teşekkür edip ayrıldı. Otele giderken derin derin düşünüyor ve yere dökülen yaprakları ayaklarıyla yavaşça itiyordu. Birkaç gün sonra gazeteler tanınmış Amerikalı operatör Charles Wronkow'un İngiltere'de tatilini geçirirken intihar ettiği haberini verdiler.
     
    Polis böyle tanınmış bir doktorun neden Winkelman adı altında Londra'nın yoksul bir mahallesindeki otelde kaldığını merak ediyordu."
     
    Bu öyküyü dinlediğim gecenin sabahında gazeteler Reve Favaloro'nun intihar haberini duyurmuşlardı. Favaloro 1967'de bulduğu by-pass yöntemiyle kalp ameliyatlarında çığır açan ve milyonlarca hastayı kurtaran Arjantinli cerrahtı. Buenos Aires'teki muhteşem villasında kalbine sıktığı tek bir kurşunla son vermişti hayatına... Milyonların kalbine giden kanalları açan bir insanın, kendi yüreğindeki tıkanmaya deva bulamaması ve sonunda onu kurşunlayarak susturması ne trajik bir final!..
     
    Bütün bir salonu gülmekten kırıp geçirdikten sonra çekildiği makyaj odasında sessizce ağlayan bir palyaço gibi... Çevremize yaydığımız ışıktan biz nasiplenemeyiz çoğu zaman... İnsanın sözü geçmez, gücü yetmez bazen kendine...
     
    En güzel aşk filmlerinde oynayan bir kadın, alabildiğine mutsuzdur bakarsınız... Diline doladığı herkesin iç dünyasını kalemiyle didikleyen yazar, kendi içindeki keşmekeşi tariften acizdir. Cemaate iman telkin eden ederken içten içe Tanrıyı sorgulamaya başlamış bir din adamı kadar çaresiz, kıvranır insan...
    Yalnızlık korkusunu bastırmak icin ömrü boyunca sayısız kadına tutulmuş bir Kazanova'nın sonunda anavatanı yalnızlığa dönmesi, ...ya da cehennemi bir cephede gün boyu askerlerine cesaret aşılayan kumandanın gece karagahta korkudan titremesi gibi,
     
    ...en yakından tanıdığı zaafı, en güvendiği yanına yakıştıramaz insan:
    ... ve kendini en bildiği yerinden vurur:
    Kalpse kalp, beyinse beyin... Bir kurşunla durdurur.
    Çünkü en beteridir kendiyle savaşanların, kendine yenilmesi...
     
    İnanmadan din adamı olarak kalamazsınız; sevmeden aşık rolü oynayamaz, cesaretsiz savaşamazsınız; beyninizde bir urla beyinlere deva, kalbinizde kanayan bir yarayla kalplere şifa taşıyamazsınız.
     
    Bu kuşatmayı yarmak için o zaaflarınızı yok etmek zorundasınızdır; çoğu kez kendinizden vazgeçmek pahasına... Insan kendine rağmen gider ozaman... ... gençliğinde nice cana kıydığı kılıcının üzerine yatıveren yaşlı bir Samuray savaşçısı ya da intihar için artık hükmedemediği tanıdık bir mikrofonu seçen Zeki Müren gibi, ölümü beklemeden onun kollarına koşar. Bazen uluorta, bazen yapayalnız... uçsuz bucaksız bir boşluğa akar...
     
    Malum "uzun süre uçuruma bakarsan, uçurum da senin içine bakar."
     
    Can DÜNDAR
     


  21. rina
    Hani bazen kendini… Çok yalnız hissedersin ya,
    Hani başını Bir dost omuza yaslayıp, Sessizce ağlamak Gelir ya içinden,
    Hani bir şeyler içini karartır ya, Keşkesiz bir hayattır istediğimiz…
    Keşke noktalama işaretleri kadar insaflı olsaydı parantez, içlerine sığdırmaya çalıştığımız hayat, Her noktanın ardından cümleler kurabilseydik yeniden…
    Yaşamı virgüller ile uzatabilseydik keşke…
    Tırnak içine alınmış hayatlarımız olsaydı…
    Eskiler öyle yaparmış… SEVENLER,Sevdiklerine “Seni Çok Seviyorum” anlamına gelen satırların sonuna üç nokta -…- koyarmış…
    Ve üç nokta koyabilseydik tüm sevgilerin arkasına…
    Keşkesizliği hedeflerim ben hayatımda… “Evet ya da hayır” hep sevimli gelmiştir bana… Hayatı düz çizerim... Zikzaklarım yoktur… Kaybetmişsem boynumu eğerim… Kazanmışsam zaten benim olmuştur…
    ahhhh be martım... Şu “keşkelerimiz” var ya…
    Keşkesiz bir insanımıdır... Yanında yaşadıklarımız... Yâda dostlarımız…
    Karsısında zavallı gibi görünmekten korkmadığımız, bizi değiştirmeye değil, zenginleştirmeye çalışan, yargılayan değil, kendimizi sorgulamamıza yardımcı olan birimidir yitirilen?
    Sabahın 3'ünde çaldığımız kapısını açtığında, tek kelime etmeden kollarına atılıp ağlayabileceğimiz bir insan mıdır keşkesizliği bu şekilde dillendiren?
    Nedenlerini merak etse de, gözyaşlarımızın dinmesini bekleyecek kadar anlayışlı, titrek sesimiz ve telaşlı cümlelerimizi sükûnetle dinleyecek kadar sabırlı, acımızın bir kısmını kendine yük edinecek kadar cömert ve yürekli insanlar mıdır dost diye seçtiklerimiz?
    Sadece sohbeti değil, sessizliği de sıkıcı olmayan; yalnızlığımızı unutmak için varlığı, eksikliğini hissetmemiz için yokluğu kâfi gelen insanlara mı dostum deriz?
    Başımıza gelen güzel bir şeyin coşkusu yüreğimize sığmadığında, saate aldırmayıp telefona sarıldığımız ve karsımızdaki uykulu sese "Kulaklarına inanamayacaksın" diye bağırdığımızda, "Sabahı bekleyemez miydin?" demeyen biri midir gerçek bir dost?
    Güzel bir film izlediğimizde, keşke O da olsaydı dediğimiz, okuduğumuz bir kitaptan bahsedebildiğimiz ve en mahrem sırlarımızı anlattıktan sonra rahatça uykuya dalabildiğimiz bir sırdaş mıdır yoksa?
    Konuşurken gözlerimizi kaçırmadığımız, kendimizi saklamadığımız ve yüzümüze en acı gerçekleri haykırırken bile darılmadığımız yalnızlığımız mıdır dost dediğimiz insanlar?
    Ne bileyim, ayni fikirde olmasak da uzlaşabildiğimiz, köprüleri atmadan da tartışabildiğimiz, her savaştan birlikte ve biraz daha güçlenmiş bağlarla çıktığımız insanlar mıdır dost payesi verdiklerimiz?
    Tanıdığımızı sanırken, daha keşfedilmeyi bekleyen nice el değmemiş duygular ve düşünceler taşıdığını gördüğümüz; sürekli bizi şaşırtan kendimiz midir onlarda sevdiğimiz?
    Dostluk bir ruhun iki ayrı bedende yaşamasıdır… Başka bir bedende toprağa verdiği ruhunun yasını mı tutmaktadır? Paylaştığı her şeye ölüm de mi dâhildir?
    Acaba, neyi kaybedeceğini, dostu ölmeden önce fark etmiş midir? Ya biz; her şeyi paylaşmanın, iddialı ve gerçek dışı geldiği günümüzde, sahip miyiz gerçek bir dosta?
    Ya da adımızın önüne dost sıfatı koyan insanlar var mıdır hayatımızda? Yoksa kendimizi sevmeyi başaramadığımızdan, şaşırıyor muyuz bizi sevdiğini söyleyen birinin varlığına, inanamıyor muyuz yanımızda kalmasına ve uzaklaştırıyor muyuz içten içe bizi sevmesini istediğimiz insanı kendimizden?
    Ve bir gün, bir el daha kayıp gittiğinde avuçlarımızdan, kendi mezarımızın başında ağlayacağımızı biliyor muyuz?
    İş işten geçmeden önce teşekkür edebiliyor muyuz sevdiğimize, hiç değilse bizi sevdiği için…
    Hani bazen kendini Çok yalnız hissedersin ya, Hani başını Bir dost omuza yaslayıp,Sessizce ağlamak Gelir içinden,Hani bir şeyler İçini karartır ya,
    Ben o zaman çıkacağım öpe koklaya pamucuk ellerinden karşına,
    Ve bizim keşkelerimiz hiç olmucak martım… Ve üç nokta…
     

     
    ALINTI
     
     
     
     


  22. rina
    O durmadan kaçıyor;
    Sen ardından gitmiyorsan;
     
    O günün her saatinde saklanıyor,
    Sen yollara düşüp deli divane aramıyorsan;
     
    O sana acıların en büyüğünü tattırıyor,
    Sen bundan en yüce hazzı duymuyorsan;
     
    Boşuna aldatma kendini,
    Onu sevmiyorsun demektir.
     
    Elindeki içki kadehinde,
    Dudağındaki sigarada ,
    Okuduğun kitapta,
    Mırıldandığın şarkıda,
    Söylediğin şiirde,
    Gördüğün rüyada
    Ve yaşaman icin
    Ciğerlerine doldurduğun havada
    O yoksa;
    Onun vazgeçilmezliğini anlamamışsan;
    Onu sevmiyorsun demektir.
     
    Renkler onunla değerlenmiyorsa,
    Örneğin; onsuz kırmızı kırmızılığının,
    Mavi maviliğinin farkında değilse,
    Beyaz yalnız o giydiği zaman
    Güzelliğini haykırmıyorsa,
    Sabahları onu görünceye kadar
    Güneş doğmuyorsa
    Ve onsuz gökyüzü geceleri
    Aya, yıldızlara hasret değilse
    Onu sevmiyorsun demektir.
     
    Sokakta gördüğün her yüzde
    Ondan birşeyler aramıyorsan,
    Güzel bir manzara,
    Hüzünlü bir musiki onu hatırlatmıyorsa,
    Uykudan uyandığın zaman
    Yaşamakta olduğundan önce
    Onu hatırlamıyorsan,
    Omuzlarına dökülmüş saçları,
    Bir sis perdesinin ardında
    Her zaman gülen,
    Işık sacan gözleri
    Aklına gelmiyorsa,
    Durup durup avuçlarının
    Sıcaklığını özlemiyorsan;
    Onu sevmiyorsun demektir.
     
    Dünyada yaşıyan öteki insanların
    Senin için hâlâ bir değeri varsa ,
    Ona karşı tutumunu
    Toplumun köhne ve manasız
    Kurallarına göre ayarlıyorsan
    Ve açık açık
    Sanki var olduğunu haykırırcasına
    Sevgini söylemiyorsan;
    Onu sevmiyorsun demektir.
     
    Yok o senin icin
    Herşeyden değerliyse,
    Gözünü yumduğun anda
    Onu görebiliyorsan,
    O bütün şarkılarda,
    Bütün şiirlerde,
    Bütün resimlerde ise,
    Ona muhtaç olduğunu
    Söylemekten utanmıyorsan,
    Senin içten ve büyük sevgine
    Karşılık vermiyeceğinden
    Korkmuyorsan,
    Bütün bencil duygularından
    Sıyrılabilmişsen
    Onun için herşeyi,
    Ama herşeyi yapacak gücü
    Kendinde buluyorsan,
    Her hali sana
    Ayrı ayrı güzel geliyorsa,
    Karşıisında kendini
    Bir çocuk gibi hissediyorsan,
    İstediği anda onun için
    Ölebileceksen,
    Onun için yaşıyorsan
    Ve yine onun için
    Bildiğin bilmediğin
    Bütün düşmanlıklara
    Karşı koyabileceksen,
    O her geçen dakika
    Sende biraz daha büyüyorsa
    Ve kendi kendine bile
    Çok sevdiğini bütün
    Samimiyetinle,
    İnanmışlığınla
    İtiraf edebiliyorsan,
    Bir gün o seni hiç,
    Ama hic sevmediğini söylese bile ,
    Senin sevginde azalma olmayacaksa
    Ve ölünceye kadar onu aşkların
    En olumsuzu ile sevebileceksen;
    İşte o zaman
    Onu seviyorsun demektir.
     
    O sana sevmeyi,
    Gercek aşkı öğretti.
    Sen onu hep sevecek
    Ve sevilmenin mutluluğunu tattıracaksın.
     
    O , hiç sen olmasan bile,
    Seni bir parça sevmese bile....
     
    Ümit Yaşar OĞUZCAN
     

     
     
  23. rina
    “Bir zamanlar yazılarını yazmak üzere okyanus sahiline giden aydın bir adam varmış. Çalışmaya başlamadan önce sahilde bir yürüyüş yaparmış. Bir gün sahilde yürürken plaja doğru baktığında danseder gibi hareketler yapan bir insan silueti görmüş. Başlayan güne danseden biri olabileceğini düşünerek gülümsemiş ve ona yetişebilmek için adımlarını hızlandırmış. Yaklaştıkça bunun bir genç adam olduğunu ve dansetmediğini görmüş. Birkaç adım koşuyor, yerden bir şey alıyor ve yumuşak bir hareketle okyanusa fırlatıyormuş. Biraz daha yaklaşınca seslenmiş:
     
    - Günaydın. Ne yapıyorsun böyle.
     
    Genç adam durmuş, başını kaldırmış ve cevap vermiş:
     
    - Okyanusa deniz yıldızı atıyorum.
     
    - Sanırım şöyle sormalıydım, demiş, bilge adam... Neden okyanusa deniz yıldızı atıyorsun?..
     
    - Güneş çoktan yükseldi ve sular çekiliyor. Eğer onları suya atmazsam ölecekler.
     
    - Ama delikanlı, görmüyor musun ki kilometrelerce sahil var ve baştan aşağı deniz yıldızı dolu. Hiçbir şey fark etmez.
     
    Genç adam kibarca dinlemiş, eğilerek yerden bir deniz yıldızı daha almış ve dalgalanan denize doğru fırlatmış.
     
    - Bunun için fark etti...
     
    Bu cevap bilgeyi şaşırtmış. Ne söyleyeceğini bilememiş. Geriye dönmüş, yazısının başına geçmek üzere kulübesine gitmiş. Gün boyunca bir şeyler yazmaya çalışırken genç adamın görüntüsü gözünün önünden gitmemiş. Aklından çıkarmaya çalışmış, bir türlü olmamış. Nihayet akşama doğru fark etmiş ki, o koca bilim adamı, o büyük şair, bu gencin davranışının özünü kavrayamamış. Çünkü bu gencin aslında yaptığının evrende bir gözlemci olmayı ve olup biteni izlemeyi değil, evrende bir oyuncu olmayı ve bir fark yaratmayı seçmek olduğunu anlamış. Utanmış. O gece sıkıntı içinde yatmış. Sabah olduğunda bir şey yapması gerektiğini bilerek uyanmış. Yataktan kalkmış giyinmiş, sahile inmiş ve o genci bulmuş. Ve bütün sabahı onunla okyanusa deniz yıldızı atarak geçirmiş.”
     
    “Hepimize bir fark yaratma yeteneği bahşedilmiştir. Eğer biz o genç adam gibi, bu yeteneğimizin farkına varabilirsek, görüş gücümüz sayesinde geleceği şekillendirme kudretini elde edebiliriz.”
     
    “Hepimiz kendi yıldızımızı bulmalıyız. Eğer yıldızımızı akıllıca ve iyi fırlatabilirsek, 21. yüzyıl hiç kuşkusuz harika bir yer olacaktır.”
     
    Fark yaratma yeteneği...
     
    Ne güzel bir deyim bu... Söylemesi bile güzel...
     
    Fark yaratma yeteneği...
     
    Bu gerçekten hepimizde var...
     
    Ya yıldızlar...
     
    Milyonlarca...
     
    Harika bir 21. yüzyıl istiyorsak, evrende bir gözlemci olup, olup biteni izleme yerine, evrende bir oyuncu olup, fark yaratmayı seçmemiz gerek.
     
    Haydi, kendi yıldızımızı bulalım ve farkı yaratalım...
     
    Hemen...
     
    Bugün...
     
    Vakit geçirmeden!..
     

     

     
    Öykü: Lauren Tseley
     

     
     
  24. rina
    Gözüm; "Mustafa" Kaşım; "Kemal"
     
    Sevdam; "Mustafa Kemal"
     

     
    Gözüm; "Mustafa" Kaşım; "Kemal"
     
    Sevdam; "Mustafa Kemal"
     
    Bir millet delirmiş olmalı ki; Devletini ve onu yönetenleri sevmesin, saymasın,kin ve öfke beslesin
     
    Ve bir devlet yönetimi düşünün ki; Gözün üstünde kaşın var diye fertlerine zarar versin
     
    Bunca yıl her türlü zorluklara devlet ve millet olarak göğüs germişiz Ve yıllardır da bu mücadelemizi daha çağdaş bir Türkiye için veriyoruz
     
    Peki şimdi ne oldu da devlet bir tarafta, millet bir tarafta kaldı Arada açılan bu mesafeleri, bozuk düzeni kim veya kimler nasıl oluşturdu
     
    Devlet de ülke de bizim Biz de bu ülkenin fertleriyiz Yani Türk Milleti'nin ta kendisiyiz Yöneticiler de bu milletin/devletin yöneticileri değil mi?
     
    - O zaman oturup bir düşünün bakalım; "Ben herkesi çok seviyorum ama neden
    kimse beni sevmiyor" sorusuna yanıt arayın biraz Düşünün sebepleri neler olabilir…
     
    Neden mi? Çünkü ; Her şey önce sevmekle başlar!
     
    Hayat bu olsa gerek…
     
    Her yönüyle tadıyor ve yaşıyoruz Sevmek de var, kin ve öfke duymak da, acı çekmek de var çektirmek de…
     
    Doğrusu da var, yanlışı da…
     
    Adamı da var, adam olmayanı da…
     
    Sonuçta, senin gözün birilerinin istemediği yere bakıyor ki, kaşını bahane edip gözünü oymak için vuruyor aymaz
     
    Ben ne o aymazları, ne de onların baktıkları yeri bilmem
     
    Benim gözüm; "Kadın" , Kaşım; "Erkek"
    Benim gözüm; "Hukuk" , Kaşım; "Adalet"
    Benim gözüm; "Mumcu" , Kaşım; "Kışlalı"
    Benim gözüm; "Bağımsızlık" , Kaşım; "Cumhuriyet"
    Benim gözüm; "Vatan" , Kaşım; "Sevdam"
    Benim gözüm; "Mehmetçik" , Kaşım; "Ayyıldızlı Bayrağım"
     
    İşte baktınız mı? Gözümü de üstündeki kaşımı da iyi tanıyın Ne varmış?
     
    Bakar kör olmak da ayrı bir marifet tabi…
     
    Daha sayardım ama, bu ülkede milyonlarca göz ve kaş var Ve hepsi aynı bedendeler Ve hepsi tek bir yere bakıyorlar; "Güneşe"
     
    Çünkü onlar Güneşin Çocukları!
     
    Onlar ki: O temiz yüreklerinde taşıdıkları sevdaları ile yok edecekler karanlığı
     
    Çünkü onların da Gözü; "Mustafa" , Kaşı; "Kemal"
     
    Var mı? Onlara zarar vermek isteyen
     
    Unutmayınız ki; bu ülke de Güneşe bakan gözler bitmez
     

     
    Siz beni hâlâ anlayamadınız
    Ve anlamayacaksınız çağlarca da...
    Hep tutturmuş "Yıl 1919, Mayıs'ın 19'u" diyorsunuz
    Ve eskimiş sözlerle beni övüyor, övüyorsunuz.
    Mustafa Kemal'i anlamak bu değil
    Mustafa Kemal ülküsü, sadece söz değil.
     
    Bırakın o altın yaprağı artık
    Bırakın rahat etsin anılarda şehitler.
    Siz bana, neler yaptınız ondan haber verin.
    Hakkından gelebildiniz mi yokluğun, sefaletin?
    Mustafa Kemal'i anlamak yerinde saymak değil
    Mustafa Kemal'in ülküsü, sadece söz değil.
     
    Bana, muştular getirin bir daha
    Uygar uluslara eşit yeni buluşlardan.
    Kuru söz değil, iş istiyorum sizden anladınız mı?
    Uzaya Türk adını Atatürk kapsülüyle yazdınız mı?
    Mustafa Kemal'i anlamak avunmak değil
    Mustafa Kemal ülküsü, sadece söz değil.
     
    Hâlâ, o, acıklı ağıtlar dudaklarınızda
    Hâlâ oturmuş, 10 Kasımlarda bana ağlıyorsunuz.
    Uyanın artık diyorum, uyanın, uyanın!
    Uluslar, fethine çıkıyor, uzak dünyaların.
    Mustafa Kemal'i anlamak göz boyamak değil
    Mustafa Kemal ülküsü, sadece söz değil.
     
    Beni seviyorsanız eğer ve anlıyorsanız
    Laboratuvarlarda sabahlayın, kahvelerde değil.
    Bilim ağartsın saçlarınızı, kitaplar.
    Ancak, böyle aydınlanır o sonsuz karanlıklar.
    Mustafa Kemal'i anlamak ağlamak değil
    Mustafa Kemal ülküsü, sadece söz değil.
     
    Demokrasiyi getirmiştim size, özgürlüğü
    Görüyorum ki, hâlâ aynı yerdesiniz, hiç ilerlememiş
    Birbirinize düşmüşsünüz, halka eğilmek dururken.
    Hani köylerde ışık, hani bolluk, hani kaygısız gülen?
    Mustafa Kemal'i anlamak itişmek değil
    Mustafa Kemal ülküsü, sadece söz değil.
     
    Arayı kapatmanızı istiyorum uygar uluslarla
    Bilime, sanata varılmaz rezil dalkavuklarla.
    Bu vatan, bu canım vatan, sizden çalışmak ister
    Paydos övünmeye, paydos avunmaya, yeter, yeter!
    Mustafa Kemal'i anlamak aldatmak değil
    Mustafa Kemal ülküsü, sadece söz değil...
     

     
    Ben Bir TÜRKÜM !...
     
    Ben;
    Orta Asya'dan Türeyen, Anadolu'da Büyüyen, Avrupa İçlerine Yürüyen TÜRK'üm !
    Ben;
    Dağlarda Gemi Gezdiren, Taşlara Destanlar Kazdıran, Tarihi Baştan Yazdıran, TÜRK'üm !
    Ben;
    Adalete, Ben Mertliğe Örnekler Veren, Ölüm - Kalım Savaşına Gülerek Giden, Yeryüzünde Her Murada Eren TÜRK'üm !
    Ben;
    Sancaklara, Tuğlara Baş Eğdiren, Beylere, Paşalara Hil'at Giydiren, Kılıcını Üç Kıt'ada Gezdiren TÜRK'üm !
    Ben;
    Atilla'yı, Yavuz'u, Fatih'i Var Eden, Kralları, İmparatorları Kendisine Yar Eden, Düşmanına Dünyasını Dar Eden TÜRK'üm !
    Ben;
    Şahları, Sultanları Kul Edinen, Altınları, Elmasları Pul Edinen, İncili Kaftanları Çul Edinen TÜRK'üm !
    Ben;
    Zafer Rüyasını Görenlere Saç Yolduran, Hezimete Uğratıp, Ümitleri Solduran, Müzelerde Baş köşeleri Dolduran TÜRK'üm !
    [GLOW=snow]Ben;
    Damarlarında Asil Kanın Aktığı Irkım, Benden Bahseder Destanım, Ağıtım, TÜRK'üm, Ben TÜRK'üm, Taa İliklerime Kadar
    MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'üm !..
     

     
    Ben her şeyden önce bir TÜRK milliyetçisiyim. Böyle doğdum. Böyle öleceğim. TÜRK BİRLİĞİNİN bir gün hakikat olacağına inancım vardır. Ben görmesem bile, gözlerimi dünyaya onun rüyaları içinde kapayacağım. TÜRK BİRLİĞİNE inanıyorum, onu görüyorum. Yarının tarihi, yeni fasıllarını TÜRK BİRLİĞİYLE açacaktır. Dünya sükununu bu fasıllar içinde bulacaktır. TÜRK'ün varlığı bu köhne aleme yeni ufuklar açacak, güneş ne demek, ufuk ne demek, o zaman görülecektir.
     

     
    Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü,
    Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü,
    Işık ışık, dalga dalga bayrağım
    Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım.
     
    Sana benim gözümle bakmayanın
    Mezarını kazacağım.
    Seni selamlamadan uçan kuşun
    Yuvasını bozacağım.
     
    Dalgalandığın yerde ne korku, ne keder...
    Gölgende bana da, bana da yer ver.
    Sabah olmasın, günler doğmasın ne çıkar:
    Yurda ay yıldızının ışığı yeter.
     
    Savaş bizi karlı dağlara götürdüğü gün
    Kızıllığından ısındık;
    Dağlardan çöllere düştüğümüz gün
    Gölgene sığındık.
     
    Ey şimdi süzgün, rüzgarlarda dalgalı;
    Barışın güvercini, savaşın kartalı
    Yüksek yerlerde açan çiçeğim.
    Senin altında doğdum.
    Senin altında öleceğim.
     
    Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim:
    Yer yüzünde yer beğen!
    Nereye dikilmek istersen.
    Söyle, seni oraya dikeyim!
     

     
    Türkiye’nin her yerinden burdayız
    Bıraktığın gibi aynı yoldayız
    29 EKİMDE Atam huzurundayız
    Emanete sahip çıkan evlatlar...
     

     
    LAFLARIN AKLIMIZA GELİYOR ATAM
     
    KORKUYORUM ATAM !!!
     
    Dün gece rüyamda seni gördüm ATAM.Bakamadım yüzüne.Gözlerine bakamadım.Korktum...Hem de çok korktum.
    Bana dönüp ''Ne yaptınız siz çocuk '' demenden ölesiye korktum.Cumhuriyeti soracağından korktum.Korktum. Sadece korktum.Cevapsız kalmaktan korktum...
     
    Hep sen varsın rüyalarımda...Hep ama.Her seferinde soracaksın sanıyorum , kan ter içinde uyanıyorum.
    Tepkinden değil, kendimden korkuyorum...
     
    Korkuyorum diyorum ya hep sana...Kızacaksın sen şimdi bana.Hiç korkarmıymış Türk diyeceksin ...Ama korkuyorum be atam...Hem de çok.
     
    Cumhuriyet ellerimizden kayıp gidiyor tutamıyoruz.Laik Türkiye derken kara çarşafa giriyoruz.Din siyasete alet edilmez derken en son karar ulemanındır diyiveriyoruz.İşte bu yüzden şeriatın gelmesinden ölesiye korkuyorum .......
    Senin kızın olamamaktan , senin kurduğun cumhuriyete sahip çıkamamaktan korkuyorum...
     
    Bir gün sana artık ''Türkiye yok''demekten korkuyorum...O bayrağın dalgalanamayacağını düşündüğüm an korkuyorum.Hem de rezilce ...İnsafsızca korkutuyorlar bizi...Elimiz kolumuz bağlı birşey de diyemiyoruz.SADECE susmakla YETİNİYORUZ.
     
    Her gün şehit haberi almaktan nefret ediyorum.Korkmuyorum...
     
    Her gün ağlayan bir ana bir baba görmekten korkuyorum nefret etmiyorum..
     
    Ama şehidimize kelle diyenlerden nefret ediyorum.''NEFRET''
     
    ASKERİMİ VURANLA AYNI MASAYA OTURMAK ZORUNDA BIRAKILDIĞIMIZ BÜROKRASİDEN NEFRET EDİYORUM...
     
    Hatta terörist başına ''Sayın'' diyen zihniyetten tiksiniyorum
     
    Kadınımızı dışlayanlardan , üç çocuk yapmalı diye sıkıştıranlardan hele bir de okumuş ama çalışmayan kadın formülü yaratmaya çalışanlardan nefret ediyorum.
     
    Bunu yapmalarına izin verdiğimiz için kendimizden nefret ediyorum.Hatta tiksiniyorum...
     
    Daha anne karnında şehit olan bebeklerimizden utanıyorum be Atam.Şehitlerimizden utanıyorum , gazilerden utanıyorum.Çanakkalede GELİBOLUDA, Ankarada, kütahya' da sakarya'da İzmir'de şehit olan ölümsüzlerden utanıyorum.SENDEN UTANIYORUM.
     
    İŞTE BU YÜZDEN KORKUYORUM.
     
    BU HAİNLERE DERSİNİ VEReMEDİĞİMİZ İÇİN KENDİMDEN TİKSİNİYOR , ŞEHİTLERDEN SENDEN UTANIYORUM.HASAN TAHSİNLERDEN UTANIYORUM.
     
    VE YİNE DE BANA NE YAPTINIZ ÇOCUK DİYE SORDUĞUNDA CEVAP VEREMEMEKTEN NEFRET EDİYORUM VE KORKUYORUM...
     
    AMA SEN KORKMA SAKIN ATAM...HİÇ MERAK ETME .BİZ NELER ATLATMADIK BE...
     
    BUNU DA ATLARIZ SELAMETLE...
     
    .....BIRAKTIĞIN GENÇLİK ARTIK İŞ BAŞINDA....
    HEM
    BİZE BİŞEY OLMAZ ATAM ...
     
    HAMDOLSUN (!!!)
     

     
    BİZ BU HALLLERE DÜŞECEK ADAMMIYDIK
     
    Duymadıklarımızı duyduk
    Görmediklerimizi gördük
    İki dirhem aklımız vardı
    Onu da yedik bitirdik
    Freni patlamış kamyon gibiyiz
    Allaha havale gidiyoruz
    Biz bu hallere düşecek adammıydık
     
    Dalından kopan yaprak misali
    Bir rüzgara kapıldık ki sormayın gitsin
    Koskoca beşbin yıllık çınar
    Batının hızarına düştü
    Feleğin nazarına düştü
    Yiğit diye namım vardı
    Namert pazarına düştü
    Biz bu hallere düşecek adammıydık
     
    Ne batılı olabildik ne doğulu
    İki cami arasında kalmış beynamaz gibiyiz
    Bizi bi yapan, bize ait ne varsa her şeyi attık
    Tıpa tıp taklit ettik, aslını yaşattık
    Üretmedik, tükettik, hazıra konduk hep yattık
    Hazıra dağ mı dayanır beyler
    İlimsiz çağ yakalanmaz, ilimsiz kaldık
    Sığ kaldık, kaldık böyle kıraç
    Ciğeri beş para etmeyenlere el açtık
    Ve kahretsin yaşıyoruz onlara muhtaç
    Bu son liman, bu son gemi başka yol yok
    Türk'ün Türk'ten başka dostu yok....
     
    Yardım almaya alışanlar, emir almaya alışırlar
    Alıştılar beyim alıştılar
    Üç beş kuruş için
    Dalınız, kökünüz dediler açtılar
    Kıyınız, köşeniz dediler, ortalığa saçtılar
    Gururumu köprü ettiler, geçtiler
    Ölçtüler, biçtiler
    Şah damarımı kestiler beyim kestiler
    Şerefe diyerek haysiyetimi içtiler
    Bizler gölgemizler oynaşırken
    Onlar dağlarımızda poyraz olup estiler
    Biz bu hallere düşecek adammıydık
     
    Hürriyetin tarifini unuttuk
    Çanakkale'yi, Sakarya'yı unuttuk
    Unuttuk ecdadı, maziyi unuttuk
    Muhtaç olduğumuz kudret, damardaki asil kanı unuttuk
    Unuttukça musibetlere gark olduk
    Unuttuk beyim unuttuk
    Sanki bu vatanı bedava bulduk
    Biz bu hallere düşecek adammıydık
     
    Hey gidi asırlar hey, ses verseniz
    Yürekleri o günlere çevirseniz
    Hey gidi uçsuz bucaksız vatan
    Vatan için can veren
    Şimdi elin vatanında yatan
    Mezarsızlarımız, sahipsizlerimiz
    Gariplerimiz
    Yani aziz şehitlerimiz
    Özür dileriz, özür dileriz, özür dileriz
    Velhasıl
    Biz bu hale düşecek adammıydık!....
     

     
    Önder dediğin
     
    Her şeyden önce kim olduğunu bilmeli ve kendine guvenmelidir.
     
    Ben diktatör değilim. Benim kuvvetim olduğunu söylüyorlar.
    Evet bu doğrudur. Benim isteyip de yapamayacağım bir şey yoktur.
    Çünkü ben zoraki ve insafsızca hareket etmesini bilmem.
    Ben kalpleri kırarak değil kazanarak hükmetmek isterim.
     

     
    Önder dediğin
     
    Her kim olursa olsun insanlara değer vermeli
     
    Millete efendilik yoktur. Ona hizmet etmek vardır. Bu millete hizmet eden onun efendisi olur.
     
    Mustafa Kemal ATATÜRK
     
    Önder dediğin
     
    ve mütevazi olmalıdır...
     
    Bu ulusu ben değil içimizdeki ruh, damarımızdaki kan kurtarmıştır.
    Mustafa Kemal ATATÜRK
     
    Önder dediğin
     
    Önde yürüyen değil, yol gösteren olmalıdır.
     
    Sizler, yani yeni Türkiye'nin genç evlatları! Yorulsanız dahi beni takip edeceksiniz... Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler, asla ve asla yorulmazlar. Türk Gençliği gayeye, bizim yüksek idealimize durmadan, yorulmadan yürüyecektir.
     
    Mustafa Kemal ATATÜRK
     
    Önder dediğin
     
    Yeri geldi mi sıradan bir asker
     
    Yeri geldi mi Başkomutan olmalıdır...
     
    Memleketin ellide biri değil, her tarafı tahrip edilse, her tarafı ateşler içinde bırakılsa, biz bu toprakların üstünde bir tepeye çıkacağız ve oradan savunma ile meşgul olacağız
     
    Mustafa Kemal ATATÜRK
     
    Önder dediğin
     
    Fedakar olmalıdır.
     
    Ben icap ettiği zaman en büyük hediyem olmak üzere, Türk Milletine canımı vereceğim.
     
    Mustafa Kemal ATATÜRK
     
    Önder dediğin
     
    ilkelerine ve sözlerine bağlı olmalıdır.
     
    Ben toprak büyütme meraklısı değilim. Barış bozma alışkanlığım yoktur.
    Ancak sözleşmeye dayanan hakkimizin isteyicisiyim. Onu almazsam edemem. Büyük meclisin kürsüsünden milletime söz verdim. Hatay'ı alacağım. Milletim benim dediğime inanır. Sözümü yerine getirmezsem milletimin huzuruna çıkamam. Yerimde kalamam. Ben şimdiye kadar yenilmedim, Yenilmem. Yenilirsem bir dakika yaşayamam.
     
    Mustafa Kemal ATATÜRK
     
    Önder dediğin
     
    Güvenilir ve samimi olmalıdır. Kalbinde ne varsa dilinden de o dökülmelidir.
     
    Ben düşündüklerimi, sevdiklerime olduğu gibi söylerim. Aynı zamanda lüzumlu olmayan bir sözü kalbimde taşımak iktidarında olmayan bir adamım. Çünkü ben bir halk adamıyım. Ben düşündüklerimi daima halkın huzurunda söylemeliyim. Yanlışım varsa, halk beni tekzip eder. Fakat şimdiye kadar bu açık konuşmada halkın beni tekzip ettiğini görmedim.
     
    Mustafa Kemal ATATÜRK
     
    ve başarıyı paylaşabilmelidir.
     
    Bir ulus, bir toplum yalnız bir kişinin çabası ile adımcık bile atamaz.
     
    Mustafa Kemal ATATÜRK
     
    Önder dediğin
     
    Hedefleri gibi
     
    Zafer zafer benimdir diyebilenin, muvaffakiyet, muvaffak olacağım diye başlayanın
    ve muvaffak oldum diyebilenindir.
     
    Mustafa Kemal ATATÜRK
     
    Önder dediğin
     
    Kavgaları gibi
     
    Yorulmadan beni takip edeceğinizi söylüyorsunuz.
    Benim sizden istediğim şey, yorulmamak değil, yorulduğunuz zaman da, durmadan yürümek, yorulduğunuz dakikada da dinlenmeden beni takip etmektir.
     
    Mustafa Kemal ATATÜRK
     
    Önder dediğin
     
    Sevdaları gibi
     
    Biz hayat ve istiklal isteyen bir milletiz. Ve yalnız ve ancak bunun için hayatimizi yok etmeyi göze alırız
     
    Mustafa Kemal ATATÜRK
     
    Önder dediğin
     
    ATATÜRK gibi OLMALI.
     
    Büyüklük odur ki kimseye iltifat etmeyeceksin, hiç kimseyi aldatmayacaksın. Memleket için gerçek ülkü ne ise onu görecek ve o hedefe yürüyeceksin. Herkes senin aleyhinde bulunacaktır, seni yoldan çevirmeye çalışacaktır. İşte sen burada direneceksin. Önünde sonsuz engeller yığılacaktır. Kendini büyük değil, küçük, araçsız hiç telakki edecek, kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak bu engelleri asacak, ondan sonra sana büyüksün derlerse bunu diyenlere güleceksin.
     
    Mustafa Kemal ATATÜRK
     
    Oldu mu VATAN
     
    Öldü mü EFSANE olmalıdır !
     
    Beni görmek demek ille de yüzümü görmek değildir.
    Benim düşüncelerimi, benim duygularımı anlıyorsanız bu yeter
     
    Mustafa Kemal ATATÜRK
     
    Türkiye’nin her yerinden burdayız
    Bıraktığın gibi aynı yoldayız
    29 EKİMDE Atam huzurundayız
    Emanete sahip çıkan evlatlar...
     
    RUHUN ŞADOLSUN ATAM!!!
     
    ALINTI
     
     
     
     
     


     
     
  25. rina
    HAYAL İŞTE…
     
    Bazen diyorum ki hayat bir yerlerde tıkandığında hayatın da bilgisayardaki gibi bir reset düğmesi olsa ve hayatı resetlesek… Tıkanıklığı, donukluğu ortadan kaldırıp yeniden başlasak…
     
    Bazen güzel bir kesit yakaladığımızda sağ tıklayıp kopyalama işlemini gerçekleştirerek hafızamıza yapıştırsak, varsa hafızamızda kötü anılar onları da silip geri dönüşüm kutusuna yollasak…
     
    Arada bir geri dönüşüm kutusunu boşaltsak… Geri dönüşüm kutusunda silinenlerin nereye gittiğini bilmediğimiz gibi kötü anıları da bilinmeze yollasak…
     
    Bilgisayarımızın sabit diskinde biriken gereksiz dosyaları temizleyen programlar gibi, beynimizde ve yüreğimizde biriken gereksiz bilgileri, yırtık ve sökükleri temizleyen bir program olsa…
     
    Vücudumuza giren ve bizleri haftalarca yataklara düşüren virüs ve solucanları temizleyen bir anti virüs programımız olsa…
     
    Bazen de hayat, bir yerlerden kopuyorsa ve boğuyorsa bizi; resetlemeninin de bir anlamı olmuyorsa, gidip bir format attırsak…
     
    Yeniden, yepyeni geçmiş sıkıntıların sıfırlandığı taptaze bir hayata başlasak…
     
    Hiç yaşanmamış, yeniden doğmuş gibi…
     

     

×
×
  • Create New...

Important Information

By using this site, you agree to our Terms of Use.