İçeriğe atla
View in the app

A better way to browse. Learn more.

Tartışma ve Paylaşımların Merkezi - Türkçe Forum - Turkish Forum / Board / Blog

Ana ekranınızda anlık bildirimler, rozetler ve daha fazlasıyla tam ekran uygulama.

To install this app on iOS and iPadOS
  1. Tap the Share icon in Safari
  2. Scroll the menu and tap Add to Home Screen.
  3. Tap Add in the top-right corner.
To install this app on Android
  1. Tap the 3-dot menu (⋮) in the top-right corner of the browser.
  2. Tap Add to Home screen or Install app.
  3. Confirm by tapping Install.

ERBAY

Φ Süper Üye
  • Katılım

  • Son Ziyaret

Blog Başlıkları gönderen: ERBAY

  1. SENİ SANA YAZDIM...

    Zamanın gözbebeklerinden yuvarlanıp seni "sana" yazdım dün gece. Oysa yarın erken kalkacaktım. Göğsünde dikenleri taşıyan rüzgarların saçlarını yıkayacaktım gözyaşlarımla. Sütten yeni kesilmiş dağ ceylanlarını sabah ezanında uyandıracaktım. Uyumalıydım aslında. Kirpiklerim, uykuya hazırdı oysa. Ama ben seni düşündüm yıldızların siyahı giyindiği gecenin dar vakitlerde. Uykusuzluğumu taş dibeklerde dövüp ben seni " sana " yazdım dün gece. Yüreğimi kalem bilip sevdamı bıraktım mürekkebin sıcak koynuna. Yürek luğatindeki tüm kelimelerimle bir bir seni anlatmaya çalıştım. Seni " sana " yazdıkça , gözlerin parmak uçlarımı okşuyordu sanki. Dur durak bilmiyordum. Kalemin ucundan mürekkep değil bembeyaz yüreğinin mavi denizlerine "ben" akıyordum sanki...
     
    Hatırlar mısın gülüm, seni sevdiğim zamanları. Gözlerini ilk gördüğümde; güneş, nadasa bırakılmış toprağa ekiliyordu. Yıldızlar, gecelere bir gelin edasıyla birer birer seriliyordu " seni" yüreğime ördüğümde. Güneş, toprağa; gece, karanlığa; kelebekler, bahara ve ben sana sevdalıydım. Utangaç yanaklarına uzanıp gözlerimi pamuksu düşlere kapatmıştım. Sesin, hoyrat meltemlerin sarıldığı deniz kadar ılıktı. Dokunmaya bile kıyamadığım bir yürektin sen. Her gece uyurken gözlerine cicekleri taşırken gözbebeklerini inciteyeceğim diye korkardım. Gözlerinin içine bakmaktan çekinirdim. Her baktığımda buz dağının güneşin karşısındaki erimesi gibi gözlerindeki umut tanelerinin de erimesinden korkardım.
     
    Bilirsin, ellerim küçüktür benim. Küçük ellerime düşleri giydirip yüreğinin resmini çizdim gökyüzüne. Alnındaki ince cizgileri işledim bulutların narin gözlerine.. Oysa irin toplamış acıları soğuk kaldırımlarda dövmekte usta olan ellerim, yüreğinin resimini gökyüzü tuvaline yapamayacak kadar acemiydi. Oysa alnındaki ince çizgileri bulutların gözlerine işlemekten aciz ve bir o kadar kabaydı...Gözlerini, suya; yüreğini semaya yazdım.Küçük ellerimle nasıl çizdim bilmiyorum ama dün gece seni " sana " yazdım.
     
    Seni " sana " yazdığımda sen uyuyordun. Ay ışığı saçlarına beyazları giydirmişti.. Kangren gece, kirpiklerine yaslanıp delicesine umudu soluyordu.. Avuç içlerinde, rüzgarla olan kavgalarını bir türlü bitiremeyen hayırsız fırtınalar sabahın geceden ayrılışını bekliyordu. Oysa senin olan bitenden haberin yoktu. Sen, gül kokulu Melek'lerin omuzlarına göğsünü dayayıp sanki Cenneti soluyordun yatağında. Mavi denizler, karakışlara gelin gitmiş baharların tozlu dudaklarını yıkıyorlardı o masum gözlerinde. Önünde eğilip yüreğinin soluk alışını izledim.. Öyle duruydu ki gözlerin, öyle ılıktı ki nefesin; senden habersiz her nefes alışında nice yetim kırlangıçlar sıcak iklimlere kanatlanıyordu. Yağmurun toprağa düşerken nabzı atmıyordu.. Çünkü sen uyuyordun. Sen hulyalarda Cenneti soluyor ve huzur şehirlerini bulutların üzerinde izliyordun.. Hiçbir sey bu güzelliği bozmamalıydı.. Ve karanlık sırf sen uyanmayasın diye cığlıklarını yüreğine gömüp dudaklarını kanatarak yeni günün doğumuna sessizce tanıklık ediyordu...
     
    Birazdan zaman; yeni doğacak sabahın, arsız karanlığın esaretinden kurtulup özgürlüğüne kavuşma çığlıklarına gebe kalacaktı. Güneş, perdelerine eğilip baharın umutlarını fısıldayacak. Saçların, bir karanfil kadar güzel kokacak. Ve ben bir nefes kadar yakında seni izliyor olacağım. Zannetme ki, yanındayım. Ben, senin tarafından sevilmenin verdiği güçle, yeni filizlenmiş ciceklerin dallarını kıran fırtınalara kafa tutacağım. Uykusunu almış ceylanları uyandırıp senin gül desenli yanaklarına salacağım. Ve avuç içlerinin terine kıyamadığım için rüzgarın peşine düşüp yüreğine ılık meltemleri yollayacağım. Ve akşam olup sen uyuduğunda ben senin yüreğine geleceğim. Dün gece kaldığım yerden seni " sana " yazmaya devam edeceğim..
  2. Şeyh Galib meşhur mesnevisinde 'Hüsn'ü bulmak için yollara düşen 'Aşk'ı mumdan bir gemiye bindirerek ateş denizinden geçirir.
     
    "Mumdan bir gemiyle ateş denizini geçmek de ne ola ki?" diye yormayın zihninizi. Bu akılla kavranabilir bir keyfiyet değildir. Ve bu öyle bir manzaradır ki aklı gözünde olanlarda temaşa zevki dahi uyandırmaz.
     
    Bu tür muammaların hakkından ancak gönül gelir. Öyle ya ateşi gülşene çevirmek için İbrahim İbrahim olmak içinse kainatı gönlün sorgusundan geçirmek gerek. İmkansızın peşine düşmek mekanın ve zamanın ötesinde bir hayatın düşünü yormaya çalışmak ve aklın sınırlarının ötesine taşmaya çalışmak...
    Gönül bu işine akıl erer mi?
     
    Tarih sayfalarına kaydedilmiş ne kadar kahramanlık öyküsü edebi metinler arasında ün yapmış ne kadar aşk masalı varsa aklın ve eşya düzeninin ötesinde yaşanmış serüvenlerdir hepsi. Bu nedenledir ki kimin "evvel zaman içinde..." diye başlayan bir öyküsü vardır işte o zamanın ve mekanın dışına taşabiliyor demektir.
     
    Aklı gözünde olanlar dedim ya işte onlar her şeyi yanlış yerde aradıkları gibi mevsimleri de takvimlerde ararlar. Ömrünü rakamlara mahkum etmiş her zavallı için baharın kıştan farkı sadece renklerin değişmesidir.
     
    Dakikalara saatlere günlere aylara ve yıllara bölerek yaşadığımızı sandığımız bu hayat aslında beş mevsimden ibarettir.
     
    Evet ömrün sadece beş mevsimi vardır: Aşk hasret yalnızlık vuslat ve hüzün.
     
    Aşk zamanın gönül rengine boyandığı mevsimdir. Uçarı heveslerin bıçkın arzuların beden mülkünü istila ettiği bu mevsimden hatıralar defterine nakşedilmiş birkaç soluk resim kalır. Ara sıra hayal aleminin pembe perdelerini aralayarak gönül penceresinden gülümseyen bu isimsiz suretlerin davetleri düşer aynalara. Damarda kanın ısınmaya başladığı anlar olur. Akıl gecikmiş davetlerin zelzelesinin enkazında kaybolur. Ve aşk her yıl mevsim ayırmadan birkaç kez misafir olur gönül ülkesine. Aşk aklın bedenden firar eylediği mevsimdir.
     
    Hasret ıssız yolların dikenlerini sevdanın ve sohbetin ezgileriyle ayıklama uğraşıdır. Dönmeyeceklerini bile bile gidenleri beklemektir. Beklemek ağız tadıdır hasret mevsiminde. Dem olur ki gönül; güneşi arayan ufuk bülbülü sesleyen gül ateşi arayan pervane aklıyla kavgalı bir divane yahut sılaya selam göndermek için turna katarlarını bekleyen bir garip olur.
     
    Hasret ki yolların yorgun yüreklere yüklediği gam gönül yurdunu vakitsiz kuşatan akşamdır. Hasret ki yolların yolculara geçit vermediği mevsimdir.
     
    Yalnızlık tutsaklık zincirinin gönül kuşunun ayaklarına dolandığı andır. Öyle yaman bir zamandır ki bu gönül bahçesinin bütün renklerini siyaha dönüştürür. Huzur ürkek bir güvercin gibi uçup gider ötelere. Geceler alabildiğince uzar gündüzler bir alacakaranlıktan ibaret kalır. Ağlasın hallerine talih ki şafağın zincirlerine vurulmuş birer gölgedir sevgiden yoksul yürekler.
     
    Yalnızlık yılgınlığın insafsız bir akınla gönül ülkesini tarumar eylediği mevsimdir.
     
    Vuslat aldanıştır. İkiliğin olduğu yerde aşk aşkın olmadığı yerde vuslat yoktur. Çöl Mecnun'dan dağ Ferhat'tan Kerem ateşten Aslı külden gül bülbülden ve gam gönülden ne zaman ayrıldı ki... Yusuf Züleyha'dan kaçabilir mi tek kanatla uçabilir mi turnalar aklın anahtarı açabilir mi sevdanın kapısını... Ve siz denize ulaşmayan kaç ırmak gördünüz ki?
    Vuslat ki ruhların bedenleri imkansızın peşinde yorduğu mevsimdir.
     
    Hüzün bütün duyguların birbirine karıştığı ve akılla gönlün kıyasıya yarıştığı bir kavşaktır ki ona varan bütün yollar ıssız bütün yolcular yaralı bütün haberler kötü ve bütün selamlar buruktur. Ve onun ikliminden geçen bütün kuşların kanatları kırıktır. Her şeyden geriye buruk bir tat kalmıştır ancak.
     
    Ve hüzün yılların ötesinden buruk davetler gönderen hatıraların mevsimidir.
     
    İşte böyle ey gül-i rana!
     
    Ömrün beş mevsimi var: Aşk hasret yalnızlık vuslat ve hüzün.
  3. Adına aşk koyduğun o büyük boşluğa
    ben koca bir hayat sığdırdım...
    Beni sevmemene isyan edip kaçmak,
    sende aradıklarımı hayatla doldurmaya çalışmak,
    ruhumun en büyük yanılgısıydı...
    Hayat bana en acımasız yüzünü
    sevgini inkar ettiğim zamanlarda gösterdi...
    Ve şimdi asıl olmam gereken yerde,
    hayata başladığım yerde,
    kalbindeyim...
    Vazgeçilmez oluşunun sırrı bu işte:
    Senin olmadığın yerde ne olduğunu biliyorum...
     
     
    Bir tek seni sevdiğim doğruydu.Sen beni dışladığından beri beni sevenlere bir hayalet hediye ettin.Bu hayaletin içinde beni değil seni gördüler hep.Çoğu bu hayalete dayanamayıp çekip gitt.Kimisi senin beni beklettiğin kapıda, beni bekledi.Seni beklemekten yorulur,onunla birlikte çekip giderim diye buralardan.Ve ben en çok onların sevgisine inandım. En çok onlara derinden üzüldüm.Ve hep merak ettim,karşılıksız ve onca yıl bir hayaleti nasıl böylesine sevebildiler diye.Dünyanın iyi bir yer olduğuna ve yaşamak için çok sebep bulunduğuna bu insanların bir hayalete duydukları o akıl almaz,o sonsuz sevgileri yüzünden bir kez daha inandım.Seni unutmak için başladığı her aşkı yine seninle aldatan bir hayalete.Seninle kendini, bütün hayatını,düşlerini,çocukluğunu,yaşadığı bütün acıları aldatan bir hayalete.Bir tek sana duyduğu sevgisi doğru olan,bu yüzden bütün hayatı bir yalan olan hayalete...
     
     
    Cezmi ERSÖZ
  4. ben artık gidiyorum....

    Ben Artık Gidiyorum
     
    Sana sımsıkı sarılmak istiyordum... Ah bir görsem, bitirsem içimdeki özlemini bu kadar zor gelmeyecekti senden, sevginden vazgeçmek... Nasıl olsa alışkınım ya seni görmemeye, galiba böyle de başarabilirim...
     
    Neler yazmak istiyorum sana bir bilsen, tek yapabildigim yazmak oldugundan yine yazıyorum işte! Seni daha önce de yazmıştım ama bu kez bir daha yazmamak üzere, seni beynimde, içimde bitirerek yaziyorum, yada bitirmek isteyerek... Ne kadar sürer bilmiyorum ama ben senden, sevginden vazgeçmek istiyorum.
     
    Dünyaları etrafında döndürmek isteyen bir kalbi bilerek isteyemezdim. Kendimden ve senden habersiz "bir tanemmm" olmuştun sen... Öyle ya; Sen bir taneydin; Eşin benzerin yoktu yeryüzünde, Yoktu Sen Kadar Güzel Güleni!
     
    Ne kadar gerçeksen o kadar yalandın... Ve ben her seferinde en baştan başladım... Yeniden bir sondayım ama bu kez yeniden başlayacak gücüm yok... Ben senden vazgeçmek istiyorum!
     
    Herkes gibi biri olmanı yada hiç kimse olmanı istiyorum... Sesini duymak için telefonlara sarılmaktan vazgeçmek, ismini duydugumda içimin titreyip,gözlerimin dolmasından kurtulmak istiyorum... Senin benim için herhangi biri olman ne kadar zor bir bilsen... Zaten kolay olan ne vardı ki benim için; Sanki seni öldürmemle sevmem arasında hiçbir fark yoktu.... Ve ben hep sevgim yüzünden cezalıydım...Hiç sonu olmayan bir yolda seninle yürümek,yeni çıkan filmleri birlikte izlemek, saatlerce sana sarılı kalmak,sadece ama sadece bir kez olsun sana sarılıp uyumak, bir sabah gözlerimi açtıgımda yanımda seni bulmak isterken, sen sevgimle utanmamı sagladıgın için galiba gerçekten "bir taneydin"!
     
    Işte bu yüzden imkansızlıgına hep inandım!
    Ben yalnız kalıp seni düşünmeyi deli gibi sever oldugumda, sen benim her şeyim oldugunda ben senin için hiç yoktum... Bu yüzden yalnızlıklarım, aglamalarım, özlemlerim canını hiç acıtmadı.Benim tarafımdan sevilmek belki de hayatında önemseyecegin en son şeydi...
     
    Keşke kendi dünyamda bir zamanlar seni sevdigimden hiç bahsetmeseydim
    Sen beni hiç sevmedin!
    Ben Seni Seviyorum dedigimde Seni Seviyordum!
    Ben Seni Özlüyorum dedigimde Seni Özlüyordum.
    Ben Senin Için Ölürüm Dedigimde ben senin özleminden zaten ölüyordum...
     
    Ve Ben Simdi Senin Hayatından Gidiyorum!
     
    Ben Kaybettim...
    Sen Kazandın!
    Artık sesimi duymayacaksın...
     
    Sana sımsıkı sarılmak istiyordum, kokunu içime yıllarca bana yetecek kadar çekerek, sana sımsıkı sarılmak istiyordum.... Gelmedin!
     
    Gelsen yapabilir miydim bilmiyorum...Ben artık gidiyorum..
  5. Karşılıksız Aşklara...

    Sana uzaktan bakıyorum. Sana bakmak inanılmaz mutlu ediyor beni. Sen gidince aklım da senin peşinden sürüklenip gidiyor, yüreğim de.. Yanında biri mi var, ona bir şey mi söylüyorsun, onunla gülüyor musun.. içim yanıyor. Ama senden sonra gördüğüm o insan birden senden biri oluyor. Senin baktığın her yer artık güzel, senin konuştuğun her insan, özel oluyor.
     
    Sen evine şu yollardan gidiyorsun. Ardından yürüyorum. Beni fark etmiyorsun. Önünden geçtiğin evlere, gölgesinde yürüdüğün ağaçlara, her gün bindiğin otobüse bakıyorum. Senin gözünle bakıyorum. Sen yokken de o yollardan defalarca geçiyorum. Senin kokun, senin havan, senin auran sinmiş havaya.. Sanki seni soluyorum.
     
    Akşamları ne yaparsın acaba? Sofraya oturduğun zaman yanında kimler var? Hangi yemeği severek yersin, neyi sevmezsin? Kitap okur musun? Hangi kitapları seversin? Ne tür filmlerden hoşlanırsın? Televizyon izler misin? Gece sokağa çıkar mısın? Arkadaşlarınla en çok neye gülersin? En çok kim kızdırır seni..Hangi futbol takımını tutarsın?
     
    Bilmeliyim. Senin hakkındaki bütün ayrıntıları öğrenmeliyim. Çünkü ben de o filmlere gideceğim, ben de o dizileri izleyeceğim, ben de o yemekleri seveceğim ya da nefret edeceğim. Bilmeliyim. Baştan kuruyorum dünyamı. Seninle yaşamaya başlıyorum.
     
    Onca kalabalığın içinde, karmaşık yaşamın ortasında eğer sen varsan daha seni görmeden bir kuş gibi çırpınmaya başlıyor yüreğim. Bir ışık çarpıyor yüzüme, bir sıcaklık yürüyor göğsümde. Anlıyorum ki sen varsın. Sen ordasın. Sen gelmişsin. Bakmadan, başımı çevirip seni görmeden varlığının farkındayım.
     
    Ey uzak uzak baktığım.. göz göze gelmeden, saçını okşamadan, değil bir rüyayı bir cümleyi paylaşmadan sevdiğim sevgilim. Bir aşk filiz verdi, fidan verdi, kök saldı içimde. Onu sana göstermek için ömrümü veririm.
    (alıntı )
  6. Acı Şiir

    Acı Şiir
     
     
    Bir yerleriniz yaralanmıştır mutlaka, ya düşmüşünüzdür çocukken, ya da incinmişinizdir aşıkken
     
    Kapanmaz sandığınız ne yaralar kapanmıştır
    Durmaz sandığınız ne kanlar pıhtılaşmıştır kabuk bağlayıp
    Hani efkar bir sis gibi çöktüğünde başınıza
    Bir yüz ararsınız
    Tüm yüzlerle yerdeğiştiren gözlerinizde
    Yaranızı kanatan
    Hep ağrıyan yerinize değmek istercesine
    Mazoist bir duygu çöreklenir beyninize
    İşte o zaman
    Yalnızlığın atlıları
    Boşanıp dizginlerinden
    Karanlıkları getirirler doludizgin
    Bir dönülmez sefere çıkar düşünceler
    Tozduman içinde göz gözü görmez
    Ve anlaşılmaz sesler
    Çıkararak
    Bağırarak
    Haykırarak
    Duyulmak istersiniz
    Duyulmazsınız
    Kanayan yerleriniz görünmez karanlıkta
    Yalnızsınızdır yalnızlıkla
    Yüzler silinir
    Acılar diner
    Gün ışır
    Yorgun bir gecenin sabahına
     
    Yaşananlar zamana karışır
    Ve insan yeni acılar için
    Geçmiş acılara alışır...
     
    Oğuzkan Bölükbaşı
  7. Ben sokak çocuğuyum...

    Ben Sokak Çocuğuyum
     
    şu dört direkli köprünün altında
    açmışım gözlerimi
    sahipsiz
    rüzgar sarmış kundağımı
    yağmurla beslenmişim
     
    adımı insanlar koymuş
    benden habersiz
    benimsemişim
    serseri derler, hırsız derler
    .... derler, anlamam da
    alınmam da
     
    hiç fiyakalı dolaşmadım sokaklarda
    marka satmadım
    gökyüzü yorganım oldu hep
    dirseğim yastık
    alışkınım; kara, yağmura, soğuğa
    üşümem
    sıcak dokunur bana
     
    özlemem, hiç tanımadığım hisleri
    istemem varlığını bilmediğim şeyleri
    kıskanmam hiç kimseyi
    özenmem
     
    halbuki bilmez kimse
    kendilerinden şanslı olduğumu
    daha özgür
    ve daha zengin
     
    şu deniz herkesten çok benimdir
    arkasındaki orman da
    bütün sokaklar benimdir herkesten çok
    her simitçi biraz bana çalışır
     
    aslında her çocuktan daha çocuğum
    canım hiç sıkılmaz buralarda
    en sevdiğim oyundur
    köşe kapmaca
     
    yalnız da değilimdir
    yüzlerce kardeşim var
    benim gibi, bana benzer
    kimse ayırt edemez bizi
    birbirimizden
     
    geceleri toplanmaya başlarız
    el ayak çekildikten sonra
    konuşuruz, güleriz, dertleşiriz
    biraz farklı olsa da
    herkes kadar biz de umut besleriz
    hayallerimiz de vardır
    ayın dolaştığı yerlerde
     
    herkes kadar okumuşluğum da vardır
    her tip insandan bir harf öğrendim
    insanları en iyi ben tanırım
    okuldan, öğretmenden anlamam ama
    bu sokakların mektebini bitirdim
    bana lazım olanı öğrendim
     
    herkes kadar insanım da galiba
    herkes kadar ben de bazen ağlarım
     
    kafam da var, kalbim de
    severim de, düşünürüm de
    yalnız ben sokak çocuğuyum
    sokaklarda yaşamak tek suçum
     
    bir gün ben de gideceğim buralardan
    herkes gibi
    yalnız biraz sessizce
    kimseler anlamadan
     
    cenazem omuzlar üzerinde gitmeyecek
    belki
    belediye kaldıracak gürültüsüzce
    ağlayanlar olmayacak başucumda
    bir hayırsever uğramazsa geçerken
    mezarım da çorak kalacak sonunda
    benim gibi
     
    içimizden kimin gittiği
    fark edilmeden
    biri alacaktır yerimi
    vakit geçmeden
     
    evet, ben sokak çocuğuyum
    bu sokaklarda ne ilk
    ne de sonuncuyum
     
     
    Reşide Sarıkavak
  8. Bir Güzel Uzun Şiir

    Bir Güzel Uzun Şiir
     
    Beni sen akşamcı ettin
    Hayal sevgilim
    Elde kadeh
    Dilde sen
    Her akşam bu sofrada bir rüzgardır esen
     
    Yıldızlara isimler verdim kendimce
    Biri hayal
    Biri gurbet
    Biri hasret
    Biri hep o güzel memlekettir memleket
    Sokaklarında büyüdüğüm seninle
    Buluştuğum gözlerinle
    O güzel memleket bir yıldıza adını verdi
    Akşamları göğe kaldır başını seyret
    Belki geçmişin ışıkları henüz sönmemiştir
    Belki resimler kaybolmamıştır
    Belki isimler unutulmamıştır
    Belki batmayı unutmuş güneşler vardır gökte
    Seyret aynaya bakmadan seyret gökyüzünü
    Bir yıldız göz kırpıyorsa
    Veya bir ışık kayıyorsa
    Benim kadehimdir şerefine kalkan
    Işıklara doğru
    Sana doğru
    Şiirler geliyor gökyüzünden
    Bu bilinmeyen hayal meyhanesinden
     
    Beni kimse görmedi
    Ben kimseye el sallamadım
    Seninle meşguldum
    Tanıdıklar görmüşse de ben onları tanımadım
    İnanır mısın senden başkasını da pek sallamadım
     
    Baharlar açıyor toprakla birlikte ben de canlanıyorum
    Hayallerimi uçurtma yaptım
    Gökyüzünde yalpa yalpa yalpalanıyorum
    Birşey göremiyorum uzaktan sana uzanamıyorum
    Adını çağıracağım bir kimse de yok
    Hep yalnız yürümüşüm sokaklarda demek ki
    Sana bakayım derken kimse kalmamış yanımda
    Bir senin adın var aklımda
    Onu da söyleyemem
    Onu bağıramam özgürce
    Adını tutukladım beynimde salıvermek yok
    Havalandırma bile yasak
    Voltayı hayallerimde atacaksın
    Sen kimseye görünmeyeceksin
     
    Gel be dünya, evinden atma beni hayata çok alıştım
    Azraile satma beni
    Sana söylerim beni vermezsen ellere
    İsimleri itiraf ederim
    Bir konuşsam sarsılırsın
     
    Beni sen akşamcı ettin hayal sevgilim
    Elde kadeh
    Dilde sen
    Meyhane beğen meyhanelerden
    Küfürlere karıştı gecenin çığlıkları
    Sesim sesine ulaşmaz
    Aşk buna mı derler
    Kavuşulmazsa büyür
    Kavuşulursa erir
     
     
    Ben seni seyrederdim
    Köşeden
    Arkana takılırdım anlamazdın akşam üstleriydi
    Bizlerle pek oynamazdın
    Bir yakan toptu son oyunumuz
    Ellerin ellerimi yaktı
    Gözlerin gözbebeklerimi
    Bisikletimde kaldı sıcaklığın
    Bisikletim yok şimdi
     
    Beni sen akşamcı ettin
    Hayal sevgilim
    Elde kadeh
    Dilde sen
    Bir de o zümrüt gözlerinde öpüşen
    Mutlu çocuk
    Nereye yolculuk bile demeden
    Gittin evlendin
    Seslenemedim
    Seni hiç görmedim
    Ben ölmedim
    Sen ölmedin
    Neredeydin bilemedim
    Bir tebrik de edemedim
     
    Şimdi eski dostlara rastlıyorum
    Herbiri bir yerde
    Kimi okumuş kimi zengin
    Kimi mutlu
    Kimi bezgin
     
    Ben bir dünya tatlısı ile evliyim şimdi
    Dünyaya bunca bağlanmam onun eseriydi
    Şiirler yazdım ona şarkılar oldu
    Bu kadeh onunla doldu
    Seni inattan soruyorum herkese
    Daha neler var bu şiir devam ederse
     
    Bırakma hayallerimi
    Hayal güzelim
    Ben akşamcıyım
    Sen akşamsın
    Bir güzel bestede şarkısın dinlediğim
    Bir özlemsin bitiremediğim
    Dün gibi herşey oysa
    Dün gibi ama
    Zamana şehir de dayanamamış
    Yıkılmış
    Sokaklar süklüm püklüm
    Ağaçlar büyümüş ve çürümüş
    Bizse yaşamadıklarımıza inat saçlarımızda beyazlar
    Sokaklarda maziyi arıyoruz
    Yanılıyoruz dostum
    Yanılıyoruz
    Zaman geldi biz ayrılıyoruz
    Ben sana alıştım hayat
    Darılırım gidersen
    Bir daha yüzüne bakmam
    Şerefsizim yanına bile gelmem
     
    Bu şiir uzayacak
    Hayal güzelim
    Yorulduysan git
    Laf lafı
    Laf mısrayı açıyor
    Bende uyku yok
    Zaman azaldıkça
    Uykum kaçıyor
    Daha uzun kalmak ayakta
    Sanki daha uzun yaşamak gibi
    Hiç uyumasam ömrüm iki katına çıkar mı
    Aldanmak mı yoksa hayallerim
    Ömür nedir
    Hayat nedir hayal nedir
    İşte şu oturduğum sedir nelere şahittir
    Ben bilmem o da dünyada ben de
    Belki o sedir daha bir kıymetlidir
    Herşey izafi hayal sevgilim
    Güzel
    Çirkin
    İyi
    Kötü
    Uzun
    Kısa
    Ve daha neler neler
    Adına sıfat dediğin ya da nitelik
    Asıl olan
    Mutlakla birliktelik
     
    Sazlıklarda bir kamış
    O kamış neye yaramış
    Diye sorma
    Kamış kamış olmuşsa mutlaka
    Birşeye yaramıştır
    Hani insan insan olmuşsa da aynısıdır
    Palavra gayrısıdır
    Ben bıkmadım yaşamaktan
    Yaratan bıktırmasın
    Aşk ile yansın yüreğim
    Ayakkabım sıktırmasın
     
    Haşim adam bıçaklıyor mu sokaklarda
    Yüksel’i dövdüler mi kapıda
    Vay anam ne kıymetliymiş gözlerin sen hala kaçır onları
     
    Mahallenin bebeleri birbirine girsin senin için
    Elyüz kan içinde elin oğlu şenli
    Bizi bize kırdırttın
    Güzeller güzeli
    Hayal şehrin hayal kızı
    Helal olsun sana
    Akan kanlar yoluna şerbettir senin
     
    Beni sen akşamcı ettin hayal güzelim
    Ötekiler ne oldu bilmem
    Biri emekli olmuş
    Öbürü elini tornaya kaptırmış
    Biri de terörist dediler
    En akıllısı manifaturacı, müteahhit
    Kapatmış hayal şehrin arsalarını
    Sonra önüne gelene satmış
     
    Ben kiraladım yanındaki meyhaneyi
     
    Parasız mey satarım karşılığında muhabbet
    Ben sana hapsoldum müebbet
    Yine de diyorum kendime be adam haline şükret
    Ya idam olsaydı cezan
    Af da etmezdi devlet
     
    Bu şiir ah bu şiir seni bana getirsin
    Ne işim varsa beni alıp bitirsin
    Sesler uzakta kaldı
    Yaşlar yaş olmaktan çıkmak üzere
    Bu şiir seni bana getirecek mi bilemem
    Ama ben kalkıp gideceğim uzaklara
    Aklımı bırakıp
    Aşkımı bırakıp
    Bir de yakamı bıraksam
    Kurtulacağım
    Sana bir sepet çiçek yollayacağım
    İsimsiz
    Bir kucak şiir
    Bitimsiz
     
    Ellerimde güller açmış
    Sabah çiğleri üzerinde
    Fırından sıcak ekmek kokusu yayılır
    Çocukluğumun istüne
    Uyanmak ne de zordur okul varsa
    Sen uykularımı bölerdin
    Buğdaylı rüzgar kokusuyla
    Büyüdük herşeyi büyüttük
    Aşkı
    Hasreti
    Milleti
    Sen neredesin ey sevgili
     
    Oğuzkan Bölükbaşı
  9. Adına Dilimin Dönmediği Bir Kokuyu Bırakıp Gittin
     
     
    Adına dilimin dönmediği bir kokuyu bırakıp gittin
    Yüreğimin duvarlarına
    Astığım görünmez bir resimdin oysa
    Ancak bir efkar masasında gösterdiğim
    Gel diyeceğim
    Cesaretim yok yeniden seni yaşamaya
    Hasretin yaşamak gibi canlı
    Ve heyecanlı maceraların ümidiyle
    Gözlerin gibi değişiyor düşüncelerim
     
    Karşılığı az olan bir sevmeydi benimki
    Yalnızca varlığının verdiği bir aydınlık duyguydu
    Yağmur yağdığında kirpiklerinin ıslanması
    Güneşte gözlerinin kısılmasıydı
    Veya yanağına kondurabildiğim küçük bir öpücük
    Bir ömürlük anıların başlamasıydı
    Nereye baksam senden kalan bir şeyler var
    Öylesine candan sarılmadan ayrılsan da
    Verdiğin sözlerin hepsini tutmadığını biliyordum
    Yetiyor mu bana kalanlar
     
    Yaşamın her haline güzel bir şeyler eklemek gerek
    Ayrılıklarda anıların
    Vuslatlarda an neyse onun tadını çıkarmak
    Gözleri
    Dudakları
    Saçları
    Resmetmek
    Bestelemek
    Şarkılar söylemek
     
    Kim aklımda en uzun kaldıysa
    Odur sevdaya en yakın dönemeç
    Hızımı kesen
    Sen
    Adına dilimin dönmediği bir kokuyu bırakıp gittin
     
    Oğuzkan Bölükbaşı
  10. Gözlerine Yazılmamış Bir Destan
     
     
     
     
     
    bu şiirde iki göz var
    biri senin; biri onun
    Senin o karanlık, küf kokulu
    matem gözlerini terkediyorum
     
    biliyorum; saçlarının sarısı
    gözlerinin yeşiline karışmış
    biliyorum; sana benzemek için
    melikeler birbiriyle yarışmış
    fosforlu ve derin bakışlarına
    çağlar boyu nice destanlar yazılmış
    oysa ben görülmedik bir lale yaprağına
    gökleri kıskandıran bir destan yazıyorum
    gözlerin değişip kaplasın karanlığı
    bütün ufukları sarsın gözlerin
    gene de hep bende kalsın gözlerin
     
    l
    kapama gözlerini; karanlıktan korkarım
    atlılar kaybeder yolunu, hasretimin
    posta güvercinleri geri dönmez ülkeme
    yaslı dereler gibi mutsuzluğa akarım
    kapama gözlerini; karanlıktan korkarım
     
    ll
    ateşten ve köpükten sıyırıp ellerimi
    mekanımı gülistan eyleyendir gözerin
    isyanıyla ihtiras ve gerilim yaşayan
    Kabil’in ruhunu kan eyleyendir gözlerin
    vuslat aşkını Leyla düşürmedi çöllere
    arzı Mecnun’a hicran eyleyendir gözlerin
    gözlerinde başladı tarihin macerası
    Adem’i Havva’ya ram eyleyendir gözlerin
    Kerem dağlar ardında aradı gözlerini
    Kamber’i bile viran eyleyendir gözlerin
    Ferhat dağları deldi yolunu bulmak için
    sevmeyenleri giryan eyleyendir gözlerin
    suların emzirdiği muamma bir çocuğu
    yedi iklime hakan eyleyendir gözlerin
     
    lll
    gözlerin göklerinde
    her yüzyılın başında
    birer akkor olmuş gözlerin
    çekip çıkarsam da mısralarımı
    ben yalnız gözlerinin şairiyim aslında
     
    hangi rüzgara verdiysem aşkımı
    beni alıp yangınlara götürdü
    muştu beklediğim bütün yelkenlilerden
    ateş düştü içime
     
    lV
    yüreğimden fışkıran bir “ah” mıdır gözlerin
    beni benden koparan “eyvah” mıdır gözlerin
    Bu gözler, o aydınlık o güzel gözler değil
    yoksa yalancı mıdır, günah mıdır gözlerin
    ses midir, aynalarda çarpan kulaklarıma
    kürdili hicazkar mı, segah mıdır gözlerin
    Arif Bey’i Itri’yi ömür boyu inleten
    nihavend mi, sultan-ı yegah mıdır gözlerin
    kubbesinde yitirdim zaman duygularımı
    akşam mıdır, gece midir, sabah mıdır gözlerin
    ruhumu baştan başa acılarla dokuyan
    beynimi kurşunlayan silah mıdır gözlerin
    her köşede zifiri bir silüet bırakan
    gönül memleketimde seyyah mıdır gözlerin
    renkler avare; sitem başıboş kuytularda
    mavi midir, yeşil mi, siyah mıdır gözlerin
    yoksa yalancımıdır, günah mıdır gözlerin
     
    V
    nihan kıldı gözlerin bana kapılarını
    oysa ben gözlerinden girerdim yüreğine
    her bakışın bir damla ab-ı zindegan idi
    hicranlı her gülüşün bin yıllık figan idi
    içime, soluşundan sonra koyu renklerin
    birer şirpençe gibi düştü gözbebeklerin
    feryadıma gök bile bigane değil şimdi
    söyle, kurtuluşun mu, harabın mı gözlerin
    gözlerinde mi mehtab; mehtabın mı gözlerin
     
    Vl
    çağlayanlar bile hararetlidir
    buğday başağının açlığıdır ufuklar
    siperleri aşıklar mı doldurmalıydı
    zalimler mi
    neden böyle hıçkırıklı, umutlar
     
    Vll
    beni hangi urganla bağladın gözlerine
    beni hangi ırmağa karıştırdın yeniden
    senden kopamıyorum gözlerin var oldukça
    sensiz yapamıyorum yüzün bahar oldukça
    gözlerine baktıkça duruluyor yüreğim
    ölse de, gözlerinden soruluyor yüreğim
    indirme kirpiğini; tutuşmasın kainat
    nazar kıl; ferahlasın; kavruluyor yüreğim
    sensiz küle dönerek savruluyor yüreğim
     
    Vlll
    diyorlar ki ağla
    ağla ki dumanı dağılsın yolların
    ağlamayı denizlere bıraktım
     
     
    yalnız gözlerindir hayatta kalan
    uğruna adandığım
    mahşeri sularla çevirip dört yanından
    gönlümde sakladığım
    aynalarda arayıp bulamazken günboyu
    gölgesinde konakladığım
    gözlerindir ufkumda dalgalanan
     
    Rüstem’in kanını döktüm yerlere
    İstanbul’u kuşattım gözlerin için
    Azrail’e koştum siperlerimden
    gözlerine baka baka dirildim
    niçin kızıl kıyamettir gölerin bu gün
    niçin heyelan var eteklerinde
    İsrafil’den işaret mi almışsın
    yanaklarında mahşer kalıntısı
    dudaklarında mizan
    bütün gamlı hüdhüdler Belkıs’le döner sana
    yıldızlar vuslat için her gece iner sana
    rengini, gözlerinde kaybolan bilir
     
    lX
    gözlerin uğrak yeridir bestekarların
    şairler hüzne dalar yeşil okyanusunda
    eşiğinde ölümsüz dilenciler
    gözlerin gecenin intiharıdır
     
    sen gözlerine mahkumsun; gözlerin bana
    ben şiir yazmasam, kim tanır gözlerini
    geçerken yalnızlık sokağından
    hangi demirci indirir parmağına çekici
    hangi berber yanağını keser müşterisinin
    gözlerine bakmasam, doğar mı güneş
     
    X
    gözlerin boşluğa akan bir ırmak değil
    gözlerin sadece ölmek, yaşamak değil
    gözlerin tükeniş doruklarında
    bulunmayanları aramak değil
    gözerine aşina olduğum günden beri
    ben artık hır gece sesleniyorum
    düşe kalka
    yorgun argın
    derbeder
    yapayalnız
    duruyorum; yanlış anlaşılıyor
    her hücremde bir inkılab
    her gönlümde bir mahitab
    evim harab; ömrüm harab
    ne ay kaldı, ne de mehtab
    gök bulanık; ufuk silik
    gene de mağrur ve dimdik
    yürüyorum; mezarım oluyorsun ansızın
     
    Xl
    bu son şiir, o küflü gözlerine yazılan
    bu son mezar kalbimde hicranla kazılan
    senin gamsız gözlerin kahkahalar atarken
    benim gözlerim viran; ağlamaya değer mi
    her cilven bir ıstırab; her nazın kapkaranlık
    yorgun kuraklığında ıslanmaya değer mi
    hiç güzel olur muydun gözlerin olmasaydı
    ateşlere girmeye ve yanmaya değer mi
    bir kevser ırmağında serinlemek dururken
    sellerine karışıp bulanmaya değer mi
    aydınlığın gözleri çağırıyor kalbimi
    zehir bakışlarınla boyanmaya değer mi
    gözlerine bir ömür dayanmaya değer mi
     
     
     
    Nurullah Genç
  11. DEVRİM...

    DEVRİM
     
     
    Temiz kalan tek yerdir devrim
    bütün bir yıl
    kirlenen duvarda
    ama görebilmek icin
    asıldığı çividen indirilmelidir
    yapraklari biten takvim
     
     
     
    Zorbalara direnmektir devrim
    bir çocuğun
    annesinin çantasından aldığı paraları
    altına gizlediğini
    söylememiştir dövülen
    hiçbir halı
     
     
     
    İçinde yaşamaktır devrim
    dikiş kutusunun
    ve toplu iğneler gibi
    bir arada olmayı gerektirir
    karşı koyabilmek icin zulmüne
    makas denilen patronun
     
     
     
    Gece ışıklar arasında koşmaktır devrim
    ateş böceklerini
    yakalamak isteyen çocukların
    peşine takılır gün gelir
    yanıp sönen mavi ışıkları
    polis arabalarının
     
     
     
    Kağıt bir gemidir devrim
    bütün gemiler
    hurdaya çıksa da sonunda
    taşıdığı özgürlük şiiriyle
    batmadan yüzer nicedir
    dünya sularında
    Kim bilir kaç yunus görmüş
    kaç Deniz Gezmiş...
     
    Sunay AKIN
  12. SÖZ OLSUN...

    yitirdiğim bir şey var sende arıyorum
    yüreğim madenci feneri yol uçurum
    yaklaşma diyorsan peki umudum
    bir daha kimseden sormayacağım seni
    söz olsun...
     
    akrep tutmuş gibi kirpiklerinin ucundan
    beni görünce üşüyorsun, tamam
    uğramam bir daha kamçılasa da kan
    sana kör bakacağım görmeyeceğim seni
    söz olsun...
     
    dağlara doğru uçan kuşlarla
    tüm sırları çözülmüş nemli düşlerle
    öfke çiçekleri getiren kışlarla
    korkma, yokuşlarda yormayacağım seni
    söz olsun...
     
    kurtlar gibi ulusa da gönlüm ardından
    sormayacağım yüzünü, izini yollardan
    silahımın namlusunun ucuna konan
    kınalı keklik olsan da vurmayacağım seni
    söz olsun...
     
    bir kuvvet iksiridir masamdaki fotoğrafın
    bakışların konuşur kilitlense de dudakların
    şimdi bunalımlardayız bakın
    af çıkmazsa artık sarmayacağım seni
    söz olsun...
     
    anla artık dönüştür bu ağıtı serenatlara
    düş atları uçursun bizi bulutlara
    iki kılıç gibi çarpışırken akla kara
    adak olsan da kurban vermeyeceğim seni
    söz olsun... söz olsun... söz olsun...
     
    Galip Can
  13. Canım İSTANBUL

    Canım İSTANBUL
     
    Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;
    Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.
    İçimde tüten birşey; hava, renk, eda, iklim;
    O benim, zaman, mekan aşıp geçmiş sevgilim.
    Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur;
    Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur.
    Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale,
    Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale.
     
    İstanbul benim canım;
    Vatanım da vatanım...
    İstanbul,
    İstanbul...
     
    Tarihin gözleri var, surlarda delik delik;
    Servi, endamlı servi, ahirete perdelik...
    Bulutta şaha kalkmış Fatih'ten kalma kır at;
    Pırlantadan kubbeler, belki bir milyar kırat...
    Şahadet parmağıdır göğe doğru minare;
    Her nakışta o mana: Öleceğiz ne çare?..
    Hayattan canlı ölüm, günahtan baskın rahmet;
    Beyoğlu tepinirken ağlar Karacaahmet...
     
    O manayı bul da bul!
    İlle İstanbul'da bul!
    İstanbul,
    İstanbul...
     
    Boğaz gümüş bir mangal, kaynatır serinliği;
    Çamlıca'da, yerdedir göklerin derinliği.
    Oynak sular yalının alt katına misafir;
    Yeni dünyadan mahzun, resimde eski sefir.
    Her aksam camlarında yangın çıkan Üsküdar,
    Perili ahşap konak, koca bir şehir kadar...
    Bir ses, bilemem tanbur gibi mi, ud gibi mi?
    Cumbali odalarda inletir katibimi...
     
    Kadını keskin bıçak,
    Taze kan gibi sıcak.
    İstanbul,
    İstanbul...
     
    Yedi tepe üstünde zaman bir gergef işler!
    Yedi renk, yedi sesten sayısız belirişler...
    Eyüp öksüz, Kadıköy süslü, Moda kurumlu,
    Adada rüzgar, uçan eteklerden sorumlu.
    Her şafak Hisarlarda oklar çıkar yayından
    Hala çığlıklar gelir Topkapı sarayından.
    Ana gibi yar olmaz, İstanbul gibi diyar;
    Güleni şöyle dursun, ağlayanı bahtiyar...
     
    Gecesi sünbül kokan
    Türkçesi bülbül kokan,
    İstanbul,
    İstanbul...
     
     
     
    Necip Fazıl Kısakürek
  14. MÜSLÜMANLIK NERDE BİZDEN GEÇMİŞ İNSANLIK BİLE...
     
    Müslümanlık nerde, bizden geçmiş insanlık bile...
    Âlem aldatmaksa maksat, aldanan yok, nâfile!
    Kaç hakikî Müslüman gördümse: Hep makberdedir;
    Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir!
    İstemem dursun o pâyansız mefâhir bir yana...
    Gösterin ecdâda az çok benzeyen bir kan bana!
    İsterim sizlerde görmek ırkınızdan yâdigâr!
    Çok değil ancak! Necip evlâda lâyık tek şiâr.
    Varsa şayet, söyleyin bir parçacık insâfınız:
    Böyle kansız mıydı – Hâşâ – kahraman eslâfınız ?
    Böyle düşmüş müydü herkes ayrılık sevdâsına?
    Benzeyip şîrâzesiz bir mushafın eczâsına,
    Hiç görülmüş müydü olsun kayd-ı vahdet târumâr?
    Böyle olmuş muydu millet can evinden rahnedar?
    Böyle açlıktan boğazlar mıydı kardeş kardeşi?
    Böyle adet miydi, bî-pervâ, yemek insan leşi?
     
     
    Irzımızdır çiğnenen, evlâdımızdır doğranan!
    Hey sıkılmaz! Ağlamazsan, bâri gülmekten utan!...
    “His” denen devletliden olsaydı halkın behresi:
    Pâyitahtından bugün taşmazdı sarhoş nâ’rası!
    Kurt uzaklardan bakar, dalgın görürmüş merkebi,
    Saldırırmış ansızın yaydan boşanmış ok gibi.
    Lâkin aşk olsun ki, aldırmaz da otlarmış eşek,
    Sanki tavşanmış gelen, yahut kılıksız köstebek!
    Kâr sayarmış bir tutam ot fazla olsun yutmayı...
    Hasmı, derken, çullanmışlar yutmadan son lokmayı!..
     
     
    Bir hakikattir bu, şaşmaz, bildiğin üslûba sok:
    Hâlimiz merkeple kurdun aynı, asla farkı yok.
    Burnumuzdan tuttu düşman, biz boğaz kaydındayız!
    Bir bakın: Hâlâ mı hâlâ ihtiras ardındayız!
    Saygısızlık elverir... Bir parça olsun arlanın:
    Vakit çoktan geldi, hem geçmektedir arlanmanın!
    Davranın haykırmadan nâkûs-ı izmihlâliniz...
    Öyle bir buhrâna sapmıştır ki, zirâ haliniz:
    Zevke dalmak şöyle dursun, vaktiniz yok mâteme!
    Davranın, zîra gülünç olduk bütün bir âleme,
    Bekleşirken gökte yüz binlerce ervâh, intikam;
    Yerde kalmış, naşa benzer kavm için durmak haram!
    Kahraman ecdâdımızdan sizde bir kan yok mudur?
    Yoksa: İstikbâlinizden korkulur, pek korkulur!
     
    Mehmet Akif ERSOY
  15. DERSİMİZ İSTİKLAL

    Kastamonu Lisesi'nin orta kısmında okuyan iki öğrenci, T.B.M.M'nin açtığı İstiklal Marşı yarışmasına katılma kararı alarak, birer şiirlerini gönderirler. Bir süre sonra iki öğrenciye de Milli Eğitim Bakanlığından teşekkür yanıtı gelir, ama bir farkla; birinden 'bu yolda devam etmesini' istiyor ve de başarılar diliyorlardı!
     
    Yaşamdan Dakikalar'da, İstiklal Marşı'nın kabulünün 86. yildönümü için Nebil Özgentürk'ün hazırladığı kısa belgesel öyle ilgi gördü ki, okurlarım hâlâ "Tüm bunlar dogru mu?" diye sorarak üzüntülerini dile getirmeye devam ediyor. Hıncal Uluç'un deyişiyle Nebil'in 'Oscarlık' belgeselinde, yukarıda sözünü ettigim iki öğrencinin öyküsü anlatılmıyordu. Biliyorum, şiir yazmaya teşvik edilen öğrencinin kim oldugunu merak ediyorsunuz!? Ama önce, Nebil Özgentürk'ten dinlediğimiz hüzünlü öyküyü anımsayalım: 1991'de Beyoğlu'nda bir evin kiracıları, kirayı ödeyemedikleri için sokağa atılırlar. Onlar, Mehmet Akif Ersoy'un kızı ve torunlarıdır! 1985 yılında, Üsküdar Belediyesi emekli maaşıyla geçinmeye çalışırken hastalanan, zor ve bakımsız günlerin ardından gözlerini hayata kapayan adamın cenazesi ortada kalmasın diye tüm masraflarını karşılar. O unutulan insan, Mehmet Akif'in torunu Tahir Ersoy'dur! Yıl 1962... Cağaloglu'ndaki bir köşe yazarının odasına üstü başı bakımsız, kirli sakallı biri girer. Adını söyledikten sonra yazardan kendisine yardım etmesini ister. Köşe yazarı, karşısındakinin içler acısı durumundan büyük üzüntü duyar. Cüzdanını çıkararak istedigi kadar para alması için adama uzatır. O da uygun bir miktarda para alarak iki büklüm kaybolur gözden... Birkaç ay sonra tek sütunluk bir gazete haberi çarpar, köşe yazarının gözüne... İstanbul sokaklarında, bir çöp bidonunun yanında bulunan bir cesetten söz ediyordur haber... Fotoğrafa dikkatle bakar, ünlü köşe yazarı... Bu, para istemek için odasına gelen adamdan başkası değildir. Emin Ersoy'dur; Mehmet Akif Ersoy'un oglu Emin Ersoy! İşte sizlere, İstiklal Marşı için devletin verdigi para ödülünü almayan, ticarete alet olmasın diye de İstiklal Marş'ını' kitabına almayan Mehmet Akif Ersoy'un bizlere bıraktığı çocuklarının yaşamlarından birkaç dakika !
     
    Geçtiğimiz günlerde bir haber,hepimizin yüreğini burktu:"İstiklal savaşı gazisi Turan öldü." 107 yaşındaki Veysel Turan'ın Konya'da son nefesini vermesiyle tüm gözler Eskişehir'de yaşayan Yakup Satar'a çevrildi.Çünkü Satar,son İstiklal savaşı gazisidir.Bu haber bana Akova'nın şu dizelerini anımsattı :
     
    Son İstiklal gazisini
    toprağa verdiğimiz gün
    çek yeni bir Kurtluş Savaşı usta !
     
    Onların ölüm haberlerini çocukluğumdan anımsıyorum.TRT'nin haberlerinde son haber olarak verilirdi.Sayıları o günlerde bir kaç yüz olacak ki,ilk haberlerde yer bulamıyorlardı kendilerine! Oysa yaşayan son istiklal gazisi Yakup Satar'ın ölüm haberi daha şimdiden ilk sıralara aday! Kastamonu Lisesi'nde ortaokul öğrencisi olan ve İstiklal Marşı yarışmasına gönderdiği şiiri beğenilen öğrenci aldığı moral desteğin etkisiyle birbirinden güzel kitaplar yazar.
    O öğrenci,ölümsüz eseri Hababam Sınıfı'yla tanıdığımız Rıfat Ilgaz'dır.
     
     
    Sunay AKIN
  16. GÜLBEYAZ...

    bugüne kadar izlediğim diziler içinde en sevdiğim dizidir...kadirle gülbeyaz'ın birbirlerini sevmeleri ama bunu kendilerine bile itiraf edememeleri,iki aile arasındaki düşmanlığın aşklarına gölge düşürmesi ve en sonunda aşkın galip gelmesi...herşeyiyle çok güzel bir diziydi...burdada sevdiğim sahneleri sizinle paylaşıyorum...
     
     
    kadir ve gülbeyazın gizlice buluşması ardından rahmetli kazım koyuncunun şarkısı..
     
    PVIcqbgWK5g
     
    kadir'in gülbeyaza aşkını itiraf ettiği kısım
     
    cmJylLbV1mc
     
    kadir'in gülbeyaza yazdıgı mektup
     
    U-zSntL9iZs
     
    ilk defa el ele tutuşmaları
     
    ivDV5lYKB70
     
    gülbeyazın nikahı
     
    dhHB8RwzBaU
     
    rahmetli kazım koyuncu'dan "gelevera deresi"
     
    T0lOqZn1IPs
  17. Hiçbir filiz kendi gölgesinden öte bir yerde ölümü tatmamıştır..”
     
    Ey gözlerime bahşedilmiş mucize,
     
    Ey yüreğime hediye edilmiş Cennet kokusu,
     
    Ey nefesime serpiştirilmiş bir yudum taze hayat,
     
    Kan ter içinde susuz dudaklarıyla ve semâya dönen dualarıyla “ bir avuç deryâ’yı “ dileyen bir Haziran Cumartesi vaktinden düşüyorum sen kokan bu satırları..Vaveylâ eden bir öğle saatinde bulunduğun yerin deli rüzgarlarında düşlüyorum seni..Deli esen rüzgara inat başını eğmeyen gözlerine baka baka seni sevdiğimi haykırıyorum dua dua.... Kulağımda yankılan Cennet şarkılarıyla yeniden huzuru doldururken seni çekiyorum içime.. Toprak kokan benliğimle deniz kokan türkülerin söylendiği yüreğine akıyorum.. Sen mavi bir deryâ, ben sana kavuşmayı arzulayan - ruhi haliyle- Leylâ.. Sana gelen yollarıma sunulmuş tüm engelleri teker teker aşarak sana koşuyorum. Yüreğimde toprak kokusu, yüreğimde sana bir an evvel kavuşma çoşkusu..Hadi sevgiliKapılarını, perdelerini sonuna kadar arala.. Mevcudiyetinin ve geleceğinin tek idamesi / gayesi koca yürekli “ umut “ sayfalarına bir “ Elif “ miktarı “gül”ümse olmaya geliyorum.. Heybemde yetiştirirken her nefesine bir “ Elif “ miktarı huzuru kattığım birkaç sevda gülü ve nefesimde Cennet tahayyülü ile sana koşmaktayım..Yıllarca sana sakladığım yüreğimi benden emin olana “ sana “ katmaya geliyorum.. Yollarım sana, menzilim sana..Kan ter içinde kalan Haziran ayının aksine ben “ senin gözlerinde “ yaşlanmayı diliyorum.Senin mevcudiyetine idrakim tamamdır artık.. Gayri benliğim senin varlığında sonlansın sevgilim…Çünkü biz bir mucizenin gerçeğe en yakın halinde sevdik birbirimizi.. Biz ki; dallarında bir “ Elif “ miktarı huzur, köklerindeki taze umutları taşıyan gül-i râna’nın sevdaya sunulan bir avuç mutluluğuyuz..
     
    Tedavülü çoktan kalkmış bir ömrün peyderpey yeniden yaşatılması değil bizim sevdamız. Bitkisel hayatta yaşayan bir bedene yeniden ömür biçmek degil yaşadıklarımız.. Ayrı gökyüzüne aynı gözle bakan bir sevdanın en yalın haliyiz.. Tümceleri sevda ile nakış edilmiş cümlenin içinde yüreği Cennet kokan bir özneyle ile bir yüklemiz.. Biz ki toprağın suya hasret kaldığı zaman diliminde gökten düşen - bir “ Elif “ miktarı “gül”ümse’yiz.. Şimdi sevme zamanı.. Şimdi kavuşma zamanı..Gökten inen nurun toprakla kavuşmasında temaşa edilen mucizenin kelimelere dökülen haliyiz biz.. Sen ve ben bir’iz..Sen ve ben hep biziz.. Biz ki ;bir “ Elif “ miktarı huzuruz yetim ceylanlara hediye edilen.. Biz ki; taze gülüz nadasa bırakılmış topraklarda yeniden yeşeren.. Ve biz ki, birbirimizin kaderine yazılmış bir ömürlük sevdayız yıllarca kıyıda köşede delice beklenilen…
     
    Nefesindeki hayatla soluklandığım saklı sevdam,
     
    Sevda mucizesinin yeniden tezahür ettiği gözlerine yaşat beni.. Sonra da yeşil Cennetindeki gonca güllerinle sar beni…Hadi sevgili durma öyle.. Mavi bilyelerin cam soğukluğunda üşüyen yüreğimi sıcak şefkatinle kundakla. Üzerinde ütüsüz gömleği bir de yamalı pantolonu ile sana koşan bu adamı ilkokul cağındaki örgülü saçlarıyla siyah- beyaz fotoğraflara bile renk katan yaşı küçük ama yüreği büyük o kahve gözlü kızın yüreğine al..Gözlerinde her gün tekrarlanan bayram sabahlarının güzelliğine kat beni.. Baktığın her gökyüzünde benim gülen yüzümü görebilecek kadar benimse beni..Bir an tıkanan hayatın içinde anlamını idrak edemediğimiz ama onsuz mevcudiyetimizi idame ettiremediğimiz nefesinle sev beni.. İçine çek beni.. Taaa ciğerlerine doldur beni. Uzaklığımı unut, nefesime sokul.. Şah damarlarımdan bir an bile ayrılma sevgili.. Yoğunluktan bitap düşen yüreğimi nefesinle tazelendir.. Hadi el gibi sevgili durma yanımda . Ne olursa olsun yaşat beni yaşadığın sevdanın en yalın zamanında.. Kapı zile basan kişinin aşikâr olmasına inat sen hep benden başka her şeyi unutacak kadar sev beni..
     
    Hadi sevgili.. Bu Cumartesi bana memleketinden güneşler topla heybene..Biraz da deli esen rüzgardan doldur eteklerine..Bana gelirken toz toprak koksun yüreğin… Ellerin ise huzur… Şimdi seni bekliyorum aynı gökyüzünün altında. Sana kanatlanmak üzereyim.. Hicretim sana.. Yollarım sana… Menzilim sanadır..
     
    Unutmadan sevgili.. Gözlerimi kapattım.. Hani her zaman sana dediğim gibi” bir gün gözlerine bir şey olur da bir göz gerekirse karanlıklarına.. İşte bak yine gözlerimi sana verdim.. Kapattım ışıklarımı.. Annemin tülbentiyle perdeledim güneşi.. Sağım- solum karanlık mı sanıyorsun şimdi.. Tut ellerimi şimdi.. Gözlerin ışığım, adımların adımlarım olsun…Hadi gözlerimi kapattım ve kulağımda Cennet şarkılarıyla çoşarken kulağına fısıldıyorum sevgili…
     
    “ Senden başka her şeyi unutacak kadar seviyorum seni ..."
     
     
     
    Hep bir “ Elif “ miktarı “gül”ümse ne olur…
     
    Çünkü; gülmek sana yakışıyor.....
     
    Gülümse ne olur…
     
    Gülümsediğin,
     
    Bende yaşadığın,
     
    Beni “ sende “ yaşattığın için
     
    “ Eyvallah sevgili eyvallah….”
     
     
    İsmail Sarıgene
  18. sevgilim yetimim...

    Sevgilim..
    yetimim benim,
    aylar nasıl geçiyor zaman hiç geçmezken..
     
    kapılar kapalı, dünya buzlu can
    uyuşmuş gözlerimin önünde
    hayat akıp gidiyor hiç kımıldamadan..
     
    ikimizin yerine dinliyorum
    sevdiğin şarkıları
    siyah tişörtünü giyiyorum yatarken
    gömleklerini, kazaklarını, kokunu
    senin rüyalarını görüyorum ölür gibi uyurken
    gün boyu elimde kahve fincanı..
     
    kapıyı açmıyorum
    telefonlara çıkmıyorum
    başını bekliyorum geleceği olmayan hatıraların..
     
    Sevgilim,
    yetimim benim,
    nasıl da kayıtsız gülüyorsun hayata
    öldüğünden haberi yok fotoğraflarının..
     
     
    Murathan MUNGAN
  19. Bir Mezar Taşı Var Başucunda
     
    Doğuştan kalbi delikti Yıldız’ın
    Annesinin gözleri önünde günde güne eriyordu
    Ana yüreği kaldıramıyordu bunu
    İyileşmesi için dua ediyordu Rabbine
    Bir umut ışığı doğmuştu ameliyat olacaktı
    İyileşip annesinin kollarına koşacaktı
    Daha bir umutlu olacaktı yarınlar
    Annesi okuyacağı okulları bile şimdiden düşünmüştü
    İyi bir gelecek annesine yakışan bir kız olacaktı Yıldız
    Olmadı.. Olamadı..
    Hayallerin, düşlerin, umutların üstünü kara toprak kapattı
    Yıldız ameliyattan çıkıp koşamadı annesine
    Bir candan bir can gitmişti.
    Bembeyaz gelinlikle görecekken kızını
    Kefenle teslim ettiler annenin ellerine
    Oysa sabah öperek dualarla yollamıştı gözünün bebeğini
    Hastalığından dolayı hiç konuşamamıştı Yıldız
    Annesi gözlerine bakarak anlıyordu ne istediğini
    Ameliyata girerken o küçücük dudaklarının arasından Anne kelimesi çıkmıştı
    Hüzünle mutluluk o an birbirine karışmıştı
    İlk kez konuşmuştu ve Annesi son kez duymuştu.
    Dört yaşındaydı Yıldız annesinin mavişi yaşama sebebiydi
    Ecel gence yaşlıya bakmaz…
    Azrail giren evde duman tütmez, aş pişmez
    Ölümün sessizliği dolar eve
    Selası veriliyor Yıldız’ın son yolculuğunu haber veriyor hoca
    Tanıyan tanımayan camiye akın ediyor yalnız bırakmıyorlar
    Yıldız’ı bu son yolculuğunda
    Küçücük bir beden yatıyor musalla taşında
    Annesinin sıcacık kollarından ayrılan Yıldız
    Anne şefkatiyle Yıldız’ı kara toprak kucaklıyor
    Annesi beklerdi her gece Yıldız’ı başucunda
    Annesinin yerine
    Bir mezar taşı var şimdi Yıldız’ın başucunda
     
     
    'Küçücük bir beden var bu toprağın altında. O benim kızım.'.
     
     
    Dilek Kadıoğlu

     
     
    YILDIZ KADIOĞLU
    D:23/05/1996 Ö: 22/06/2000
  20. DÖN...

    Dön
     
    Arkanı dönme yüzünü dön bana
    Aştan, ekmekten, sudan ziyade
    Muhtacım sana
    Beni bu dünyaya
    Niçin saldığının farkındayım.
     
    Önce
    Bezm-i elest'te yüzleştin ruhumla
    Sonrası mühürlü bir damla
    Toprak, su, ritim ve nur
    Baştan sona evrensel bir mâcera
    Hâlime güldüğünün farkındayım.
     
    İrinli
    Bir çıban gibi sürdürürken varlığımı
    İçimde senin aşk tohumun yeşerdi
    Çimdikleyip deştin çıbanımı
    Anladım noksan yanımı
    Yüreğimin sağaldığının farkındayım.
     
    Yakam
    Her zaman senin elinde
    Çimdikle, çimdikle, daha çimdikle
    Sana mezmurlarımı okuyayım içtenlikle
    Bırakma yakamı ey sevgili
    Karanlık sislerin, bulutların
    Dağıldığının farkındayım.
     
    Temiz
    Tertemiz bir kaynaktan içiyorum şimdi
    Has güzelliklere adadım gözlerimi
    Gönlüm helâl çiçeklerden balözü toplar
    Kanatlarım olmuş sevgi
    Kefenim sırtımdaymış.
    Yanımda taşıyormuşum tabutumu
    Kırmışım nefs denen putumu
    Bu bir kusur mu
    Ölümün peşimden geldiğinin farkındayım.
     
    Olsun
    Takdirî ilâhî neyse o olsun
    Alıştık ateşe, yağmura, kara
    Büyük depremlere, acılara
    Düşlerin parça parça
    Öldüğünün farkındayım.
     
    Ey sevgili
    Gücümle orantılı olmayan yükü
    Yüklersen omuzlarıma, taşıyamam
    Kalbi dirilten aşkı ise
    Hiç eksik etme benden
    Hürriyetsiz yaşarım da
    Aşksız yaşıyamam
    Aklımdan geçenleri teşhirden çok korkarım
    Kendim için saklanmam
    Ama senin ey sevgili,
    Her şeyi bildiğinin farkındayım.
     
     
     
    Bahattin KARAKOÇ
  21. Aşktan evler

    Aşktan evler
     
     
    Yel savurur dalga çalar
    kumdan evler kurmayalım
    yıkılmayan yapı mı var
    taştan evler kurmayalım
    gel kadınım
    aşktan evler kuralım
    ufkunda gülüşün açsın her sabah
    lacivert gecelerde ay doğsun bakışların
    duvarı dünya olsun
    tavanı gökyüzü
    her an
    patlayan bir tomurcuk aşkın dalında
    ne dün- ne yarın...
    nerede olursak olalım
    yürekten bağlı kalalım
    gül diye büyüttükçe yürekte hüznümüzü
    hükmü yok ayrılıkların...
     
     
    Adnan Durmaz
  22. HAYALLER....

    Hayaller
     
    Sen bu kadar güzelleşirken
    Tabii ki bahar geldi sanıp çiçek açar ağaçlar
    Çocuklar gibi pür neşe bir rüzgar
    Kocaman dalgaların önünde bir dalgakıran olur bakışların
    Sert
    Ve fakat içten gülümsemeli
     
    Dağlarda eriyen karlar nehirlerle denize ulaşırken
    Sana hala söylenmemiş sözler aramakla meşgulüm
    Tarifi imkansız diyarlardan
    Dizilmesi imkansız sözcüklerle cümleler kuracağım
    Seni seviyorum dediğimde patlayan tomurcukların üzerinde bir çiy damlası gözlerin olur
    Bir hayal bu
    Dudaklarım dudaklarını bulur
     
    Aşk çılgınca bir gerçekliktir
    Kavuşmak düşlere sarılı bile olsa...
     
     
    Oğuzkan Bölükbaşı
  23. Dostları Olmalı İnsanın..

    Dostları Olmalı İnsanın
     
    dostları olmalı insanın,
    aynen gemilerin limanları gibi
    zaman zaman uğradığın
    yükünü boşalttığın
    dalgalar dininceye kadar beklediğin koynunda
     
    sonra açık denizlere uğurlamalı seni,
    geri döneceğin günü bekleme umuduyla
    bazan rüzgara o açmalı yelkenini
    yanağına konan bir öpücüğün coşkusuyla
    halatlarını çözmeli
    seni çok
    ama çok özlemeli
     
    dostları olmalı insanın,
    ermiş, bilge hayatı ezbere okuyabilen
    düşünmediklerini düşündüren
    seni bir cambaz ipinde güvenle tutabilen
    gerektiğinde senin’çün ateşi yutabilen
     
    yolunu ışıtan ustan olmalı,
    şekillendirmeyi öğretmeli hayatın çömleğini
    sana vermeli soğuk bir kış gününde
    üzerindeki tek gömleğini
     
     
    Oğuzkan Bölükbaşı

Önemli Bilgiler

Bu siteyi kullanmaya başladığınız anda kuralları kabul ediyorsunuz Kullanım Koşulu.

Account

Navigation

Tarayıcı push bildirimlerini yapılandırın

Chrome (Android)
  1. Adres çubuğunun yanındaki kilit simgesine dokunun.
  2. İzinler → Bildirimler seçeneğine dokunun.
  3. Tercihinizi ayarlayın.
Chrome (Desktop)
  1. Adres çubuğundaki kilit simgesine tıklayın.
  2. Site ayarları seçeneğini seçin.
  3. Bildirimler seçeneğini bulun ve tercihinizi ayarlayın.