<?xml version="1.0"?>
<rss version="2.0"><channel><title>S&#xFC;reli (Periyodik) Yay&#x131;nlar En Son Ba&#x15F;l&#x131;klar</title><link>https://www.turkish-media.com/forum/forum/748-sureli-periyodik-yayinlar/</link><description>S&#xFC;reli (Periyodik) Yay&#x131;nlar En Son Ba&#x15F;l&#x131;klar</description><language>tr</language><item><title>Ateist Dergi</title><link>https://www.turkish-media.com/forum/topic/326871-ateist-dergi/</link><description><![CDATA[
<p>Ateist Dergisinin birinci sayisi cikti.</p>
<pre class="ipsCode prettyprint">
http://yadi.sk/d/M-32TAL2FEuUU
</pre>
]]></description><guid isPermaLink="false">326871</guid><pubDate>Mon, 30 Dec 2013 23:34:03 +0000</pubDate></item><item><title>Bilim ve Utopya Dergisi</title><link>https://www.turkish-media.com/forum/topic/297292-bilim-ve-utopya-dergisi/</link><description><![CDATA[
<p><a href="http://www.google.co.uk/url?sa=i&amp;rct=j&amp;q=bilimveutopya.com.tr+ocak+sayisi&amp;source=images&amp;cd=&amp;cad=rja&amp;docid=-EInBRLysZl9LM&amp;tbnid=sGWWEnNqDRFZDM:&amp;ved=0CAUQjRw&amp;url=http%3A%2F%2Fwww.bilimveutopya.com.tr%2Farsiv.asp%3FkatID%3D2&amp;ei=i3kZUdOEOrCk0AXpp4D4Dw&amp;bvm=bv.42080656,d.d2k&amp;psig=AFQjCNFXnFDDtqgrkIhrP9fm15TdLMME-Q&amp;ust=1360710364276242" rel="external nofollow"><img height="150" src="https://www.turkish-media.com/forum/applications/core/interface/js/spacer.png" width="110" alt="th_ocakkapak.jpg" data-src="http://www.bilimveutopya.com.tr/upload/resimler/haber/th_ocakkapak.jpg"></a></p>
<p>Bilim ve Ütopya Ocak sayısı.<br><br>Beyin, uyku ve rüya - Doç. Dr. Hakan SEÇKİN<br>Uyku ve rüya görme süreçleri beynimizin işlevleri tarafından oluşturulur. Burada rol oynayan zihinsel süreçler tamamen bedenimizin işlevlerinden kaynaklanır. Zihin beden birliği bilim tarafından açıkça ortaya konmuştur ve her geçen gün yapıya yeni taşlar eklenmektedir. Yine de unutulmaması gereken nokta akıl dışı bir uluslararası sistemin ancak düşünceyi aklın dışına sürerek varlığını sürdürebileceğidir.<br><br>İnsan zihninin evriminde rüyaların rolü – Dr. Michael S. FRANKLIN, Dr. Michael J. ZYPHUR<br>Atalarımızın, türler arası veya aynı tür içinde gruplar arasındaki etkileşimlerle ve besin tedarik ederken veya predatörlerinden (avcılar) kaçarken sayısız zorlukla mücadele etmek zorunda kaldığını biliyoruz. Böyle bir çevrede, daha önce rüyalar vasıtasıyla olası bir tehdit unsuruna karşın prova edilmiş bir durum karşısında daha avantajlı olunacağı kesindir.<br><br>Yunan ve Roma felsefesinde uyku ve rüya – Dr. Joseph BARBERA<br>Antik filozoflar, başlı başına uyku ile ilgilenmemiş, esas olarak rüyanın doğası üzerinde durmuşlardır. Muhtemelen bunun sebebi, yaşadıkları toplumlarda rüya deneyimlerine yüklenen kültürel ve dinsel değerlerdir. Ne var ki, süreç içerisinde, rüyaların ilahi kökenine ilişkin standart görüşe bir meydan okuma olarak, ilk doğalcı rüya açıklamaları da görülmeye başlanmıştır.<br><br>İslam felsefesinde rüya kuramı, işlevleri ve kimi sonuçları – Yrd. Doç. Dr. Hasan AYDIN<br>İslam filozoflarınca oluşturulan rüya kuramın, özde Tanrı odaklı olduğu ve rüyanın tanrısal evrene açılan bir kapı araladığı düşüncesini savunduğu için, İslam dünyasında, rüyaya ilişkin yer yer psiko-fizyolojik kökenli açıklamalar bulunsa da, büyük ölçüde onu mistikleştirdiği için rüya olgusuna nesnel bakışı engellediği ve rüyaya metafizik bir anlam yüklediği ileri sürülebilir. .<br><br>Smith, Darwin’i etkilemiş midir? -Darwin’in insan ve uyarlık tezi- Doç. Dr. Metin SARFATİ<br>Smith, evet Darwin’i etkilemiştir ama örneğin, Engels’in iddia ettiği şekilde etkilememiştir. Darwin’in insan ve uygarlığa ait tezi de Engels’in ileri sürdüğünden farklıdır çünkü. Öte yandan Darwin’in tezi, Spencer’ın ve ultra liberalizmin ileri sürdüğü gibi bir tür sosyobiyolojizmin kapısını da açmamaktadır ve nihayet en önemlisi, Sosyal Darwinizmle hiçbir şekilde ilişkisi yoktur.<br><br>GÜNCEL BİLİMSEL ATILIMLAR-Prof. Dr. Namık Kemal PAK, Prof. Dr. Ali Ulvi YILMAZER, Prof. Dr. Bekir KARAOĞLU, Yrd. Doç. Dr. Tamer T. ÖNDER<br>Higgs bozonu, Yavaş ışık, Görünmezlik şalı, Nötrinolar, Hücreden kök hücreye…...<br><br>Nazi propagandası bilimi nasıl kullandı? – Prof. Dr. Tamer AKÇA<br>Hippokrates’in “önce zarar verme” aforizmasını 2500 yıldan beri kendine kural edinen bir tıp anlayışında toplama kamplarındaki masum insanlara acımasız ve genellikle ölümcül deneylerin yapılabileceğini düşünmek mümkün değilmiş gibi geliyor insana. Aynı şekilde ırkçı ve öjenik fikirlere sahip insanların yetkin ve öz eleştiri yapabilen doktor veya bilim insanı olma ihtimali de yokmuş gibi duruyor. Ancak İkinci Dünya Savaşı’nda işlenen tıbbi suçlar bize tüm bu varsayımların geçersiz olduğunu göstermiş durumda.<br><br>Kula Yöresi’nin (Yanık Ülke) tarihi, kültürü ve jeolojisi bağlamında jeopark olarak değerlendirilmesi – Prof. Dr. Mustafa ERGÜN<br>Kula, tarihi dokusunu bütün canlılığı ile yaşayan çarşısında hala bakırcı ve demircilerin çekiç tıkırtıları ritmik bir müzikle yükselip sizi kendisine çekiyor. Bütün bu özellikleriyle Kula Anadolu’nun en önemli müze kentlerinden biridir. Kula’nın mimari mirasını ve etnoğrafik değerlerini koruyup geleceğe taşıyabilmesi için en iyi çözüm kültür turizmine yönelmesidir. .<br><br>Doğa tarihi hakkında çok sorulanlar – Prof. Dr. Nurdan İNAN<br>Ülkemizde dinozor fosili var mı? 65 milyon yıl önce dinozorların yok olmasında meteor çarpmasından bahsediliyor; böyle başka teori var mı? Günümüzdeki kuşların ataları dinozorlar mı? Türkiye’de insanların %70’i en eski insanların dinozorlarla beraber yaşadıklarını düşünüyor; neden? İşte bu ve bunlar gibi pek çok soruya verilen bilimsel yanıtlar…<br><br>Roma döneminde coğrafya – Yrd. Doç. Dr. İnan KALAYCIOĞULLARI<br>Romalılar özellikle Yunanların teorik düşünme ve gözlem arasında kurmayı başardıkları göreceli dengeye bir türlü erişememişlerdir. Araştırmalarında pratik yarar sınırlarını pek aşmamışlar ve bilime verdikleri değer tıp, tarım, mühendislik ve mimarlık alanlarındaki pratik yararından kaynaklanmıştır. Bununla birlikte, Roma Döneminde Strabon, Plinius ve Batlamyus gibi bilime katkısı yadsınamayacak isimler de söz konusudur.<br><br>İstanbul Tarihöncesi Arkeolojik Yüzey Araştırmaları Projesi ve Küçükçekmece Göl Havzası kazıları - Erkan ILDIZ<br>İTA projesinin amacı İstanbul’un tarihöncesine ilişkin sorunlara açıklık getirmek, kronolojik boşluğu doldurabilmek, en önemlisi de hızla yayılan modern kentin altında kalacak tarihöncesi verileri ortaya çıkarmaktır.<br><br>Kaynak : bilimveutopya.com.tr</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">297292</guid><pubDate>Mon, 11 Feb 2013 22:10:36 +0000</pubDate></item><item><title>Bilim ve Gelecek Dergisi</title><link>https://www.turkish-media.com/forum/topic/298995-bilim-ve-gelecek-dergisi/</link><description><![CDATA[
<p>Bilim ve Gelecek’in Mart sayısı bayilerde!</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p>
Derslerle dolu 100 yıl</p>
<p>
Kürt-Türk sorunu</p>
<p> </p>
<p>
Ender Helvacıoğlu, Fatih Yaşlı, Osman Altun</p>
<p>
Irk, millet, ulus, milliyet, halk kavramları / Belgelerle Kurtuluş Savaşı’nda Kürt politikası / Türk uluslaşması Kürtleri kapsayabildi mi? / Atatürk’ün 1930 formülasyonu gerçekçi mi? / Ulusal sorun ve Sovyet deneyimi</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p>
Michel Onfray</p>
<p>
Fransız Devrimi ve Aydınlanma’nın ateist, materyalist, komünist öncüsü</p>
<p>
Rahip Jean Meslier</p>
<p>
Bu rahip, Anacharsis Cloots’un açık ateizmini, Pierre Dolivier’nin Hıristiyanlık karşıtı tutkusunu, Hébert’in şairane öfkesini, Saint-Just’ün cumhuriyetçi erdemini, Babeuf’ün eşitler arasında komünizmini, Robespierre’in devrimci dürüstlüğünü, Başrahip Gregory’nin adalet tutkusunu, Jacquex Roux’nun aşırı öfkesini, Marat’nın halka olan tutkusunu ve Baldırıçıplakların “hayat zevkinde eşitlik” arzusunu bir araya getirmiş ve kendi eşsiz kişiliğinde toplamıştır.</p>
<p> </p>
<p>
Doç. Dr. Kerem Cankoçak</p>
<p>
“Başka dünyalar” var mı?</p>
<p>
Çoklu evrenler veya paralel evrenler</p>
<p>
Büyük Patlama kuramı büyük olasılıkla başka evrenlerin varlığını da zorunlu kılmaktadır. 1957’den bu yana sık sık karşımıza çıkan çoklu evrenler kavramı, Büyük Patlama’nın yanı sıra, diğer fizik problemlerine de bir çözüm sağlamaya adaydır. Henüz elimizde bunlarla ilgili kanıtlar yok. Ama çoklu evrenler (popüler deyişle paralel evrenler) varsa, bu, çözüm bekleyen birçok soruya yanıt verecek.</p>
<p> </p>
<p>
Prof. Dr. Sevinç Özer</p>
<p>
İda/Kaz Dağları mitolojisinde ‘kadın’ın dönüşümü</p>
<p>
Antik kültürde romantik bir macera alanıdır, İda/Kaz Dağı. Tek tanrılı dinlerle birlikte ise erkek egemen dünyanın mitlerine ev sahipliği yapar. Batı uygarlığının en doğu ucundaki İda/Kaz Dağı üzerinde yaratılan mitolojik öykülere bakarak burada yüzyıllardır süren bir kültürel dönüşüm süreci yaşandığı açıkça görülebilir.</p>
<p> </p>
<p>
EVRENLE SÖYLEŞİLER / Richard T. Hammond</p>
<p>
Boşluk ile söyleşi</p>
<p>
Boşluğu çok aktif olabilen bir arenada bulduk. O kendi benzersiz özelliklerini tanımlarken, varlığının ne kadar önemli olduğunu fark etmeye başladık. Boşluk kendisiyle yaptığımız bu söyleşide, Einstein ve onun kütleçekim teorisi ve evrenin genişlemesi konularına da ucundan kıyısından girdi. Doğa yasası üzerine araştırmalarımızı hem göklere çıkardı, hem de yerden yere vurdu... Söyleşiyi, kendi Evren perspektifindeki kişisel durumunu anlatarak noktaladı…</p>
<p> </p>
<p>
Cenk Özdağ</p>
<p>
Bilimsel çalışmayı çürüten bir süreç</p>
<p>
Zihin göçü</p>
<p>
Zihin göçü, beyin göçünün aksine, biliminsanının yer değiştirmesini zorunlu kılmaz. Zihin göçünün akademik çalışanlar açısından sonuçları, kendi halklarına, kendi ülkelerinin gerçekliğine ve kendilerine yabancılaşmalarıdır. Sonuçta toplumuna yabancılaşan bilim (ve biliminsanı), kılavuz olma niteliğini kaybetmekte ve bilimdışı seçenekler yaşamın kılavuzu olarak gündeme gelmektedir.</p>
<p> </p>
<p>
PATİKA / Nalân Mahsereci</p>
<p>
Uçma düşü kuranlara…</p>
<p>
İnsanın içinde kımıldayan bir şey var sanki, yüreğinde “pırr pırr” eden bir arzu. Bir tohumun durgunluğuna saklanmış kıpır kıpır yaşam enerjisiyle yüreğine kök salıp, yüreğinden beslendikleriyle kürekkemiklerini aşarak, sırtının üstüne bir filiz gibi sürgün vermek</p>
<p>
isteyen bir çift kanat: Uçmak istiyor insan. Doğayı, kendini, gerçeği aşmak istiyor…</p>
<p> </p>
<p>
BİLİŞİM DÜNYASINDAN / İzlem Gözükeleş</p>
<p>
Belge Özgürlüğü Günü</p>
<p>
Belge özgürlüğü, en başta kendi bilgisayarımızda bulunan belgelere erişim hakkını içerir. Şunu iddia edebilirsiniz: “Bir belge bilgisayarımda bulunuyorsa, zaten erişim hakkım vardır.” Fakat başta .doc uzantılı belgeleriniz olmak üzere bilgisayarınızdaki birçok dosya tam anlamıyla sizin olmayabilir.</p>
<p> </p>
<p>
Bilim ve Gelecek’in yeni sayısında ayrıca, Bilim Gündemi, Yayın Dünyası, Matematik Sohbetleri, Briç, Forum, Bulmaca gibi bölümlerde canlı haberler, bilimsel bilgiler, bilim tarihi öyküleri, söyleşiler, kitap tanıtımları ve tartışmalar yer alıyor.</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p>
Bilim ve Gelecek Dergisi</p>
<p>
Adres: Caferağa Mahallesi, Moda Caddesi, Zuhal Sokak, No: 9/1 Kadıköy-İstanbul</p>
<p>
Tel: 0216-349 71 72 ve 0216-345 26 14www.bilimvegelecek.com.tr</p>
<p>
(Abone olmak için lütfen telefon ediniz)</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">298995</guid><pubDate>Sat, 02 Mar 2013 05:12:48 +0000</pubDate></item><item><title>K&#xFC;bran&#x131;n G&#xFC;nl&#xFC;&#x11F;&#xFC;nden: B&#xFC;y&#xFC;k Ninemin Oyuncaklar&#x131;</title><link>https://www.turkish-media.com/forum/topic/261297-kubranin-gunlugunden-buyuk-ninemin-oyuncaklari/</link><description><![CDATA[
<p>Kübranın Günlüğünden: <strong>Büyük Ninemin Oyuncakları</strong></p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p><img src="http://insanvehayat.com/wp-content/uploads/2012/02/babanne.jpg" alt="babanne.jpg" loading="lazy"></p>
<p> </p>
<p>Bugün annem ile beraber anneannemin annesini, yani büyük ninemi ziyarete gittik. Büyük ninem köyde yaşıyor. Çocukluğunu yaşadığı ve hatıralarının olduğu topraklardan ayrılmak istemiyor. Kendisi 90 yaşında, nur yüzlü, ağzı dualı, ibadet sevdalısı, vücudu yaşlı ama kalbi Allah sevgisi ile dopdolu, ibadet genci bir insan.</p>
<p>Kapıdan girer girmez elini öptüm.</p>
<p>Tebessüm ederek:</p>
<p>“<strong>Kızım gelmiş,” </strong>dedi.</p>
<p> </p>
<p>Tebessümle yüzüme baktı. Dua etti.</p>
<p><strong>“Seni görünce aklıma çocukluk yıllarım geldi.”</strong> dedi.</p>
<p> </p>
<p>Ben de kendisine:</p>
<p><strong>“Nine sizin zamanınızda çocukların nasıl oyuncakları vardı?”</strong> diye sordum.</p>
<p> </p>
<p>Büyük ninemin çocukluğu 1918’li yıllarda geçmişti. Osmanlı’nın son yılları yani. Bu yıllara ait hatıralarını anlatmaya başladı.</p>
<p><strong>“O zamanlar ülke büyük bir savaştan çıkmış ve Osmanlı Devleti yıkılmıştı. Yoksulluk hâkimdi. Kimsenin hazır oyuncak alacak imkânı yoktu. Oyuncaklarımızı kendimiz yapıyorduk.”</strong> dedi.</p>
<p> </p>
<p>Şaşırmıştım.</p>
<p><strong>“Kendi başına oyuncak nasıl yapılabilir ki?”</strong> diye sordum hayretle.</p>
<p> </p>
<p>Ninem gülümseyerek anlattı:</p>
<p><strong>“Annem bez bebek yapmıştı, babam da ağaçtan beşik. Ağacın oymaları çok güzeldi. Ben ise çeşit çeşit, parça kumaşlardan elbiseler, yastıklar yapmıştım. Ne güzel günlerdi o günler.”</strong></p>
<p>Özlemle iç geçirdi.</p>
<p> </p>
<p>Ben:</p>
<p><strong>“Peki, erkek çocuklar ne ile oynuyordu?”</strong> dedim.</p>
<p> </p>
<p>Ninem,</p>
<p><strong>“Onlar tahtadan kılıçlar, silahlar, atlar yapıyorlardı. Dedelerimizden duydukları gibi, Fatih Sultan Mehmet olup İstanbul’u fethediyorlar, sonra Çanakkale’den İngilizleri kovuyorlar ve en son da Yunanlılarla amansız bir harbe tutuşuyorlardı. Bu oyunlar gece yarılarına kadar devam edip gidiyordu.”</strong> dedi.</p>
<p> </p>
<p>Çok duygulanmıştım. Ninemle vedalaştıktan sonra, büyük babamı aradım. Çünkü büyük ninemin çocukluğundaki oyuncak hikâyeleri beni etkilemişti. Ona da aynı soruyu sordum. Büyükbabam çocukluğunu 1930’lu yıllarda yaşamıştı. Onun da hayatında hiç hazır oyuncağı olmamıştı. Tellerden araba yaptığını, at yaptığını, killi toprağı çamur haline getirip, çamurdan kaleler, eşyalar yaptığını ve bunlarla oynadığını anlattı.</p>
<p> </p>
<p>Babaanneme de aynı soruyu sordum. 1940’larda onun da kendi yaptığı bebekleri varmış, kirmen eğirme (elde yün eğirme) yarışı yaptıklarından bahsetti. Anlatırken o kadar mutluydu ki…</p>
<p><strong>“Her zaman ben birinci olurdum. Köyde kimse beni kirmen eğirme yarışında geçemezdi.” </strong>dedi.</p>
<p>Aynı soruyu sorduğum anneannem, 1950’lerde kemiklerden oyuncak yaptıklarından bahsetti. Çok şaşırdım. İnce toprağı koni gibi yapıp, su döküp, kap kaçak yaptıklarını, köyde yaşıtlarıyla çok güzel oyunlar oynadıklarını anlattı.</p>
<p>Ve babama sordum.</p>
<p><strong>“Baba, çocukluğunda sen hangi oyuncaklarla oynardın?” </strong>dedim.</p>
<p> </p>
<p>Babam:</p>
<p><strong>“1970’lerde benim kullanılmış ilaç şişelerinden ordularım vardı. En küçük ilaç şişesi kahramanımdı. O başı dara düşenlere yardıma koşar, kötülerden onları kurtarırdı. Bir gün kahramanım olan şişe aldığı darbelerden dolayı kırıldı. Çok üzülmüştüm. Sonra o şişeye benzeyen yeni bir kahraman buldum ve oynamaya devam ettim. Ayrıca gazoz kapakları ile oynardım. Birkaç tane plastikten arabam oldu.”</strong> dedi.</p>
<p> </p>
<p>1980’lerin başında çocukluk dönemini yaşamış anneme de aynı soruyu sordum.</p>
<p> </p>
<p>Annem:</p>
<p><strong>“Biz yüzük saklama oyunu oynardık. Benim yeşil bir bez torbam vardı. İçi yarım ceviz kabuğu doluydu. Ceviz kabuklarından bir tanesinin içine yüzük saklardık. Çok güzeldi bu oyun.”</strong> dedi.</p>
<p> </p>
<p>Annemin hazır oyuncakları da olmuş. Dedesi ona Hac dönüşü çok güzel kurmalı bir araba getirmiş, annem yıllarca onu sandığında saklamış ve ağabeyim doğunca ona vermiş. Abim de bir güzel kırmış. Annem ve arkadaşları mahallede geç saatlere kadar yakan top oynarlarmış.</p>
<p>Ve ağabeyimle ben, yani 2000’li yılların çocukları…</p>
<p>İkimizin de ayrı ayrı odası oldu. Odalarımız bizim zevklerimize göre döşendi. Her yer oyuncak dolu. Uzaktan kumandalı arabalar, helikopterler, ağlayan, gülen, şarkı söyleyen bebekler…  Ne ararsan var. Biz hiç kendi oyuncağımızı yapmadık, her zaman hazır aldık.</p>
<p>Buraya kadar çocukluğunu konuştuğum herkesin ortak bir yönü vardı: Herkes çocukluğunu anlatırken çok mutlu oluyor ve o günlere büyük bir özlem duyuyordu. İmkânsızlıklar içinde mutlu bir çocukluk dönemi yaşamışlardı. Ağabeyim ve ben, onların yaşına gelince, çocukluk hatıralarımızı onlar gibi kâh gözlerimiz duygulu, kâh sevinçle parıltılı anlatabilecek miyiz acaba, doğrusu çok merak ediyorum.</p>
<p> </p>
<p>Kaynak:-http://insanvehayat.com/buyuk-ninemin-oyuncaklari/-</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">261297</guid><pubDate>Fri, 03 Feb 2012 09:40:47 +0000</pubDate></item><item><title>Bizim K&#xF6;ydeki Yard&#x131;mla&#x15F;ma</title><link>https://www.turkish-media.com/forum/topic/277571-bizim-koydeki-yardimlasma/</link><description><![CDATA[
<p><span style="font-size:8px;"><strong>Bizim Köydeki Yardımlaşma</strong></span></p>
<p> </p>
<p><em>Mehmet Serdar Ateş 11 Temmuz 2012</em></p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p>Okullar kapanınca kardeşimle beraber Âlim Dedemi ziyarete gittik. Bizi görünce çok sevindi. Karnemizin iyi olduğunu söyledim. Çalışkanlığımızı takdir etti.</p>
<p> </p>
<p>Hasat zamanıydı. Buğday biçmişlerdi. Arpaları ise daha önce biçmişler. Biz onları harman yerinde çalışırken gördük. Onlar harman yeri dedikleri bütün ekinleri topladılar. Biz de yardım ettik. Harman yerinde çuvalların bir kısmı ayrı bir yere koyulup üzeri kapatıldı. Dedem “Bunlar ölçüldü ayrıldı, ona göre…” dedi. Sebebini sorduğumuzda, her şeyi toprakta bizim için bitiren Allah için bunları hayır olarak dağıtacağını söyledi. Bu buğdaylar Kuran-ı Kerim’le meşgul olanlara ve hayır sahiplerine verilecekmiş. “Bereket olur” dedi dedem.</p>
<p> </p>
<p>Dedem gölgede çalışıyordu ve terlemişti. Ağacın altına oturup bizi de yanına çağırdı. Ayrılan buğdaylarla alakalı bize şu hikâyeyi anlattı:</p>
<p> </p>
<p>“Zamanında şirin bir köyde çok zengin biri varmış. Malı mülkü çok olan bu adam cimriliği ile meşhurmuş. Bulunduğu yörenin en büyük toprak sahibiymiş. Evlerinin, hanlarının, hamamlarının sayısı belli değilmiş. Aylık kazancını saymakla bitiremez, ambarları mahsulle dolar taşar, ucundan kıyısından hiç kimseye bir zerre miktarı da vermezmiş. Hiç kimseye bir şey vermediği gibi bir de utanmaz sıkılmaz kimde ne varsa almaya çalışırmış. Hiç dost edinmez, evine misafir kabul etmezmiş. Zira eş, dost misafir edinirsem onlar benden yemeye, istifade etmeye çalışırlar, diye yakınına yaklaştırmazmış. Hatta selam vermeyi bile kıskanır, kendisine selam vereni de dostluk oluşmasın, diye azarlarmış.</p>
<p> </p>
<p>Gel zaman git zaman, herkes gibi o da yaşlanmış. Hastalanmış… Çok para gider diye doktora da gitmiyormuş. Hastalığı çok ilerleyince, bakmış olacak gibi değil, en azından ucuzundan tedavi olayım diye Sıhhiyeci Osman Efendi’yi iğne yapsın diye çağırmış.</p>
<p> </p>
<p>Cimri Adam: “Osman Efendi, çok hastayım. Hastalığıma iyi gelecek, bana sıhhat verecek bir iğne yap. Ancak fazla masraflı olmasın.”</p>
<p> </p>
<p>Osman Efendi adamın cimrilik hastalığını bildiğinden şu cevabı ilaç niyetine vermiş: “Bu sana Yaradan Rabbimizden bir mesaj, anlamıyor musun? Ölüm kapına yaklaşmış hatta ölüm meleği gelmiş kapı tokmağını çalıyor. Bu kadar malı mülkü nereye götüreceksin? Bu malın öbür dünyada bir de hesabı var. Sen hiç âlim, bilge insanlardan nasihat almadın mı?”</p>
<p> </p>
<p>Cimri adam; “Nasıl yani zengin olmak suç mu?”</p>
<p> </p>
<p>Osman Efendi; “Zengin olmak tabii ki suç değil. Ancak helalinden kazanmamak ve helalinden vermemek suç. Zekattan bahsederken Cenab-ı Hak, ‘Fakirlerin hakkını verin’ diye emrediyor. Sen hiç hayatında zekât verdin mi?”</p>
<p> </p>
<p>Cimri Adam; “Ben bu dünyada zenginsem, ölünce de zengin olurum. Haydi, sen iğneni yap ve hemen git!” diye celallenmiş.</p>
<p> </p>
<p>Sıhhiyeci Osman Efendi gittikten sonra; “Ne yani, ben ömrüm boyunca çalıştım, yemedim, içmedim, zengin oldum. Öbür dünyada da bu kazandıklarımla fakirlerden üstün tutulmam gerekir.” diye geceyi düşünerek geçirmiş.</p>
<p> </p>
<p>Sabah uyandığında beldenin fakirlerinden İhsan Bey’in vefat ettiğini öğrenmiş. İhsan Bey’in hayrına akşam yemek verilecekmiş. Akşam herkesten önce yemek verilen yere gelmiş. Ancak gördüğü manzara karşısında çok şaşırmış. İnsanlar İhsan Bey’in evinin önünde ellerinde yemekler kuyruğa geçmişler. İhsan Amca’nın hayrına dağıtılsın diye evlerinde pişen yemeklerden getirmişler.</p>
<p> </p>
<p>Cimri adam; “Bu adamın ne özelliği var da siz bu fakir adama bu kadar değer veriyorsunuz?” demiş.</p>
<p> </p>
<p>Kalabalıktan birisi; “Yanılıyorsun! O fakir değildi. O bizim gördüğümüz en zengin insandı.”</p>
<p> </p>
<p>Cimri adam; “Ne demek zengindi? Hani nerde malı mülkü?”</p>
<p> </p>
<p>Diğer adam, “O cömert bir insandı. Onun gönlü zengindi. Elindeki ekmeğin diğer yarısını muhtaç insanlarla paylaşırdı. Biri aç açıkta ise evindekini getirir, o insana verirdi. Gerçek zenginlik gönülle olur, vermekle olur, paylaşmakla olur.”</p>
<p> </p>
<p>Cimri adam çok kızmış; lakin kızdığını belli etmemiş. O gün bedava dağıtılan yemekten bile yememiş. Eve gitmiş ve sinirli bir şekilde, “Ben daha üstünüm. Çünkü zenginim. Malım, mülküm var.” diye evin içinde bir oraya bir buraya gezinmeye başlamış.</p>
<p> </p>
<p>O gece rüyasında kendisini görmüş. İnsanlara dünyadaki durumlarına göre muamele ediyorlarmış. Bir gün önce ölen İhsan Bey önünden geçiyormuş. Melekler ona çok itibar göstermekte, kendisine ise kimse itibar göstermemekteymiş.</p>
<p> </p>
<p>İhsan Bey’e sormuş. “Sen ne yaptın da bu itibara layık oldun. Sen benden nasıl üstün olursun?” demiş.</p>
<p> </p>
<p>İhsan Bey, “Sen ‘hep bana, hep bana’ dedin ve hiç vermedin. Ben ise sadece Allah’ın verdiği malı Allah için ihtiyaç sahiplerine dağıttım. ‘Veren el, alan elden üstündür’ sözünü hiç duymadın mı sen?” demiş.</p>
<p> </p>
<p>O gece uykudan kan ter içinde uyanan cimri adam, bu rüyadan etkilenip, malından hayli miktarı ihtiyaç sahiplerine dağıtmış, tövbe etmiş. Dünyadan fakir olarak gidip, zengin olarak karşılananlar arasına karışmış.”</p>
<p> </p>
<p>Âlim Dedem, bu hikâyeyi anlattıktan sonra güzel bir söz söyledi. Cömert olan insanları anlatıyordu. O sözü iyice ezberledim. Cömert insanları ağaca benzetiyordu:</p>
<p> </p>
<p><strong>“İnsanlar ağaçlardan ders almalıdır. Ağaçlar, ne üzerinde barınan kuşların ne gölgesinde yatan insanların ne de verdikleri yemişlerin hesabını tutarlar!”</strong></p>
]]></description><guid isPermaLink="false">277571</guid><pubDate>Mon, 16 Jul 2012 11:17:56 +0000</pubDate></item><item><title>K&#xFC;bra'n&#x131;n G&#xFC;nl&#xFC;&#x11F;&#xFC;nden: &#xC7;ocuklar&#x131;n Su&#xE7;u Ne?</title><link>https://www.turkish-media.com/forum/topic/252297-kubranin-gunlugunden-cocuklarin-sucu-ne/</link><description><![CDATA[
<p><img src="http://b1109.hizliresim.com/11/9/23/17266.png" alt="17266.png" loading="lazy"></p>
<p> </p>
<p><strong>Kübra'nın Günlüğünden: Çocukların Suçu Ne?</strong></p>
<p> </p>
<p><img src="http://insanvehayat.com/wp-content/uploads/2011/11/hikaye.jpg" alt="hikaye.jpg" loading="lazy"></p>
<p> </p>
<p>Begüm benim hem mahalleden, hem de okuldan arkadaşım. İlköğretim birinci sınıftan bu güne kadar hep beraberiz. Hayat dolu birisidir. Anne ve babası çalıştığı için maddi yönden sınıftaki birçok arkadaşımdan daha çok para harcar. Biraz da gösterişi sever. Bu huyu sınıftaki arkadaşlarımızın hoşuna gitmese de candan ve sevimli hareketleri sebebiyle sınıfta sevilir.</p>
<p>Son günlerde arkadaşım Begüm’ü sürekli üzgün görüyordum. Begüm’de alışık olmadığımız bir durgunluk dikkatimi çekti. Üstelik birkaç gün üst üste okula gelmeyince iyice endişe etmeye başladım. Geldiğinde ise sırasından hiç kalkmıyor, teneffüslere çıkmıyordu. Bir ara gizli gizli lavaboda ağladığını fark ettim.</p>
<p> </p>
<p>Yanına gittim ve kendisi ile konuşmak istedim. Ancak benimle konuşmayı reddetti. Küskün gibi bir hali vardı.</p>
<p> </p>
<p>Bu durumu okuldaki öğretmenler de fark etmiş olacak ki, rehberlik öğretmenimiz Begüm’ü odasına çağırdı. O hayat dolu arkadaşım, her geçen gün dalından koparılmış bir gül gibi soluyordu sanki.</p>
<p> </p>
<p>Birkaç gün sonra rehberlik öğretmeni beni de odasına çağırdı.</p>
<p>Bana, <strong>“Begüm senin arkadaşın değil mi?”</strong></p>
<p><strong>“Evet”</strong></p>
<p><strong>“Begüm bugünlerde zor günler geçiriyor. Ona arkadaşı olarak yardım etmek ister misin?”</strong></p>
<p><strong>“Tabi ki öğretmenim, çok isterim.”</strong></p>
<p><strong>“O zaman Begüm’le eskisinden daha çok ilgilenmeni istiyorum, teneffüslerde onu dışarıya çıkarmalı, çeşitli konularda konuşmalı ve dikkatini başka yönlere çekmeye çalışmalısın.”</strong></p>
<p> </p>
<p>Hâlâ bir şey anlamamıştım. Begüm’ü bu kadar üzen konu neydi? Neden hayata kendisini kapatmıştı?</p>
<p><strong>“Öğretmenim, Begüm’e bir şey mi olmuş? Nesi var?”</strong></p>
<p><strong>“Sana söylemedi mi? Begüm sana anlatmıştır diye düşünmüştüm. Çünkü Begüm en samimi arkadaşının sen olduğunu söylemişti. Kübracığım, nasıl söylenir bilmiyorum ama, Begüm’ün anne ve babası boşanma kararı almışlar. Begüm bu yüzden çok üzgün.”</strong></p>
<p>Çok şaşırmıştım. Begüm’ün anlattığına göre, anne ve babası üniversite yıllarında uzun bir arkadaşlıktan sonra evlenmişlerdi. Maddi durumları çok iyiydi. Begüm’ü çok seviyorlardı. İlkokulun ilk yıllarında anne ve babası sabah akşam özel arabaları ile Begüm’ü okula getirmiş ve okul çıkışında ise almışlardı. Hatta bazen ben de onların arabası ile eve gitmiştim. Çok mutlu bir aile havası vardı.</p>
<p> </p>
<p><strong>“Öğretmenim siz anne ve babası ile görüşseniz, boşanmaktan vaz geçmezler mi?”</strong></p>
<p><strong>“Denedim. Ancak sevgi bitti dediler. Onlar yetişkin insan. Yanlış da olsa bir karar vermişler ve bu kararlarından dönmüyorlar.”</strong></p>
<p><strong>“Desenize büyüklerin hatalarının cezalarını çocuklar çekiyor.”</strong></p>
<p> </p>
<p>Öğretmenim benden böyle bir cevap beklemiyordu anlaşılan. Üzgün bir şekilde bana baktı, başını sallayarak onayladı.</p>
<p> </p>
<p>Ben o günden sonra Begüm’le daha çok ilgilenmeye çalıştım. İlk zamanlar reddetse de sonra yanında olmamı kabul etti. Anne ve babasının neden ayrılmak istedikleri konusunu o anlatana kadar ben hiç açmadım. O kadar üzgündü ki, anlatırken gözlerinden yaşlar akıyor, kendisini kaybediyordu.</p>
<p> </p>
<p>Begüm, <strong>“İlk öğrendiğimde önce anneme koştum. Ellerinden tuttum. ‘Anne, babamı sevmiyorsan beni de mi sevmiyorsun?’ dedim. ‘Tabii ki, seni seviyorum’ dedi. ‘İnsan sevdiği için fedakârlık yapamaz mı?’ dedim. Sustu. Aynı şeyi babama sordum. Cevap bile vermedi. Sonra geldi, ‘Kızım ben seni çok seviyorum’ dedi. ‘Sevmek bu mu?’ dedim. O da sustu.”</strong> diye anlattı.</p>
<p>O kadar üzülmüştüm ki, eve gittiğimde çok bitkindim. Çok etkilenmiştim.</p>
<p> </p>
<p>Annem <strong>“Kızım ne oldu? Hasta mısın?”</strong> dedi.</p>
<p>Anneme <strong>“Hayır anne, hasta değilim. Anne sana bir şey sormak istiyorum. Söyler misin, evlilikte sevgi nedir?” </strong>dedim.</p>
<p> </p>
<p>Annem bir an durakladı. Sonra, <strong>“Sevgi ailenin mayasıdır.” </strong>dedi.</p>
<p>Anneme <strong>“Peki sevgi nasıl bitmez?”</strong></p>
<p> </p>
<p>Annem, <strong>“Sevgi insanların birbirine saygısı, hoşgörüsü, anlayışı ve fedakârlığı ile beslenir ve hiçbir zaman bitmez.” </strong>dedi.</p>
<p>Aradığım cevap işte buydu, <strong>“Sevgi; saygı ve fedakârlık.”</strong></p>
<p> </p>
<p>Biz annemle bu konular konuşurken Begüm’ün ailesinde de güzel gelişmeler olmuştu.</p>
<p> </p>
<p>Çünkü sabah okula gittiğimde Begüm’de bir faklılık hissettim. Yanıma oturduğunda ben sormadan büyük heyecanla <strong>“Dedem ve ninem bize geldi. Büyük olarak, annem ve babama nasihat ettiler. Faydası olduğunu düşünüyorum. Uzun süre sonra ilk defa beraber sabah kahvaltısını ailece birlikte yaptık</strong>.”</p>
<p> </p>
<p>Begüm çok mutluydu. Anne ve babasının barışması için umut ışığı belirmişti. Ben de bu gelişmeden çok mutlu olmuştum.</p>
<p> </p>
<p>Aile büyüklerinin devreye girmesi Begüm’ün anne ve babası üzerinde dolaşan kara bulutları dağıtmış olacaktı ki, Begüm yine eski günlerde olduğu gibi birkaç gün sonra anne ve babası tarafından okula getirilmişti. Begüm o kadar mutluydu ki, gerçekten çok güzeldi.</p>
<p> </p>
<p>Anlaşılan Begüm’ün anne ve babası aile olmanın sorumluluğu ile aralarındaki küçük problemleri büyüklerin bilgeliğinden faydalanarak çözmüşlerdi.</p>
<p> </p>
<p>Begüm müjdeyi ilk olarak bana verdi, <strong>“Annem ve babam barıştı. Artık ayrılmayacaklar.”</strong></p>
<p> </p>
<p>Çok güzel değil mi? Darısı diğer Begümlere…</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">252297</guid><pubDate>Sat, 05 Nov 2011 14:47:17 +0000</pubDate></item><item><title>K&#xFC;bra'n&#x131;n G&#xFC;nl&#xFC;&#x11F;&#xFC;nden: Her &#x15E;eyde Bir Hay&#x131;r Vard&#x131;r</title><link>https://www.turkish-media.com/forum/topic/245229-kubranin-gunlugunden-her-seyde-bir-hayir-vardir/</link><description><![CDATA[
<p><strong>Kübra'nın Günlüğünden: Her Şeyde Bir Hayır Vardır</strong></p>
<p> </p>
<p><strong>İnsan ve Hayat Dergisi Eylül 2011 Sayı: 19</strong></p>
<p> </p>
<p><img src="http://insanvehayat.com/wp-content/uploads/2011/08/herseydebirhayirvardir.jpg" alt="herseydebirhayirvardir.jpg" loading="lazy"></p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p>Bugün babamın arkadaşı Osman Amca ve ailesi ile pikniğe gittik. Salıncaklara bindik, top oynadık. Hava kararınca da yakan top oynadık. Kısacası biz çocuklar çok eğlendik. Yazın sıcağında betonlarla çevrili mahallemizden uzaklaşmak bize çok iyi geldi. Özellikle toprakta oynamak beni çok rahatlattı. Sanırım öğretmenimizin statik enerji dediği, benim ise kötü enerji dediğim şey; <strong>“Toprakla temas ettiğimizde vücudumuzdan çıkar.” </strong>sözü doğruymuş. Babam da zaten sık sık anlatırdı. İnsan özellikle yün kumaştan yapılmış elbiseler giyerse ve ayağında da plastik ayakkabı olursa vücudunda kötü elektrik oluşurmuş. Hatta babam bununla ilgili şöyle bir hatırasını anlatmıştı: Babam doğmadan önce dedemin bir arabası varmış. Arabadan inerken elinde biriken kötü enerjiyi önce toprağa dokunarak boşaltır, kapı koluna filan elini öyle uzatırmış. Aksi halde parmaklarından ateş çıngısı çıkarmış.</p>
<p> Osman Amca’nın oğlu Murat Ortaöğretime Giriş Sınavı’nda umduğu puanı alamamış, istediği okulu kazanmamıştı. Bu yüzden çok üzgün görünüyordu.</p>
<p> Osman Amca anlaşılan üzülen oğlunu biraz olsun rahatlatmak için pikniğe gelmişti. Bir ara bizi yanına çağırıp:</p>
<p><strong> “Çocuklar, size bir hatıramı anlatacağım.”</strong> dedi.<strong> “Hayatta çok çok istediğiniz bir şey gerçekleşmezse sakın üzülmeyin. Belki sizin için daha hayırlı şeyler vardır.”</strong></p>
<p> </p>
<p> <strong>“Nasıl yani?” </strong>diye sordum ben meraklı bir şekilde.</p>
<p> Bunun üzerine gülümsedi ve anlatmaya başladı.</p>
<p> “Ben ortaokulu bitirdiğimde, Eskişehir’de Devlet Demir Yollarının Parasız Yatılı Okulu’nun sınavına girdim. O zamanlar Konya Ereğli’den Eskişehir’e altı arkadaş sınava gelmiştik. Babam da benimle geldi. Babamın beni sınava getirmesi beni çok memnun etmişti. Tren seyahatimiz çok güzel geçti. Eskişehir’de bir otelde bir gece kaldık ve sabah sınava girdim.</p>
<p> İnanmayacaksınız ama, ben ilk defa test usulü sınava giriyordum. 100 dakikada 120 soru çözmemiz gerekiyordu. Sınav sistemini bilmediğim için 100 dakikada ancak 60 soruyu yapabildim. Moralim çok bozulmuştu. Oysaki trende gelirken kazanma şansı en yüksek olarak herkes beni göstermişti. Babama ne söyleyecektim? Çok utanmış ve mahcup olmuştum. Babam benim bu üzgün halimi gördü ve <strong>“Oğlum sınavın nasıl geçti?”</strong> diye sordu. </p>
<p>Ben neredeyse ağlayacak bir şekilde, “<strong>Babacığım, sınavım çok kötü geçti. Test sistemini bilmediğim için süreyi yetiştiremedim. Lütfen kusuruma bakma. Benim için çok masraf yaptın ama ben karşılığını veremedim.” </strong>dediğimi hatırlıyorum.</p>
<p> </p>
<p> Babam saçımı okşadı ve: <strong>“Hayırlısı olsun be oğlum. Sen üzülme. Paranın bir önemi yok. Önemli olan senin kendini denemendi.”</strong> dedi ve gönlümü aldı. </p>
<p> </p>
<p>Şimdi ise bir uzman doktorum, belki o gün o okulu kazanmış olsaydım, şu an bulunduğum konumda olmayabilirdim. Hem kendi şehrimde okudum, hem de Tıp Fakültesini kazandım.</p>
<p> Evet çocuklar, hayatta bazen bizim istediklerimiz olmaz. Hâlbuki biz onu çok olsun isteriz, hayırlı olacak zannederiz, diretir de diretiriz. Belki de bizim için hayırlı olan başka bir şey vardır. Önemli olan bizim istediğimiz hedefe yönelik olarak azimle, sabırla vazgeçmeden çalışmamız ve Allah’tan hakkımızda hayırlı olanı istememizdir.” diye sözlerini tamamladı ve Murat’a baktı.</p>
<p> </p>
<p> O zaman Doktor Osman Amca’nın aslında bu hikâyeyi bize anlatıyor gibi yapıp gerçekte oğlu Murat’a teselli vermeye çalıştığını anladım. Babasının yıllar önce kendisine yaptığı o güzel nasihatleri şimdi o, bizim üzerimizden oğluna anlatıyordu.</p>
<p> Zaten güzel olan da bizim büyüklerimizin anlattıklarından ders almamız.</p>
<p> Dönüşte dikkat ettim, Murat sanki biraz daha kendine gelmiş gibi görünüyordu. Sanırım o da artık böylesinin hakkında daha hayırlı olduğunu düşünüyordu.</p>
<p> </p>
<p>Kaynak: Her Şeyde Bir Hayır Vardır | İnsan ve Hayat Dergisi</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">245229</guid><pubDate>Mon, 29 Aug 2011 18:25:43 +0000</pubDate></item><item><title>K&#xFC;bra'n&#x131;n G&#xFC;nl&#xFC;&#x11F;&#xFC;nden: Evliya &#xC7;elebi'nin &#x130;zinde</title><link>https://www.turkish-media.com/forum/topic/242887-kubranin-gunlugunden-evliya-celebinin-i%CC%87zinde/</link><description><![CDATA[
<p><strong>Kübra'nın Günlüğünden: Evliya Çelebi'nin İzinde</strong></p>
<p> </p>
<p>İnsan ve Hayat Dergisi Ağustos 2011 Sayı 18</p>
<p> </p>
<p><strong>Yazar: Mehmet Serdar ATEŞ</strong></p>
<p> </p>
<p><img src="http://insanvehayat.com/wp-content/uploads/2011/08/hikayeevliyacelebi.jpg" alt="hikayeevliyacelebi.jpg" loading="lazy"></p>
<p> </p>
<p>Okullar tatil olur olmaz annem, babam ve ben Türkiye’yi kısmen batıdan doğuya doğru gezmeye çıktık. Kütahya’dan hareket ettikten sonra Afyon’a geldik. Babamın söylediğine göre Afyon, daha çok kaplıcaları, termal tesisleri, kaymak ve şekerlemeleri ile meşhur bir şehirmiş. Cevizli lokumları ve cezeryeleri bol olan bir dükkâna girdik. Biraz alışveriş yaptık. Yine Afyon’da et ürünleri ve sucuk da çok üretilirmiş.</p>
<p> </p>
<p>Babam bizi gezdirirken bir yandan da sürekli rehberlik yapıyordu:</p>
<p><strong><em>“Afyon ülkemizin en önemli mermer üretim merkezidir. Özellikle İşçehisar Bölgesi blok ve levha, yani işlenmiş mermer üretiminde dünya ölçeğinde bir üretim merkezimizdir. Ayrıca Afyon denince akla haşhaş üretimi de gelir.”</em></strong> </p>
<p> </p>
<p>Soru dolu gözlerle babama bakınca bizi Afyon’da bir mermer satış mağazasına götürdü. Mağazaya girince çok şaşırdım. O zaman anladım durumu. Taşa şekil vermek için çok uğraşmışlar gerçekten. Ne kadar güzel eserler ortaya koyduklarını görünce hayran kaldım.</p>
<p> </p>
<p>Afyon’dan sonra Çay isimli bir yere uğradık. Afyon’un ilçesiymiş. Annem Çay’ın çıkışında köprünün hemen sol tarafındaki sanayiyi göstererek 2002 yılında Afyon’da yaşanan depremde bu dükkânların tamamının yıkıldığını söyledi. Ama sonradan yeniden yapılmış. Babam da bunun üzerine 1999 yılındaki Gölcük depremi sonrası kanun ve yönetmeliklerin değiştiğini ve depreme daha dayanıklı binalar yapılmasını şart koşan maddeler çıktığını söyledi. Bir daha bu binalar eskisi gibi hemen yıkılmayacakmış ve insanlar daha güvende olacakmış.</p>
<p> </p>
<p>Tekrar yola koyulduk. Sonraki durağımız Konya’nın Akşehir ilçesiymiş. Yol kenarında bahçeden yeni toplandığı belli olan kiraz, kayısı, erik gibi meyveler satıyorlardı. Ben ısrar edince durduk ve bir kilo kadar kiraz aldık. Yıkadık ve yolda yemeye başladık. Babam araçtan dışarı çöp atılmasına müsaade etmediği için çekirdekleri bir poşette topladık ve daha sonra bir çöp kutusuna attık.</p>
<p> </p>
<p>Sonra babam Ladik diye bir kasabaya geldiğimizi söyledi.</p>
<p><strong><em>“Burada Konya halkı tarafından kırklardan olduğu bilinen Ladikli Ahmet Efendi yatıyor. Kendisine bir Fatiha, üç İhlas-ı Şerif okuyup hediye edelim.”</em></strong></p>
<p> </p>
<p> <strong><em>“Kırklar kim?”</em></strong> diye sorunca babam, <strong><em>“Belirli görevleri olan büyük Allah dostu insanlar”</em></strong> diye açıkladı. Belki eve dönünce bu konuda bir araştırma yapsam iyi olacak.</p>
<p> </p>
<p>Konya’nın girişine geldik. Babamın Selçuk Üniversitesi diye gösterdiği büyük binaları geçtikten sonra yolun orta yerinde çeşit çeşit renklerde gül dikilmiş olduğunu gördüm. Yollar o kadar güzel ve modern bir şekilde yapılmıştı ki, araba sanki yolda kendiliğinden gidiyor gibiydi.</p>
<p> </p>
<p> Selçuk Üniversitesini geçtikten sonra yolun orta refüjünde çeşit çeşit renklerde gül dikilmişti. Sağ tarafta toplu taşımacılığa hizmet eden tramvay hattı vardı. Büyük ve modern binaları seyretmekten zamanın nasıl geçtiği anlaşılmıyordu. Yolda yeşil dalga adı verilen bir ışıklandırma sistemi varmış. Babam bu sistemi bildiği için arabayı belli bir hızla kullanıyordu. Bu sebeple hiç kırmızı ışığa yakalanmadık. Alt geçide geldiğimizde, babam, <strong><em>“Kızım Konya’da alt geçidin adı yöresel olarak ‘battı çıktı’ dır.” </em></strong>dedi.</p>
<p> </p>
<p>Bana çok ilginç geldi. Türkçe öğretmenimiz <strong><em>“Dil yaşayan bir canlı gibidir. Halkımız yeni ihtiyaçlara göre kendince en mantıklı bulduğu isimlendirmeyi yapar.”</em></strong> derken haklıymış. Konyalılar anlaşılan alt-geçit yerine battı-çıktıyı daha uygun bulmuş olmalıydı.</p>
<p> </p>
<p>Konya deyince aklıma hep Mevlana gelirdi. Hep öyle anlattılar çünkü. Çünkü Hz. Mevlana bu şehirde yaşamış. Hz. Mevlana’nın ünü, ülke sınırlarını aşmış, dünyanın birçok ülkesi ve insanı tarafından bilinir, kabul görürmüş. Büyük bir âlimmiş. Hz. Mevlana zikir merasimlerindeki figürde sağ eli ile Hak’tan alıp halka dağıtmayı simgelendirmiş. Babam hem araba sürüyor, hem de bunları yolda anlayabileceğimiz şekilde anlatıyordu.</p>
<p> </p>
<p> Yolun her iki tarafı da alabildiğince düzlüktü. İnsan bu kadar düz ve etrafı boş bir yolda seyahat ederken sıkılıyor ve uykusu geliyor. Ben de bu durumdan istifade bir miktar uyudum. Annem, “Uygun bir yer bulup duralım da, öğle yemeğimizi yiyelim.”dedi ama yemek yiyebileceğimiz bir ağaç gölgesi veya bir çeşme ya da akarsu kenarı bulamadık. </p>
<p> </p>
<p>Biz yer bakarken babam Konya’nın Karapınar İlçesine geldiğimizi söyledi.</p>
<p> Babam, <strong><em>“Kızım Karapınar, ülkemizin erezyon ve çölleşme ile mücadele konusunda örnek bir yöresidir. Eskiler anlatırdı, “Burada rüzgar estiği zaman insanların kapılarının önü 20-25 cm kum dolarmış. Şimdi gördüğün gibi bölgeyi ağaçlandırmışlar ve çok güzel olmuş.”</em></strong> </p>
<p> </p>
<p>Karapınar’ı geçtikten bir süre sonra babam arabayı Meke Tuzlası dediği bir göle doğru sürdü. Büyük bir tepe ve tepenin etrafında yuvarlak bir göl vardı, etrafta hiç ağaç yoktu.</p>
<p> </p>
<p> Otların bulunduğu bir yer bulup öğle yemeğimizi yedik. Bulutlar bize yardım etti. Gölge yaptılar.</p>
<p> </p>
<p> Gölün sağ tarafında iki adet yaban ördeği gördüm. Önce ıslak zeminde bir miktar yürüdüler, sonra gölde yüzdüler ve beraberce havalanıp gittiler. Çok güzel bir manzaraydı. Ailece “Bu hayvanların korunması gerekli” diye biraz sohbet ettik.</p>
<p> </p>
<p> Meke Tuzlası denilen bu tuhaf yerden sonra hemen yolun solunda Acı Göl varmış. Bir çok araştırmaya konu olmuş bir krater gölüymüş.</p>
<p> </p>
<p>Tekrar yola koyulup bir süre sonra Konya’nın en büyük ilçesi olan Ereğli’ye ulaştık. Ereğli’de Konya’nın meşhur etli ekmeğinden yedik. Bizim Kütahya’da kıymalı pide diye bildiğimiz bu pide türü, burada daha ince açılıyormuş ve gerçekten çok lezzetliydi.</p>
<p> </p>
<p> Ereğli’deki misafirliğimiz son bulduktan sonra Kayseri’ye doğru yola çıktık. Yollar yer yer çift yol, bazen ise tek yoldu. Niğde üzerinden Kayseri’ye vardık.</p>
<p> </p>
<p>Babam,<strong><em> “Kayseri çok güzel bir şehir, şehirleşmede üst yapı güzel planlanırken en önemlisi alt yapı bizim ülkemizde hep ihmal ediliyor.” </em></strong>dedi.</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p><strong><em> “Alt yapı da ne ola ki?” </em></strong>diye düşünürken meraklı bakışlarımı gören babam, <strong><em> “Kızım, alt yapı dediğimiz şey, kanalizasyon, temiz su hatları (şebeke suyu hatları), yağmur suyu hatları, elektrik ve telefon hatlarını içine alan şehrin altından geçen yollar. Eğer bunlar düzgün yapılandırılmazsa, en ufak bir yağmurda binaları su basar, kanalizasyon yağmur suyunu taşımaz ve su arıtma sistemleri devre dışı kalır. Buna teknik anlamda ayrık düzen deniyor. Bir şehrin kanalizasyon hattının hemen yanında bir de yağmur sularını alıp taşıyacak sisteminin olması gerekir. Günümüzde her yer beton, asfalt ve çatı halini aldığından yağmur suları emiciliği yüksek olan toprak ile buluşamıyor. Bunun yerine suyu emmeyen ve hemen akıtan beton, asfalt ve çatı kaplaması ile buluşuyor. Sonuç her yağışta evleri su basıyor.”</em></strong> </p>
<p> </p>
<p>Babam anlaşılan bu konuda epey dertliydi. Ben çok anlamasam da anlattıklarını dinledim ve bazı notlar aldım yine.</p>
<p> </p>
<p> Kayseri’den sonra Yozgat’ın Boğazlıyan denilen ilçesine gittik ve burada bir tanıdığımızın düğününe katıldık. Düğün devam ederken bir ara babamla ilçe merkezini gezmeye çıktık. Merkez Camii adında muhteşem bir cami vardı. Babam burada namazını kıldı.</p>
<p> </p>
<p><strong><em>“Ne kadar büyük ve muhteşem bir camii, çok güzel bir cami yapmışlar.” </em></strong>dedim. </p>
<p> </p>
<p>Babam <strong><em>“Sen asıl caminin içerisindeki muhteşem camileri görmeliydin.” </em></strong>dediğinde şaşırmıştım.</p>
<p> </p>
<p>Babam şaşkınlığıma bakıp gülümsedi. <strong><em>“Kızım içeride 8-9 yaşında bir çocuk namaz kılmış ve tesbih çekiyordu, sol tarafta yaşlı bir insan, sağ tarafta ise genç bir delikanlı namaz kılıyordu. Gerçek muhteşem cami işte bu insanlar. Namaz kılan insanlar olmasa bu büyük camiler ne işe yarar?”</em></strong></p>
<p> </p>
<p>Düşündüm, gerçekten öyleydi. İçi boşsa bu güzel camilerin bir anlamı olmazdı.</p>
<p> </p>
<p>Düğün bitince Kayseri’ye geri döndük.</p>
<p> Birkaç gün de babamın Kayseri’deki arkadaşlarında misafir olduktan sonra tekrar yola çıktık. Nevşehir’in Kapodokya bölgesinde </p>
<p> </p>
<p>Ürgüp, Göreme ve Avanos’u gezdik. Kütahya’ya döndüğümüzde babamın söylediğine göre yaklaşık 2000 kilometre seyahat yapmıştık.</p>
<p> </p>
<p>Kendimi Evliya Çelebi gibi hissettim. Ama Evliya Çelebi bütün dünyayı gezmiş nerdeyse ve hepsini yazmış. Ben de bu seyahat sonunda faydalı bilgilere sahip oldum ve hatırladığım kadarıyla bunları yazmaya çalıştım. Belki bir gün bana da Kübra Çelebi diyebilirler.</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p><strong><span style="color:#0000FF;">LÜTFEN YORUM YAPINIZ</span></strong></p>
]]></description><guid isPermaLink="false">242887</guid><pubDate>Sun, 07 Aug 2011 14:54:50 +0000</pubDate></item><item><title>K&#xFC;bran&#x131;n G&#xFC;nl&#xFC;&#x11F;&#xFC;nden: Herkesin Bir Derdi Var</title><link>https://www.turkish-media.com/forum/topic/237828-kubranin-gunlugunden-herkesin-bir-derdi-var/</link><description><![CDATA[
<p><strong><span style="color:#0000FF;">HERKESİN BİR DERDİ VAR</span></strong></p>
<p> </p>
<p><strong>Mehmet Serdar ATEŞ</strong></p>
<p>İnsan ve Hayat</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p>Herkesin Bir Derdi Var</p>
<p> </p>
<p><img src="http://insanvehayat.com/wp-content/uploads/2011/06/herkesinderdivar.jpg" alt="herkesinderdivar.jpg" loading="lazy"></p>
<p> </p>
<p>Bir Pazar günü gece geç saatlerde kapımız çalındı. Annem ve babam telaşla “<strong>Hayır olsun inşallah! Bu saatte kim olabilir ki!”</strong> diyerek kapıyı açtılar. Gelen büyük dayımdı. Annemin enbüyük ağabeyi Mustafa Dayım. Acıyla inleyerek içeriye girdi.</p>
<p> </p>
<p><strong>- Sağ tarafımda aniden bir ağrı başladı. Hastaneye tek başıma giderim diye düşündüm ama ağrı fazlalaşınca ancak size gelebildim. Rahatsız etmedim inşallah,</strong> diyebildi.</p>
<p> </p>
<p>Ağrısı fazla olacak ki yerinde duramıyor, sürekli sağ tarafını tutarak kıvranıyordu.</p>
<p> </p>
<p>Sağ tarafı ağrıdığı için <strong>“Bu apandisit de olabilir, böbreklerden de kaynaklanıyor olabilir.”</strong> dedi babam.</p>
<p> </p>
<p>Babam dayımı kapıda daha fazla bekletmeden hemen hastaneye götürdü. Dayımın ağrılı halini düşündükçe sürekli dayıma birşey olmasın diye dua ettim. Yaklaşık 2 saat sonra da hastaneden döndüler. Benim o saate kadar endişeyle beklediğimi gören babam kapıdan girer girmez;</p>
<p> </p>
<p><strong>“Korkma kızım. Sağ böbreğinde </strong><abbr title="Türk Anonim Şirketi"><strong>taş</strong></abbr><strong> oluşmuş ve hareket etmeye başlamış. Şansımızdan bugün nöbetçi uzman doktor üroloji doktoruymuş. Dayını güzelce muayene etti. Kas gevşetici, ağrı kesici ilaçlar yazdı. Yarın sabah da daha detaylı muayeneye çağırdı.”</strong> dedi.</p>
<p> </p>
<p>Doktorun verdiği ilaçlar dayımı rahatlatmıştı. Hastalığının ne olduğunu da öğrendiğinden olsa gerek, morali biraz düzelmişti. Sabah olunca ben de onlarla birlikte hastaneye gitmek istedim. Dersim olmadığından beni kırmadılar. Beraberce Devlet Hastanesine gittik. Dayım poliklinikte muayene oldu. Doktor ultrason ile böbreklerini incelemiş, yaklaşık 10 mm çapında bir taşın böbrekten çıkmak üzere olduğunu söylemiş ve daha ileri bir tetkik için renkli film istemiş. Renkli film için gerekli olan ilaçları eczaneden aldık. Röntgen odasında ilaçları iğne ile damara verdiler.</p>
<p> </p>
<p>Sonra belli aralıklarla çağırıp dayımın röntgen filmini çekmeye başladılar. Dayım ilk üç film çekilirken morali çok bozuktu. Dördüncü filmde yüzü gülmeye başlamıştı. Annem sebebini sordu. Dayım, <strong>“Renkli ilaç ile hangi böbrek daha hızlı süzme yapıyor, hemen belli oluyor. Sağ böbrekten korkarken, sol böbreğimden bir türlü sıvı akmamıştı. Çürümüş olabilir diye korktum. Çok şükür çalışıyor.”</strong> dedi.</p>
<p> </p>
<p>Bu arada ben de etrafımdaki diğer hastaları inceliyordum. Yaşlı bir amcanın küçük bir kız çocuğunun etrafında sürekli koşuşturması dikkatimi çekti. Kız çocuğu 4-5 yaşlarındaydı. Yaşlı adam çocuk ne isterse hemen yapıyordu. Hatta ona kantinden çeşitli yiyecekler almış, canım çekmesin diye bana da vermişti.</p>
<p> </p>
<p>Durumu gören annem de benim gibi meraklanmış ve yaşlı amcanın hanımından <strong>“küçük kız çocuğunun oğullarından yadigar kaldığını, oğullarının iş kazasında vefat ettiğini, gelinleri ve çocuğa kendilerinin baktığını, gelini doktora getirdiklerini” </strong>öğrenmişti. Annem de ben de üzüldük.</p>
<p> </p>
<p>Yine röntgen odasının kapısının önünde hasta arabasında bekleyen yaşlı bir kadıncağız gözüme çarptı. Çok zayıftı. Adeta bir deri bir kemikti. Kadıncağızın yüzünde büyük bir üzüntü vardı. Onun bu görünüşü içimi çok sızlattı. Kendisini bir hastabakıcı getirmiş, sonra da gitmişti. Kadıncağız bir saate yakın süre olduğu yerde hasta arabasında duruyordu. Ağzının kenarı ve elbisesinin üstü beyaz bir ilaç ile kirlenmişti. Çekilecek film için kendisine beyaz bir sıvı içirmiş olmalıydılar.</p>
<p> </p>
<p>Hastabakıcı bir süre sonra gelip, <strong>“Teyzeciğim yukarıda işim biraz uzun sürdü. Kusuruma bakma.” </strong>dedi.</p>
<p> </p>
<p>Durumu izleyen babam hastabakıcıya, <strong>“Bu kadıncağızın bir yakını yok mu?”</strong> diye sordu.</p>
<p> </p>
<p>Hastabakıcı fısıldayarak, <strong>“Var kardeşim. Ama 10 gün önce annelerini hastaneye bıraktılar ve bir daha da gelmediler. Allah bizi böylelerinden korusun.” </strong>dedi.</p>
<p> </p>
<p>Dayım çok üzgün bir tavırla anneme, <strong>“Biz kendi derdimizden başkalarını göremez olmuşuz. Meğer sadece dert bizde yokmuş; insan etrafına bakınca herkesin daha kötü bir derdi olduğunu görüyor.” </strong>dedi.</p>
<p> </p>
<p>Dayım muayenesi tamamlanınca evine gitti. Doktorun yazdığı ilaçları kullandı. Her gün bol bol su içti. Yaklaşık 15 gün sonra telefonla aradı ve <strong>“Çok şükür </strong><abbr title="Türk Anonim Şirketi"><strong>taş</strong></abbr><strong> düştü.” </strong>diye bize müjdeli haberi verdi.</p>
<p> </p>
<p><strong><span><em>Okuduktan sonra yorumlarınızı İnsan ve Hayat Dergisinin ana sayfasına da yaparsanız memnun olurum.</em></span></strong></p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p>...</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">237828</guid><pubDate>Tue, 14 Jun 2011 17:16:00 +0000</pubDate></item><item><title>&#x130;nsan ve Hayat Dergisi Bir Musibet Bin Nasihatten &#x130;yidir</title><link>https://www.turkish-media.com/forum/topic/228784-i%CC%87nsan-ve-hayat-dergisi-bir-musibet-bin-nasihatten-i%CC%87yidir/</link><description><![CDATA[
<p><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Tahoma;"><strong>Yazan:</strong></span></span><span style="font-size:14px;"><span style="font-family:Tahoma;"> Mehmet Serdar ATEŞ</span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;"><strong>Kübra'nın Günlüğünden</strong></span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;"><strong> </strong></span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;"><strong>Bir Musibet Bin Nasihatten İyidir.</strong></span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;"> </span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;"> </span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;">Bugün halam bize geldi. Çok heyecanlıydı. Kapıdan girer girmez babamı sordu. Annem henüz gelmediğini söyledi.</span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;"> </span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;">Halam çok yorulmuştu. Annem onu salona aldı.</span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;"> </span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;">Bana “Kızım halana bir bardak su getirebilir misin?” dedi. Ben de “Tabi ki.” dedim.</span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;"> </span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;">Halam suyunu içti. Ancak heyecanı ve telaşı geçmemişti. Sürekli babamın ne zaman geleceğini soruyordu. Annem “Ne oldu? Neden bu kadar heyecanlısın?” diye sordu.</span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;"> </span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;">Halam önce durdu. Bana baktı. Sonra anlatmaya karar verdi.</span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;"> </span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;">“Sorun Vedat. Her geçen gün biraz daha asileşiyor. Şimdi de sigara içmeye başlamış. Bugün okuldan geldiğinde üstü başı leş gibi kokuyordu. Ceketinin iç cebinde bir paket sigara vardı. ‘Bu ne?’ diye sordum. ‘Arkadaşlar ısrar etti, o yüzden aldım’ dedi.”</span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;"> </span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;">Annem, “Arkadaşları kim?”</span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;"> </span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;">Halam, “Okul arkadaşları… ‘Okuldan çıkınca arkadaş gurubu edinmek için içtim’ dedi.”</span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;"> </span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;">Annem, “Sen sigaranın zararlarını anlatmadın mı?”</span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;"> </span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;">Halam, “Anlattım. Ancak ‘Herkes içiyor, bir şey olmaz, bu kadar büyütme!’ dedi.”</span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;"> </span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;">Halam ağlamaya başladı. Annem onu teskin etmeye çalışıyordu. Halam anlatmaya devam etti:</span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;"> </span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;">“Babası yok ki, erkek erkeğe konuşsunlar. Ancak dayısının sözünü dinler. Bu yüzden geldim.” dedi.</span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;"> </span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;">Az sonra babam geldi. Annem halamın anlattıklarını babama anlattı. Babam aynı şeyleri bir kez de halamdan dinledi. Sonra “Merak etme kardeşim. Ben Vedat’la konuşurum. Sen şimdi onu bize çağır. Benim onun sigara içtiğini bildiğimi bilmesin.” dedi.</span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;"> </span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;">Halam Vedat’ı aradı. “Dayın ve yengen bizi yemeğe davet etti. Gel” diyerek bize çağırdı.</span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;"> </span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;">Vedat bir süre sonra geldi. Bu arada abim de gelmişti. Vedat ve abim bir süre bilgisayarda oyun oynadılar. Babam hiç konuyu açmadı. Yemekler yenildi. Babam, “Çocuklar bugün sizinle hasta ziyaretine gidelim mi?” dedi.</span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;"> </span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;">Ağabeyim, “Kim hasta?” diye sordu.</span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;"> </span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;">Babam, “Abdullah Amcanız. Hastaneden evine gelmiş. Beraber gidelim ve ziyaret edelim. Biliyorsunuz hasta ziyareti çok sevaptır.” dedi.</span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;"> </span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;">Ben çok sevindim ve “Gidelim.” dedim.</span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;"> </span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;">Vedat ile abim de kabul ettiler.</span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;"> </span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;">Babam, “Haydi o zaman. Önce süt ve bisküvi alalım. Sonra da beraber Abdullah Amcanızı ziyaret edelim.” dedi.</span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;"> </span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;">Az sonra arabaya binip Abdullah Amca’nın evine gittik. Kapıyı hanımı Ayşe Teyze açtı. Bizi görünce çok sevindi. Hemen müjdeyi verdi. “Abdullah, bak kimler gelmiş.” dedi.</span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;"> </span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;">İçeri oturma odasına geçtik.</span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;"> </span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;">Abdullah Amca yatakta yatıyordu ve kolunda serum takılıydı. Ağzında oksijen maskesi ve oksijen tüpü vardı. Ev sanki hastanenin acili gibiydi. Başının hemen üstünde kalp atışlarını gösteren bir monitör vardı. Böyle bir manzarayı hiç birimiz beklemiyorduk. Çok şaşırmış ve üzülmüştük. O capcanlı adam solmuş, ne hale gelmişti.</span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;"> </span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;">Bizi görür görmez gözlerinde sevinç parıltısı oluştu. Doğrulmaya çalıştı. Hırıltılı bir sesle,</span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;"> </span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;">“Benim canlarım, yavrularım gelmiş. Beni ne kadar çok memnun ettiniz bir bilseniz.” dedi. Babama döndü ve: “Çocukları toplayıp getirmişsin. Bana bugün bayram oldu.” dedi.</span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;"> </span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;">Biz yatağının hemen yanına oturduk. Neden hastalandığını ve sağlık durumunu merak ediyorduk. Soru sormamıza gerek kalmadan Abdullah Amca,</span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;"> </span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;">“Çocuklar bazı insanlar, genç yaşta düşünmeden yaptıkları yanlışların bedelini, hayata tutunmaya en çok ihtiyaçları olduğu dönemde ödüyorlar.”</span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;"> </span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;">Biraz durakladı ve zorlukla nefes aldı. Hırıltılı bir sesle abime:</span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;"> </span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;">“Mustafa! Bak babanı örnek al. O benim gibi hata yapmadı. Sizin gibi çocukken, sırf arkadaş hatırına, adam olduk diye görünmek için sigara içmeye başladım. Bana uzatılan sigarayı geri çevirmedim. Sanki büyüdük gibi geliyordu biliyor musun? Sonra bir baktım ki, tiryaki olmuşum. İş işten geçmişti artık, istesem de bırakamazdım. Bırakmak istedim, bir türlü olmadı. Beni mahvetti. Kendi paramla beni kölesi yaptı. Bak şimdi halime! Ciğerlerim iflas etti. Doktor kist var dedi. Ameliyat oldum. Şimdi ise yarım bir insan gibi oldum. Tabii siz yavrularım bu konuda çok şanslısınız. İçmiyorsunuz değil mi?” dedi.</span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;"> </span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;">Ağabeyim ve ben kafamızı salladık. Vedat cevap vermedi. Başını öne eğdi.</span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;"> </span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;">Abdullah Amca, “Akıllı insan, yarını düşünen insandır. İyiyi kötüyü ayırt edebilen insandır. Hastanede</span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;">sırf sigara yüzünden, makineye bağlı, parmakları kesilmiş, ayakları kesilmiş insanlar gördüm. Hepsi de görseniz nasıl pişmandı! Ama maalesef son pişmanlığın bir faydası olmuyor. Bakın size bir büyük tavsiyesi:Sakın ha, uzak durun bu meretten!” dedi.</span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;"> </span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;">Bu kadar konuşma onu çok yormuştu, gözleri yaşarmıştı. Hanımı mendil getirdi ve gözlerinden akan yaşları sildi.</span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;"> </span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;">Biraz daha oturduktan sonra, “Hasta ziyaretinin kısası makbuldür.” diyerek kalktık. O gözleri ile bizim gitmemizi istemiyordu. Ancak “kalın” diyebilecek dermanı da yoktu.</span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;">Arabada eve gelirken abim, “Baba, ben çok üzüldüm. Ne kadar kötü görünüyor Abdullah Amca? İyi ki sen de hiç sigaraya başlamamışsın. Ben kendime seni örnek aldım. Asla sigara içmeyeceğim.” dedi.</span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;"> </span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;">Babam Vedat’a doğru baktı ve “Vedat da çok akıllıdır. O da asla sigara içmeyecek değil mi?” dedi.</span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;"> </span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;">Vedat, üzgün ve kısık bir sesle, “Söz dayı! Hiç içmeyeceğim.” dedi.</span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;"> </span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;">Arabadan inip eve doğru yürümeye başladığımızda Vedat biraz geride kaldı. Cebinden bir şey çıkarıp ezdi ve çöp tenekesine attı.</span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;"> </span></span></p>
<p><span style="font-family:Tahoma;"><span style="font-size:12px;">Abime baktım ve karşılıklı gülümsedik. Bu akşam çok verimli geçmişti.</span></span></p>
<p> </p>
<p><span style="color:#808080;"><strong><span style="font-size:12px;"><span style="text-decoration:underline;">Kaynak:</span></span></strong></span><span style="color:#808080;"> İnsan ve Hayat Dergisi</span></p>
]]></description><guid isPermaLink="false">228784</guid><pubDate>Sun, 13 Mar 2011 15:36:39 +0000</pubDate></item><item><title>Sanat Cephesi</title><link>https://www.turkish-media.com/forum/topic/202695-sanat-cephesi/</link><description><![CDATA[
<p><img src="http://www.sanatcephesi.net/alt.jpg" alt="alt.jpg" loading="lazy"></p>
<p> </p>
<p><span style="font-family:'Comic Sans MS';">Sanat Cephesi'ni 34 sayı çıkardık. Yer yer geciktik, yazıları okuyamadık, okuduysak bazen sıkıldık; yer yer güzel öyküler ve şiirler yayımladık, tartışmalar çıkardık, yıllar sonra da ihtiyaç olur diye bazı yazıları hafızamıza kazıdık. Yer yer ilgisizlikten yakındık, yer yer edebiyat dergilerine oranla tirajımız yüksek diye avunduk. Düşe kalka, ama güzel geldik bugüne. Yine de yetmedi bize bu ülkenin muhalif bir edebiyat dergisine çizdiği sınırlar.</span></p>
<p><span style="font-family:'Comic Sans MS';">Her güzelliğin sonu mu vardır, diye endişelendik. </span></p>
<p><span style="font-family:'Comic Sans MS';"> </span></p>
<p><span style="font-family:'Comic Sans MS';">Sonunda, boğulacaksak büyük denizde boğulalım diyerek kolları sıvadık. Sanat Cephesi'nin 34. sayısını, işte bu yüzden binlerce bastık, yaygın dağıttık. Kendimize ve bu ülkeye güvendik; maliyetin ve sorumlululuğun altından kalkabileceğimizi varsaydık.</span></p>
<p><span style="font-family:'Comic Sans MS';"> </span></p>
<p><span style="font-family:'Comic Sans MS';">Sanat Cephesi, artık daha güncel, daha sivri dilli, kendi içinde daha tartışmalı ve daha samimi. Derginin çizgisini anlatmayalım, biliyorsunuzdur. Kendimizi de övmeyelim uzun uzun, biz bizeyiz zaten. Eğer, bizimle birlikte düşünmeye, tartışmaya, kızmaya, heyecanlanmaya, okumaya ve yazmaya hevesiniz varsa, derginizi zaten alacaksınızdır.</span></p>
<p><span style="font-family:'Comic Sans MS';"> </span></p>
<p><span style="font-family:'Comic Sans MS';"><strong>Lafın kısası, 'Biz buradayız sevgili okur, siz neredesiniz acaba?'</strong></span></p>
<p><span style="font-family:'Comic Sans MS';"> </span></p>
<p><span style="font-family:'Comic Sans MS';">Sanat Cephesi dergisi reklam filmi: </span></p>
<p><span style="font-family:'Comic Sans MS';">( videoyu sonuna kadar izleminizi dilerim:) )</span></p>
<p><span style="font-family:'Comic Sans MS';"> </span></p>
<p><a href="http://www.youtube.com/watch?v=mW3lgEHWccQ" rel="external nofollow"><span style="font-family:'Comic Sans MS';">http://www.youtube.com/watch?v=mW3lgEHWccQ</span></a></p>
<p><span style="font-family:'Comic Sans MS';"> </span></p>
<p><span style="font-family:'Comic Sans MS';">Huzurla okuyun:)</span></p>
]]></description><guid isPermaLink="false">202695</guid><pubDate>Sun, 06 Jun 2010 15:02:08 +0000</pubDate></item></channel></rss>
