Bloglar - Tartışma ve Paylaşımların Merkezi - Türkçe Forum - Turkish Forum / Board / Blog
Zıplanacak içerik
  • Üye Ol

Bloglar

Seçilmiş Blog Başlığı

  • Johnydoe

    Korku İmparatorluğu...

    Gönderen: Johnydoe

    Dilinin sürekli olarak kırık dişinin üzerine gitmesi gibi yaralarımızla oynayıp durmamız. İyileşmek, iyi hissetmek gibi bir kaygımız görünürde olsa da içten içe o acıyı, ağrıyı çekerken kendimizi önemli sandığımız için mi, iyileşmesine izin vermiyoruz. Sanki o yara iyileşirse yaşadıklarımız da o yarayla birlikte kaybolup gidecek. İnsan geçmişte yaşadıklarını unutmaya başladığında nasıl bir insan olabilir ki? Geleneksel anlayışa sahip toplumlarda değişimlere karşı direnç göstermek sanki doğuştan verilen bir yetenek gibidir insana. Bilincin ötesinde bir refleks gibi değiştiğini hissettiği anda karşı koyar. Çoğu zaman bunun farkında bile olmadan, karşı koyuyor gibi değil de, kendini koruyor gibidir. Oysa tek yaptığı kafasını toprağa gömmektir. Bunu fark etmemek için daha çok kapatır kendini. Bir süre sonra kopar gerçeklikten. Başka, başkasının gerçeklerine sahip çıkmaya savunmaya başlar. Çünkü başkasının sahip olduklarını savunmak kendi sahip olduklarını savunmaktan her zaman daha kolaydır. Kaybetse bile zarar görmeyeceğini bildiği için rahattır. En fazla başka bir gerçeklik bulup ona sığınır.

    Başkalarının parasıyla kumar oynayıp sürekli kazanan ama beş kuruşu olmayan bir kumarbaz tanıdım. Neden diye sordum. Neden kendin için oynayıp kazanmıyorsun ve bu sefaletten kurtarmıyorsun kendini? Oynadığını söyledi eskiden. Herşeyini kaybettiğini. Kaybetme ve sonrasında bu kaybetme duygusuyla karşı karşıya kalma korkusunun tüm benliğini ele geçirdiğini, doğru zaman da doğru riskleri alamadığını ve bu yüzden kaybetmeye mahküm olduğunu. Çok yetenekli ve akıllı olsalar da çalıştıkları iş yerlerinde yükselip mevki sahibi olmak yerine daha az kazanmaya tamah edip hayatları boyunca yerlerinde sayan, hesaplayamadıkları bir felaket başlarına geldiğinde ise kaybolup giden insanların da açıklaması çok farklı olmayacaktır. Bir gün tamamen yıkılıncaya dek almadıkları risklerin rehaveti ve rahatlığıyla oldukları yerde saymayı tercih ederler. Kaybetmek istemezler. Çünkü oynadığın kumarda orataya koyduklarının büyüklüğü, sonrasında olacakları düşündüğünde başına gelecek felaketin de büyüklüğünü gösterir insana. Tüm elindeki yetenekleri aklı ve tecrübeyi başkalarının kazanması için harcar dururlar. Kaybedecekleri en fazla standart bir iştir ve bu işi her yerde bulabileceklerini düşündükleri için algıları korkuyla gölgelenmez. Bu yüzden başarılıdırlar ama bu başarı diğerlerine hizmet eder.

    İnsanın ruhundaki yaralarla elindekileri kaybetme korkusu aşağı yukarı benzer şekillerde hayatlarını olumsuz etkiler. Birey bunun farkında olsa bile az önce bahsettiğim nedenlerden dolayı ikisinden de vazgeçemez. Bir kadının yetişkin olana kadar babasından şiddet ve baskı görmesi onu ne kadar olumsuz etkilese de o kadınların aşık olduğu adamların da babalarına benzedikleri, kimi zaman bunun farkında olarak kimi zaman farkında olmadan o adamları seçmeleri de bu şekilde açıklanabilir. Gelenekçi ve ataerkil bir toplumda yaşıyor olmamız, kocasından ya da sevgilisinden şiddet gördüğü halde yine de ondan vazgeçmeyen kadınların bu davranışını açıklamaya yeterli değil görüşündeyim. Bastırılmış kişilik, özgür bir birey olmanın risklerini almak ve kendi kararlarını vermek yerine, hayatlarını çekilmez kılan erkekleri tercih etmeleri, o erkeklerden gördükleri zararı kendi sorumluluklarının sonucunda kaybettiklerinin vereceği zararla karşılaştırıp bilineni tercih etmeleri, yetenekli ve akıllı odluğu halde mevki sahibi olmak yerine ait olduğu yerde sebat edenlerle, geçmişinden gelen yaraların kapanmasına izin vermeyip o yaranın bilindik acısına sahip çıkıp iyileşmesine izin vermeyenlerle aynı nedenden kaynaklanmaktadır. Bilinen acı, bilinmeyen acıya tercih edilir. Çünkü yetiştirilirken olasılıkların en kötüsüne hazırlıklı yetiştiriliyoruz. Daha çocukluktan itibaren, terli terli su içme hasta olursun, evden uzağa gitme kaybolursun, annenin elini bırakma seni çingeneler çalar, yalan söyleme Allah baba seni çarpar.... vb. gibi hep olumsuzluk içeren örneklerle kişiliğimiz baskı altında büyütüldük. Elbette ki bu uyarılar doğru ve yerinde uyarılar ama bize bunları yapma dedikten sonra şunları yapabilirsin böyle daha iyi olur diye seçenekler sunulmadı. Bu yüzden biz ne zaman sokağa çıksak ya hasta oluyoruz, ya kayboluyoruz ya da çingeneler bizi çalacak diye korku içinde yaşıyoruz. Büyümüş olmamız bu örnekleri çeşitlendirerek arttırdı sadece bu.
    • 0 yorum
    • 55 görüntü

Sitemizdeki Bloglar

  1. herkes sustuğunda, kulaklarımdaki çınlamanın şiddeti sarıyor kafamın içini. tehlike anında çalan sirenler gibi... gecenin bir yarısı hava saldırısı olmuş da, sığınaklara çağırıyorlar beni. karartmalar sarmış tüm pencereleri. sanki evler küsmüş sokaklarına da kapatmışlar gözlerini. balkona çıkıp da sigara içen yok. dumansız hava sahası ilan edilmiş tüm açık alanlar. neyse ki hala kapalı alanlarda sevişmek serbest. yoksa nesli tükenirdi güzelim insanlarımın...

    iyi insanlar yalnızca filmlerde var artık. zaman makinasını kullanabilse herhangi biri geçmişe gidip bahis oynardı daha zengin olmak için. daha rahat daha güzel bir hayatı kendi tekeline alıp umursamadan kız kulesinin, boğazın ortasında suları çekilmiş, kuraklığın ortasında yapayalnız kalacağını, bahama adalarından birini satın alır giderdi bu coğrafyadan... sanki siz aksini mi yapacaksınız? sanki ben yapmayacak mıyım?

    insan aklını uyuşturup düşünmesini engelleyen her türlü afyon için caizdir diye bir fetva bekliyorum, diyanetimin başına geçirilen ve yalnızca gerçek hayatta olacak kadar kötü insanlardan. sonra da bir yalanlama, biz yazmadık hesabımız ele geçirildi falan filan... kimse hesabı ele geçirenin hesabın asıl sahiplerinin akıllarından geçenleri yazdığı gerçeğinden bahsetmeden, bu 'pardon aldatıldık!'ı sorgulamayacak nasıl olsa, yeni bir 'pardon'a kadar... yeni bir pardona kadar neleri unutacağız biz! tuhaf. alzhemir yaşayan bir toplum olduk. yıllar öncesinden ruhumuzda izler bırakan onlarca acıyı hüsranı dün gibi hatırlarken, dün söylenen sözleri unutup bugün söylenen yalanlara bu kadar kolay inanıp kabullenmemiz öyle değil mi? sanırım bu unutkanlık kıstası günden dakikalara düşmüş durumda. neyse, ne diyordum?

    okyanuslardaki gulf-stream akıntılarındaki değişimin bir gün bu dünya üzerindeki herkesin, dolayısıyla hepimizin belasını verecek olmasını dert etmek yerine, dün gelen elektrik faturasını son ödeme tarihinde ödeyebilmek için hangi ihtiyaçlarından kısıntı yapması gerektiğini hesaplama konusunda uzmanlaşan insanlarımızın sahip oldukları bu zihinsel aktiviteyi daha yararlı işlerde kullanması herkesin menfaatine olurdu. ama insanların/mızın elindeki bu muazzam gücü fatura sorununu halletmek yerine başka işlerde kullanma şansları olsaydı sanırım gulf-stream akıntılarındaki sorun listenin en dibinde bile yer almazdı. çünkü yarın uyanınca üzerimize ne giyeceğimiz, nereye gideceğimiz ve sosyal medya hesaplarımızda bizi kim beğenmiş, kim gizliden takip etmiş gibi daha önemli sorunlarımız var. bir de sevdiğimiz neden bizi sevmiyor, sevmediğimiz dibimizden ayrılmıyor gibi bir türlü çözemediğimiz denklemlerimiz var. en kral sayısalcı arkadaşı getirin bu denklemle kafayı yer!

    yazılı ifade yeteneği gelişmiş birinin kendini konuşarak anlatamamasının ironisi altında eziliyorum bazen. bir sürü dişlilerden oluşan eski bir saat gibi. çalışıyor ama nasıl çalıştığını anlayamadığım için akrebi kovalayan yelkovan gibi koşturup duruyorum peşinden. üzerinden geçtiğim rakkamlarla anlatmaya çalışıyorum yaşadıklarımı. göstererek... belki bu yüzden konuşamıyorum. benim gördüklerimin sesli ifadelerde bir karşılığı yok ki, düşündüklerimin olsun. sözel ve sayısal yetersizliklerimi görselliğimin ardına saklanarak ifade etmeye çalışıyorum. anlamak kolay değil, anlatamadığımdan biliyorum. uyarıları görmezden gelmek, başınıza gelecek felaketlerden korumuyor sizi. en fazla son ana kadar huzurlu ve sakin kalmanızı sağlar. bunun kime ne faydası var emin değilim. gulf-stream akıntısının bir gün akmaktan vazgeçip tepenize tsunami dalgası halinde bela olmasına dek diyanetinizin başındaki insanların söyledikleriyle vakit geçirmeniz gibi...sahi, nasıl başarıyorsunuz, tüm bu olan biten, olan ama bir türlü bitmeyen saçmalıklar karşısında hala huzurlu kalmayı?

  2. Radya
    En Son İleti

    5-6 ay evvelsi hastanede bir evrak doldururken tarihi “2019” attım. Alp atıldı “anne napıyorsun “2018” deyiz ya!” diye. “Hadi ordan daha yılları bilmiyorsun” dedim payladım bide paşamı. 😂 Üzerinden bi zaman geçti gazete okurken şöyle bi tarihe ilişti gözüm. Ben şok 😱 hakkaten de 2018 miş. Siz artık ister alık😀 deyin, ister Leyla. Bana sorarsanız meczup’um. 😇 Çünkü ne gün umrumda, ne yıl. Hep an’ dayım çok şükür..🙏 Günler geçer yıllar geçer. Sağlığınız, mutluluğunuz, huzurunuz daim olsun, çok olsun..Sevgilerimle..❤️💕🌸😍🌹🌺 

  3. simin
    En Son İleti

    Köşeme hoş geldiniz. Burada yazılarımı pazarlıyorum.
    Parasıyla değil mi? Ben de bu işi yapıyorum… Bakın aklınıza bir şey takılırsa hemen haber edin. Mesela bir şey mi övülecek? Hemen oradayım… Mesela bir şirketsiniz, adınız biraz şaibeli olaylara karışmış… Hiç sorun değil. Eğer karşılığını verirseniz (Mesela böylesi bir ahlaki yozlaşmışlığı 1 milyon TL’ye güzelce) överim… Nedir yani? Şu hayatta her şey satılık, bir tek mutluluk değil… O yüzden ben de mutluluğu satın almanın peşinde koşturuyorum. İsteyen beni satın alsın, nasıl olsa benim mutluluğum satılık değil ama kalemim satılık… Hemen bana ulaşın, sizin için kanseri en güzel şekilde allayıp pullayayım! zira ben bunu yaşadım/yendim. (şimdilik!  Beni Üzerseniz tekrar kanser olabilmem yüksek ihtimal)… Yılmayın direnin hep...

    Araba, elektronik eşya, bilgisayar oyunu, film, İNSAN, şehir, siyasi parti (Artık ahlaksızlığına göre artan fiyatlarla) övülür, yağ çekilir, senaryo yazılır… Kalemim satılıktır, hepinizi köşemde görmek isterim. Tabii ki ücreti karşılığında… Ama o zamana kadar sadece kendi sevdiğim şeyleri öveceğim Yılmadan. Överken de biraz nereden geldiğimize, az sonra da nereye gideceğimize bakacağız birlikte Yitişlerimize... Bu ALINTILARLA ilgilenmiyorsan "DEFOL" Bloğumdan :) Çünkü burası "gerçek" bir şekilde Hayal içeriyor. (muamma)

    Peki gerçekten de istikrarlı bir şekilde hayal kurarsak, hayallerimize yaklaşır mıyız? Yoksa hayaller içinde yaşayan hülyalı bir yavrucak mı oluruz? İşte bu yazıda bu sorunun ve sorunlu durumumuzun cevabını arayacağız. (Ben cevabı biliyorum, siz kendi içinizde ararsınız artık)…

    Önce biraz geçmişe gidelim… Çok da değil, 4-5 yıl kadar geriye gidiyoruz. Nasıldık , neler yapıyorduk o yaptıklarımız bize ne hissettiriyordu da o Hayalleri kurabiliyorduk... Şimdi neden o hayalleri gülümseyerek yada küfrederek oldusunu olmadısını irdeliyoruz... Bence bir  hayalden ne zaman gerçekten vazgeçersen O artık olmuştur.. (Bende hep öyle oldu yani :) )

    Deniz içinde en çok Balık bulundurur! Balık yaşadığı denizde adını bulur. Balık yaşadığı denizde tadını da bulur.  Senin Deniz'in senindir...Balıkla bir tahta parçası birbirinden farklıdır...Düşün Yılma;

    IMMMMM şimdi hayalimde bir Barba var;  Büyükada – Heybeli arası oltasını atmış bir Barba,,, balığına bakar denizi sever… Adada kayalıklarda da güzelce teneke üzerinde istavritini yapar, yemeğine ekmek katar, rakı içer azar azar, sonra da azar… Geçmişini özler... Hala denizdeyken bile özler...Geçmişi yüceltmeden, yaşatmanın bir yolu olmalı tabii;
    Bunu günü yaşayanlar yapabilir, ama günü yaşarken her gün, günü gününe günü yaşamak lazım. Bir güne takılmadan yaşamak... 

    Yılmadım... Yılmayacağım... DENİZ YILMAZ...

     

    *****barba

    /.’./
    ad
    1. yaşlı, sakallı erkek demek olan bu sözcük, yaşlı Rum meyhanecilere seslenmek için kullanılır.
    • 2
      başlık
    • 3
      yorum
    • 5497
      görüntü

    Son Başlıklar

    yazarken bile heyecan bastı wub.png
    merhabalar, duble merhabalar herkeslere :D
    özlemişim, hemde çok özlemişim :turned:

     

    canım forumu az biraz sevmeye geldim :D
    ben aynı ben.
    ağır işçi şevval olarak iş güç çoluk çocuk arasında devam ediyorum :D

     

    giriş kısmını uzatmayayım, buralardayım gene görüşeceğiz nasıl olsa :D

     

    herkeslere selamlar, sevgiler olsun :D:D
    ama bi dakka biraz uzatabilirim sevgili Admin size çok çok selamlar olsun :D

  4. Üyeler Grubu Blogu

    • 2
      başlık
    • 2
      yorum
    • 13660
      görüntü

    Son Başlıklar

    serifozkara
    En Son İleti

    Gönderen: serifozkara,

    Bu yazımda sizlere İnternet'i sadece oyun üzerine kullanmanın negatif durumunu sizlerle paylaşmak istiyorum.
    Çoğu ebeveyn fark etmiş olacaktır ki,İnternet ağı çoğu çocuklar ve gençler üzerinde sadece bir oyundan ibaret.Sadece ve sadece oyun dahilinde arkadaş ortamı kurmak,onlara bağlı bir şekilde hayatı şekillendirmesini hiç bir ebeveyn çocukları açısından istemez.Çoğu bilgisayar oyunlarının insanları eğitmesi,bedensel,ruhsal ve zihinsel olarak gelişim göstermesine yardımcı olmadığı kanaatindeyim.
    Özenle seçilmiş bilgisayar oyunlarının sadece uygun zamanlarda oynandığı sürece gayet eğitici,öğretici ve geliştirici etkileri olduğu görülmüştür.

     

    Sürekli oyun tutkunu bir insanın hayatı negatif şekilde etkilenmiş olmakla birlikte bilgisizliğinin ve zeka düzeyinin geri kaldığının tahmin edilmesi bizlerce çok zor bir durum değildir.Yetişkinlerin görevi İnternet ağının bilgi çoğunluğunu oyun tutkunu çocuk ve gençlere iyi bir şekilde yansıtmak olacaktır.Kabullenmek gerekir ki İnternet ağı gün geçtikçe daha iyi bir yapı halinde karşımızda durmaya devam etmektedir,bunun üzerine oyun tutkunu insanları İnternet'i gördüğü gibi değil olduğu yapı altında kabullendirmek gereklidir.

  5. blog-0619418001460391206.jpg

    "Eğitim insanlara vakaları, kuram veya yasaları öğretip onları değiştirerek ve eğlendirerek birer uzman teknisyen yapmak değildir. Onun amacı insanların dimağlarını açmak, ufuklarını genişletmek, zekalarını ateşlemek, mümkünse doğru düşünmesini, fakat hiç olmazsa herşeye rağmen düşünmesini öğretmektir. " (Hutchins)

     

    Konu eğitim olduğunda, en sevdiğim söz bu sözdür. İnsanları diğer canlılardan ayıran en önemli özelliğimiz düşünmek olduğuna göre, yeni nesillere bunu öğretmek temel amacımız olmalı. Gelgör ki bizde epeydir işler öyle yürümüyor. Biz bir süredir dindar, kindar, düşünmeyen, yalnızca biat eden bir nesil yetiştirmekle uğraşıyoruz. Sistemimizi bu amaç doğrultusunda kuruyor, kadrolarımızı bu amaç doğrultusunda şekillendiriyoruz. İşin tuhaf tarafı ciddi bir kesim bu durumdan memnun; memnun olmayanların da eli kolu bağlanmış durumda.

     

    Bugün yukarıda görselini gördüğünüz bir haber düştü ajanslara. Haberin detaylarına şuradan ulaşabilirsiniz :http://www.hurriyet.com.tr/mudur-yardimcinin-halk-oyunlari-mesaji-velileri-ayaga-kaldirdi-40085796

     

    Haberi gördüğümde şaşırmadım çünkü neredeyse hemen her gün bu tür haberlere rastlar olduk. Malatya'da bir lisede müdür yardımcılığı görevinde bulunan ve eğitimci demeye dilimin varmadığı biri, halk oyunlarında kızlarla erkeklerin elele tutuşmalarından rahatsız olmuş ve namus cinayeti işleyenlerin bu duruma izin vermeyeceklerinden dem vurmuş.

     

    Şimdi neresinden tutsan elinde kalacak bu zırvayı herhangi birinden duysam, "meczup" der geçerim; lakin kazın ayağı öyle değil. Bunu söyleyen kişi çocuklarımızı emanet ettiğimiz, onları eğitmekle görevli olan biri. Bildiğin taliban kafası. Şimdi bu zat, bizim binlerce yıllık kültürümüzü kendi taliban kafasıyla değerlendirip tukaka ilan ettiği yetmiyormuş gibi, namus cinayetlerine de cevaz veriyor. Bakın bu adam bir lisede müdür yardımcısı.

     

    Şimdi bu olayı münferit bir vakaymış gibi değerlendirip geçersek, geleceğimiz adına ciddi bir hataya düşmüş olacağız. "Hadi canım sen de" diyebilirsiniz ama sistematik bir biçimde taliban kültürüne alıştırılmaya çalışıyoruz. Gündemi biraz olsun takip ediyorsanız, bunun sayısız örnekleriyle karşılaşmış olmanız gerekir. Binlerce yıllık kültürümüz; muhafazakarlık, dindarlık kisvesi altında taliban kültürüne devşirilmeye çalışılıyor. Daha 1,5 yıl önce aynı kafadaki Eğitim Bir-Sen tarafından, 19.Milli Eğitim Şurası'nda karma eğitimin kaldırılması yönünde bir önerge verildi. Bu önerge o gün için reddedildi ama şundan emin olabilirsiniz ki, çok da uzak olmayan bir zamanda bu önerge yeniden getirilecek ve bu kez kabul da görecek. Bunun zeminini hazırladıklarından emin olabilirsiniz.

     

    Bakın kendilerine "Türkiye Akademisyenler Platformu" adını veren ve danışma kurulunda prof. ünvanlı pek çok kişinin yer aldığı bir platform, internet sitesinde "YÜZ YILIN PEDAGOJİK YANLIŞI KARMA EĞİTİM SORGULANIYOR" başlıklı bir yazıya yer vermiş.

     (Bknz:http://akademikplatform.net/karma-egitim-sorgulaniyor/ )


    Bu yazı ne zaman kaleme alınıp ne zaman yayınlanmış bilmiyorum. Ben bugün gördüm. İster inanın ister inanmayın, danışma kurulunda profesör ünvanlı kişilerin yer aldığı bu platformun yayınladığı yazıda karma eğitimin zararlarından bahsedilirken;

     


    * Özellikle muhafazakâr ailelerin kızları okula göndermemesine yol açıp, kızları eğitimsiz bıraktığından
    * Ergenlik çağındaki kız ve erkekler dersler yerine karşı cinsle ilgilenmesi ve ahlakî yozlaşmanın meydana gelmesine yol açtığından
    *Okullarda kız veya erkek arkadaşını başkalarından kıskanan erkek veya kızların kavga etmesine sebep olduğundan
    *Fiziken güzel olmayan ve arkadaş bulamayan kız ve erkekleri karamsarlığa sürüklediğinden dem vurulmuş.

     

    Bahane mi? Beğensen de, beğenmesen de bahane...

     

    Yakın bir zamanda karma eğitimi kaldıracaklar. Son 1500 yılı İslam ile sentezlenmiş binlerce yıllık Türk kültürü yerine, Arap ve Taliban kütürünü yerleştirecekler.

     

    Peki bu o kadar kolay mı? Kısa vadede pek kolay değil; ama alt yapıyı oluşturursanız, yeni nesillere bu kültürü empoze etmeye başlarsanız uzun vadede epey yol alabilirsiniz. Elbette bu kültürü kabullenmeyecek, hatta çevresinde bu kültürün gelişmesinden irrite olacak ciddi bir kesim de olacaktır. Alın size bir çatışma daha... Türk-Kürt , Alevi- Sünni çatışmasından sonra yeni bir çatışma daha : kültür çatışması. Olmaz mı diyorsunuz? Öyleyse gereğinden fazla iyimsersiniz demektir. Hadi k.i.b optum bye...

  6. Insanoglu turunun birinin, iki turlu yasam ve iliskisi vardir.

     

    Kisisel

     

    Toplumsal

     

    Bu her iki yasam ve iliski cesidi de, sadece metafizik (varliksal, fiziksel, somut ve niceliksel), etik (degersel, zihinsel/davranissal, soyut, niteliksel) ve estetik (dissal, gorunussel, fiziksel, somut) uzerine dayanir.

     

    Halbuki tum yasam ve iliskisi, aslinda zihinde bicimlendirdigi ve davranisa somuta tasidigi degerler uzerinedir.

     

    Kisisel olarak bir kisinin her turlu yasam ve iliski degeri, ona; topluma uyum saglasin diye dogustan itibaren verilir.

     

    Insanoglu kisisinin, toplum bunyewsindeki yasami da cesitli yonlendirim ve yonetimlere tabi tutulur.

     

    Bu da en basta kisiyi ve toplumu yonetenm ve yonlendiren, politik guctur.

     

    Burada konumuz bilim ve felsefe oldugundan, aslinda politik olarak hic sorulmayan su soruyu soralim.

     

    Politik gucun kaynagi nedir, politik guc nereden gelmektedir?

     

    Zaten bu soru bize, simdiye kadar toplum,umuzca hic bilinmeyen ve kelime, kavram ve islerlikolarak ta akilda hafizada hic olmayan ve politik olarak sadece tek bilinen (hiyerarsik model) modele, rakip ikinci modeldir.

     

    Bu modelin, politika ve politikbilimdeki original adi " Percolation-up model" dir.

     

    Bu ne turkce de ne de Turkiye toplumunda hic mevcut olmamis bir modeldir.

     

    Bu modele gecmeden once, tum dunyaca bilinen ve uygulanan tek modeli ortaya koyalim.

     

    Bunun da original adi " Drip-down model" dir.

     

    Burada ki fark sadece kelime ve kavramlarda degil, ISLERLIKTE VE UYGULAMADADIR.

     

    Ilki "up" ikincisi "drip-down" olarak pratikte uygulamada ve islerlikte farklilasir.

     

    Bu turkiye'nin hic bilmedigi ilk modele deginmeden once, herkesce bilinen ve dunyada uygulanan, ikinci modele gecelim.

     

    Ikinci model "Yukaridan asagiya dogru sarkan ve damlayan ve de damlarken de genisleyen hiyerarsik modeldir.

     

    Yani politik guc, liderlerde yoneticilerdedir ve liderler yoneticiler, halka kendi kurallarini dayatirlar ve halki bu dayattiklari kurallar ile organize ederler.

     

    Bu kurallarin en belirgini, anayasadir. Diger yasalar bu anayasaya bagliolarak sekillenir.

     

    Bu bilinen modele gore, rejimler cesitlidir.

     

    Tek kisinin toplum uzerindeki idaresi- otokrasi

     

    Bu monarsi olabilir, yani babadan ogula gecer, ya da diktatorluk olabilir, tek kisi tum politik gucu eline gecirir.

     

    Bir zumre, aile, grup v.s. nin idaresi- Oligarsi

     

    Burada da tek kisi yerine, tum toplumu kapsamayan bir kesim vardir.

     

    Burada ilkrejim, otoriter bir system iken, ikincisi totoliter bir sistemdir.

     

    Simdi sozde yani ozde olmayan demokrasinin, bu hiyerarsik modeldeki yerin e bakalim.

     

    Bu liderlerdeki politik gucu, devcirmek Adina; halka secim hakki verilmistir.

     

    Iste demokrasi bu anlamdadir ve sistemin adi parlementer sistemdir.

     

    Buradaki demokrasi de ISLEYISTE DEGIL, SADECE KAGIT UZERINDEDIR. Ayrica, bu parlementer sistemde, parlementonun, meclisin kimi ve kimleri temsil ettigi de demokratikligin islerligi duzeyidir.

     

    Bu da halk Adina ve kesimleri Adina, katilimci demokrasiye kadar cikar.

     

    Iste buradaki "CIKMAK" FIILI KILIT NOKTA YANI ILK MODELDEKI "UP" NOKTASIDIR.

     

    Kisaca ikinci secenekteki hiyerarsi de, DEMOKRATIK UYGULAMA ve ISLEYIS lidere baglidir ve halki icermez.

     

    Yani, CUMHURIYET YA DA DEMOKRASI OLARAK, HALKIN TEMSILCILERININ IRADESI VARDIR, HALK IRADESI YOKTUR. O yuzden de "halk idaresi" olarak gecer.

     

    Yani irade liderde, ama halkin sectigi liderde dolayisi ile idare de ondadir.

     

    Tek gostermelik demokrasi, halkin secim ile nicelik ile liderini degistirebilme hakkidir.

     

    Gorundugu gibi, hersey nicelige dayanir. Yani HALKIN IRADE OLARAK NITELIGI SOZ KONUSU DEGILDIR. LIDER HANGI NITELIGI ISTERSE ONU DAYATIR, HALK TA BUNU BEGENMEZSE BASKA LIDER SECER.

     

    Simdi gelelim, demokrasinin, tarih sahnesine nicelik olarak degil de, islerlik uygulama ve nitelik olarak cikisina.

     

    Iste bu birinci modeldir.

     

    Simdi birinci modelimizin, hiyerarsik ve tek bilinen ikinci modelden farki.

     

    Politik guc VATANDASLARIN ELINDEDIR. VATANDASLAR BU POLITIK GUCU, SECTIKLERI LIDERE VERIRLER.

     

    Iste burda direk demokrasi baslar. Yalniz bu dogru degildir, cunku; tum tarih boyu, SECILEN LIDERLER KALICI VE GUCLU HUKUMETLERI ILE, VATANDASLARINI GALE ALMAZLAR.

     

    Aslinmda burada da demokratik baslayip, demokrasinin islerlikte kaybedilme tehlikesi vardir.

     

    Yalniz boyle bir modelin olabilmesi icin, anayasa dahil; hic bir hiyerarsik yasanin olmamasi gerekir. Mesela Birlesik Krallik'ta bir anayasa yoktur. Monarsi olmasina ragmen, parlementer demokrasi yururluktedir. Yani ilk modele cok uygundur ve zaten tarihindeki rejim degisikliklerri de bu temelde olusmustur. Cunku alttan gelen direncin gelisimini onleyecek bir anayasasi yoktur.

     

    Tarihte bu ilk modele ornek, ABD'nden verebiliriz.

     

    Afrika kokenli amerikalilar, kendilerinin 2. sinif vatandas yerine konmasina itiraz ettiler direndiler ve elde ettikleri sivilguc ile, kendilerini sisteme Kabul ettirdiler. Esit vatandas hakkini kazandilar ve uygulamaya koydular.

     

    Fakat federe hukumet, elindeki gucu kullanarak yeni kanunlari ve mahkemelieri dayatarak, tekrar hiyerarsik ikinci modeli uyguladi.

     

    Burada ilginc bir nokta.

     

    Hiyerarsinin, karsiti olan herhangibir kelime ya da kavram henuz insanoglu olusturmamis.

     

    Zaten sorun da burda, ister ilk modeldeki gibi politik guc asagidan yukariya, ister ikinci modeldeki gibi, yukaridan asagiya olsun; sonunda bir yoneten ve onun hiyerarsisi mevcut.

     

    Simdi bazilarimiz, Sosyalizmdeki modeli, birinci modsel olarak dusunebilir.

     

    Yani "uretim gucunun, uretim iliskisine ters" gelmesini.

     

    Yani "devrim" I bir ilk model olarak dusunebilir.

     

    Yalniz unutmamak gerekir ki, devrimde de sosyalizmde de v.s. halen guc NICELIK VARLIKSAL SOMUT olarak vardir, yani NITELIK, DEGERSEL, SOYUT olarak degil.

     

    Yani sinifsal temelde, isci sinifinin burjuvaziye olan ustunlugu ve idaresi IRADESEL DEGIL, SAYISAL temeldedir.

     

    Yani sosyalizm gelse bile, bu ISCI SINIFI IDARESI ancak olabilir, ISCI SINIFI IRADESINI BILINCINI NITELIGINI TASIMAZ.

     

    Simdi sistemlere bakalim.

     

    Otoriter- monarsi, diktatorluk

     

    Totoliter- Oligarsi

     

    Parlementer- Cumhuriyetci ya da democrat

     

    Bu temelde uniter bir devlet, herhangi birisi olabilir.

     

    Ya da federative, birlesik, birlik devleti olabilme Adina parlementerdir.

     

    Buradaki parlementoya ya da halkin secim hakkina da pek aldanmayalim.

     

    Cunku monarsilerde oligarsilerde de parlemento ve halkin secimi olabilir.

     

    Bu temelde POLITIK OLAN AMA TUMTOPLUMUN DEGER FARKINI KAPSAMAYAN DEVLETLERE BAKALIM.

     

    Milli devletler- tek bir milli kokenin ustunlugu ve hakimiyeti soz konusudur.

     

    Dini devletler- tek bir dinin ya da mezhebin hakim ve ustunlugu soz konusudur.

     

    Uniter devletler- devletin tek bir dini mezxebi ya da etnik kokeni hakim ve ustun olarak yoktur. Ulke ve toplum bunyesindeki digger dini ya da milli farklarin da devlet korumasini ve guvencesini yasam hakkini saglar.

     

    Uniter devletler, federative, birlesik ve birlik de olabilir. Ozgur birey devleti de. Bu tip uniter devletlerde, devlet bireyi icin vardir. digger politik devletlerde ise, vatandasdevleti icin vardir.

     

    Simdi bir senaryo hazirlayalim.

     

    Bu senaryoyu da ulkemizin ve toplumumuzun farkli etik degerlerinden verelim.

     

    Elimizde, turk, kurd, sunni, alevi ve bunlarin disinda kalan (mesela ermeni hristiyan), sinif temelli (isci sinifi), dini ve milli kokeni olmayan (mesela ateist ve enternasyonel) bir toplum var.

     

    Yalniz burada verilen etik farklar, belirgin ve one cikan hakim ve ust farklardir.

     

    Politik olarak, politik gucu; tek birine versek- otokrasi, bir gruba versek oligarsi, olacak.

     

    Demokrasiyi one cikaralim ve parlementokuralim.

     

    Burada birisi nicel cogunlugu secse- devlet onun devleti olacak yani totoliter ve bu otokrasiye donusebilir.

     

    Demek ki bu degerleri bir arada yasatabilmek icin, OLAYA NICELIKSEL DEGIL; NITELIKSEL BAKMAK DURUMUNDAYIZ.

     

    Yani her bir degeri ESIT VE ANTIAYRIMCI TEMSIL EDEN BIR PARLEMENTO.

     

    DEVLETIN DE OZGUR BIREY DEVLETI OLMASI

     

    POLITIK GUCUN TOPLUMUN HER BIR FARKLI HALKININ VE ETIK DEGERININ ESIT VE ANTIAYRIMCI OLARAK ELINDE OLMASI

     

    HIC BIR ZAMAN POLITIK GUCU KENDISINI TEMSIL EDENLERE VERMEMESI

     

    Kisaca sadece HALKIN NICELIK OLARAK SECMISLERININ IDARESI VE IRADESI DEGIL; HALKIN KENDISININ IDARESI VE FARKLI DEGERLERININ ESIT VE ANTIAYRIMCI ADIL IRADESI.

     

    Iste bu da tum bu degerlerden insanlik ve insan olma Adina zihinsel ve davranissal olarak arinmis ve arinmayanlarin da her turlu hak ve ozgurlugunu vermis ve herhangibir degerin herhangibir degeri ihlal etmesini, mudahele etmesini ve de ustunluk ve hakimiyet kurmasini hukuk olarak onlemis tum degerleri kendi farklarinda hep beraber adil, esit ve antiayrimci vererek olusturmus bir irade.

     

    Yukaridaki Afrikali amerikan ornegi yerine, eger bu ulkemizde bilinmeyen model gecerli olsa; alttan direnis ile gelen ve toplumsal nitelige ulasan kurd ve alevi nufusun anayasal hak ve ozgurluklerine kavusmasini ornek verebiliriz..

     

    Bu politik olmayan, ozgur birey devletinde ya da milliyetcilik (milli kokensel deger farki) bilincine sahip; uniter devletlerde mumkundur.

     

    Evrensel-Insan - Yapilandirmaci Epistemoloji/Qua Felsefesi/Bilissel Bilim/Serbest Dusunurluk/Devrimci Sorgulama/Numenal Devrim - Evrensel-Insan Zihniyeti

  7. tango
    En Son İleti

    YILLAR

     

    Yıllar geçtikçe üstünden

     

    Böylemi olacaktı

     

    Sonuçta ki acı

     

    Bunu başında

     

    Hiç düşünüp

     

    Hesaplamadık

     

    Gençlik öyle güzeldi ki

     

    Öylesine canlı

     

    Öylesine heyecanlı

     

    Yaşlılığı hiç hesaba katmadık...

     


    serapertence(ELLERİN YANGIN) wub.png

  8. Hayatımın şüphesiz en sıcak anıydı, kalbimin sonsuza kadar yumuşacık, sıcacık duyguyla sarmalandığını hissettim…
    Rutin bir kontrol günü ve senin geleceğim artık annemi göreceğim diye ısrar etmen ve aniden doğum odası … Ne olduğunu sonradan anladığım lanet suni sancı… 3 saat doğum sancısı … Minik savaşçım pes etmedin benimle normal doğum yaptın…sesini ilk duyduğumda çok sasırdım, inceydi çok, bir kedi miyavlamasına benziyordu, çok sevdim sesini…henüz görmeden “normal mi sesi” diye sordum doktora…çok normal dedi…Sonra doğum esnasında sıkışan kafan korkuttu beni kendimden geçmişim… Çok şükür…Normal dediler geçecekmiş…bakımı yapılırken nasıl bir hasret duyuyordum ona karsı, çok mu hırpaladılar bebeğimi diye soruyordum kendi kendime(sonra öğrendim normalmiş)… yavaş yavaş yanıma getirdiler, yüzlerimiz yanana dikişlerim atılıyor, elime alamıyordum, güzelliğini gördüm , ne güzel geldi bana… daha sonra odaya getirdiklerinde ilk defa dokunacaktım ona , kucağımda verdiklerinde kollarımda sıcaklığı, kokusu sardı beni…kalbim atıyor, ateş basıyor, gözlerim doluyordu… evet aşktı bu…bebeğimin kokusuna aşık olmuştum… en güzeli ise, şimdi 1 yaşında ama hala özellikle uyuduğunda aynı kokuyu alıyorum … ve her o kokuyu duyduğumda ilk sarıldığımız anı yaşıyorum…çok şükür...
    Hoş geldin dünyamıza bebeğim. Gözlerini açtıysan bu hayata mücadeleye hoş geldin. Yumuk yumuk bakıyorsan gözlerinle umutlara hoş geldin. Ağlıyorsan hıçkırıklarla acılara hoş geldin. Annenin sıcacık göğsünde sütunu içmeye çalışıyorsan savaşa hoş geldin. Arada minik gülümsüyorsan mutluluklara hoş geldin. Sen hayallerin mücadelenin umutların askın sevdamın bebeğisin. Sen katlandığım tüm sancılara değersin iyi ki geldin hoş geldin bebeğim

  9. Binlerce yıl önce Meksika’nın güneyinde bilginin kadınları ve erkekleri olarak anılan ve kendilerine“Toltek”adını veren kızılderililer yaşardı.Onlar yaşam sanatını uyguluyorlardı. Bilgelik kitaplarında ise;insanın ,dünyada cennet gibi bir ortam yaratabilmesi için kendisiyle yapması gereken dört anlaşmadan söz ediyorlardı. Bu anlaşmanın ilki ve en önemlisi “Sözcüklerinizi Özenle Seçin” başlığı taşıyordu. Çünkü Toltek Kızılderilileri olumsuz sözcüklerin insan yaşamı üzerinde “kara büyü”etkisi yaratabileceğine inanıyorlardı. “Dört Anlaşma” isimli kitabın yazarı Don Miguel Ruiz bu konuyla ilgili olarak şöyle bir anısını anlatıyor: “Küçük kız annesinin ruh halinden habersiz, kendi dünyasında, kendi rüyasında mutlu ve enerjikti. Kendisini çok iyi hissediyor, neşeyle avazı çıktığı kadar bağırarak şarkı söylüyor ve koltukların üzerinde hoplayıp duruyordu. Küçük kızın gittikçe yükselen tonda söylediği şarkı ve hareketliliği annesinin baş ağrısını iyice artırmıştı. Bir an geldi ve anne kontrolünü kaybetti. Kızgınlıkla küçük kızına bağırdı. “O çirkin sesini kes. Sus ve otur”. Gerçekte annesinin o anda herhangi bir sese karşı toleransı sıfırdı. Gerçek, küçük kızın sesinin çirkin olması değildi. Ama küçük kız annesinin sözüne inandı. Ve o anda kendisiyle bir anlaşma yaptı. Küçük kız o andan itibaren bir daha şarkı söylemedi. Çünkü sesinin çirkin olduğuna inanmıştı. Sesiyle insanlara rahatsızlık vermemeliydi. Okulda da içine kapanık, utangaç bir çocuk haline geldi. Derslerinde bile şarkılara katılmıyordu.Hatta başkalarıyla konuşmakta bile zorlanıyordu. Yaptığı bir anlaşma ile küçük kız için her şey değişmişti. O artık sevgi ve kabul görmek için duygularını bastırması gerektiğine inanıyordu. Tek bir söz onun hayatını derinden etkiledi. Bu etki onu çok seven biri yani annesi tarafından yapıldı. Farkında bile olmadan. Ruiz “söz” konusunda şöyle bir açıklamada yapıyor: “Söz büyüdür. İnsan sözü kullanma yetisine sahip bir büyücüdür .Sözün gücünü yanlış şekilde kullanarak sürekli kara büyü yaptığımız söylenebilir. Sözün büyü olduğunun farkında bile olmaksızın…”

    sad.pngsad.png ................

  10. gloria
    En Son İleti

    “Ben sadece sevdim...”

    İçinde ne barındırır bu cümle?

     

    Emek? Özveri? Acı? Çok Acı? Umutsuzluk? Ayrılık? Hepsi?

     

    Ben söylerim, sen dinlersin. Söylemesi gereken sadece söyler mi? Umut ederek mi söyler? Daha mı çok acı çeker söylerken? Kıvranır mı acıdan?

     

    Dinlemesi gereken peki? O ne yapar o zaman? Ne yaşar? Ne hisseder? Hiçbir şey mi? Çok şey mi?

     

    Hiçbir şeydir belki... Sevme der, sevmeseydin der. Ne kadar kolay söyler.

     

    Sev desem ben olur muydu peki? Sevseydin deseydim... Ben bunu o kadar kolay söyleyemiyorum işte... Artık söyleyemiyorum. Oysa sevseydin beni.

     

    Sadece sevmek yetmez mi? Yetmiyor işte bazılarına... Peki ne yapsaydım daha?

     

    Hiçbir şey mi? Hiçbir şey yapmayayım mı? Gerçekten mi? Yapmayayım mı gerçekten?

     

    Peki...

    • 1
      başık
    • 0
      yorum
    • 10426
      görüntü

    Son Başlıklar

    Yusuf Tongüç
    En Son İleti

    öylesine özel bir çoğrafyada yaşıyoruz ki anadolu antik kent yerleşimlerini saymakla bitiremeyiz hoyratlığımız ve aldırmazlığımız yanı sıra bir kaç menfeat uğrunu bunları tahrip etmekten vaz geçmiyoruz gecen hafta sonu doğa yürüyüşlerimizde bir olay beni yine etkiledi antik dönemlerde insanların psikolojik sebeblerinden ötürü yapmış oldukları bazı sembollerin define bulma amaçlı tahrip edilmeliri ayrı bir acı olaydır bu işle ilgilenen arkadaşlara sesleniyorum doğada her gördüğünüz sembol ardında lütfen bir şeyler aramayın bunlar bu coğrafyanın kültürel zenginlikleridir ve bunları bizden sonra gelecek nesillerinde mirası olduğunu unutmayalım

    • 1
      başık
    • 0
      yorum
    • 8010
      görüntü

    Son Başlıklar

    ilk baharın havası,kuşların yuvası,kalplerin yarası.. kuşlar cıvıl cıvıl öter;çiceklerin kokusu heryere söker;tane tane yaprak döker...ilk baharın mutluluğu çiceklerin kutluluğu hoş geldin ilk bahar;kokusu mis gibi her yeri sarar ;güzelliği her şeye yarar;hoşgeldin ikbahar! yazın mujdecisi;hoşgeldin ilk bahar........ size bir şey diyeyim kim olursanız olun ilbahar bazen rüya gibidir.insanı cennete indirir,sanki. tabiyki siz ilkbaharın güzellikleri ile kendinizi överseniz. böyle olursa her şeyde bir umut olur...ilkbahar hissi bunu anlatır.lakin eyer normal bir şey gibi öylesine ona bakarsanız.. aynı bir insan gibi size asla açılamaz..zaten buda insanların bir ayrılış noktasıdır...

    • 2
      başlık
    • 0
      yorum
    • 7363
      görüntü

    Son Başlıklar

    Mirim
    En Son İleti

    Ayakları olmayanlar yolunu kaybedemez!

     

     

    Sevdiğimden bu yana acelem var.

    Çelik çomak oynuyor aşk; yanak çukurunda.

    Ömür kuyusunun kovası iken ayrılık

    Islanıyor, ehli akla kadar duyu..

    Nemlenen tüm uzuvlar,

    Tüm yağmurlar; omuriliğe çarpmalar..

    Bir kibrit içimde yakıyor yaşamı.

    Yarınlarım için sol tarafımdaki ben'i görürsen

    Kaç; onlar sana ecnebi olanlar..

     

    Tanık yok dışarıdan bakılınca

    Tanık olsun bana yüzünü ezberleten gölgen.

    Ben çalmadım elinin üstündeki titrekliği,

    Aşkları ben yok etmedim.

    Doğan çocuklara uçurum adını verip, yeltenmedim intihara.

    Ne ağzımla tarıyorum soyadını,

    Ne aşkları kaşlarının arasından vuran komandoyum.

    Ölümün kollarında barfiksler çekiyorum.

     

    Her sonbahar bir yaş düşüyor,

    Kirpiklerime şimşeksi.

    Ağlatmasa özlemek bir bulutu,

    Kuraklığım cennete dönüşüyor.

     

    Işığı olmayanlar karanlığını bulamaz..

     

    Buldum; rengini arayan bir şarkının gizini.

    Duydular;

    Beni kelamlarımla beraber

    Ayrılığın tonuna bastılar / bir ritmin güzüne attılar.

     

    Sen yatağına çekilen güneş

    Bir kere olsun benim için

    Çıkıp gel günün karanlıklarından..

    Ve bul, ve dinle, ve sına beni.

    Latifkâr ağızlara takıldı resmi ismim.

    Kanayan yerlerimden melek düşmüyor.

    Masallar dillenmiyor ellerimden.

    Kâr etmiyor yaşama üs kalabalıklar kurmak.

    Ben kaderin in katmanından

    Al derinimden bir ikram

    Korku vurup uçursun bir ölümün eteğine..

     

    İçine girmeyenler dışarıdan anlamaz..(F.E)

  11. Ben seni her gün başka türlü seviyorum

    Kimi gün bir kardeş gibi, bir bacım gibi

    Kimi zamanlar neşem gibivirgulll.gif acım gibi..

    Bazı zamanlar derdime ilacım gibi..

    Ben seni her gün başka türlü seviyorum.

     

    Her gün bendesin aklımdan hiç çıkmıyorsun.

    Sevdim senivirgulll.gif ateş de olsan yakmıyorsun

    Her adımımda benimle bir atıyorsun

    Olmasan davirgulll.gif her gece benle yatıyorsun

    Ben seni her gün başka türlü seviyorum.

     

    Saçlarınvirgulll.gif gözün siyahtı karayı sevdim

    Yüreğime açtığın bu yarayı sevdim.

    Sen yaşıyorsun diye bu dünyayı sevdim.

    Her gün seni içipvirgulll.gif sarhoş olmayı sevdim.

    Ben seni her gün başka türlü seviyorum

     

     

     

     

    Necdet GÖKNİL

  12. .

    "Marangozun elinde testere görürsen, şüphesiz o,

    Cemşid'in bedeni ve Zekeriyya'nın kafası içindir."

     

    Edibu'l Memâlik-i Ferâhânî

     

    Kaynak:

    Prof. Ahmed Suphi Furat

    Prof. Nimet Yıldırım

     

    ** **

    kişisel yorum:

     

    Cemşid'in Bedeni=

    Extreme Parasite Dimension; Aşırı Parazit boyutu.

     

    Zekeriyya'nın Kafası=

    Atmospheric Simulation; Simülasyon Atmosfer/Aerial.

     

    Zekeriyya'nın Eşi= İş'â=

    Güneş; Yayılan Işınları.

     

    İş'a'nın Annesi= Fâkûza=

    Rotating Dial.

    Devir halinde radyo dalga-boyları kadranı.

    Quadrant; Clock Face.

     

    Marangoz: Logger= İmleç=

    Fiziksel bir olayı kendiliğinden tespit edip çizen araç/

    Kaydedici/Işıklı Gösterge.

     

    Testere:

    Minşar= Prizma=

    Işınları saptıran ve ayrıştıran, saydam maddeden

    yapılmış üçgen cisim.

    Nüşur= Neşr= Yaymalar/Dağıtmalar.

    .

  13. made in turkey!
    En Son İleti
    blog-0152475001384038784.jpg

    Sevgi neydi, sevgi iyilikti, dostluktu… Sevgi emekti.

    - Durursam bi daha kurtulamam.

    + Ziyanı yok gülüşü yeter bize.

     

    - Yüreğim kaydıysa günah mı ?

    + Çamura saplansam yardıma gelir misin ?

    - Elini tuttum sıcacıktı, yüreği elimdeymiş gibi…

    + Elinden tutuversem benimle gelir mi ?

    - Seninim işte, alıp götürsene beni.

    + Elveda Asya, elveda selvi boylum, al yazmalım, elveda, bitmemiş türküm benim.

     

    Sevgi neydi? Sevgi emekti, sevgi dostça uzanan insan eliydi.

  14. sardunyam
    En Son İleti
    blog-0093720001365718843.jpg

    Bir kaç gündür bunu düşünüyorum.

    Yani sarılmayı.

    Dünyanın en güzel, en içten şeyidir aslında ve ne az yer kaplar hayatlarımızda.

    Sevdiğiniz bir insana ya da bir hayvana sarıldığınızda, bir kaç saniye gözlerinizi kapadığınızda bir enerji dalgasının iki beden arasında nasıl dolaştığını hissedersiniz.

    O an, dünya yavaşlar, zaman yavaşlar, garip bir huzur kaplar içimizi.

    Fakat, gittikçe birbirinden uzaklaşan, araya türlü mesafeler koyan insanlık, çeşitli bahanelerle, sarılmayı ihmal eder olduk.

    Zaten birbirimizden korkar olduk.

    Dünya da insanlar etkinlikler yapıyorlar, sarılmak bedava yazılı pankartlarla sokak ortasında hiç tanımadıkları insanlara sarılıyorlar. Bu çoğumuza tuhaf ve anlamsız geliyor belki.

    Oysa en insanca en masum en ilerici ve en güzel eylem bu belkide.

    Sarılmak güvenmektir aslında.

    Benden sana zarar gelmez demektir.

    Aramızda ne fiziki ne ruhsal ne de duygusal bir engel yok demektir.

    Sana güveniyorum demektir.

    Bana güven demektir.

    Kelimeleri kifayetsiz kılıp, gerçek enerji diliyle konuşmaktır.

    Tabuları yıkmaktır sarılmak.

    Bize canlı olduğumuzu ve geçip giden zaman nehri içinde bir'an durup insan olduğumuzu anımsatmaktır.

    Doğumu, yaşamı, sevgiyi, zamanı, anı ve ölümü hatırlamaktır.

    Metafizik bir şeydir.

    Başka dilde konuşmaktır.

    Sıcaktır, samimidir, doğaldır.

    Ama pek az yaptığımız şeydir.

    Çünkü artık biz birbirimize mesafeler koyduk, önce şüphe etmeyi, sonra duvar örmeyi öğrendik. Sınırlar çizdik, mayınlar döşedik, güvenli bölgeler aradık.

    Hiç sorduk mu kendimize biz aslında en çok neden korktuk? Her birimiz bir diğerinden ayrı bir gezegenden mi gelmişti?

    Neydi aramıza girip çocuğumuzla, eşimizle, dostumuzla veya yeni tanıştığımızla sarılmamıza engel olan?

    Kimden korkuyorduk?

    Bizi kim canavarlaştırdı böyle?

    Ne korkunç, ne ürkütücü bir şeydi bu korku. Sonu gelmeyen mesafeler yaratmıştık. Bunu ne zaman başarmıştık?

    Gülümseme bulaşıcıdır ya hani, sarılmakta öyle, siz bir insana en insani ve samimi duygularınızla sarıldığınızda onunla aranızdaki bütün düşmanlıklara son vermiş oluyorsunuz ama elbette anlamışsınızdır ben öyle resmi, soğuk, güvensiz, duygusuz ve kuşkulu bir sarılmadan söz etmiyorum. Ve aslında bu sarılmaların sadece bedenle olmadığını da düşünüyorum.

    Bazen uzaklarda birini, yazdığı bir mesaj, bir şiir, söylediği bir söz ile kucaklarsınız, o an, madde ortadan kalkar ve ruhlarınız kucaklaşır. Size ihtiyacı olan birine samimiyetle bir mesaj yazarsınız o an, ona sarılmışsınızdır. Öyle.

    Yani aslında zamanımız yok, hayat dediğimiz şey kuruntu yapmaya değmeyecek kadar kısa. O yüzden her gün mutlaka sarılın çocuklarınıza, arkadaşlarınıza, annenize, babanıza, dostunuza, arkadaşınıza. Sarılın ve gözlerinizi bir'an kapatın.

    Bırakın dünya o an sizi izlesin ve zaman yavaşlasın.

     

     

     

    Sardunyam

  15. delifırtına
    En Son İleti
    blog-0324992001360066537.jpg

    .....

    Sen aşkın ne olduğunu bilir misin adaşım, sen hiç sevdin mi?..

     

    Çoook desene! Sevgilin güzel miydi bari? Belki de seni seviyordu... Ve

    herhalde onu çok kucakladın... Geceleri buluşur ve öperdin değil mi? Bir

    kadını öpmek hoş şeydir, hele adam genç olursa...

     

    Yahut sevgilin seni sevmiyordu... O zaman ne yaptın? Geceleri ağladın

    mı?... Ona sararmış yüzünü göstermek için geçeceği yolda bekledin, ona

    uzun ve acındırıcı mektuplar yazdın değil mi?...

    Fakat herhalde

    ikinci bir aşka atlamak, senin için o kadar güç olmamıştır. İnsan evvela

    kendi kendisinden utanır gibi olur ama, bilir misin, bizim en büyük

    maharetimiz nefsimizden beraat kararı almaktır. Vicdan azabı dedikleri

    şey, ancak bir hafta sürer. Ondan sonra en aşağılık katil bile yaptığı

    iş için kafi mazeretler tedarik etmiştir.

    Ha, sonra bir üçüncüsü, bir dördüncüyü sevdin ve bu böyle gidiyor.

    Peki ama, bu sevmek midir be adaşım, bir kadını öpmek, onu istemek sevmek midir?..

    Çırçıplak soyunarak şehrin sokaklarında koşabiliyor musun?...

    Bir bıçak alarak kolundaki ve bacağındaki adalelere saplamak ve böylece bir nehre atılarak yüzmek elinden geliyor mu?

     

    Bir şehrin adamlarını öldürmek cesareti sende var mı? Bir minareye

    çıkarak bütün dünyaya işittirecek kadar kuvvetle bağırabilir misin?[extract]

    Aşk sana bunları yaptırabilir mi? İşte o zaman sana seviyorsun derim...

     

    Sen sevgiline ne verebilirsin sanki? Kalbini mi? Pekala, ikincisine?

    Gene mi o? Üçüncü ve dördüncüye de mi o?... Atma be adaşım, kaç tane

    kalbin var senin?.. Hem biliyor musun, bu aptalca bir laftır: Kalbin

    olduğu yerde duruyor ve sen onu filana veya falana veriyorsun... Göğsünü

    yararak o eti ordan çıkarır ve sevgilinin önüne atarsan o zaman kalbini

    vermiş olursun...

    Siz sevemezsiniz adaşım, siz şehirde yaşayanlar

    ve köyde yaşayanlar; siz, birisine itaat eden ve birisine emredenler;

    siz, birisinden korkan ve birisini tehdit edenler...Siz sevemezsiniz.

    Sevmeyi yalnız bizler biliriz... Bizler: Batı rüzgarı kadar serbest

    dolaşan ve kendimizden başka Allah tanımayan biz çingene'ler.

     

    **SABAHATTİN ALİ

  16. crazy mom
    En Son İleti

    Cihan, her gecen gun kocaman bir cocuk oluyor. Zevkleri, istekleri, sevdikleri,s evmedikleri hersey yavas yavas sekilleniyor. Ne guzel bir duyguymus onunla zaman gecirmek...

     

    Yuzme kursuna basladik 6 hafta oldu. Oglum suyun altina giriyor, yuzuyor ama ayak ve ellerini hala cirpmiyor smile.png))

    Su anda dunyadaki tek gercegi benim...Anne asagi anne yukari... Cihan'dan once boylesi sevgi yuklu olabiecegimi bilemezdim, gercekten kapasitemin farkinda degilmisim.... Evin icinde ordan oraya durmadan kosturan, yorulmadan, enerjisi tukenmeden kosturan bir yaratik var smile.png Ve ben o yaratigi herseyden cok seviyorum....

     

    3 dil arasinda kaldigi icin hala konusmaya baslamadi... Ama konusma sekli cok seker...

     

    Mesela, arabada giderken

     

    -anneee mamaa

    -Annneee ufff

    -annneee kakaaaaa

    -annee havvhavvvv

    -anneee wuuuuu (arabami ver oluyor)

    -Annee babyy uff (aglayan bebek gorunce)

    -annneee dedoo mama yee ( dede bana yemek versin )

    -bu mine ( bu benim)

    - my anneeee

    -coucou ( deme tarzi kuuukuuuu - fransizca selam gibi bisey)

    - annee i go

    -anneee babadadadidi ufff babadadadide kaka dadatata popo ( poposu kakasindan dolayi uf olmus aralardaki seyler ne bizde daha cozemedik )

    -anne kii ( kalem)

    -annneee giii ( kus)

     

     

    gercekten herseye anne ekliyor smile.png

  17. KiRaZ
    En Son İleti

    Başını kaldırdı ve gözlerini kapattı

    sonra soluğunu tutarak yavaşça bıraktı.

    gözleri hala kapalıydı,birden uzun zamandır konuşmadığı

    tanrısıyla konuşmaya karar verdi.

    o ne zaman konuşmak istese ordaydı,ama gerçekte var mıydı?

    bir türlü emin olamamak çıldırtıyordu onu..

    ama niye inansındı ki

    ne zaman yardım istese görmezden gelmişti sözde tanrısı onu..

    şimdi niye ona cevap verecekti ki?

    hoş, iyi bir dinleyiciydi onun tanrısı ona sessiz tanrı diyordu kendi içinde

    korkmuyordu ondan,ona kendini anlatmaktan..

    çünkü ne zaman insanlara anlatsa sonucu kırılmak olmuştu,çok terkedilmişti

    belki de hiç sevilmemişti.

    ama kafasında oluşan sesler ona hep iyi gelmişti.

    gerçek huzuru kendi içinde bulanlardı..

    huzuru birinde arayacaksan eğer diyordu her zaman için kendinde ara

    uzaklara gittiğinde kendinden de uzaklaşıyorsun.

    korkar olmuştu kendini teslim etmekten

    teslim olacak kimse kalmamıştı.

    tekrar soluğunu tuttu sanki her soluğunu tutuşunda zaman duruyor,bıraktığında zaman

    akmaya devam ediyordu.

    birden hiç aklında yokken çok keskin bir anı saplandı gözlerine

    bir kaç cümle,gözlerini elleriyle kapadı

    ağlamak istemiyordu.

    ne ağlamak ne üzülmek istemiyordu onun için.

    o gitmişti,onu yüz üstü bırakmıştı.

    kimse onu böyle küçük hissettirmemişti.

    olduğu yere oturdu öylece gözlerini tavana dikti bu sefer

    kulaklarında göz yaşlarını tutmanın basıncını hissedebiliyordu.

    günlerce saatlerce ağlamak istiyordu.

    acı hiç mi dinmez? dedi seslice

    odasında yalnızdı.

    eliyle kendi elini tuttu.

    kimsesizliği o an yine anladı.

    o duyguyu hatırladı boynunda hissetti o acıyı.

    neden bilmiyordu ne zaman o duygu gelse acıyı en çok boynunda hissederdi

    acı orada kitlenir kalırdı saatlerce

    yaşanmışlıkları fazla yoktu.

    ama diğerlerinden farkı bu sefer güvenmiş olmasıydı.

    onda kendini görmüştü

    o da ona bunu söylemişti

    yalan mıydı?

    yalanı hiç sevmezdi, özellikle onu etkileyen yalanları

    durdu hareket etmeyi kesti, başını yere koyup uzandı

    gözlerini kapattı,beni duyuyorsan ve varsan onu bana geri getir dedi

    senden tek istediğim bu.

    "sana inanmayı istiyorum onu bana geri getir." sessiz sessiz bu cümleyi tekrarladı

    yerinden kalktı sevdiği koltuğa oturdu pencereden geçenleri izlemeye başladı

    kafasındaki karışıklığı bütünüyle ellerinde görebiliyordu.

    ellerini seyre daldı bu sefer.

    hiç kavrayamadığı ellerini düşündü onun

    hafızası silikti.

    ama az çok hatırlayabiliyordu hala.

    ne zaman hatırlasa ellerini ellerinde hayal ederdi

    köşesine çekilir o oradaymış yanındaymış gibi davranırdı

    deliceydi bu ama onu rahatlatırdı.

    Birlikteyken kendini rahat hissederdi bu yüzden o olmadığından beri

    kendini sakinleştirebilmek için yanındaymış gibi davranır, içinde bu sefer onu rahatsız eden sesleri

    sustururdu.

    o onu iyileştiriyordu belki de o yüzden kendini bu kadar muhtaç hissediyordu

    birbirlerine iyi geliyorlardı en azından o öyle olduğunu düşünüyordu.

    gittiğinden beri o varken ne kaybolmuşsa geri gelmişti

    hastaydı, mutsuzluk hastası.

    yorgundu yatağından kalmak istemiyordu.

    ona mutluluğu o vermişti

    o mutluluğu hep ondan istiyordu başka kimsenin onu mutlu edeceğine inanmıyordu.

    bir daha öyle hissedememe ihtimali onu daha çok hasta ediyordu.

    gülemez olmuştu.

    aklından onu çıkartamaz olmuştu.

    yanında onu taşımadığı an yoktu.

    solunda taşıyordu onu, sol yanında.

    minik bir ağırlık..

    istediği zaman sesini duyabilecek kadar yakınındaydı.

    sesi öylesine huzurluydu ki, ona güven duymasını sağlayan oydu.

    gözlerini hatırlamak istemiyordu.

    gözleri içten bakardı ve bu onu utandırırdı.

    güven duymamak imkansızdı o gözlere yenilmemek için hep gözlerini kaçırırdı.

    ikisi de korkmuşlardı.

    dengesizlik ikisinde de vardı.

    böyle bir benzerlik onları dengeleyememişti.

    hep kendini telkin etmekten yorulmuştu.

    bitap düşmüştü artık,her gün zorla kalkıp güne başladığında onu anlayan birini istiyordu

    o ona onu anladığını bir kaç kere dile getirmişti.

    herhalde en mutlu hissettiği anlarıydı.

    çünkü daha önce kimse seni anlıyorum dememişti yani anlamayıp anlıyorum diyenler olmuştu

    bu onu hep hayrete düşürürdü anladıklarını söylerler sonra da aksini öne sürerlerdi

    ona muhalefet olur,yaptıklarının yanlış olduğunu ona kabul ettirmeye çalışırlardı

    o yüzden anlaşılma çabasını çoktan geçmişti çünkü her insan ona hayal kırıklığı olmaya başlamıştı

    daha fazla bunu kaldıramazdı zaten yeterince mutsuzdu

    onu ilk gördüğünde bir şey hissetmişti içinde ne olduğunu bilmiyordu

    hala da çözememişti.

    içinden gülümsemek gelmişti ona,konuşmak zorunda değilken onunla konuşurken bulmuştu kendini daha ilk tanıştıklarında

    yakın gelmişti ona çok ve henüz neden olduğunu bile bilmiyordu

    onu tanımaya başladıkça parçaları birleştirmişti

    hiç aklında yoktu birini bu kadar sevmek henüz azıcık tanıdığı birini

    hatta kendine yakıştıramıyordu bile

    yine kalbini kaptırıyorsun ama neden olduğunu bile bilmiyorsun diyordu kendine.

    özgürlüğüne çok düşkündü ama onun için bundan vazgeçmeye bağlanmaya hazırdı

    derin bir nefes aldı.

    anılarını hatırladıkça değiştireceğinden çok korkuyordu.

    aslında hiçbir saniyeyi değiştirmezdi çünkü geçirdikleri her saniye kusursuzdu.

    ona öyle geliyordu

    söylememesi gereken bir şey söylemiş gibi hissetmiyordu

    ne söylediysede o gittiğinde bile arkasındaydı.

    pişman değildi,seviyordu çabuk söylemişti ama ona hayır diyemezdi zaten

    birden onun yanında olduğunu sanarak onunla konuşmaya başladı

    bunu gün içinde sık sık yapıyordu,gördüğü bir şeyi ona anlatıyor kafasında onunla konuşuyordu.

    olayın seyri hiç iyi değildi belki de ama o şuan hayatının en büyük facialarından birini atlatmaya çalışıyordu

    o yüzden kendine bir nevi izin vermişti.

    onu unuttuğunda herşey eski düzenine geri dönecekti.

    ama onu unutamamaktan korkuyordu

    böyle kalmaktan korkuyordu.

    kimseye söylemeye cesaret edemesede bıraksalar onu şimdi arar,ilk gördüğünde boynuna atılırdı

    eğer bir adım atsa o ona 10 adım giderdi

    gururunu hiçe sayardı,ve bundan asla pişman olmazdı

    nasıl olsundu?

    onu sevdiğini varlığında hissedebiliyordu.

    durduk yere ismini söyledi

    tınısını unutmuştu nasıl söylendiğini

    adını çok severdi

    onun gibi farklıydı.

    onunla ilgili neredeyse herşeyi sevdiğini farketti

    küçük detayları bile,

    yüzü onun için mükemmeldi

    üstelik yakışıklı bile denemezdi ona

    onun gözünde kimse daha iyi olmamıştı.

    onun için yaratılmışlığın izlerini taşıyordu tüm bedeninde..

    birden o çok sevdikleri şarkıyı kulaklarında duydu.

    mırıldanmaya başladı kafasındaki sese eşlik etti

    o bu şarkıyı nasıl söyler diye hayal etti onun sesinden bu şarkıyı dinlediğini düşündü

    ona şarkı söylemesini çok istemişti

    o şarkı söylemeyi çok severdi bir iki kere şarkı söyleyişini duymuştu

    ama o anlarda diğerleri gibi siliklerdi

    hatırladığı kadarıyla onun dünyasını ters yüzden eden saniylerdi şarkı söylediği zamanlar

    ona eşlik etmek isterdi

    kulağına sevdiği şarkıyı fısıldamak isterdi ne yazıkki onun sesiyle yarışamazdı ama

    umursamaz diye düşünüyordu.

    çünkü onun sesi güzel olmasaydı da onun sesini sevecekti diğer geri kalan ne varsa sevdiği gibi

    kimse tarafından böyle sevilmek istememişti

    onun sevgisini istiyordu,tek olmayı

    başkası olsa umrunda olmazdı

    ama ilk defa ait olmak istemişti

    onu kaybetme korkusunu aklına getirmek onu yatağa düşürüyordu

    onu kaybettiğinde de zaten başına gelen buydu.

    kendini hem sevmesine hem nefret etmesini sağlıyordu o.

    kendini ne zaman sevse onu da sever

    ondan ne zaman nefret etmek istese kendinden de nefret ederdi

    benzersizlerdi ama birbirlerine benzerlerdi.

    onun onu özlemediğinden neredeyse emindi.

    aklına gelmiyordu bile paranoyaları bütün gün içini kemirirdi.

    ama düzelemiyordu,düzelirse en büyük parçasını kaybedecekti.

    hem düzelmek istiyor hemde onu tamamen kaybedecek olduğu için düzelmekten korkuyordu.

    odasına gitti,yatağına yüz üstü uzandı.

    ne zaman olayların içinden çıkamayacak ve sesleri susturamayacak olsa

    gider yüz üstü yatardı.

    ve ağlayabildiği kadar ağlardı.

    saçları, düz akması gerekirken yüzünün üstüne yattığı için ıslanırdı.

    bundan nefret ederdi ama başka türlü sesinin duyulmasından korkardı.

    gecenin karanlığı ne zaman uğrasa odasına o da içinin karanlıklarına dönerdi

    gündüz olduğundan daha kötü olur ve tüm umutsuzluklarının başına üşüşünü duyardı.

    şimdi onu arasa belki kaçıp giderdi olduğu yerden

    ona hala güvenebilecek kadar seviyordu.

    kimse böyle yapamazdı biliyordu.

    ve kimse onu hala neden sevdiğini anlamıyordu,anlamayacaklardı da.

    işin kötüsü ne zaman anlatacak olsa içindeki kördüğüme yakalanıyordu

    kelimeleri karıştırıyor uykusuz kaldığında olduğu gibi dili dolanıyordu.

    insanlar gelip geçici bir şey olduğunu muhtemelen bir takıntı adını koyup onu onunla baş başa bırakıyolardı

    o da bunu istiyordu,yalnız kalmak.

    kafasında bile olsa onunla yalnız kalıp düşüncelerini sadece onunla paylaşmak.

    onun her zaman için ona söyleyecek bir şeyleri vardı sessiz kalmazlardı.

    ----------------------------------------------------------------------------------------------

    • 1
      başık
    • 0
      yorum
    • 9724
      görüntü

    Son Başlıklar

    ‘Hayat hepimizin hevesini kırıyor... Zehiri alınmış bir vedayım, kendimle buluşmalıyım...’ dedi Kadın!

     

     

    Adam, ışığın gittiği yöne doğru yürüyor fakat, hep eksik ve yarım bırakılmışlık duygusu peşini bırakmıyordu...

     

     

    Fazla tedirgindi... ve kendini belki de hiç gerekmediği halde gerekerek yaşıyordu Adam! Şehrin anlamsız kalabalığı, gürültüsü, hesaplı ve sahte ilişkileri, geçmişte yaşadığı sıkıntılı günler çok mu yormuştu onu?.. Bunalıyordu; dinlenirken de, öfkeliyken de, sevinirken de, mutluyken de...

     

     

    ‘Hayat yine de çok basit...’ dedi Kadın! ‘İnsanların kafası karışık!..’

     

     

    Tüyleri diken diken, yüreği, ağzında bir Adam’dı!.. Hayat onu her gün dövüyordu... Korkularını sevmiyor, korkularından ödü kopuyordu... Hayalleri olmasaydı; dünya ‘her şeye rağmen yaşanmaya değer’ olmasaydı; yaşamın ilk darbesiyle yıkılabilirdi!..

     

     

    “Topallayan da yol alıyordu”... ama hem “tutuklu” hem “gardiyan” yaşamanın acısı başkaydı...

     

     

    ‘Nereye gidersen git, ne yaparsan yap, aşkı yanına almayı unutma...’ dedi Kadın!

     

    ‘Ne kadar haklısın, her şeyi aşk sandığım için önce aşka yenildim...’ dedi Adam!

     

     

    “Özgün olmak için dürüst olmak yeterlidir...” dedi Wittgenstein!..

     

    “Kendinden başka hiçbir eksiğim yok!” dedi Kafka!

     

    “Çağdaş bir ortaçağ yaşıyoruz” dedi Umberto Eco!

     

     

    Her şey kendi kaktüsüne dönecek kadar sahici değildi artık! Ve aşk; ateş ile su arasındaki tabiatı gördü, maziye kaçtı!..

     

     

    Engin Turgut

  18. tülvent
    En Son İleti

    sdc14633vq.jpg

     

    Keşke…

     

    Hepimizin hayatından öylesine geçip gidiveren, sonradan hatırladığında yeniden içinde oluvermek isteyeceği, özlediği anlar vardır. Bazen mutluluk, bazen hüzün veren, bazen iç burkan bazense gülümseten, ama geçen uzun yıllara rağmen tazeliğini koruyan... Bazen bir şarkıyla, bir kokuyla, bazen bir sesle kendini yeniden hatırlatan, geçmişten tatları aklımıza getiren keşkeli anlar!

     

    Bazen de bir fotoğrafla gerçeğinizden kopup hiç farkında olmadan ‘’keşke’’ diye geçirirsiniz içinizden. Tıpkı benim gibi!

     

    Keşke zamanı geri alma yetim olsa, bir süreliğine Bergama’ da olsam, altı yedi yaşlarımda…

     

    Keşke, Yumak yine saçlarımı karıştırarak, patilerini yüzüme sürerek uyandırsa! Neşeyle açsam gözlerimi; tasasız, hayat denilen hengameden uzak! Mutfaktan çörek kokularıyla birlikte tıkırtıları gelse annemin. Her zamanki gibi erkenden uyanıp yakmış olsa kuzineyi, ısınsa mutfak. Biraz da kıvrılıp kuzinenin ısıttığı minderde yatsak Yumak’la. Annemi seyretsem mutlu mutlu... Az sonra kuzineye koyacağı hamurdan bir parçacık da bana verse. Tulumundan çıkarıp zeytinyağında beklettiği peynirlerin en güzeli, Bergama tulumunun o canım kokusu karanfilli sakızlı ekmek kokusuna karışsa…

     

    Canım okula gitmek istemese, ama bunu anneme söyleyemesem. Misafirliğe gitsek keşke! O hazırlanırken gözünü, dudağını boyayışını, güzelliğini izlesem hayran hayran... ‘’Sinemacılar’’ ın ılık çay getiren gelinine çok bozulsam ve içmesem. Eve dönerken yine kumrular ötüşse. Arada bir geri kalıp annemin toprak yolda bıraktığı topuk izlerini seyretsem özenerek… Koşup annemin elini yeniden tutarken yüreğim büyük gelse yerine. Ve o an dünyanın geri kalanı siliniverse!

     

    Okul çıkışında ya annem karşılasa beni ya da arap sabunun temizlik kokusu… Bir sürpriz yapıp anneannem gelmiş olsa ve ben deli gibi sevinsem.

     

    Bir kase dolusu sakızlı, karanfilli leblebiyle sokak kapısının merdiveninde oturuyor olsam keşke! Uzaklardan bir simitçinin ya da eskicinin bağırışı duyulsa. Hava bozsa aniden, yağmur başlasa, üşüsem, gidip anneme sarılsam sıcacık… Sonra yağmuru seyretsem pencereden, kaygısız, huzurlu ve tüm sorumluluklardan uzak… Kucağımda Yumak, pencere önündeki begonyalar ve minik cam biblolarla birlikte.

     

    Her şey o leblebiler kadar taze olsa keşke! Annemin elleri, yüzü… Eski olan, yaşlı olan hiç bir şey; kaybettiğim, eksik olan hiç kimse olmasa hayatımda.

     

    Günün en sevdiğim zamanı gelse, perdeler kapansa. Akşam yemeğini hazırlarken bir yandan da şarkı söylese annem, bazı sözlerini yanlış hatırladığı… Kuzinede ısınan yemek kokularına salata için ovduğu soğanın kokusu karışıp doldursa evi.

     

    Az sonra babam gelse okuldan. Koşup sarılsam. O burnumdan hiç gitmeyecek atölye kokusunu duyumsayarak... Kapkara olmuş ellerine, her daim kuzinenin üzerinde duran çaydanlıktan su döksem keşke! Bir zamanlar torna bıçağına kaptırdığı başparmağının ucuna ilişse bir ara gözüm. Ve o sırada top koşturmaktan kıpkırmızı olmuş güzel suratıyla ağabeyim gelse ve tamamlansak. Babam ajansı dinlese, o sıra hepimiz sussak. Yemek masasından tabağımız bitmeden kalkamasak.

     

    Keşke anılara karışmış o güzel zamanlar bu kadar çabuk geçip gitmiş olmasa! Yaşam endişesi olmayan, sonsuz güvenli, yıllar geçtikçe de yeni anlamlar yükleyeceğim zamanlar!

     

    Gürül gürül yanan sobadan yanaklarımız, ellerimiz, beraber olmaktan kalbimiz sıcacık... Sobanın üzerinde bir de çay yapsa annem, kokusu çıkmasın diye yine demliğin ağzını kıvırdığı kağıtla tıkayarak.

     

    Günlük telaş ve koşuşturmaların ardından dünyayı kapının arkasında bırakmanın, birlikte olmanın huzuruyla çay kaşıklarının sesleri, sıcacık odamızda radyonun sesine karışsa karışşa…

    • 1
      başık
    • 1
      yorum
    • 12451
      görüntü

    Son Başlıklar

    secret_06
    En Son İleti
    blog-0101518001345621868.jpgTüm site sakinlerinin geçmiş bayramlarını kutlar esenlikler dilerim ... saygı ve muhabbetlerimle


×

Önemli Bilgiler

Bu siteyi kullanmaya başladığınız anda kuralları kabul ediyorsunuz Kullanım Koşulu.