İçeriğe atla


Fotoğraf

Descartes'ta Bilgi Kuramı

Bilim İnsanları Filozoflar Descartes Bilgi Kuramı

  • Lütfen cevap vermek için giriş yapınız.
Bu başlığa 3 cevap verilmiş

#1 Alkım Saygın

Alkım Saygın

    Genç Üye

  • Φ Yeni Üyeler
  • PipPip
  • 252 İleti

Gönderi Tarihi: 06 Eylül 2006 - 12:32


Çağdaş felsefenin kurucusu olarak anılagelen Descartes, Felsefe’ye bilgi kuramından başlar. Meditasyonlar’da kendisinden aslâ şüphe edilemeyecek bir şey aramaya koyulur. Bu öyle bir şey olmalıdır ki başka bilgilere ulaşmayı sağlasın ve sarsılmaz bir temel olsun.

Descartes tâ ilk gençlik yıllarından bu yana birçok yanlışı doğru diye kabûl ettiğini düşünür ve herşeye şüpheyle yaklaşır, hem kendi yaşamında hem de bilimlerde sağlam ve kalıcı birşeylere ulaşılacaksa şâyet herşeyi temelinden devirmeye ve işe ilk temellerden başlamaya karar verir. (Birinci Meditasyon 1. önerme) O zamâna dek tartışmasız bir biçimde doğru diye kabûl ettiklerinin ya duyulardan ya da duyular yoluyla geldiğini düşünen Descartes bunlar hakkında bir kez yanılma içine düşüldüğünde bunların tamâmına olan güvenin de yitip gittiğini savunur (Birinci Meditasyon 3. önerme).

Böylelikle akıl yoluyla felsefî doğruluğa ulaşmaya çalışır. O, açık ve seçik bilgilerin peşindedir, bu bilgilerin kuşatıcı bir bütünsellikle diğer bilgilere ulaşmayı sağlayacağına; fakat bu bilgilere ulaşmak için sağlam bir yöntem geliştirmek gerektiğine inanır. Nitekim Descartes’ın dilinde açıklık doğrudan doğruya kavrama ve bilme, seçiklik ise bilinen şey ne ise onun kaynağını bilmedir ve o, bu tür bilgilere ulaşmayı sağlayacak yöntemin yapısı araştırır.

İmdi Descartes, Birinci Meditasyon’da o zamâna kadar sâhip olduğu tüm bilgilere şüpheyle yaklaşır, bunları derinlemesine incelenmesi gerektiğine inanır. Ne var ki empirik nedenlerle tüm bunları incelemeyi de mümkün görmez. Bu nedenle bunların salt temellerini incelemeye karar verir ve bu temellerden birinde bir yanlış bulduğu taktirde onun üzerinde yükselen tüm bilgilerin de yanlış olduğuna hükmetmeye karar verir. Böylelikle İkinci Meditasyon’da yöntemsel şüphe aracılığıyla, o zamâna kadar sâhip olduğu tüm bilgileri paranteze alır; fakat bu şüpheyi günlük hayat için uygulanabilir bulmaz; örneğin ahlâk ilkelerinden aslâ şüphe etmez. Duyuların kimi zaman bizi çok küçük ve uzakta olan şeyler hakkında yanıltsalar da yine de kimi başka şeyler hakkında yanıltmadığını düşünür ki ahlâk ilkeleri de bunlardandır. (Birinci Meditasyon 4. önerme)

Böylelikle Descartes bu incelemesini duyu verilerinin tanıklığı aracılığıyla sürdürmekten çekinmez, bu incelemeyi başka bir yol üzerinden sürdürmenin mümkün olmadığına inanır. Ancak bu noktada kendisi şöyle bir durumla karşı karşıyadır: bir düş görmekte olduğumuzu farz edelim. Söz gelişi gözlerimizi açmamız, kafamızı sallamamız, ellerimizi uzatmamız vb. gerçek olmasın. İmdi bu durumda bu incelemenin geçerli olamayacağını düşünenler çıkabilir; ne var ki bu durumda bile birtakım şeylerden şüphe etmek olanaksızdır; söz gelişi ister uykulu isterse uyanık olalım iki ile üçün toplamının her zaman beş ettiğini, karenin hiçbir zaman dörtten çok kenârı olamayacağını vb. biliriz. Bu denli açık ve seçik bilgiler herhangi bir yanlışlığa veya belirsizliğe sürüklemez. (Birinci Meditasyon 6.-8. önermeler)

Ne var ki tanrı Descartes’ın aldanmasını veya kötü bir cin onu kandırmayı istemiş olabilir. Ancak bunlardan ilki tanrının mutlak iyi olduğu gerçeğiyle bağdaşmaz; nitekim mutlak iyi olan bir varlık yanlışa sürüklemez. (Birinci Meditasyon 9. önerme) Tanrının değil ama kötü bir cinin aldatabileceği tehlikesi karşısında da yine de en azından bâzı şeylerden aslâ şüphe edemeyeceğini düşünür (Birinci Meditasyon 12. önerme), kötü bir cin tarafından aldatılıyor olsa bile en azından vârolması gerektiğine inanır. Böylelikle “Varım” (“Ego sum, ego existo”) önermesinin onu bildirdiğimiz veya anlama yetimizde kavradığımız her zaman zorunlu olarak doğru olduğu vargısını çıkartmamız gerektiği sonucuna ulaşır (İkinci Meditasyon 3. önerme).

İmdi Descartes’ın dilinde ben şüphe eden bir şeydir; ama bu ben tam olarak nedir diye sorar, bu ben’in ne olduğunu yeterince açık bulmaz, bunu açık bir hâle getirmesi gerektiğine inanır. Aksi taktirde bu ben’in yerine başka bir şey koyma tehlikesiyle karşı karşıya geleceğine ve giderek daha büyük bir yanılgıya düşeceğine inanır. (İkinci Meditasyon 4. önerme) Descartes’a göre bu ben insandır; ancak insanın ne olduğunu da irdelemesi gerektiğini düşünür. Descartes insan için ussal bir hayvan nitelemesini de yetersiz bulur; bunu olumlaması durumunda hem hayvan olmanın hem de ussal olmanın ne olduğunu irdelemek durumunda kalacağı ve henüz daha bir soruyu cevaplayamadan başka iki soruyu cevaplamak durumunda kalacağı yollu bir serzenişte bulunur. Bu nedenle kendine ilişkin tasarımlarının dökümü üzerinden düşünmeyi deneyerek bu ben’in ne olduğunu araştırmaya koyulur. Nitekim kendini bir yüzü, elleri kolları olan ve bedenden oluşmuş bir makine olarak tasavvur eder. Bu listeye bir de beslenen, yürüyen, duyumsayan ve düşünen bir varlık olduğunu da ekler, bunları da ruhla ilişkilendirir. Ne var ki ruhun ne olduğu üzerinde durmaz, salt beden üzerinde düşünür. Descartes’ın dilinde beden ise sınırları olan, uzamda yer alan ve verili bir uzayı başka her cismin ondan dışlanacağı bir yolda doldurabilen herşeydir. İmdi dokunma, görme, işitme, tat veya kokuyla algılama beden aracılığıyla gerçekleştirilir. (İkinci Meditasyon 5. önerme)

Böylelikle Descartes bedeni hep belirli bir şekille sınırlı, başka cisimlerin hareket hâline getirebildiği, uzamda ve zamanda yer kaplayan bir nesne olarak görür ve bunları nitelendirmek için de corpus terimini kullanır. Ruha âit öz nitelikler söz konusu olduğunda kimi özellikler beden olmayınca yerine getirilemez. Bunlardan salt düşünme tür olarak insana âittir ve düşünme vârolmanın koşulu olduğundan vârolma da düşünüldüğü sürece vârolmadır. İmdi düşünme ben’in öz niteliğidir. Descartes düşünme söz konusu olduğunda yukarıda ne olduğunu araştırmadan bıraktığı ruhu zihin olarak ele alır. Diğer öz nitelikler söz konusu olduğunda da ruhu spiritüel bir varlık olarak ele alır. İmdi düşünmek; onaylamak, reddetmek, şüphe etmek, imgelemek ve hissetmektir. Ancak bunlardan imgelemek ve hissetmek salt ruhla ilgili değil; bedenle de ilgilidir, bu ikisi için ruh ile bedenin yan yana gelmeleri değil; bütünleşmeleri gerekir. Böylelikle Descartes ruh ile bedenin nasıl olup da bir arada bulunduğunu dert edinerek töz sorunu tartışmasını başlatır: Descartes’a göre ruh ile beden apayrı birer tözdür, töz ise vârolmak için kendisinden başka birşeye ihtiyaç duymayan şeydir; ne var ki insan söz konusu olduğunda bu ikisi bir arada bulunmak durumundadır.

Descartes ben’e ilişkin bir irdeleme yürütürken aynı zamanda bilginin kaynağı sorunu hakkında da düşünür, en açık ve seçik olarak kavrandıkları sanılan; fakat en sıradan şeyleri inceleyerek bilginin kaynağının zihin olduğunu tanıtlamaya çalışacağı balmumu örneğini verir: bir balmumu parçası alalım. Bal peteğinden yeni gelmiş ve kapsadığı balın tadını yitirmemiş, toplandığı çiçeklerin kokusunu da koruyor olsun. Rengi dipdiridir. Yüzeyi sert ve soğuktur. Ele kolayca alınır ve parmakla vurulduğunda da ses çıkartır. Başka deyişle onda bir cismi seçik olarak tanımak için gerekli herşey mevcuttur. Bu balmumunu ateşe yaklaştıralım. Bu durumda tadı ve kokusu gider, rengi değişir, yüzeyi farklılaşır, büyüklüğü artar ve sıvılaşır ve güçlükle dokunulur bir hâl alır. Bu noktada Descartes şunu sorar: bu değişimden sonra karşımızda olan balmumu aynı balmumu mudur? Cevâbı: evettir; ancak bu iki balmumu imgesinin aynı balmumuna âit olduğunu söylememizi sağlayan şey duyularla ilgili bir şey olamaz; çünkü duyular iki farklı imge meydana getirmiştir. (İkinci Meditasyon 11. önerme) İmdi birinci durumdaki balmumundan geriye kalan salt esnek ve değişebilir olan uzamlı bir şeydir. Bu nedenle ikinci durumdaki balmumu parçasının aynı balmumu parçası olduğunu söyleten şey imgelem olamaz; o hâlde bu zihindir. (İkinci Meditasyon 16. önerme)

Böylelikle Descartes doğruluk sorunu hakkında bir tutarlılık kuramı geliştirir, bir düşüncenin hakkında olduğu nesneye ilişkin başka bir düşünceyle uyuşmasının o düşüncenin doğru olduğu anlamına geldiğini savunur. Descartes’a göre bir nesneye ilişkin tüm bilgiler zihinde birer tasarım yaratır, bunların her defâsında aynı nesneye ilişkin başka bir tasarımla uyuşması bunlar arasında tutarlılık sağlar ki doğruluk da buradan gelir.

Âni bir sezişle vârolduğunu sezen; başka deyişle herhangi bir dedüksiyona başvurmaksızın sezgisel bir yolla “Düşünüyorum o hâlde varım” önermesini bulan Descartes, Üçüncü Meditasyon’da da tanrı üzerinde düşünür; zihni üzerindeki incelemesi onu tanrı üzerinde düşünmeye sürükler. Descartes’a göre insan zihninde üç tür ide vardır, bunlar: doğuştan gelen ideler (ideae innatae), zihnin kendi ürettiği ideler (ideae factitiae) ve dışarıdan gelen ideler (ideae adventitiae). Dışarıdan gelen ideler duyu verilerine dayanır. Zihnin kendi ürettiği idelerde ise imgelem devrededir, bunlar gerçek ve saf olmayan idelerdir. Doğuştan gelen ideler ise kesin ve apaçıktır, bunların nesnel olgusallığı vardır. (Üçüncü Meditasyon 7. önerme) İmdi Descartes nesnel olgusallığı dış dünyâda değil; insan zihninde görür. Bu noktada tanrı idesinin ve tanrıya ilişkin idelerin nasıl bir şey olduğunu dert edinir; nitekim sonsuz, mükemmel ve sınırsız ideleri duyumlama yoluyla elde edilmiş olamaz; dış dünyâda bu idelerin herhangi bir nesnesi yoktur. Bunları zihin de üretmiş olamaz; nitekim sonlu bir tözden bu idelerin çıkması mümkün değildir; eğer bu mümkün olsaydı ben’in tanrı olması gerekirdi. İmdi geriye tek bir seçenek kalır: tanrı idesi ve tanrıya ilişkin ideler doğuştan gelir ki bu da tanrının zorunlu olarak vârolduğu sonucuna götürür. (Üçüncü Meditasyon 22. önerme) Nitekim tanrı ben’e bir imzâ atmıştır; duyulur şeylerin ideleri kendilerini dışsal yoldan bilmeye sunarken, tanrı idesi ve tanrıya ilişkin ideler kendilerini başka bir biçimde bilmeye sunar (Üçüncü Meditasyon 37. önerme).

Descartes’ın idelere ilişkin bu sınıflandırması yanılgı üzerinde yapacağı incelemeye giriş niteliğindedir. İmdi Descartes’a göre tanrının yanıltıcı bir varlık olduğunu düşünmek doğru değildir; çünkü tüm yalan dolanda ve aldatmada eksiklik bulunur ve aldatma yeteneği bir kurnazlık veya güç belirtisi gibi görünse de aldatma isteği kuşkusuz kötülük veya zayıflığa tanıklık eder ki bunlar da tanrıya âit nitelikler olamaz. (Dördüncü Meditasyon 2. önerme) Öte yandan ben’de bulunan anlama yetisi de tanrının yanıltıcı bir varlık olmadığına ispattır. Nitekim tanrı ben’i yanıltmayı istemeyeceği için ben’e böyle bir yetenek kazandırmıştır. Bu yetenek doğru bir biçimde kullanılırsa yanılgıya düşülmez. (Dördüncü Meditasyon 3. ve 4. önermeler) İmdi yanılgının kaynağını anlamak için anlama yetisine ve istemenin eylemine bakmak gerekir; nitekim bu yetinin sınırlarında olan ve onun kavrayabildiği yerde durmasını bilen için yanılma ortaya çıkmaz. İstemenin ise sınırı yoktur. İstemedeki bu sınırsızlık anlama yetisinin işini doğru bir biçimde yapmasına mâni olur ki bu yeti istemenin hizmetinde aceleci davrandığında yanılmalar ortaya çıkar. (Dördüncü Meditasyon 8. önerme)

İlk önce kendi ben’inin, oradan da tanırının bilgisine ulaşan Descartes yanılgının kaynağı sorunu çerçevesinde artık dış dünyâyı dert edinir; dış dünyâyı ben’in tanrıya ilişkin bilgisinin dolayımından geçerek dert edinir. Ancak ben’e ve tanrıya ilişkin bilgilerin bilme türü sezgiyken, dış dünyâyı bilme türü dedüksiyondur. Descartes’ın dilinde sezgi zihnin berrak ve şüphesiz kavrayışıdır, ilk ve kesin olarak bilinenler sezgi aracılığıyla bilinir, bunlardan doğru sonuçlar çıkartılırken ise dedüksiyon kullanılır. Sezgi saf ve entellektüel bir yetidir, objesi olan kavramlar da kendinde açık ve seçiktir. Dedüksiyonla bilinenler ise daha az kesinlik taşır. Descartes “Düşünüyorum o hâlde varım” önermesine sezgiyle varır; buna karşılık dış dünyânın bilgisine bu yolla ulaşamayacağını düşünür ve dedüksiyona başvurur; fakat bunu da tek başına yeterli bulmaz, bir de duyumlara gereksinimi olduğuna inanır. Nitekim Descartes’a göre iki tür duyum vardır, bunlar: iç duyum ve dış duyum. Açlık ve susuzluk gibi temel gereksinmelerin duyumlanmasını sağlayan duyuma iç duyum, diğer gereksinmelerin duyumlanmasını sağlayan duyuma ise dış duyum der. İmdi bu duyumlar günlük hayâtı sürdürebilmek için gereklidir. Öte yandan bunlar uyur bir hâlde bulunan doğuştan gelen idelerin uyanık hâle gelmesini de sağlar ve bu idelerden hareketle yapılan dedüksiyonlarla dış dünyânın bilgisine ulaşılır.

Böylelikle Descartes’ın dış dünyâda bilgisine ulaşacak olduğu şey onda bulunan nesnelerin özlerinin bilgisi olacaktır ve bunu da Beşinci Mediyasyon’da irdeler. Burada Descartes şeyleri bilmenin özlerini bilmek olduğunu savunur ve özler hakkındaki bilgiler ile tanrı hakkındaki bilgiler arasında sıkı bir ilişki görür; özlerin bilgisinin tanrıya âit bilgilere bağımlı olduğunu, tanrıyı bilmeden özlere ilişkin herhangi bir bilgiye sâhip olmanın mümkün olmadığını iddiâ eder. (Beşinci Meditasyon 16. önerme) Bu görüşleri onu şeylerin vâroluşunu daha yakından irdelemeye ve bunlara ilişkin birtakım ayrımlar yapmaya sürükler. Böylelikle Altıncı Meditasyon’da da bir ontoloji geliştirir.

***

Gün Dönümü I; Amor Fati’den
http://alkimsaygin.tr.gg

alkimsaygin@mynet.com

alkimsaygin@hotmail.com

Not: MSN görüşmeleri için akşamları 8-10 arası müsâitim..

#2 sedat sencan

sedat sencan

    Genç Üye

  • Φ Yeni Üyeler
  • PipPip
  • 224 İleti

Gönderi Tarihi: 25 Haziran 2007 - 12:00

Cogito ergo sum:Düşünüyorum,öyleyse varım.
Felsefenin gelmiş geçmiş en önemli cümlelerinden birisidir.
Hepimizin de bildiği gibi 1596-1650 yılları arasında yaşamış olan Descartes söylemiştir.
Bu cümle ile ne demek istemişti ?
Her şeyden önce o günlerde henüz bilim ve felsefe birbirinden ayrılmamıştı.
Ama ayrılmanın sancıları da başlamıştı.
Skolastik felsefe yıkılmış,bilgi problemi yeniden ele alınmıştı.
Uğraş olarak bilimi seçen insanlar gözlerini doğaya çevirdiler.
O güne kadar elde edilmiş bilgiler,her ne iseler tek tek ele alındı.
Avrupa’nın birçok yerinde bunların hepsi yeniden inceleniyordu.
Herbir bilgi deneylerle sınanıyor,tekrar tekrar gözlemleniyordu.
*** *** *** *** *** *** *** ***
Descartes, bu yoğun günlerde kendisini tam hedefe kilitlemiş olmalı.
Elbette sonuca bir günde varmadı.
Bir taraftan bilimsel gelişmeleri takip ediyor,bir taraftan kendisi araştırıyordu.
Bütün bunların arasında ilişki kurmak ve kuralları belirlemek bir filozofun görevidir.
Belki de bu işin düşünsel süreci yıllarca sürdü.
Şimdi kendim Descartes’mışım gibi düşüneceğim.
*** *** *** *** *** *** *** ***
İşe en başından başlıyacağım.
Bildiklerimin hepsinden şüphe ediyorum.
Duyularımın sağladığı bilgiler şüpheli ve aldatıcıdır.
Çevremdeki kişilerin de etkisinde kalmış olmalıyım.
Sabit fikirler,toplumun değerleri ,gelenekleri ve bunun gibi herşeyi de ayırıyorum.
Herşeyin varlığını yok sayıyorum.Var olup olmadıklarını şimdilik merak etmiyorum.
Hatta kendim bile yokmuş gibi davranmalıyım.
*** *** *** *** *** *** *** ***
Şimdi işe başlıyorum.
Etrafımda çeşitli biçim ve renklerde pekçok nesne var.
Ben bunları nasıl ve ne şekilde görüyorsam,onlar da öyle mi olmalı?
Örneğin şu tek avucuma sığacak kadar hacimli kırmızı bir elma görüyorum.
O,gerçekten mevcut mu ? Mevcutsa o boyutta ve o renkte mi?
Ben nesneleri duyu organlarım aracılığı ile tanıyorum.
Onlara dokunuyorum,kendilerini görüyorum,tadına bakıyorum.
Seslerini işitip bazısının kokusunu alıyorum.
Böylece onlar hakkında bilgi sahibi oluyorum.
Ama bu bilgiler doğru mu?
*** *** *** *** *** *** *** ***
Nitekim duyularımın beni sık sık yanılttığını bilirim.
Bazen halının üzerinde bir kalem görürüm,sonra anlarım ki o,halının deseniymiş.
Bunun gibi bir sesi başka bir şeyin sesi sanırım.
Demek ki duyulara güven duymamalıyım.
Duyularım beni yanılttığına göre belki de onların bana kaynaklık ettiği nesneler de yanıltıcıdır.
Belki de gördüğüm veya gördüğümü sandığım herşey bir hayaldir.
Belki de onların hepsi benim kuruntumdur.
*** *** *** *** *** *** *** ***
Eşyalar öyle de insanlar nasıl?
Ben herkesi kendim gibi düşünen,gören ve duyan birileri olduğunu kabul etmişim.
Ama ya onlar öyle değilse.
Sık sık rüya görürüm.Düşlerimde bir şeyler yapar,bir yerlere giderim.
Uyandığım zaman bunların hiçbirini de yapmamış olduğumu anlarım.
Sakın bütün yaşantım bir rüya olmasın?
Etrafımdaki eşyalar ve insanlar gibi kendi varlığım bile şüpheli.
O zaman geriye ne kaldı?
*** *** *** *** *** *** *** ***
İlk anda geriye hiçbir şey kalmamış gibi görünüyor.
Ama galiba bir şey var.
Bu öyle bir şey ki artık ondan şüphe edemem.
Bu şey, benim için kesin diyeceğim bir bilgidir.
İlginç olan durum,bu kesin bilgim benim kendi şüphemden oluştu.
Şüphe ettiğim zaman boyunca ,kendisinden şüphe edemeyeceğim şey nedir?
Elbette bu,şüphe etmekte olmamdır.
Peki şüphe etmek nedir?
*** *** *** *** *** *** *** ***
Hiç tartışmasız söyleyebilirim:Düşünmektir.
Yani şüphe etmek düşünmek demektir.
O zaman düşünme eyleminden şüphe edemem.
Böylece düşüncemin varlığını kesinlikle kabul etmeliyim.
Düşündüğüme göre o düşünceyi gerçekleştiren bir şey olmalı.
O şey,benim yani bizzat kendimim.
Düşündüğüme göre varlığımın olmaması olanak dışıdır.
O halde sonuç tartışılmaz şekilde ortadadır:
Düşünüyorum,öyleyse varım.
SEDAT SENCAN

#3 sedelina

sedelina

    Süper Üye

  • Φ Süper Üye
  • 13.644 İleti

Gönderi Tarihi: 25 Haziran 2007 - 22:44

eğer bedenimde su içmeye dair arzu varsa su denen şeyın varlığı var ki bunu biliyorum,inanma ıhtıyacım varsa tanrıda vardır,ve tanrı varsa bunlar hayal değildir.o halde ben de varım.

buda descartes'ın çıkarımlarından bir diğeridir.saygılar
Sadece Avrupa'yı öğrenirken,Avrupa'nın talebesi olmak...

Afedersiniz,Kurtuluş Savaşımızı biz,kimden kurtulmak için vermiştik?!

Haçlı-Hilal savaşı içimizde artık..

Külliyen kaybeden biziz yani;toptan kazanan başkaları...

Ü.M.


''Örülüp,örülüp sökülüyoruz.Ne zaman bitecek bu çile!..''
Quo Vadis Türkiye?Yerinde dur!..''




#4 zamansızvemekansız

zamansızvemekansız

    Yeni Üye

  • Φ Yeni Üyeler
  • Pip
  • 13 İleti

Gönderi Tarihi: 05 Şubat 2008 - 15:37

SOSYAL BİLİMLERDE METODOLOJİK İLKELER

Mehmet Fatih DOĞRUCAN



Sosyal bilimlerde temel bir varlık anlayışı arayacak olursak, bu anlayış hiç şüphesiz Anthropos ile sonuçlanacaktır. Yani sosyal bilimsel metodolojinin temel nesnesi açık bir biçimde insan olacaktır. Doğal olarak insan merkezli tüm faaliyetler sosyal bilimlerin araştırma alanında olacağından dolayı, insanı ve insan merkezli sistematikleri de çözümleme çabası, sosyal bilimsel faaliyetlerde, kesin ve doğru bilgiyi elde etme amaçlı olarak bir metodoloji vücuda getirecektir. Elbette ki, sosyal bilimsel çalışmalar insanı konu edinirken aynı biçimde ve aynı metodla ele almamaktadır. Çünkü sosyal bilimsel çalışmalar insanı, farklı perspektiflerden konu edinmektedir. Mesela Psikoloji bilimi, insanı bir birey olarak değerlendirmekle beraber onun ortaya koyduğu davranışları çözümlemeye çalışacak, sosyoloji ilmi ise, insanı toplumsal yönü deşifre etme çabası güdecektir. Burada kesin olan şudur ki sosyal bilimlere ontolojik bir yaklaşım sergileyecek olursak, Arkhe’si kesinlikle insandır.

Sosyal bilimsel metodolojinin günümüzdeki yansımalarına değinmeden önce onu biraz daha deşifre edebilmek için şunu söylemek yerinde olacaktır. SOSYAL BİLİMLER de aynı FEN BİLİMLERİ gibi, ontolojik bir takım görüşlerden elde edilen epistemolojik veriler üzerinde yükselecektir ki, zaten sosyal bilimleri varlık olarak ele aldığı ve incelediği konular üzerine elde ettiği bilgilerin niteliklerinden ayrı düşünmek, açık ve kesin bilginin hak ettiği tutarlılık ilkesini gözden çıkarmak demek olacaktır. Yani bilimsel düşüncenin ontolojik dünya görüşü onunla tutarlı bir epistemolojiyi verecektir.

Mesela ortaçağın üzerinde, yükseldiği epistemolojinin salt mantıksal tasımlar üzerinde kurulu olması, sonucu görünenin veya fizik dünyanın bilimsel açıdan yetersizliği ile sonuçlanmış, böylece fizik dünya ve metafizik arasındaki ilişki açık ve seçik olarak ifade edilememiştir. Bu sebeple Rene Descartes, açık ve seçik bir bilginin yani değişimsiz bilginin peşine düşmüştür.

Günümüzde bilimsel bilginin metodolojik olarak elde edilme amacını, 7 madde belirlemektedir. Bu maddeler, Descartes’ın dört temel maddesine eklenmiş üç madde ile son şeklini almış olarak düşünülebilir.

*Sosyal bilimler’de ilk etapta eksik bilginin tutarsızlığından hareketle, daha önce yapılmamış bir şeyi yapma yolunu seçecek, ve yapılmamış olan üzerinden elde ettiği bilgilerle önceki bilgilerin denetlemesi gerçekleşecektir ki, böylece bilimin progresif doğası ortaya çıkacaktır.

*Eksik olanı tamamlamak ise verilerimizin, sağlıklı ve tutarlı bir bilgi ile ilişkisini denetlenebilir hale getirir, ve elimizin altında bulunan eksiksiz tam bir bilgi kontrol mekanizmasının temeli haline dönüşür

*Elbette ki bunun için kapalı olanı açmak önemlidir. Çünkü eldeki verilerin açık ve seçik hale gelmesi ile ancak açık ve kesin bir bilgi arayışına yönelebiliriz.

*Descartes felsefesinin üstünde yükseldiği açıklık ve kesinlik ilkesinin temeli, şüphesiz ki, Ockhamlı William’ın Usturası ile açıklanabilir. Bu durum gereksiz olan herhangi bir mesele ile ilgilenmeksizin mümkün olan en sade ve en kısa ifade ile, gerçeği dolaysız yoldan açıklama çabasıdır. İşte bu sebeple ilkelerimizden bir tanesi de, uzun olanı kısaltmaktır.

*tabii ki uzun olanı kısaltmak için, aynı zamanda karışık olanı tertip etmek de önemlidir. Yoksa bilimsel değeri olabilecek bir fallacy (safsata) durumu ile karşı karşıya kalır ki, Pupırıous’un izagore isimli eseri, Aristoteles’in karışık gibi duran ‘’türler ve cinsler’’ meselesini tertip edememiş bu sebeple, ortaçağ boyunca bu mesele ile ilgili açık bir kaos vücuda gelmişti.

*elbette ki, karmaşık olanın da, düzene konulması ile tutarlı bir bilgi yapısı karşımıza çıkacaktır, fakat tutarlılıkla doğruluk açısından felsefi ve mantıki farklar mevcuttur. bunun ortadan kaldırılabilmesi ise, denetlenebilirlik açısından hataları göstermekle mümkündür ki, bu ilkeye popper’in yanlışlanabilirlik ilkesi de diyebiliriz.

*Son olarak elde edilen tutarlı ve doğru bilgilerin birbirleri ile ilişkisi irdelenmeli ve sistematik olarak birbirleri tutarlılığı denetlenmelidir. Bunun için ise temel ilke dağınık olanı toplamaktır.

DESCARTES METODOLOJİSİ
Descartes metodolojisinin, bütün derinlikler, yazmış ‘’Metod Üzerine Konuşmalar’’ isimli eserinde ortaya çıkar. Bir bakıma Descartes metodolojisi demek, yazmış olduğu bu kitabın açık bir tahlili olacaktır.
Descartes’in kendi sözcüklerinden okuduğumuz bu kitapta hakikati arayış felsefesinin metodu üzerine tartışması yer alıyor. Descartes bu kitabı 6 bölüme ayırmıştır:
1.Bilimlerle ilgili çeşitli düşünceler
2.Descartes’in aradığı metodun başlıca kuralları
3.Descartes’in bu metottan çıkardığı ahlak kuralları
4.Metafiziğin temelleri
5.Descartes’in araştırdığı fizik sorularının sırası
6.Descartes’in, doğa araştırmasında ileri gitmek için gerekli saydığı şeyler.
1.BÖLÜM
Akıl ya da sağduyu birbirine eş kavramlar olarak alınmış. Buna göre aklın bizi hayvanlardan ayrıt eden ve üstün kılan tek şey olduğunu ve herkeste tam olarak bulunduğunu varsayıyor; ancak yine de aldanabileceğini kabul ediyor. Bu durumda amacı herkesin aklını iyi kullanması için gereken metodu öğrenmek değil; kendi aklını ne şekilde kullanmaya çalıştığını göstermek. İzlediği yolları açıklamaktan yana; çünkü böylece insanların kendi hakkındaki kanıları öğrenecek ve bu da kendisi için yeni bir bilgi edinme aracı haline gelecek.
Descartes henüz çocukken edebiyat ve bilim içinde yetişmiş ve onlarla hayata yararlı her şeyin açık ve sağlam bilgisinin edinilebileceğine inandırılmış. Bu sebeple bunları öğrenmeye hep istek duymuş. Bir süre sonra okudukça aslında ne kadar bilgisiz olduğunu görmeye başlamış. Okullarda okutulan dersleri de beğeniyormuş. Her dersin belirli bir faydası olduğuna inanıyor. Eski yazarları okumayı ise seyahat etmekle eş olarak görüyor. İnsanın kendi kültürünü başkalarından üstün görmemesi için diğer kültürleri bilmek lazımdır. Bu da eski yazarların kitaplarından geçer; ancak eğer ki eski yazarlara çok kaptırırsa insan kendini, kendi zamanı ve ülkesine yabancı olur. (sf.11)
Descartes din bilime saygılı bir yaklaşım içersinde. Cennet arzusu da her insan kadar var. Hayata dair incelemesi için olağan üstü bir Tanrı yardımına ve insandan fazla bir şey olmaya ihtiyaç olduğunu düşünüyor.
Felsefe konusunda oldukça mütevazı olmayı tercih ediyor. hiç kimseden daha fazla şey katacağı iddiasıyla yola çıkmamış. Bilgin kimselerin desteklediği sadece doğru gibi gözüken şeylerin hepsini yanlış sayıp reddediyor. Diğer bilimler ise ilkelerini felsefeden aldıkları sürece, bu kadar az sağlam temeller üzerine sağlam hiçbir şey kurulamayacağına inanıyor. Servetini çoğaltmak için bilimi kendine sanat edinmek zorunda olmadığına inanıyor. Tüm bunları düşünerek kitapları incelemeyi tümüyle bırakmış; çünkü masa başında muhakeme yürütülemeyeceğine inanmış. (sf.13)

2.BÖLÜM
Bu bölümde Descartes, ayrı ayrı ustaların elinden çıkmış bir eserin, bir tek ustanın meydana getirdiği eserden çoğunlukla daha mükemmel olmadığını söylüyor. Bunun gibi bir devletin tek bir kişi tarafından meydana getirilen ve bu sayede hepsinin aynı amaca yönelik olan yasalarının, başka bir çok kişilerce meydana getirilen yasalardan çok daha geçerli olacağına inanıyor. Buradan çıkan bir başka fikir ise, bir insanın, pek çok kişinin düşünceleriyle bir araya gelen kitaplarla bilgi sahibi olmasındansa, sağduyu sahibi bir kimse olarak, karşılaştığı olaylarda doğal bir muhakeme yürüterek çok daha fazla gerçeğe yaklaşacağıdır. Yargılarımızın, doğduğumuz günden beri tamamen aklımızı kullanmak alışkanlığında olduğumuz ve daima sadece onun tarafından yönlendirildiğimiz takdirde vereceğimiz yargılar kadar katıksız ve sağlam olmasına imkan yoktur. (sf.17)
Descartes’in niyeti, hiçbir zaman, kendi düşüncelerini düzeltmekten ve tümüyle kendinin olan bir toprak üzerinde yapı kurmaktan öteye geçmemiş. Kendinin fazla atılgan bulunmasından korkuyor. Dünyanın da bu konuda hiç yatkın olmayan 2 tür insanla dolu olduğunu söylüyor. Bir bölümü kendilerini olduklarından daha becerikli sanarak acele yargılara varan, bundan dolayı da bir defa ilkelerinden şüphe ettiği zaman asla doğru yolu bulmayanlar. İkinci bölümü ise doğruyu yanlıştan ayırt etmekte kendilerine ders verenlerden daha az becerikli oldukları yargısına vardıklarından, başkalarının görüşleri ile yetinmek zorunda olanlar. (sf.19)
Yola çıkarken görüşleri başkalarının görüşlerine tercih edilebilecek tek bir kimse bile seçemediği için kendine ancak kendinin yol gösterebileceğine inanmış
Descartes gençliğinde felsefe disiplinleri arasından mantığı, matematik bilimleri arasından da geometricilerin analizi ile cebiri biraz incelemiş. Bunların tasarısının gerçekleşmesinde işine yarayabilecek sanat veya bilimler olduğunu düşünüyor. Bilinmeyen şeyler hakkında bilgi verecek yerde, muhakeme yürütmeksizin söz söylemekten başka bir işe yaramadığını söylüyor. Ona göre eskilerin analizi, şekilleri incelemeyle kendini öylesine sınırlandırmıştır ki hayal gücünü zorlamadan anlayışı işletilip geliştiremez. Yeni cebirciler ise zihni işleten bir bilim olacak yerde karışık ve karanlık bir sanat haline gelmiştir. Sayısı az olan ancak katı bir şekilde uygulanan yasaların bulunduğu bir devletin daha düzenli olduğunu göze alarak kendine 4 kesin kural koyuyor Descartes (sf.22):
1)Doğruluğunu apaçık bilmediği hiçbir şeyi doğru olarak kabul etmemek. Böylece önyargılara saplanmamak
2)İncelenecek olan güçlükleri daha iyi çözümleyebilmek için her birini mümkün olan ve gerektiği kadar bölümlere ayırmak
3)En basit ve anlaşılması en kolay şeylerden başlayarak en bileşik şeylerin bilgisine yavaş yavaş yükselmek için; hatta sıralanamayan şeylerin bile bir sırası bulunduğunu varsayarak düşüncelerini bir sıraya koymak
4)Hiçbir şey atlamadığıma emin olmak için her yanda eksiksiz aysımlar ve genel kontroller yapmak.
Descartes ilerleyen cümlelerinde bu kurallardan nasıl faydalandığını anlatıyor ve her şeyde ancak tek bit hakikat bulunduğunu ve onu bulan kimsenin o şeyi bilinebileceği kadar bildiğini fark etmemiş. Bu metoda kendini en çok memnun eden şey ise aklını kullandığından emin olmasıymış.
3.BÖLÜM
Descartes bu bölümde, bu metoduyla yapacağı yeni araştırmalar süresince kullanmak üzere geçici bir ahlak oluşturmaya karar veriyor. Bu ahlakın düsturları şu şekilde:
Birincisi, Tanrı’nın çocukluğundan beri içinde yetişmesine lütuf buyurduğu dine sağlamca bağlanmak , ülkenin yasalarına ve adetlerine boyun eğmek. Bunun için de en ölçülü görüşleri seçiyor. Aşırılıkları kötü olarak nitelendiriyor ve aşırılıklar arasına da özellikle insanın özgürlüğünden bir şeyler koparan tüm vaatleri koyuyor. Böylece doğru yoldan en az miktarda sapmış olacak. (sf.25)
İkincisi davranışlarında elinden geldiği kadar sağlam ve kararlı olmak ve en şüpheli görüşleri bile bir defa benimsemeye karar verdikten sonra, şaşmaz olduklarına inanarak değişmezcesine onları takip etmek. (sf.26)
Üçüncü düsturu, her zaman talihten çok kendini yenmeye ve dünyanın düzeninden çok kendi isteklerini değiştirmeye; ve genlikle düşüncelerimizden başka hiçbir şeyin tamamıyla elimizde olmadığına; dolayısıyla dışımızda olan şeyler hakkında elimizden geleni yaptıktan sonra gücümüzün yetmediği bütün şeylerin bizim için kesinlikle imkansız olduğuna inanmayı alışkanlık haline getirmek. (sf.27)
Sonuç olarak insanların bu hayatta yaptıkları türlü işleri, içlerinden en iyisini seçebilmek için gözden geçirmek istemiş. Başkalarının yaptıkları işler hakkında söz söylemek istememiş ancak kendine gelince bütün hayatını aklını işletmekte ve kabul ettiği metodu izleyerek gücünün yettiği kadar hakikatin bilgisinde ilerlemekte kullanmaya devam etmekten daha iyi bir iş yapamayacağına inanmış. (sf.28)
İrademiz ancak zihnimiz ona kendisine iyi ya da kötü gösterdiğine göre bir şeyi istemeye ya da istememeye karar verdiğinden, iyi hareket etmek için iyi hüküm vermek; ve elden geldiğince bütün erdemlerle bütün öbür nimetleri elde edebilmek için de mümkün olduğunca iyi hüküm vermek yeter.
Descartes bundan sonra sadece, 9 yıl boyunca dünyanın farklı yerlerinde seyahat etmiş. Seyahatleri boyunca aklında yanlış olduğuna inandığı fikirleri öylece zihninden söküp atmış. Bunun kesinlikle sadece şüphe etmek için şüphe eden ve hep kararsız görünen şüphecilerden farklı bir şey olduğunu da vurguluyor.
4.BÖLÜM
Bu bölümde Descartes, uyanıkken zihnimizde bulunan fikirlerin, aynen uyurken de aklımıza gelebileceğini düşünerek o ana kadar zihnimize girmiş olan bütün şeylerin, kendi düşlerine giren hayallerden daha gerçek olmadığını farz eder. Ardından, bunu düşünen kendinin zorunlu olarak mevcut olan bir şey olması gerektiğini fark eder ve “Düşünüyorum öyleyse varım” hakikatinde karar kılar. Bu yargıyı da hakikati arama felsefesinin ilk ilkesi olarak kabul eder. (sf.33)
Buradan kendi benliğini, tüm özü ve doğası düşünmek olan ve var olmak için hiçbir yere ihtiyaç duymayan ve maddi hiçbir şeye bağlı olmayan bir cevher olarak tanımlar. Ruhunsa bedenden tamamen farklı olduğunu ekler.
Descartes, kendi dışındaki şeylerin (gök, ışık, sıcaklık vs.) kendi varlığından geldiğine inanır; ancak en mükemmelin daha az mükemmelden çıkması, bir şeyin yoktan var olmasından daha aykırı bir fikir olduğuna göre bu fikir çürütülmüş olur. Demek ki olduğundan daha mükemmel bir varlık tarafından yani Tanrı tarafından bu fikir kendine verilmiştir. Buna bir de şu yargıyı ekler: sahip olmadığı bir mükemmelliği biliyorsa kendisi var olan biricik varlık değildir. Eğer yalnız ve her şeyden bağımsız olsaydı, kendinde eksik bildiği mükemmellikleri kendine verebilir, böylece bir nevi Tanrı niteliğine sahip olabilirdi. (sf.35)
Bundan sonra Descartes başka hakikatler aramak isteğiyle geometricilerin konusunu ele alarak en basit ispatların bazılarını gözden geçirmiş. Bunların sonucunda, hayal edilmeyen bütün şeyler, insanların çoğuna (zihinlerini asla duyulur şeylerin ötesine yükseltemeyen kimselere) anlaşılmaz görünür. Nitekim filozoflar da Descartes’e göre aynı fikirdedir; duyuda bulunmayan hiçbir şey zihinde bulunamaz. Halbuki Tanrı ve ruh fikirleri duyuda asla bulunmaz. En iyi zihinler bile, istedikleri kadar incelensinler, daha önce Tanrı’nın varlığını farz etmedikçe bu şüpheyi giderecek bir kanıt ileri süremezler. (sf.37)
Nihayet ister uyanık ister uykuda olalım, bizi ikna edecek olan şey yalnızca aklımızın apaçıklığı olmalıdır. Aklımız bize tam mükemmel olmadığımız için düşüncelerimiz de tam doğru olamayacağından, içinde hakikat bulunan düşüncelerimizin uykuda edindiğimiz düşünceler arasında değil; mutlaka uyanıkken edindiğimiz düşünceler arasında bulunması gerektiğini buyuruyor.

5.BÖLÜM
Bu bölümde Descartes Tanrı’nın yeni bir dünya yarattığını tasarlıyor: Tanrı bu yeni dünyanın oluşmasını sağlayacak tüm maddeyi yaratmış olacak ve dünyanın çeşitli kısımlarını değişik biçimlerde hareket ettirecek. Tahmin edilemez bir kaos meydana gelecek ve ardından koyduğu yasalarla her şey kendi başına işlemeye bırakılacak.
Descartes, bu maddeyi tasvir etmekle başlıyor. Suretlerin ya da niteliklerin var olmadığını farz ediyor. Sonra doğa yasalarının neler olduğunu gösteriyor. Daha sonra özellikle yer yüzünden söz ediyor: Onu meydana getiren maddeye Tanrı’nın hiçbir ağırlık koymadığını kabul ediyor. Doğal olayların ve tüm cisimlerin nasıl meydana geldiğini anlatıyor. Bu arada bu dünyada yıldızlardan sonra ışık meydana getiren tek şeyin ateş olduğunu bildiğinden ateşin doğasına ait her şeyi anlatmaya çalışmış. Teologlar arasında kabul gören görüş de bu merkezdedir. (sf.43)
Buradan insanların anlatılmasına geçiş yapılıyor. Tanrı’nın insan vücudunu, anlatılan maddelerden başka bir şeyle meydana getirmediğini, bir ruh veya benzerini koymadığını, sadece yüreğine ışıksız bir ateş yaktığını düşünüyor. Bu tasarıya dayanarak insan vücudunun en temel hareketi olarak saydığı yürek ve atardamarın hareketlerini ayrıntılı olarak açıklıyor.
Tanrı’nın elinden çıkmış olan bedenin insan elinden çıkan makinelerden kıyas kabul etmez derecede mükemmel olduğundan bahsediliyor. Descartes’in bir başka tasarısına göre bedenleri insan bedenleriyle aynı görünen ve ahlak davranışlarımıza kadar taklit eden makinelerin dünyasında insanlarla aralarındaki farkı 2 keskin araçla anlarız: Birincisi, onların bizim düşüncelerimizi başkalarına bildirirken yaptığımız gibi söz ve işaretleri bir araya getirerek kullanmaları mümkün değildir; çünkü sözleri türlü şekillerde düzene sokan bir makine tasavvur edilemez. İkincisi ise birçok şeyleri bizim kadar, hatta bizden daha iyi yapsalar bile bazılarını mutlaka yapamazlar; çünkü akıl her durumda işe yarayabilen evrensel bir alet olduğu halde bu organlar her özel iş için belli bir özel düzene sokulmuş olmak zorundadırlar. Onun için makinede, onu hayatın bütün durumlarında aklımızın bizi hareket ettirdiği gibi hareket ettirecek kadar değişiklikler bulunması moral bakımından imkansızdır. Bu iki ölçüt sayesinde insanla hayvan arasındaki ayrılığı da görürüz. (sf.53)
Bundan sonra akıllı ruhu ele alır Descartes. Hiçbir suretle maddenin kudretinden çıkarılamayacağını fakat ayrıca yaratılması gerektiğini söyler. Tanrı’yı inkar edenlerin hayvanların ruhlarının insanlarla aynı yaratılışta olduğunu iddia eden görüşlerine katılmaz. İnsan ruhunun bedenden tamamen bağımsız bir doğası olduğunu dolayısıyla asla onunla birlikte ölmek zorunda bulunmadığını (ölümsüz ruh yargısı) belirtir. (sf.55)
6.BÖLÜM
Çok kesin ispatlarına sahip olmadığı yeni görüşlere asla inanmamak ve her hangi bir kimsenin zararına dönebilecek görüşleri yazmamak konusunda büyük titizlik gösteren Descartes, yanıldığı bir nokta bulmaktan tedirgin bir şekilde bu kitabı yazmıştır. Ahlakla ilgili konularda herkesin kendi görüşü önemlidir; ama fizik üzerine bazı genel nosyonlar edinince ve bunları bazı özel güçlüklerde denemeye başlayınca Descartes, fayda görmeye başlayarak bunu paylaşmak ister. Felsefenin bir pratiğinin bulunması gerektiğini vurgulayarak böylece doğanın efendisi ve sahibi olabileceğimiz yargısına varır. Bu aynı zamanda insan sağlığı ve tıp bilimi için de arzu eldir bir şeydir. (sf.57)
Deneylerin bilgide ilerlendiği ölçüde daha gerekli olduğuna inanır ve bu işte izlediği basamaklar şu şekildedir:
1)Genel olarak dünyada var olan tüm şeylerin ilkelerini ya da ilk nedenlerini bulmaya çalışır. Bunu yaparken de ancak Tanrı tarafından yaratılmış olduğunu varsayar.
2)Bu nedenlerden çıkarılabilecek ilk ve en alelade sonuçları araştırır.
3)Daha özel şeylere inmek istediğinde, cisim şekillerini ve türlerini başka cisimlerden ayırt etmenin insan zihni için mümkün olmadığı; ancak sonuçlardan nedenlere inmek ve birçok özel deneylerden yararlanmak yoluyla bunun başarılabileceği inancına varır.

4)Duyularına dokunmuş olan tüm şeyleri zihninden geçirdiğinde, bulmuş olduğu ilkelerle kolayca açıklayamayacağı hiçbir şeye rastlamadığını cesaretle söyler; çünkü doğanın gücü o kadar büyük ve kapsamlı iken bu ilkeler o kadar basit ve geneldir. (sf.59)
Descartes’e göre bugüne kadar öğrendiği pek az şey, bilmediği ama öğrenebileceği şeylerin yanında hemen hemen hiçtir. Hakikatin bilgisine ulaşmamıza engel olan bütün güçlükleri ve yanlışları yenmeye uğraşmak gerçek savaşlara benzer; yanlış bir görüş edinmek bir savaş kaybetmektir. Bu yanlış görüşü edinmeden önceki hale dönebilmek için, sağlam ilkelere dayanarak büyük ilerlemeler kaydetmek gerektiğinden çok daha fazla ustalığa gerek vardır. (sf.61)

Başkalarının kendi düşüncelerini öğrenmekten elde edecekleri yarara gelince Descartes, bu konuda çok ileri gitmediğini ve daha çok şeyler eklemeye ihtiyaç duyduğunu söyler. Bunu da yapabilecek kimse kendinden başkası olamaz; çünkü insan başkasından öğrendiği bir şeyi kendi icat ettiği şey kadar iyi benimseyemez. Yeryüzünde, başlayıcısından başka hiç kimsenin daha iyi tamamlayamayacağı bir iş varsa, o da Descartes’in kendi üzerinde çalıştığı iştir. (sf.63)
Çeşitli engeller rağmen Descartes, 2 nedenden ötürü yaptığı ve tasarladığı şeyleri açıklamak ihtiyacı duymuş. Birincisi eğer bunları yazmazsa, kendini alıkoyan nedenlerin gerçekte olduğundan daha fazla aleyhinde olduğu düşünülebilir. İkincisi ise başkalarının yardımı olmadan yapmasına imkan olmayan, çok fazla deneye ihtiyaç duyduğu için, kendinden sonra yaşayacaklara, daha fazlasını yapabilirmiş izlenimi vererek suçlamalara maruz kalmak istememiş. (sf.67)
Kitabın geri kalan bölümünde bundan önceki yazılarına bazı cevaplamalarda bulunarak bu yazısına da eleştirileri kabul edeceğini halka bildiriyor. Son olarak ise bir itirafta bulunmuş. Sayelerinde hiç tedirgin olmadan boş vakitlerinden yararlanabildiği kişilere, kendisine dünyanın en şerefli mevkiini verecek kimselerden daha çok şükran borcu olduğunu söylüyor.

Mehmet Fatih Doğrucan