İçeriğe atla


Fotoğraf

Dışarısı

akbil dolumu yapılır...

Bu başlığa hiç cevap verilmemiş

#1 Johnydoe

Johnydoe

    Genç Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPip
  • 197 İleti

Gönderi Tarihi: 08 Haziran 2017 - 02:07

Kapının koluna dokunduğu anda, dışarı çıkıyor olma düşüncesi aldığı nefesle birlikte içine çekilmişti sanki. Dışarı, ait olmadığı bir mekanda var olma düşüncesi. Daha önce görmediği, duymadığı konuşmadığı, daha sonra bir daha rastlamayacağı, belki rastlasa bile farkına varamayacağı insanlar diyarı... Dışarı, güneşin aydınlattığı, rüzgarın serinlettiği, serinlemek? üşümek? üzerindeki gri renkli ceketin inceliğini düşündü... Gri renginin farkına ilk defa varıyormuş gibi, sanki daha önce görmediği bir nesneye bakıyormuş gibi ceketin kıvrımlarında gözlerini gezdirdi. Aynı zaman aralığında, parmaklarının arasında tuttuğu kapının kolunun soğuk metalik hissini derisinde hissetti. Parmaklarını biraz daha sıkıp, kolu aşağı doğru indirdi. Kilidin yuvasındaki dil yavaşça dışarıya doğru çıkarken sürtünme sesini duydu. İçerisi bu kadar sessiz miydi? Ya dışarısı? o kadar gürültü bir anda yüzüne çarptığında ne hissedecekti?

Kapıyı kendine doğru çektiğinde, taze havanın içeriye dolduğunu hissetti. Odasında ki lambanın açık olup olmadığı düşüncesi aklına dolarken, ne çok düşünüyordu? Alt tarafı dışarıya çıkacaktı işte. Dışarısı içine girmeyecekti.... Girmeyecekti... Odanın ışığı açık mı?
Tüm o tanımadığı yabancı kategorisine sığabilecek kadar az, tanıdıklar kategorisine girenlerin sayısı daha mı çok? Hayır değil tabi ki, ama tanıdıklar kategorisindeki her bir insan on kaplan gücündeydi, yani süper kahramanların sadece beyaz perde, sarı sayfalarda yer aldığını düşenecek olursak, gerçek hayatımızdaki on kaplan gücündeki tanıdıklarımızın kahramanlarımız olmadığını kim iddia edebilirdi. Başını hafifçe geriye çevirirken, üzerindeki gri ceketin yakasının tenine sürtündüğünü hissetti. Yeterince kalın mıydı? Gözleri dar koridorun ucundaki kapalı kapının, camına yöneldi. Buğulu camın yansımasında ışık belirtisi aradı. Ama ışık yanıyorken ya da yanmıyorken nasıl göründüğü hakkında fikri yoktu. Buğulu ve desenli camın kıvrımlarında ışığın parıltısını seçmeye çalışırken gözlerini kısarak bir süre baktı.

Ayırt edemiyordu işte. lanet olsun, odanın ışığı yanıyor mu yanmıyor mu anlayamıyordu. Şimdi eğilip, hayır eğilmesine gerek yoktu. Sağ ayağının ucuyla sol ayağının topuğuna bastırıp, ayakkabıyı sabit tutup ayağını çıkaracaktı. Sonra sol ayağının ucuyla sağ ayakkabısının topuğuna basıp onu çıkaracak, halının üzerine bir adım atacak sonra diğer adımı onun önüne, dar koridorun ucuna kadar yürüyüp, buzlu camlı kapıyı açıp lambanın yanıp yanmadığını kontrol edecek... neden bu düşünceleri bırakıp dışarı çıkamıyordu?
Çünkü dışarısının içine girmesini istemiyordu...

Teslim olmak, korkularını büyüttüğün için bu kadar korumacısın kendine karşı.

'Büyütmediğim korkuların ne kadar canımı yaktığını bilmiyormuş gibi konuşma! Bari sen söyleme bunu!'
'Tamam...Hala aralanmış kapının önünde duruyorsun farkında mısın?'
'Salak değilim ben, tabi ki farkındayım, zaten dışarının soğukluğu içimi dondurdu, bu gri ceket çok inceymiş, gidip kalın birşeyler giyeyim!'
'Odanın ışığı mazereti zorlamaydı, bakıyorum daha mantıklı bir mazeret uydurdun.'
'Üşüyüp hasta olmam ikimizin de pek yararına olmaz, en az benim kadar sende şikayet ediyorsun ağrıları çekerken'
'İçeride kalıp, saçma sapan düşüncelerle beynini uyuşturup, sonra yalnızlıktan şikayet ederken sızlanmaları dinlemekten daha kötü değil o ağrıları çekmek!'
'Anlamıyorsun değil mi? ben, bizi koruyorum. En son dışarıya çıktığımızda başımıza neler geldi, günlerce seni kendime getirmek için uğraştım.'
'Kendine gelmek için yani... Sonuçta aynı bedeni paylaşıyoruz, her ne kadar, farklı hayallerin peşinden gidiyor olsakta...'
'Biraz sus... Hatta kapat çeneni! tamam umurumda değil, odanın açık kalan ışığı, ya da dışarısının ne kadar soğuk olduğu!'

İki adım attıktan sonra başını çevirmeden kolunu arkaya uzatıp, kapının metalik his veren kolunu tutup dışarıya kapattı kendini...

Merdivenlerin o soğuk simetrisi gözüne çarptı. Hepsi aynı ölçülerde kesilmiş, yükseklikleri eşit, solmuş desenleri, yukarıya çıkılanlar, aşağıya inilenler, tam ortasında duruyordu düzlemin. Ahşap kapının bir adım ötesinde, kendini dışarıya kapatmış.

'Ne bekliyorsun?'
'ışığın sönmesini...'
'Biraz daha hareketsiz kalırsan sönecek ışık ve sen yeniden yanması için saçma bir hareketle kolunu ileri geri sallayıp yanmasını sağlayacaksın. Oysa bir adım atsan sönmeyecek o ışık.'
...
'Dur biraz, neden ışığın sönmesini bekliyorsun?'
'Dışarısının ne kadar karanlık bir yer olduğunu gözlerimle görüp, yeniden içeriye girmek için...'
'Komiksin!'

Işık söndü. Bir kaç saniye karanlıkta hareketsiz durduktan sonra yeniden içeri girmek için kapıya doğru döndüğünde hareketini algılayan ışık yeniden yandı.

'Karanlık sen izin verdiğin zaman sarıyor etrafını, bunu ispat etmiş oldun. Daha ne kadar kandıracaksın kendini?'
'Benden, sanki senden farklı biriymişim gibi bahsetmenden nefret ediyorum!'
'Her neyse, şu karanlık mevzusunu halletiysek gidebilir miyiz?'
'Nereye?'
'Kahrolası dışarıya!'
'Belki aklımdan geçen her düşünceye bu kadar muhalif yaklaşmasan, biraz yapıcı olsan zorlandıklarımızı daha kolay gerçekleştirebiliriz ne dersin?'
'Süslü cümleler kurman benim için yeterince etkili olmuyor ama hala vazgeçmiyorsun kurmaktan.'

Merdiven boşluğunun rutubetli serin havasını hissetmeye başlamıştı üzerinde. Sanki tenini saran giysileri zorlayıp, içine işlemek istiyor gibiydi. Daha fazla beklemek istemedi. İçeriye girebilirdi. Cebindeki anahtarların hala orada olduğu bilmek ister gibi elini kumaşın üzerinde gezdirdi. Evet oradaydı. Gri ceketinin yakalarını kaldırıp, önündeki iki düğmeden üsttekini ilikleyip aşağıya inilen merdivenlere doğru bir adım daha attı. Sonra bir adım daha ve bir adım daha. İlk merdivene ulaştığında, sonraki merdivenlere doğru ilerlemek sanki mekanik bir hareket gibiydi. Fazla düşünce gerektirmiyordu bu işlem ve nispeten hoşuna gitmişti. Düşünecek olursa bir an, bir saniye tereddüt ederse düşecekti. Bu korkudan mı bilinmez ama binayı dışarıdan ayıran kalın demir kapının önünde bulduğunda kendini, öyle kolay olmuştu ki oraya gelmek cesaret vericiydi. Kalın demir kapının ince demir parmaklı penceresinden dışarıdaki aydınlık içeriye yansıyordu. O an ışığın yanıyor ya da sönüyor olmasının bir anlamı yoktu. Tek yapması gereken elini uzatıp kapıyı açmaktı. Durdu.

'Şimdi ne oldu?'
'Biliyorsun işte...'
 'Evet senin bildiğin herşeyi biliyorum, ama şu an hangi gerekçeyle durduğunu bilmiyorum!'
'İçerideyken özgürlüğümüz vardı. Özgürlüğüm yani. Evet en fazla odalar, tuvalet ve mutfak arasıyla kısıtlı olsa da o kısıtlı alanda özgürdüm. Dilediğimi yapıyordum. Çıplak gezebiliyor, sözlerinin tamamını anımsayamadığım şarkıları sesli söylerken, bilmediğim yerleri uyduruyor ve kendime gülmüyordum. Zayıfım, bedenim şekilsiz, yüzüm biçimsiz ama aynalara bakmadığım sürece bunun bir önemi yoktu. Kimse yüzüme vurmuyor. Saatlerce susup otursam bile kimse gelip neden susuyorsun diye sormuyor. Kimse neden o odaya gittin bu odaya gitmedin diye sorgulamıyor. Özgürdüm yani biliyorsun...'
'Dışarıda da özgürsün, tamam çıplak gezemessin ama zaten dışarı da var olabilmek için yeterli niteliklere sahipsin şu anda.'
'Hayır anlamıyorsun işte!'
'Ben mi seni anlamıyorum? Güldürme beni, ben de seni anlamıyorsam neyi tartışıyoruz şu anda?'
'Bazen, sırf yanıldığını kanıtlamak için senin istediğin herşeyi yapmak istiyorum.'
'Yap o zaman!'
'Yapacağım ama senin yüzünden, senin o kahrolası merakını tatmin etmek için! içine düştüğüm durumlardan çıkmakla yine ben uğraşıyorum ve bu hoşuma gitmiyor...'

Bir süre bekledi. Biraz daha bekledi. Beklerken yalnız hissetti kendini. Karşısında kalın demir kapı, ince parmaklıkları camın önünde. Sanki camı dışarıya hapsetmiş gibi. Uzanıp kapıyı açtı. Çünkü beklemek için bir mazereti yoktu, kafasının içindeki ses vakit kazanmaya çalıştığını farketmiş olmalıydı. Sadece susup onu izliyordu. Kendini izliyordu. Kalın demir kapı önünde durmuş gri yazlık ceket giymiş, şekli bozuk bir bedenin iç hesaplaşmasının karşılıksız çıkması gülünçtü. Az önce onu aşağıya indiren merdivenler, artık yukarıya çıkmak için yapılmış görünüyordu orada dururken. Merdiven boşluğunda yankılanan bir kapının açılma ve kapılma sesini duydu, hemen ardından aşağıya inen adımların sesini. kapana kıstırmıştı kendini. Dışarısı ve o an orada onu görebilecek bir yabancı arasında sıkışıp kalmıştı. Her adımın sesi artıyordu. Bir seçim yapması gerekiyordu artık. Kalbinin daha hızlı çarpması bir halta yaramıyordu, bedenindeki ateşin yükseldiğini ve az önce ince hissettiği ceketin nasıl şimdi kalın bir montmuş gibi bedenin sardığını anlamaya çalışıyorken, cebindeki anahtarları hatırlayıp elini üzerine götürdü. Evet, hala içerisi özgürlüğünü cebinde taşıyordu. Bu kadar yakın. Öksürük sesini duydu. Sanki kendinden başka hiçbir insan öksüremezmiş gibi bu ses, duymasıyla kalın demir kapıyı açması ve dışarıya çıkması aynı anda oldu.

Okula giden mavi önlük giymiş, sırtında küçük çantasıyla bir çocuk geçti önünden. Okula gittiğini nereden biliyordu ki? Saat kaçtı? Yolunu kaybetmişti belki, belki çocuk parkından geliyordu. Geldiği yönde çocuk parkı var mıydı? Yolunu kaybetmiş olamayacak kadar yavaş ve kendinden emin yürüyordu en fazla sekiz yaşlarındaki kahverengi saçlı çocuk. Çocuk, ona mı bakmıştı? Neden bakmıştı? Tuhaf mı görünüyordu? Tuhaf? Çocuk önünden geçip giderken arkasından bakmaya devam etti. Çocuk arkasına dönüp tuhaflığına bakacak mıydı tekrar? Çocuğun ardından bakarken arkasındaki kalın demir kapının kapandığını duydu. Bir saniye sonra açıldı kapı. Siyah ceketli, siyah saçlı, kalın kaşlı, üstelik çatık, şişmanca bir adam belirdi. Öksürük sahibi sesi adam bir an gözlerinin içine bakıp yanından geçip gitti. Neden baktı ki şimdi bana? Tuhaf bir şey mi vardı bende? Herkes bana bakıyor işte.

'Sana söylemiştim! Bu iyi bir fikir değildi! Neden dinlemiyorsun beni?'

Cevap gelmedi. Cevap beklemenin anlamsızlığını farkettiği anda, içeriye gitmekte özgür olduğunu hissetti. Rahatladı. Gri ceketini yakalarını düzeltti. Çocuk dönüp bir daha bakmamıştı ona. Çatık kaşlı şişman adam da bakmadı. beyaz renkli bir araba önünden geçip gitti. Arabanın söförü de farketmedi onu. Karşı binanın ikinci katındaki camlardan birinden sarkıp elindeki örtüyü silkeleyen kadında. Dışarıdaydı artık. Belki de dışarısı içindeydi ve uyum sağlamıştı bu bilmediği ortama.

'Tamam haklısın, ben abartmışım, çok fazla sorguluyorum ama bana da hak ver biraz. Kolay değil içinde yaşayan bir adamın, dışarıya adım atması...'

Yine cevap gelmedi.Bir endişe peydahlanır gibi oldu içinde ama üzerinde çok durmadı. Oysa içinde peydahlananların üzerinde durmak, kendi üzerinde duranların ağırlığı altında ezilmekten kurtulmanın tek yoluydu.

Derin bir nefes aldı. Günlerdir soluduğu, beyaz duvarların kokusunu anımsamaya çalıştı. Nasıl nankördü insan, güzellik görmeye görsün anında unuturdu yavanlığı. Unuttu...

Duruşunu dikleştirdi. Sanki başı önde doğmuştu anasının karnından, bu da neydi böyle? Etrafına bakmaya başladı. Yolun karşısındaki bakkalın camındaki yazılanları okumaya çalıştı. Bir araba daha geçti önünden. Bir kadın, bir adam, bir kadın daha... uzun etek giymiş başı örtülü. Adam siyah pantalon giymiş. Önceki kadının üzerinde ne vardı? Başını çevirdi kadının gittiği yöne. Kalabalığın arasına karışmış kadın. Kadın ne kadar cesur! Nasıl da girmiş o karmaşaya, parçası olmuş, hangi adam ona bakıyor, kim nasıl hayaller kuruyor umurunda değil. Sadece yürüyor. Saçları uzun ve siyah beline çarpıyor yürüdükçe. Ama köşeyi dönüp kayboldu.

'İncelemelerin ve tesbitlerin bittiyse biraz yürüyebilir miyiz?'
'Sen orada mıydın? bir an bana kızıp gittiğini sandım.'
'Biliyorsun ki senden uzağa gidemem, bu iğneleyici laflarını kendine sakla.'
'İnsanın kendisiyle iğneleyici şekilde konuşamaması ne kadar kötü bir fikrin yok değil mi?'
'İnsanın kendi kendine duygu sömürüsü yapma girişiminde bulunması kadar kötü değil!'
'Çok sıkıcısın...'

Az önce gördüğü kadının gittiği yönde yürümeye başladı. Düşündüğü kadar zor değildi dışarıda olmak. Hatta biraz daha yürürse içeriye dönmemeyi bile düşünebilirdi. Hayır düşünemezdi tabi ki. Neyse şimdilik bu kadar uzun vade de planlar kurmayalım. Gözü yolun karşısındaki bakkalın camındaki yazılara takıldı. Okumaya çalıştı. Yürürken aynı anda yazılar sallanıyordu gözlerinin önünde, durdu. Yazılar da durdu.Gözlerini kısıp daha dikkatli baktı. Okuyamıyordu. Dışarıda bakmaya alışkın değildi gözleri. Hep içerisinin sarı ışığının tembelliği olsa gerek diye aklından geçirdi. Nasıl bir aklı varsa, herşey geçiyordu işte. Güneşin beyaz ışığında bakkalın camındaki yazılar okunmuyordu. Belki de o kadar kolay değildi dışarıda olmak. Daha yakına gidersem okuyabilirim yazıları hemen dışarıyı suçlamamak gerek.

'Öyle değil mi?'

'Sana söylüyorum, bak dışarıyı savundum hemde gerekmediği halde!'

Yine ses yoktu. Başını önüne eğdi. Kaldırım taşının başladığı ve bittiği simetrik çizgiyi gördü. Bir adım attı. Sonra bir adım daha...

Siyah kauçuk lastiklerin durmak için çabalarken asfalta sürtünerek çıkardığı sesi duydu kulaklarında. Bir çığlık gibi. Bir lastik nasıl çığlık atabilirdi ki? Saçma. Dışarısı böyle saçmalıklarla dolu olabilir mi diye geçti aklından yine. Düşünsene çığlık atan lastik, ağlayan lastik, gülen lastik, kahkaha atan lastik... Komikmiş diye geçti aklından. Duygusal tepkiler veriyor diye aklından geçen lastik aynı anda omurgasının üzerinden geçmişti. Asfaltın o soğukluğunu hissedince bedenin altında, gri ceketinin ne kadar ince olduğunu anımsadı. Başını kaldırıp yolun karşısındaki bakkalın camındaki yazılara baktı. Artık okuyabiliyordu.

'Akbil dolumu yapılır'





Cevap ekle