Zıplanacak içerik
evrensel-insan

‘Bilimsel çalışmalarda hiçbir konu tabu olmamalıdır’

Önerilen İletiler

Doç. Dr. Bilge Selçuk, Koç Üniversitesi Psikoloji Bölümünde öğretim üyesi ve Queensland Üniversitesinde onursal kıdemli araştırmacı. Current Biology dergisinde yayımlanan ve medyada çok ses getiren ‘The Negative Association between Religiousness and Children’s Altruism across the World’ başlıklı makalenin yazarları arasında.

 

Doç. Dr. Bilge Selçuk ile ses getiren dindarlık ve paylaşımcılık konulu çalışması üzerine bir söyleşi...

 

Kısa bir süre önce alanında uzman bilim insanları tarafından yürütülerek Current Biology dergisinde yayımlanan bir çalışma, dünya bilim çevrelerinde geniş bir yankı uyandırdı.

Çocukların paylaşma ve cezalandırma davranışları ile ebeveynlerin/ailelerin dindarlık düzeyi arasındaki ilişkiyi inceleyen bu çalışmaya, ABD, Çin, Güney Afrika, Kanada, Türkiye ve Ürdün olmak üzere 6 ülkeden yaşları beş ila 12 arasındaki 1170 çocuk ve aileleri katılmıştı. Paylaşma davranışlarının ölçümü için çocuklara ‘diktatör oyunu’ adlı bir oyun oynatıldı. Oyunda çocuklara 10 adet çıkartma verilerek, bunları isterlerse çıkartması olmayan çocuklarla paylaşabilecekleri söylendi. Ahlaki uyarlılığı ölçmek üzere ise çocuklara bir karakterin başka bir karakteri kazara ya da bilinçli olarak ittiği kısa animasyonlar izletildi. Ardından çocuklara animasyonlardaki karakterlerin davranışlarının ne kadar kötü olduğu ve o karaktere nasıl bir ceza verilmesi soruldu.

Sonuçlara göre ailenin dindarlık düzeyi arttıkça, çocukların kendilerine verilen çıkartmaları paylaşma davranışı azalıyordu. Kendisini Hristiyan ve Müslüman olarak tanımlayan ailelerin çocuklarında paylaşma davranışı, kendisini inançsız olarak tanımlayan ailelerin çocuklarına göre daha düşüktü (Şekil 1). Ayrıca dindar ailede yetişmenin paylaşım davranışı üzerinde etkisi, çocuğun yaşı arttıkça, güçleniyordu.

Buna rağmen, dindar annelere sorulduğunda çocuklarını ortalamadan daha duyarlı ve empatik değerlendirdikleri, yine bulgular arasında.

Çalışmada cezalandırma davranışlarına da bakıldı. Burada, kendisini Müslüman olarak nitelendiren ailelerin çocuklarının, başka birisine zarar geldiği durumları diğer çocuklara oranla daha zalimce buldukları, zararı veren kişinin ise daha sert bir biçimde cezalandırılması gerektiğini düşündükleri gözlemlenmişti.

 

sekil1.jpg

Ilk sema "dini olmayanlar" ikincisi "hristiyan" ve ucuncusu de " musluman"

Şekil 1: Dindar aile etkisi ve paylaşımcılık davranışı. Y-ekseni çalışmaya katılan çocuklarda ölçülen "paylaşımcılık" değerini göstermektedir. Sütunlar ise, soldan sağa, kendini "inançsız", "Hristiyan" ve "Müslüman" olarak tarif eden ailelerin çocuklarını göstermektedir. p-değerleri ise karşılaştırmanın istatistiksel olarak anlamlı olduğunu göstermektedir. Şekil makaleden alınmıştır.

Dindar aile ortamının çocuklarda ceza fikirleri ve paylaşımcılık davranışlarının üzerindeki etkiyi inceleyen çalışma medyada geçtiğimiz hafta içinde büyük ses getirdi. Makale, hassas bir konuyu incelemeye cesaret ettiği için övgüler alırken, bazı kaynaklarca da eleştirildi. Çalışmanın yazarlarından biri Koç Üniversitesi Psikoloji Bölümü öğretim üyelerinden Doç. Dr. Bilge Selçuk’tu. Selçuk’a çalışması ve genel olarak alanda yürütülen çalışmaları yorumlarken hangi noktalara dikkat edilmesi hususunda sorular yönelttik.

 

Makaleniz konusunda tebrik ederiz. Özellikle bu tip sosyal konuları çalışmak bazı zorlukları beraberinde getirebiliyor. İlk olarak merak ettiğimiz çalışmayı gerçekleştirirken, ya da veri toplarken özel bir zorluk yaşayıp yaşamadığınız.

Yaşadık elbette. Öncelikle şunu söylemek lazım, Türkiye’de psikologlar için araştırma yapmak her zaman zordur. Psikoloji, uğraştığı konular itibariyle kişiye hep özel konularda sorular sorar. Araştırmanızda incelediğiniz konu en genelinden kişinin toplumsal konularda düşüncesi veya tutumları olduğunda dahi özeldir ki, biz araştırmalarımızda katılımcılara çocukluk deneyimlerinden, ilişkilerinden, maruz kaldıkları travmatik olaylara kadar pek çok konuyu sorabiliyoruz. Ve katılımcılar sorularımıza doğru cevap vermeye çekinirlerse veya sorulara içtenlikle cevap vermezlerse araştırmada elde ettiğimiz veriler güvenilir olmuyor, araştırmalarımız amacına ulaşmıyor. Bu sebeple bilimsel araştırmalarda belli etik kurallar vardır, çalışmalarda elde ettiğimiz bilgileri kimseyle paylaşmayız, her koşulda gizli tutarız. Bunu katılımcılarımıza araştırma başlamadan önce yazılı ve sözlü olarak açıklarız. Bu tür sorunların yanı sıra Türkiye’de insanların araştırmalara katılma deneyimleri az, bilimsel araştırmalara dair bu bilgileri yetersiz. Üstelik ülkedeki siyasi ortamdan dolayı fişlenmekten korkanlar, bilimsel araştırmalara katılmaya da çekiniyorlar. Oysa araştırma için katılımcılardan alınan tüm bilgiler gizlidir, kimseyle paylaşılmaz.

Bu araştırmamızdaysa ailelerin dinlerine, dini gereklilikleri ne kadar yerine getirdiklerine ve dindarlıklarına dair sorular olduğu için çalışmamızda yer almak istemeyen birçok aile oldu. “Koç Üniversitesi bu soruları sorarak bizi çok hayal kırıklığına uğrattı, demek siz de dinimiz konusunda bilgi topluyorsanız artık” gibi açık açık söyleyenler oldu. Velilere elimizden geldiğince anlatmaya gayret ettik, araştırmanın amacının bu anne-baba özellikleri ile çocukların vicdan gelişimi ve sosyal davranışları arasındaki ilişkiyi incelemek olduğunu açıkladık. Veri topladığımız bir dönem Gezi zamanına denk geldi; o aylarda bu tür çekinceler arttı. İstanbul’da başladığımız veri toplama sürecini İzmir’de tamamlamak zorunda kaldık. Bu konuda bilinçli ve bilimsel çalışmalara destek olan okul yöneticileri, eğitimciler ve veliler olmasa psikoloji alanında çalışan araştırmacıların işi çok zor.Sanıyorum farkına varmamız gereken önemli bir konu bu; çalışmadan ilerleme olmaz, bir konu üstüne düşünmeden, araştırma yapmadan bilgi üretilemez. Psikoloji alanında, evet, sınırlı konuda da olsa hayvan araştırması yapılır ama bizim esas odağımız, esas malzememiz insandır. İnsanın davranışlarını anlamaya, açıklamaya çalışırız. Din de insanoğlu üstündeki etkisi bakımından belki de en ilgiye değer konulardan biri ve uluslararası literatürde din ve psikoloji ilişkilerini inceleyen çok araştırmacı ve araştırma var, ama bizde yok.

 

Sanıyorum farkına varmamız gereken önemli bir konu bu; çalışmadan ilerleme olmaz, bir konu üstüne düşünmeden, araştırma yapmadan bilgi üretilemez. Psikoloji alanında, evet, sınırlı konuda da olsa hayvan araştırması yapılır ama bizim esas odağımız, esas malzememiz insandır. İnsanın davranışlarını anlamaya, açıklamaya çalışırız. Din de insanoğlu üstündeki etkisi bakımından belki de en ilgiye değer konulardan biri ve uluslararası literatürde din ve psikoloji ilişkilerini inceleyen çok araştırmacı ve araştırma var, ama bizde yok.

 

Çalışmanızda da kullanıldığı gibi psikoloji alanında baskın bir şekilde kullanılan nicel ölçüm yöntemlerinin farklı sonuçlar ortaya koyabileceği de zaman zaman eleştiri konusu oluyor. Ölçüm konusunda düşüncelerinizi paylaşabilir misiniz?

Nicel ölçümler konusunda ne tür eleştiriler var bilemiyorum. Psikoloji nitel yöntemlerden ziyade nicel ölçüm yöntemleri kullanır. Yine de derinlemesine mülakata dayalı nitel yöntemleri de nicel yönteme ek olarak kullandığım araştırmalarım vardır. Fakat bu yöntemleri, kültürler arası karşılaştırmaya dayanan araştırmalarda kullanmanız zordur; o durumda farklı ülkelerden elde ettiğiniz verilerin karşılaştırılabilirliği çok problemli olur. Bir araştırma kurgulanırken bunların hepsi düşünülür; çalışmanın amacına göre yöntem ve ölçme aracı belirlersiniz. Sadece belli bir kültüre odaklanan bir araştırmada nitel yöntemler kullanmak daha mümkün. O zaman da başka sorular, başka eleştiriler ortaya çıkar. Her araştırma kendi sınırlılıkları içinde değerlendirilir.

 

Bazı bilimsel çalışmalar, diğer disiplinler ve akademi dışından kişilerce duyulduğunda, çalışma sonuçları oldukça öznel yorumlanabiliyor. Bu durum her ne kadar bütün alanlar için geçerli olsa da, psikoloji bilimi özelinde, bilimsel sonuçları yorumlarken okuyucuların neleri göz önünde bulundurmasını önerirsiniz?

Psikoloji alanında çalışanlar makaleleri nasıl okuyacaklarını bilirler, araştırmaların güçlü yönlerini ve sınırlılıklarını okuyunca anlarlar. Diğer okuyucular ise bilimsel makalelerin kendilerini okumaktan ziyade, bunların medyada verilen hallerini okuyabiliyorlar ancak.

Bu durumda medyaya büyük sorumluluk düşüyor. Medya, araştırmaları haber yaparken okunurluğu artırmak için sansasyonel başlıklar kullanırsa, ki bu herhalde meslek etiğine aykırıdır, o durumda okuyucunun yapabileceği bir şey yok. Bizim de araştırmacılar olarak önerimiz olsa olsa sansasyonel tüm başlıklara okuyucuların temkinli yaklaşmalarını öğütlemek. Bugün Türkiye’de de, dünyada da medya, özellikle gazeteler ve internet gazeteleri veya internet haberciliği diyelim, bunu çok yapıyor. Medya, çocukların kendinden daha dezavantajlı durumda olan başka çocuklarla elindekini paylaşma davranışına dair bir araştırmanın bulgularını “Dindar ailelerde çocuklar daha paragöz oluyor” diye duyurduğunda, bu yoruma araştırmacı da şaşırır ve kızar elbette. Medya okuyuculuğu önemli; hepimizin bu konuda kendimizi geliştirmemiz lazım.

 

Son olarak, bilimsel bilgi üreterek bütüncül bakış açıları geliştirmek ve bireylerin hayat kalitelerini arttırmak amaçlarımız arasında. Bu bağlamda, çalışmanızın sonuçlarının özellikle aile-çocuk ilişkilerine ve aile içi değerlerin aktarımını anlamamıza nasıl katkıda bulunduğunu düşünüyorsunuz?

Bilim hem bilim içindir, hem de insan ve toplum içindir. Yani bilimsel araştırma sonuçları bireylerin ve toplumların esenliği, daha iyi olmaları, ileriye gitmeleri için de kullanılır. Ama bir tek araştırma bu işlevi görür mü? Her araştırmanın belli özellikleri vardır ve ortaya koyduğu sonuçlar, o çerçevede değerlendirilir. Bir araştırma sorusunu inceleyen tüm çalışmaları bir arada ele almak ve sentezlemek için meta-analiz çalışmaları yapılır. Mesela yakında çocuklarda olumlu sosyal davranışlar ve zihin kuramı becerisi ilişkisi üzerine bir meta-analiz çalışmamız yayınlanacak; o makalede bu bağlantıyı inceleyen 76 araştırmayı sentezledik ve bir sonuca ulaştık. Tek tek araştırmalar birikir ve en nihayetinde bir bütün olarak değerlendirilirler. Ama bilimde her bir araştırmanın bütüncül bir bakış açısı ile bir konuya bakması söz konusu değildir; hatta nadiren böyle bir şey görülür. Bir araştırma gayet sınırlı bir soruya, tek bir özel konuya da odaklanabilir. Bir başka araştırma bir başka özel konuya odaklanabilir ve tüm bu araştırmalar biriktiği ve bir araya geldiği zaman anlamlı bir bütün ortaya çıkabilir. Aile-çocuk ilişkisini incelememiş, aile içi değerlerin nesiller arası aktarımına bakmamış bir araştırmanın bu konuda bir bilgi vermesi elbette mümkün değil. Kendini inançsız, Hıristiyan veya Müslüman olarak tanımlayan ailelerin çocukları incelediğimiz özellikler bakımından neden farklılık gösteriyor, bu araştırmamız ile bunu bilmemiz mümkün değil. Bu, ancak başka bir makalenin konusu olabilir. Şu anki bilgimizle ancak spekülatif yorumlar yapabiliriz. Kendini belli bir dine ait hissetmediğini söyleyen annelerle, Müslüman veya Hıristiyan olduğunu söyleyen aileler arasında ne tür farklılıklar vardır ki, inancı olmayan ailelerdeki çocuklar daha çok paylaşma davranışı gösteriyorlar? Acaba bu ailelerde otoriter ebeveynlik mi daha düşük, çocuk odaklı bir yetiştirme biçimi mi daha yaygın? Çocuğun pozitif değerleri içselleştirmesi, gerektiğinde fedakarlık yapabilmesi için önemlidir. Ama bir otorite figürünün ne yapılacağını dikte etmesi, içselleştirme sürecine zarar verir.

 

Peki, çocuğun bir kişinin zarar gördüğü durumda, bunu yapanın kasten yaptığını ve daha şiddetli cezalandırılması gerektiğini düşünmesi neden olur? Bu algılar ve davranış eğilimleri neden ve nasıl gelişir?

 

Tüm bunlara cevap ararken bakmamız gereken yer çevredir. Çevre, ama çevrenin hangi özellikleri? Bilim insanları bunlarla uğraşır. Bu bilgileri ortaya çıkarabilirsek, aileleri ve eğitimcileri bilgilendirebiliriz, çocuklarına farklı davranmalarını öğütleyebiliriz, yol gösterebiliriz. Gelişim psikologları için bunlar önemli konulardır; çünkü yetişkinliğin temeli çocuklukta atılır. Barış içinde yaşayan bir toplum için çocukluktaki sosyal ve ahlaki gelişimle ilişkili olan unsurları da bilmek gerekir.

Sanıyorum hemfikir olmamız gereken konu, bilimsel çalışmalarda herhangi bir konunun tabu olmaması gerektiğidir. Bilim, meraktan beslenir, gelişme ancak bilimle ve bilginin paylaşılmasıyla olur. Dün matbaa bulunmasaydı, bugün kitaplar basılıyor, çoğaltılıyor, dağıtılıyor olmazdı. Bugün internet aynı işlevi görüyor. Kitapları, yazıları, ağaç kesmeden, çok daha hızlı ve daha masrafsız şekilde paylaşabiliyoruz. Özellikle Türkiye gibi insanların kitaba, gazeteye para vermediği bir ülkede internet gazeteciliği çok kritik bir rol oynuyor. Bu mecralarda bilgiyi paylaşmak çok kıymetli ama sorumlu şekilde elbette.

 

.......................................................................................................................................................

 

İlgili makale: Decety, J., Cowell, J. M., Lee, K., Mahasneh, R., Malcolm-Smith, S., Selcuk, B., & Zhou, X. (2015). The Negative Association between Religiousness and Children’s Altruism across the World. Current Biology. doi: /10.1016/j.cub.2015.09.056

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş

İletiniz moderatör kontrolünden geçtikten sonra sitede gösterilmeye başlanacaktır. Eğer buna maruz kalmak istemiyorsanız lütfen hemen bir ÜYE OLUNUZ.

Misafir
İletinizi misafir olarak gönderiyorsunuz. Eğer üye iseniz lütfen GİRİP YAPARAK gönderiniz.
Bu başlığa cevap yaz

×   Zengin metin olarak yapıştırıldı..   Onun yerine sade metin olarak yapıştır

  Only 75 emoticons maximum are allowed.

×   Your link has been automatically embedded.   Display as a link instead

×   Önceki içeriğiniz geri getirildi..   Editörü temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.


×

Önemli Bilgiler

Bu siteyi kullanmaya başladığınız anda kuralları kabul ediyorsunuz Kullanım Koşulu.