İçeriğe atla


Fotoğraf

Sevdiğimiz-Seçtiğimiz Yazılar


Bu başlığa 3 cevap verilmiş

#1 Evrim

Evrim

    Deneyimli Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPip
  • 539 İleti

Gönderi Tarihi: 17 Eylül 2014 - 10:54

Nisiti! Denedim...

 

 

abe52-06.jpg

 

İLYAS TUNÇ

 

İki gün önce havadan bombalar yağdırdığı köyde geziniyordu; enkaz, yanmış parçalanmış bedenler, kırılmış bir oyuncak, masum bir çocuk yüzü, ölüm sessizliği… Yaptığını kendi gözleriyle görmenin utancı, suçluluğu ve üzüntüsüyle öyle ezilmişti ki bundan böyle hayatını barışa adayacaktı.

Arap-İsrail Savaşı’nda (1948) Galilee köyünü; Tarshiha, Sasa, Tiberias gibi diğer Filistin yerleşim yerlerini bombalar yağdıran bu genç pilotun adı Abie Nathan’dı.
Nathan, daha sonraki saldırıda bombaları hedefe değil denize düşürdü. Böylece ilk barış eylemini gerçekleştirmiş oldu. Savaş bitince ordudan ayrıldı, El AL havayollarına girdi. 1950-1958 yılları arasında orada çalıştı. 1960’lı yılların başında Tel Aviv’de ‘California’ adını verdiği Amerikan tarzı bir lokanta işletmeye başladı. Bu arada iki evlilik yaptı. 1950’de gerçekleşen ilk evliliği bir yıl, ikincisi iki yıl sürdü. Politik yaşamı, evlilik yaşamından da kısa sürecekti.

Bir gün, lokantasına gelen elit müşterilerin siyasi tartışmalarına katılmıştı. Düşüncelerini açıkladığında aldığı yanıt onu gücendirdi: “Hamburgerlerini satmaya devam etsen daha iyi olur!”
Ancak, çok geçmeden bir gazetecinin yanına yaklaşıp ‘içlerinde en akılcı ve duyarlı konuşan sendin’ demesiyle bir anda kararını verdi; politikaya atılacaktı. İbranice ‘Mucize’ anlamına gelen ‘Nes’ adlı bir parti kurdu. Seçmenlerine seçilirse barış görüşmeleri için Mısır Devlet Başkanı Cemal Abdül Nasır’ı ziyaret edeceği sözünü verdi. Partisinin adı gibi seçilmesi de mucizeydi. Barışı sağlamanın sadece politikacıların tekelinde olmadığına, bireylerin de kendi çabalarıyla bunu başarabileceğine inanan Nathan, verdiği sözü tuttu. Tek kişilik eski model bir uçak kiraladı, beyaza boyadı, üzerine ‘Barış’ yazdırdı ve 28 Şubat 1966’da Mısır’a uçtu. Radara yakalanmamak için deniz seviyesinin birkaç metre üzerinde seyrediyordu. Yakıtının tükeneceği anda Port Said’e zorunlu iniş yaptı. Uçağının düştüğü, kendisinin öldüğü duyurulmuştu. Hemen gözaltına alınıp sorgulandı. Tel Aviv’e geri gönderildiğinde California lokantasının önünde toplanan binlerce insan onu karşılamak için bekliyordu. Kimileri, ün peşinde koştuğu yorumlarını yapsa da Nathan, başkalarının bu türden görüşlerini önemsemeyen, yol arkadaşına gerek duymayan, verdiği kararların sonuçlarına katlanmasını bilen inatçı ve tutkulu bir adamdı.

Nathan, Mısır’a uçuşunun ardından çok sayıda gazeteye röportajlar verdi. Bir anda tüm dünyanın ilgi odağı haline geldi. Avrupa’ya, Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya’ya (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği) yaptığı gezilerde Arap-İsrail barışına destek sağlamak amacıyla Papa 6. Paulus’tan Bertrand Russel’a, Robert Kennedy’den Jean Paul Sartre’ye kadar birçok kişiyle görüştü. İnsanların kalbini kazanmasını iyi bilen Nathan, yalnızca bir barışsever değil, aynı zamanda bir ülkeden diğerine koşan yorulmaz bir yardımseverdi.

Kuraklık mültecilerine yardım etmek için 28 Ekim 1966’da Hindistan’a gitti. Kamyonlar kiralayıp üç gün boyunca otuz beş köyde tonlarca mısır dağıttı. Bu arada Başbakan Gandi’den Arap-İsrail ilişkilerinin geliştirilmesine katkı sağlamasını istedi. İsrail’e dönüşünde Sholom (Barış) Vakfı’nı kurdu. Ürdün Kralı Hüseyin’in İngiltere’de bir uçuş kulübüne bağışladığı tek motorlu antika uçağını 5000 dolara satın aldı. 1967’de, ikinci kez Mısır’a uçtu; sorgulandıktan sonra Nasır’la görüşemeden yine sınır dışı edildi. ‘Düşmanla izinsiz ilişki kurduğu’ gerekçesiyle kırk gün hapis yattı.

1968 Haziran’ında İç Savaş ortamındaki Nijerya’ya gitti. Topladığı 500.000 dolarla Biafralılara insani yardımda bulundu. Mülteci kamplarında açlıktan ölmek üzere olan çocukları tedavi amacıyla Hollanda’ya taşıdı.
Nathan, lokantasının satışından ve Hollanda’daki bağış kampanyalarından elde ettiği parayla 1969’da köhne bir yük gemisi satın aldı. Ancak, gemide bir radyo istasyonu kurması için 170.000 dolara daha ihtiyacı vardı. Onu da John Lennon ve Pete Seeger’ın da aralarında bulunduğu savaş karşıtı çok sayıda insanın yardımıyla sağladı.

New York limanındaki 1969-1972 yılları, Nathan’ın en zor yıllarıydı. ‘Barış’ adını verdiği gemisinde ısıtma tesisatı yoktu. Su boruları soğuk havalarda patlıyor, tamir ettirecek para bulamıyordu. Varını yoğunu satmıştı. Öte yandan, belediye yetkilileri cezalar kesiyor, daha uzak bir limana demirlemesi için baskı yapıyorlardı. Çareyi açlık grevine başlamakta buldu. Böylece, dünya kamuoyunun dikkatini ‘Barış Gemisi’ne çekecekti. Çabası sonuç verdi; gelen bağışlarla ‘Barışın Sesi’ radyosunun yayın hazırlıklarını bitirip Ortadoğu sularına açıldı. Tel Aviv açıklarında demirledi. Nathan, 1973’teki Yom Kippur Savaşı sırasında İsrailli askerlere ‘silahlarınızı bırakın, ateşe karşılık vermeyin’ diye bu gemiden seslenecekti.

Nathan’ın yüreği yalnızca Filistin’de değil, yeryüzünün her yerinde insanlık uğruna atmaya devam ediyordu; 1972 ve 76’da depremlerle yıkılan Nikaragua ve Guatemala’da, 1979’da soykırım içindeki Kamboçya’da, 1985’te Navado del Ruiz yanardağının öfkesine uğrayan Kolombiya’da, 1984’te açlıktan kırılan Etiopya’da, 1989’da Ermenistan’da, 1991’de Kuzey Irak’ta, 1992’de Somali’de, 1994’te Ruanda’da…
Nathan, Filistin Kurtuluş Örgütü lideri Yaser Arafat’la da çok sayıda görüşme yaptı. İsrail hükümeti tarafından bu nedenle defalarca sorgulandı; altı ay hapis yattı. Çıktıktan sonra da görüşmelerine devam etti; o zamanlar terör örgütü olarak nitelenen FKÖ’nün tanınması ve Arafat’la görüşülmesi için yoğun çaba gösterdi. 20 Ağustos 1993’te imzalanan Oslo Anlaşaması’yla barışın sağlandığına inanan ve erken sevince kapılan Nathan, Akdeniz’in sularında yirmi yıl boyunca yüzdürdüğü ‘Barış Gemisi’ni müzeye dönüştürmek istedi. Yeterli maddi destek bulamayınca onu Tel Aviv açıklarında, Pete Seeger’in ‘We shall overcome’ şarkısı çalınırken törenle sulara gömdü. Bu, Ortadoğu’da milyonlarca insana seslenen ‘Barışın Sesi’ radyosunun da susması anlamına geliyordu. Sırası gelmişken, ‘Barışın Sesi’nin 2009’da internet üzerinden yayınına yeniden başladığını hatırlatmak isterim; bir de Nathan’ın 25.000 watt’lık tüpsüz radyo vericisini ‘Filistin’in Sesi’ radyosuna bağışladığı…

Nathan, köyünü bombaladığı kadınlardan biriyle; Fatmeh Hawari’yle kırk yedi yıl sonra 1995’te buluştu. Hawari’nin akrabalarından tam on bir kişi bombalama sırasında can vermiş, kendisi de kötürüm kalmıştı. Yine de bu buluşma, canavarı ve kurbanının buluşması değildi. Nathan’ın Hawari’ye armağan ettiği tekerlekli sandalye bir geri ödeme de olamazdı; zaten Hawari de ‘sandalyeyi bir insandan’ almış olması koşuluyla kabul edecekti. Doğrusu, bu buluşma ‘insanın insanlaşan insanla’ buluşmasıydı; yoğunlaşmış bir empati buluşmasıydı... Evet, yoğunlaşmış bir empati buluşmasıydı! Öyle ki Hawari’yi ziyaretinden bir yıl sonra, Nathan felç geçirecek, o da tekerlekli sandalyeye mahkûm olacaktı.  

Bu çılgın barış eylemcisi Abie; yani Abraham Nathan, 1927’de İran’ın Abadan kentinde doğdu. Yahudi bir aileden geliyordu. Altı yaşındayken yatılı öğrenci olarak Bombay’daki Saint Mary Katolik okuluna gönderildi. Bazı arkadaşları kendisine ‘Yahudi çocuk’ diye sesleniyordu. İçlerinden birinin kafasına attığı taşla yüzü gözü kanlar içinde kalan Nathan, olaya tanık olan öğretmeni Peter Conti’ye ‘duvara çarptım’ diyecekti. Okulu bitirince, henüz on altı yaşındayken, yaşını büyültüp pilot eğitimi almak için Royal Air Force’a başvurdu. Hindistan’ın 1947’de bölünmesiyle birlikte Hindu Pakistanlıları Hindistan’a taşıdı. Sokakta karşılaştığı bir arkadaşının “Sen Yahudisin, İsrail’e gel” demesi üzerine üç gün içinde İsrail’e gitti. Başlangıçtaki amacı, İsrail’in bağımsızlık savaşına askeri pilot olarak katkı yaptıktan sonra Hindistan’a dönmekti. Dönmedi. İsrail’de kaldı; çünkü ‘barış için birilerinin bir şeyler yapması gerekiyor’du.

Bütün çabalara rağmen Filistin topraklarına on yıllardır barış gelmiyor. İsrail, Filistin topraklarının yüzde seksenini ele geçirdi. Gazze ve Batı Şeria, dört yüz kırk kilometrelik bir duvarla tecrit edilmiş durumda. Son yirmi yılda İsrailli yerleşimciler için elli bini aşkın bina yapılırken Filistinlilere ait beş bin binanın yıkım kararı bulunuyor. İsrail’in yürüttüğü politikada uğradığı soykırımlar nedeniyle kendini savunma içgüdüsünün payı olabileceği düşünülebilir. Uluslararası siyasette ‘en mağdur biziz’ söylemine dönüşen bu yaklaşım, yine de İsrailin saldırgan ve işgalci eylemlerini meşru kılmaz. Ancak, bu yazının konusu, İsrail-Filistin sorununu irdelemekten ziyade bir barış eylemcisinin; Abie Nathan’ın çabalarını ortaya koymaktır.

Nathan, ‘kardeşim’ dediği Arafat’tan dört yıl sonra 27 Ağustos 2008’de vefat etti. Yalnız bir adamdı Nathan; bir eylül günü güller yüklü bir kayıkla Port Said limanına yaklaşırken de yalnızdı, Filistinli ve İsrailli çocuklara armağan paketleri taşırken de, Tel Aviv belediye meydanında bağış toplarken de, uyuşturucu bağımlısı insanlar için tedavi merkezi açarken de, Auschwitz’te katledilen B-14887 no’lu mahkûmun rakamlarını koluna dövme yaptırırken de, Vietnamlı öksüz mülteci çocukları İsrail’e getirirken de, Güney Afrika’daki apartheid rejimine karşı protesto gösterisi düzenlerken de, mülteci kamplarında çadırlar kurarken de, Batı Şeria ve Gazze’de İsrail yerleşimleri nedeniyle açlık grevini sürdürürken de, ‘burası Akdeniz’de bir yer’ anonsuyla radyo programlarına başlarken de, John Lennon’un ‘Barışa Bir Şans Verin’ şarkısını çalarken de, yaşlılar evinde bakıma muhtaçken de, usulca son nefesini verirken de…

Associated Press’le 1996’da yaptığı bir söyleşide Nathan ‘hapishanedeki açlık grevi sırasında öleceğini düşündüğünü, mezar yerini ve mezartaşını satın aldığını’ söyleyince muhabir kendisine sormuştu:
-O mezar taşına ne yazılsın istersiniz?
-Nisiti! Denedim…

 

Kaynak: Birgün


ey bir elinde mezarcılar yaratan-bir elinde ebeler koşturan doğa-bu seslenişimiz yanlızca sana-bitmedi daha- sürüyor- ve sürecek!


#2 Evrim

Evrim

    Deneyimli Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPip
  • 539 İleti

Gönderi Tarihi: 17 Eylül 2014 - 11:05

93837-ilyas.jpg

 

İLYAS TUNÇ

Kapıya birkaç kez tıkladı; çekingen tavırlı, siyah kıvırcık saçlı bir adam… Elinde çiçekler vardı. Tiyatro okulundan dans öğretmeni Joan’ı ziyaret etmek istemişti. Ziyaretinin gerçek amacını gizlemek için ‘Japon Noh tiyatrosuyla ilgili bir kitaba ihtiyacı olduğunu’ söylerken sesinin titrediğinin farkında bile değildi. Joan, o zamanlar eşinden yeni ayrılmış, bunalıma girmiş, otuzunu aşkın bir kadındı. Görüşmeleri kısa sürdü. Yine de, bu son derece kibar adam Joan’ın aklına yavaş yavaş takılacaktı. Zaten, adamın şarkı söyleyişini dinlemek direncini kırmaya yetiyordu. 1961 yılıydı; Cuncumen grubuyla ilk Avrupa turnesine çıkmıştı. Aylardır Joan’a duyduğu özlemi şimdi karşısında dillendiriyordu:

“Güvercinim sana yalnızlığımı
anlatmak istiyorum
Ve seni sevdiğimi
Hayat akıyor…” (Paloma, Quiero Contarte)

‘Yalnızlığını sevgilisine anlatmak isteyen’ adam; yani Victor Jara, Joan’a söylediği bu şarkıdan on iki yıl sonra, 15 Eylül 1973’te Pinochet’nin askerleri tarafından işkencelerle öldürüldü. Önce elleri kırıldı Jara’nın, sonra bedeni kurşun yağmuruna tutuldu; tam kırk dört kurşun... İlk kurşun ‘rus ruleti’yle çıktı bir namludan; Latin Amerika ülkelerinde ABD destekli darbeleri örgütleyen School of the Americas’ta (SOA) eğitim almış Pedro Barrientos’un namlusundan…

Jara’nın cesedi, ertesi sabah demiryolu kıyısında bulundu. Sokaklardan cesetler toplayan kapalı bir taşıta sürüklenerek atıldı. Morga getirildiğinde yoldaş bir görevli onu tanıdı ve ‘Komünist Gençlik’ üyelerinden biri vasıtasıyla Joan’a haber gönderdi:

-Lütfen, cesur olun… Maalesef… Victor’un öldüğünü bildirmek durumundayım… O mu değil mi kesin anlamak için benimle gelmelisiniz…
Joan, morga gitti, Victor’un delik deşik olmuş cansız bedenini teşhis etti ve gizlice gömdü. Ancak, ölüm nedenini saptamak için otuz altı yıl sonra mezarından çıkarılıp yeniden gömülecekti; bu kez on binlerce kişinin katıldığı üç gün süren özgürlük gösterileriyle… Çünkü Victor, kendisini kucaklayan halkı kadar içtendi; çünkü gitarı ‘zenginlerin gitarı değildi’; çünkü şarkıları ‘yoksul ülkesinin toprağına kök salmış’tı…

Victor Jara, Santiago’ya yetmiş kilometre uzaklıkta, Talagente tepelerinin yamaçlarına kurulmuş, küçük bir köyde doğdu; Lonquen köyünde, 28 Eylül 1932’de… Çocukluğu mısır tarlalarında geçti, toprak kaplarda yemek yedi, ormandan yakacak topladı, chica içti, geleneksel şarkılar dinledi… Babası Manuel, ırgatlık yapıyordu; teni güneşten köseleye dönmüş, okuma yazması olmayan, uzun boylu, esmer, sert bir adamdı… Annesi Amanda, aileyi bir arada tutmaya çalışan bu özverili kadın, evlerinin arkasındaki küçük bahçede sebze eker, birkaç tavuk besler, tortilla hamurunu akşamdan hazırlardı… Yine de kocasının şiddetinden kurtulamazdı Amanda; hatta çocuklar da… Yoksulluğun da eklendiği bu durum Victor’un hafızasında derin izler bırakacaktı:

“Anılarımda yüzü babamın
duvarda bir delik,
çamurlu çarşaflar,
toprak zemin.
Gece gündüz çalışan
ağlayıp inleyen annem…” (La Luna Siempre es Muy Linda)

Amanda öldüğünde Victor on beş yaşındaydı. Santiago’ya taşınalı üç beş yıl olmuştu. Annesinin ölümüyle sarsıldı; teselli bulurum diye papaz okuluna gitti. Ancak, orada yaşadıkları dinden soğumasına yol açtı. Askerlik dönüşü halk müziği araştırmalarına başladı. 1955’te Şili Üniversitesi Tiyatro Bölümü’ne kaydoldu. İkinci yılında Joan’ın derslerine katıldı. Üyesi olduğu grupla turnelere çıktı. Santiago’da edindiği entelektüel çevrede yetenekleriyle ilgi çekiyor, hayranlık uyandırıyordu. 1957’de Cafe Paulo’da Violeta Parra ile karşılaştı. Jara’nın da birikimleriyle Yeni Şarkı Hareketi’nin temellerini birlikte atacaklardı.

Geleneksel halk müziği öğelerini, özellikle cueca’ları, rock müziği öğeleriyle sentezleyen Yeni Şarkı Hareketi, yoksulluk, emperyalizm, demokrasi, insan hakları, politik skandallar gibi konuları işlemiştir. 1970’li yıllarda bütün Latin Amerika’yı; hatta dünyayı kasıp kavuran harekete dönüşmüştür.

1960’larda Cuncumen, Qualipayun ve Inti-Illimani gruplarıyla çalışan Victor, bu harekete emeği en fazla geçen şarkıcı olmuştur. Allende’nin iktidara gelmesinde Şarkısız devrim yapılmaz sloganıyla kitleleri alanlara çeken Victor’un önemli bir payı vardır. Sol partilerin birleştiği Unidad Popular (Halk Birliği) yararına çok sayıda konserler vermiş, fabrikalardan maden ocaklarına, varoşlardan köylere, okullardan sokaklara kadar her yerde şarkılarını söylemiştir; Şili Kapalı Spor Salonu’nda (Estadio Chile) gördüğü işkence sırasında bile… ‘Prens’ lakaplı katil subay, Jara’nın gitarını okşadığı o incecik parmaklarını, bileklerini dipçik darbeleriyle kırdıktan sonra bağırır:

- Şimdi, şarkı söyle bakalım, ****!
‘Şarkıları yapı iskelesi olanların elbette yıldızlara erişme’ şansı vardır. Yüzü gözü kanlar, morluklar içinde, ayağa kalkacak gücü kalmayan Victor, buna rağmen salondaki diğer 5 bin tutukluya sesini duyurmayı başaracaktır:
“… Şili’de halk bugün savaşıyor
Cesaret ve aklın gücüyle
Kahrolsun halkın katili cunta
Yaşasın Unidad Popular!...” (Venceremos)

Victor, faşist Pinochet’nin darbe yaptığı gün Şili Üniversitesi’nde ‘sivil savaş karşıtı’ bir serginin açılışında şarkı söyleyecekti. Söyleyemedi, yarım kaldı… “Hayatın bana verdiği en güzel şey” dediği eşi Joan Jara, onun yarım kalan şarkılarını; daha doğrusu dürüstlük, erdem ve mücadele dolu yaşamını ‘Yarım Kalan Şarkı’ adıyla kitaplaştırdı. Şarkı kayıtlarını ise darbeden bir ay sonra İsveçli bir televizyon ekibi sayesinde İngiltere’ye kaçırmıştı. Bıraktığı zengin kültürel mirası korumak, gelecek kuşaklara aktarmak, anılarını taze tutmak amacıyla 1994’te Victor Jara Vakfı’nı kurdu. Çok şeyler yazıldı, çok şeyler anlatıldı Victor’a dair; filmleri, belgeselleri yapıldı, adı şiirlere, şarkılara konu oldu. İşkence odalarına çevrilmiş Şili Kapalı Spor Salonu’nun (Estadio Chile) soyunma odalarından birinde gizlice kaleme aldığı son şiirini ise yoldaşları bölüm bölüm ezberleyerek Joan’a ulaştıracaklardı:

“… Ne zor şarkı söylemek
Dehşetin şarkısını söylemek zorunda kalınca.
Yaşadığım dehşetin
Ölmeye durduğum dehşetin…” (untitled poem)

Evet, ‘ölmeye durulan dehşetin şarkısını söylemek’ zor olsa da Fidel Castro’nun ifadesiyle “Bir şarkı on nutuk dinlemeye bedeldir.” Victor, 1960’ta Meksika, Kosta Rika, Venezuela, Kolombiya, Guetamala ve Küba’yı kapsayan bir turneye çıkar. Grubun temsilcileri sıfatıyla Hernan’la birlikte Fidel’le tanışmak ister. Küba Devrim’i gerçekleşeli henüz bir yıl olmuştur. Uzun süre bekledikten sonra karşılarına çıkan genç Fidel’in son anda bir işi çıktığını; ancak konuşmak isterlerse kendilerine eşlik edebileceğini, söyler ve devam eder:

-Adım Guevara; ama herkes bana Che, der.

Victor ve Hernan, devrim, Şili, Latin Amerika, siyaset, gelecek konularında Che ile keyifli bir sohbet eder. Victor, sohbetin verdiği esinle Guevara için ‘Komutan Che’ şarkısını yazar. Ancak, bu durum Victor’un Komünist Parti’de eleştirilmesine yol açar. Çünkü Şili’deki örgütlü mücadele sayesinde devrimci dönüşüm; yani sosyalizm parlamenter demokrasinin sınırları içinde gerçekleşecek gibiydi. Oysa, Victor’un Che’ye bir şarkı yazmasının nedeni yoksulluğun, sömürünün gerçek şiddetine karşı son derece duyarlı olmasıydı.

Victor Jara; ‘gitarının hem aklı hem duygusu olan’ Victor Jara, dünyanın vicdanıdır. Onun And Dağları’nın güçlü rüzgârlarıyla beslenen özgür, insancıl ve barışçıl sesi Büyük Okyanus’un sularına karışarak yeryüzünün bütün denizleri, körfezleri, koylarıyla hemhal olur. Belki de şu anda Bari’de, Adriyatik kıyısında iki sevgili Hatırlıyorum Seni Amanda’yı mırıldanıyordur; belki de Ümit Burnu’nda dalgalarla boğuşan yoksul bir balıkçı Çitleri Yıkalım diyordur; belki de şu anda uyuşturucu yüzünden kızı intihar etmiş Filipinli bir anne Carmencita’yı Kim Öldürdü diye haykırıyordur; belki de Amazon ormanlarındaki bir kauçuk işçisi Emekçiye Yakarıyordur…

Belki de şu anda, dünyanın en uzak, en yalnız adalarından birinde bir negrito, ölü bir deniz salyangozu kabuğunu kulağına getirmiş korkuyla dinliyordur:

“… Asker vurma beni,
Vurma beni, ey Asker!
Kim taktı göğsüne madalyaları?
Kaç yaşama mal oldu bunlar?
Titriyor elin biliyorum,
Vurma beni,
Kardeşinim ben.”


ey bir elinde mezarcılar yaratan-bir elinde ebeler koşturan doğa-bu seslenişimiz yanlızca sana-bitmedi daha- sürüyor- ve sürecek!


#3 Evrim

Evrim

    Deneyimli Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPip
  • 539 İleti

Gönderi Tarihi: 23 Eylül 2014 - 22:26

arap_bahari_isidi_dogurdu_h61689.jpg

 

2010 sonunda Tunus'ta başlayan ayaklanmalar hemen peşinden Mısır'a sıçradı. Libya'da ise ayaklanma bazı Arap ülkeleri ve NATO'nın kışkırtması ile başlatıldı. Kısa süre sonra Tunus ve Mısır'da 30 yıllık ABD işbirlikçisi Bin Ali ve Mübarek devrildi. Libya'da NATO ülkeyi işgal ederek Kaddafi'yi öldürttü. Bugün 6 milyon nüfusu olan Libya'da en az 200 bin silahlı kişi birbiri ile savaşıyor. Aşiretler, ordu, Kaddafi'nin adamları ve çeşit çeşit radikal İslamcı terör örgütleri...

‘Ilımlı İslam’ projesi sonuç vermedi
Yemen'de ise Körfez ülkeleri ile batının arabuluculuğu sonucu ülkeyi 30 yıl yöneten Ali Abdullah Salih suikast sonucu ağır yaralandıktan sonra istifa etti. Kızıl Denizin Güney giriş-çıkışını kontrol eden Yemen'de Ordu, Kaide'ciler, Müslüman Kardeşler destekli Aşiretler, güneydeki ayrılıkçılar ve Şii Husiler birbirini boğazlıyor. Türk Medya'sının hiç ilgilenmediği Yemen bu coğrafyanın kilit ülkelerinden biridir. 30 yıldır iç savaş yaşayan Somali'de durum bundan farklı değildir. Ama olsun ABD ve batılı müttefikleri 'Arap Baharı' denilen tezgah sonucu Müslüman Kardeşler ve onların farklı tondaki müttefiklerini Tunus, Mısır, Libya, Yemen ve Fas'ta iktidara taşıdı. İktidar olmanın avantajlarını çok iyi kullanan Kaide ve benzeri grupların militanları her türlü silaha sahip oldular. Libya'nın NATO işgali sürecinde talan edilen Kaddafi'nin tüm silah depoları bu grupların eline geçti. Kaide ve benzeri İslamcı gruplar çok güçlü olmuştu. Siyasal İslamcı söylemleri dillendirenler ise büyük moral bulmuştu. Dönemin Başbakanı Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu hemen harekete geçmişti. Onlara göre Müslüman Kardeşler Türkiye önderliğinde bölgeye hakim olacaktı. Bu söyleme ABD ve müttefikleri de sahip çıkmıştı. Görünürde 'ılımlı İslami' hareketler ile işbirliği yapılabilirdi. ABD yıllardır yerini bildiği ama sesini çıkarmadığı Bin Ladin'i 11 Mayıs 2011'de Pakistan'da öldürdü. ABD radikal Kaidecileri zayıflatarak İslamcıları ılımlı çizgiye çekilebileceğini hesaplanıyordu. Çünkü Bin Ladin'in yerine gelen Kaide lideri Zavahiri'nin fazla karizması yok ve Mısır'ın yeni Başkanı Muhammed Mursi'nin de yakın dostu idi. Mursi sık sık Zavahiri ile telefon ile görüşüyor ve olası işbirliği olanaklarını konuşuyordu. Üstelik Zavahiri'nin kardeşi Muhamed Zavahiri Mısır Müslüman Kardeşlerin yönetiminde idi. Ancak İslamcılar açısından bunca olumlu gelişmeye rağmen istenilen kesin sonuç alınamıyordu. Çünkü herşeye rağmen İslamcılar bölgenin en önemli ülkesi Suriye'de iktidara gelemiyordu.

‘Ruh hastası’ cihatçılar taşındı
Suriye Dostları Grubu adı altında örgütlenen 100 kadar ülke bu çeşit çeşit İslamcılara destek vermek için toplantı üzerine toplantı yapıyordu. Her seferinde Suriye'de Esad'a karşı savaşan ve sayıları bini geçen silahlı gruplara destek ve yardım kararları alınıyordu. Bu destek ve yardım her türlü hafif ve ağır silahları, milyarlarca doları, her türlü lojistik desteği, Arap Birliği, İslam Konferansı ve BM'de Esad'a karşı kararları ve daha birçok provakativ saldırgan tutum ve davranışları kapsıyordu. Ama en önemlisi dünyanın 80 ülkesinden on binlerce ruh hastası cihatçı Türkiye üzerinden Suriye'ye taşındı ve Esad'a karşı savaşsınlar diye eğitilip silahlandırıldı. Tıpkı Afganistan'da olduğu gibi… Başlangıçta bu ruh hastaları farklı gruplara katılıyor ve türlü türlü katliamlar yapıyorlardı. Bunun üzerine Kaide lideri Zavahiri bazı adamlarını Suriye'ye göndererek 2011'in sonunda Kaide'nin Suriye kolu olarak Nusra'yı kurdurdu. Colani örgütün lideri oldu. Bu sırada Kaide'nin Irak kolu olarak Irak İslam Devleti'nin militanları Suriye'nin Irak'a yakın bölgelerinde savaşıyorlardı.

‘Devrimci Sünni Güçler’
Irak İslam Devleti, Nusra ve Türkiye'de kurulan Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ve bu gruplara yakın yüzlerce örgüt elele verip Esad'a karşı savaşıyordu. 100 ülke de onlara her alanda sınırsız yardım ediyordu . Dünya tarihinde böyle bir olay yaşanmamıştı. Rusya, Çin ve İran'ın desteğini alan Esad direniyordu . Esad direndikçe silahlı gruplar ve onlara destek veren ülkeler kendi aralarında kavga etmeye başladı. Bu arada Esad direnince Mısır'da askerler Müslüman Kardeşler ve Mursi iktidarına son verdi. Suriye konusunda AKP'nin en önemli müttefiği Suudi Arabistan, Kuveyt, Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri darbeci General Sisi'ye destek verdi. Erdoğan çok kızmıştı çünkü bölgesel liderlik projesi çökmüştü. Erdoğan'ın bölgede bir tek dostu kalmıştı o da Elcezire televizyonunun sahibi Katar Emiri Şeyh Hamed ve oğlu Temim. Amerikan üsleri 11 bin kilometre karelik Katar'ın her yerinde ama Emir hazretleri ABD'ye kafa tutuyor ve  Musul'u işgal eden IŞİD ve müttefiklerine 'Devrimci Sünni Güçler' diyor. Emir hazretlerinin ey iyi dostu ABD'deki Yahudi lobileri ama Elcezire televizyonu Hamas'ı sahipleniyor. Ankara'nın bölgedeki tek müttefiği olan Katar pis oyunları oynarken Suudi Kral Abdullah Suriye muhalefetini temsil eden ve merkezi İstanbul'da bulunan Suriye Ulusal Koalisyon Yönetimi'ni ele geçirmiş ve Müslüman Kardeşleri destekleyen Türkiye ile Katar'ın etkinliğine son vermişti. Bununla yetinmeyen Kral IŞİD ve Türkiye'nin desteklediği Nusra ve Müslüman Kardeşleri terörist örgüt ilan etti. Suriye içinde ise  tam bir kargaşa yaşanıyordu. Nisan 2013'te Irak Şam İslam Devletini kurduğunu ilan eden Bağdadi Nusra'nın lideri Colani'ye 'Gel bana katıl' dedi.  Buradaki Şam kelimesi Arapça'da yalnızca Suriye'yi değil Suriye ile birlikte Ürdün, Filistin, Lübnan ve Toros dağlarının aşağısını kapsıyor. Colani, Bağdadi'nin önerisini kabul etmedi ve Kaide'nin lideri Zavahiri bu birleşmeye karşı çıktı. Bağdadi ise her ikisini dinlemeyerek savaşa devam etti.

Bağdadi’nin yükselişi
Türkiye üzerinden Suriye'ye giren ve ' Alevi Esad, ona destek veren kafir Şii İran ve Hizbullah ile komünist Rusya'ya karşı ' savaşma yemini eden binlerce yabancı cihatçı katliamları ile giderek ünlenen Bağdadi liderliğindeki örgüte katılıyordu. Giderek güçlenen Bağdadi başlangıçta Nusra ve ÖSO ile yan yana savaşıyordu. Bu birliktelik sonucu hep beraber Mart 2013'te Rakka ve çevresinde bir çok köy ve kasaba işgal edildi. Kısa bir süre sonra Bağdadi'nin adamları Nusra, ÖSO ve diğer gruplara savaş ilan ederek bu bölgeleri tek başlarına kontrol etmeye başladılar. Ama esas kavga Ekim 2013'te başladı. Çünkü IŞİD militanları ÖSO ve Nusra'nın Kilis karşısındaki bölgede bulunan büyük silah depolarını basarak burada bulunan tüm ağır ve hafif silahları alıp götürdüler. Bundan dolayı taraflar arasında çok kanlı savaşlar başladı. Şimdiye kadar bu kavgada iki taraftan en az 10 bin kişi öldü.

'Alevi ve Şiileri öldürmek helaldir' 
IŞİD sürekli güçleniyordu. Arap ve İslam ülkelerdeki yardım ve bağış kampanyalarından IŞİD'e milyonlarca dolar ulaştırılıyordu. Çünkü bağışçılar açısından 'IŞİD Sünniler adına kafir Alevi ve Şiilere karşı savaşıyordu'. Bunun fetvasını yüzlerce din adamı televizyon ve sosyal medya üzerinden veriyordu. Bu adamların başında Dünya Müslüman Alimler Birliği Başkanı Yusuf Kardavi var. Ona göre 'Alevi ve Şii'leri öldürmek helaldir'. Bu coğrafyada Kardavi ve IŞİD gibi düşünen, onlar gibi davranabilen ve IŞİD'çi olma potansiyeli taşıyan en az 100 milyon insan var. Böyle bir moral ile IŞİD militanları Suriye'nin Irak ve Türkiye sınırına yakın şehir, kasaba ve köyleri ele geçirdi. ÖSO, Nusra ve IŞİD'e karşı savaşan PYD ve onun silahlı gücü YPG artık çok güçlenmiş IŞİD ile karşı karşıya kalmıştı. Üstelik IŞİD son Kobani ( Aynelarab) saldırısı ile Kürt bölgesini tamamen kuşatmak istediğini çok net anlatmaya çalışıyor. IŞİD ayrıca Fırat'ın Suriye'ye girdiği noktada bulunan Cerablus kasabası ve doğusunda bulunan 150 kilometrelik sınır çizgisinde Türkiye'ye komşu olmak istiyor. IŞİD ayrıca Milliyetçi ve İslamcı söylem ile 'Komünist Kürtlerin' kontrolündeki Rojova denilen Batı Kürdistan bölgesini tümü ile kendi İslami devletine katacağını söylüyor. IŞİD gücünün buna yeteceğini düşünüyor. Çünkü Musul ve Irak'ta bazı şehirlerin işgali sırasında hayal edilemeyecek miktarda silah ve askeri malzemeye el koymuştu. Militan sayısı ise hızla artıyordu.


İşte tam bu sırada IŞİD Türk rehineleri bırakıyor.
IŞİD, ‘Devletimiz ve Türk devleti arasında dışişleri bakanlıkları düzeyinde yapılan görüşmeler sonucu rehineler Türk tarafına teslim edilmiştir. Anlaşma her iki tarafın yararınadır' diye bir açıklama yaptı.
IŞİD kaynaklarına da dayanarak Arap medyası Katar ve Iraklı Sünni aşiretlerin arabuluculuğuna dikkat çekiyor ve anlaşmanın Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın son Katar ziyaretinde sağlandığını yazıyor. Musul işgali sürecinde IŞİD'in müttefiki olan Sünni aşiretleri etkileyen iki kişi var. Birincisi terörle yargılanıp idama mahküm olan ve  İnterpol'ün kırmızı bültenine rağmen İstanbul'da ikamet eden Irak Cumhurbaşkanı eski yardımcısı Tarık Haşimi . İkincisi ise Musul'un işgalinde IŞİD'e yardım ettiği söylenen Irak Parlamentosu eski başkanı Usame Nuceyfi.
Arap medyasına göre Erdoğan, Davutoğlu ve Katar Emiri'nin de dostu olan bu kişiler rehineler konusunda en önemli rolü oynadılar. Türk vatandaşlarının Musul'da rehin alındığı 10 Haziran'dan bu yana seslerini çıkarmayan Nuceyfi ve Haşimi her nedense geçen süre içinde müttefik IŞİD'e gidip 'Burak şu Türk rehineleri' demediler.

Belki de uygun zamanı bekliyorlardı!
Arap medyasına göre serbest bırakılan Türk rehineler karşısında Türkiye'de tutuklu IŞİD yandaşları serbest bırakılacak, dışardan Türkiye'ye gelip Suriye'ye girmek isteyen IŞİD militanları rahatsız edilmeyecek, acil durumlarda IŞİD militanları Türkiye'de tedavi görmeye devam edecek, sınır bölgelerinde IŞİD ile PYD arasındaki savaşa Türkiye karışmayacak ve son olarak Türkiye, Batı ile birlikte IŞİD'e karşı savaşta hiçbir şekilde taraf olmayacak. Tüm bunların yerine getirilmesi durumunda rehineleri serbest bırakan IŞİD kendi inancına aykırı olmasına rağmen Türkiye'ye ait ve Suriye sınırları içinde bulunan Süleyman Şah Türbesine dokunmayacak, orada bulunan 25 Türk askerini koruyacak ve nöbet değişimine izin verecek.
 Oysa IŞİD Suriye ve Irak'ta işgal ettiği şehirlerde bulunan kilise, mezar, türbe ve benzeri tüm ibadet yerlerini yıkmıştır.
IŞİD ile Ankara'nın anlaşması ile ilgili bu ve benzeri bilgileri veren Arap medyası her iki taraf arasında temelde ciddi sorunlar bulunmadığına dikkat çekiyor. Çünkü IŞİD militanlarının büyük bölümü dünyanın dört bir tarafından Türkiye'ye gelmiş ve buradan Suriye'ye girerek IŞİD'e katılmıştır. Ayrıca NATO ve Arap ülkelerinin Suriye'de savaşan gruplara gönderdiği tüm silah ve askeri malzeme Türkiye üzerinden ulaştırılmıştır. IŞİD, Rakka ve Deyrezor bölgesindeki kuyulardan çıkardığı petrolü kaçakçılar üzerinden Türkiye'de satıyor. Bu arada IŞİD sempatizanı ve sayıları ile ilgili farklı rakamların bulunduğu yüzlerce ya da binlerce Türkiye vatandaşı çok kolay bir şekilde sınırdan geçerek IŞİD'e katılıp Suriye ve Irak'ta savaşıyor ya da oralarda yaşıyorlar.
Özetle Arap ve Batı medyasının son zamanlarda sık sık gündeme getirdiği konular hatırlanırsa rehineler ile ilgili anlaşmanın ne kadar kolay olduğu anlaşılacaktır.
Önemli olan neyin ne karşılığında yapıldığının kamuoyu tarafından bir an önce bilinmesidir.
Çünkü bu coğrafyada hiçbir şey gizli kalmaz, kalmıyor.
Hele hele konumuz IŞİD ise!

 

Kaynak: Yurt Gazetesi


ey bir elinde mezarcılar yaratan-bir elinde ebeler koşturan doğa-bu seslenişimiz yanlızca sana-bitmedi daha- sürüyor- ve sürecek!


#4 Evrim

Evrim

    Deneyimli Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPip
  • 539 İleti

Gönderi Tarihi: 05 Haziran 2016 - 23:11

“Neden benden, Lousville’de ‘Negro(Zenci)’ dedikleri insanlar köpek muamelesi görürken ve en basit insan haklarından mahrum bırakılırken, üzerime üniforma giyip, 10 bin mil ötedeki Vietnam’ın kahverengi insanlarına bomba ve mermi yağdırmamı istiyorlar? Hayır, evimden 10 bin mil ötede, beyaz köle sahiplerinin dünya hakimiyeti devam etsin diye bir başka yoksul ulusun katledilmesine, yakılmasına destek vermeyeceğim. Bu, böylesi kötülüklerin sona ermesi gereken gündür. Beni, böyle bir karar alırsam bunun milyonlarca dolara mal olacağı konusunda uyarıyorlar. Ancak bir kere söyledim ve tekrarlıyorum. İnsanlığın gerçek düşmanları buradadır. Adalet, özgürlük ve eşitlik için mücadele edenleri köleleştirmek isteyenlerin oyuncağı olarak dinime, halkıma ve kendime kara çalmayacağım. Eğer savaşın 22 milyon insanıma özgürlük ve eşitlik getireceğini bilsem beni askere almalarına gerek olmazdı. Yarın gider ve onlara katılırdım. Kendi inandıklarıma sahip çıkarak kaybedecek hiçbir şeyim yok. Hapse girerim, ne var yani? Biz 400 yıldır hapisteyiz.”

http://www.evrensel.net/haber/281697/m-alinin-radikal-yankilari-sadece-ozgur-olmak-istedim

ey bir elinde mezarcılar yaratan-bir elinde ebeler koşturan doğa-bu seslenişimiz yanlızca sana-bitmedi daha- sürüyor- ve sürecek!




Cevap ekle