İçeriğe atla


Fotoğraf

Nedir Bu Küreselleşme?

Makale Doç.Dr. OĞUL ZENGİNGÖNÜL

Bu başlığa 11 cevap verilmiş

#1 GeceKuşu

GeceKuşu

    Uzman Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPipPipPip
  • 3.709 İleti

Gönderi Tarihi: 05 Nisan 2012 - 22:34

Nedir Bu Küreselleşme?

Kaçabilir miyiz?
Kullanabilir miyiz?

Doç.Dr., OĞUL ZENGİNGÖNÜL

Dokuz Eylül Üniversitesi, Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü



Makalenin Özeti:

Küreselleşme kavramı, halen, ticaretin, sermayenin ve insanların küre etrafında akışkanlığı ile açıklanabilen son dönemlerin en artışmalı kavramıdır. Küreselleşme kavramının içini dolduran bu faktörler – ulaşım gibi fiziksel, ticari kurallar gibi normatif ve ingilizcenin artık kürenin dili olduğu gibi sembolik yapılandırmalarla açıklanmaktadır. Böylece bu faktörler, küresel karşılıklı-bağımlılığın birer ön koşulu olarak karşımıza çıkmaktadır.

Ancak küreselleşme kavramı, bölgeler ve sınırlararası ilişki ve faaliyetlerden çok daha fazlasıyla açıklanabilir. Bu çalışmada küreselleşme, küreselleşme karşıtları ve taraftarlarının görüşleri dikkate alınarak yeniden kavramsallaştırılmaya çalışılacaktır.

Nihayet küreselleşmenin bir dayatma mı yoksa bir tercih mi olduğu sorusuna da cevap aranacak ve bir sonuca ulaşılacaktır


Giriş;

Küreselleşme kavramı, son dönemlerin en çok tartışılan ve hakkında yargıya varılan kavramlarından biri. Gerek akademik gerekse popüler literatür içinde kendine önemli biryer bulan küreselleşme konusunun ele alınış biçimi, genellikle ideolojik kaygılardan uzak tutulamıyor. Küreselleşmenin yol açtığı gelişmeler, kendisi ile ilgili yargıları da genellikle iki kamp etrafında topluyor: Küreselleşme karşıtları veya ona şüpheyle yaklaşanlar ve küreselleşmeyi gelişme ve yeni fırsatlar ile açıklamaya çalışanlar. Küreselleşmeyi açıklayan kaynakların, konuya tek bir bakış açısı ile yaklaştıklarında, bu bakış açısını destekleme yolunda bazı verilere ve karşıt görüşlere yer vermedikleri gözleniyor. Bu durum, küreselleşme sürecinin etkilerinin objektif olarak değerlendirilmesinde önemli bir eksiklik olarak kabul edilmeli.

Küreselleşmenin kavramsal içeriği ve unsurları ile ilgili tartışmalar da hala devam ediyor. Hatta küreselleşmenin başlangıç dönemi olarak birbirinden çok uzak zaman dilimleri ifade ediliyor. Küreselleşmenin unsurları üzerinde ( uluslararası ticaret ve uluslararası ticarete açık olmak, sermaye hareketliliği, iş gücü hareketliliği, çok uluslu işletmeler , üretimin değişen yapısı, teknoloji üretme kullanabilme ve endüstri ilişkilerinde dönüşüm-yeni istihdam biçimleri) genel olarak bir anlaşmaya varıldığını söylemek mümkünken, bu unsurların hizmet ettikleri amaçların, yine iki karşıt görüş açısından farklılık gösterdiğini söyleyebiliriz.

Bu görüşler de; kapitalizmin küreselleşmeyi kullanarak ulusu (ve onun temsil ettiği değerleri), sosyal boyutu ve emeği ezip geçtiği görüşü ile, küreselleşen liberalizmin yeni fırsatları ve gelişmeyi beraberinde getirdiği görüşü. Fizik, biyoloji ve kimya gibi bilimlerde gözle görülebilen, ölçülebilir sonuçlara daha kolay ulaşılırken, sosyal bilimlerin yapısı buna daha az elverişli. Bunun belki de en önemli nedeni, sosyal bilimlerin, değişkenlerin beklenen sonuçlara göre kurgulanıp steril bir ortamda denetimli deney yapılmasına çok nadir izin vermesinden. Sosyal bilimler daha çok geçmişteki tecrübelere ve verilere dayalı kanıtlarla çalıştığından, araştırmacıların genellikle çok farklı dersler çıkardığı tarihe atıf yapması da kaçınılmaz oluyor.

Küreselleşme konusunda oluşmaya başlayan bilgi birikimini yeterli olarak gören kimi araştırmalar, özellikle iktisadi ve sosyal açıdan sıkıntılı dönemlerde fikir oluşturma yolunda kolayca yargıya varabiliyor. Hatta kimi zaman bu yargılar, doktrin oluşturma gibi iddialı sonuçlara da yönelebiliyor. Ekonomik ve sosyal açıdan küreselleşmenin en çok eleştirilen yönleri, ülkeler arasında derin eşitsizliklere yol açması, işsizliği artırması, ülkelerdeki gelir dağılımını olumsuz etkilemesi, çok uluslu işletmeler aracılığıyla egemen olduğu iş gücü piyasalarını düzensizleştirmesi ve nihayet yoksulluğu yaygın bir hale getirmesi. Bu tezlerin karşısında, küreselleşmenin gelişmenin öncüsü olduğu ve her geçen gün insanlığın önüne yeni fırsatlar çıkardığı antitezlerinin de azımsanmayacak miktarda destekçisi bulunuyor. Bu noktada, küreselleşmenin bir dayatma mı yoksa bir tercih mi olduğu sorusu da tartışılıyor.

#2 GeceKuşu

GeceKuşu

    Uzman Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPipPipPip
  • 3.709 İleti

Gönderi Tarihi: 05 Nisan 2012 - 22:48

Küreselleşme Nedir?

Küreselleşme kavramını açıklamaya yönelik bir çok tanım bulunuyor. Tanımların ortak özelliği de; “ortak bir tanım üzerinde anlaşmaya varamamaları”...

Bu da çok doğal, nitekim, küreselleşmeyi açıklamada yararlanılan dünya görüşleri, bakış açıları ve ideolojiler değiştikçe, tanımın içeriği de değişiyor. Literatürde yer verilen bu tanımlamaların bazılarına değindikten sonra, tanımların elverdiği ortak paydalar ışığında biz de yeni bir tanıma ulaşmaya çalışacağız.

Sosyal bilimci Giddens, küreselleşmenin, nasıl anlaşılacağı, yeni bir kavram olup olmadığı ve yol açacağı sonuçların neler olabileceği gibi pek çok yönüyle sorgulanan bir kavram olduğunu belirtiyor. Bir ölçüye kadar farklı politik yönelimlerle ilişki içerisinde birbirine zıt iki fikir ortaya çıkmıştır. Bazıları küreselleşmenin tamamen bir mit olduğunu ya da çoğunlukla uzun süreli yönelimlerin bir devamı olduğunu ileri sürüyor.

Bu bakış açısı, sosyal demokrasiyi koruma ve geliştirme arzusundaki görüşlere cazip geliyor. Söz konusu bu görüşler için, küreselleşme yeni liberallerin bir icadı. Bunun bir taklit olduğunu görüp gerçeği fark ettiğimizde daha önceki yaklaşımımıza (sosyal demokratik) devam edebiliriz. Diğer kutupta ise, küreselleşmenin sadece gerçek değil, aynı zamanda son derece yaygınlık kazandığını söyleyen görüşler bulunuyor.

Küreselleşme, sadece ya da öncelikle ülkelerin ekonomik açıdan karşılıklı bağımlılıkları anlamına gelmiyor, fakat içinde yaşadığımız dönemde zamanın ve mekanın dönüşümünü de dikkate almamız gereken bir kavram.

Ekonomik olsun ya da olmasın, uzakta meydana gelen olaylar bizleri önceki dönemlere göre daha doğrudan ve anında etkiliyor. Öte yandan, bireyler olarak aldığımız kararlar etkileri bakımından da küresel etkiye sahip. Örneğin sağlık amacıyla bireylerin uyguladıkları diyetler, belki de dünyanın öteki ucunda geçimini gıda üreticisi olarak temin eden insanları etkiliyor.

***

#3 GeceKuşu

GeceKuşu

    Uzman Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPipPipPip
  • 3.709 İleti

Gönderi Tarihi: 05 Nisan 2012 - 22:52

***

Küreselleşmeden sanki bir doğa gücüymüş gibi bahsedilmekle beraber asla böyle bir şey söz konusu değil. Devletler, iş çevreleri ve sosyal gruplar küreselleşmenin gelişmesine katkıda bulunuyorlar. Özetle küreselleşme, politik ve ekonomik etkilerin birleşiminden doğan bir dizi karmaşık süreçlerden oluşuyor (Giddens, 2000).

Giddens’ın; küreselleşme ile ilgili yorumlarında yer verilmesi gereken bir başka alıntı da şu şekilde: “İletişim devrimi ve bilgi teknolojisinin yaygınlaşması küreselleşme süreçleriyle yakından bağlantılı. Bu durum ekonomik alanda dahi böyle. En yoksul bölgeleri de kapsamı içine alan ve anında gerçekleşen elektronik iletişim, yerel kurumları ve gündelik yaşamı sarsıyor.

Peki artık ulus-devlet “hayali” bir olgu konumuna gelmekte, yönetimler de varlıklarını yitirmekte mi? Elbette hayır, fakat ulus-devlet yapısının değişim içerisinde olduğu bir gerçek. Keynesci ekonomi yönetiminin temelini oluşturan ve ulus-devletlerin eskiden sahip oldukları bazı güçler etkinliklerini yitirdiler.

Küreselleşme bu bağlamda ulus-devletlerden ayrılıyor. Bununla birlikte, küreselleşme yeni talepler ve aynı zamanda yerel kimliklerin üretilmesi için yeni fırsatlar yaratmak suretiyle etkisini gösteriyor. Birleşik Krallık’taki İskoç ulusalcılığının yakın zamanlarda ortaya çıkan ani yükselişi istisnai bir örnek olarak düşünülmemeli (Giddens, 2000).”

Bir diğer sosyolog, Burnham, küreselleşmeyi kavramlaştırırken şu konulara dikkat çekiyor: “İlk olarak, küreselleşmeyle ilgilenen bir çok kuram, devlet ve piyasayı, sosyal gerçekliğin birbirinden ayrıştırılmış ve izole edilmiş, birbirine dışsal ve oluşsal bir biçimde var olan iki yönü olarak gördükleri için, devlet piyasa ilişkisini tatmin edici bir şekilde kavramsallaştıramıyorlar.

Bunun sonucu olarak da, popülist (ve yanlış yönlendirici) bir “devlet iktidarını piyasaya kaptırdı” iddiası çıkıyor ortaya. İkincisi, uluslararası yeniden yapılanma sürecinin ulus devlet tarafından emeği daha sıkı disipline etmek ve emek-sermaye ilişkisini yeniden organize etmek amacıyla üstlenildiğini tartışacağım.

Bu noktada belirtmeliyiz ki, küresel kapitalizm hala antagonistik (muhalif-karşı) bir devlet sistemi olarak kuruluyor ve küresel ekonomi politiği karakterize eden değişimler, kökleri emek-sermaye çelişkisinde yatan sorunları çözmek amacıyla devletler tarafından ortaya konuluyorlar.


***

#4 GeceKuşu

GeceKuşu

    Uzman Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPipPipPip
  • 3.709 İleti

Gönderi Tarihi: 05 Nisan 2012 - 22:54

***

Son olarak, var olan yönetim stratejilerinin ekonomi politikaları söz konusu olduğunda, keyfiyetten kurala doğru bir kayma olduğunu, meşru siyasi, ekonomik ve endüstriyel eylemleri birbirinden ayıran sınırların yeniden çizildiğini ve çeşitli alanlarda karar verme mekanizmalarının parçalandığını ve yetki devrini içeren apolitikleştirme kavramı tarafından karakterize edildiğini savunacağım.

Para ve emeğin düzenlenmesi gibi devletin temel eylemleri anlamında, 1980’lerin ortalarından beri apolitikleştirilmiş yönetim formları yönünde ciddi bir tercih görülüyor. Apolitikleştirme olarak anlamını bulan “küreselleşme dili”, karar vermenin politik yönünü ortadan kaldırarak ve böylece politika uygulamalarının etkinliğini artırarak, devlet yöneticilerinin küresel sistemdeki değişimlerden faydalanabilmelerini sağladı. Kısaca, post-modernist ideolojinin, küreselleşme ve apolitikleştirmenin beraberinde getirdiği stratejiler ne bizim için yeniler, ne de kurulu iktidar odaklarının sonunu simgeliyorlar” (Burnham, 2003).

Acaba Burnham yaklaşımından şu sonucu çıkartabilir miyiz?
Küreselleşme, apolitikleştirmeyi beraberinde getirirken, bundan yararlananlar yine “yönetici elit” oluyor. Nitekim karar almanın politik yönünün ortadan kalkmasının onlar için “elem verici” bir yönü bulunmuyor. Hatta bireylerin yönetilmesinde bu durum onların elini daha da güçlendiriyor. Makalenin ilerleyen bölümlerinde, küreselleşmenin getirdiği apolitikleştirmenin (ve hatta kitlelerin siyasi, sosyal ve kültürel yapı içinde tekdüzeleşmelerinin ) Devlet bürokrasisinin bireylerce hala “baba” olarak görüldüğü toplumlarda çok daha “makbul” olduğu üzerinde duracağız.


***

#5 GeceKuşu

GeceKuşu

    Uzman Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPipPipPip
  • 3.709 İleti

Gönderi Tarihi: 05 Nisan 2012 - 22:56

***

Konuya iktisadi ağırlıklı bakış açısıyla yaklaşan ve özellikle yabancı sermayeye açık olmayı kavramın kilit unsuru haline getiren yaklaşımlar da var. Bardhan bunlardan bir tanesi. Bardhan’a göre küreselleşme; temel olarak uluslararası ekonominin entegre olması ve özellikle de dış ticarete ve yatırıma açık olmak anlamındadır (Bardhan, 2000).

O’Rourke da benzer unsurları ön plana çıkardığı tanımlamasında küreselleşmeyi, ticari engellerin giderek azaldığı, göçlerin önündeki engellerin ortadan kalktığı, sermaye akışının hızlandığı, Doğrudan Yabancı Sermaye’nin (DYY) serbest kaldığı ve teknoloji transferlerinin hızlandığı bir ortam olarak açıklıyor (O’Rourke, 2001).

Küreselleşmeye karşı olumlu yaklaşımları ile bilinen Legrain, küreselleşme kavramı ile ilgili gerek popüler kültür eserlerine gerekse Giddens gibi sosyologlara eleştirel bir gözle yaklaşıyor. Legrain’in görüşleri özetle şu şekilde: “Lexus ve Zeytin Ağacı kitabında Thomas Friedman küreselleşmeyi “soğuk savaş sistemi”nin yerine geçmiş bir sistem olarak adlandırıyor.

Bunun 1989 civarında başladığını düşünüyor. Soğuk savaşın sona ermesinin ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasının 1990’larda küreselleşmeye ivme kazandırdığı doğrudur. Ancak küreselleşmeyi 1989’da başlayan bir sistem olarak değerlendirmesi doğru değil. Dünya ekonomisinin büyük bölümü 1989’dan önce ticaret ve finans aracılığıyla zaten entegre olmuştu. Dahası, küreselleşme bir “sistem” değil, soğuk savaş sırasında başlayan ve bugünde devam eden bir entegrasyon ve uluslararasılaşma süreci. Eğer 1945’den 1989’a kadar olan sürece Soğuk Savaş egemense, bundan sonra gelen küreselleşme değil Amerikan hegemonyası. Diğer yazarların da düşünceleri karışmış gözükuyor.

Alman sosyolog Ulrich Beck, küreselleşmeyi, bağımsız ulus devletlerin, sınırötesi bazı aktörlerin güçleri, oryantasyonları, kimlikleri ve ağlarıyla erozyona uğratıldığı ve önemini yitirdiği bir süreç olarak tanımlıyor.

İngiliz sosyolog Anthonny Giddens ise küreselleşme için, “iletişim devrimi”, “hafif ekonomi”, “1989 sonrası dünya” ve hatta “kadın ve erkek arasındaki büyüyen eşitlik” kavramlarını kullanıyor (Legrain, 2002) ”.


***

#6 GeceKuşu

GeceKuşu

    Uzman Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPipPipPip
  • 3.709 İleti

Gönderi Tarihi: 05 Nisan 2012 - 22:58

***
Küreselleşmeyi açıklama yolunda, içeriğine daha geniş bir perspektiften bakmayı tercih eden görüşler de bulunuyor. Çok ayrıntılı tanımlamalar olmasa da, bu tanımlamaların, küreselleşmenin anlaşılması sürecine getirdikleri boyutlar ve düşündürdükleri ile önemli bir katkı sağladığına inanıyorum.

Bu tanımlardan bir tanesi, küreselleşme kavramını, dünyanın bir bölgesinde meydana gelen sosyal, politik ve ekonomik faaliyetlerin bir parçası olan olayların, alınan kararların, kürenin bir diğer tarafındaki bireyleri ve toplulukları etkilemesiyle ilişkilendiren ve kavramın öncelikle bunu ifade ettiğini öne süren Held-Mcgrew-Goldblatt-Perraton tanımı. Tanıma göre, bunun ötesinde küreselleşme, sınırlar arasındaki ilişkinin rastlantısal veya düzensiz olmadığını daha ziyade düzenlendiğini (örneğin; karşılıklı bağımlılığın farkedilir bir şekilde yoğunlaşması, dünya düzeni içindeki toplumların ve devletlerin öğelerini aşacak bir duruma erişmiştir) öne sürüyor.

Küreselleşme ile ilgili tatmin edici bir tanımlama şu öğelerin her birini içermelidir: Esneklik, Yoğunluk, Hız ve Etki (Held ve diğerleri, 2003).

Aynı araştırmacılar diğer bir çalışmalarında küreselleşmeyi şu şekilde tanımlıyorlar: “Küreselleşme; suçtan kültüre, materyalizmden ruhbanlığa kadar çağdaş sosyal yaşamın tüm parçalarının dünya çapında birbirlerine olan bağımlılıklarının genişlemesi, derinleşmesi ve hızlanmasıdır” (Held ve diğerleri, 1999).

Küreselleşme kavramına uluslararası sosyal siyaset açısından önemli bir referans olan Uluslararası Çalışma Örgütü bakış açısından da yer vermek gerekir. Uluslararası Çalışma Örgütü; küreselleşmeyi, ana teması altındaki düşüncenin, ekonomilerin ve toplumların süregiden bir şekilde entegre olduğu bir süreç olarak değerlendiriyor.

Küreselleşme; yeni teknolojiler, yeni ekonomik ilişkiler, aralarında hükümetler, uluslararası örgütler, işletmeler, işgücü ve sivil toplum kuruluşlarının da (STK) bulunduğu ulusal ve uluslararası çok geniş bir politika yelpazesi tarafından yönlendiriliyor (www.ilo.org, 2004) .

Uluslararası Çalışma Örgütü tarafından hazırlatılan bir diğer araştırmada da küreselleşme ile ilgili şu yorumlar dikkat çekici (Torres, 2001): “Küreselleşme kavramı çok geniş bir kullanma alanı bulmakla beraber, anlamı her zaman tam olarak “açık” değil. Küreselleşme; ticari serbestleşmenin, yatırım ve sermaye akışının ve teknolojik değişimin ivmesiyle yönetilen ülkelerde hızlı ekonomik entegrasyon olarak tanımlanabilir”.

***

#7 GeceKuşu

GeceKuşu

    Uzman Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPipPipPip
  • 3.709 İleti

Gönderi Tarihi: 05 Nisan 2012 - 23:06

***
Ekonomi tarihinin önceki dönemlerine kıyasla küreselleşme, hemen tüm ülkelerin mal ve hizmet sektörlerindeki işçileri ve işverenleri kapsıyor.

Sonuç olarak, geçmişte sadece endüstriyel işçiler küreselleşmenin getirdiği uluslararası rekabetin sonuçlarına katlanırken, bugün, dünya işgücünün çok büyük bir kısmı küreselleşmenin etkilerini hissediyor. Uluslararası ticaretin ve DYY’ın hacmi büyüyor ve bilgi ve iletişim teknolojilerinde yaşanan devrim ekonomik geçişkenliği kolaylaştırıyor.

Ancak küreselleşme bazı tartışmalı konuları da gündeme getiriyor: bir çok gelişmiş ülke (GÜ) düşük-ücretli ekonomilerin rekabetinden korkar hale geliyor ve GOÜ’in firmaları GÜ’in güçlü ÇUİ’nden kaynaklanan rekabete dayanmakta güçlük çekiyor.

Bu denli değişik ve çok yaklaşım içinden, küreselleşme tanımlamasında en çok kullanılan kelimeleri yan yana getirecek olursak, şöyle bir grup ile karşılaşıyoruz: İşletmelerin sınırlar ötesi faaliyetleri, uluslararası yatırımlar, ticaret, ürün geliştirme, üretim, kaynak yaratma, pazarlama, örgüt yapılarında değişim, kapitalizmin fonksiyonlarında değişim, entegre olmuş uluslararası piyasalar, yeni gelişen bir ekonomik yapılanma, uluslararası işletmelerin belirleyiciliği, uyum sağlama kapasitesi, sert rekabet, esneklik, dünya çapında sosyal ilişkilerin güçlenmesi, birbirinden uzak yerel birimlerin birbirlerinden etkilenir hale gelmesi, yerel ve hatta kişisel sosyal tecrübelerin geçişkenliği, kültürlerin geçişkenliği, enformasyon teknolojilerinin hızlı devinimi (Leisink, 1999).

Küreselleşme kavramını açıklama yolunda bazı akademik literatürde ekonometrik modeller üzerine çözümlemelere yer verilerek belirli tezlere ulaşıldığına da rastlıyoruz.

Ancak bu tür tezlerin, kavramsallaştırma yolunda objektif sonuçlara ulaşabilmesini kuşkuyla karşılıyorum. Nitekim, bazı bilimsel araştırmaların sosyal ve psikolojik karar süreçlerine formüllerinde hiç yer vermemesi, bu formüllerin üzerinden ulaşılan sonuçların bilimselliğini de tartışmaya açık hale getiriyor. Hatta bazı formüllerde küresel göç hareketlerinden söz edilirken, kişilerin içinde bulunduğu psikolojik ve sosyal çevrenin “kukla değişkenle” doldurulmasının, sosyal bilimler açısından “ciddiyetten uzak” bir durum yarattığını ileri süreceğim.

***

#8 GeceKuşu

GeceKuşu

    Uzman Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPipPipPip
  • 3.709 İleti

Gönderi Tarihi: 05 Nisan 2012 - 23:09

***
Bütün bu tanımlardan yola çıkarak küreselleşme ile ilgili bütüncül bir tanıma ulaşma denemesinde bulunursak geniş anlamda küreselleşme; dünyada mevcut uluslararası, ulusal, bölgesel ve yerel katmanlara ait siyasi, ekonomik, sosyal, ekolojik , kültürel ve hatta coğrafik sistemlerin, birbirlerinden farkındalıklarının gün geçtikçe artmasıyla, geçişkenliklerinin ve birbirlerini etkileme güçlerinin de arttığı ve dünya çapında bir “farkındalık ve küreye ait olumlu veya olumsuz gelişmelere bilinçli veya tepkisel cevap verme kültürünün oluştuğu”, gelişen bir süreçtir.

Küreselleşme ile Ulusal Politika Uygulamaları Arasındaki Etkileşim Küreselleşme ile ilgili önemli sorulardan bir tanesi de, özellikle ülkelerin gelişmişlik, azgelişmişlik ve yoksulluk çizgisinde ilerlerken, bu konuların doğrudan küreselleşmeyle nasıl ilişkilendirileceği. Bu bölümde, genellikle küreselleşme literatüründe rastlanmayan bir konu irdelenip, küreselleşmenin etkilerini yönlendirmede ulusal hükümetlerin ne derece rol oynadığı sorusuna yanıt aranacak. Bu soruya yanıt aranırken, ülkelerin yakın tarihlerindeki tercihleri ve kararları kimi örneklerle incelenecek.

Konuyla ilgili iki temel tez üzerinden hareket edeceğim: Birincisi; küreselleşmenin etkisinin ulusal politika yapıcıların tasarrufunun ötesinde bir güce sahip olduğu, dolayısıyla ulusal hükümetlerin bir tercihten çok bir yaptırımla karşı karşıya kaldıkları tezi.

İkinci tez ise; ulusal politikaların, küreselleşmenin etkilerini yönlendirebileceği, faydalarını yayabileceği, zararlarını azaltabileceği tezi. Bu iki tezin temel görüşlerine yer vererek nihai bir değerlendirme yapmaya çalışacağım.

***

#9 GeceKuşu

GeceKuşu

    Uzman Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPipPipPip
  • 3.709 İleti

Gönderi Tarihi: 05 Nisan 2012 - 23:11

***

Küreselleşme, Ulusal Politika Uygulamalarını Doğrudan Etkiler Yaklaşımı (Kaçış Yok Yaklaşımı) Gelişmiş Ülkeler’in aksine, GOÜ’in çoğunda, yapısal uyum önlemlerinin uygulanmaya başlanması, daha önce devlet kontrolünde yönetilen modernizasyon ve endüstrileşme politikalarından kesin kopuş anlamına geliyor.

Devlet müdahalesinin genişliği ve derinliği farklılıklar gösterse de, bir çok ülkede kopuş, geniş bir alana yayılmış, endüstrinin korunması ve ekonomideki konumu, tarımsal ürünlerin pazarlanması, döviz ve kredi dağılımı, ithalat ve ihracatın düzenlenmesi, yabancı sermaye yatırımları, teknoloji, işgücü piyasaları ve toplu pazarlık gibi konuları etkiliyor (Ghai, 1995).

Ekonomik krizden etkilenen ve sonuçta uluslararası finans kurumları, kredi veren ülkeler ve ticari bankalardan destek aramak zorunda kalan ülkelerde, devletin gücünün daha çok azaldığı görülüyor. Sosyal ve ekonomik alanlarda karar verme gücünün önemli bir bölümü borç veren yabancılara devrediliyor.

Devlet finansmanının daralması, hükümetleri kamu hizmetlerini ve altyapı yatırımlarını azaltmaya, kamu sektöründe istihdam ve ücret düzeylerini düşürmeye zorluyor. Ekonomide özelleştirmenin, pazar oluşumunun, gayri resmileşmenin artışı ve ekonominin daha çok uluslararası bir nitelik kazanması, ekonomik faaliyetlerin artan oranda devletin doğrudan kontrolü dışına çıktığı anlamına geliyor.

Devletin gücü, vasıflı memurların kaybı, sivil hizmet ahlakının bozulması, suç, şiddet ve hukuk dışılığın artışı ile daha da azalıyor. Ulusal düzeyde yukarıda sayılan değişimlere, değişik sosyal gruplar arasındaki güç dengesinde önemli kaymalar eşlik ediyor.

Yerli sermayenin bazı kesimleriyle ortak olarak çalışan yabancı yatırımcılar ve kredi veren kesimler, ulusal politikanın belirlenmesinde güçlerini ve etkilerini artırıyorlar. Benzer biçimde, ulusal iş gruplarının, özellikle yabancı sermayeye, teknolojiye ve pazarlara ulaşma olanağı olanların etkisi büyük ölçüde artıyor. İşçi sınıfı ve orta sınıfın bazı kesimleri ulusal politikayı şekillendirme güçlerinin azaldığına tanık oluyorlar (Ghai, 1995).


***

#10 GeceKuşu

GeceKuşu

    Uzman Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPipPipPip
  • 3.709 İleti

Gönderi Tarihi: 05 Nisan 2012 - 23:13

***

Burada dikkat edilmesi gereken bir başka nokta daha var. Değişik sosyal grupların toplum içinde gittikçe artan bir şekilde örgütlü güç haline geldikleri ve çoğu kez yaptırım gücüne de ulaşan bu grupların hemen tamamının kendilerini Sivil Toplum Kuruluşu (STK) olarak tanıttıklarına şahit oluyoruz .

Böylece küreselleşmenin yaygınlaşması ile birlikte gündemdeki yerini artıran STK’lar aracılığıyla da kamuoyu oluşturma ve kamuoyunu bu şekilde etkileyerek politik nüfuz alanını artırma söz konusu olabiliyor. Halbuki günümüzde kendilerini STK olarak tanıtan bir çok kuruluşun, organik olarak kamu ile bir şekilde bağı olduğu ve kimi durumlarda finansman gereksinimlerini doğrudan kamu desteği ile sağladıklarını görüyoruz.

Buna başka bir örnek olarak, siyasi partilerin finansman desteğini arkasına alan bazı kuruluşların da kendilerini STK olarak tanıtması gösterilebilir. Her ne kadar STK kavramı çok geniş ve farklı değerlendiriliyorsa da, STK’ların kabul görmüş en az beş temel özelliği olmak durumunda. Bunlar sırasıyla, STK’ların hükümet kontrolü dışında olması, siyasi bir parti olarak kurulmuş olmaması, kar amaçlı olmaması, şiddet ve suç amaçlı kurulmuş olmaması ve finansal bağımsızlığa sahip olması (Willetts, 2004).

STK’ların varlık nedenleri, faaliyetleri ve arkalarına aldıkları finansman desteğinin kaynağı kamuoyu nezdinde genellikle dikkate alınmayan konular olarak ortaya çıkarken, gerek ulusal bazda, gerek uluslararası ilişkilerde STK’lara yüklenen pozitif değerle birlikte, gerçekte STK olup olmadıkları belli olmayan grupların toplum yararı gözetmeksizin, kendi amaçları doğrultusunda yönlendirme yapma güçleri de artıyor.

Bu konu, özellikle dış yardıma bağımlı hale gelmiş AGÜ’in veya GOÜ’in politika yapıcılarının üzerinde önemle durması gereken bir konu. Nitekim günümüzde bu yardımların veriliş tarzı gittikçe merkez hükümetlerin insiyatifinden, bölgesel ve yerel kuruluşlara ve STK’lara kaydırılıyor. Hiç şüphesiz bunun sebepleri arasında dış yardımların kullanılması konusundaki başarısız, politik ve verimsiz uygulamalar ön sıralarda.

Ancak, STK kimliğinden uzak ve uzaktan güdümlü bazı kuruluşlar aracılığıyla denetimi sağlanan veya sağlanmak isteyen kimi yardımların nihai hedefi konusunda stratejik düşünmek gerekiyor. Gerçek anlamda STK’ların toplum içinde örgütlenmeleri ve özellikle yerel ve bölgesel güçlerini toplum yararı gözeterek kullanmaları ne kadar istenen bir durumsa, bunun tersi durumların da var olduğunu unutmamak gerekiyor.

(Konuyla ilgili değişik yorumlar için bakınız: Alan RUGMAN: Globalleşmenin Sonu, MediaCat Kitapları, İstanbul, 2004, s.63-76).


***

#11 GeceKuşu

GeceKuşu

    Uzman Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPipPipPip
  • 3.709 İleti

Gönderi Tarihi: 05 Nisan 2012 - 23:21

***

Bugün Devletin etrafında yapılanan kurumsallaşmış bir dünya gerçeği içinde, Devlet ve piyasa, kanun ve akit, kamu ve özel birbirine zıt kavramlar haline geliyor. Yukarıdaki çift kavramların her biri, “yeni düzenlemeler”i açıklamaya yardımcı olacak şekilde önemli değişiklikler içinde. Öteden beri ayırıma tabi tutulan kamu ve özel kavramlarıyla birlikte artık sosyal ve ekonomik kavramları da ayırıma tabi tutuluyor. Devlet’in küresel ticaret düzeni ile yer değiştirmeye başlamasından bu yana, artık kamu özel’i değil, özel kamuyu kapsamaya başlıyor (Supiot, 2001).

Peki acaba ülkelerin ve özellikle GOÜ’in gerçekten küreselleşmenin etkileri karşısında bir şansı var mı? Küçük ülkelerin kendilerine özgü gündemlerini izlemeleri ve ekonomilerini hakim talimatlardan farklı şekilde yönetmeleri mümkün mü? Pek çok politika yapıcıya göre cevap “hayır”. Rodrik’e göre, “özelleşmekten, açılmaktan ve DYY çekmekten başka pek az seçenek olduğuna dair yaygın bir nakarat var. Halbuki ihracat ve DYY amaç değil araçtır.

Ekonomi politikasını diğer hedefler pahasına ekonominin dış sektörlerinde yoğunlaşmaya yönlendirmek, ekonomi politikasının araçlarıyla amaçlarını birbirine karıştırmaktan başka bir şey değil. Dahası ticaret ve DYY için güçlü ekonomik büyümenin kendisinden daha elverişli bir şey yok. Yabancı yatırımcılar Botswana’nın kamu sektörünün çok büyük olmasına pek aldırmazlar. Çin tarzı sosyalizm de onları pek engellemez.

Büyümeyi teşvik etmede başarılı olan politikalar büyük olasılıkla, “uluslararası rekabet gücü” konusunda da kazançlar sağlayacak. Büyük mali açıklara eğimli bir ekonomide uluslararası mali piyasaların dayatacağı disiplin, makroekonomik istikrar olanaklarını geliştirebilir. Yasal düzenleme standartlarının gelişmiş endüstri ülkeleri standartlarıyla uyumlu hale getirilmesi hukuk ilkelerini geliştirebilir ve gelişmekte olan ülkelerde şeffaflığın artmasını sağlayabilir.

Yine de söz konusu ekonomiye uygun olmamaları ya da başka sosyal gruplar pahasına belli bir sosyal grubun gereksinimlerine hizmet ettiklerinin düşünülmesi durumunda bu tür dışarıdan dayatılan disiplinler geri tepebilir” (Rodrik, 1999).

Burada dikkat çeken bir başka konu, küreselleşmenin işgücü piyasasını düzenleyen ulusal politikalar üzerindeki yaptırım gücü. İlkesel bazda, uluslararası topluluğun, gelişmekte olan ülke hükümetlerinin temel çalışan haklarını korumalarını istemesinde yanlış bir şey yok. Kimi zaman bu yalnızca, hükümetlerin, onayladıkları UÇÖ anlaşmalarıyla kabul ettikleri örgütlenme özgürlüğü ve asgari çalışma yaşı gibi konulardaki taahhütlerini hayata geçirmeleri anlamına geliyor.

Bir birliğe üye olma ve örgütlenme özgürlükleri temel sivil haklar ve bu tür özgürlüklerle iyi ekonomik performans arasında güçlü bir bağlantı olduğuna dair kanıtlar var. Ama kimi zaman GÜ’de işgücü gruplarının talepleri temel sivil hakların ve politik özgürlüklerin ötesine geçiyor ve daha düşük bir ekonomik performansa yol açabilecek sonuçlar yaratabiliyor.

Rodrik’in görüşleri, küreselleşmenin ulusal politikalar üzerindeki etkisine güçlü bir destek verirken, diğer yandan aynı çalışmasında ulusal politikaların küreselleşmeyi yönlendirebildiği tezine de göndermeler yapıyor. Bu görüşler takip eden bölümde değerlendirilecek.


***

#12 GeceKuşu

GeceKuşu

    Uzman Üye

  • Φ Üyeler
  • PipPipPipPipPip
  • 3.709 İleti

Gönderi Tarihi: 05 Nisan 2012 - 23:23

***

Bu noktada şu saptamayı yapmamız gerekiyor: 1980’lerden bugüne küreselleşmenin işgücü piyasaları üzerine hakim etkisi, esnek çalışmaya dayalı bir sosyal ve hukuksal örgütlenme çerçevesini işaret ediyor. Hiç kuşkusuz endüstri ilişkileri kurumlaşmasının düzensizleştirilmesi temel başlığı altında…

Küreselleşmenin, ulusal hükümetlerin yasal düzenleme gücünü, buna bağlı olarak işgücü piyasası üzerindeki tasarruflarını ve sosyal koruma önlemlerini de muhtemelen etkileyeceği konusundaki bir başka tez Tanzi araştırmasından geliyor. Tanzi’de esnekliğe atıfta bulunarak, işgücü piyasası ile ilgili bugünkü düzenlemeler, uluslararası piyasalarda hüküm süren esneklikten etkilenerek, daha esnek bir yapıya kavuşacak görüşünde.

Sermaye hareketleri üzerindeki düzenlemeler bir başka konu, yine benzer olarak dış ticaret, finans ve sigorta piyasaları da bu akımdan etkilenecek alanlar. Bu durum, ulusal hükümetlerin sosyal korumayı yasal düzenleme/kararnameler yoluyla düzenlemesine yeni bir boyut kazandıracak. Eğer küreselleşme, finansal istikrarı bozan unsurlar taşıyorsa, bu durumda ulusal hükümetlere geçmişe oranla istikrarı sağlama yolunda daha da büyük görevler düşecek. Ancak artan ihtiyaç, her zaman artan kabiliyeti de beraberinde getiremeyebilir (Tanzi, 2002)...

Ulusal politikaların küreselleşme karşısında bağımsız belirlenme şansının olmadığını savunan bir başka görüş Chossudovsky görüşü. Buna göre, küreselleşmeye dış yardım tuzağıyla bağlanan bir ülkenin bağımsız politika geliştirmesi çok zor. Kredi anlaşması bir kez imzalandıktan sonra, hükümetin anlaşmaya uymaması durumunda ödemeler, ülkenin iki taraflı ve çok taraflı kreditörlerinin “yardım koordinasyon grubu” tarafından kara listeye alınması tehlikesini doğuracak şekilde durdurulabilir.

Alınan paranın hiçbir bölümü yatırımlara yönlendirilmediği için söz konusu kredi anlaşmalarının doğası reel ekonominin yararına da değil. Ancak bir başka önemli amaca hizmet ediliyor: Uyum kredileri; kaynakları ulusal ekonomiden uzaklaştırıyor ve ülkeleri, zengin ülkelerden gıda maddeleri de dahil olmak üzere büyük miktarlarda tüketim malları ithal etmeye teşvik ediyor.

Diğer bir deyişle, örneğin tarımın “uyum”unu desteklemek için verilen para, tarımsal projelere yatırılmak üzere verilmiyor. Söz konusu kredilerin dayanıklı tüketim malları ve lüks mallar da dahil olmak üzere mal ithali için serbestçe kullanılması mümkün. Bu sürecin sonucu, yerel ekonominin durgunluğa girmesi, ödemeler dengesi krizinin büyümesi ve borç yükünün artması oluyor (Chossudovsky, 1999).

Chossudovsky’nin iddia ettiği gibi uyum kredilerinin kaynakları ulusal ekonomilerden uzaklaştırmak için verildiği ve yatırım için kullanılmadığı görüşünün ampirik olarak doğrulanmaya ihtiyacı olmakla beraber, bazı gelişmekte olan ülke örneklerinden, bunun çok da yanlış bir görüş olmadığını belirtmekte fayda var.


***



Cevap ekle