Zıplanacak içerik
Ya Sev Ya Sevr

KÜRESELLEŞME ve SONUÇLARI

Önerilen İletiler

KÜRESELLEŞME ve SONUÇLARI

 

 

Dünyada Emperyalizmin modern adı olan Küreselleşme ile birlikte büyük sermaye gruplarının yıkıcı ve ilkel uygulamalarının sonuçları 19.yy ‘a bir geri dönüşün göstergesi niteliğindedir. Küreselleşmeye karşı direnenler ezilmek istenmekte ve burada liste başı olan hedefler ise çalışan kesim ve ulusal bağımsızlık hareketlerine girişenlerdir. Fabrikaların deniz aşırı ülkelere taşınmasıyla metropollerdeki işsizlik olağandışı artmıştır. Toplumda bozulmalar gözlenmekte ve en gelişmiş şehirlerde bile çalışma ortamlarının 1850 kapitalist dönemine dönüşmeye başladığı görülmektedir.

 

Bu durumu , yakın tarihte gelişen bazı olayları aktararak anlatmak hem doğruluğumuzu kanıtlar hem de durumun ciddiyetini gözler önüne serer diye düşünüyorum.

 

“Ford 1987 yılında Cuautitlan’daki yirmi üç yıllık fabrikasını, yaşanan bir grev nedeniyle kapattı. Üç hafta sonra fabrikayı yeniden açtığında, ücret artışı için grev yapan işçilere eski ücretlerinin yarısını veriyordu..” *1

 

“General Motors, zarar ettiği gerekçesiyle Michigan ya da Texas’daki fabrikalarından birini 1992 yılında kapatma kararı aldı. General Motors, nakliye bedelleri yüksek olmasına karşın Texas’daki fabrikayı değil Michigan’daki fabrikayı kapattı. Çünkü Texas’daki işçiler fazla mesai ücreti almadan üç vardiya çalışmayı kabul etmişlerdi.” *2

 

Baskı öyle aşamalara geliyor ki ne direnecek bir sendika ne de bir işçi kalıyor.Bu durumu da örneklemek gerekirse ; 1960’larda yılda 300 civarında grev gerçekleşen ABD’de bu sayı 1991 yılında 40 düşüyor.

 

Bugün gençlerimizde görülen Avrupa’ya Amerika’ya gitmek ve bu ülkelerde iş bulmak gibi hayaller içerisinde olanlar vardır. Ancak bu ülkelerde 1960’lardan bu yana işsizlik sorunu gün geçtikçe artmaktadır. “Bu konuda Avrupa Giyim ve Deri İşçileri Sendikası Genel Sekreteri Patrick H. Schert ‘in 1997 yılındaki açıklamaları durumun gerçek yüzünü ortaya koyar niteliktedir : “Şu anda Avrupa Birliği içerisinde 20 milyon dan fazla işsiz var. Sendikalar çok zayıfladılar.Buna karşı çıkmak için yeni bir sendikal yapı, yeni bir iş bölümü ve yeni bir eğitim şart”*3 diyordu

 

Buna benzer birçok örnek elimizde var. Görüldüğü gibi küreselleşme ülkelerde ne demokrasi ne de insan hakları bırakmıştır.Burada önemli bir nokta; kendi milletlerine dahi acımayan kendi çıkarlarını insanlık değerlerinin üzerine kurmuş birkaç tekelci egemen şirketin ürünüdür bunlar:

 

 

 

1,2,3 Antik Çağdan Küreselleşmeye Yönetim Gelenekleri ve Türkler, Metin Aydoğan

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş

KÜRESELLEŞME TARTIŞMALARI EŞLİĞİNDE GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE İNSAN HAKLARI, ADALET SİSTEMİ VE BEŞERİ İLİŞKİLERDE SİVİL TOPLUMUN YERİ VE ÖNEMİ

 

Tarih boyunca yönetim biçimleri, yönetim elemanları ve bunların kullandıkları argümanlar, sosyal hayatın ve toplumların kültür, yaşam düzeyi, beklentileri ve güç dengesi gibi etkenlerin etkisiyle tümden merkezi yönetim veya merkeze yerel katkının güçlendirilmesi arasında sürekli bir değişim göstermiştir.

İslam öncesi Türk Topluluklarında önemli yer tutan sivil toplum olgusu, İslamla birlikte gelişerek devam etmiş ve dünya çapında zirveye çıkmıştır. Tarihten gelen bu eşsiz medeniyet ve kültür anlayışında yerel birimlerin, bu günkü adıyla Sivil Toplum Kuruluşlarının etkisi, önemi ve toplumda sosyal adaletin teşekkülünde üstlendiği misyon büyük yer tutmaktadır. Daha açık bir deyişle sivil toplum İslam ve Türk tarihinde merkezi yönetime katkıda, sosyal dengeyi sağlamada kilit sayılabilecek bir konum arz etmektedir.

Sivil toplum ve yerel unsurların tarih boyunca kuruluş, örgütlenme ve gelişim aşamalarını irdelediğimizde daha da ileri bir seviye ile bu ilişkinin birbirini tamamladığı, birbirine destek olduğu, insan unsurunu fert ve toplum bazında ön plana çıkardığı ve doğal bir kontrol mekanizmasını dünya kültür ve yönetim hayatına hediye ettiği bir manzara ile karşılaşırız.

İslam öncesi Türk Boylarında göze çarpan en büyük özellik, gerek boy, klan, kabile aşamasında, gerekse devlet teşekkülünde sürekli bir elbirliğidir. Hatta göçebe kültürde bile imece türü bir hayat tarzı mevcuttur.Bu anlayış yerleşik yaşama geçildiğinde ve ilk Türk Devletleri ortaya çıktığında bütün saflığı ile kurumsal alana taşınmış ve günümüze kadar gerek resmi gerek sivil unsurlarda özünü korumuştur.İslamın yönetim, kültür ve toplum anlayışı da Türk Kavimlerinin özündeki birlik ve yardımlaşma olgusu ile paralellik arz etmiş ve bu özellik İslamın kabulünden sonra Türklerde daha da gelişerek bizi dünya tarihinde en büyük sivil örgütlenmenin öncüsü yapmıştır.

Tarih boyunca süregelen sivil toplum anlayışında gözlerden kaçan bir nokta vardır.O da merkez ile sivil örgütlenmenin iki ayrı kutup ya da rakip değil birbirini tamamlayıcı, destekleyici bir gelişim göstermesidir. İslamın en kutsal argümanlarından olan devlet malının korunması anlayışı merkezi idarenin sınırlarını çizmedeki en büyük etken olurken, sivil toplum bu kaynağı ferdi ve toplumsal alanda insan unsuruna en mükemmel bir şekilde paylaştırmanın yollarını araştırmış ve örgütlenmesini bu yönde geliştirmiştir.Konu resmi ve sivil unsurları ile “Bütün Toplum” olunca örgütlenme boyutu ve şekli de ona göre olmuş ve mükemmel kavramını ifade edebileceğimiz bir teşkilatlanma yardımlaşma ve destek unsurlarıyla ülke çapında sosyal adaleti teşekkül ettiren bir sivil toplum örgütlenmesinin kurulması ve geliştirilmesi ile milletçe iftihar edebiliriz.

Merkezi unsur da öncelikle devlet malının önemini ve sorumluluğunu azami ölçüde özümsemiş olarak, kıtaların öbür ucundaki bir köylüye verilecek yük hayvanını o zamanki bakanlar kurulunda görüşecek kadar mükemmel bir yönetim hassasiyeti ve anlayışı ile üzerine düşeni ifa etmiştir.

Daha 1700’ lü yılların sonlarında Avrupa ülkelerinde ve dünyanın diğer bölgelerinde yeni yeni yerel yönetim ve sivil toplum söylemleri başlatılırken ve Avrupa; sistem arayışları içinde iken biz asırlardan beri süregelen mükemmel toplum ve sosyal adalet anlayışının zirvesinde yaşama konumunda idik.

Her zirvenin bir inişi ve her inişin de bir zirvesi vardır peygamber sözünün gereği olarak biz son birkaç asır içinde öz dinamiklerimizi, üstün özelliklerimizi kalbimizin derinliklerine gömdük ve alçak gönüllükten öte aşağılık duygusuna kapılarak kendisini arayan Avrupa, Rusya ve ABD’ nin peşine takıldık. Onların üç yüz yıldan beri sancılı ve eksik özelliklerle inşa ederek günümüze taşıdıkları sivil toplum anlayışını ve argümanlarını kendi mükemmelimizin yerine geçirdik.

Bir çok yerli ve yabancı bilim adamının tespiti üzere; bu süreç titiz bir analize tabi tutulmak ve kültürel bütünlüğümüze, değerlerimize uygun bir şekilde ayrıştırılmak suretiyle geçirilmeli idi.Avrupadan ve diğerlerinden edebiyat, kültür, ilim, teknoloji, sanat ve felsefe ile diğer bütün alanlarda bir şeyler almalı, aldıklarımızı öz kültürümüzle yeniden yapılandırarak geri bildirime çevirebilmeli idik. Geçmişten gelen birikimi dünya kültürüne yeni versiyonu ile hediye edebilmeli idik.

Onlar bizden aldıkları mükemmel toplum, sosyal adalet anlayışını tahlil ederek doğruya doğru güçsüzce bir adım yaklaştılar, biz ise bu bir adımın yansıması olan bir yudum lezzetin aldatıcı cezbesine kapılıp kendi elimizdeki hazineyi reddettik, küçümsedik. Daha sonra bizzat Avrupa, ABD ve diğerleri tarafından mükemmel topluma giden yolda atılan bu adım da geri çekildi ve tarihin yeni bir kırılma noktasına kadar sürecek bir kısır döngüye dönüştü. Hem de eski dönemin aksine vahşete medenilik, kıyama insan hakları, korku, acı ve nefrete sevgi denilerek…!

Yüzyılın sonunda aynı eşsiz hazinenin bir tecellisi olarak tekrar şahlandık. Canımıza, hürriyetimize ve namusumuza göz dikenlere karşı tek vücut olduk.Atamızın dediği gibi “Makus Talihimizi Yendik!” sonra tekrar aşama aşama kabuğumuza çekilerek aşağılık kompleksine büründük.Çünkü aynı hedef ve plan sahiplerinin uzun soluklu ve taktik değiştiren bir oyunu ile karşı karşıya idik.Artık yüzler maskeli, düşman gizli ve tehlikeli idi.

Bu gün üçüncü rauntta yine birlikteyiz. Hesaplar ve planlar aynı, taktik ve maskeler değişik.Biz ise hala aynı saflık ve teslimiyetle kurtuluşun onların her dediğini harfiyen uygulamakta olduğunu sayıklıyoruz. Bizim önümüze sundukları kriterlerin milyon kat daha mükemmelini bir zamanlar bizim anayasamıza uyguladığımızı ve halkımızın ruhunda yaşattığımızı hatırladığımız zaman büyüyeceğiz. Hazinelerimizi ortaya çıkarıp tüm dünyaya örnek teşkil edecek bir hayat tarzı ile modern topluma adapte ettiğimiz zaman eğri – doğru ortaya çıkacak, onlar da yaptıklarından utanacaklardır.

Bu tarihi değerlendirmeler ışığında sivil örgütlenme, yerel yönetimin merkeze olan konumu ile ilgili gelişmelere göz atacak olursak; Avrupada gelişen yerel yönetim ve sivil örgütlenme aşamalarına paralel olarak bizde de aynı yönde gelişmeler yaşandı. Ancak Avrupa ve ABD’ nin sivil örgütlenme anlayışı, kökten gelen isyan, başkaldırı ve mücadele anlayışının yansıması olarak merkezi devlet ile sivil toplumun iki kutup olmasını, mücadele etmesini, ayrışmasını gerekli kıldı.Duygudan, sevgiden, ruh dinginliğinden, huzurdan asırlar boyu uzak kalmış bir toplumlar bloğunun ortaya koyduğu etik kurallar zinciri de kadük kaldı. Anneler günü, babalar günü, çocuklar günü, insan hakları haftası, çevre haftası türü günler ve haftalar icad ederek bir ömür ihmal ettiği ve gücendirdiği değerleri bir günde hatırlamayı ve hataları telafi etmeyi ümit eden bir insanlık anlayışı ile dağ fare doğurdu.

Tarihin realitesine tamamen zıt bir eğilimle bu yanlış, üzerine maske geçirilerek şirinleştirildi. Avrupa, ABD, Siyonizm ve hatta Rusya’ nın açık denizlere inme hayal ve hegamonyalarına kadar inen “Biz ve Ötekiler” adlı klasik bakış açısı şekil, renk ve yöntem değiştirerek yoluna devam etti. Hem de daha şiddetli, daha yıkıcıbir şekilde. İnsan hakları dediler hiç kimsenin yapmadığı zulüm ve haksızlığı bir çok millete reva gördüler. Küreselleşme sloganı ile savaşsız sömürü, hakka karşı el birliği yöntemi ile tarihin en büyük ve en yıkıcı sömürü devrini başlattılar.Bir anlamda sömürüyü otomatiğe bağladılar. Bilim, kültür, felsefe, edebiyat, teknoloji ve bir çok alanda Türk, İslam ve bir çok medeniyetten sayısız intikaller ve hırsızlıklar yaparak hem kendilerini geliştirdiler, hem de uzun geçmişten gelen bir “Ütopya Medeniyeti” oldukları hissini yayarak, sömürdükleri halkların ve ülkelerin; onların yenilmez, aşılmaz birer efendi oldukları hissine kapılarak uzun seneler sadakatle hizmet etmeye devam etmelerini temin etmek istediler.

Siyasi ve beşeri alanda dönülen vaatler, yalandan verilen sözler, unutulan değerler ve zulüm çizmeleri altında ezilen insanlara ve ülkelere uygulanan çifte standart hiç değişmeden edebiyat, bilim, kültür alanında da uygulandı. Nobel ödülünden en şaşaalı bilimsel tez yarışlarına kadar her alanda iyi, faydalı, mükemmel olan değil öncelikle Batı aleminin çıkarlarına en uygun olan kazandı, ödüle layık görüldü, bilimsel ilan edildi.

Biz ve ötekiler anlayışı dünyayı ekonomide de aynı kısır döngüye soktu. İslam ve Türk medeniyetinin “Allah’ ın nimetleri sınırsızdır.Bu nimetlerin israfa yol açmadan adaletle paylaştırılması gerekir.” Anlayışı batı toplumunda ve onun etkisiyle dünyada yerini; “Doğanın kaynakları kıttır. Kıt kaynakları etkin bir şekilde kullanmalıyız” anlayışına ve bunun doğal bir sonucu olarak insanların iç dünyasında da Kıt olan kaynaklar benim olmalı” anlayışına, tüketim çılgınlığına ve global bazda sömürüye bıraktı.

Bütün bu hengamenin içerisinde iç hazinelerini bir kenara bırakarak AB ve diğerlerinin süslü söz, fikir ve propagandalarına inanan, özgüvenini yitiren toplumlar, sihirli bir değnekle dokunularak nötr hale getirilmiş ya da hipnotize edilmiş bir şekilde yeni diye önüne konan her şeyi araştırma eve analize tabi tutma cesaretinden bile yoksun bir halde uygulamaya koymakla aynı kısır döngüye hizmet etmişlerdir. Ancak zulümle hiçbir yer ve ülke abat olmaz gerçekliğinin tecellisi olarak bu acı süreç te tükenmiş ve batı aleminin gerçek yüzü tüm ızdırabı ile ortaya çıkmaya başlamıştır. Takke düşmüş kel görünmüştür. Bu acı gerçek batı alemince yalnız ötekiler addedilen, sömürülen, aldatılan toplumlar ve devletler için değil, kendi toplumları ve fertleri için de önü alınamaz bir kimlik arayışına dönüşmüştür.Değerler, bakış açıları, eğilimler bir bir sorgulanmaya başlamış, yüzyıllar öncesinin mükemmel toplumunun en belirgin özelliği ve dünya çapındaki etik kurallar zincirinin anayasası sayılabilecek nitelikte; “Yalan Söylememe, Sözünde Durma, Emanete Hıyanet Etmeme, Düşmanla Dahi Yapılan anlaşma ve ahde bağlı kalma ve ifa etme” gibi dört basit kural gibi gözüken evrensel kurallar zincirine doğru dönüş başlamıştır.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi analiz, araştırma ve özümsemeden yoksun bir şekilde toplumsal bünyelere dayatılan sistemler karşısında en acıklı ve haksız bedeli batının ötekiler addettiği ve küreselleşme safsataları ile bir nevi beyinlerini yıkadığı, köleleştirdiği toplumlar ve devletler ödemiştir.Dört bir yandan ekonomik ve teknolojik kuşatma, öz benliğin paralanması, dejenerasyon olgularının yanı sıra, geçmişe yönelik intikal ve kültür hırsızlığı ile kendine mal etme faaliyetlerinin yanı sıra, biçare ülkelerin kendi kısıtlı imkanları ile yetiştirdikleri beyinleri aynı süfli süfli amaç ve idealleri doğrultusunda kullanmak üzere parlak istikbal vaadiyle tekellerine alma yolunu seçen batının gelebildiği son nokta yalanlarının ifşa olması, gerçeklerin apaçık ortaya çıkması ve kendi toplumları da dahil olmak üzere bütün sistemleri, araçlarıyla iflas ettiğinin yüzüne çarpılmasıdır.

Bu gün dünyanın dört bir yanında cereyan eden savaşlar, ayaklanmalar, icra edilen zulümler bu sona gelindiğinin en güzel göstergesidir. İnsanlık küreselleşme adıyla önüne sunulan zulüm, iki yüzlülük, yalan ve sömürü malzemeleri ile pişirilen yemeğin kendisine yarar değil zarar veren bir zehir olduğunu anlamıştır. Bir anda bütün hamasi sözlerin, reklamların ve hayal mahsulü propaganda araçlarının silinip, cephe gerisine çekilip yerini savaş, bomba, acı, kan, zulüm ve nefretin almasının yegane sebebi budur.İki üç asırlık maske düşmüş ve bu düşüşün sancıları yaşanmaktadır. Batı alemi, kendi oluşturduğu kısır döngünün devamı için direnmektedir. Ancak bu döngü salt menfaat zinciri çerçevesinde oluşturulduğu için kendi toplumları da bu döngünün kırılma noktasında yer almaktadır.Bu gün dünyanın ve batı aleminin önünde büyük bir sınav vardır. Geçmişi analiz etmek, acısıyla tatlısıyla hatadan dönüp yola devam etmek, bu yönde bir birlik oluşturmak ve geçmişi telafiye çalışmak ya da bu kırılma noktasını doğal sürecine terk ederek zulüm, sömürü, aldatma ve aldanma çarkının içinde ardında sadece nefret ve gözyaşı bırakarak tarih sahnesinden çekilip gitmektir. Görünüş odur ki, asırlardır adalet, sevgi, birlik, merhamet olgularında birliği sağlayamayan batı alemi ikinci seçeneği uygulamaya koyavaktır.

 

 

Tolga Tigin Şengür

www.birdunyaumut.org

Bir Dünya Umut Saçmaya Devam Edeceğiz.

Esen Kalın

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş
Misafir Mega_Liboş_Murat

Küreselleşmenin en kralı (daha telgraf bile yokken) 19.yy'da yaşandı. O destanı anlatan “Kaptanlar ve krallar” romanını altmışyedi yıllık köklü müessese TSKB kütüphanesinde aradım, yoktu. Orada çalışan genç iktisatçılar bu romanı okuyacak olurlarsa ahlaklarının bozulacağı düşünülmüş olmalıdır. 1992 sonrası yaşanan küreselleşmenin mimarları ise topluma vonHayek-terapi gördükten sonra kazandırılmış eski faşistlerdir. Sonunun gelmiş olması gerçek liberalleri üzmemelidir.

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş

İletiniz moderatör kontrolünden geçtikten sonra sitede gösterilmeye başlanacaktır. Eğer buna maruz kalmak istemiyorsanız lütfen hemen bir ÜYE OLUNUZ.

Misafir
İletinizi misafir olarak gönderiyorsunuz. Eğer üye iseniz lütfen GİRİP YAPARAK gönderiniz.
Bu başlığa cevap yaz

×   Zengin metin olarak yapıştırıldı..   Onun yerine sade metin olarak yapıştır

  Only 75 emoticons maximum are allowed.

×   Your link has been automatically embedded.   Display as a link instead

×   Önceki içeriğiniz geri getirildi..   Editörü temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.


×

Önemli Bilgiler

Bu siteyi kullanmaya başladığınız anda kuralları kabul ediyorsunuz Kullanım Koşulu.