Zıplanacak içerik
tülvent

AŞK Kaç Kişiliktir?

Önerilen İletiler

AŞK KAÇ KİŞİLİKTİR

 

 

63184430pq8in1.jpg

 

Aşık, ‘mutsuz’ insandır; mutsuzluğunun nedeni, elde etse bile sevgiliye asla ulaşamama duygusundandır. Foucault, “İnsan sevişirken bile yalnızdır,” der. Fakat bu yalnızlık bile büyük bir hazla yaşanır. Bir anlamda da acıdaki hazdır aşk. Aragon, “Aşk, bize haz veren tek özgürlük yitimidir,” der.

 

Aşk, yalnızdır; âşık yalnızdır.Başkasının arzusunu arzulayan arzu yalnızdır...Herkes kendi duygusunda, acısında, sevgisinde, arzusunda yalnızdır ve aşk, tek kişiliktir...

 

“Uzak, yağmur yağan ülkede yapayalnız iki kule...” Yunanlı şair Yannis Ritsos’a ait bu dizeyi okuduğumda, bir an bizim kültürümüzdeki aşkları ne güzel tanımladığını düşünmüştüm.

 

Aşklarımızı hep, ‘uzak, yağmur yağan bir ülkede yapayalnız iki kule’ gibi yaşadığımızı... Bu geleneksel toplumda daha çok platonik, karşılıksız aşklardı yaşadığımız; âşık, genellikle uzak bir kule, biz ise kuşatılmış tek kale gibiydik... Koşullanmalar, tabular, yasaklar, sınıf ve mezhep ayırımları gibi ötekileştirmelere dek ne çok şey yetmezmiş gibi, işin içine bir de kendi çekingenliğimiz, deneyimsizliğimiz girince, çoğu zaman kuşatılmış tek kale olmaktan öte bir seçeneğimiz kalmamıştır(!)

*

Platonik aşklar elbette tek kişiliktir. Karşılıksız aşklar da tek kişiliktir... İki kişilik aşklara gelince, Erich Fromm, iki kişilik aşkı ‘bencil aşk’ olarak tanımlıyor. Örneğin. bir çiçeği dalında görür, çok beğenir, seyreder, koklar ve gidersiniz. Onun dalında kalma, kendi olma özgürlüğüne saygı duyarsanız ve yüzden aşkı tekil yaşarsınız. Aşk, kişinin özgürlüklerine saygı gösterebilecek kadar ona değer vermektir. Ama bencil aşk, ‘mülkiyet’ ister; bu yaklaşımın kökeninde aşk değil, köle-efendi ilişkisi vardır... Böylesi aşklar psikopatolojik aşklardır. Bu yüzden o çiçeği bencilce söker alır, odalara, evlere kapatır, kendi olmasına, hatta soluk almasına, çalışmasına bile izin vermez. Çiçeğin solması umurunda olmaz; çünkü hırpalanmış, kendi olmaktan uzaklaşmış olsa bile, önemli olan çiçeğin onun olup olmadığıdır. O, onu koparana aittir; onun mülküdür, eşyasıdır, oyuncağıdır, cinsel objesidir... İki kişilik aşklar, -çok ender istisnaları bir kenara koyarsak- bizim kültürümüzde genellikle böyle yaşanıyor...

 

Yani bencil bir mülkiyet duygusu cehaletle kesişince, aşk hırpalanıyor, cayıyor ve sonuçta hâlâ yaşanabiliyorsa, yine tek kişilik yaşanıyor... Çünkü insan doğası önünde sonunda aşkı ‘koşullu’ kılıyor; ‘benim istediğim gibi biri olursan seni sevebilirim’ gibi yaklaşımlarla aşkı pazarlığa yatırıyor. Oysa aşk, sevgiliyi nasılsa öyle sevebilmektir... Goethe, “İnsan kayıtsız şartsız sevemeyecekse, o aşkın durumu parlak değildir,” diyor. Bizim kültürümüzde aşk, ‘kavuşma’ ve ‘mülkiyet’le ifade buluyor; oysa çoğu zaman kavuşulan an"dır ayrılık...

 

Herkes kendi sevgisini sever,"demiştim bir şiirimde; fakat biz, Sevgimizi sevebilmeyi bile tam bilmiyoruz...

 

*

1991 yılında yayınlanan bir şiirimde, “Aşk tek kişiliktir,” demiştim. Ataol Behramoğlu da 1997’de yayınlanan bir şiir kitabına ‘Aşk İki Kişiliktir’ adını vermişti. Sonra bazı süreli yayınlarda aşkın kaç kişilik olduğu tartışmaları başladı. Kimileri ebeveynleri de dahil ederek dört kişiliktir, kimileri ‘kişiliksizdir,’ dediler. Ama bu tartışma daha çok tek kişilik mi, yoksa iki kişilik mi olduğu konusunda odaklandı.

 

Ataol Behramoğlu, “Ölümdür yaşanan tek başına /Aşk iki kişiliktir,” diyordu. Evet, ölüm tek başına yaşanır; ya doğum? O da tek başınadır... Doğum tek başına, ölüm tek başına, aşk neden çok başınadır ki? Herkes acısında, sevgisinde, özleminde, arzusunda, bireysel yenilgilerinde, hatta bireysel başarılarında da yalnız değil midir? Herkes kendi sevgisini sevmez mi? Birini, hatırı için, üzüldüğü için sevmek mümkün müdür? Kutsal kitapların tanımladığı gibi ‘iki ruhun ebediyen bütünleşmesi’ diye bir şey var mıdır?

 

Bazen bir ilişkide sadece varlığımızdan sıyrılma mucizesini yaşadığımızın farkında bile olmadan onu aşk sanırız. Bazen sadece cinsel tutkunluğumuz bizi ona çeker ve bu yanılsamayı aşk sanırız. Bazen de sevilen özneyi değil de, ona atfettiklerimizi, bazen alışkanlıklarımızı aşk sanmak gibi pek çok yanılsama yaşarken bile, aşkın ‘tek kişilik’ olduğunu düşünmek hep ürkütür bizi. Çünkü yalnız olmadığımıza inanmaya her zaman ihtiyacımız vardır...Elimizin bir başka elin içinde olduğunu bilmeye ihtiyacımız vardır.

 

Kendi içimize bir bakarken ürkeriz, orada bir uçurum var sanırız; çünkü çoğu zaman içimizin sokaklarında bize yetecek kadar tinsel sıcaklık biriktirmemiş olmamızdandır bu ve bu yüzden, kendimize gelmeden hep başkalarına koşarız, düşeriz, acırız.Çünkü ortada tam anlamıyla inşa edilmiş bir "kendimiz" yoktur çoğu zaman...

 

Aşkın tek kişilik bir yalnızlık, tek kişilik bir cehennem olduğunu zaman içinde, deneyimlerimizle kavrayabiliriz. Kaldı ki her şeyi çoğul, üç, beş kişilik tanımlamak zorunda da değiliz. Belki de aşk, sayıların da ötesinde ayrı bir kişiliktir... Ya da şair Ahmet Erhan arkadaşımızın vurguladığı gibi ‘kişiliksiz’dir. Cemal Süreya, “Daha neyin olayım, onursuzunum ya,” diyor bir şiirinde...Oysa biz, çoğu zaman "onursuz" olmaya hazır değilizdir; bu yüzden kaprisler, zaaflar çıkarıp, -eksik gedik benliğimizin kınından- aşka değil, adeta savaşa gideriz...

 

İnsanlar sevgilerini daha çok içselliklerinde yaşıyorlar artık. Hız ve karmaşa, şu modernite dostlukları, komşulukları olduğu gibi aşkları da yok etti giderek. Aşkı gündelik, saatlik cinsel arzulardan yalıtamadık, aşkı koşulsuz ve saygılı yaşayan bir toplum olmadık; bu ruhsal sakatlanmalar ülkesinde insanlar çoğu kez aşkın mevzilerini büyük yaralar alarak, kırılıp dökülerek terk ediyorlar ve küskün, örselenmiş tövbekârlar haline geliyorlar. Sevgisiz bir toplumun kişilikleri sürekli yara alan bireyleriyiz ve bu yüzden ilişkilerimiz de yaralı... Bu yüzden çoğu insan aradığını bulamıyor; tam da ‘buldum’ dedikten sonra fısıldıyor: Yanılmışım!

 

Bütün bunlara rağmen aşkın ‘iki kişilik’ olduğundan, olabileceğinden söz etmek bile absürd.

 

*

Behramoğlu, ‘Aşk İki Kişiliktir’ adlı kitabı hakkında kendisiyle 22 Mart 1999 tarihli Radikal gazetesinde yapılan söyleşide şunları söylüyor: “İnsanlar bir aradayken bile yalnızlar. İki insanın birbirine kendini tam anlamıyla vermesi neredeyse olanaksız hale gelmiş. İnsanın kendini dinlemesi bile mümkün değil. Bir an derin bir düşünceye dalmak isterseniz, yaşanılan hayatın hır gürü buna olanak vermez. Bu sistemin yarattığı bir sonuç ve bütün insan ilişkilerinde kendini gösterecektir...”

 

Ben de diyorum ki, aşk da elbette insan ilişkileri kapsamında değerlendirilebileceğine göre, bu sonuç aşkta da kendini gösterecektir, göstermektedir. Bu yüzden, Behramoğlu’nun söyledikleriyle de aşk tek kişiliktir...

 

İki kişilik olabilmesi için sonsuza dek sürmesi gerekirdi belki. Oysa uzmanlar, aşkın kimyasının dört yılla sınırlı olduğunu öne sürüyorlar. Sosyobiyologlar, “Aşk, bir çifti çocuk yapıp büyütmeleri için gereken sürede bir arada tutar,” diyorlar...

 

Aşkın vücutta salgıladığı dopamin ve norepinefrin hormonlarının kalıcı olamadığı uzmanlar tarafından saptanmış.Ama aşk sona erse de, çoğu zaman sevgi yaşar ve ilişki sürer bazen.

 

*

Leyla hiç güzel değilmiş. Mecnun’a sormuşlar: “O kadar eziyet bunun için miydi?” Mecnun yanıtlamış: “Hayır, gönlümdeki Leyla içindi...”Gönlündeki Leyla’yı seven Mecnun’un aşkı iki kişilik miydi? Herkesin gönlünde bir Leyla’sı var...

 

Puşkin’in dediği gibi, "Herkes kendi uydurduğu yalana ağlar..."

 

Goethe, ne diye, “Seni seviyorsam bundan sana ne?” demiştir. Onun da kastettiği herkesin kendi sevgisini sevdiği değil midir?

 

Aşkın kaç kişilik olduğu konusundaki tartışmaların sürdüğü günlerde Milliyet gazetesinde yayınlanan Filiz Aygündüz imzalı ve ‘Aşk Kaç Kişiliktir’ başlıklı bir yazıdan bir kesit sunarak bu bölümü sonluyorum:

 

“Uzmanlar libidoyu yaşam enerjisine yönlendirip aşkla ilgili sorularla haşır neşir olmamızı öneriyor. İşte iki şair: Yılmaz Odabaşı ve Ataol Behramoğlu da, birbirlerinden habersiz kaleme aldıkları iki şiirde, tematik değişimlere direnen en değişmez tema olan aşkı ‘kaç kişiliktir?’ sorusuyla irdeliyorlar.

 

İnsanlar 17 Ağustos depremiyle birlikte ortaya çıkan post travmatik stresin getirdiği sorunlarla uğraşırken, ‘aşktan kime ne?’ diye düşünüyor olabilirsiniz. Ama uzmanlar böyle düşünmüyor! Psikolog Sevhan Akben’e göre, ‘Aslında şimdi aşkın tam zamanı!’ Depremin yaralarını manevi açıdan sarmak adına aşkın büyük güç olduğunu söyleyen Psikolog Sevim Akben’in görüşleri şöyle:

 

‘Freudyen analitik teoride libidonun iki yönlü işlevi vardır: Biri ölümü ve öldürmeyi içeren yıkıcı içgüdü, diğeri yaşam enerjisi de diyebileceğimiz yapıcı içgüdü. Depremle birlikte ölüm içgüdümüz güçlendi. Aşk, yaşama içgüdümüzü çoğaltıp, panik ve endişelerimizin nispeten azalmasına neden olur. Aşık olunduğunda, kişiler yapıcı enerjilerini birbirlerine aktarır. Bu enerji katlanarak büyür. İnsanlar kendilerini aşka kapamamalılar. Belki de şu ara sevgiye ve aşka her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Aşkla birlikte deprem korkusunu yenip geleceğe umutla bakmanın önünü açmış oluruz.’

 

Belki de gerçekten libidoyu yaşam enerjisine yönlendirip aşk’la ve aşka ait sorularla haşır neşir olma zamanıdır. ‘Depremle yaşamayı öğrenmek’ için, önce kendi içimizdeki depremlerle başa çıkmayı öğrenmemiz gerekir belki de. Aşk da onların biri olduğuna, korku ve endişeleri tolere edebilmenin yolu yaşama içgüdüsünden geçtiğine ve aşk, bu içgüdüyü pazarladığına göre...

 

İşte bugünlerde iki şair, iki şiirle, aşk’ın en çok tartışılan sorularından birine yanıt arıyor: Aşk kaç kişiliktir?

“Tek kişiliktir,” diyor Yılmaz Odabaşı:

 

 

‘tek kişilik kalabalıktır aşk.

aşk tek kişiliktir; ikinci kişiye bilet yoktur.

kendinin yayasıdır aşkta kinci kişi, kendinin mayası;

herkes kendi sevgisini sever...’

Ataol Behramoğlu ise aşkın iki kişilik olduğunu yazıyor dizelerinde:

‘Ölümdür yaşanan tek başına,

Aşk iki kişiliktir.’

Yirminci yüzyılı, ‘insan olmak’tan ‘enkaz olmaya’ giden talihsiz bir yolculuğu izleyerek kapattık. ‘Görece’ kavramı, bireysel ve kurumsal kimliklerde ifade ettiği anlamları bütün karmaşasıyla yaşadı. Şimdi ise iki şairin, aşka bakışında sürdürüyor hükmünü...

 

 

Bir şey çok net: Kaç kişilik olursa olsun, aşk insanın içindeki yaşamı ateşliyor. İş ki beyinde başlayan harı dışarı çıkarmaya cesaret edebilelim. İçsel depremleri göze alabilene bazen bir telefon uzaklığında olan, en yarınsız gözükenlerin yarınsızlığında bile yepyeni ve daha önceleri hiç benzemeyen ‘yarın’lar vaadeden aşkı bekletmemeli!”

 

Y. ODABAŞI

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş

AŞKIN PSİKOLOJİSİ

Aşk ve sevgi gereksinimi, insanın kendi varlığının ağırlığından, ona karşı edilgenliliğinden dolayı bir başkasının varlığına yönelerek ve onun varlığında eriyerek acısını dindirme çabasıdır.

Levinas, “Varolmak bir lütuf değil, bir ağırlıktır,” der. Varlığımız, bir ağılıktır aslında; benliğimiz kendimize külfettir...

“Benimizin bir ayağı her zaman kendi varoluşumuzdadır. Kendi benimize çakılıyız; başkalarından önce kendimizin kölesiyiz. Benimizin ilk sahibi kendimiziz; bilincimizin kendi tutsaklığını keşfettiği ilk bağ, kimlik bağıdır. Ne yaparsak yapalım kendimize döner geliriz. Bu, bizim trajedimizdir. Bu trajediyi anlayabildiğimizde, hep kendimize geri dönme ve kendi kaderimizi yenme düşümüzü gerçekleştirmenin, aslında kendimiz olma, kendi kimliğimizi edinme mücadelesinden daha temelde yer aldığını görürüz.

“Bu trajediden, varoluşun ağırlığından bir nebze olsun kurtulmak, ancak başkasının varlığı içinde erimekle olanaklıdır... Başkasının varlığı ve onun bakışı sayesindedir ki, nesne durumuna geliriz. Bir başkasına ait olur ve kendimizin olmaktan bir an için sıyrılabiliriz,"diyor Levinas.

826061-TD.jpg

Levinas, “Toplumsal ilişki, insanın kendisinden sıyrılma mucizesidir,” derken, Sartre ise şu saptamada bulunur: “Başkası, benim için kâh varlığımı benden çalan, kâh bana ait bir varlık olduğunu ortaya çıkarandır.”

Bu yüzden aşk, biyolojik ve psikolojik bir gereksinmedir. Geçici bir körlük hâli olduğu da söylenebilir. Ama bu körlüğün gördüğü, yalnız sevilenin siluetidir. “Sevilen yüz, bir yandan tüm yüzleri tekeline almıştır bir yandan da hiçbir zaman açık seçik hale gelemez. Aşırı dikkat aşığın bakışını bulanıklaştırdığından, ondan hatıra resme tekrar tekrar bakılır. O yüzden ‘yanımdayken bile hasretimdin’ denilir.

‘Aşk, betimlemenin yasak olduğu yüz dinidir (Finkielkraut).’Bir insanın özelliklerini; güzel, çirkin, kaygılı, sakin, histerik, takıntılı olup olmamasını aşık değilsek saptayabiliriz. Aşk, tüm bunları siler, herkesin sevgilide gördüğünü aşık görmez; herkes için sıradan biri olan sevgili, onun için herkesten farklıdır... Bu yüzden halk arasında aşkın, ‘çarpık bacakları düz görme sanatı’ olduğu da öne sürülmüştür; çünkü âşık, sevgiliye eleştirel bakabilme ve muhakeme yeteneğini bir süre için yitirmiştir, şuursuzdur; bütün enerjisiyle sevgiliye odaklanmıştır, ama aslında onu da tam göremememekte, göremediği için de onu sürekli idealize etmektedir.Eğer, bir içgüdü değil de bir kültür olsaydı, kişiyi çılgına çevirip ölümlere götürebilecek kadar güçlü bir duygu olabilir miydi?

 

Kişinin sevgi gereksinimi, sonsuz bir susamışlıktır. Varlığın acısını dindirmek, beğenilmek, onaylanmak, arzulanmak, inanılmak, sevilmek, karnını doyurmuş ve sosyal güvenliğini sağlamış her insanın gereksinimidir. Dünyaya gelmiş olmasının ona verdiği bir haktır...

Y. Odabaşı

 

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş

İnsanlarla paylaşmak aşkı daha bi anlamlı kılmıyor mu?

Sevgilim ile resmimi arzum facebook sayfasında paylaştım. Herkes görsün istedim:p Ha bir de ufak ödüller veriyorlarmış ki hiç de fena olmaz :))

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş

''Ben o ve eğer olmayı başarabilirsek BİZ!''

 

Harika bi yaklaşımdı, sevgili nazar boncuğu flowers.gif

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş

"Aşk iki kişiliktir, ayrılık tek kişilik" diye bir söz duymuştum bir zamanlar bir yerlerde...

Ve düşünüyorum da gerçekten aşk kaç kişilik olursa olsun sonu hep yalnızlık...

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş

sonu hep yalnızlık...

 

Çok karamsar çok .... cık cık cık... YSG!

Bu iletiyi paylaş


İletiye ulaşan sekme (kopyala)
Diğer sitelerde paylaş

İletiniz moderatör kontrolünden geçtikten sonra sitede gösterilmeye başlanacaktır. Eğer buna maruz kalmak istemiyorsanız lütfen hemen bir ÜYE OLUNUZ.

Misafir
İletinizi misafir olarak gönderiyorsunuz. Eğer üye iseniz lütfen GİRİP YAPARAK gönderiniz.
Bu başlığa cevap yaz

×   Zengin metin olarak yapıştırıldı..   Onun yerine sade metin olarak yapıştır

  Only 75 emoticons maximum are allowed.

×   Your link has been automatically embedded.   Display as a link instead

×   Önceki içeriğiniz geri getirildi..   Editörü temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.


×

Önemli Bilgiler

Bu siteyi kullanmaya başladığınız anda kuralları kabul ediyorsunuz Kullanım Koşulu.