İçeriğe atla


Fotoğraf

Bilgi kuramının Temel Problemleri

Bilgi kuramı Temel Problemleri Doğru Bilginin İmkânsızlığı Doğru bilginin İmkânı

  • Kapatılmış Başlık Bu başlık kapalı
Bu başlığa 21 cevap verilmiş

#1 Deluge

Deluge

    Kıdemli Üye

  • Geçici Park
  • PipPipPipPip
  • 1.174 İleti

Gönderi Tarihi: 03 Aralık 2009 - 15:41

BİLGİ KURAMININ TEMEL PROBLEMLERİ

Bilgi Kuramının temel problemi doğru bilginin imkânı (mümkün olup olmadığı) problemidir.
İlkçağ filozofları bilginin kaynağını sorgulamadan önce, bilginin değeri yani kesin doğru bilginin olup olmadığı üzerinde durmuşlardır.

Bu soruya iki şekilde yanıt verilmiştir:

1- Doğru Bilginin İmkânsızlığı:

2- Doğru bilginin İmkânı:



#2 Deluge

Deluge

    Kıdemli Üye

  • Geçici Park
  • PipPipPipPip
  • 1.174 İleti

Gönderi Tarihi: 03 Aralık 2009 - 15:50

Doğru Bilginin İmkânsızlığı :

İlkçağ felsefesinin ilk dönemi bir doğa felsefesi niteliği gösterir.
O dönemin filozofları sadece duyularla evrenin açıklamasını yapmaya çalışmışlardır.
Yani (yöntemsiz, sistemsiz) bir ampirizm (deneycilik) ile evren hakkında kesin bilgilere varılabileceğini sanmışlardır.

Evrenin oluşumu ve varlıkların kökeni ile ilgili sorulara cevap verilirken çelişkili görüşlerin ortaya çıkması, her filozofun kendi görüşlerinin doğru, diğerinin yanlış olduğunu iddia etmeleri, bu tür görüşleri şüphe(kuşku) ile karşılayan sofist denilen yeni bir grup düşünürün ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Sofistler genel-geçer doğru bir bilginin varlığından ilk kez şüphe edenlerdir.

Doğru bilginin imkansızlığını benimseyen filozoflara SEPTİK (Şüpheci),
Bu düşünce akımına ise SEPTİSİZM (Şüphecilik) denir.

DOĞMATİZM (Genel geçerli, kesin bilgilere ulaşılabilir, gürüşünü kabul eden düşünce akımını)'e karşıdır.

Bu görüşü savunan felsefe okulları ve temsilcileri şunlardır.


- Sofistler: Protagoras ve Gorgias
- İlkçağ Septisizmi: Pyrrhon ve Timon
- Akademi Şüpheciliği: Arkasilaos, Karneades
- İskenderiye Ekolü: Ainesidemos (sansualist) - Sekstos Emprikos
- Elea Ekolü: Parmenides, Zenon, Demokritos
- Rönesans Sonrası: Hume, Descartes (Metodik şüphe)
- Gazzali:
(Metodik şüphe)

Gönderilen Fotoğraf Başlığa Geri Dön



#3 Deluge

Deluge

    Kıdemli Üye

  • Geçici Park
  • PipPipPipPip
  • 1.174 İleti

Gönderi Tarihi: 03 Aralık 2009 - 16:03

Doğru Bilginin İmkânsızlığı :


SOFİZM ;

Sofistler, herkesin üzerinde birleşebileceği bir bilginin olamayacağını savunurlar. “Gezgin öğretmenler” olarak da bilinen sofistlere göre “doğruluklar ve değerler” toplumlara ve hatta insanlara göre değişebilir. Çünkü bilgi olarak yalnızca duyu algılarından oluşmuş zan(sanı)lar vardır. Bunlar da insandan insana değişir. Dolayısıyla herkesin kabul edebileceği genel-geçer bilgi olamaz.

Kişiden kişiye değişen bilgilere Göreli (relative) bilgi;
"Göreli (relative) bilgi"; Bir olayın başka olaylarla ilişkili, bağlantılı ve onlara bağımlı olması niteliğidir.

Bilginin kişiden kişiye değiştiğini savunan düşüncelere de “Görecelik” (rölativizm) denir.
“Görecelik” (rölativizm); Bağıntılılık öğretisi, özellikle bilginin bağıntılı olduğunu ileri süren felsefe öğretisidir.

Sofistlerin en ünlüsü Protagoras’tır." O’na göre İnsan her şeyin ölçüsüdür."

Diğer bir sofist Gorgias’tır. "O’na göre gerçek yoktur, olsaydı bilinemezdi, bilinseydi bile başkasına bildirilemezdi."


#4 Deluge

Deluge

    Kıdemli Üye

  • Geçici Park
  • PipPipPipPip
  • 1.174 İleti

Gönderi Tarihi: 03 Aralık 2009 - 16:23

Doğru Bilginin İmkânsızlığı :


SEPTİSİZM (Şüphecilik);

Septisizm Sofizm’in sistemleştirilmiş şeklidir.
Septisizm, insan zihninin kesin bilgiye ulaşamayacağını, gerçeğin özünü bilemeyeceğini bu bakımdan herhangi bir konuda (ana varlık, ruh, tanrı gibi konularda) olumlu ya da olumsuz yargıda bulunmanın yersiz olduğunu ileri süren bir öğretidir.

Septisizm akımının önde gelen isimleri “Pyrron,Timon,Arkesilaos ve Karneadestir.”

Septikler gerçeği bütünüyle inkâr etmez, sadece kesin yargıdan kaçınırlar.
Onlara göre duyularımız bizi yanıltır, gerçeği bilmek mümkün değildir, yapılacak şey yargıdan kaçınmaktır.

Septiklerin şüphesi Descartes’ın şüphesinden farklıdır.
Septiklerde şüphe amaç, Descartes’ta araçtır. Descartes şüpheyi bir yöntem olarak kullanmıştır.
Descartes açık ve seçik olmayan hiçbir şeyi doğru olarak kabul etmez.
Descartes; önce tanrı da dahil her şeyden şüphe etmiştir.
Bu şüphesi kesinlik ifade eden bir esasa ulaşıncaya kadar devam etmiştir.
Bu esas O’na göre, DÜŞÜNMEKTİR. Sadece düşündüğünden şüphe edemez olmuştur.
Böylece - COGİTO ERGO SUM - “Düşünüyorum öyleyse varım” formülüne ulaşmıştır.

Bu formülü bulunca varlığın ancak tanrıdan gelebileceğini düşünmüştür.
“Tanrı da mükemmel olduğuna göre aldanmaz ve aldatmazdır.
Öyleyse O’nun bilgisi kesindir.” Diyerek doğru bilginin temeline tanrının yanılmazlığını almıştır.
O’na göre artık “Tanrının bildirdikleri ve kendisinin düşünebildiği hakikatinin dışında her şeyden şüphe etmelidir.
Ta ki açık seçik bilgiye ulaşıncaya kadar, bu şüpheciliğe Bilimsel şüphecilik de denir.
Bunda ilkçağ septisizminin (dogmatizme karşı insan zihnini uyardığı için) etkisi büyüktür.
Septisizm bilimin ve teknolojinin olağanüstü başarıları sonunda varlığını sürdürememiştir.
Çünkü “doğru bilgi mümkün müdür?” diye bir soru kalmamıştır.


#5 Deluge

Deluge

    Kıdemli Üye

  • Geçici Park
  • PipPipPipPip
  • 1.174 İleti

Gönderi Tarihi: 03 Aralık 2009 - 17:06

Doğru bilginin İmkânı:
Doğru Bilginin mümkün olduğunu ileri sürenlerdir. Burada bilginin değeri ve kaynağı konusu birleştirilmiştir.
Doğru bilginin mümkün olduğunu kabul eden düşünürlerin yaklaşımına doğmatizm, bu düşünürlere de doğmatik denir.
Dogmatizm: Bir takım ilkelerle insan bilgisinin mutlak hakikate ulaşabileceğini iddia eden anlayışa denir. Septisizmin tam zıddıdır.

Düşünce tarihi boyunca; Rasyonalizm(Akılcılık), Ampirizm (Deneycilik), Kritisizm (Eleştiricilik), Entüisyonizm (Sezgicilik), Pozitivizm (Olguculuk), Analitik felsefe (Çözümlemeli felsefe) , Pragmatizm (Yararcılık), Fenomenoloji (Görüngü bilimi) gibi düşünce akımları doğru bilginin imkanını doğmatik bir yaklaşımla açıklamıştır.


Rasyonalizm (Akılcılık); (Genel geçerli doğru bilgi vardır ve kaynağı akıldır.)

Empirizm (Deneycilik);(Genel geçerli doğru bilginin kaynağı deneydir.)


Kritisizm (Eleştiricilik); (Hiçbir bilgiyi tartışmadan tenkit süzgecinden geçirmeden kabul etmek doğru değildir.)

Entüisyonizm (Sezgicilik); (Doğru bilgiye sezgilerimizle ulaşırız.)


Pozitivizm (Olguculuk); (Bilgilerimiz olgulara dayanır.)

Analitik felsefe (Çözümlemeli felsefe); (Doğru bilgiye önermeleri çözümleyerek ulaşabiliriz. Çünkü dilin yapısı mantıksaldır.)

Pragmatizm
(Yararcılık); (Gerçekler insan yaşamında işe yarayan ve faydalı olan şeylerdir. Doğru bilgi fayda sağlayan bilgidir.)

Fenomenoloji
(Görüngü bilimi); (Olaylar ve nesneler bilincin kavradığı kadar vardır. Nesnelerin bilgisine varlığın görünüşü (öz) ile ulaşırız.)

Gönderilen Fotoğraf Başlığa Geri Dön



#6 Deluge

Deluge

    Kıdemli Üye

  • Geçici Park
  • PipPipPipPip
  • 1.174 İleti

Gönderi Tarihi: 04 Aralık 2009 - 14:37

Doğru bilginin İmkânı:


RASYONALİZM (Akılcılık ): (Genel geçerli doğru bilgi vardır ve kaynağı akıldır.)

Rasyonalizm; felsefede dogmatik bir akılcılık olarak tanımlanırken;
Günlük dilde ise, önyargılardan ve duygusal saplantılardan arınmış bir akıl yürütme olarak tanımlanır.

Rasyonalizme göre; genel-geçer bir bilgi vardır ve kaynağı akıl ve düşünmedir. Akıl doğuştandır.
Rasyonalizm, insan aklını tüm insanlar için aynı ve değişmeyen bir şey olarak ele almıştır.
Ayrıca Rasyonalizm, aklı doğadan ayrı bir öz, farklı bir varlık olarak ele alır.
Bilgi, Özne (süje ) ile Nesne (obje) arasındaki ilişkiden doğmaktadır. Böylece akıl ile nesne arasında bir ikilik yaratır.

İlkçağdan günümüze kadar başlıca Rasyonalistler şunlardır.

Sokrates, Platon, Aristoteles, Farabi, Descartes, Hegel.

Gönderilen Fotoğraf Başlığa Geri Dön


#7 Deluge

Deluge

    Kıdemli Üye

  • Geçici Park
  • PipPipPipPip
  • 1.174 İleti

Gönderi Tarihi: 04 Aralık 2009 - 14:42

RASYONALİZM (Akılcılık ): (Genel geçerli doğru bilgi vardır ve kaynağı akıldır.)

Sokrates, Platon, Aristoteles, Farabi, Descartes, Hegel.


Sokrates: Sokrates’e göre;” İnsan bilgisi doğuştan gelir.
Sokrates’e göre bilgi edinme yetisi akıldır. Akıl; (pasif) edilgin akıl ve etkin (aktif)akıl olmak üzere ikiye ayrılır.
Hareketi ve etkisi olmayan "Etkin akıl" duyularımızı saptayarak bilgimizin içeriğini sağlar.
"Aktif akıl" ise pasif aklın sağladığı bu duyuları işleyerek, biçimlendirerek akli gerçeklikleri sağlar.

Atina sokaklarında dolaşarak, her konuyu tartışır.
Halka değer yargılarına körü körüne inanmanın yanlışlığını göstermeye çalışır.
Bunu yaparken diyalektik yöntemini kullanmıştır. Bu yöntem diyalog esasına dayanır. İki aşaması vardır:

1-İroni (alay):
Sorular sorarak çok şey bildiğini zanneden kişinin hiçbir şey bilmediğini ortaya çıkarır.
Onunla alay ederek yeni cevaplar aramaya yöneltir.

2-Maiotik (düşünce doğurtma):
Hiçbir şey bilmediğine inanmaya başlayan kişinin bulduğu cevaplarla aslında çok şey bildiğini kanıtlar.
(Örneğin bu yöntemle bir çobana geometri problemi çözdürdüğü söylenir) O’na göre; Bilgilerimiz doğuştandır ve doğuştan olan bu bilgilerimiz genel-geçerdir. Bu anlamda Sokrates’e göre öğretmen aslında öğrencisine yeni bir şey öğretmez sadece doğuştan onun aklında var olan bilgiyi açığa çıkarır.

Gönderilen Fotoğraf Başlığa Geri Dön

#8 Deluge

Deluge

    Kıdemli Üye

  • Geçici Park
  • PipPipPipPip
  • 1.174 İleti

Gönderi Tarihi: 04 Aralık 2009 - 15:06

RASYONALİZM (Akılcılık ): (Genel geçerli doğru bilgi vardır ve kaynağı akıldır.)

Sokrates, Platon, Aristoteles, Farabi, Descartes, Hegel.


Platon: Platon’a göre, (İdealar); - fikir, düşünce, görüşler- ve (Fenomenler); -Olaylar, olgular, görünenler- evreni olmak üzere iki türlü evren vardır.
İdealar evreni; Doğmadan önce içinde bulunduğumuz ve her şeyin gerçeğinin bulunduğu evrendir. Ancak akılla kavranır.
Fenomenler evreni; Halen içinde yaşadığımız nesneler evrenidir. "Görünenler evreni", "Düşünceler evreni" nin bir kopyası, gölgesi, yansımasıdır.

Görünüşler dünyası olan bu evrenin bilgisi duyu organları ile elde edildiği için doxa (sanı) dır, aldatıcıdır. Çünkü duyu verileri kişiden kişiye değişen aldatıcı, göreceli bilgilerdir. Platon’a göre doğru bilginin kaynağı duyular olamaz. düşünceler evreninin bilgisi akılla elde edildiği için doğru genel-geçer bilgidir. Akılla "idealar evreni" hakkında kesin bilgi elde edilebilir.

Platon’a göre doğru bilginin kaynağı akıldır. Bilmek düşünceleri hatırlamaktır.

Gönderilen Fotoğraf Başlığa Geri Dön

#9 Deluge

Deluge

    Kıdemli Üye

  • Geçici Park
  • PipPipPipPip
  • 1.174 İleti

Gönderi Tarihi: 04 Aralık 2009 - 15:20

RASYONALİZM (Akılcılık ): (Genel geçerli doğru bilgi vardır ve kaynağı akıldır.)

Sokrates, Platon, Aristoteles, Farabi, Descartes, Hegel.


Aristoteles: Hocası Platon’un birbirinden ayırdığı, biri duyularla diğeri akılla (düşünceyle) kavranan iki evreni bir araya getirmek ister. O’na göre idealar nesnelerden bağımsız değildir, İdealar - fikir, düşünce, görüşler - tek tek nesnelerin özünde tümel kavramlar olarak vardır. Bilginin amacı tekil yani bireysel olanı bilmektir. Ancak tekilin bilgisine genelin (tümel)in bilgisinden hareketle ulaşılır.Gerçek bilgi ise, tümel yargılara dayanan önermelerdir.

Aristoteles’e göre gerçekte var olanlar tek tek şeylerdir. Şu anda görmediğimiz idealar değildir.
Tümel önermeler içinde tekiller(tek tek nesne ve olaylar) olduğundan, yapılacak iş tekilleri tümellerden üretmektir.


Örneğin: Bütün insanlar ölümlüdür.
Aristo’da insandır.
O halde Aristo’da ölümlüdür.

Aristoteles bir rasyonalist olmasına rağmen O’nu kendisinden önceki rasyonalistlerden ayıran en önemli özellik bilgilerimizin doğuştan olmadığını savunmasıdır. O’na göre bilgilerimiz duyu organlarınca elde edilir (pasif akıl) ve işlenerek (aktif akıl) tümel kavramlar oluşturulur. Akıl bilgi üretme gücüne sahiptir.


Örneğin: Bir armut tohumu armudu çekirdeğin içinde güç halinde bulundurmaktadır.
Buğday tanesi unu, ekmeği güç halinde taşımaktadır.
İşte bu güç tecrübeyle temas haline gelince fiile dönüşür ve buğday ekmek haline gelir.

Gönderilen Fotoğraf Başlığa Geri Dön



#10 Deluge

Deluge

    Kıdemli Üye

  • Geçici Park
  • PipPipPipPip
  • 1.174 İleti

Gönderi Tarihi: 04 Aralık 2009 - 15:35

RASYONALİZM (Akılcılık ): (Genel geçerli doğru bilgi vardır ve kaynağı akıldır.)

Sokrates, Platon, Aristoteles, Farabi, Descartes, Hegel.




Farabi: (870-950) (Ebu Nasr Muhammed bin Turhan bin Uzluğ )
Aristotelesçi düşünürdür. İslam felsefesinin kurucusu sayılır.

Farabi’ye göre; Gerçeğin başında zorunlu varlık olan Allah vardır. Allah varlığını kendisinden alır.
O, hakiki ve sonsuz varlıktır. Allah doğrudan ve bir varlık yaratır. Yarattığı bu ilk varlık akıldır.
Bilme aklın kendisinde vardır. Hem kendini hem de Allah’ı bilir.
İnsan aklı doğuştan bazı bilgileri beraberinde getirir, aslında pasiftir.
Deney ile temasa geçince aktif hale gelir. Böylece duyular ve mantıksal çıkarımlarla elde edilen bilgilere ulaşılır.
Bu bilgiler doğru ve ya yanlış olabilir. Farabi’ye göre akıl, daha sonra doğrulanmış bilgiler(tasdikat) dediği sahih bilgiye ulaşır.

Farabi’ye göre; Bilginin kaynağı duyu, akıl ve derinliğine düşünmedir.
"Duyu ve akıl" doğrudan, "Düşünmek" ise dolaylı bilgiyi verir.
Duyusal bilgiler, duyu organlarınca algılanan, tekil olan bilgilerdir.
Bilimsel değildir. Bilimsel bilginin maddesini oluşturarak bilimsel bilgiye imkan sağlarlar.
Akıl da bu tekil (duyusal) bilgileri biçimlendirerek ve bir takım kalıplara sokarak genel kavramlara ve yargılara dönüştürür.
Böylece kesin ve genel-geçer bilgilere ulaşır.


En yüce erdem bilgidir. Aklın edindiği bilgilerle insan iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, güzeli çirkinden ayırabilir.
O’na göre evrendeki varlıları bilen ve bundan yaşam için doğru anlamlar çıkaran kişi,
böylece Allah’ın varlığına dair işaretleri içeren tüm varlıkların bilgisinden, Allah’ın varlığı bilgisine ulaşır.

Gönderilen Fotoğraf Başlığa Geri Dön


#11 Deluge

Deluge

    Kıdemli Üye

  • Geçici Park
  • PipPipPipPip
  • 1.174 İleti

Gönderi Tarihi: 04 Aralık 2009 - 15:51

RASYONALİZM (Akılcılık ): (Genel geçerli doğru bilgi vardır ve kaynağı akıldır.)

Sokrates, Platon, Aristoteles, Farabi, Descartes, Hegel.


Rene Descartes: (1596-1650) Modern felsefenin kurucusu sayılır.
Modern Rasyonalizm’in öcüsü ve Analitik Geometrinin kurucusudur.

Descartes’a göre üç türlü bilgi vardır:

1-Doğuştan gelen bilgiler
2-Yapay bilgiler
3-Sonradan edinilen bilgiler

Tanrı fikri, ruh, uzay ve tüm matematiksel düşünceler doğuştandır.
Doğuştan gelen düşünceler doğduğumuzda hazır olarak bulunmazlar. Tıpkı doğuştan gelen hastalıklar gibidir.
Yani hastalık bebekte kesin kes görülmez ancak görülme ihtimalinin varlığını gösterir.
Bunun gibi doğuştan gelen düşünceler de doğduğumuzda hazır olan düşünceler değildir.
Bizde hazır olan bu düşünceleri doğuran yetenektir. Aklın doğrudan kavramasıdır.
Bu yetenek Tanrı tarafından eşit olarak dağıtılmıştır.
Aklın kavradığı doğuştan olan bu bilgilerin dışındaki bütün bilgilerimiz duyularla kavranmış niteliktedir.
Sonradan edinilen geçici bilgilerdir.

Descartes’a göre bu bilgiyi elde etmenin dört aşaması vardır;

1-Doğruluğunu apaçık bilmediğim şeyi doğru kabul etmemek (Apaçıklık)
2-İncelenecek şeyleri bölümlere ayırmak (Bölme, Analiz)
3-En kolay bilinenden, en karmaşığa doğru yükselmek (Basitleştirme ve Sıralama)
4-Gözden geçirmek (Sayma ve Kontrol)

Descartes, duyulara güvenmediği için, duyularla elde edilen bilgilerin şüpheli olduğunu düşündü.
Matematiği ve Fiziği apaçık ve kesin bilginin modeli olarak aldı. Onun dışındaki her şeyden bir kere de olsa şüphe etti.

Descartes’a göre kesin bilgi bu şüphe edişten çıkmaktadır. Descartes böylece; “Mademki her şeyden şüphe ediyorum, öyleyse düşünüyorum; Mademki düşünüyorum, öyleyse varım” (Cogito Ergo sum) formülüne ulaşır. Bu sonuç O’na göre apaçık, kesindir. O’na göre kendisinde var olan düşünme yeteneği Tanrı’yı; en yetkin ve aldanmaz-aldatmaz olan Tanrı fikri de dış dünyayı kanıtlanır.

Descartes’in rasyonalizmi, iyi yönetilen her zihnin kesin, genel-geçer bilgiye ulaşabileceği görüşüne dayanır.

Gönderilen Fotoğraf Başlığa Geri Dön


#12 Deluge

Deluge

    Kıdemli Üye

  • Geçici Park
  • PipPipPipPip
  • 1.174 İleti

Gönderi Tarihi: 04 Aralık 2009 - 16:21

RASYONALİZM (Akılcılık ): (Genel geçerli doğru bilgi vardır ve kaynağı akıldır.)

Sokrates, Platon, Aristoteles, Farabi, Descartes, Hegel.


Hegel: (1770-1831) Alman idealizminin ve rasyonalizminin öncülerindendir.
Hegel’e göre deneye başvurmadan sırf düşünce (spekülasyon) ile kesin bilgiye ulaşılabilir. Çünkü Özne ile Nesne aynı aklın değişik biçimlendirmeleridir. Objenin kendisi de özne gibi akla dayanır. Yani nesnenin kesin bilgisine akılla ulaşılan kavramlar üzerinde düşünülerek ulaşılacağını savunur. O’na göre her ussal (rasyonel) olan şey de gerçekdir. Duyu organlarınca elde edilen bilgilerin kesin genel-geçer bilgiler olmadığını düşünür.

Hegel’e göre “zaten felsefe de, nesnelerin düşünce ile görülmesi, evrenin düşünülmesidir”
Bu nedenle kavramlar felsefenin ana konusudur.

Hegel felsefesi, gelişme kavramına dayanır. Her şeyin değişme ve hareket halinde ve birbirine bağlı olarak değiştiğini savunur. Herakleitos’un diyalektik yöntemini geliştirmiştir. Düşüncedeki değişmeler maddedeki değişmelere yol açar.Hegel’e göre her şey üç aşamalı bir gelişme sonucu gerçekleşir.Bu süreç Tez-Antitez-Sentez sürecidir.

Örneğin;”varlık” kavramı üzerinde düşünürsek;

Varlık (Tez)- Var olanı düşününce hemen karşıtını düşünürüm,
Yokluk (Antitez)- buradaki çatışma uzlaştırıcı bir kavrama götürür,
Oluş (Sentez) sonucuna ulaşırız.

Çiçek (tez), çiçeğin yok olması (antitez), meyve (sentez).
Çiçek, meyvenin ortaya çıkmasına yol açar, ama meyvenin ortaya çıkması için çiçeğin yok olması gerekmektedir.
Demek ki her olmakta olan şey, hem var olan hem hem yok olan şeydir.

Sonuç olarak; Rasyonalizm, insan aklını tüm insanlar için aynı ve değişmeyen bir şey olarak ele almıştır.
Oysa çağdaş psikoloji ve antropoloji yaptığı çalışmalarda aklın da değişmekte olduğunu göstermiştir.
Ayrıca Rasyonalizm, aklı doğadan ayrı bir öz, farklı bir varlık olarak ele alarak akıl ile nesne arasında bir ikilik yaratıyor.

Bilgi süje (Özne) ile obje (Nesne) arasındaki ilişkiden doğmaktadır.
O zaman birbirinden tamamen ayrı olan akıl ve nesnenin birbiriyle nasıl çakışarak bilgiyi ortaya çıkaracağı sorunu ortaya çıkıyor.
Böylece Rasyonalizmin bilgi sorununu çözemediği görülüyor.

Zaten Hegel bu ikiliği “objenin kendisi de süje gibi rasyoneldir” diyerek bu ikiliği aşmaya çalışmıştır.

Gönderilen Fotoğraf Başlığa Geri Dön


#13 Deluge

Deluge

    Kıdemli Üye

  • Geçici Park
  • PipPipPipPip
  • 1.174 İleti

Gönderi Tarihi: 06 Aralık 2009 - 01:22

Doğru bilginin İmkânı:

AMPİRİZM (Deneycilik); (Genel geçerli doğru bilginin kaynağı deneydir.)

Ampirizm; Bilgilerimizin duyu ve algılardan geldiğini, deneyden türediğini ve aklımızda doğuştan gelen hiçbir bilgi, düşünce ve ilke bulunmadığını ileri süren öğretidir.
Bu öğreti bilginin sadece duyumlardan geldiğini ve deney dışında hiçbir yoldan bilgi edinilemeyeceğini savunur.
Bilginin duyumlara dayandığı savı, ustan ve doğuştan bilgi olmadığı anlamını içerir.
Ampirizm, duyumdan ayrı bilgi prensipleri olarak aksiyomların, akli prensiplerin, doğuştan fikirlerin ve kategorilerin varlığını inkâr eder.
Dolayısıyla bütün bilgimizin dayandığı esasların duyulabilir tecrübenin eseri ve mahsulü olduğunu ileri sürer. Önsel (apriori) olan hiçbir şeyi kabul etmez.

Başlıca Ampiristler, John Locke ve David Hume’dur.


Gönderilen Fotoğraf Başlığa Geri Dön

#14 Deluge

Deluge

    Kıdemli Üye

  • Geçici Park
  • PipPipPipPip
  • 1.174 İleti

Gönderi Tarihi: 06 Aralık 2009 - 01:32

AMPİRİZM (Deneycilik); (Genel geçerli doğru bilginin kaynağı deneydir.)


J.Locke(1632-1704): Ampirizmin kurcusu olan, bilginin kaynağında tecrübenin bulunduğunu söyleyen İngiliz filozoftur.

Ampirist John Locke doğuştan, önsel, bir bilgi olmadığını kanıtlamak için “boş levha (tabula rasa) deyimini kullanmıştır. Locke göre insan beyni, doğduğu anda, boş bir levha gibidir. Bu levha, yaşandıkça, duyular yoluyla elde edilen algılarla dolacaktır. Bu yüzdendir ki yeni doğan çocuk hiçbir şey bilmez ve aptalların levhaları ömür boyu boş kalır. Çünkü doğuştan bilgi yoktur. Bilgi, ancak duyularla elde edilebilir. Kendisine sözü edilmeyen bir şeyi kendiliğinden bilen bir tek kişi gösterilemez. Anadan doğma körde renk bilgisi yoktur, çünkü rengi algılayamamaktadır.
Duyular ve deneyler bu levhayı zamanla doldurur.

J.Locke’a göre İki tür deneyden ya da bilginin iki tür kaynağından söz edilebilir.
Bunlar; Dış deney ve İç deneydir.
Dış deney; Dış dünyadaki varlıklar duyu organları ile denenir.
İç deney; İnsanın kendi bilincinde ve ruhunda olup bitenlerin bilincine varılır.
İnsana bu iki kaynaktan basit düşünceler (algılar, (zihinde canlandırma), tasavvur ya da tasarımlar) gelir.

İnsanlarda yalın ve bileşik olmak üzere iki tür algılama vardır. Yalın algılamalar, duyumlar ve ruhsal olaylarla ilgili zihinde canlandırmalardır.
İnsan zihninin pasif olduğu bu algılamalar bilgilerimizin malzemelerini oluştururlar.
Örneğin; sıcak ve soğuk gibi algılamalar yalın algılamalardır.

Bileşik algılamalar ise zihin tarafından üretilir. Zihin yalın algılamaları düzenleyerek, birleşik algılamalar haline getirir. Böylece karmaşık düşüncelere ve bilgiye ulaşır.
Bu da zihnin düşünme gücü ile olur. Bu tür genel geçerli doğru bilgilerin kazanılmasında zihin aktif halde bulunur.
Örneğin; Soy, insanlık, gibi kavramlar bileşik algılamalardır.

J.Locke’a göre nesnelerde birincil nitelik (katılık, sıvılık) ve ikincil nitelik (renk, koku) olmak üzere iki tür nitelik vardır.
Birincil nitelikler bağımsız olarak nesnede vardır.
İkincil nitelik algılayanın sonradan kazandırdığı niteliklerdir ve algılayana bağlıdır. Zihinde canlandırma, düşünce, tasarım ve amaçlar yani tasavvurlardan oluşur.

J.Locke’a göre karmaşık düşüncelerin dolayısıyla bilginin oluşması için şu yetilere ihtiyaç vardır.
1-Zihne gerekli tasarımları sağlayan algı
2-Zihne giren tasarımları saklayan bellek
3-Tasarımları düşünceleri birbirinden açıkça ayırt etme yetisi
4-Birçok tasarım ve düşünceyi birbirleriyle karşılaştırma yetisi
5-Birçok basit düşünceyi ve tasarımı birleştirme yetisi
6-Benzer düşüncelerdeki ortak öğeyi bulup çıkarmayı sağlayan soyutlama yetisi.

J.Locke’a göre insan zihni, belleği, bilinci dış dünyadan gelen malzemeyi bu yetileriyle işleyerek bilgiyi sağlar.
Bu bilgiler de "Sezgisel", "Duyusal", "Kanıtlayıcı" olmak üzere üç çeşittir. Gerçek var oluş söz konusu olduğunda, bilgimizin kapsamı daha da daralır.

J.Locke’a göre; Biz sezgi yoluyla kesin olarak yalnızca kendimizin var olduğunu biliriz. Bu bilgiyle İnsan kendi varlığının bilgisine sahip olur.
Bu sağlam ve kesin bir bilgidir.

Duyusal bilgiyle, duyularımıza sunulmuş olan nesnelerin var olduğunu biliriz. Bununla birlikte, kesin olmayan duyusal bilgi, bize gerçek bir bilgi veremez, çünkü bu bilgi her şeyden önce şimdi duyularımıza sunulmuş olan nesnelerle sınırlanmış olup, şimdi ve burada mevcut olan tikel nesnelerin ötesine geçemez.
J.Locke’a göre; Duyusal bilgi yoluyla, bizim dışımızdaki nesnelerin var olduğunu bilsek bile, bu nesnelerin gerçek doğalarına ilişkin olarak pek fazla bir bilgimiz olamaz. Kanıtlama yoluyla ise, Tanrı‘nın gerçek var oluşunu kanıtlarız.

J.Locke; Dolayımsız olarak bilincinde olduğumuz şeylerin, nesnelerin bizatihi kendileri değil de, zihinlerimizdeki ideler olduğunu, İdelerimizin tecrübeden türetilmek durumunda olduğunu, aksi takdirde anlamlı bir içerikten yoksun olacağını, genel bir önermenin sezgisel bakımdan ya da kanıtlama yoluyla kesin olmadıkça, gerçek anlamda bir bilgi olamayacağını kabul ettiği için, bilgimizin kapsamını oldukça daraltır.

O, bir deneycidir ve dolayısıyla bilgide deneyime önem verip, empirik olmayan ilkelerden türetilmiş mantıksal bir sistemin bize gerçekliğin resmini hiçbir şekilde veremeyeceğini kabul eder.

J.Locke; Bundan başka zihnimizde olan şeylerin, nesnelerin kendileri değil de nesnelerle olan gerçek ilişkilerini hiçbir zaman bilemeyeceğimiz ideler olduğunu savunduğu ve neyin bilgi sayılıp neyin bilgi sayılamayacağı konusunda, hayli yüksek bir kesinlik ölçütü öne sürerek, yalnızca sezgi ya da kanıtlama yoluyla elde edilen bilgiyi kesin bilgi olarak gördüğü için, empirik ve bilimsel bilginin gerçek anlamda bilgi olamayacağını dile getirir.

Gönderilen Fotoğraf Başlığa Geri Dön

#15 Deluge

Deluge

    Kıdemli Üye

  • Geçici Park
  • PipPipPipPip
  • 1.174 İleti

Gönderi Tarihi: 06 Aralık 2009 - 03:18

AMPİRİZM (Deneycilik); (Genel geçerli doğru bilginin kaynağı deneydir.)

David Hume (1711-1776): İnsan zihninde olup bitenleri Newton'un deneysel yöntemini uygulayarak, yeni bir insan bilimi kurmayı ve geliştirmeyi öneren Hume, tüm iyi niyetine ve yüksek amaçlarına rağmen, İngiliz ampirizminin temel tezlerini koruduğu için son çözümlemede kuşkuculuğa düşmekten kurtulamamıştır. Bizim yalnızca, kendi zihnimizde doğrudan ve aracısız olarak tecrübe ettiğimiz ideleri, duyum ve izlenimleri bilebileceğimizi, bilgide kendi zihnimizin ötesine geçemediğimizi ve bundan dolayı herhangi bir şeyin insan zihninden bağımsız olarak var olduğunu söyleyemeyeceğimizi belirten Hume, insan zihnini bilgi bakımından analiz ettiği zaman, insan zihninin tüm içeriklerinin bize duyular ve deney tarafından sağlanan malzemeye indirgenebileceğini görmüştür, bu malzeme ise algılardan başka hiçbir şey değildir.

D.Hume’a göre; Bizim her şeyi algı yoluyla bildiğimizi söyler. Algı ise dikkati bir şeye yöneltmek suretiyle o şeyin bilincine varma olarak tanımlanabilir.

Ona göre algılar (zihnimizde bulunanlar) iki şekilde ortaya çıkar;
1-İzlenimler: Zihinde bulunanların temelinde, beş duyu yoluyla algıladıklarımız vardır. Görürken, işitirken, severken ya da nefret ederken hissettiklerimiz bu gruba girer.
2-İdeler (kavramlar ve düşünceler): Hume’a göre algının sonucunda oluşmuş olan idelerde ve düşüncelerde belli özellikler bulunduğu zaman, bunlar birbirleri ile birleştirilirler ve sonuçta daha karmaşık düşünceler ortaya çıkar.

D.Hume’a göre, düşüncelerimizin birbirleriyle birleştirilmesine yol açan özellikler üç tanedir;
A-Benzerlik; Bir resim bizi resmi yapan konu hakkında düşünmeye sevk eder.
B-Süreklilik; Bir binadaki daireden söz edilmesi bize başka daireleri düşündürür.
C-Neden-sonuç bağıntısı; Bir yara üzerinde düşünme bize yaranın ardındaki acıyı hissettirir.

Nedensellik, (determinizm) gerekircilik ilkesine göre her şeyin bir nedeni (sebebi) vardır; aynı şartlarda, aynı sebepler, hep aynı sonuçları verir. Bütün bilgilerimiz özellikle de bilimsel bilgiler bir nedensellik ilkesine dayandıklarından nedensellik bağıntısı önem taşır. Ancak nedensellik bilinemez ve temellendirilemez sadece düşünülebilir.Nedensellik ilkesini bilmenin ancak iki yolu olabilir; Ya deneyden bağımsız ön bilgi olarak, ya da doğadaki nedenlerle sonuçları gözleyerek bilebiliriz.


O’na göre biz nedensellik ilkesini deneyden bağımsız ön bilgi olarak bilemeyiz. Çünkü her hangi bir nedeni ele alırsak bu neden içerisinden sonucu çıkarmamız mümkün değildir. Örneğin; sıcaklığın metalleri genleştirdiğini söylüyoruz. Hume’a göre deneye başvurmadan yalnızca sıcaklık kavramından hareket ederek metallerin genleşmesi sonucuna varamayız. Bundan dolayı nedensellik ilkesi hakkında bir ön bilgimiz olamaz.

Öyleyse nedensellik düşüncesi deneye dayanmalıdır, nedensellik düşüncesine karşılık gelen bir algı izlenim bulunması gerekir. O’na göre biz nedenselliği algılayamıyoruz. Ancak nedensellik tasavvurumuz aslında bir zihinsel alışkanlık ve çağrışımdır. Biz A olayından sonra B olayının geldiğini defalarca göre göre bizde bir zihinsel alışkanlık oluşturur. Böylece her A olayı bizde B olayını çağrıştırır.

Gönderilen Fotoğraf Başlığa Geri Dön

#16 Deluge

Deluge

    Kıdemli Üye

  • Geçici Park
  • PipPipPipPip
  • 1.174 İleti

Gönderi Tarihi: 07 Aralık 2009 - 02:48

Doğru bilginin İmkânı:


Kritizim (Eleştiricilik); (Hiçbir bilgiyi tartışmadan tenkit süzgecinden geçirmeden kabul etmek doğru değildir.)
Deney ve akıl bilginin oluşumunu sağlar. Deneyle başlayan bilgi edinme süreci zihnimizdeki 12 kategoriye aklımız yardımıyla yerleştirilerek bilgi oluşur.) Kritisizm insan zihninin güçlerine ve insanın neyi bilip bilemeyeceğine ilişkin bir araştırmadan meydana gelen felsefi yaklaşımdır.

Bu yaklaşımın en önemli temsilcisi Alman filozofu İmmanuel Kant’tır.
Kant’a göre felsefe araştırması, bir değerlendirme (eleştiri) olmalıdır. Felsefe Akıl’la yapılıyor. Öyleyse aklı değerlendirmek onun ne olduğunu ve ne olmadığını iyice bilmek gerek. Felsefe nasıl bir akılla yapılıyor? Deneyden yararlanmayan bir salt akılla. Öyleyse salt akıl nedir. Salt akıl, duyarlığın verilerinden alınmamış olan önsel bir bilgiyi gerçekleştirdiği iddiasındadır.

Buysa nesneler düzenini aşarak düşünce düzenine yükselmek demektir?
_ Öyleyse salt aklın bilme yöntemi bir aşkınlık yöntemidir.
Salt akıl bu yöntemle gerçek bir bilgi edinebilir mi?
_ Öyleyse bilgi ne demektir, önce onu tanımlamak gerekir.

Kant’a göre her bilgi, bir yargıdır. Ne var ki her yargı, bir bilgi değildir. Örneğin “her cisim yer kaplar” yargısı bize yeni bir bilgi vermez, çünkü “cisim” kavramı esasen “yer kaplamayı” içerir; bu yargıda sadece bir çözümleme yapılıyor ve “cisim” kavramı çözümlenerek kendisinde esasen bulunan bir bilgi hiçbir gereği yokken yeniden ortaya konuyor. Oysa “bu yük ağırdır” yargısı bize yeni bir bilgi verir, çünkü “ yük” kavramı kendiliğinden hafif ya da ağır olduğunu bildirmez. Burada, ötekinin tersine, bir çözümleme değil bir birleştirme yapıyoruz ve “yük” kavramıyla “ağır” kavramını birleştirerek yeni bir bilgi elde ediyoruz. Demek ki bize bilgi veren yargılar çözümsel yargılar değil, bireşimsel (Özdek) yargılardır.

Salt akıl bu bireşimsel yargıyı aşkınlık yöntemiyle, deneyi aşarak gerçekleştirebilir mi?
Kant bu soruya kesin olarak şu karşılığı veriyor; Gerçekleştiremez.

Böylece metafiziği kesin olarak yıkmış oluyor: “salt us deneyden yararlanmadan hiçbir bilgi gerçekleştiremez.”
Öyleyse metafizik tasarımlar, insanların romantik düşlerinden başka bir şey değildirler.

Kant öncesi felsefenin tanrılaştırdığı Akıl, böylelikle tahtından indirilmiş oluyor. Artık, aşkınlık yöntemiyle çalışan salt akla güvenilmeyecektir. Kant eleştirmeye devam ediyor: salt akıl, (Özdek) bireşimsel yargı olan bilgi’yi niçin gerçekleştiremez. Çünkü akıl, sadece bir birleştirme işini gerçekleştirmektedir ve bu iş için gerekli gereçleri nesneler düzeninden almaktadır. Elimizle tuttuğumuz taşı yere bırakınca onun düştüğünü görüyoruz ve ancak ondan sonradır ki “bırakılan taş düşer” (aposteriori) sonsal bilgisini edinebiliyoruz. Bu deneyi yapmadan önce bu konuda hiçbir (apriori) önsel bilgimiz olamaz. Bize bu gereçleri veren duyarlıktır.

Duyarlık, bize bu gereçleri nasıl veriyor? Zaman ve mekân içinde veriyor.
Oysa nesneler düzeninde zaman ve mekan diye bir şey yoktur.
Demek ki bunlar duyarlığın dışarıdan almadığı, kendinden çıkardığı bir şeylerdir.
Duyarlık bunları katmadan, dışarıdan aldığı hiçbir şeyi bize gönderemez.
Bunlar deneyden elde edilemeyeceklerine göre, aklın verileri midir?

Kant, bu soruya da kesinlikle şu karşılığı veriyor; Hayır, bunlar aklın verileri olamaz. Çünkü küçük çocuklar zaman ve uzayı düşünmeksizin bilirler, hiçbir ussal işleri gerçekleştiremedikleri halde sevdikleri şeylere yaklaşır, sevmedikleri şeylerden uzaklaşırlar. Öyleyse, duyarlık, ne nesneler ne de düşünce düzeninden aldığı bu şeyleri nasıl elde etmiştir.

Kant, bu soruya, kendine özgü bir karşılık veriyor; Sezi ile. Kant’a göre bunlar birer biçim’dir ve ancak duyarlığın sezisiyle elde edilebilir. Zaman iç duyarlığın biçimidir, içimizden gelen her duygu zamanla birliktedir; mekân dış duyarlığın biçimidir, dışımızdan gelen her duygu mekânla birliktedir. Katılmadıkları hiçbir duyumun gerçekleşemeyeceği bu biçimler, usun verileri olmadıkları halde (transzendentale) deneyüstüdürler. Deneyden çıkarılmışlardır ama onlarsız da deney yapılamaz.

Kant’a göre, aşkın bilgi olamaz ama deneyüstü bilgi olabilir. Bir soru daha gerekiyor; Deneyden gelen verilere duyarlığın seziyle elde ettiği biçimlerin katılması, bilimsel bir bilgiyi gerçekleştirmeye yeter mi? Yetmeyeceğini söyleyen Kant, sonunda us’a deneyüstü bir görev bulmuştur. Birleştirme işi. Kant’ a göre us bu görevi gerçekleştirmeseydi, ne duyuların verileri ve ne duyarlığın katkıları bilimsel veriyi gerçekleştirebilirdi.

Öyleyse us (Akıl), bu birleştirme işini nasıl yapıyor?
Duyarlığın katkısıyla birlikte gelen bilgi süreçlerini düzenleyici kalıp (kategori)’lara sokarak. Us, bu kalıpları ne deneyden ve ne de duyarlığın sezişinden almıştır; bu kalıplar onda temel olarak vardırlar ve kendisiyle birliktedirler. Demek ki, Kant’a göre bilgi, gene de, nesneler düzeninde değil, us’un düşünme düzeninde gerçekleşmektedir.

Kant, böylelikle kendi düşünme yöntemini de bulmuş oluyor. "Deney üstü yöntem". Kendi kurduğu bu terimle, eleştirici bakışını dile getirerek, bilginin duyuların ürünü olduğunu savunan duyumculukla anlığın ürünü olduğunu savunan (entelektüalizm) anlıkçılığın üstüne aşıyor ve gerçeğin, her ikisinin birleşik bir üstün deliğinde olduğunu savunuyor.


Kant’a göre; Kesin, tümel, her zaman ve her yerde geçerli bilgi elbette deneyüstü önsel bir bilgidir.
Çözümsel yargıların tümü sonsaldır, deneden sonra gerçekleşmişlerdir.
Bu yüzden bilimsel ve kesin bir bilgi vermezler.
Bireşimsel yargıların da önsel olanları vardır ama sonsal olanları da vardır.
İşte asıl kesin ve bilimsel bilgi bu önsel bireşimsel yargı’lardır.



Gönderilen Fotoğraf Başlığa Geri Dön


#17 Deluge

Deluge

    Kıdemli Üye

  • Geçici Park
  • PipPipPipPip
  • 1.174 İleti

Gönderi Tarihi: 07 Aralık 2009 - 03:35

Kritizim (Eleştiricilik); (Hiçbir bilgiyi tartışmadan tenkit süzgecinden geçirmeden kabul etmek doğru değildir.)


İmmanuel Kant (1724-1804):Kant felsefede rasyonalizm ve empirizm akımlarının bir sentezini yapmıştır.O’na göre bilgide,duyuların dış dünyayla ilgili deneylerin sağladığı içeriğe aklın sağladığı biçime ve forma gereksinim duyarız. Zihnin bilgideki temel ayırıcı faaliyetini deneyimden gelen ham ve işlenmemiş malzemeyi bir sentezden geçirmek ve bu malzemeyi birleştirip ona bir birlik kazandırmak olarak tanımlar.

Kant’a göre bilgi deneyle başlar ama deneyle sona ermez, sadece deneyden oluşmaz.
Deney bilginin ham maddesini sağlar. Ancak böyle olması,bilginin deneyden çıktığı anlamına gelmez.
Çünkü bilgi için deneyle elde edilen hammaddenin bir biçime bir düzene sokulması gerekir.
Bu biçimlendirme işi zihinde bulunan bir takım zihin formları(kalıpları) sayesinde olur.
Bu formlar ise deneyen gelmez apriori (ön bilgi) dir.

Kant; İnsan zihninde üç ayrı parça bulunduğunu söyler.

a-Duyarlık; Dış dünyadan duyular aracılığıyla gelen izlenimleri alır.
b-İmgelem; İzlenimleri birbirlerine bağlar.
c-Anlayış; Duyarlıktan gelen duyusal malzemeyi, aklın (deneyden kazanılmamış ve deneyden bağımsız olan) Önsel kavram ve kategorileri içine yerleştirir.

Böylece insan bilgi sürecinde aktif olarak duyular yoluyla gelen izlenimleri sınıflar,kalıplara yerleştirir ve yorumlar.

Kant’a göre insan bilgisi sınırlıdır. İnsan zihni,nesneleri ve olayları gerçekte oldukları şekliyle bilemez.
Nesneler zihnin imkanlarına,yapısına ve formlarına göre bilinebilir.
Dolayısıyla bu durumda nesneleri gerçekte oldukları şekliyle değil de bize göründükleri şekliyle bilebiliriz.
Bilgide aklın katkısı kadar, dış dünyadan gelen duyusal öğe de önem taşır.
Bu duyusal öğe olmadığında akıl algılamadığı (Tanrı,ruh gibi) konularda çelişkiye ve yanlışa düşebilir.

Gönderilen Fotoğraf Başlığa Geri Dön

#18 Deluge

Deluge

    Kıdemli Üye

  • Geçici Park
  • PipPipPipPip
  • 1.174 İleti

Gönderi Tarihi: 13 Aralık 2009 - 03:53

Doğru bilginin İmkânı:


Entüisyonizm (Sezgicilik); (Doğru bilgiye sezgilerimizle ulaşırız.)
Sezgi, bir bütünü bir bakışta doğrudan kavrama, sezip keşfetmedir.
Entüistyonist filozoflara göre, rasyonel bilgi nesnenin gerçek özünü veremez.
Sezgiye önem veren düşünürler, rasyonel bilginin uygulama ve eylem için önem taşıdığını kabul eder.
Fakat akla dayanan bilgi, onlara göre sezgisel bilginin tamlığından ve kesinliğinden yoksundur.

Bu anlayış ortaçağda büyük İslam Filozofu Gazalinin felsefesinde görülür.
Ayrıca 19. y.y da Hegel rasyonalizmine tepki olarak
Henri Bergson’un felsefesinde ortaya çıkmıştır.

Entüisyonizm , tümü idealist yapıda olarak, dört bilgi alanında gerçekleştirilmiştir: felsefe, ruhbilim, törebilim ve matematik.

1) felsefesel entüisyonizm: Fransız idealisti Henri Bergson’un öğretisi olarak Bergsonculuk adıyla da anılır. Bergson’a göre gerçeği saltık ya da saltığı gerçek olarak kavramaya sezgi denir. Gerçeği doğrudan doğruya kavratacak sezgiden başka hiçbir yol yoktur. Çünkü gerçek, özdeksel doğa değil, ruhsal doğa, eş deyişle ruhsal yaşam ve tek sözle yaşamdır. Yaşam evrenin kurtuluşuyla başlamıştır ve özdeğin tüm engellerine karşın yolunu açarak, onun durgunluğunu alt edip kimi yerde onu kımıldatarak akıp gitmektedir. Bu kesintisiz, bölümsüz ve sürekli akışa Bergson süre demektedir. İşte bu sürenin bilgisini kavramak için bu süreyle birlikte yaşamak, onun içinde olmak ve onunla birlikte akmak gerekir ki bunu ne us ne de bilim gerçekleştirebilir. Çünkü us ve bilim sinematografik olarak çalışırlar. Bergson’a göre ussal ve bilimsel bilgi sinematografiktir. Bir film, ard arda dizilmiş durgun ve bölümsel resimlerden oluşur. Us ve bilim, filmin akışını durdurarak bu resimleri tek tek incelerler ve birtakım bilgiler saptarlar. Ne var ki akışın bizzat kendisini, eş deyişle yaşamı hiçbir zaman kavrayamazlar. Demek ki us ve bilim, sadece durgun ve bölünebilir olan özdek üstünde bilgi edinebilirler. Bergson’a göre zaman, uzay gibi özdeksel değildir. Uzay özdekseldir, çünkü özdeksiz uzay ve uzaysız özdek (eş deyişle yer kaplamayan özdek) yoktur. Oysa zamanı bölen, parçalayan, onu aylara ve yıllara ayıran us ve bilimdir. Us ve bilim, zamanı uzaya bağlamakla ( örneğin ay ayın, yıl dünyanın uzayda yer değiştirmesidir.) onu özdekleştirmektedir. Demek ki us ve bilim, hiçbir şeyi özdekleştirmeden inceleyemiyor. Yaşamsal akışın eş deyişle sürenin kavranmasıysa özdekleştirilmeden gerçekleştirilmelidir, çünkü “gerçek süre, daima zaman adı verilmiş olan şeydir”. Bunu kavrayabilecek olansa sadece sezgidir. Bergson’a göre sezgi , kendi bilincine varmış içgüdüdür. Şöyle der: “ içgüdüyü söyletebilseydik, yaşamın bütün sırlarını çözerdik”. Bilinç içgüdüde içkindir ve ruhsaldır. Bundan ötürü de ruhsal yaşam akışını sadece o kavrayabilir.

2) Ruhbilimsel entüisyonizm: William Hamilton ve İskoçyalılar tarafından geliştirilmiştir. Hamilton’a göre bilinç, dış dünyayı, olduğu gibi ve araçsız olarak ( eş deyişle sezgiyle) kavrar ve us deneyüstü hakikatleri bize sezgi yoluyla tanıtır. Hamilton’un sezgi deyiminden anladığı bir çeşit dinsel vahiydir.

3) Törebilimsel Entüisyonizm: George Moore, David Ross, Charlie Broad, Alfred Ewing vb. düşünürler tarafından geliştirilmiştir. Bunlara göre iyilik, ödev vb. gibi törebilimsel kavramlar apaçık, araçsız elde edilen ve ancak sezgiyle bilinebilen kavramlardır. Ne toplumsal ne de doğasal yaşamdan çıkarsanamazlar. Törebilimsel sezgiciliğin amacı, burjuva ahlâkının değişmezliğini savunmaktır.

4) Matematiksel Entüisyonizm:
Brower, Weyl, Heyting vb. gibi düşünürlerce geliştirilmiştir. Bunlara matematik, mantık, tanıtlama, mantıksal kesinlikle değil, doğrunun sezgisel olarak kavranmasıyla gerçekleştirilir. Sezgi, bunların dilinde, düşüncelerdeki ayrılıkları saptama yeteneğidir. Düşünmek demek sezmek demektir. Mantık kurallarının uygulanabilir olup olmadıkları da sezgiyle saptanır.

Gönderilen Fotoğraf Başlığa Geri Dön


#19 Deluge

Deluge

    Kıdemli Üye

  • Geçici Park
  • PipPipPipPip
  • 1.174 İleti

Gönderi Tarihi: 13 Aralık 2009 - 04:11

Entüisyonizm (Sezgicilik); (Doğru bilgiye sezgilerimizle ulaşırız.)

Gâzali (1058-1111):Gazali bilim ve felsefeye kuşku ile bakmış, bunların tutarsızlıklarla dolu olduğunu savunmuştur.

O’na göre insan bilgi yolunda duyulardan da akıldan da yararlanabilir fakat bu yetiler insana gerçek varlığın bilgisini veremez. Zira, gerçek ve kesin bilgi, sezgi yolu ile elde edilir. Bu bilgi türü insanın gönlüne yüce ve manevi bir algı olarak iner.

Gâzali’ye göre insanda iki göz ya da iki akıl vardır. Birincisi fiziki göz ya da akıldır. İnsan bununla maddi dünyaya yönelir ve bir takım bilgilere ulaşır. Bu göz bilim ve felsefeyi kuran akıl gözüdür (akıldır) insan için yeterli değildir.

İkincisi ise kalp gözüdür. Kalp gözü manevi olduğu için insan kalbin manevi sezgisiyle gerçekleri bütün açıklığıyla kavrar. Var olan her şey sezgi yoluyla aracısız ve bütün açıklığıyla aynadaki gibi görünür. İnsanın kalp gözünü gereği gibi kullanabilmesi için onu temizlemesi yani arzularının baskısından kurtulması gerekir. Kalp gözü açılan kimse bilim ve felsefe yoluyla kavrayamadıklarını da açık seçik kavrar.

Gönderilen Fotoğraf Başlığa Geri Dön

#20 Deluge

Deluge

    Kıdemli Üye

  • Geçici Park
  • PipPipPipPip
  • 1.174 İleti

Gönderi Tarihi: 13 Aralık 2009 - 04:24


Entüisyonizm (Sezgicilik); (Doğru bilgiye sezgilerimizle ulaşırız.)


Henri Bergson (1859-1941): O’na göre gerçeklik hayattır, süredir. Bunu sadece sezgi kavrayabilir.

Bergson'a göre yaşam, sürekli değişim gösteren bir süreçtir. Zaman da yaşamla birlikte değişim gösterir. Yaşamın bu değişimi yaratıcı bir atılımdır.
Yaratıcı atılım (Hayat hamlesi), bütün canlı varlıklardaki iç kuvvettir. Bu kuvvet, yaratıcılık özelliğiyle sürekli yeni türler ve yeni cinsler meydana getirir.
Yaratıcı atılım, her canlıya sıçramalı hayat veren tanrısal güçtür. Tanrı, bitip tükenmeyen bir hayattır, sonsuz eylem ve özgürlüktür.

Zekâ, sürekli yaşam değişimini kavrayamaz. Zekâ, duruk ve eylemsiz maddeyi kavrayıp bilebilir.
Sezgi, kavradığı madde bilgisinden ve pozitif bilimlerin sağladığı bilgiden farklı bir bilgidir.
İnsan böyle bir bilgiye, varlığın iç gelişimini, iç dinamiğini sağlayarak ulaşabilir.


Her şey değişip geliştiği için gelecek geçmişin aynı olamaz.
Bu nedenle var olmak olgunlaşmaktır. Gerçeklikteki bu yaratıcı evrimi yalnızca sezgi anlayabilir.
Bergson bu nedenle materyalizm ve rasyonalizme karşı çıkar.

Bergson’a göre bilmenin birbirinden ayrı iki yolu vardır:

1-Bilimlerde geçerli olan analitik; Mekân kavramını temel alan bilme tarzıdır. Gerçekliğin statik olduğu düşünülür.
Bilimler varlığı parçalara ayırarak(analiz) bölüm bölüm inceledikleri için varlığın özüne nüfuz edemez.

2-Varlığın özüne nüfuz eden sezgi; Zamanı süreyi temel alan bilme türüdür. Gerçekliğin bizzat kendisini bilme imkânı verir.
Sezgi dile getirilemez ancak yaşanır. Bir nota başka bir nota içinde kaybolurken biz musikinin akışına kendimizi bırakırız.
Böylece süre, zaman, gelişme dinamik olarak statik olan mekânın üstüne çıkmıştır.

Bergson’a göre; insanda zekâ ve içgüdü olmak üzere iki yeti vardır.
Zekâ evreni tanımamız için değil ona egemen olmamız için yaratılmıştır.
Bu nedenle sadece madde âleminde geçerlidir. Hareketli olanı durdurarak bölümlere ayırıp inceler.
Pozitif bilimler zekanın ürünüdür. Oysa hareketli olan gerçeği tanımak için başka bir yetiye yani içgüdüye ihtiyaç vardır.

İşte sezgi bu zeka ve içgüdünün bileşkesidir.

Gönderilen Fotoğraf Başlığa Geri Dön


#21 Deluge

Deluge

    Kıdemli Üye

  • Geçici Park
  • PipPipPipPip
  • 1.174 İleti

Gönderi Tarihi: 13 Aralık 2009 - 04:39


Doğru bilginin İmkânı:


Pozitivizm (Olguculuk); (Bilgilerimiz olgulara dayanır)
İnsan için bilgide önemli olanın yalnızca olguları araştırmak olduğunu savunan akımdır.
Bu akıma göre insan; olgular arasında var olan değişmez ilişkileri ya da doğal yasaları bulmalıdır.

Bu anlayışın kurucusu ve temsilcisi Auguste Comte’dur.


Olgularla desteklenen ya da olgularla ilgili verilere dayanan bilginin tek sağlam bilgi türü olduğu görüşüdür.

Genel çizgileriyle pozitivizm, deney konusu edilebilecek olgularla ilgili, yani en geniş anlamıyla bilimsel bilginin sağlam bilgi olduğunu vurgular. Bunun dışında, olguların çoğu mantık ve matematik gibi bilgi türlerinin varlığını kabul eder, ama bunların içeriksiz olduğunu ileri sürerler. Pozitivistlerin, en temel özelliği ise geleneksel felsefe görüşlerini, olumsuz bir anlam yüküyle “metafizik” olarak niteleyerek karşı çıkmasıdır. Comte, alan bu yana “metafizik” nitelemesi insanlığın geride bıraktığı bir aşamayla ilgili, gerçekliğini yitirmiş, yerini pozitif bilimlere bırakmış bir bilgi türünü çağrıştırır.

Comte’a göre insanlık tarihinin üç aşamalı zihinsel gelişiminde her aşama bir öncekine göre daha ileri ve gelişmiştir. İnsanlık başlangıçta açıklamaların doğaötesi göçlere göre yapıldığı dinsel bir aşamadır. İzleyen metafizik aşamada açıklamalar gene olgulardan uzak bazı kavramlara dayandırılır. Üçüncü aşamada ise, insanlar doğru bilginin gerektirdiği gibi, açıklamak istedikleri olguları gene bu olgulardan elde ettikleri verilere dayandırmayı öğrenirler; işte bu sonuncusu pozitif aşamadır. Comte bu süreci bir insanın çocukluktan yetişkinliği geçiş aşamalarına benzetir.

Comte’a göre bilim olgulara dayanmalıdır. İnsan kafasının soyutlanmalarından doğmuş olan metafizik, deney ve bundan ötürü de bilgi alanımızın dışındadır, nesnelerin kendilikleri de bilinemez.


Gönderilen Fotoğraf Başlığa Geri Dön


#22 Deluge

Deluge

    Kıdemli Üye

  • Geçici Park
  • PipPipPipPip
  • 1.174 İleti

Gönderi Tarihi: 13 Aralık 2009 - 04:48


Pozitivizm (Olguculuk); (Bilgilerimiz olgulara dayanır)


Auguste Comte (1798 - 1857) ; Olguculuğun ve sosyolojinin kurucusu sayılır.

Comte Fransız devriminden sonra oluşan toplumsal karmaşayı yeni bir toplumsal düzenleme ve reformla ortadan kaldırmayı denemiş bir Fransız düşünürdür.

Comte toplumu bilim yoluyla yeni baştan düzenlemeyi amaçlamıştır. Ona göre toplumun kurtuluşunu sağlayacak tek şey pozitivizmdir. O’nun pozitivizminin en önemli özelliği “doğanın mutlak ve yüce bir amacı olduğu” düşüncesini reddetmesidir.

Ayrıca O varlıkların insan tarafından gözlenemeyen özlerini bulma çabasından vazgeçer. Sadece olguları araştırmak ve varlıklar arasındaki sabit ilişkileri gözlemek gerektiğini savunur.

Bilimin tek amacı olgular arasındaki değişmez ilişkileri ya da doğal yasaları bulmaktır. Bu ise ancak gözlem ve deneylerle sağlanır.
İşte toplumu yeniden düzenlenmesinde kullanılacak bilgi de gözlem ve deneye( olgulara) dayanan pozitif bilgidir. Pozitif bilgi tarihsel evrimin sonucu olan bir bilgidir.

Pozitif bilgi evresine gelmeden önce toplumlar tarih içinde iki evreden daha geçerek pozitif evreye gelmişlerdir.

Comte, tarihi toplumsal evre anlayışını Üç hal kanunu ile açıklar;
1-Teolojik evre; fenomenlerin Tanrısal ya da manevi nedenlerle açıklandığı evre

2-Metafizik evre; olayların oluşunun soyut kuvvetlerle açıklandığı dönem toplumsal olayların özgürlük, eşitlik gibi soyut kavramlarla açıklanması,

3-Pozitif evre; Bu evrede insan sadece gözlemlenebilir olana yönelir. Yalnızca olaylar arasındaki yasalar ya da değişmez bağlantılar incelenir. O’na göre bu evre insan düşüncesinin ve gelişiminin en yüksek basamağıdır.


Gönderilen Fotoğraf Başlığa Geri Dön