Zıplanacak içerik
  • başlık
    12
  • yorum
    4
  • görüntü
    35.172

TÜRK EDEBİYATININ EN GÜZEL ÖYKÜLERİ

ohb

1.230 görüntü

RAHATLAMAK

 

Çocuklarda bir sevinç. Hop oturup, hop kalkıyorlar. Bir türlü yerinde duramıyorlar. Besbelli, gezmenin umu dundalar. Ama benim gönlümde fırtınalar kopuyor. Gez meyi sevmem mi? Yok, yok! Severim. Fakat ben, küçük, şirin, sessiz bir kasabanın çocuğuyum. Doğduğum yerin havası bütün ruhuma sinmiş. Küçük şeylerden mutluluk duyan, sessizliği seven bir kişiyim.

Bu yüzden olsa gerek, çocuklarımın yaşadığı sevinci, onlarla paylaşamıyorum. Beynimde bin türlü acabalar kervanı dolaşıyor. Bilet bulabilecek miyim? Yolculuk sırasın da gerilerde oturmak, tekerlek üstü koltuklara düşmek istemem. Çünkü karımı müthiş araba tutuyor.

Sonunda aradığıma yakın biletleri, güç belâ bulabildim. Arabanın orta sıralarına yerleştik. El sallamalar ve gözyaşlarının süslediği, binlerce kilometre taşlarından olu şan yolculuğumuz başladı. Henüz kasabadan ayrılmıştık. Karımın gözleri daldı, yüz hatları gerildi. Anladım. Rahatı kaçmıştı. Hiç konuşmuyordu. Çocuklarım cıvıl cıvıl. An nelerine, karşılık almadıkça, yeniden sorular soruyorlardı. Duruma el koydum.

- Yavrularım, dedim, benim şirin ağustos böceklerim! Annenizi konuşturmayın. Biliyorsunuz!

- Peki, olur! dediler.

Dar, bol dönemeçli Anadolu yolları nedense bitmek bilmiyor. Sarsıntı, çocuklarımı da etkiledi. Uyumaya adım adım yaklaştılar. Karım, safra boşaltmaya başladı. Arabanın muavini ne lâf anlamaz birisiymiş? Torbaları tek tek getiriyor, birinden diğerine koşuyordu. Yer yer kucak dolusu yeşillikler arasından geçen, zaman zaman bozkırda kaybolur gibi olan yol bitti. En büyük şehirlerimizden iki sini birbirine bağlayan geniş, ferah yola girdik. Ayılmalar, bayılmalar, safra boşaltmalar geride kaldı. Torba taşıma işi durdu. Derin bir nefes aldım. Sıkıntılarım azaldı. Bazıları için ölüm kapanı olarak adlandırılan yol, benim gözümde kurtulma sevincinin ışıklarını parlattı.

Başımı, koltuğumun arkalığına yasladım. Yorgunluğun verdiği etkiden olacak, dalmışım. Gözlerimi açtığımda, serinletici deniz havasıyla karşılaştım. Yolda, irili ufaklı binlerce araç, vızır vızır gelip gidiyor. Az sonra trafik yoğunluğu birdenbire arttı. Akşam güneşinin yer yer perdelediği şehir girişi göründü.

Çocuklarım sordu;

- Geldik mi baba?

- Evet, dedim.

Bu “evet”le birlikte, beynim, düşüncelerimin akınına uğradı. Kafamda bir arı kovanı. Düşüncelerim oğul ver meye başladılar. Kalbim küt küt atıyor.

Kaptana seslendim.

- Şehrin yabancısıyım. Bizi ineceğimiz yerde bırakır mısın, lütfen?

Olur anlamında başını salladı. Yine de heyecanım yatışmadı. Kavşaklar, yolu kesti. Hiç düşündünüz mü bilmem: Modern çağın, büyük şehir girişlerine getirip kondurduğu kav şaklar, alt üst geçitler, taşralı için aşılması güç olan eski surlar dan başka bir şey değildir. Taşralı, kavşaklarda şaşırır. Ne kadar uğraşırsa uğraşsın, kılavuzu yoksa, bir türlü şehre giremez. Umutları kararır, sevinci kursağında kalır. Yüreğe korku veren acabalar tufanlarının baskınına uğrar. Halbuki ne derler? Giden yol alır, duran da kalır.

Bostancı girişini döndük. Az aşina olduğum Bağdat Caddesi’ne girdik. Güneş batmıştı. Fakat vitrin ışıkları, araba farları, sokak lâmbaları ortalığı bir ışık cennetine çevirmişti.

Arabamız yavaşladı. Şoförün gözü bende, haydi ha zırlan, geldik der gibi. Hemen toparlandım. Çocukları uyardım. Ivır zıvır katmak için koltuk arasına koyduğumuz el çantasını aldım. Aşağıya indik. Araba hareket etti, gitti. Sağ tarafta, modern binaların temelleri atılırken kaynağı kurutulan ve şimdilik akmaz hale getirilen Çatalçeşme’yi gördüm. Hayıflandım. Acaba hayâl mi görüyorum? Muavin, bize doğru koşar adım geliyor. Yoksa,yanlış yerde mi indirildik? Zaten sıkıntı burnumun ucunda. Baktım muavin yere eğildi, az önce unuttuğu takozu aldı, döndü, koştu. Yüreğime soğuk sular döküldü, serinledim. Caddenin karşı tarafında aradığım apartman yükseliyor.

Kendi kendime söylendim:

- “Şimdi batı kaynaklı kurallar başlıyor, aslanım!” dedim. “Ha gayret, göreyim seni. Sakın hata yapma, ha! Ayıp olur değil mi?”

Yukarı çıktık. Zile bastık. Bekledik. Duyuramadık mı ne? Yeniden zile dokundum. Kasabada zil mil yok. Gideceğin yere vardığında, seslenir, geldiğini haber verirsin. Seni sesinden tanıyanlar, içeriye buyur ederler. Çok defa dışarıya bile çıkmazlar. Halbuki şehirde öyle mi ya? Binlerce insan, elektrikli aletlerin veya makinelerin seslerinin esiri olmuşlar. Sanki ses çıkarmasınlar diye küçük dillerini yutmuşlar.

Kilitli kapının gerisinde ayak sesleri. Çocuklarım zile yetişemediklerinden olacak, kapıyı dövmeye başladılar. İçeriden zayıf bir ses sordu:

- “Kim o?”

- “Biziz!” diye karşılık verdik.

Kilitlerde anahtarlar çevrildi. Kapı açıldı. Selâmlaş tık. İçeri girdik. Halamlar bizi, hemen konuk odasına aldılar.

Büyük halam;

- “Hiç beklemiyorduk sizi!” dedi. “Bilseydik, az da ha durur, yemeği de birlikte yerdik. Karnınız açtır. Sofra kuruyorum.”

- “Olur,” dedik.

Büyüğünden sonra, küçük halam da mutfağa geçti. Karım bana döndü.

- “Bak ha,” dedi, “bunlarda adettir. Sofraya konan geri çevrilmez. Hele hele tabağında hiçbir artık bırakma. Önüne konanı sil süpür. Olur mu?”

Karşılık vermedim. Buna zamanım da yoktu.

Büyük hala şıp diye kapıda göründü, sofranın hazır olduğunu bildirdi. Kalktık, yemek odasına geçtik. Sofra kurulmuş, herkese dolu dolu ayrı tabaklar konmuş, yanlarına da çatal, bıçak bırakılmıştı. Su içilecek bardaklar bile sayılıydı.

Sofraya oturduk. Yemek konusunda fazlaca nazlıyım. Evimde olsa, yüzüne bakmayacağım yemekleri zar zor bitirdim. Baktım, karımın gözleri parlıyor. Fakat oğlumun yemeği öylece duruyor.

Büyük hala;

- “Kız Şükriye!” dedi. “Zorlama çocuğu. Ayrı koruz. Yarın yer. Baksana, zavallım uyukluyor.”

Oğlum, arka bulmanın rahatlığı içinde hemen sofra dan kalktı. Kızım da onu izledi. Karım, sofranın toparlanmasına yardımcı oldu. Ben, yemeğin dozunu fazla kaçırmışım. Karnım şişti. Sıkıntı burnumun ucunda. Lavaboya girdim. O da ne? Banyo, tuvalet, el yıkama yeri hepsi bir arada. Üstelik tuvalet alafranga. Vay başıma gelen. Rahatım kaçtı. Ellerimi yıkadım. Misafir için ayrılan havluyla kurulandım. Ayak seslerine dışarı çıktım. Beynimde düşünceler...

Bu insanlar, batı kaynaklı bunca kuralın esiri olmuşlar. Taşranın sıcaklığından, samimiyetinden uzaklaşmışlar. Köyde, lokma lokma koparılan ekmek, burada, sol elin hüneriyle ve bıçakla kesilmeye başlanmış. Sofra görgüsü de değişmiş. Bilmem ya, yarı tok taşralı, böyle sofralardan aç kalkar. Güzelim hürriyet bir takım kurallarla boğulmuş, şehirli kibarlığın verdiği zarafetle incelmiş.

Karnım gittikçe şişiyor. Sıkıntı burnumun ucunda. Damlayacağı da yok. Tuvalete gitmek için, hemen herke sin uyumasını bekledim.

Zamanın elverdiğine emin olduktan sonra, ayak parmaklarımın uçlarına basa basa tuvalete girdim. Otur ha, o tur! Kulağım kirişte. Ürküyorum! Olmadı. Döndüm, karımı kaldırdım. Sıkıntımı ona anlattım. Gelip kapıda bekçilik yapmasını söyledim. Of, of! Karnım şişiyor.

Sıkıntı burnumun ucunda.

Fakat damlamıyor.

Sabahı zor ettim. Kahvaltıdan sonra bir sebep uy durdum. Caddeye çıktım. Sıkıntımı giderecek bir yer aradım. İskeleye gittim. Yok! Parka girip çıktım. Bulamadım! İş hanlarında aynı tuvaletler. Ne yapsam, acaba?

Yürüdükçe, sıkıntılarım arttı. Caddeyi bir uçtan bir uca geçtim. Baktım, sağ tarafta göğe yükselen minareler. Adımlarım, kendiliğinden sıklaştı. Çaresiz, cami avlusuna girdim. Öteye beriye bakındım. Büyük, küçük şu kadar yazısı bulunan tuvalete daldım.

Rahatlamıştım!

 

Oyhan Hasan BILDIRKİ



×

Önemli Bilgiler

Bu siteyi kullanmaya başladığınız anda kuralları kabul ediyorsunuz Kullanım Koşulu.