Zıplanacak içerik
  • başlık
    16
  • yorum
    74
  • görüntü
    47.760

Bu blog hakkında

...

Bu blogdaki başlıklar

tülvent

Keşke!

sdc14633vq.jpg

 

Keşke…

 

Hepimizin hayatından öylesine geçip gidiveren, sonradan hatırladığında yeniden içinde oluvermek isteyeceği, özlediği anlar vardır. Bazen mutluluk, bazen hüzün veren, bazen iç burkan bazense gülümseten, ama geçen uzun yıllara rağmen tazeliğini koruyan... Bazen bir şarkıyla, bir kokuyla, bazen bir sesle kendini yeniden hatırlatan, geçmişten tatları aklımıza getiren keşkeli anlar!

 

Bazen de bir fotoğrafla gerçeğinizden kopup hiç farkında olmadan ‘’keşke’’ diye geçirirsiniz içinizden. Tıpkı benim gibi!

 

Keşke zamanı geri alma yetim olsa, bir süreliğine Bergama’ da olsam, altı yedi yaşlarımda…

 

Keşke, Yumak yine saçlarımı karıştırarak, patilerini yüzüme sürerek uyandırsa! Neşeyle açsam gözlerimi; tasasız, hayat denilen hengameden uzak! Mutfaktan çörek kokularıyla birlikte tıkırtıları gelse annemin. Her zamanki gibi erkenden uyanıp yakmış olsa kuzineyi, ısınsa mutfak. Biraz da kıvrılıp kuzinenin ısıttığı minderde yatsak Yumak’la. Annemi seyretsem mutlu mutlu... Az sonra kuzineye koyacağı hamurdan bir parçacık da bana verse. Tulumundan çıkarıp zeytinyağında beklettiği peynirlerin en güzeli, Bergama tulumunun o canım kokusu karanfilli sakızlı ekmek kokusuna karışsa…

 

Canım okula gitmek istemese, ama bunu anneme söyleyemesem. Misafirliğe gitsek keşke! O hazırlanırken gözünü, dudağını boyayışını, güzelliğini izlesem hayran hayran... ‘’Sinemacılar’’ ın ılık çay getiren gelinine çok bozulsam ve içmesem. Eve dönerken yine kumrular ötüşse. Arada bir geri kalıp annemin toprak yolda bıraktığı topuk izlerini seyretsem özenerek… Koşup annemin elini yeniden tutarken yüreğim büyük gelse yerine. Ve o an dünyanın geri kalanı siliniverse!

 

Okul çıkışında ya annem karşılasa beni ya da arap sabunun temizlik kokusu… Bir sürpriz yapıp anneannem gelmiş olsa ve ben deli gibi sevinsem.

 

Bir kase dolusu sakızlı, karanfilli leblebiyle sokak kapısının merdiveninde oturuyor olsam keşke! Uzaklardan bir simitçinin ya da eskicinin bağırışı duyulsa. Hava bozsa aniden, yağmur başlasa, üşüsem, gidip anneme sarılsam sıcacık… Sonra yağmuru seyretsem pencereden, kaygısız, huzurlu ve tüm sorumluluklardan uzak… Kucağımda Yumak, pencere önündeki begonyalar ve minik cam biblolarla birlikte.

 

Her şey o leblebiler kadar taze olsa keşke! Annemin elleri, yüzü… Eski olan, yaşlı olan hiç bir şey; kaybettiğim, eksik olan hiç kimse olmasa hayatımda.

 

Günün en sevdiğim zamanı gelse, perdeler kapansa. Akşam yemeğini hazırlarken bir yandan da şarkı söylese annem, bazı sözlerini yanlış hatırladığı… Kuzinede ısınan yemek kokularına salata için ovduğu soğanın kokusu karışıp doldursa evi.

 

Az sonra babam gelse okuldan. Koşup sarılsam. O burnumdan hiç gitmeyecek atölye kokusunu duyumsayarak... Kapkara olmuş ellerine, her daim kuzinenin üzerinde duran çaydanlıktan su döksem keşke! Bir zamanlar torna bıçağına kaptırdığı başparmağının ucuna ilişse bir ara gözüm. Ve o sırada top koşturmaktan kıpkırmızı olmuş güzel suratıyla ağabeyim gelse ve tamamlansak. Babam ajansı dinlese, o sıra hepimiz sussak. Yemek masasından tabağımız bitmeden kalkamasak.

 

Keşke anılara karışmış o güzel zamanlar bu kadar çabuk geçip gitmiş olmasa! Yaşam endişesi olmayan, sonsuz güvenli, yıllar geçtikçe de yeni anlamlar yükleyeceğim zamanlar!

 

Gürül gürül yanan sobadan yanaklarımız, ellerimiz, beraber olmaktan kalbimiz sıcacık... Sobanın üzerinde bir de çay yapsa annem, kokusu çıkmasın diye yine demliğin ağzını kıvırdığı kağıtla tıkayarak.

 

Günlük telaş ve koşuşturmaların ardından dünyayı kapının arkasında bırakmanın, birlikte olmanın huzuruyla çay kaşıklarının sesleri, sıcacık odamızda radyonun sesine karışsa karışşa…

tülvent

Mendil

eskimendiller.jpg

 

 

Çocukluğumun en güzel anılarından: Mendil

 

Artık bir nostalji olarak belleklerimizde yer eden, çeşitli desen ve renkte...

 

İpekli, pamuklu ama mutlaka kumaştan!

 

Öğretmenlerimiz ‘’mendiller’’ der demez minik ellerimizi tertemiz, ütülü ve özenle katlanmış mendillerimizin üzerine nasıl da koyuverirdik, tırnaklarımızı da görsün diye…

 

Teneffüslerde körebe, mendil kapmaca ve yağ satarım bal satarım oyununda da oyun arkadaşlığı ettiler bize.

 

Bayram mendillerinin de büyük anlamı vardı. Bayram yaklaşırken mendiller hazırlardı büyüklerimiz. El öpmeye gittiğimizde, şekerle birlikte mendil de alırdık; içinden küçük bir harçlık, ufak bayram hediyeleri de çıkan… Ne çok mendilimiz olurdu; renk renk, desen desen, bazen de kenarları dantelli ve işlemeli küçük mendiller.

 

Nasıl güzel uçuşurdu düğünlerde halay başının elinde, uzağa gidenlere sallanırken de!

 

Yeni neslin belki de hiç bilmediği mendil, bir kültürdü ama zaman içinde ''Selpak'' lara kaptırdı yerini; asla anlamlı ve değerli olamayacak olan! Sonra da anlamlı pek çok değer gibi geçmişteki hüzünlü yerini aldı.

 

Bazen oyun arkadaşımız, bazen terimizi, göz yaşlarımızı ve kanayan dizlerimizi sildiğimiz, bazen bir bahar akşamı bir hanım efendinin elinden düşüveren bazen de ‘’söz’’ amacıyla verilen bu küçük ama çok şey simgeleyen mendiller bir gün hiç hissettirmeden uçuverdiler. Nasıl, ne zaman ve nereye?… Hiç anlayamadım.

 

Bugün çekmecemde hala mendillerim var çocukluğumdan kalma. Elime aldığımda hüzünlendiğim, gündelik hayatın önemli bir parçası olduğu zamanları ve mendil geleneği olan bayramları özlediğim...

tülvent

ÖYKÜMSÜN

sector19314415.jpg

 

 

Hani, insanın yaşamında bazı anlar vardır; unutmadığı ve hatırladıkça mutlu olduğu… Benim için de ''o an'' senin hayatıma girdiğin gündü.

 

Öncesinde; bu duyguyu, bu duygunun ne denli bambaşka ve güzel olduğunu bilmiyordum. Bu sevgiyi seninle tattım ve çok sevdim. Seni sevdiğim gibi… Öyle doldurdun ki sevginle yüreğimi, sevgin her şeyin önüne geçti.

 

Hoş geldin yüreğime, hoş geldin dünyama! İyi ki de gelmişsin yavrum!

 

Telaş yumağına sarılmış giderken yıllar, biz alelacele koştururken ve sen her gün biraz daha büyürken, sana doyamadığımı hissediyorum bazen. Bir hüzün sarıyor içimi ''seni daha kaç yıl yaşarım?'' diye, bitanem.

 

''İyi ki benim annemsin'', '' Sana bir şey olmasın sakın, kendine dikkat et! '' diyen sesinde neler gizli kim bilir?

 

Senin için elimden gelenin ötesini yapmak istiyorum. Bu sevgi yaşamımı bağlıyor, sorumluluğunu da seve seve alıyorum sorgusuz sualsiz... Bu koşulsuz sevgi, ruhun en saf ve en yumuşak hali bebeğim.

Ilık bir günde girdiğin dünyamı, seninle paylaşma güzelliğini yaşıyorum çok kez. Bazen sert bir kış, bazen de ılık bir bahar rüzgarı gibi estiğin hayatımda, seninle paylaştığımız keyifler, sürprizler, gözyaşları, sevinçler, üzüntüler, ayrılıklar ve anılarla;

 

'' Öykümsün sen!''

 

Bugün Anneler Günüydü…

 

Sevginin, fedakarlığın, sıcaklığın, sonsuz hoş görünün sembolü olan gün!

Bugün '' dünyanın en mutlu annesi '' olduğumu hissettirdin bana. Teşekkür ederim bitanem!

 

Az önce odana girip, bebekliğindeki gibi usulca nefesini dinledim. Huzurlu ve masum bir bebek gibi uyuyordun. Sana bakarken, binlerce düşünce geçti zihnimden ve söylediğim ninniler… Dilerim yaşamın da, uykun gibi huzurlu olur…

 

Safsın oldukça…Tertemiz, sevgi dolu, aydınlık ve hep ''bebeğim''sin, ne kadar büyüsen de… Seninle ilgili anlatacak ne çok şeyim var aslında ve daha fazlasında zamana uzanırken, en güzel cümleyi arıyorum senin için, ama hiç biri yeterli gelmiyor.

 

Sayısız duygularımla, umutlarımla, dileklerimle uğurluyorum seni gelecek zamanlara.

 

Ne kadar iyilik varsa, yaşam hepsini sunsun sana ve sen de ağız dolusu gülüşlerini sun ona sonsuzca…

 

 

tülvent - 11 Mayıs 2009

 

 

 

sdc10323v.jpg

tülvent

Ha Ayşe.. Ha Ella...

Kadın her yerde kadın! Değişik evlerde, farklı şehirlerde yaşasalar da kadınların öncelikleri, genelde aynı. Özellikle bir evi çekip çevirme, annelik sorumluluğunda olanlar için bu hiç değişmiyor. Avrupa'da da, Amerika'da da... Türkiye'de Ayşe, Amerika'da Ella olmuşsun hiç farketmiyor. Hepsi minik farklılıklarla aynı hayatları yaşıyor. Ne ilginç!

 

Kısır bir döngü sürüp gidiyor işte! Ayşeler için de Ellalar için de... ( Ella: bkz. Aşk- Elif Şafak) Bir öncekinin tekrarı olan günler ve otomatik pilota alınmış uğraşlar... Zamanla yarışan bir atlet misali kadınlar! Son sürat koşuşturan ve her şeye yetişmeye çalışan bu kadınlar; gergin, sinirli, öfkeli bir ruh haline giriyor, kendine ve ruhuna zaman ayırmak yerine yüklenmeyi artırdıkça da, psikolojik sorunlar yaşama olasılıkları da yüksek oluyor elbette.

 

Sonra ne mi oluyor?

 

Ella gibi bir gün bir bakıyor, her gün aynı şeylere onca zaman ayırırken, hiç önemsemeyerek, öylesine yoksaymış ki kendini; adeta yaşamını boşa geçiriyor hissine kapılarak, bu kadar geniş bir ailesi varken, nasıl olup da kendini böyle yanlız ve kimsesiz hissettiğini sorguluyor. Farkında bile olmadan kendine acıyor. Tek düze geçip giden hayatına bir renk gelmesini istiyor. Ta derinlerde bir yerde hisseden, yaşayan, gün geçtikçe büyüyen bir boşluk taşıyan, kelimelere ihtiyaç duyduğunu fark eden o kadını keşfedivermiş. Eyvah ki ne eyvah!

 

Sonuç mu?

 

Ya her şeye yetişebilmek ve herkese zaman ayırabilme arzularıyla, kendisi arasında bir denge kuruyor. Yaşam ritmini düzeltip kendini, gününü dolayısıyla da yaşamını doğru yönetiyor, yaşamına küçük, sade, sıradan, basit ama gerçek bir değişiklik katıyor ya da problemli bir süreç başlıyor. İlaçlara sarılıyor, kendine ait dünyasında, kendi içinde yaşıyor.

 

Daha da olmazsa; bireyselleşip rollerinden arınarak, kendi kaderini çizme yetisine sahip olduğuna karar veriyor.

 

Hal böyleyken, hala bir yarım saatimizin olamayacağını mı düşünüyorsunuz, kendimize ayırabileceğimiz? Dinlenmek için bile olsa! Elbette bu süre içinde dünyanın sonu gelmez, işler arap saçına dönmez, evdekiler ölmez ki yarım saat, bir saat veya o günü kendimize ayırdık diye! Hiç bir şey de mükemmelliğe ulaşmaz; çalmadık diye rutinden.

 

Kadın olmak, sadece koşuşturmaktan, hep bir şeylere yetişmekten, ev işlerinden ibaret değil ki… Elbette bize uygun ve iyi gelecek seçeneklerle de dolu.

 

Günlük hayatın koşuşturması biter mi hiç! Üstelik birçoğu da gündelik ve olmazsa da olabilecek şeyler… Ucundan çalmaya çekindiğimiz. Bizi içine çeken bir girdap olmuş, farkında değiliz. Bu bir kader değil elbette, altından kalkamayacağımız bir sorun hiç değil. Tamamen bir yaşam şekli, alışkanlık… Yaşam sadece koşuşturmaktan, hep bir şeylere yetişmekten, ev işlerinden ibaret değil aslında. Yeter ki kendimize ve yeteneklerimize güvenelim!

 

Bunu tersine çevirmek elbette mümkün. Biliyorsunuz devamlı yaptıklarımız bir bakarız alışkanlığımız olmuş. Birkaç kez zorladık mı kendimizi (E, bu saatten sonra biraz zorlanmak gerekecek haliyle) bir de bakmışız kendimize, ruhumuza zaman ayırmak bir alışkanlık, ardından da yaşam şeklimiz oluvermiş.

 

Deneyelim mi, ne dersiniz? Bence değer.

 

 

tülvent

tülvent

Hüzün

gnendouu.jpg

 

 

 

HÜZÜN

 

Zaman ne gece, ne sabah. Güneşin ilk ışıkları sonsuzluğun gri örtüsünü yırtmak üzere… Başımı pencereye çevirince göz göze geliyoruz sessizliğin içinde… Sevdiğiyle uyanmaya benziyor bir şehri günün ilk ışığında görmek. Şehirler de sevgililer gibi… Bir şehre bağlanmak, birine tutulmak gibi; bir gün kopsanız, uzak kalsanız sızısı her zaman acıtıyor yüreği. Öylesine benim, öylesine vazgeçilmez… İçimde bıraktığı dalga sesleriyle, ruhuma yamanmış kokusuyla, gündüzleri kavuran güneşinin ardından, akşamüzerleri adeta tenleri serinletmek için esen imbatıyla, deniz kokan kent! Gündüz rehavette, gece tutkularda… Kelimelere en güzel anlamı katan; uzağımdaki dost yüz!

 

Pencereyi açıyorum içeriye İzmir doluyor. Sessiz sedasız çekiyorum içime, tatlı bir yorgunluk hissiyle. Henüz uyanmadı martılar, gemiler, balıkçı tekneleri, caddeler ve deniz… Her şey her yer uykuda.

 

Bostanlı’ nın henüz yanmakta olan ışıkları salonun içinde sanki… Titrek mumlar camlarda çoğalıyor. Garip bir tutukluk var içimde. Hüzün adeta tebessüm ediyor, ışıkların arasından. Sessiz kaldığı zamanların acısını çıkarır gibi, her yerde. Perdelerde, çerçevelerde, eşyaların bile yüzlerinde sanki… Bir yürek ezikliğiyle içim ürperiyor. Öylesine şaşırtıyor ki hüzün; hiç güvenilmiyor. Tam yumuşatıyor, susturuyorsun yeniden ortaya çıkıp iki tarafı keskin bir bıçak gibi kesiveriyor yüreğimi. Körfezin derinliklerine göndermek istiyorum, açık denize savrulan bir balık ağından serpilivermiş gibi...

 

Yağmur yıkıyor bu gün Bostanlı’ yı, gözlerimi de yıkıyor. Yağmur kokusu denizin kokusuyla buluşuyor. İzmir yeni bir güne daha hazırlanırken; ışıklar, mumlar, yağmur ve hüzün bir oluyorlar sonunda…

 

 

tülvent

tülvent

NE DERSİNİZ?

Bugün, değerini bilemediklerimiz, ertelediklerimiz üzerine düşündüm bir süre...

 

Hayat gelip geçiyordu ve ''dur!'deme şansımız da yoktu. Aklımdan sorular geçmeye başladı ardı ardına...

 

Geçerken o mu bizi sürüklüyordu, yoksa biz mi onu? Yoksa seyirci mi kalıyorduk geçişine?

 

Niye bu kadar mutsuz ve doyumsuzdu birçoğumuz?

Gerçek anlamda yaşamak da bir yetenek, bir iş miydi?

Yaşamımızın bugün son günü olsa, ''keşkeler'' imiz mi fazla olurdu ''iyi kiler'' imiz mi?

Bir şans daha verilseydi eğer, yapamadığımız neleri yapardık?

Giderken ayak izlerimizi bırakabilecek miydik?

Kaçımız ''gerçek anlamda'' yaşıyorduk?

Bu süre içinde mutluluklarımız mı mutsuzluklarımız mı daha fazla yer kaplamıştı?

Yaşadığımız dünyada var olabilmek için,''bizi insan yapan'' hangi yönlerimizi kapatmıştık?

Neydi mutluluk,neydi gerçek anlamda yaşamak?

…………………..?

…………………..?

 

Bir düşünürün sözlerini hatırladım sonra; ''İnsanın mutluluğu ya da mutsuzluğu kazandığı altın, para, eşya ve mal-mülkle bağıntılı değildir. Mutluluk ya da üzüntü kişinin kendi ürünüdür. Hayatını nasıl yaşadığı da!'' Demiyor muydu...

 

Yaşamımızın da, ruh hallerimizin de sorumlusu tamamen ve maalesef yine ''kendimiz'' dik!

O HALDE… Dedim kendime…

Sürekli aynı şeyleri yapıp yeni bir şey katmıyorsak günümüze, yaşamımız koşuşturmaktan işten güçten ibaretse, gerçek anlamda yaşamıyorsak ve de şikayetçiysek durmadan… Kendimize acımayı ve şikayeti bir an önce bırakıp ''ne yapabiliriz?'' diye düşünmeye başlamalıydık.

 

O kadar erteliyor, öylesine es geçiyorduk ki her şeyi; yaşamın bir gün bizi de geride bırakacağını hiç düşünmeden bize sunduğu hediyelerin farkına varmadan yaşıyorduk çoğu

kez. Ertelenmiş, ıskalanmış hayatlar yaşıyordu bir çoğumuz.

''Çocuklar büyüdüğünde.. emekli olunca.. arabanın taksitleri bitince.. ev aldıktan sonra.. param olduğunda.. seneye...'' Kendimizi oyalıyorduk oysa!

 

Mutluluk en iyi arabaya binip, en iyi telefonu taşımak, kabarık bir hesap cüzdanı, markalı ürünlerle, tek taş bir yüzüğe sahip olmak değildi elbet! Büyük mutlulukların peşinde koşup, daha fazlasına ulaşmak için hırs yaptıkça, belki de en temel şeyleri ve bizi çok mutlu edebilecek o minik zevkleri kaçırıyorduk ne yazık!

 

Bir yolculuk gibiydi yaşam. Bu yolculukta,molalar verip dinlenmeli ve çevremizdeki güzelliklerin farkına varmalıydık. Hiç durmadan, hızla yol aldığımızda nasıl yorgunluk, bıkkınlık duyuyor ve çevredeki güzelliklerin farkına varamıyorsak, '' yaşam yolculuğu '' da böyleydi işte!

 

Yolun sonu elbet gelecek ve kalan yegane şey anılar olacaktı. Sevdiklerimize ve bize…

 

Belki daha çok yürümeli, ailemizle daha çok zaman geçirmeli, bazen olduğumuzdan daha çocuksu davranmalı, çiçek yetiştirmeli, kendimize sessiz bir zaman ayırmalı, enerjimizi daha akılcı kullanmalı, yeni bir dil öğrenmeli, daha çok okumalı, kimseyi değiştirmeye kalkmamalıydık..

İş, aile, yaşam, arkadaş ve çevremizden aldığımız tutamlarla bir bütünü oluşturmalı, ailemizle bütçemize uygun bir geziye çıkmalı, daha çok gün batımı izlemeli, daha çok şakalaşmalıydık. Gerçek anlamda yaşamak belki de buydu. Kazara yaşamak yerine, bilerek yaşamak!

Çıtır çıtır yanan bir ateş, özen ve sevgiyle hazırlanmış bir masa, kondurulan küçücük bir öpücük, soğuk bir bira, elele seyredilen bir film, minik bir hediye, sıcacık bir bakış, küçücük bir not, birlikte hazırlanan bir yemek, çocuğumuzla baş başa geçen bir zaman, sevgi ve güvenle yaslanılan bir omuz, yeniden değerlendirilen eski bir eşya, bir fincan köpüklü kahve, varlığını hep hissettiren bir dost, beraber çözülen bir bulmaca, keyifle yapılan bir pazar kahvaltısı, gülümseyen bir yüz, sevildiğini özlendiğini hissettiren bir davranış…

Kim bilir daha neler var, dedim.

Küçücük, üzerinde hiç durmadığımız kimbilir neler neler vardı, içimizi ısıtacak... Duyarlılığımız geliştikçe mutluluk küçük parçalar halinde, hiç beklemediğimiz yerlerde de çıkabilirdi karşımıza o halde… Ne güzel!

 

Evet, gerçekten güzeldi! Soruların da bir önemi kalmamıştı artık, çünki cevaplarını biliyordum. Bir huzur doldurdu içimi ve duygularım bu satırlardan size de ulaşsın istedim.

 

Yaşam yolculuğumuz henüz bitmeden gelin, beyendiğimiz ilk yerde mola verelim, derince bir nefes alalım ve etrafımızdaki güzellikleri seyrederek şöyle demli, güzel bir çay içelim! Sonra da dinlenmiş olarak istekle ve keyifle devam edelim yolumuza.

NE DERSİNİZ? 052.gif

tlvent.gif

tülvent

''O'' Yer!

Bu gece yine ''o yer'' deyim. En derinime kaçıp saklandığım, sahte hiç bir şeyin bulunmadığı, herkesten ve her şeyden uzak, kendimle buluştuğum; içimdeki yerde!

 

Yalnızlığımı gömdüğüm, iç sesimi dinleyip insan yanımı korkmadan yaşadığım için seviyorum, zaman zaman buraya sığınmayı…

 

Boğazımda düğümlerle, dilegetiremediğim hislerle bu gece; tüm zamanların ötesinde, avucumdan kayıp giden onca yılın, onca telaşın ardından karıştırıyorum geçmişimi. Sanki bir saman yığınını karıştırır gibi... Düşüncelerim allak bullak. Her şey rengini kaybetmiş, her şey olduğundan daha yabancı sanki... Çok duygusalım, içime sığamıyorum. İçim öylesine sesli, öylesine dolu bu gece. Bir yanıma kendimi aldım, bir yanıma da ''hayat'' denen oyun sahnesini.

 

Girişi yazılmış, gelişmeleri hazır, hatta hatta sonucu bile belirlenmiş bir senaryo misali hayat! Sadece oynamak kalıyor.

 

Sahnedeki kahramanın acaba ne kadarı benim? Ne kadarı dublörüm? Öylesine açılıp kapandı perdeler. Böyle yazılmamalıydı bu oyun...

 

Aniden uyanıvermek olsa, ne güzel olurdu... Yolunda olması her şeyin; geçmişe ve bugüne ilişkin... Oysa uyanığım ve bu andayım ne yazık!

 

Beni mahsur bırakan zamanları temizlemek, ya da hayatın satır başına dönebilmek imkansız şimdi. Yüreğimin ta derininde yüzüyorum bu gece. Hani, bir reddedilişle teslimiyetin kesiştiği noktada kar gibi eriyiverirsin ya zamansız; öyle kalakaldım kıvrıla kıvrıla uzayan yollarında hayatın.... Oysa ışık ışık gözlerim, tatlı bir masal tadında düşlerim, umutlarım vardı. Ve elbette beklentilerle dolu gencecik ve apaydınlık günlerim!

 

Alaca karanlıkla birlikte, uçurtmalarım düşlerimin tellerine takılı kaldı; hayallerimse gerçeklikle karşı karşıya. Anılarımsa, geçmişin satıraralarında şimdi.

 

Okyanusların dev dalgalarında birmartının kanat çırpışlarını yaşadım çok zaman, sessiz sedasız... Girdaplarla boğuşarak ve içimdeki sessiz çığlıkları kimseciklere duyurmadan, kimsenin gözlerinin içine bakarak yüreğimi dökemeden.

 

Hayat merdivenlerini suskun ve yorgun adımlarla çıkarken, yaşamın ağrılarıyla ağırlaşan bedenimi taşımakta zorlanıyorum bazen...

 

Son basamak gelmeden; onca yıldır benimle gelen, onca yıldır içimde duran sevgiyle teselli bulmak zamanı şimdi...

 

Benimle kalan ve benimle gidecek olan!

 

 

YÜREĞİMİ, DENİZ KOKAN KENTTE BIRAKTIM ÇÜNKİ...

 

tlvent.gif

tülvent

kedi.jpg

 

 

Baharın ilk müjdesini bir beyaz papatya gülümseyerek çoktan bıraktı doğaya. Sarı-beyaz inci bir kolye gibi dizilirler yakında kırların, çayırların yemyeşil gerdanlarına... Ardı sıra sümbüller, gelincikler, mimozalar ve bahar dallar... Sonrasında erguvanlar, mor salkımlar ve gelincikler...

 

 

bahardalka4ci7.jpg

 

 

Otların arasında oynaşan böcekler ve ille de toprağa dokunma güdüsü... Yağmuruyla ıslanmış taze çimlere bulanmak, ağaçlara sarılmak isteği... Yağmuru bile başkadır baharın, hınzırca ürperten o sabah esintisi bile...

 

 

Masamın üzerindeki papatya demetleri, koşturmak istediğim kırlar, kuş cıvıltıları, bahçeye çıktığında kedime rahat vermeyen yaramaz kedicik, hislerim, algılarım ve nedenli nedensiz nemlenen gözlerim... Hüzünler, güzellikler hep bu zamanda toplaşmış sanki...

 

 

cicekresimleriseftalici.jpg

 

 

Bahar eskiden hep güzel şarkılarla mı gelirdi ne?... '' Bahar gelmiş neyleyim, neyleyim bahar yazı... '' gibi şarkılar dolanmazdı dilime...

 

 

yle002fj5.jpg

 

 

Bu yıl da kış uzun sürdü. Üşüyorum. Göçmen kuşlar, siz de hadi dönün artık! Ey bahar; sararan hüzünlerimi avutmanı, kördüğümlerime konmanı, içimde papatyalarımı, gelinciklerimi açtırmanı sabırsızlıkla bekliyorum.

 

dsc02395.jpg

 

 

Özledim ey bahar,

insana mutlu olması gerektiğini düsündüren mevsim,

hadi gel artık!

 

Mis gibi bir çiçek kokusuyla dol içime.

Ve...

N’olur daha fazla bekletme!

 

 

tülvent

tülvent

Sen Yoksun ya, Bitiyor Bu Şehir!

Duygular kağıda döküldüğünde insan hafifliyor da, aşk için bu mümkün olmuyor. O, yazdıkça derinleşiyor ruhumuzda. Yazdıkça yoğunlaşıyor, anlamlaşıyor aşk… Yazı ne kadar özgürlükse, aşk bir o kadar tutsaklık. Her türden duygumuzu, dile çok daha rahat getirebilirken, sevda; sözcüklerin yetersiz kaldığı yoğunlukta yaşandığı için galiba...

 

O sevdayı, o sevdanın bıraktığı acı ya da tatlı tadı kağıda dökmeyi becerebilmek oldukça zor. Nasıl anlatayım peki şu an hissettiğim tadı sana? Bir zamanlar içtiğin suya karışman tadı da varsa…

 

 

Şimdi ne gerek lafı dolandırmaya, değil mi? Belli ki, hissettiklerimi ifade de zorlanıyorum işte! Bir türlü doğru sözcükleri, duygularımı tam anlatabilen sözcükleri seçemiyorum, seçtiklerim de yeterli gelmiyor zaten.

 

 

Allak bullak olmuş düşüncelerimi parçalara ayırmak, yeniden düşünmek ve her bir parçayı tonlarca toprağın altına bırakabilmeyi istiyorum, birtanem.. Kendimi, hiçbir şeyi umursamamak... Sana dair duygularla, seni hatırlatan her şeyle, anılarla kanlı bıçaklı olmak…

 

 

Yok olsam ya da… Ya da hafızamı kaybetsem... Her şeyi; kim olduğumu, ismimi, en sevdiğim tadı unutsam. Yüzüme bir yabancının yüzü gibi baksam, yüreğimi tanımasam, hissettiklerime yabancı olsam…Yeniden mi doğsam ya da...

 

 

Bu gece tüm yıldızları sönüktü bu şehrin. Işıklarında, bırakıp gidenlerdeki hüzün… Titrek ışıkların yansıdığı, benim dışımda herkesin yaşamaya devam ettiği bir gün daha yavaş yavaş sona erdi.

 

 

Gecenin kollarına birlikte daldığım, sabahı birlikte karşıladığım bu şehir, şimdi yalnız, mutsuz ve gelecekten hiç olmadığı kadar umutsuz. Sen yoksun ya birtanem, bitiyor bu şehir. İçimde garip bir hüzün, öylesine bir başıma, öyle tek kalakalmışım gibi… Bir başıma değilim, çok da kalabalığım aynı zamanda. Ne yana dönsem kalabalığımda boğuluyorum, ama her şey olduğundan daha yabancı… Her şey rengini kaybetmiş… Şimdi her şey siyah, simsiyah. Dünyalar kadar büyüttüğüm her şey! Göğsümde konuk ettiğim nefesim, yüreğim… Son kez baktığım yüzün, gözlerin, ellerin…

 

 

Sonsuz dünyanın nokta bir şehrini cehenneme çeviren hayat akıp gidiyor. Şimdi gösteriyor kendini yorgunluklarım, yavaş yavaş… Durulmak istiyor ruhum, ya da düşünmekten yorgun düşmüş aklım. Bu gece yorgun bedenimden, zihnimden arta kalanlarla, ihtiyacım; o hüznün yorgunluğunu silmek değil mi?

 

 

Seninle birlikte büyüyen yüreğimin yerine, bir çocuk yüreğini koysam göğsüme … Minik kedilerimin memeye sarıldığı andaki kadar tutkuyla sarılabilsem yaşamaya…Yüreğimdeki tortularla, damıttıklarımla ve yüreğimin bana kalmış yarısıyla... …Hayatı en karışık, en gizli yönleriyle kabullenerek… Bütün bir hayatı içinden akıtmadan, taşırmadan, dökmeden…

 

 

Hayatın asıl satır başı başlıyor şimdi. Yaşarken fark etmediklerimizi bitiş anlarında hatırlamak ne acı! Geçmişin satır aralarına sıkıştırdığımız tenhalıkları da aradan çıkarmanın zamanı ise çok geç… Yavaş yavaş silikleşirken görüntüler, ben peşi sıra bakıyorum öylece…

 

 

Göz kapaklarım kurşun gibi ağır. Başıma, kollarıma, gövdeme ve ayaklarıma artık bütün vücudum ağır, çok ağır... Tatlı bir masal tadında uyumak istiyorum, tedirgin kış hüznünden uzak, temmuz güneşi deymiş gibi üzerime uyumak istiyorum öylece... Ya da hiç uyanmasam... Rengarenk kelebeklerin uçuştuğu, kaynakların fışkırdığı, uçsuz bucaksız yemyeşil bir vadide, tertemiz havanın sarhoşluğu içinde öylece…

zmir.jpg

tülvent

Biten Bir Yılın Ardından

Bir çok gelişmeye tanıklık eden 2010 yılı da artık sonsuzluktaki yerini aldı. Sevindik, üzüldük, kızdık, hayrete düştük, bazen acı haberlerle sarsıldık. Yaşarken kısacık, ama düşündüğümüzde çok uzun, gerçekte de koskoca bir yılı daha arkamızda bıraktık. Hatta yeni girdiğimiz yıldan çalmaya başladık bile...

 

Ocak ayındaki tarihin en büyük felaketlerinden biri olan Haiti depremi, 2010 yılının acı haberlerle geçeceğinin habercisiydi sanki.

 

Avrupa'nın büyük bir kesiminde günlerce uçak seferlerini engelleyen, İzlanda'daki yanardağın püskürttüğü lavlar günlerce hava trafiğini etkiledi. Meksika Körfezindeki petrol sızıntısı da yine bu yılın oldukça önemli bir olayıydı,milyonlarca varil petrolün yarattığı kirlilik, tarihin en büyük çevre felaketlerinden biriydi çünkü...

 

Sonra ülkemizde ve Hindistan'da yaşanan sel felaketleri...

 

Ardından ülkemizde ve Şili'de yerin yüzlerce metre altında mahsur kalan, hayatlarını kaybeden maden işçileri, Türkiye ve dünya gündemine düşen acı olaylardı maalesef.

 

Gazze'ye İnsani Yardım taşıyan gemide bulunan dokuz vatandaşımızın İsrail askerleri tarafından öldürülüşü...

 

Ayrıca ülkemizde 2010 yılının önemli bir bölümünü referandum tartışmaları ve siyasiçekişmeler oluşturdu. Aylarca süren mitinglerle sanki seçim ortamıydı.

 

Darbe iddiaları, Ergenekon Örgütü ve süregelen davalar... Yıl boyunca epeyce bir meşgul etti gündemi ve dolayısıyla da bizleri.

 

Dört büyük takımın dışında bir takım ilk defa başarıyı elde ediyordu. Süper Lig'de Bursaspor şampiyon olmuştu. Fakat Avrupa Şampiyonlar ligindeki başarısızlığı ise Türk Futbolu açısından olumsuz bir tabloydu.

 

2010 yılını ne yazık ki, bir çok üzücü haberle hatırlayacağız. İnsanız; doğal olarak her zaman iyiye, güzele özlem duyuyoruz. Bu anlamda 2011 yılını da farkında bile olmadan yepyeni duygular, beklentiler ve farklı bir bakışla karşıladık. Sanırım yeni gelen yıllarda da öyle olacak. '' Her son, yeni bir başlangıç '' denir ya...

 

2011 yılının ülkemiz, milletimiz ve tüm insanlık için daima güzelliklerle hatırlanan bir yıl olmasını tüm kalbimle diliyorum.

 

 

tülvent

tülvent

Biz, ''Böyle Olsun'' İstemedik!

Sevgileri yarınlara bıraktınız;

Çekingen, tutuk, saygılı…

Bütün yakınlarınız sizi yanlış tanıdı

Bitmeyen işler yüzünden.

 

Siz böyle olsun istemediniz.

Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi…

Kalbinizi dolduran duygular

Kalbinizde kaldı.

 

Siz geniş zamanlar umuyordunuz;

Çirkindi dar zamanlarda bir sevgiyi söylemek.

Yılların telaşlarda

Bu kadar çabuk geçeceği aklınıza gelmezdi.

 

Gizli bahçenizde açan çiçekler vardı,

Gecelerde ve yalnız…

Vermeye az buldunuz

Yahut vakit yetmedi.

 

B. NECATİGİL

 

 

darv.png

 

İnsan hayatında önemli olan '' şimdi '' lerdir, ama nedense şimdiler yerini bir sebeple hep sonralara bırakır. Yaşam, bir su gibi önüne geleni alıp giderken, biz de akıntıya kapılıp kocaman bir telaş içinde; şimdileri sonralara, belki de hiç gelmeyecek bir zamana bıraktık. Çoğu kez o zamanın '' ne zaman '' olduğunu bile bilmeden, sanki yaşam bizi hiç bırakmayacakmış gibi...

 

 

Hayatımızdan giden tek bir gün bile önemliyken, biz uygun bir zaman umuduyla sonralara, başka günlere, geniş zamanlara bel bağladık.

 

 

Bir sonsuzluk duygusu içinde kendimizi oyaladık, hatta kandırdık. Iskalanmış, ertelenmiş hayatlarımızı yaşarken de hep bir bahanemiz oldu: '' Sonra, hele bir… ''

 

 

Adeta hiç durmadan ve hızla dönen bir çemberin içinde kendimiz dışında her yere, her şeye yetişebilme telaşı içinde koştuk… Koştuk.

 

 

O kadar hızla koştuk ki; yanından hızla geçip geçtiklerimize bakmadık,

dokunmadık. Yaşamın bize sunduğu hediyelerin farkına bile varmadan yanlarından öylesine geçip gittik. Öylesine yaşadığımız gibi…

 

 

Onca yolu aldıktan ve nefesimiz kesildikten sonra durduğumuzda; yanından hızla geçip önemsemediğimiz o kadar çok şeyin arkasından bakakaldık ki... Bir gaflet uykusundan uyanır gibi anladık; hiç umursamadığımız, bir gün kaybedeceğimizi hiç düşünmediğimiz değerli bir hazineyi; hayatımızı nasıl da hovardaca tükettiğimizi... Elimizde olduğunu sandıklarımızın da zamanla ve aslında yok olduğunu…

 

 

O çok değerli nefeslerimizi hiç düşünmeden harcadık. Şimdi boşluğumuzu, hiçliğimizi, yavaş yavaş yok oluşumuzu örtmek için geçmişimize sarılıyoruz. Adeta yıkıntıların arasında kaybettiklerini arayan insanlar gibi yanından hızla geçip gittiklerimizi, dar zamanlar bahanesiyle yaşayamadıklarımızı arıyoruz. Ama hiç iyi gelmiyor.

 

 

'' Sonra… '' demek için vakit kalmadı artık. Eğer hala zaman varsa yaşanacak; umudun bile anlam taşımadığı bir hayatta sevinilecek şeyler yeniden fark edilir, bir yerlerde bulunup yeni mutluluklar edinilir ve bu boşluk dolar mı acaba?

 

 

'' Biz geniş zamanlar umuyorduk;

Yılların telaşlarda;

Bu kadar çabuk geçeceği aklımıza hiç gelmedi... ''tlvent.gif

 

tülvent

Her şey... Her şey Yarım!

Gölgen sıyrıldığından beri gölgemden,

 

Yarımım!

 

Uçsuz bucaksız kollarıyla sardığından beri yokluğun,

 

Sende, yarım aklım!

 

İçimde biriktirdiklerimle

 

Hareket edemeyecek kadar ağırım artık.

 

Ellerin çekildiğinden beri ellerimden

 

Kolum kanadım, soluğum yarım!

 

 

Yalan, zamanın ''ilaç'' olduğu!

 

Ayazıyla yaktığından beri rüzgarın

 

Yarımım!

 

Yarım yanan bir mumun ışığında,

 

Anılarda, düşlerde hep aynı resim!

 

Gitgide yakınlaşıyorum sana

 

Gitgide uzaklaşacağıma...

 

Kanatların çekildiğinden beri üzerimden

 

Yarımın kaldığı yerde, aklım!

 

Yüreğimi eziyor sensizlik,

 

Yüzümü, yüzüne sürmek istiyorum.

 

 

Sensizliğin dipsiz kuyusuna bıraktığımdan beri kendimi,

 

Yarımım!

 

Sevincim, gülüşlerim, uykularım,

 

Bir zaman seninle tamamlanan hayatım,

 

Doldurduğum bardak bile

 

Her şey... Her şey yarım!

 

Diğer yarısına hasret hep bir yarım!

 

 

Bir dalgada sürüklendiğimden beri apansız ,

 

Dinmedi sızım.

 

Kalbimde kocaman, karanlık bir boşluk,

 

Açık bir yara,

 

Tenimde hasretinin dudak izleri,

 

Yarım kalan sevdamın hüznüyle

 

Notları yarım bir şarkı gibi

 

Şimdi yarımım!

 

 

Ellerim, hep seni sakladığım yere dokunuyor.

 

Orada benimle yaşayıp, benimle yaşlanıyorsun.

 

Sende kalan;

 

Hala senin olan sol yanım,

 

Geri kalan hayatım,

 

Aldığım nefes bile...

 

Dedim ya; her şey yarım!

 

 

Suskunluklarıma tutsak edilmiş düşlerimde,

 

Dönülmez sınırlarda,

 

Hala senin olan sol yanımla

 

Tükeniyorum

 

Merak ediyorsan...

tlvent.gif

tülvent

Son Düğüm

Ben çaresizliğin böylesini yaşamamıştım hiç.

 

Hiç böylesine sızlamamıştı yüreğim yokluğunda.

 

Belki yoktun yanımda;

 

Ellerin yoktu ellerimde, ama

 

Bir şeyler vardı aramızda sımsıcak

 

Hani anlatılmaz…

 

 

Sen hayatımdaydın ya;

 

Hiç o kadar yaklaşmamıştım bulutlara…

 

Unutmaya başlamıştım

 

En içli ezgileri, hüzünleri…

 

Yıldızlar başucumuzdaydı sanki!

 

Sen kanıma girmiştin ya;

 

İstememiştim senin kadar hiçbir şeyi...

 

Tek tek bağlıyorduk düğümleri.

 

 

Sen yoksun ya;

 

Ne yapacağımı bilemiyorum şimdi

 

Sensiz, gözlerinsiz...

 

Dokunduğun zaman yüreğini hissettiğim ellerinsiz…

 

Ben böylesini tatmamıştım hasretin

 

Susuzluğun böylesini duymamıştım.

 

Dilimde, unuttuğum içli ezgiler...

 

Bir parçam şimdi hüzünler.

 

Tek tek çözülüyor bağladığımız düğümler.

 

 

Susma öyle!

 

Kahrediyor susuşun,

 

İliklerime dek işliyor soğuğun.

 

Bir de ayazın ekleniyor yokluğuna.

 

Bilmiyorsun...

 

Çaresiz sıkıca bürünüp anılarıma,

 

Daha bir gömülüyorum yalnızlığıma.

 

Yüreğim parçalanırcasına arıyorum;

 

Bakışlarında yaşadığım sevgini.

 

Sesini, yüzünü, gülümsemeni...

 

Elimde değil çok özlüyorum seni.

 

 

İster miydim hiç böyle olsun?

 

Böylesine

 

Utancını duymak ister miydim yenilmişliğin...

 

Belki yoksun yanımda,

 

Gözlerin gözlerimde değil, ama

 

Hep son bakışın var aklımda.

 

 

Madem bildiğini okuyor zaman;

 

Madem geleceğe yazmamış, yazan…

 

Bırak!

 

Gözlerin yine yüreğime yaşadığını hatırlatsın…

 

Gözlerim yine gözlerinde ateşler yaksın.

 

Çözme n'olur!

 

Bırak, son düğüm bağlı kalsın!

33103864.jpg

tülvent

Yağmurlu Bir İzmir Gecesi

Sokaklar yine ıslak bu gece. Islak, parlak ve sahipsiz. Yine yağmur serpiştiriyor; sessiz, öylesine kendi halinde... Damlalar ince ince, dans eder gibi düşüyor karanlıklara, yanlız sokaklara.

 

Küçüklüğümdeki gibi anlımı cama dayayıp; bir şarkı mırıldanarak yağışını izledim bir süre. Sonra da çıkıp yürümek, yaşama karışmak; günlerdir sıkışıp kaldığım şu duvarlardan kurtulmak istedim. Biraz nefes almak, kendimden bi parçacık uzaklaşmak için uzun uzun yürümek...

 

Bu aralar kendimle o kadar başbaşa kalmıştım ki...

 

Ama ne mümkün! Sonra da başladım yazmaya.

 

Yazmak; sıkıntıdan, boşluktan kurtulmanın bir başka yolu... Hem de bedelsiz, hesap sormadan rahatlatan bir tarafı var yazmanın. Kalemim kağıda dokundukça kalbime dokunmuş gibi hissederim hep. Aksilik bu ya; kalemim yarenlik etmekte ayak diretiyor bu gece.

 

Ne zamandır dip dibe olduğum kendimi, kendimden çok uzak hissediyorum. İçimde öyle kopuk kopuk, tanımlayamadığım, öyle başı boş duygular var ki... Bu halim kalemime de yansıyor elbet. Böyle anlarda zamanı durdurmak istiyorum. Zamanı durdursam; içimdeki boşluk da kapanacak, bu sahipsiz sızı dinecek, başı boş ve kimsesiz duygularım tanımlanacak sanki...

 

Oysa ne zamandan kopabiliyoruz, ne de yaşamdan, duygularımızdan kaçıp saklanabiliyoruz. Biz zamandan kopmak, çalmak istedikçe zaman bizi daha çok acıtıyor. Duygularımızdan kaçıp gizlendikçe o kendini daha çok hatırlatıyor ve öyle ya da böyle ellerimizin arasından kayıp gidiveriyor yaşam...

 

Evet, yaşam bazen bu İzmir gecesi gibi karanlık, ıslak, soğuk ve sıradan. Ama duygusallıklarımızdan daha sahici! İşte bazen de beklemediğimiz, ummadığımız güzelliklere de sürükler bizi, diye avutuyoruz kendimizi... Oysa yaşamın bizi sürüklediği falan yok! Önceden kurgulanmış bu yaşam oyununda, sahiplendiğimiz rollerle, hepimiz seçtiklerimizi yaşıyoruz. Yürüdüğümüz yolların taşını, harcını da kendimiz koyuyoruz. Herkes de geçeceği yolu kendi hazırlıyor böylece, hepsi bu!

Kazandıklarımız, kaybettiklerimiz, özlemlerimiz, mutluluk ve mutsuzluklarımız, pişmanlıklarımız gibi...

 

Bu gece anlımı çocukluğumdaki gibi cama dayayıp bir şarkı mırıldanmayı istemiştim oysa, sonra da çıkıp yürümeyi... Yaşamı irdelemeyi değil.

 

İşte yaşam bazen; soğuk, sıradan ve yağmurlu bir İzmir gecesi gibi... 972666.gif

 

 

tülvent

tülvent

Bugün 14 Şubat!

 

Herkesin farklı yorumlar yapma ihtiyacı duyduğu '' Sevgililer Günü '' Bu günün, kırmızı balonlarla kalplerin uçuştuğu; kıpkırmızı güllerin ve hediye paketlerinin ötesinde bir anlam ve önemi var benim için.

 

Şiddetin, düşünce, inanç ve yaşam farklılıklarından doğan sıkıntı, olumsuzluk ve mutsuzluğun; yüreklerin çıkar ve maddenin de insanca değerlerin önüne geçtiği günümüzde; nasıl ve hangi nedenle olursa olsun aşkın var olduğunun hatırlanması, konuşulması çok önemli çünkü! Çünkü aşk, söz ettikçe var ve toplum olarak da aşka ve sevgi sözcüklerine çok ihtiyacımız...

 

Bugün, hep ''aşk''tan söz etmek geliyor içimden...

 

Bu kendi küçük, ama anlamı büyük kelimenin kaynağı da çok anlamlıymış meğer… '' Aşk '' Arapça kökenli olup, orijinali '' Işk ''! Işk ise '' Sarmaşık '' mış. Yani, nasıl ki sarmaşık sarıldığı şeyi sarıp sarmalıyorsa hani... Farsçası da '' Sevda '' , yürekteki karanlık nokta yani... Kadın ve erkeğin yaratılışıyla birlikte var olan, en ilkel, ve en doğal duygu, çok insanca. İnsana, dolayısıyla topluma dair. Mutluluğun da en yüksek derecesi, aşk! Öylesine şiirsel, öylesine duygu yüklü ve öylesine erotik. Zihni bir eylem aslında, ama bedeni de yanında isteyen...

 

Aşkın tek bir ifadesi de yok. Kişiye göre ve herkesin yaşadığı kadar... İçinde mutluluk, hüzün, heyecan, kaygı, ihtiras, kıskançlık, keder gibi birçok duyguyu barındıran o kadar çok söz, o kadar çok şey ki; aşk! Hesabı, kitabı, formülü de yok.

 

'' Ben şu kişiye aşık olmalıyım '' ya da '' tanıdıkça aşık oldum '' diye bir şey de yok!... Tanıdıkça sevmiş olabilirsiniz, ama aşık asla! Aşk, sevgiden çok farklı, çok öte şeydir çünkü. Bu nedenle aşkın yakasını '' sevgi '' den koparmak lazım. Sevgi; bir durumun, yakınlığın getirdiği bir sonuç. Hatta bazen mecburiyetlere, yakın olmalara katlanır olmanın hoş yanı. Birçok şeyi ve insanı aynı anda sevebilirsiniz; çiçekleri, böcekleri, iyi ve anlaştığınız için de birilerini... Ama aşk böylesi sosyal bir duygu değildir ve olamaz!

 

Sevmek için bir neden, hatta seveceğiniz bir şeyler arayabilir; muhtemelen de bulursunuz, ama aşk aramakla bulunmaz; gelir. Bazen hiç farkında bile olmadan, bazen kim ve ne olduğunu, neden aşık olduğunuzu bile bilmeden... O' nu bir başka gözle gördüğünüz için seversiniz. Yaşamınızın merkezindedir artık ve O varsa her şey başkadır. O' nunla var olduğunuzu hisseder, kaybetme korkusu ve kıskançlıkla baş etmeye çalışırsınız. O varsa mutlusunuzdur ya da O' nu kaybetmek yaşamı kaybetmek gibidir.

Aşk asla garantici değildir, belki de bu yüzden karşılıksız, yaşanmayan veya yarım kalan aşklar kendilerini çok daha iyi geliştirirler. Ya imkansız bir aşka kapılır acı çekersiniz ya da yanınızdakine alışır, aşkı kaybedersiniz. Aşkı kaybettiyseniz veya '' aşk yok '' diyorsanız eğer, orada yaşamla ilgili bir şey de yoktur aslında, mutluluk da! En önemli yaşam kaynağımız mutluluk, aşkla tamamlanır ve çoğalır çünkü. Aşk güne mutlu uyanmanın ve mutlu başlamanın en baş nedenidir ve mutlu insanlar da bir toplum için en önemli güç!

 

Mutlu olmayan, aşkı ve sevgiyi bilmeyen ve yaşamayan bir toplum mutlu olamaz. Aşkın, her şey için ne büyük bir güç olduğunu bilemez ve elbette aşkı onaylamaz, hatta hatta küçümser. Aşkı göstermek, yaşatmak ve anlatmamız gerek! Gerek ki; sabahları karşılaşan yüzler gülüyor olsun ve birbirine gülerek baksın, yaşama mutlulukla karışsın. Bu nedenle, toplumun duygularına dokunmak lazım. Çünkü aşk, insana ne kadar aitse, bir o kadar da topluma!

 

Onlarca sorun, huzursuzluk içinde boğuşurken, öylesine yorgunuz, öylesine huzura ihtiyacımız var ki; toplumca sadece huzur arar olduk. Aşkın küçümsendiği, kısıtlandığı, hakça yaklaşılmadığı bir ortamda yargılanmaktan, onaylanmamaktan, dolayısıyla da getireceği huzursuzluk ve yeni sorunlardan kaçıp, saklanır olduk. Çünkü aşk; baş kaldırmayı, mücadeleyi gerektirir. O, tüm dengeleri ve ölçüleri değiştirir. Aşık olan kendiyle yüzleşir, yaşamla güreşir. Ne yazık ki biz, aşktan korkar kaçar, hatta yok sayar olduk. Hissetmeyen, heyecan duymayan, çok zaman da yaşamayan, mutsuz bireyler olarak; nefes almayan ilişkilerin, alışageldiğimiz garantici düzenin o sözde huzur bahçelerine kaçıp saklanır olduk. Aşk zor ve riskli bir yolculuktur çünkü. Onun stresini yaşamaya hiç hazır ve gönüllü değiliz. Toplumsal sorunların ve şiddetin bittiği, aşka bakış açısının değiştiği, sevginin ne kadar önemli bir güç olduğunu ve yaşamayı ne çok hak ettiğimizi kavradığımız bir zamanda belki...

 

Duygu düşünce özgürlüğünün yaşandığı, şiddete, her türlü baskıya karşı duran bir Türkiye ' de, aşkın da özgürce, cesurca, içimizden geldiği gibi yaşanacağı inancı ve umudu ile;

'' Sevgililer Günü '' nüzü kutluyor, aşkın her şeyin üstesinden gelmesini diliyorum.

Sevgilerimle

tülvent

tülvent

YÜZLEŞME

Uzun bir süredir uzaktım senden.

Gözgöze gelmekten bile kaçınıyordum adeta...

Oysa ne kadar yakındık seninle ve ne kadar da uzak...

Çoğu zaman yok saydığım seninle, bu sabah karşılaştık aniden.

İrkildim bir an; ister istemez heyecanlandım. Suçluluk duyulan birine rastlamanın telaşı içinde...

 

Dursam mı, gitsem mi karar veremedim.

Ne kadar da çok olmuştu , şöyle uzun uzun bakmayalı sana.

Kendime olduğu gibi sana karşı da suçluydum. Suçluydum, çünki ikimize de ihanet etmiştim.

Sana bakarken yabancılaştığımı hissettim, kendime olduğu gibi... Sonra da korkar oldum

karşılaşmaktan. Ne çok aldatmıştım seni! Başkalarına gülümsemek adına yaşarken...

En sevdiklerimin bile bilmediği yiten iç görüntümü, seninle nasıl da farklı sunmuştum çoğu kez.

Duygularımdan, özlemlerimden, itiraflarımdan, pişmanlıklarımdan nasıl da kaçmıştım sayende...

Nasıl paramparça olduğumu, çalkantılarımı, hiç nefes almadan yaşadığımı, bu maratondan artık

çok yorulduğumu, çığlıklarımı, kalbimin çocuk yanının nasıl çarptığını, beni hayatın ötesine

taşıyacak sandığım ilk heyecanımda, önce duygularımı; ardından da hayal kırıklığımı yüreğimin

buruk ve kuytu bir köşesine nasıl hapsettiğimi, gökyüzü dolusu yanlızlıkla nasıl başbaşa olduğumu,

Bazen herkese ve her yere ne kadar uzak olduğumu, başkaları için ne çok, ama kendim için ne

kadar az yaşadığımı nasıl da saklamıştım ardına gizlenerek ...

 

Başkalarına gülmek adına, ağlattığım hep sen oldun ne yazık!

 

Bu sabah karşılaştık ister istemez. Aynada yüzyüze geldim seninle. Durdum ve sana baktım

yüzüm. Seni ne çok yıprattığımı, ne az anlamışım meğer. Suçluyum, çok hırpaladım seni biliyorum. Hadi,

bakma öyle! Hep iyi görünmem gerekmiş gibi, yalnızca sana değil; kendime de ihanet ettim çünkü ben. Hiç

istemezdim...

 

Görüyorsun ya; sadece seni tüketmedim ben,

Başkalarına gülümsemek adına yaşarken... Affet!

Ve hadi bu kez de bana gülümse lütfen...

 

 

 

tülvent

×

Önemli Bilgiler

Bu siteyi kullanmaya başladığınız anda kuralları kabul ediyorsunuz Kullanım Koşulu.