Zıplanacak içerik
  • başlık
    14
  • yorum
    24
  • görüntü
    27.964

Bu blog hakkında

Nice bu hasreti dildar ile giryan olayim

Bu blogdaki başlıklar

Ufuk_efe

Pencere Kenarı

alte%20Menschen%205.jpg

 

İleri derecede hasta iki adam ayni hastane odasındaydılar.

Adamlardan birinin her öğleden sonra bir saatliğine oturmasına izin veriliyordu, ciğerlerindeki suyun süzülmesi için.

Bu hastanın yatağı odadaki tek pencerenin tam yanındaydı. Diğer hasta ise hep sırtüstü yatmak zorundaydı.

 

Bu iki hasta saatlerce birbiriyle konuşur, eşlerini, ailelerini, evlerini, işlerini, askerlik anılarını, tatilde gittikleri yerleri anlatırlardı birbirlerine.

Pencerenin yanındaki hasta, her öğleden sonra oturmasına izin verdikleri saati diğer hastaya pencereden görebildiklerini anlatarak geçiriyordu.

Diğer hasta hep bir sonraki günü iple çekmeye başladı, dışarıdaki renkli ve hareketli dünyayı dinlemek için.

 

Pencere, içinde çok güzel bir göl olan parka bakıyordu. Ördekler ve kuğular gölde yüzerken çocuklar model bot'larını suda yüzdürüyorlardı.

Genç aşıklar, gökkuşağının tüm renklerindeki çiçeklerin arasında kol kola dolaşıyorlardı. Ulu ağaçlar etrafı süslüyor, uzaktan şehrin silueti görünebiliyordu.

 

Pencere kenarındaki adam bunları muhteşem bir detayla anlatırken, odanın diğer ucunda yatan adam gözlerini kapar ve bu muhteşem manzarayı hayalinde canlandırırdı.

Sıcak bir öğleden sonra, pencerenin yanındaki adam geçmekte olan bir şenlik alayını tarif etti. Diğer adam bando seslerini duyamasa bile hayalinde canlandırabiliyordu, pencere kenarındaki adamın tasviriyle.

 

Günler ve haftalar geçti.

Bir sabah banyo yaptırmak için su getiren gündüzcü hemşire pencere kenarında yatan hastanın cansız bedeniyle karşılaştı: Uykusunda, huzur içinde ölmüştü.

 

Hüzünlendi, hastane görevlilerini cesedi dışarı taşımaları için çağırdı.

Uygun zaman geçtiğine kanaat getirir getirmez, diğer hasta pencerenin kenarındaki yatağa taşınmasının mümkün olup olamayacağını sordu. Hemşire memnuniyetle isteğini yerine getirdi, hastanın rahat olduğundan emin olduktan sonra onu yalnız bıraktı.

 

Yavaşça, duyduğu acıya aldırmadan, bir dirseğine yaslanarak dışarıdaki dünyaya bakmak üzere yatağından doğruldu adam.

Sonunda, dışarıyı kendi gözleriyle görme zevkini yaşayabilecekti.

Pencereden dışarı bakabilmek için yavaşça dönmeye zorladı kendisini.

Pencere, boş bir duvara bakıyordu.

 

Adam hemşireye, vefat eden oda arkadaşının pencerenin dışında görünen harika şeylerden bahsetmesine sebep olan şeyin ne olabileceğini sordu.

Hemşirenin cevabi, ölen adamın kör olduğu ve pencerenin önündeki duvarı görmediğiydi.

'Sanırım seni cesaretlendirmek istedi' dedi.

 

Bu gün bize bir hediyedir.

Bu yazının kaynağını bilimiyorum, fakat okuyan herkese mutluluk verecektir umarım.

 

Sonsöz: Diğer insanları mutlu etmek çok büyük mutluluk getirir, kendi durumunuz ne olursa olsun.

Paylaşılan dertler yarısı kadar üzüntü verir, paylaşılan mutluluklar ise iki katı artar.

Kendinizi zengin hissetmek istiyorsanız, sahip olduğunuz ve paranın satın alamayacağı her şeyi paylaşın.

 

....

Ufuk_efe

Hayatın Acıları Üzerine

Hayatın Acıları Üzerine

 

Hayatın birinci yarısı, mutluluğa karşı duyulan yorulmak bilmez bir özlem olduğu halde, ikinci bölümü acı dolu bir korku duygusuyla kaplıdır.

 

Çünkü, mutluluk denilen her şeyin kuruntu olduğu ve acıdan başka gerçeğin bulunmadığı fark edilmiştir artık.

Aklı başında insanların, yakıcı zevklerden çok acısız bir hayata yönelmeleri bundan ötürüdür.

 

Gençliğimde, kapımın zilinin her çalınışında, gönlüm sevinçle doluyor ve

kendi kendime, “Oh ne iyi! İşte yeni bir olay!” diyordum.

Ama yıllar geçip de, olgunlaştığım zaman, her zil sesinden sonra şöyle düşündüm: “Yine ne var?”

 

İnsan yaşlandıkça, tutkuların ve isteklerin nesnesi farksızlaştıkça; bu isteklerin ve tutkuların bir bir ortadan kayboldukları, duyarlığın güdükleştiği, hayat gücünün

zayıfladığı, görüntülerin solduğu, izlenimlerin etki yapmadan gelip geçtiği, günlerin gittikçe daha hızlı aktığı, olayların önemlerini kaybettiği ve her şeyin renksizleştiği görülür.

 

Günlerin yükü altında sallanarak yürür insan ya da bir köşeye çekilip dinlenir.

Geçmiş varlığının gölgesi ya da hayaleti haline girer.

Kendinden geçme, sonsuz uyku haline dönüşür bir gün.

 

(…)

 

Dante, dile getirdiği cehennemin örneğini ve konusunu, bizim gerçek dünyamızdan başka nerede arayabilirdi? Nitekim, bize çok eksiksiz bir cehennem görüntüsü sundu. Ama cenneti ve cennetin mutlu hayatını dile getirmesi gerektiği zaman, aşılması olanaksız bir güçlükle karşılaştı.

 

Çünkü içinde yaşadığımız şu dünya ile cennet arasında, hiçbir benzerlik yoktu.

Cennetteki mutlu hayatı anlatacağı yerde, atalarının, sevgilisi Beatrice’in ve çeşitli ermişlerin verdiği bilgileri iletti bize.

 

İçinde yaşadığımız dünyanın, ne biçim bir dünya olduğu, böylece açık bir şekilde anlaşılıyor, değil mi ?

 

(…)

 

Şu dünyayı Tanrı yarattıysa, onun yerinde olmak istemem doğrusu.

Çünkü, dünyanın sefaleti yüreğimi parçalar. Yaratıcı bir ruh düşünülürse, yarattığı şeyi göstererek

ona şöyle bağırmak hakkımızdır: “Bunca mutsuzluğu ve boğuntuyu ortaya çıkarmak uğruna, hiçliğin sessizliğini ve kıpırdamazlığını bozmaya nasıl kalkıştın?”

 

(…)

 

İstemek, temeli bakımından acı çekmektir ve yaşamak, istemekten başka bir şey olmadığına göre, hayatın tümü, özü bakımından acıdan başka bir şey değildir.

 

İnsan ne kadar yüceyse, acısı da o ölçüde fazladır. İnsanın hayatı, yenileceğinden hiç şüphe etmeksizin, var olmaya çalışmak için harcanmış bir çabadır.

 

 

 

Arthur Schopenhauer

Ufuk_efe

Annem Öldü Mü?

Türkçenin en büyük şairilerinden olan Bahtiyar Vahabzadenin anısına

 

Annem Öldü Mü?

( annesi öldüğü zaman yazdığı şiirdir )

 

 

 

Annem Öldü Mü?

Ne hız ellerini üzdün dünyadan

Balanı tek koyup nereye gittin?

Nasıl yok oluyormuş bir anda insan

Sanki bu dünyada hiç yok imişsin..

 

Güneş gurup etti… oda karardı…

Bir anda yok oldun sen hayal gibi.

Şimdi düşünürüm senden ne kaldı..

Gönlünde hatıran kara hal gibi…

 

Beni boya başa yetirdin anne

Bize borçlu bildik her zaman seni

Sen beni dünyaya getirdin anne

Bense yola saldım dünyadan seni…

 

Sen bana beşikte ninni çalmışsın

Bugün ninni çalsam sana ben de mi?

Senin şirin şirin ninnilerini

Sana gaytarayım cenazende mi?

 

‘Uykun şirin olsun’ diyerdin bana

‘Uykun şirin olsun’ deyim mi sana

Gerek ben basına dönüm dolanım,

Beni hayat için hep uyutanım,

 

Söyle ölümçün

Nasıl uyutayım seni ben bugün?

 

Bu nasıl dünyadır anlayamam ben,

Cilvesi cürbecür, rengi cürbecür

Dün öz nefesiyle seni işiden

Bugün buza dönüp, tasa dönüptür

 

Bu nasıl dünyadır…

İnsanoğlunun

Hayali göktedir kendi yerdedir…

Sağken omuzunda hayatın yükü

Ölende ceseti çiyinlerdedir…

Bu nice dünyadır bu nice dünya

Ölüm hakikat hayatı rüya

Derdimin gamımın ortagı sendin

Niye yüz çevirdin ya niye benden? …

‘Derdin bana gelsin’ hani diyerdin

Niye dert ekledin derdime ya sen

 

Annem, kimse seni darıltmamıstır,

Ben seni

Ben seni darıltan kadar.

Şimdi kime açsam derdimi bir bir

Kim benim derdime yanar sen kadar?

Evin her yerinde görülür yerin

Gözüm ahtarcıdır anne ey anne

‘Ninem’ ‘hani’ diyor küçük azerin

Ne cevap verem ana ey ana

Bilmem bilmem bilmem bu ölüm nedir

Hayat var iken

Nefesin ey anam hala evdedir

Kendin yer altinda taşa dönmüşsün

 

Bugün yedin oldu…

Annem yedi gün,

Bizimle beraber ağlar odalar

Sana

Yalniz sana

Sana demek için

Gönlümde ne kadar bilsen sözüm var…

 

Annem ısmarlandın anne topraga

Bu ölüm sineme çekti dağ benim

Sen benim arkamda benzerdin dağa

Sanki de arkamdan uçtu dağ benim…

 

Ömrü başa vurdun altmış yaşında

Altmışın üstünde durup yaşında

Artık senin için durudgu zaman

Benim çün dolaşır

Gün olur akşam…

Vakit geçer sen benden uzaklaşirsin

Ben sana günbegün yakınlaşırım…

 

________________________

 

Bahtiyar Vahabzade

Ufuk_efe

Sevgi sebepsiz olmalı ...

Sevgi sebepsiz olmalı, sorgulamadan, olduğu gibi sevebilmeli insan.

 

Birlikte olduğumuz,tanıdığımız insanların,dostların,arkadaşların değerini ne kadar biliyoruz,ne kadar farkındayız..

" ya biz, binde bir karşımıza çıkan, dostluk, arkadaşlık, sevgililik fırsatını ne yapıyoruz?.

 

Akşamüstünün bir saatinde yorgun gövdemizi yaslayıp mırıl mırıl konuşabileceğimiz, omuzumuza dolanan bir kolun, başımızı yaslayabileceğimiz bir omuzun , belimizi kavrayan bir elin , uzun yıllara dayanıklı aşkların sahibi karşımıza çıktığında tanıyabiliyormuyuız onu?

 

Değerini biliyor, biricikliğini , benzersizliğini anlayabiliyormuyuz?

 

Yoksa hayatı sonsuz , fırsatları sayısız sanıp kendimizi hep ileride bir gün

karşılaşacağımızı sandığımız bir başkasına ertelerken hayat yanımızdan geçip gidiyormu?

 

Karşımıza zamansız çıkmış insanları , yolumuzun dışına sürerken, bir gün geri dönüp onu deliler gibi arayacağımızı hiç hesaba katıyormuyuz.

 

Hayat her zaman cömert davranmaz bize , tersine çoğu zaman zalimdir .

Her zaman aynı fırsatları sunmaz.Toyluk zamanlarını ödetir.

 

Hoyratça kullandığımız arkadaşlıkların , eskitmeden yıprattığımız dostlukların ,

savurganca harcadığımız aşkların hazin hatırasıyla yapayanlız kalırız bir gün..

 

Bir akşamüstü yanımızda " kimse olmaz, yada onlar olması gerekenler değillerdir."

 

Kedilerin özel bir anını yakalamak gibidir kendi hayatımızdaki olağanüstü anlar ve

olağanüstü kişileri yakalamak .

 

Bazılarının gelecekte sandıkları " birgün" geçmişte kalmıştır oysa ; hani şu karşıdan karşıya geçerken , trafik ışıklarında rastladığımız , omuzumuzun üzerinden şöyle bir baktığımız sonra boşverip " nasıl olsa ileride bir gün tekrar karşımıza çıkar" dediğimizdir.

 

Oysa tamda o gün bu zalim şehri terk etmiştir o, boş yere bu sokaklarda ararız ...

 

 

.....

Ufuk_efe

Kişiliğin neyse kaderin de öyle olur.

 

Hayata nasıl bakarsan, ona göre şekillenir hayatın, sevinç ve kederlerin.

İyi ya da kötü bir hayat yaşamak son tahlilde elinde olur, kişiliğini iyi okumayı başarırsan eğer.

Hayatta ya kurban olursun ya kahraman ya da hayatını insan gibi yaşamayı seçebilirsin.

 

Her üç rolüde oynayabilirsin bir süre elbette.

Ama eninde sonunda birisi olursun.

Ve daha çok kurban rolüne yakın durur insanların büyük çoğunluğu!

 

Kahramanlık zordur çünkü.

Fedakarlık ister.

Çok zorlu sınavlardan geçmeyi gerektirir. Hayatın namlunun ucunda olur çoğu zaman.

Hayatın dahil, her şeyini kaybedebilirsin bir anda.

Ve suçlayacağın kimse de yoktur.

Kendin kalarak insan gibi yaşamak da her yiğidin harcı değildir.

Kahraman gibi başın büyük belalara girmez bu yolu seçersen.

İç eğitiminle uğraşırken yorulursun tabii ki.

Ancak sana uyan bir hayat yaşar ve mutlu olabilirsin.

Ve yine kahramanlar gibi yapar, başına gelenlerden sadece kendini sorumlu tutarsın.

 

Kurbanı oynamak ise hiçbir risk ve sorumluluk gerektirmiyor.

Kendin hariç, herkesi suçlarsın, iyi gitmeyen şeyler için.

 

Başına gelenin sorumluluğunu hep başkalarının sırtına yüklersin.

Kendine acır durursun. Başkalarınında sana acımasını beklersin.

Hiçbir şey yapmadan iyi bir hayat beklentisiyle tüketirsin ömrünü.

Ve iyi bir hayat süren kim varsa kıskanır, hak etmediğini düşünürsün.

Herşeyi hak eden sensin, ama hayat kalleş dersin, sana adil davranmadığı için!

Ancak başkalarını suçlamaktan biran vazgeçip de elini taşın altına sokmayı bir kez bile düşünmezsin. Hiçbirşey yapmanı gerektirmediği için kurban gibi yaşamak kolayına gelir çünkü.

 

 

....

Ufuk_efe

Kopkoyu bir sis içinde bir akşam

Kopkoyu bir sis içinde bir akşam

Hatırına düşeceğim belki

Bir an ıslayacak yağmur yüzünü

Birden o tatlı demleri hatırlayacaksın

Sonra sıcak yatağında

Uzun uzun ağllayacaksın.

Ağlayacak!

 

Boğazında bir şeyler düğümlenecek

Ah yanımda olsaydı diyeceksin

Tüm yıldızlar gülecek haline

Ay da göz kırpacak

İliklerine işleyecek bensizlik.

Kahrolacaksın...!

 

Bir sigara tüttüreceksin ihtimal

Ufku seyredeceksin saatlerce

Bir rüzgâr kopçalayacak yüzünü

Sonra hayalim gelecek karşına

Bir şiirimi mırıldanacaksın

Hıçkıracaksın..!

 

Gönlünden atamadığın gibi

Kafandan da silemeyeceksin beni

Düşlerine gireceğim her gece

İnce bir hüzün bürüyecek yüzünü

Ve çırılçıplak gerçekleri o zaman

Anlayacaksın..!

 

Sonra bir şeyler yazmak isteyeceksin

Kafan gibi kalemin de işlemeyecek

Unutmak isteyeceksin her şeyi

Ama unutamayacaksın hiç bir şeyi

Kıvranacaksın!

 

 

Necip Fazıl Kısakürek

Ufuk_efe

Uyumuyor da Uyuyor gibi yapıyorsa

Uyumuyor da Uyuyor gibi yapıyorsa ne yapsanız nafile, uyandıramazsınız.

(Indra Ghandi)

 

Gece olunca, insanlar maymuncukları nı ve fenerlerini yanına alır ve

komsusunun evini soymaya gidermis.

Gün dogarken geri döndüklerinde yüklerini alırlarmıs.

Ama her seferinde kendi evlerini de soyulmus bulurlarmıs.

Ülkede kimse kaybetmezmis, çünkü herkes birbirinden çalar

ve bu dolasım son kisi ilk kisiden çalana kadar sürermis.

 

Bir gün, nasıl olmuşsa, dürüst bir adam ortaya çıkmıs.

Gece oldugunda,çanta ve fenerle dısarı çıkmaktansa evinde kalıp çalışmayı tercih edermiş.

Hırsızlar geldiğinde evde ışık yandığını görüp soymak için içeri girmezlermiş.

Ve bu durum bir süre devam edince, ahali bir konunun açıklığa kavuşmasını istemiş:

'Çalmadan yaşamak senin tercihin, ama başkalarını bir şey yapmaktan

alıkoymaya hakkın yok.' demişler.

Bunun üzerine dürüst adam, geceleri evinden çıkar, fakat hiçbir şey

çalmaz, döndüğü zaman evini hep soyulmuş bulurmuş. Adamın bir haftadan

daha az bir sürede, yiyecek tek bir şeyi kalmamış ve ülkeyi terketmek

zorunda kalmış.

 

Daha iyi soygun yaparak zenginleşenler kendileri için soygun yapmak

üzere maaşlı hırsızlar tutmaya başlamışlar. Zengin fakir ayrımı

giderek çoğalmış. Zenginler mallarını korumak için polis teşkilatı ve

hapishaneler kurmuşlar ve kendi mallarının çalınmasını yasa dışı ilan

etmişler. Ancak yoksulların mallarını çalmak hala serbestmiş. Bir süre

geçtikten sonra, artık kimse soymaktan ve soyulmaktan söz etmez olmuş.

Çünkü yoksulların çoğu ya açlıktan ölmüş ya da ülkeyi terketmişler.

Zenginler ve maaşlı soyguncular ise soyacak kimse kalmadığı için

servetlerini yitirmeye başlamışlar.

 

Sonunda zenginler eski düzeni yeniden sağlamak için dürüst adamı başa

getirmeye karar vermişler.Ancak dürüst adamın evine gittiklerinde

sadece yerde yazılı bir kağıt varmış.Kağıtda şunlar yazıyormuş:

'Bir insan sadece dürüst olduğu için aranıyorsa her şey için çok geç olmuş demektir...'

 

.....

Ufuk_efe

Değer Yargıların ve Kavramların Yanlış Yorumlanması

 

İnsanların günlük hayatta sergiledikleri birtakım davranış biçimleri ve modeller vardır. Bazı olaylar karşısında nasıl davranılması gerektiği,bunların yorumlanması ve analizini genelde bu tutum ve davranışlar belirler.

Tüm bunlar insanlarda, çocukluk devrelerinde, aile ortamında ve yaşadığı çevreden aldıkları izlenimlerle oluşur. Bunlar zamanla aile ortamından ,kişilerden ve olaylardan etkilenerek(anne,baba,arkadaş veya bir film kahramanı olabilir.) veya empoze edilerek zaman içerisinde oluşur Kişiler böylelikle kendilerine bir rol- model seçerek kişiliklerini ve genel davranış biçimlerini oluştururlar. Aile içersinde ilişkiler şiddete ve baskıya dayanıyorsa, en güçlü olan en çok otoriteye sahiptir gibi bir izlenim oluşacaktır. Bir başka ortamda,sorunlar ve problemler politik yöntemlerle,hile,şantaj ve saman altında su yürütme gibi vs. çözülüyorsa bu durumda da kişi kendini ispatlama ve kanıtlama yönteminin sıkça yalan söylemek,iki yüzlülük ve içten pazarlılıkla olacağına inanacaktır.

 

Bir baba çocuklarını sürekli korkutuyor ve kızıyor ve bu şekilde cezalandırıp yönlendiriyorsa,burada otorite sahibi en güçlü olandır imajı ortaya çıkar.

Bu kişi bir ağabey veya arkadaş olabilir.

Çoğu zaman böyle davranış sergileyen kişilere bu şekilde davranmak gerektiği kendisine daha öncede başka birisi tarafından empoze edilmiştir.

Kişi bundan dolayı kendini ispatlama yönteminin bu olduğuna inanır.

 

Gelenekçi toplumlarda dışa bağımlılık ve kendini toplum tarafından kabul ettirme isteği daha fazla olarak görülür. Bu insanlar dış referanslı bir hayat biçimi sergileyerek, doğrularını,yaşam biçimlerini ve kararlarını diğer insanların genel bakış açısına göre,toplumda varolma güdüsünü kullanarak belirlerler.

 

Bu bir seçim değil bir zorunluluktur. Öyle yapılması gerekiyordur,bu şekilde davranmazsa dışlanacak istenmeyen insan olacaktır.Genelde neyin neden yapıldığı,bunların sonuçları ve nedenleri hakkında düşünülmez .

 

Günlük hayatta da bazı meclislerde,iş hayatında da buna benzer olaylar ve hadislere rastlarız. Çekemediğimiz ve bizden farklı düşünen ve farklı davranan bir insan gördüğümüzde,dışlayarak,lakaplar takarak, alay ederek,komplolar hazırlayarak yıpratma oyunları oynarız .

 

Hatalar:

 

1-Önyargılar

2-Neyi savunduğunu bilememe

3-Kişisel çıkar sağlama ve örgütlenme

4-Amaçları bırakıp,araçlarla ilgilenme

5-Cehalet,geçmişi bilememe,geçmişle bağlantı kuramama.

6-Kavramları karıştırma

 

Siz böyle insanları kömür dağıtarak kandırabilirsiniz. Düşünmezler. Bize kömür veren yarında verecek mi,biz bebek miyiz şeker verilerek kandırılalım diye düşünmezler. Hoşgörü getiren bir dine,bağnazlık tutuculuk aşılamaya çalışırlar. Bizim değerimiz bir çuval kömür,televizyon olamamalı. Böyle düşünenler kurtuluş savaşında ne yaptı. Kimler bu ülkeyi ayakta tuttu bilmezler.

 

Kavramların yanlış yorumlanmasına bir örnek de bazı davranış modellerine verilen yakıştırmalardır. Kendini çok fazla ön plana çıkaran,saman altından su yürüten,her şeyin kolay ve illegal olan taraflarına yönelen,insanlara kaş göz işareti yapıp onları yanıltmaya çalışan kimseler hakkında “ne kadar uyanık, ne kadar gözü açık ve girişken” gibi ifadeler kullanılır. Aslında uyanıklık bir farkındalık bir bilinçlilik durumunu ifade eder. Yani gafletin zıttı anlamındadır. Ne yazık ki cehalet ve geri kafalılık birleşince ve her şey maddi kazanımlar doğrultusunda değerlendirilince “Üç kağıtçının” tanımı uyanık olabiliyor. Yüzsüzlüğün ve görgüsüzlüğün adı da “girişkenlik”

Bir de böyle insanlar el üstünde tutulup bu davranışlar meşru bir platforma oturtulunca işte o zaman toplumsal kıyım başlıyor.

 

Birde birisinin gelip sizin bu şekilde davranmadığınızı görünce “hadi ya biraz girişken olsana” dediğini düşünsenize. Fakat sizin bunu yapmamanız girişken olmanızla bir ilgisi olmayıp, aldığınız eğitim,aile terbiyesi ve görgü kurallarının buna müsaade etmemesidir.

 

Kemik gelişimi ve protein ihtiyacını gidermek süt içen bir insana “çocuk musun?” Sokakta sağlıklı kalabilmek için spor yapan bir insana “deli gibi koşuyor” ifadelerini kullananlar,elinde sigarayla kurulup gezen,içki masası kurup,bir takım insanlara sarkıntılık yapmayı “delikanlılık, erkeklik” olarak görür.

 

Aslında tüm bu kavramlar çoğu zaman amaçlarından saptırılıp başka kazanımlar için bir araç halini alırlar. Bir takım geleneksel yaptırım araçları bulunup insanları yönetmek ve yönlendirme aracı yapılır.

 

Düşünmediğimizde,saplantılarımızla ve hislerimizle hareket ettiğimizde ve başkalarının yalan yanlış yönlendirmesiyle hareket ettiğimizde hayatımız soru işaretleri ve hayal kırıklıklarıyla dolacaktır.Hayat daima bize ikinci bir şans veremeyebileceği için telafisi olmayan durumlara düşmekten kaçınmalıyız.

 

 

.....

Ufuk_efe

57. Alay Sancağı

unutmamak için tarihten zihnimize bir not düşelim

 

alaybh2.jpg

57. Alay Sancağı

 

 

57. Alay Sancağı..selamlamadan geçmeyin...

 

Resimdeki sancak, Çanakkale Savaşı’nda son erine kadar şehit olan Kahraman 57nci Alay'ın Sancağıdır. Hâlen Melbourne-Avusturalya müzesinde sergilenmekte olan sancağın tanıtım plâketinde şöyle yazmaktadır:

 

"Bu Alay Sancağı Gelibolu savaş alanından getirtilmiştir, ama esir edilmemiştir. Türk Ordusu'nun geleneklerine göre bir alayın sancağı, alayın son eri ölmeden teslim edilemez. Bu sancak, sonuncu muhafızın da altında ölü olarak yattığı bir ağacın dalına asılı olarak bulunmuştur. Kahramanlık timsali olarak karşınızda duran bu Türk Alayı Sancağını selâmlamadan geçmeyin"

 

57. ALAY

 

Çanakkale'yi denizden geçemeyen İtilaf Devletleri'nin 25 Nisan 1915 günü Gelibolu Yarımadası'na ve Kumkale'ye asker çıkarmalarıyla Çanakkale kara savaşları başlamıştı. 25-26 Nisan 1915 tarihlerinde Arıburnu'nda karaya çıkıp Conkbayırı'nda ilerleyen çıkarma kuvvetleri, 19. Tümen K.Kur.Yb. Mustafa Kemal'in 25 Nisan günü verdiği “Ben size taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve komutanlar geçebilir” emrini uygulayan Türk birliklerince durduruldu. Bu birliklerden biri Yb.Hüseyin Avni Bey'in komutasındaki 57. Alay'dı. 57. Alay'ın başta komutanları olmak üzere 628 kişilik mevcudunun tamamı 25-28 Nisan 1915 tarihleri arasında şehit düşmüştür.

 

57. Alay adına yaptırılan şehitlik, Gelibolu Yarımadası'nda Kanlısırt'tadır.

 

 

 

....

Ufuk_efe

dilim.jpg

Türkcemizi Koruyalım

 

 

Yıl: 1965

"Karşıma âniden çıkınca ziyâdesiyle şaşakaldım.. Nasıl bir edâ takınacağıma hükûm veremedim, âdetâ vecde geldim. Buna mukâbil az bir müddet sonra kendime gelir gibi oldum, yüzünde beni fevkalâde rahatlatan bir tebessüm vardı.. Üstümü başımı toparladım, kendinden emin bir sesle 'akşam-ı şerifleriniz hayrolsun' dedim.."

 

Yıl: 1975

"Karşıma birdenbire çıkınca çok şaşırdım.. Ne yapacağıma karar veremedim, heyecandan ayaklarım titredi. Ama çok geçmeden kendime gelir gibi oldum,

yüzünde beni rahatlatan bir gülümseme vardı.. Üstüme çeki düzen verdim, kendinden emin bir sesle 'iyi akşamlar' dedim.."

 

Yıl: 1985

"Karşıma âniden çıkınca fevkalâde şaşırdım.. Nitekim ne yapacağıma hükûm veremedim, heyecandan ayaklarım titredi. Amma ve lâkin kısa bir süre sonra

kendime gelir gibi oldum, nitekim yüzünde beni ferahlatan bir tebessüm vardı.. Üstüme çeki düzen verdim, kendinden emin bir sesle 'hayırlı akşamlar' dedim.."

 

Yıl: 1995

"Karşıma birdenbire çıkınca çok şaşırdım.. Fenâ hâlde kal geldi yâni.. Ama bu iş bizi bozar dedim. Baktım o da bana bakıyor, bu iş tamamdır dedim..

Manitayı tavlamak için doğruldum, artistik bir sesle 'selâm' dedim.."

 

Yıl: 2009

"Âbi onu karşımda öyle görünce çüş falan oldum yâni.. Oğlum bu iş bizi asar dedim, fenâ göçeriz dedim, enjoy durumları yâni.. Ama concon muyum ki ben,

baktım ki o da bana kesik.. Sarıl oğlum dedim, bu manita senin.. 'Hav ar yu yavrum?'"

 

Yıl: 2026

"Ven ay vaz si hör, ben çok yâni öyle işte birden.. Off, ay dont nov âbi yaa.. Ama o da bana öyle baktı, if so âşık len bu manita.. 'Hay beybi..'"

 

Dip Soru: Sizce son konuşmaya şahit olabilmek için 2026'yı bekler miyiz?

 

Anamız, babamız, eşimiz, kardaşımız, arkadaşımız Türkçe’dir.

Evimiz, obamız, yaylamız, köyümüz, beldemiz, şehrimiz Türkçe’dir.

Milletimiz, vatanımız, bayrağımız Türkçe’dir.

 

Doğduğumuz yer, Türkçe’nin vatanlaştırdığı yerdir.

Öleceğimiz yer, Türkçe’nin ölümsüzleştirdiği yerdir.

Anamızdan emdiğimiz süt, yediğimiz ekmek, içtiğimiz su Türkçe’dir.

 

Aldığımız nefes Türkçe’dir.

Konuştuğumuz ilk söz Türkçe’dir.

Günümüzü aydınlatan güneş, gecemizi aydınlatan ay Türkçe’dir.

 

Çocuğumuzu sevdiren, gencimizi coşturan, büyüğümüzü olgunlaştıran Türkçe’dir.

Yazdığımız şiir, yaptığımız mimarî, çizdiğimiz resim, bestelediğimiz müzik Türkçe’dir.

 

Sevdamız, sevgilimiz, aşkımız Türkçe’dir.

Söylediğimiz türkü, şarkı Türkçe’dir.

Çaldığımız saz, davul-zurna Türkçe’dir.

 

Oynadığımız bar, tuttuğumuz halay Türkçe’dir.

Sevincimiz, mutluluğumuz Türkçe’dir.

 

Acımız, kederimiz Türkçe’dir.

Sorunumuz Türkçe’dir

 

Dünümüz Türkçe’nindi.

Bugünümüz Türkçe’nindir.

 

Yarınımız Türkçe’nin olacak; elbet, Türkçe’nin olacaktır.

Türk’ü insanlaştıran Türkçe’dir.

 

Türk’ü güzelleştiren Türkçe’dir.

Türk’ü destanlaştıran Türkçe’dir.

 

Türk’ü Türkleştiren Türkçe’dir.

 

Sözün özü;

Türk’ün her şeyi Türkçe’dir.

Türkçe var oldukça, Türk hep var olacaktır.

 

.......

Ufuk_efe

Ben Türk'üm

Ben Türk'üm

 

 

Ben Belene'deki Türküm..

 

Dili ve dini değiştirilmek üzere bu ölüm adasına yollanan; domuzların

Türk etiyle beslendiği, insafın zerresinin olmadığı bulgar zulmü altında

yok edilmiş binlerce TÜRK'üm ben!

 

 

Ben, Mora'daki Türk'üm,

 

Ekmeğimi, suyumu paylaştığım kapı komşum yunanın bir gece sıcacık yatağımdan

sürükleyerek koyun keser gibi kesip, diri diri yaktığı yirmibin TÜRK'üm ben!

 

 

Ben, Arnavutluk' taki, Yugoslavya'daki, Bulgaristan'daki, Yunanistan'daki,

BALKAN'lardaki Türk'üm,

 

Bu toprakları bal gibi tatlı yapan ve bu toprak uğruna kanı oluk oluk akanım.

Sofrası başında, tarlasında, uykusunda, bebeği karnında, kundakta,

yedisinde, yetmişinde katledilen, kalanı da adı, dili, dini değiştirilmek

üzere Yunan, Bulgar, Sırp mezâlimi altında inleyen Türk'üm ben!

 

 

Ben, Kıbrıs Türk'üyüm,

 

Büyük Yunanistan projesi dahilinde, Rum papazların önderliğinde yüzelli

yıldır yok edilmeye çalışılan, isimsiz ve kefensiz toprak çukurlarda yatan,

kah.pe bir oyunun son perdelerinin oynandığı yavru vatan Kıbrıs'daki Türk'üm

ben!

 

 

Ben, Hocalı'daki, Azeri Türk'üyüm,

 

Ermeni'nin, çoluk çoçuk, kadın kız, yaşlı demeden bir gecede katlettiği

beşbin masum Türk'üm ben!

 

 

Ben, Karabağ'daki, Azeri Türk'üyüm,

 

diri diri mezarlara gömülmüş, hayatta kalanı ise insanlık dışı bir yaşama

mahkûm edilmiş, vatanı elinden alınmış, "Karabağ" Türk'üyüm!

 

 

Ben Uygur Türk'üyüm!

 

Türk'lüğün doğduğu topraklarım elimden alındı, adım değiştirildi, dilim

yasaklandı, törelerim yok edilmeye çalışıldı, orucum, namazım

yasaklandı,sonunda imânımı almak istediler ve ben şehâdet getirerek can

verdim, Ben, bir yudum suya hasret, kursağımda kemirdiğim çarıklarımla Yemen'de,

Galiçya' da, Trablusta, Mekke'de, Medine'de peygamberimin mezarını, kıblemi,

kâbemi korurken çil çil İngiliz altınları ile beslenen arapların arkadan

vurduğu Türk'üm ben!

 

 

Ben Kırım Türk'üyüm!

 

1944 ün 18 Mayıs gecesinde tren vagonlarında yollandığım Sibiryanın

buzullarına canlı canlı gömüldüm. Karşı çıkanların dökülen kanları ayı

kızıla boyadı. Arabat' da kalanlarımız teknelerle Karadeniz'e ölüme yollandı.

Karadeniz'de hâlâ çığlıkları işitilen Kırım Türk'üyüm ben.

 

 

Ben Irak Türk'üyüm,

 

Amerika'nın sözde demokrasi ekip ölüm biçtiği yerdeyim, Coni ve uşakları

sayesinde her gün onlarca, yüzlerce, binlerce ölüyorum, seyrediyorlar

sadece, kalanlarımız siliniyor soy kütüklerinden, yaşarken

öldürülüyorum,insanlığın öldüğü yerdeki Irak Türk'üyüm ben,

 

 

Ve ben Anadolu'yum, Türk Yurduyum;

 

İngiliz'in maşası Yunanlılar, Fıransız'ın maşası Ermeniler ağızlarından

salyalar akan kuduz köpekler misali girdiler bu aziz vatana.nice yiğitler,

nice fidanlar, nice analar, nice kızlar, ne kocamış erler, nineler yatar

bağrımda nice emzikteki yavrular ya da ana karnındaki bebeler kah.pe

kurşunlarla, Allah'sız süngülerle düştüler toprağıma. Kimileri camilerde

diri diri yakıldı, Allah diyerek verdiler son nefeslerini.Irzına geçilmiş

kızlar attılar kendilerini kör kuyulara, ana rahimlerine saplanan süngülerde

cinsiyet tespitleri yapıldı, gözleri oyulmuş, diri diri kesilmiş başlar

bedenlerini aradılar.

 

İşte ben bu yunan mezâlimine, ermeni vahşetine marûz kalmış Anadolu

Türk'üyüm!

 

 

SOYU KIRILAN KİMMİŞ EFENDİLER?

 

Ve hâli hazırda,

 

Düşman düşmanlığından, hain hainliğinden, yerli işbirlikçi maşalığından

vazgeçmemiştir.

 

Türk'e bunları yapan ve yaptıran eli kanlı milletler diktikleri ermeni veya

pontus anıtlarıyla ellerinin kanını asil Türk Milletine bulaştırmaya

çalışmaktadırlar.

 

Türkiye'nin yönetimindeki zafiyet ise onların ağızlarının suyunu

akıtmaktadır.Ancak zafiyet geçicidir, gerçek şudur ki sınırları kanla

çizilmiş Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Milleti dünya durdukça yaşayacaktır

 

Ben Türk'üm

..

Ufuk_efe

ŞÜKÛFE NİHAL HANIM

unutmamak için tarihten zihnimize bir not düşelim

 

00jp3.jpg

afet-i devran ŞÜKÛFE NİHAL BAŞAR Hanım

 

1896'da İstanbul'da doğdu.

Eğitimine özel hocalardan ders alarak başladı. İstanbul Darülfünun'u Edebiyat Fakültesi Coğrafya Bölümü'nden mezun oldu. Uzun süre İstanbul Kız Lisesi'nde coğrafya ve edebiyat öğretmenliği yaptı.

1973'te İstanbul'da yaşamını yitirdi.

Başlangıçta Tevfik Fikret’in etkisinde aruz ölçüsüyle şiirler yazarken zaman içinde Milli edebiyat akımının ilkelerine uygun olarak hece ölçüsünü kullanmaya başladı.

Devrinin tüm şairleri gibi Edebiyat-ı Cedide, Fecri Ati ve Milli edebiyat akımı arasında sıkıştı kaldı. Güneş, Varlık, Aydabir, Çınaraltı, Şadırvan gibi dergilerde yayınlanan ve çoğu hece vezniyle yazılmış şiirlerinde lirizm ve kadınsı bir içtenlik dikkat çeker.

Milli uyanış hareketi içinde de yer aldı, Fatih mitinginde etkileyici bir konuşma yaptı. Türk Kadınlar Birliği’nin kurucuları arasındadır

 

Şiirleri ..

 

İNANMA

Güldümse inanma, bil ki bu gülüş

Güldüğüm sabahın bir rüyasıdır

Dudaklarımdaki acı bükülüş

Veda akşamının sonsuz yasıdır.

 

Hangi kudret var ki solan ruhuma

Senden sonra yeni bir ışık versin

Söner gün geçince bu hain humma

Ağlar mıyım başka acıyla dersin?

 

Bir salgın alevsin içimde bugün

Yakmaya en sönmez yerden başladın

Eriyip sönersem ancak büsbütün

Sevmiş diyeceksin beni bu kadın...

 

....

 

Bir şey Unuttum

Yolum uzundu biraz, kayalıklar çetindi;

Sona yaklaşınca da gün bitti, akşam indi;

Dediler: "Pek boş yere değil verdiğin emek,

Eriştin demek!..."

 

Hazırlık da bir büyük savaş bu yolculukta.. .

Nu uçurumlar aşmak gerekmiş bir solukta!...

Bir cılız su başı da bulsam şimdi tasam yok;

Dayandığım kayaya değemez ateş ve ok!...

 

Yalnız,

Gönlümde bir acı var, adını bulamadım;

Kırık gibi kanadım!

Bir şey mi kaybettim, ne? Ellerim bomboş gibi.. .

Bir yakuttan kadeh ki varlık çatlamış gibi .. .

 

Ses mi, çiçek mi desem;

Işık mı, renk mi desem;

Sanki, geçtiğim yolda bir şey unuttum!...

 

......

 

Aşık Sazıyle

Gözyaşlarıyle ördüm

Saçımın örgüsünü;

Bir ağızdan söyledik

Ayrılık türküsünü . . .

 

Gün battı bir taraftan

Bir yanda onun yüzü;

Hayatımın gündüzü.

O son günle kapandı

 

Yolculuk rüzgar gibi,

Dağ dağ savurdu beni;

Ayrılık bir cehennem,

yaktı, kavurdu beni . . .

 

......

 

DUYMAYAN KADINA

Topla eteklerini yerlere sürünmesin

Rüzgara cilvelenen tülleri görünmesin

Köşede kar içinde can veren çocuklar var...

 

Süzülerek çıkarken bir barın kapısından

Haberin yok yurdumun eleminden, yasından

Köşede kar içinde can veren çocuklar var...

 

Yerlere pırıltılar aksederken dizinden

Karlar göz göz olmuştur bir gözyaşı izinden

Köşede kar içinde can veren çocuklar var...

 

Tahammülüm yok artık çiçeklere, tüllere

Yükselen gururunla indir başını yere

Köşede kar içinde can veren çocuklar var...

 

.......

 

SU

Kalbinden kalbime akan bir sesdi

Akşam gölgesinde çağlayan o su

Sesini en tatlı yerinde kesdi

Bizi sonsuzluğa bağlayan o su

 

O su, bir sır gibi mırıldanırdı

Göğsünde bir sarı ay yıkanırdı

Bizi Leylâ ile Mecnun sanırdı

Gamlı yolumuzda ağlayan o su

 

Sessiz ruhumuzu o bestelerdi

Bize "Unutalım dünyayı" derdi

Bir aldı sonunda verdi bin derdi

Bizi bizden fazla anlayan o su

 

Şimdi ne akşam var, ne ses, ne dere

Yolumuz ayrıldı başka ellere

Benzetti bizi bir kırık mermere

Ruha zehir gibi damlayan o su

 

Kalbinden kalbime akan bir sesdi

Akşam gölgesinde çağlayan o su

Sesini en tatlı yerinde kesdi

Bizi sonsuzluğa bağlayan o su

 

........

 

ÇOBAN NİNE

Bu tarlada doğmuştu, burada büküldü beli;

Hiç durmadan uludu bahtının kara yeli;

O, yerinde oyuldu bir çınar vakariyle...

 

Er verdi, evlat verdi tükenmeyen cenklere;

Hastalıkla, kıtlıkla kaç torun gömdü yere;

Saçı bir örnek oldu dağların kariyle...

 

Kimi vardır şu yurtta yetmiş yıllık ömrünün?

Ardında sürünerek üç koyunluk sürünün

Allahıyla baş başa kalmıştır Çoban Nine.

 

Bir sır gibi derindir karanlık bakışları;

Gönlünde birdir ömrün baharları, kışları;

Çekmiş ummanlar gibi her derdi sinesine.

......

Şükûfe Nihal Başar Eserleri

 

ŞİİR:

Yıldızlar ve Gölgeler (aruz'la yazılmış şiirler 1919)

Hazan Rüzgarları (1927)

Gayya (1930)

Yakut Kayalar (1931)

Su (1933)

Sıla Yolları (1935)

Sabah Kuşları (1943)

Yerden Göğe (1960)

Şükufe Nihal / Şiirler (1975, ölümünden sonra toplu şiirler)

 

ROMAN:

Renksiz Istırap (1928)

Yakut Kayalar (1931)

Çöl Güneşi (1933)

Yalnız Dönüyorum (1938)

Domaniç Dağlarının Yolcusu (1946)

Çölde Sabah Oluyor (1951)

 

ÖYKÜ:

Tevekkülün Cezası (1928)

 

GEZİ NOTLARI:

Finlandiya (1935)

Ufuk_efe

unutmamak için tarihten zihnimize bir not düşelim

 

 

 

Topkapılı Cambaz Mehmet’in emrinde Milli Müdafaa Grubu

 

Mustafa Kemal Paşa’nın emri böyle:

“Anadolu’ya silah ve insan kaçıracağız.”

 

İstanbul’un bütün kabadayıları, Topkapılı Cambaz Mehmet’in emrinde Milli Müdafaa Grubu olarak toplanmıştı. Topkapı’ nın dar sokaklarında sağımızda koyu gölgeler bırakarak uzayıp giden ağaçlar arasında gizlenmiş demir parmaklıklarla çevrili bahçesinde, üç çoban köpeğinin dolaştığı ahşap bir ev var.

Evin pencereyle köşe duvarı arasında yerleştirilmiş kanepede uzanan Topkapılı Cambaz Mehmet, bir yandan yağmurun sesini dinliyor, bir yandan da Çanakkale’de beraber savaştığı büyük komutan Mustafa Kemal’in dünkü görüşmede söylediği,”Göreyim seni Cambaz Mehmet Bey!” sözleri sonra geçmişi canlanıyor gözlerinde Topkapı’daki üç sınıflı mahalle mektebinden haylazlığı yüzünden ayrılışı daha sonraları İstanbul’un sayılı külhânbeyleri arasında sivrilişi…

 

 

Cambaz Mehmet Bey’in Özellikleri: Tüm İstanbul’da zâlimlere karşı gaddar; mazlumlara karşı merhametlidir.

Çok zeki, şeytana bile külahı ters giydiren, tazı gibi koşan, silah atmada, bıçak sallamada üstüne adam olmayan İstanbul’da elli bin silahlı adamı ile tüm gizli işlerin yolu Topkapı’lıdan geçer. Aynı zamanda padişahın amansız düşmanıdır. Topkapılı, Mustafa Kemal’in emrine binâen görüşmelerini kendi evinden yürütüyordu. Yine bir akşam, Ali Bey ve arkadaşları ile gizli bir görüşme yapacaklardı. O gece, eve Yüzbaşı Emin Ali Bey’den başka deniz yüzbaşısı İsmail Hakkı Bey, polis müdürü Sarazlı Ahmet Niyazi Bey ve diğer arkadaşları da gelmişlerdi.

Toplantıda alınan istihbarata göre, 13 Kasım günü itilaf devletlerinin savaş gemileri limana geldiği haberi alınmış, buna karşı Osmanlı devleti hükümetinin hiçbir karşı harekette bulunmayacağı belirtilmiştir. Bunun üzerine Cambaz Mehmet; “Arkadaşlar, bu millet asla uşak olamaz!” diye söze başladı. Mustafa Kemal’in emirlerini arkadaşlarına da anlattı: "Önce İstanbul’da örgütleneceğiz sonra depo ettiğimiz silah ve cephaneleri Anadolu’ya kaçıracağız.

Bunun yanında Kurtuluş mücadelesine katılacak cesur Türk gençlerini Anadolu’ya kaçıracağız." Toplantının ardından herkes bu görüşmenin saklı kalması üzerine yemin etti.

 

Düşman komutanını kaçıracaktık: 13 Kasım 1918, Türk tarihinin unutulmaz günlerinden biriydi. Cambaz Mehmet’ e göre; düşmanın ilk hedefi “Anafartalar Kahramanı” olacaktı. “En küçük bir tutuklama girişiminde düşman komutanını kaçıracağım.” diyordu.

 

Miralay İsmet Bey’in Harbiye nezareti müsteşarlığına getirilmesi haberi, Milli Müdafa Grubu üyelerini çok memnun etmişti; çünkü bu sayede, terhis olan erlerin adreslerini ve ordudan alınan silahların nerede depolandığını öğrenmiş olacaklardı.

 

Anadolu'ya Silah Kaçırmanın Yolları: Birinci yol olarak, Karadeniz kanalı. Küçük deniz araçlarıyla silahlar önce Mürsel’e, oradan da İç Anadolu’ya gönderilecek. Ağır silahlar ise, İtalyan tüccarlar tarafından taşınacak.

 

 

13.jpg

İstanbul hükümetinin Avrupa’ya gönderdiği temsilci Damat Ferit. Kendisini karşılayanlar arasında Türk yok.

 

 

İstanbul’un tüm hırsız ve yan kesicileri göreve çağırıldı: Topkapılı: “Depolardan silah çalma işini üzerime alıyorum. İstanbul’un bütün tanınmış hırsızları, yankesicileri benim emrimdeler. Bu insanlar; hırsızdırlar, yankesicidirler; ama aynı zamanda sizin kadar, benim kadar vatanseverdirler.” Topkapılı’nın evindeki toplantılar devam ediyor ve Milli Müdafa Grubu'na katılımlar her geçen gün artıyordu.

Mustafa Kemal Paşa’nın koruma işini de Topkapılı, bizzat üzerine almıştı. Bu gelişmelerin ardından yurdun çeşitli bölgelerinde meydana gelen Türklere karşı Rumların ve Ermenilerin işkenceleri artmıştı. Mustafa Kemal Paşa'nın bu tehlikeyi ortadan kaldırmak için o bölgeye gitmesi, bunun için görevlendirilmesi gerekiyordu. Harbiye nezaretindeki arkadaşlarının nüfuzlarını kullanması ile Mustafa Kemal’in istediği gerçekleşti ve Dokuzuncu Ordu Müfettişliğine tayin oldu. Bu durum, İtilaf devletlerinin hoşuna gitmeyeceğinden bir takım hazırlıkların yapılması gerekiyordu. 15 Mayıs 1919 günü, Galata rıhtımında olağanüstü önlemler alındı. Amaç, Mustafa Kemal Paşa ile 19 kişilik maiyetinin Bandırma vapuruna sağ salim binişini sağlamaktı.

Ayrıca Cambaz Mehmet, yolculuk esnasında da güvenliği sağlıyacak 50 fedâisini vapura yerleştirmişti.

 

Milli Müdafa Grubu, İstanbulda bir çok hıyanet şebekesi ortaya çıkarmıştı. Bunlar içinde Kürt Teâli ve Teâvün Cemiyeti, İngiliz Muhipleri Cemiyeti, Amerikan Mandası vb.cemiyetler .Bu cemiyetleri etkisiz hale getirmek, yine Milli Müdafa Grubu'na düşüyordu. Saraydaki her türlü konuşma, Damat Ferit’in yâverleri ve hizmetçileri tarafından Topkapılı’ ya ulaştırılıyordu.

10.jpg

İşgal altındaki İstanbul'da İngiliz askerlerinin Türk direnişçileri kurşuna dizmesi

 

 

Anadolu’daki silahlı mücadeleye destek için gerekli silah ve cephanenin temininde Topkapılı’ nın adamları büyük bir ustalıkla çalışmış ve bir gecede koca bir cephanelik boşaltılmış, ardından Taksim ve Maçka kışlaları da boşaltılmıştı.

 

Milli Müdafa Grubu'nun merkezi güvenlik nedeniyle başka yere taşınmıştır. Şimdi yapılacak daha önemli bir iş vardı: Damat Ferit’in konağını kontrol edecek M.M. ajanı gerekiyordu.

Bu iş için olağan üstü yakışıklı mülazım-ı evvel (üsteğmen) Galip Bey, biçilmiş kaftandı.

Genç üsteğmen Galip Bey’ in Damat Ferit’in yalısından göndereceği haberleri dikkatle bekleniyordu.

 

Ferit Paşa’nın yalısında, General Harrington’un şerefine verilen yemekte, tercümanın hastalanması üzerine Galip Bey, tercümanlığı başarı ile yapmış ve İngiliz Generali’nin istediği cevapları verince hem Damat Ferit’in hem de General’in güvenini kazanmıştı.

 

Ferit Paşa yalısındaki sevgili: Üsteğmen Galip ile Ferit Paşa yalısında özel kalem müdürünün Nazan adındaki kızı birbirlerine aşık oldular. Galip Bey, bu ilişkiden yararlandığında sadrazamın çalışma odasının anahtarı ve Osmanlının her türlü sırrı Milli Müdafa Grubunun eline geçmiş oluyordu.

 

Hilafet Ordusu: Damat Ferit, Türk Milleti’nin bağrında yeşeren Kurtuluş Ordusu’nun karşısına Hilafet Ordusu’nu çıkarmıştı. Galip Bey, büyük bir başarı gösterip Hilafet Ordusu’nun hareket planlarını ele geçirip Anadolu’ya bildiriyordu.

Böylece Hilafet Ordusu daha harekete geçmeden karşı tedbir alınıyordu. Galip Bey’in bu üstün başarısı kendisini tehlikeli bir duruma düşürdüğünden deşifre olmaması için Anadolu’ya çağrıldı ve Büyük Kumandan'ın yanında yerini aldı.

 

Yüzbaşı Bennet: General Harrington, istihbarat başkanlığına Yüzbaşı Bennet’i getirmişti.

Bennet, İngiliz hükümeti adına önemli işler yapıyor, bu da TopkapılıCambaz Mehmet’in hoşuna gitmiyordu.

Bunun üzerine Yüzbşı Bennet’e bir suikast dzenlendi. Bennet, ölmedi; fakat bacağından aldığı darbe ile tedavisine İngiltere’de devam edildiğinden etkisiz hâle getirilmiş oldu.

 

Bu olay üzerine Topkapılı ve arkadaşları idama mahkum edildi. Fakat Topkapılı’nın üye olduğu İngiliz Muhipleri Cemiyeti başkanı Papaz Fru, bu kararı engellemiştir. Hâfız Kemal, camilerde verdiği vaazlerle Mustafa Kemal'in yapmış olduğu mücâdelelerin haklılığını vurguluyordu. Topkapılı, memnundu; böyle din adamlarına ihtiyâç vardı.

mehmet.jpg

TEŞKİLATTAKİ KOD ADI DEMİR OLAN TOPKAPILI CAMBAZ MEHMET BEY OĞLU ALİ İLE

 

Silah, silah, silah: Anadolu’da Türk Ordusu, Büyük Taarruz'a hazırlanıyordu. Bunun için silaha ihtiyaç vardı. Bu ihtiyacı karşılayacak yer, Maçka Kışlası'ydı. Burası, bir İngiliz taburu tarafından korunuyordu. Kışlanın cephaneliğini boşaltacak emin bir yol aranıyordu. Nihayet Topkapılı, düşüncesini açıkladı: Cephanelik, tünel kazılarak boşaltılacaktı.

Plan, başarıyla uygulandı. İngiliz askerlerinin çok iyi koruduğu cephanelik, içten içe boşaltıldı.

Boşaltılan sandıkların içine toprak yerleştiriliyordu.

 

Bütün Depolar İnceleniyor: Topkapılı’nın İstanbul’da beş bin usta hırsızı, görev başındaydı. Anadolu’ya tez elden top gönderilmesi gerekiyordu. Gelen raporlara göre Rami Kışlası, bu konuda gerçekten yararlıydı. Bir gece yarısı, Fransızlar’ın gözü önünde Fransız askeri üniforması giymiş Türkler tarafından boşaltıldı.

 

Yunanlılar’a İngiliz desteği önleniyor: Milli Müdafa Grubu'nun yapması gereken çok önemli bir şey kalmıştı: İstanbul’da Yunanlılar’a sürekli yardım eden 50 bin kişilik İngiliz ordusu tereddüte düşürülmeliydi, ama nasıl? Topkapılı: “Arkadaşlar, biliyorsunuz Anadolu’dan gelen bütün mektuplar İngilizler’in kontrolünden geçiyor.”Eğer Anadolu’da Yunan ordusuna son darbenin vurulacağı haberi ile bir de İstanbul’da biraz kıpırdanmalar olursa İngiliz ordusu kıpırdamak istemeyecektir." Sonuç olarak bu plan tutmuştu. Türk ordusu, Yunanlılar’ı İzmir’de denize dökmüştü. Ardından Mudanya Konferansı toplanmış, İngiliz ve Yunanlılar’ın kolu kanadı kırılmış oldu. Hemen sonra Lozan Barış Konferansı, 1 Kasım 1922 Saltanatın kaldırılması ve İstanbul hükümetinin boyunduruğundan kurtulmuş Türk ulusunun gerçek temsilcisi T.B.M.M. hükümeti milletin gerçek temsilcisi olmuştur.

 

Ankara Ekspresinde iki yolcu: Mehmet Bey ve Nurettin Bey, görevlerini yapmış olmanın huzuru ile Ankara’nın yolunu tutmuşlardı. Topkapılı Nurettin Bey’e “Tarih, böyle bir zafer yazmamıştır.”, ”Mustafa Kemal Paşa, 1918 yılında Şişli’deki evinde konuşurken, büyük zaferin pırıltılarını görmüştüm. O zaman bana, "Mehmet, Çanakkale’de nasıl kazandıysak yine kazanacağız. Hele sizin gibi kahraman Türk evlatları oldukça ordumuzun yenilmesi imkansızdır."” demişti.

 

Mehmet Beyi Mustafa Kemal Paşa karşıladı; "Hoş geldin, nasılsın bakalım?" diyerek elini uzatıyordu. Oturdular, sohbet ettiler. Mustafa Kemal Paşa, kendisine İstanbul mebusluğu teklif etti. Topkapılı, Paşa’nın teklifini kibarca reddetti. Mustafa Kemal de,”Hiç değişmemişsin Mehmet. Yine o eski Topkapılı Cambaz Mehmet!”

 

İstanbul’un Kurtuluşu: 6 Ekim 1923 günü, Büyük Komutan'ın muzaffer ordusu, İstanbul’a giriyordu. Topkapılı, bu sahne karşısında sevinç gözyaşlarını döküyordu.

 

Mehmet Bey, Topkapı’daki evine çekilmişti. Birgün kapısı çalındı ve Nurettin Bey, bir haber getirmişti. Meclis çalışmalarından dolayı Mehmet Bey’e 1500 liralık aylık bağlamıştı. Buna karşılık Mehmet Bey; “Ben bir şey yapmadım, vatanım için üzerime düşen görevi yaptım. Bu ödüle layık değilim. Hayır bunu bana yapamazlar.” diyordu. Bu sözler karşısında Nurettin Bey’in gözleri doldu. ”Ancak bu ödülü Kızılay’a devir muamelesini yapınız.” Nurettin Bey, donakalmıştı; yapılacak bir şey yoktu.

 

Topkapılı, 1932 yılı Haziran ayında öldü. Milli mücadeledeki hizmetlerine mükâfaten, İstiklal Madalyası ile ödüllendirilmiştir. Kurtuluş savaşının adsız kahramanlarından biri daha, böylece tarih oluyordu.

Topkapılı Cambaz Mehmet’in oğlu Ali Büyükyılmaz, babası gibi küçük yaşına rağmen babasının adına yakışır bir vaziyette bir Milli müdafacı olarak kendine düşen görevi yapmıştır.

 

Yunan orduları Başkomutanı Trikopis’in günlüğünden: Uşak’ın Türkler tarafından alındığını görünce yapacak bir şey olmadığını anladım. Askeri karanlık basıncaya kadar istirahat ettirdim.Uşak’ın biraz doğusunda bulunuyorduk. Saat 16.00 sularında Türkler göründü. Ben, askerlerime savaş emri verdiğim halde onlar ateşkes borusu çalıp dağılıyorlardı. Türkler’le savaşmaktansa, teslim olmak en sâlim yoldu ve nihayet beyaz bayrak çekmeye mecbur kaldık. Esir oldum. İlk olarak, İsmet Paşa’nın karargahına götürüldüm. O da beni bekletmeden Başkomutan Mustafa Kemal’e götürdü. Mustafa Kemal’in odasına girdiğimde, beni ayakta dostâne bir şekilde karşıladı. Rahat bir Fransızcayla şunları söyledi: ”Unutmayın ki, koca Napolyon’da esir olmuştu.Siz, görevinizi tam ve eksiksiz yaptınız. Sizi takdir ediyor ve saygı ile karşılıyoruz." diyerek esir komutanı onure etme nezaketini ve büyüklüğünü göstermişti Büyük Komutan Mustafa Kemal Paşa.

Ufuk_efe

Yaşar Nezihe BÜKÜLMEZ, nam-ı diğer Yaşar Nezihe Hanım

 

unutmamak için tarihten zihnimize bir not düşelim

 

 

 

Nice bu hasret-i dildar ile giryan olayım

 

yasarnezihe1xj8.jpg

Yaşar Nezihe BÜKÜLMEZ, nam-ı diğer Yaşar Nezihe Hanım

(17 Ocak 1880 - 5 Kasım 1971)

 

İstanbullu şair, altı yaşındayken annesini kaybeder.

İzin almaksızın bir yıl süreyle okula gittiği için babası tarafından evden kovulunca okuldan ayrılmak zorunda kalır.

Üç kez evlenir.

Üç oğlundan ikisini yitirince, kendisini hayatta kalan tek oğluna adar. Küçük yaşta şiir yazmağa heveslenir.

İlk şiirleri “Malumat ve Terakki” ile “Nazikter” dergilerinde Mazlume, Mahmure, Mehcure imzalarıyla yayımlanır.

İki kez intihara kalkışır.

 

Şiirlerinde ekmek mücadelesini dile getirdi ve dönemin toplumsal sorunlarına eğildi.

Ezilen insanların sorunlarını kendi sorunu olarak gördü; işçiye ve eylemlerine sahip çıktı

ve bu nedenle işçi eylemlerini destekleyici şiirler de yazdı. Amele Cemiyeti’ne üye oldu.

 

Şiirlerine el konulan ilk kadın şairdir.

 

Şiirleri Kadınlar Dünyası Dergisi'nde sıkça yayınlandı. Şarkılar da yazdı.

17 sene Esirgeme Derneği’ne iş işlemiş.

Şark Eşya Pazarı’nda(1), Darphane'de çalışmış. Hilâl-i Ahmer'e iş işlemiş.

Savaş yıllarında komşuların mektuplarını yazmış.

Sunî çiçekler yapıp satmış. Proleter şair olarak anılır.

 

 

hayatına ve eserlerine ilişkin olarak şu özet açıklamayı yapar:

“İki kitabım var. “Bir Deste Menekşem” 1915’te Marifet Kütüphanesi tarafından yayımlandı.

“Feryatlar”ımın neşir yılı da 1924’tür. Dört dosya dolusu şiir yazmışım.

Bazıları bestelenen 250’den fazla şarkım var. Hayatım yazmakla geçiyor.

Tecvit, Karabaş, Mızraklı İlmihal, Tuhfe-i Vehbi manzum kitaplarını ve Fuzûlî’yi bir-iki kez okudum

ve bir-iki nazire yazdım.

Vaktimin çoğunu kasnak işlemekle ve kitap okumakla geçiririm.

Hayatta çok çektim. Hayatım baştanbaşa facia ile geçti.”

 

Şiirlerinden Örnekler:

 

(nezihe yaşar hanımefendinin gazellerinden. eşkıya filminde rahmetli kazancı bedih okumuştu.)

nice bu hasret-i dildar ile giryan olayım

yanayım ateş-i aşkın ile büryan olayım

görmedim gönül yüzünü ah u figan etmedeyim

 

kapladı bu nar-ı firkat hüsn ü gam al u demi

korkarım hacre kadar böylece suzan olayım

 

sevdiğim rahmet yeter incitme artık kalbimi

ger dilersen yusuf u asa bend-i zindan olayım

 

lütfi'yim bülbül gibi gülşende feryat eyledim

vuslat-ı yar ile ancak şad-ı handan olayım

 

Dildar : Kalbi hükmü altında tutan.Sevgili,mâşuk.

Giryan : Gözyaşı döken. Ağlayan.

Büryan : Yanmak anlamında

Firkat : (Fürkat) iftirak. Dostlardan ve sâir sevdiği şeylerden ayrılış.

Hacr : (Hicr) Men'etmek. Birisine bir şeyi yasak etmek.

Suzan : Yakan, yakıcı. Ateşli.

Handan : Gülen, gülücü, mesrur.

.........

Mecnun isen ey dil sana Leylâ, mı bulunmaz

Mecnun isen ey dil sana Leylâ, mı bulunmaz

Bu goncaya bir bülbül-ü şeydâ mı bulunmaz

 

Sun şerbet-i lâl-i lebin ağyara vefasız,

Saki mi bulunmaz bana, sahbâ mı bulumaz

 

Arz etimiyorum âleme âlâmı derunum,

Yoksa bana bir mahremi sevda mı bulunmaz

 

Bir sen misin âlemde tabîb, illet-i aşka,

Teşhisi dile başka etibba mı bulunmaz

 

Al aşkını, ver gönlümü ALLAH için olsun

Dil vermek için dilberi rânâ mı bulunmaz

 

Me’ud edecek kimse seni yoksa Nezihe

Meşgul edecek bir sürü huyla mı bulunmaz

.........

Gül ruhlarını gonca-i zibaya değişmem

 

Gül ruhlarını gonca-i zibaya değişmem

Endamı dîlâranızı tubaya değişmem.

 

Virane nişîn olsam, emin ol ki seninle

Ben meskenimi tarımı balaya değişmem.

 

Tenha gecelerde beni eyler müteselli,

Baykuş sesini bülbülü şeydaya değişmem.

 

Peymane'i sem nûş ederim saki-i gamdan

Bir katresini bir dolu sahbâya değişmem.

 

Sen naz ile gözler süzüp ettikçe tebessüm

Bir handeni vALLAHi bu dünyaya değişmem.

............

Utansın

 

Bahçıvanın suçu ne ki

Gül solduysa hazan utansın

 

Duyup kalbimin feryatlarını

Bülbüller ağlamaya utansın

 

Ben ışıl ışıl bir yıldız idim

Düştüysem yere gökyüzü utansın

 

Gül soldu ise hazan utansın

Cürmü ne ki bağban utansın

 

Duysun da figan-ı kalb-i zarım

Zar etmeğe bülbülan utansın

 

Bir ahter-i şuledar idim ben

Düştüm yere asman utansın

 

Çiğnenmedeyim cuyuş-i gamla

Bu halime hakdan utansın

 

Oldumsa zelil teessüf etmem

Zillete koyan zaman utansın

 

Şimdi siperim belâ-yı kahra

Bi-laneyim aşiyan utansın

 

Faş etmez idim bu raz-ı aşkı

Afaka çıkan figan utansın

 

Feryadım ederse halkı bizar

Bundan bana ne cihan utansın

 

Şu haline bak utan diyorlar

Ol afet-i bi-aman utansın

 

Çeşmimden akan sirişk-i ale

Baksın da sebep olan utansın

 

Bu şiir-i hazini Neziha

Duysun da şairan utansın

.............

Kalbimi Yıktın Temelden

 

Kalbimi yıktın temelden, pek harab ettin bu şeb,

Dide-i giryanımı mahrumu hâb ettin bu şeb.

 

İçtiğim her bir kadeh bir zehri hiçran oldu ah!

Sen niçin ağyar ile nûş-u şarab ettin bu şeb?

 

Geldiğim dem nezdine görmek için didarını

Rüyuna giysularını döktün nikab ettin bu şeb

 

Muntazırken bir cevabı lütfuna biçare dil,

“Sevdiğinı, ruhum! ” diye gayra hitab ettin bu şeb

 

Neş'elerle handerizi aşk olup ağyarı sen,

Badeler sundun elinle, neş'e yab ettin bu şeb.

 

Pembe pembe oldu rühsarın görünce halimi,

Sonra kendi ettiğinden, sen hicab ettin bu şeb.

 

Olmadım bir lütfa şayan, ağladım pek çok zaman

Vuslatınla sen rakibi kâmiyab ettin bu şeb.

 

Hep senin yadınla ben ta subhadek kan ağladım

Sen ise ellerle seyr-ü mahitab ettin bu şeb.

 

Kollarımı bâlîn, kucağım müsterinken her gece

Sine-i ağyarı zalim câme-hâ ettin bu şeb.

............

Eksilmez

Âdile Sultana

Felek gaddarının zulmu cefası artar, eksilmez,

FeIâket didenin derdü belâsı artar, eksilmez.

 

Ağardı saçlarım, vakt-i şebabım geçti de hâlâ,

Serimde zülfü dildarın hevası artar, eksilmez.

 

Bana hep aşinalar git gide bigâne olmakta,

Fakat yârin dema dem aşinâsi artar, eksilmez.

 

Niyaz u merhamet etse de cânâdan vefa görmem

Ele lütfu, bana cevr ü ezası artar, eksilmez.

 

Nezihe gülmedi, şâd olmadı bir lâhza âlemde,

nınçün talîinden iştikâsı artar, eksilmez!

 

 

 

ve niceleri ...

×

Önemli Bilgiler

Bu siteyi kullanmaya başladığınız anda kuralları kabul ediyorsunuz Kullanım Koşulu.