Zıplanacak içerik
  • başlık
    17
  • yorum
    14
  • görüntü
    21.510

Bu blog hakkında

Yaşam.....

Bu blogdaki başlıklar

Yayamaz Kayımca

söz büyüdür...

Binlerce yıl önce Meksika’nın güneyinde bilginin kadınları ve erkekleri olarak anılan ve kendilerine“Toltek”adını veren kızılderililer yaşardı.Onlar yaşam sanatını uyguluyorlardı. Bilgelik kitaplarında ise;insanın ,dünyada cennet gibi bir ortam yaratabilmesi için kendisiyle yapması gereken dört anlaşmadan söz ediyorlardı. Bu anlaşmanın ilki ve en önemlisi “Sözcüklerinizi Özenle Seçin” başlığı taşıyordu. Çünkü Toltek Kızılderilileri olumsuz sözcüklerin insan yaşamı üzerinde “kara büyü”etkisi yaratabileceğine inanıyorlardı. “Dört Anlaşma” isimli kitabın yazarı Don Miguel Ruiz bu konuyla ilgili olarak şöyle bir anısını anlatıyor: “Küçük kız annesinin ruh halinden habersiz, kendi dünyasında, kendi rüyasında mutlu ve enerjikti. Kendisini çok iyi hissediyor, neşeyle avazı çıktığı kadar bağırarak şarkı söylüyor ve koltukların üzerinde hoplayıp duruyordu. Küçük kızın gittikçe yükselen tonda söylediği şarkı ve hareketliliği annesinin baş ağrısını iyice artırmıştı. Bir an geldi ve anne kontrolünü kaybetti. Kızgınlıkla küçük kızına bağırdı. “O çirkin sesini kes. Sus ve otur”. Gerçekte annesinin o anda herhangi bir sese karşı toleransı sıfırdı. Gerçek, küçük kızın sesinin çirkin olması değildi. Ama küçük kız annesinin sözüne inandı. Ve o anda kendisiyle bir anlaşma yaptı. Küçük kız o andan itibaren bir daha şarkı söylemedi. Çünkü sesinin çirkin olduğuna inanmıştı. Sesiyle insanlara rahatsızlık vermemeliydi. Okulda da içine kapanık, utangaç bir çocuk haline geldi. Derslerinde bile şarkılara katılmıyordu.Hatta başkalarıyla konuşmakta bile zorlanıyordu. Yaptığı bir anlaşma ile küçük kız için her şey değişmişti. O artık sevgi ve kabul görmek için duygularını bastırması gerektiğine inanıyordu. Tek bir söz onun hayatını derinden etkiledi. Bu etki onu çok seven biri yani annesi tarafından yapıldı. Farkında bile olmadan. Ruiz “söz” konusunda şöyle bir açıklamada yapıyor: “Söz büyüdür. İnsan sözü kullanma yetisine sahip bir büyücüdür .Sözün gücünü yanlış şekilde kullanarak sürekli kara büyü yaptığımız söylenebilir. Sözün büyü olduğunun farkında bile olmaksızın…”

sad.pngsad.png ................

Yayamaz Kayımca

yazık...

blog-0982048001427696139.jpg

Roboski'deki katırların yüzleri maskeli molotof attıkları fotoğrafları yayınlandıda benmi görmedim ..!

''Yeryüzünde katlettikleri katırlar kadar hükmü olmayan canlıların yer kapladığı bir ülkede yaşıyoruz! Ağaç, hayvan, doğa, hayat düşmanları! ''Murathan Mungan

Yayamaz Kayımca

degermi?

düsünme diyorum.. düsünme gececek hepsi.. rüya bittiginde yeni bir sen olacaksın diyorum.. diyorum ama dediklerime ben bile inanmıyorum ki.. senin arafına sıkısıp kalmısım, cehennemine cekip götürüyorsun beni.. hani senin oldugun yer cennetten baska bir yer olamazdı ? var bir celiski degil mi ? evet.. seninle ucuyorum.. seninle büyüyorum.. senin icin akıyor gözyaslarım..

-“deger mi lan !?” diye soranlara, basımı öne egip sessizce cevap veriyorum.. sana sorsam ne diyeceksin sevgili ?

 

Artık nesnelerle konusma alıskanlıgıma yeniden basladım biliyor musun ? bıraktıgım ilaclar yakalıyor beni belki de.. gözümü kapattıgımda yalnızca seni görüyorum.. beyaz bir elbise icinde, elinde gül.. bana “hoşça kal” diyorsun sanki.. düsünüyorum da, acaba fiziksel iskenceden daha mı zor bunu yasamak ? dayanılmazlıgın bir parcası oldun ütopyalarımda.. “çık git” diyemiyorum, silemiyorum hafızamdan.. kalbimle aklım birbirlerine düsman olmus.. uykusuzluk en iyi arkadasım.

 

“olacaklar sensiz olsun..” diyor müzisyen.. ya aslında hicbir sey olmayacaksa ? ya da olmayacak olanı bile seninle hayal ettiysem ?..

 

akıl sır erdiremiyorlarmıs yaptıklarıma.. ben ne yaptım ki bu zamana dek..

 

sessiz cıglıklarımla bozuyorum moralleri.. gecenin bi vakti tek basıma yürüyorum sokaklarda.. korkmuyorum.. sen aklımdayken calısmıyor korku duygularım..

 

son sigarayı icemiyorum, cünkü senden kalan hatırası var.. icmeye niyetlensem bile yakamam, cakmak da dogrudan senden olmasa da “hatıra”..

 

en iyisi gökyüzüne bakıp hava almak diyorum.. derin bir nefes.. 2-3 saniye cekiyorum havayı icime.. aynı yavaslıkta veremiyorum, bıkkınlıgın verdigi ruh hali bir anda bıraktırıyor havayı.. bu sefer de aynı sehrin havasını soludugumuz gercegi carpıyor suratıma.. gözlerim bir anda doluyor.. ah evet, buna sizofrenik belirtiler deniyor”mus”..

 

-"hastır ordan!" diyorum ben de onu diyenlere.. iyiyim ben.. iyiyim..

 

ne hayaller kurmustum oysa.. seninle elele yagmur altında dolasacaktık istiklalde.. dünyanın en sanslı erkegi sayacaktım kendimi o an.. yagmur yagdıkca ben ruhumu sana emanet edecektim..

 

daha fazla yazmak istiyorum seni, satırlara, paragraflara sıgma istiyorum ama parmaklarım her “enter” tusuna basmamda titriyor.. sen benim icin hayalsin, hayalden öte..

 

aklımın odalarını seninle doldurdugum icin yok belki de son bir aydır o “uyku” denilen yapı..

 

ama yine de zorlayacagım kendimi, yine basımı yastıga gömüp dudagımı ısıracagım..

 

sen simdi uyuyorsun ya.. …

Yayamaz Kayımca

AİT......

İnsanlar ne zaman bir yere ait olmadıklarını anlıyor, bilmiyorum. Ben bugün anladım…

 

Bir yere ait olmadığını ne kadar uzun süre hissederse hissetsin bunu kendine bir türlü itiraf edemiyor insan. Bu görmezden gelme ani kızgınlıklara, büyük kırgınlıklara ve yapılan bütün fedakarlıkların bir “hiç” olduğunun fark edilmesine neden oluyor. O güne kadar yürüdüğünüz bütün yollar, kendinizi iyi hissettiğiniz bütün mekanlar yabancı… Karşılıklı oturup dertleştiğiniz, gülüp ağladığınız insanlarla sanki hiç tanışmamışsınız. İyiliğe ve güzelliğe olan bütün inancınız yitip gidiyor bir anda. Yaşadığınız hayat boşalıyor, sanki hiç yaşamamışsınız gibi…

 

Korkuyorsunuz sevmekten… Hele güvenmekten…

 

Hafızanız silinip gitsin istiyorsunuz ama aksine hatırlamak istemediğiniz bütün güzel anılar bir bir üşüşüyor beyninize. Bir başkasının hatıraları olduğuna inandırıyorsunuz kendinizi, bu şehirde yaşamış, kendini bu şehre ait olduğuna inandırmış birinin hatıraları sayıyorsunuz. Çünkü siz yaşamış olsaydınız sonu bu kadar kötü olmazdı. Bütün iyi anılarınız ihanet etmiş gibi size… Siz onlara yabancı, onlar size…

 

O yere ait değilsiniz artık… Her ne yaşamış olursanız olun… Ama daha kötüsü hiçbir yere ait değilsiniz…

 

Ait olmadığınızı anladığınız güne kadar tek bir yere ait olduğunuzu sanıyordunuz. Ve artık o yer yok…

Hazırlıklı olun, artık hiçbir yere ait olmayan bir insansınız. Her gece gökyüzündeki aya bakıp, ait olduğunuz yeri bulmayı ve o yerden onu izlemeyi umacaksınız…

 

Ait olduğunuz yeri bulmanız, bu yazıyı oradan okuyor olmanız dileğiyle…

 

 

alıntı....

Yayamaz Kayımca

YALNIZLIK .....

“Herkes gitmişse, sakince arkana dön bir bak

Dostun kalmış mı, aşkın solmuş mu…

Dön bak dünyaya…”

 

Başlığı çok sık yazıp çizmişimdir, yalnızlığımın ardına “+1″ koyacak biri daha var mı acaba diye…

 

İnsanın yalnızlığını anlatabilecek binlerce örnek verilebilir. En çok bilinenidir “yalnız olduğunu söyleyebileceğin biri bile olmaması”. Bu hafta ben yalnızlığın bir başka biçimini yaşadım. Yalnızlık nedir biliyordum, çok kere de tecrübe etmiştim ama “acı”yla birlikte tadınca, çok şey değişti duygusal damağımda…

 

Öyle anlar vardır ki herkesin birbirine kenetlendiğini görürsünüz. Bir sürü insanın etrafındakilerden destek alıp ayağa kalkmaya çalıştığını… Kalkamasa bile uzatılan ele sıkı sıkıya sarılıp, umut ettiğini… Kayıplarda ortaya çıkar bu görüntüler en çok… Biri “en değerlisi”ni kaybettiğinde… Acısı hayatın tam ortasına yerleştiğinde…

 

Ortak bir kayıpsa yaşanan, el uzatılması gereken birden fazlası varsa, yalnızlık çıkar ortaya… Ayağa kalkmaya çalışmak yerine, sürekli birilerini kaldırmaya uğraşırsınız… Herkes perişanken siz dik durmaya çalışırsınız. Acınızı değil, başkalarını acısını yaşarsınız.

 

Kimse görmez duvarlarınızın ardında ağlayan küçük kız çocuğunu. Zordur…

 

Gelelim bu yazının yalnızlık tanımına:

 

“Yalnızlık en acı çektiğiniz, en destek beklediğiniz anda acı çektiğinizi anlayıp, size sessizce sarılacak kimsenizin olmamasıdır…”

 

ya da

 

“Yalnızlık, acınızı paylaşacak birini bulamamanızdır.”

 

ya da

 

“Yalnızlık, siz dik durmaya çalışırken, elinizi tutacak kimsenin olmamasıdır.”

 

Sahi sizin yalnızlık tanımınız var mı? Doldurun öyleyse:

 

“Yalnızlık, ………….. ”

Yayamaz Kayımca

Varlığın yokluğuna özdeş şimdi…

 

Yazıyorum birkaç dakika ağlamışlığın ve gözyaşının üstüne…

 

 

Sen bulanıklaşsan da ben çizdim bir kâlp içine iki bedeni…

 

Zamanın bilmem hangi köşesindeydik hatırlamıyorum. İşime gelmeyen buluşmalardan kaçmadım sen varsın diye… Çam diplerinde petunyaları kuruturken ellerimizde mayasız öperdim seni.. Özüm’süz …

 

 

Güzel kelimeler istiyordum senden … Ay ışıklarıyla yıkanmış okuyunca dokunduğun gözlerimin mızmızlaştığı …

 

 

Kulağımın arkasına fısıldanmış güzel kelimeler biriktirmiştim ben sana oysa… terk edip gitmeseydin ansızın; duyacaktın … Ben çırpınırken bir kaşık suyun derinliğinde boğulmamak için ama sen … yoktun..!

 

 

Yıllar geçti aradan.. ve farkında olmadan…

 

Adımlarım daha büyük daha hızlı ve daha sağlam…

 

Yokluğunda büyüttüğüm acılarımı her gün tazelemek zoruma gitmeye başladı. Ve hasretinin bitime uğraması gerekti. Eylüldü.. hüzün mevsimiydi.. nasıl unuturdum seni? Yaprakların salına salına karıştığı toprağı öpüyordum “Vatanım” diye değil! Sen dön diye…

 

 

-Köylü kız- büyüsü bozulduğunda ben öğretmen olmuştum.. Hani rüyalarımın en güzel sahnesinde seyrederken düşünüp de derinlere daldığım….

 

Hatırladın mı?

 

Saçlarım; senin bildiğin kadar sıradan değil artık..

 

Gözlerime durulmayı öğrettim..

 

Dudaklarıma kilit vurdum konuşmasın diye..

 

Yüreğimdeki seni her gece zindana attım bensizliğin acısını sensizliğin acısını çektiğim gibi çek diye! !

 

 

Gitme Sevgili!

 

Sokak aralarında yitirdiğim aklımı geri ver bana.. yüreğim yüreğinde.. Böyle kuru bir beden ne işe yarar sensiz.. Ya dünümü ver yada hakkımı! çok mu arzu ettiklerim?

 

Hayatının kısa film akropollerinde hiç mi karem yok? Senaryoda figüran olarak ölmek istemiyorum.. al beni de gözlerine…

 

 

Gözünle gördüğün her ¤¤¤¤iyonda bir sahtekârlık adıma yazılan mektupların ne albenisi var ki?

 

 

Evlendim…Soğuk duvarlarında hissedilmeyen kokunu sineye çektiğim günler aklıma geldi..

 

 

 

Evlendin…İkinci sayfa haber bültenlerinden öğrenmek istemezdim… Bilmek isterdim yerime koyduğun biblonu… Kim bilir hangi Can sırada bekliyordu Yanmak için… Farkında olmadan işlediğin günahın bedelini ödeyeceksin demiştim … Yüreğimi yüreğine koymuş olsaydın farkına varırdın süzülmemiş gerçeklerin… Arsız gönül kuşun konmuştu bir başka evin bir başka penceresine…Açar mıydı? …

 

 

Yıllar geçti aradan … farkında olmadan.

 

Cebimde kimsenin göremediği bir öfke saklı sevdiğim… Çıkardığımda dağ dayanmaz ki gönlün dayansın? Ben bensizliğin nedametini çekiyorsun… Hissediyorum bunu…Ne ektin ki biçesin?

 

 

 

Beni arıyorsan;

 

Yokum! !

 

Sisle çevirdiğin bu evren seninde değil! !

 

Zaman hızla akıp gidiyor..

 

Yıllar sonra bugün bakıp da halime gülmeyeceğim… Gözlerime durulmayı öğrettim…

 

Dudaklarım dudaklarında güneşe selam çakmayacak artık..

 

Erkekçe namusluca çekip gideceğim gözlerinin önünden;

 

Arkasına bile bakmadan…

 

 

Dur! !

 

Yaklaşma…

 

Yollarına toz olduğum sevgili! !

 

Dudak büktüğüm gidişine…

 

Yüz eskittiğim zamanla..

 

Ey Yüreğimi yüreğine bir kez olsun konuk edemediğim sevgili! ! !

 

Dokunma ellerime..

 

O eller ki okul kaçışlarının heyecanıyla atan kâlpleri bir bedene dolduran; sonra Tek can ile kenetlenip kaderin vahametini inadıyla kıran eller…

 

 

Git..

 

 

 

Varlığın yokluğuna özdeş şimdi…

 

Yazıyorum birkaç dakika ağlamışlığın ve gözyaşının üstüne…

Yayamaz Kayımca

Sana....

Canımın içi, ciğerparem… Sancılı sevdam, ağrılı başımın tatlı belâsı… Yokluğunda eksilip yok olduğum;

 

Yine bilmem kaç şiddetinde depremlerimsin bakışlarındaki fay kırıklarınla! Hançeri saplayarak yüreğimin ta ortasına; yine dipsiz kuyularda bilinmeyen denklemli söylem ve eylemlerinle bırakıp gittin, kaldım bir başıma!

Ne olacak bu gidişin sonu can... Ne yapacak nasıl baş edeceğim seninle, bilemiyorum? Sen, benim ele avuca sığmazım, sen nazlım, sen kırılgan sevdiceğim, sen sevimlim, yoluna bin kurban olduğum; sen istedin bu kopuşu, seni sevmememi… Sen istedin sana sevgimi haykırmamamı… Bütün bunları sen istedin bir tanem! Sana olan sonsuz saygım, ezel-ebed bitmez sevgimdi kaale aldığım sözlerin! Söz konusu senin dinginliğin, mutluluğun değil miydi? Dayanırım, uzaktan da severim seni ben... Beklentisiz art niyetsiz sevgimdir senin doğrularına saygımı, sabrımı zorunlu kılan. Kolay mı sandın bütün bunları? “Olsun! Yeter ki o bir tanem, o sevdiğim narçiçeğim mutlu olsun ” dedim, kendi kendime. Seni beklentisiz sevdim…

 

Son söylediklerini anımsıyor musun can? Hani beni kısıtlayan, elimi kolumu bağlayarak ötelere iteleyen…

Artık sesini duyamaz, varlığını göremez oldum; gerdin, gerildim! ... Seni görememek, sesini duyamamakla cehennemde yanmanın ne farkı var ki? Cenderenin içinde sıkışıp kalmış, kapana kıstırılmış fare yavrusu gibiydim, anlayacağın... Kaç kez telefona uzandı da elim, açamadım… Yanına gelmeye hazır adımlarım geri geri gitti, gelemedim! Çünkü sen istedin böyle olmasını can... Her zamanki sevecen hitaplarımı, seslenişlerimi çekip aldın benden; beni dalsız budaksız bıraktın! Oysa sen benim ürkek nazlı ceylanım, şafağıma doğan güneşim, vakur edasında huzur bulduğum canımın içi, bir tanemdin… Sana hep böyle hitap ederdim safiyane bir mutlulukla… Seni merak ettiğim için arada bir de olsa varlığını, hayatta olduğunu hissettirmeni beklerdim... Bak işte! Onu da çok görüp kıstın sesimi, esirgedin! …Günlerce yedim bitirdim kendimi sessizliğinle; sana hasret, sesine, kokuna, yüzüne, sıcacık sevgi seslenişlerine hasret…

 

Dedim ya: Razıydım seni uzaktan sessizce bir başıma -içim kan ağlayarak da olsa- sevmeye… Yeter ki mutlu ve erinç ol! Sana oracıkta söz vermiştim ya canımın içi… Artık sevgimden söz etmeyeceğime, sana dokunmayıp, yüzünü bile—zorunlu olmadıkça—görmeyeceğime ve de sesini… Oooffff of! ...Bunları sana söylerken tepki vermediğini -onaylarcasına- bana teşekkür ettiğini anımsıyor musun? Ben daha ne yapabilirdim? Beni de kendini de bağladın, kilitledin, kısıtlayıp susturdun sözlerinle, ama yok edemedin bende ki seni! ...Nasıl yok edebilirdin ki? Ne senin ne bir başkasının gücü yetebilir mi buna? ...Yetmez bir tanem, yetemez…

 

Ne çok istedim koşarak sana gelmeyi, sevgimi haykırmayı, “canımın içi” demeyi... En çok da yüzümü o tatlı boynuna gömmeyi ne çok özledim, bir bilsen! ‘İyi mi kötü mü, derdi kederi var mı, mutlu mu? ” sorularının kahredici karanlığında kaldım, daraldım... Sevgim çağladı sana… Gözlerim... Gözlerim kahve acılığında ıslandı yağmurlarınla da; sen bilmedin, duymadın, görmedin bunları caan... Senin içindi bu kabuğuma çekilmelerim… Sessizliğim, uzaklığım hep senin için… Senden uzaktaki her sessizliğimde eksildim, yolundu kanadım kolum... Her gece falezlerin doruğundan atıyordum kendimi Akdeniz’ in karanlık sularına… Sevdamla birlikte seni o karanlığa gömmeyi düşünerek… Yine de yok edemiyordum bendeki sen’i... Tek korunağım, tek varsılım, görkemli sarayımdı bende ki sen; sıcacık, masum ve biçare…

 

Seni böyle sevdim can... Bu can hiç olmadığı kadar mutlu ve istekli yoluna serilmekten... Bin ölür, bin dirilir; bir kez olsun kırpmam gözümü; çıkarır atarım, sıyrılırım giyindiğim bu can gömleğimden...

Ben seni özümle, ruhumla, gören gönül gözümle sevdim… Sana “can” dedim canıma sardım… Bu can can’ ıyla can bulacak, can’ından uzakta değil… Sen sevmesen de, ben seviyorum ya, yeter! Seni yüreğimin korunağında taşırım sonsuza dek; tıpkı kanguruların o minicik keselerinde yavrularını taşıdığı gibi, göğsünü siper edercesine…

 

Seni seviyorum… Seni seviyorum hüzün yüzlüm, kahve gözlüm! ...Sen bin kez desen de “sevme beni! “ diye, seviyorum işte…

Bir damla yaşına, hüzünle yıkılmış kaşına dayanamam! O güzel, o narin benliğin örselenmesin; kıyamam sana…

Beni öksüz, bir başına bırakma yokluğunla bir tanem! Boğulurum sensizliğin bulanık sularında… Uzakta da olsan; nefesine tutunmuş varlığım… Canıma can katan nefesine…

 

 

ben seni

bedenin, tenin için sevmedim ki

seni

malın-mülkün, mevkiin için sevmedim…

ben seni

bir gün-beş gün- on gün için sevmedim ki

seni

giyindiğin güvercin donu

arındığın ab-ı hayat suyu…

ben seni

çile dergâhında hak yolu

yunus odu’ yla yanan serinle…

seni

bir nefeslik canım

yaşadıkça yaşatacak kanım…

yanardağlarım, doruğumda karım,

edebim - ar’ımla sevdim.

ben seni

soldukça açan İrem bağım

bir avuç gökyüzü, birazcık mavi umut

kalbimde saklı gülşen çağımla…

seni

sana feda canım

özverili

hoş görülü

yalın insan yanım…

seni “ adam gibi adam” lığınla

bir ömür sevdim; bilmez misin can?

 

seni severken

bir şey istemedim, beklemedim ki;

Nefes alman, mutlu olmandan gayrı…

 

ben seni

senin bile bilmediğin bir yürekle sevdim, bambaşka…

seni hep sevdim be can! sevdim, inandım aşka…

koşullar uzak düşürse de;

seviyorum…

seviyorum seni

ah bir inansan keşke ...

 

refika doğan

Yayamaz Kayımca

.............

Soluk bir kelebek kanadında düş büyütmek gibi merhaba..

merhaba; uzak ülke rüzgarlarının serinliğine bıraktığım mavi şal, merhaba sana.

Yine kağıtla, kalemle merhaba ruhumdaki yalnızlığına..

Yeni bir eklendi yaşamışlığıma , yine bir yıl biterken.

henüz dağıtmadı güneş saçlarını ,semanın yüzüne..

Sarı siyah gökyüzü bu yüzden : arada kalmanın resmi bu olsa gerek doğanın tualinde ;sabaha inat karanlık , geceye inat aydınlık..

Loş bir gölgeyim kararsızlığında göğün, ya var ya yokum biraz sonra.

Hayatıma uzak, bir hikaye kaharamanının gözüyle baktığımda sen nasılsan ben öyleyim şimdi kendi etim içinde.. Bak..! yine görmeyeceksin biliyorum ama bak...

bakmakla görmenin arasında bir ânka havalanır biliyorsun çölden vahaya ya da bir çiçek fidelenir de büyür Ama sen yine de bak ;

samyeli saçlarında bak sevdiğim ben tükeniyorum ânka kanat çırptıkça görmenin yeşil ormanına..

Uzaktasın biliyorum; yakınken bile Kâf dağı ardında ama bildiğim bir şey daha var sevdiğim ;

seven ulaşırmış ardına dağların, seven görebilirmiş de delerek geçebileceğini dağları ,

sevdiğinin gözlerinin ışıltısında..

Bir yalvarış türküsü mü bu satırları yazdıran yoksa yakarış mı ;

sevdayı yürek denen deryaya hoyratça demirleyene bilmiyorum..

Bilmiyorum dedikçe ne kadar kızdığın geliyor aklıma ;

ben de hep kızdım sana beni bırakıp gidişinin ardından içten içe öfke tarttım yürek terazisinde sevgi yanında oysa, kendim için sevmiştim seni de , makyaj yapar gibi boyamıştım hatta çizmiştim seni istediğim şekilde .

Kimbilir belki bu yüzden sakladı bencilliğim seni benden ,

demiştin ya '' sana açan çiçeklerini gösterdim bahçemin; sen onları sevdin . bir de kuruyan ormanları bilsen''. Kan kırmızı karanfillerle getirirken gönül bahçenden yüreğindeki kızıl kıyameti mi anlatmaya çalışıyordu ruhun umarsız..

Oysa kuruyan ormanlarıda sevebilirdim;

sevgi büyütmez miydi çiçekleride kimbilir belki yeterince sevmediğimiz için birbirimizi yeşermez diye düşündün. Ve işte bir paradoksa yolculandık birlikte ama iki yabancıydık elele.

Yine de senle geçen zamanı düşündükçe anlıyorum ki tutunmuşuz birbirimize ama ip üstünde bir cambaz kadar güvende..

Bir parçada sen suçlusun kanımca ; kabullenmeyebilirdin boyamışlığımı seni.

Gözlerindeki yaşların , rengini yıkadığı anlarda bile susarak bizi yanılgılara bayadın.

Ikimiz yalancı çocuklar gibi kandırdık birbirimizi ,

kendimize ait olmayan yalanlarla belki de son oyunuydu çocukluğumuzun(da) ,

sen korkularına teslimettin , ben kimliksiz egoma...

Şimdi mutsuzuz ; bir sabun kayganlığı var avuçlarımızda hayata tutunabileceğimiz pençelerimiz yok öylesine yaşayan ve ölen insanlar gibiyiz bu devinimsiz boşlukta ...

Yine de bir şansımız daha var ufacıkta olsa ...

alıntı...

Yayamaz Kayımca

Bilyormuydun?

Bu gece ne kadar da yanında olmak istedim... Seni yıpratan her ne varsa onları her bir köşenden çıkarıp, şeytanın kazanında sonsuza dek kaynatmak istedim... Ama biliyorum ki, asla istediğimde yanında olamayacağım... Ne kadar da korkunç gözüküyor değil mi... Bense bu lanetin tadını çıkarıyorum işte!.. Kar yağan tepelerde, metrelerce beyazlığın altında kardelenlerin varlığını hissederek savuruyorum buzdan saçlarımı... Tipinin nasırdan ellerini senin dokunuşların diye tenime değdiriyorum... Gözlerimi dahi açtırmayan fırtınanın kollarına bırakmam kendimi, senin duru suların için, inan...

 

Kaybolmuşluğumun keyfini çıkarıyorum... Beni soktuğun kimliklere alışıp, hiç birini reddetmeden, hep yanında olmak için bu kadar çabam!.. Ben bu kadar çırpınırken sularında, seni yoran her ne varsa lanet ediyorum işte... Kopya kağıtlarından yaptığım sevgi anlarını, varlığı oluşmamış hayallerin, kırıştırmasını hazmedemiyorum... Bilmiyorlar ki, senden çok bana zarar veriyorlar... Hayatımı sen yapan, bir kadının anlarından neler çalıyorlar... Geceler boyu kurulan hayalleri nasıl da paramparça ediyorlar...

 

Gitme sevgili... Gözünle gördüğün her şeyde sahtekarlık, acı, göz yaşı, boğulmuş ihtiraslar var... Benim avuçlarımdaysa, her bir andan toplanmış, kazı*********** kazanılmış, rengarenk demetler var... Bak; bu, dün gece kimseye görünmeden, bulutların derinliklerini yararak çaldığım hilalin parlaklığı... Cebimde kimsenin göremediği yıldızlar saklı... Saçlarımın arasında rüzgarın en tatlı kokusu gizli... Kulağımın arkasında fısıldanmış güzel kelimeler var... Hepsini senin için topluyorum!.. İçimde sen varken benim bunları ihtiyacım yok çünkü... Ne güzel kelimeler istiyorum, ne ay parlaklığı ne de rüzgarın huzuru... Gözlerinden parlak mı sanıyor kendini bulutlara mahkum ay?.. Dudaklardan sen dökülmedikçe ne anlamı var ki söylenenlerin?..

 

Bir masal böyle yazılır... İşte hayat... Sen bulanıklaştırsan da, göğü, denizi, içimdeki tanrı hepsini siler atar... Anlar anlamlanır... Dokunuşlar hayat verir...

Yayamaz Kayımca

Okudugunda...

Sen bu mektubu okuduğunda

ben yeni başlamış olacağım yazmaya.

Gözlerin ilk satıra düştüğünde

kalemim daha yeni değmiş olacak kağıda.

Senbir pazartesi akşamına karartırken günü

bense henüz uyanmış olacağım.

Ve penceremden senin pencerendeki

akşamı izleyeceğim.

Sonra sen, benim seni izlerken yazdığım satırlara

sarılıp yatacaksın.

Uyanacaksın.

Yıkayacaksın yüzünden pazartesiyi.

artık yaşanmamış yepyeni bir gün olacaksın.

Yayamaz Kayımca

Okunmamış mektupların yasak sevdaların kentinden geldim ben;

Kavanozlara hapsolmuş kırılgan güneşlerin

Kimsenin birbirine dokunamadığı sevgilerin kentinden.

İçimde kocaman bir acıyla pek çok korkuyla geldim;

Ürkeklikle kırılganlıkla umutsuzluk ve çaresizlikle geldim.

Aylarca hüzünle dolaştı bu şehirde gözlerim

Yalnızlık ve açlıkla;

Sevgiye açlıkla.

Bir bir tanıdım bu kentin ıslak ve yağmurlu köşe başlarını

Gözleri yaşlı çıkmaz sokaklarını.

Her kaldırım taşına dokundum

Her ağacına sarıldım

Her sesini ve sessizliğini dinledim.

Her agıdını yaktım

Her kederine ağladım.

Acım hiç azalmadı

Korkum bir parça bile eksilmedi.

Daha da arttı yalnızlığım

Umutsuzluğum daha da çoğaldı.

Söylediğim her şarkıda

Yazdığım her şiirde daha da büyüdü kendimden nefretim.

Karanlık ve ıslak gecelerde gördüğüm her ışıklı camda acıyla dağlandı gözlerim

Pençe pençe kuru ağaç yapraklarına yazdığım sevgim günden güne yittigitti.

Sonra sen çıktın karşıma.

Bu kentin senin kentin olduğunu öğrendim

Bu ağaçların bu göğün senin olduğunu.

Bambaşka bir kimliğe büründü her şey.

O ışıklı camlardan birinin senin olduğunu öğrendim

Nefret etmedim ışıktan.

Sessizliği yırtan seslerden birinin senin sesin olduğunu öğrenince gürültüyü sevdi gözlerim.

Önce bir parça

Sonra bir parça daha...

Böyle böyle umut doldu içim

Acılarımdan sıyrıldım

Ölüme bile çare buldum.

Geldiğim kentin korkudehşet ve acı doluyalan ve nefret dolu sokaklarını unuttum

Çığlıklarla yıkanan gecelerini unuttum.

Senin şehrin ağıtlar yerine türküler söylemeye başladı bana.

Mutlulukla tanıştı yüreğim

Yeniden sevgiyle tanıştı.

Sonra öğrendim ki...

Senin kentim benimkinden daha yalancıymış

Senin sözlerin benim kentimin çığlıklarından daha çok acıtıyormuş.

Öğrendimsenin ve kentinin sahte yüzünü; sonra çok sonra.

Ama bu kez kaçıp gidebileceğim bir başka kent yoktu

Kaçıp sığınabileceğim bir başka ben yoktu.

Acımkorkum ürkekliğim çaresizliğim;

Benden uzaklara gönderdiğin ne varsa hepsi yanlarında yeni dostlarıyla

Yeni düşmanlarımla gelip yerleştiler içime.

Geceyle tanıştım yeniden

Geceyle tanıştım sonra... yeniden

Islak sıcak demeden yürüdüm gecenin içinde

Yine ıslak ve karanlık gecelerde ışıklı camlara baktım

En çok senin camına baktım

O dalgın camın ardında başını masaya eğmiş bir şeyler yaptığını biliyordum;

Saçının yüzüne dokunduğunu

Elinin saçına dokunduğunu

Gözlerinin bana hiç gerçekten dokunmadığını biliyordum

Ağlıyordum.

Kimi zaman ben karanlık bir köşeden senin camına bakarken camda çocuk yüzün beliriyordu

Dalgın dalgın deliyordu karanlığı bakışların

Bana ulaşmıyordu

Bunun için bir çaba harcamadığını biliyordum.

Eski harap bir mezarlık gibi kalıyordu boşlukta

Sen ışığı söndürüp başka dünyalara gittikten çok sonra bile gözlerin

O mezarlıkta bana ait bir ot bir taş parçası bile olmamasının verdiği buruklukla

Senden nefret edememenin

Senin için hiçbir şey ifade edememenin verdiği yorgunlukla

Ertesi gece camlarla

Camınla buluşmak üzere gözlerimi ve bedenimi alarak

Kalbimi hep çok gerilerde bırakarak

Evim dediğim taş duvarların arasına dönüyordum sonra.

Sonra evime dönüyordum...

Kendimi sorguluyordum;

Korkumuacımı yalnızlığımı sorulara boğuyordum.

Aynalardan nefret ediyordum

Kendimden nefret ediyordum ama yinede seni seviyordum.

Yasak sevdalar okunmamış mektuplar kentinin insanı olduğumu;

Yasak sevdalara acılara mahkum olduğumu bile bile seni seviyordum.

Acı çekiyordum

Parmaklarımla aynaları parçalıyordum

Aynalarla parmaklarımı parçalıyordum.

Ruhsuz camıma dokunup kanlı parmak izlerimle sana sesleniyordum

Yüzüme dokunuyordum paramparça ellerimle

Senin hiçbir zaman gerçekten dokunmamış olduğun yüzüme

İçimin resmine.

Acımı hissetmiyordumacımı hissetmiyordun.

Rüyalarımda saçlarım gökkuşağına karışıyordu

Rüyalarımda dokunuyordun bana

Bu kent beni seviyordu rüyalarımda.

Bir zamanlar beni seven dostum olan bu kent gerçekte nefret ediyordu benden oysa

Bu kent nefret ediyordu benden

Senin kentin olduğu için

Her toz zerresinde senden bir parça taşıdığı için.

Gidecek başka bir yerim yoktu oysa benim

Yüzümü gömüp yüreğimi gizleyebileceğim başka bir şehrim yoktu.

Yasak sevdalar kentine dönemezdim

Dönemezdim çünki orası çoktan yerle bir olmuştu.

Başka bir şehre gidemezdim çünki gözlerim bu kentin göğüne tutsak olmuştu

Karanfillere asılmışyanmış kağıt parçalarıyla

Duvarlara hapsolmuş bomboş yüzlerle bile olsa bu kentte kalmalıydım;

Senin kentin olduğu için

Sen bu kentte olduğun için.

Ben senin umurunda değildim oysa biliyordum.

Biliyordum beni umursamıyordun.

Çoktan yeni ülkelerle buluşmuştu gözlerin

Yeni sayfalara yazı yazmışyeni sınırlar çizmişti ellerin.

Yeni anılara gülüyordu sesin.

Umutsuz aşkların çocuğunu unutmuştun çoktan

Resmim en ufak bir iz bile bırakmadan

Belleğinden bir ter damlasın karışıp gitmişti.

Bir ot parçası boş bir kutu bir şeker kağıdı kadar bile değerim olmamıştı gözünde

Oysa sen

Eski fotoğrafları kaplayan

Onları gizeme boğan

Yaldızlı toz taneleri kadar değerliydin benim için;

Taşlar kadar

Kuru yapraklar kadar

Anılar kadar değerliydin.

Duvarlarımı süslediğim kuru gonca güllere senin adını vermiştim ben

Her şeyi isminle süsleyip

Kendimi bile isminle sevmiştim ben.

Her şeyi isminle sevmiştim ben;

Şimdi her şeye iyice sinmiş olan

Hiçbir şeyden silinmeyen isminle

Dudaklarımı kutsayan isminle.

Meydanlarda kırık ağaç dalları gibi kaldım sonunda

Savaş meydanlarında ağlayan

Yüzünü

Geleceğini kaybetmiş çocuklar gibi

Güneşi elinden alınmış ninniler gibi.

Sonunda ışıklı camından yılgın bakışlarından kaçtım

Senden kendimden kaçtım.

Kendimden kaçtım.

İnsan kendinden ne kadar kaçabilirse

Kendini ne kadar dışlayabilirse.

Kendimden kaçmakla kaderimden kaçabileceğimi düşündüm

Başaramadım.

Yeni açmazlara düştüm.

Bu koca kentin sahte yüzünden kaçmaya çalışırken onun sokaklarında kayboldum.

Sonra bir gün;

Hiç görmediğim

Ama hep gözümün önünde olan bir yüzle tanıştı gözlerim.

Onun acılarını öğrenip anılarını dinledikçe

Yavaş yavaş kendi benliğimden uzaklaştığımı

Eski kabuğumdan sıyrılıp yeni bir kimlik kazandığımı hissettim

Ve bu yüzden kaçtım ondan;

Çünki yeni bir yüz yeni acılar demekti

Bunu sen öğretmiştin bana.

 

 

alıntı.....

Yayamaz Kayımca

“Nereye” diye soruyor...

 

“Bilmiyorum” diyorum buz gibi umursamaz bir sesle. Gerçekten bilmemek mi benimkisi yoksa tamamen umursamamak üzerine uydurulmuş güzel bir kılıf mı tüm bu söylediklerim... Belki her ikisine de sığınıyorumdur soruları cevaplarla çoğaltmamak adına kim bilir...

 

Ama bildiğim bir şey var ki; ne kadar zorlasam da kendimi gözlerimin önüne o ana dair, sana dair hiçbir şey gelmiyor. Sessiz, kırgın ve uzak zamanlardan geriye yüzü olmayan bir adam kalmış sadece belleğimde. Ve o adam, bulduğu her fırsatta belleğimden gün yüzüne çıkarıp da kendini, oturduğu yerden ağır ağır kalkıyor, açıyor kapıyı ve tek kelime etmeden çekip gidiyor.

 

“Ne zaman” diye soruyor...

 

“Çok oldu” diye geçiştiriyorum, hatırlayamayacak kadar çok hem de...Hani belleğin unutulmuş bölgesine atılan ve bir daha şimdiki zamana geç(e)meyen, yaşanıp yaşanmadığı bile bir süre sonra bilinmeyen, yarı gerçek yarı rüya, belli belirsiz anlar vardır ya işte onun gibi...

 

Oysa az önce kapanmışcasına kapıya bakıyor buluyorum kendimi, kulaklarımda belirsiz bir zamana ait ayak sesleri, kendi kendimi yalancı çıkararak içten içe, her adımda benden biraz daha uzaklaşmasını dinliyorum.

 

İşte böyle anlarda, hani belleğin sana sormadan habersizce tüm ağırlığıyla üzerine abandığı ve senin kayıtsız şartsız teslim olduğun zamanlarda, hiçbir şeyin değişmediğinin bir kez daha farkına varıyorum içim ürpererek. Oysa her seferinde öyle çok yalan biriktiriyorum ki üşümemek adına, öyle çok umursamazlıklarım oluyor ki, kendime yetmelerim, yetmediğimde yok saymalarım, avuntularım...Ama olmuyor işte, ne kadar sağlamasını yapsam da kendi içimde, bir yerinden hep fire veriyor hayat, tutunmalarım hep eksik kalıyor, bir ucu hep sana çıkıyor bütün bu kaçmaların. Ve bütün bu gitmeler var ya hani içimin duvarlarına ellerinle kazıdığın, hep yalan aslında, hep zamansız, hep yarım..

 

Düşünüyorum da şimdi tanıdığım her insanda senin yüzünü arıyorken ve her giden taşıyorken senin ayak seslerini nereye gittiğinin bir önemi kalmıyor aslında, ya da dönüp dönmeyecek olmanın...

 

Her sene bu zamanlarda yazılıp da, hiçbir zaman yollanmayan karalamalar bunlar. Zamandan bahsettiğime bakma sen, bunlar aslında zamanı olmayan mektuplar. Yıllar geçmiş olsa bile üzerinden ya da sadece birkaç saniye ne farkeder ki, sen hala aynı yerde aynı şekilde kaldıktan sonra zaman “şimdi” değil midir...Ve her nerede olursa olsun, ne kadar saklamaya çalışırsa çalışsın bir baba her zaman kızının yüreğindedir.

 

Alıntı.

Yayamaz Kayımca

kördüğüm..

Siyah%20Beyaz%20Resimleri.jpg

 

beynimde kaldıramayacağım kadar büyük bir gürültü var..beynimdeki çözamediğimm çözmek için de uğraşmadığım sır; çürümeye yüz tutmuş hayallerimi her geçen zamanda biraz daha içine çekiyor.bana değil şu anda var oldugum tüm karanlıga,odamın her aydınlığından yansıyan karanlıga,ait oluyor o büyük sırrım ..bir gürültü oluşuyor sürekli sefil hayalerimden..kulaklarımı ve bana ait olmayan her hayali gürültüye boğuyor kendi kargaşası içinde..odam,karanlığım birden duruluyor ..sis dolasıyor her yanda kargaşa sonrasında ..sır denen bu büyük etken kendini çözmek için didinirken beni de her saniye daha fazla sise,dumana,hayale -ne dersen işte- boğuyorr..beynimdeki her keskin düşünceye inat bu sır esneklik kazanıyor..daha da daha da zorlaşmak için...yeter bırakk beni !!! bırak artıkk...ya durr tut çek elimden..çek bu sistennn düğümünün en ortasına...sırrımın dibine çek benii..bırak dokunma kendinee sırrımm..ben çözeyim seni nasıl böyLe doladıysamm..

alıntı..

Yayamaz Kayımca

Yaralara dair....

Yaşlı ve çirkin bir tüccar; karşılığını parayla ödeyeceği zevk gecesi için

olağanüstü güzel, ama taş kalpli bir fahişeye gitmiş...

Sabaha karşı, yaşıl adamın uykuya dalmasını fırsat bilen genç kadın,

soyguncu dostlarını çağırmış.

Ne var ki tüccar, tilki uykusundan fırladığı gibi olanca gücüyle karşı

koymaya, dövüşmeye başlamış. Haydutlar hem kalabalık, hem de işinin

ehliymiş.Onu kolayca köşeye sıkıştırmışlar. Ancak ne kadar vururlarsa,

bu zayıf ve çirkin bedende yara açılmadığını, can alıcı darbelerin hiç iz

bırakmadığını görmüşler...Bıçaklarını, kılıçlarını çekmişler...Ancak en

keskin bıçak, en acımasız kılıç bile tüccara hiç bir şey yapamıyormuş....

Sonunda korkup kaçmışlar....

Dövüşü izleyen kadın, yaşlı adamın mucizevi gücünden etkilenmiş,

bir kez daha -ama bu kez aşk adına- tüccarla sevişmek istemiş.

Onu hayranlıkla, arzuyla, şefkatle okşamaya başlamış...

Gelgelelim güzel kadının her dokunuşunda tüccarın bedeninde yeni bir yara

beliriyormuş. Dövüşün, darbelerin, bıçakların, kılıçların açtığı yaralarmış

bunlar... İçten bir ilgi ve şefkat görene dek gizli kalmışlar.

Sonunda tüccar kanlar içinde kadının kollarına yığılmış, ölmüş....

 

Tam bu türden hayatlar yaşamıyor muyuz ?

Aşktan bunca korkmamız bu yüzden değil mi ?

Kimsenin kollarında yığılıp can vermek istemiyoruz.

Çünkü zaten, her yanımız "kılıç yaralarıyla" dolu.

Ama bir şekilde kapanmış,kabuk bağlanmış yaralar onlar....

Nasıl yapmışsak yapmışız üstesinden gelmişiz...

Ama biri, kabuk tutmuş yaraları okşamaya başladığında, cırt diye

açılıveriyor ve oluk oluk kanama başlıyor yeniden....

Birine teslim olduğumuzda, anlatmaya başladığımızda, içimizi döktüğümüzde

bedenimiz ve ruhumuz kan içinde kalıveriyor....

 

O yüzden değil mi içimizi tutmamız?

Birisine teslim olmaktan korkmamız? Ortalıkta tedirgin ve gergin dolanmamız?

"Anlatsam mı, anlatmasam mı?" kararsızlığımız

"Bu sevgi beni acıtır mı?" kuşkularımız....

 

Her zaman seni üzecek birileri olacaktır. Yapman gereken insanlara

güvenmeye devam etmek, kime iki defa güveneceğini iyi seçmek....

 

Gabriel Garcia Marquez

Yayamaz Kayımca

Umarım....

Okuduğum ilkokulun kantininde simit ve Çamlıca gazozu dışında bir şey yoktu, zaten o zamanlar çocuğa haftalık vermek diye bir şey de yoktu. Gene de bakkala gidişlerimde kalan para üstlerini haftalarca biriktirip, tüpte şokella alıyordum. Onca zaman para biriktirilerek alınan ve bitmesin diye gıdım gıdım yenen o tüpte şokellanın tadını hala hiçbir şeyde bulamıyorum.

 

Ben şanslıydım, babam denizciydi. Seyir dönüşleri bana envai çeşit oyuncak getiriyordu Avrupa'dan. Ama o zamanın çocukları bile bir tuhaftı, ben mahalledekilerle paylaşmayınca o oyuncaktan da zevk almıyordum. Hala gazoz kapaklarını taşla düzeltip, bugünün TASO'larına benzeyen şeyler yapıyordum. Dokuztaş, misket, kukalı saklambaç, hele o "en de tura bir iki üç güzellik", unutulur gibi değildi.

 

İnşaatlardan sökülen paslı çivilerle oynanan toprağa çivi saplamaca gibi tamamen yokluğun tetiklediği yaratıcılık örnekleri. Sokaklar bizim, dert yok, tasa yok, oyuncak yoktu, olsa da devir hesap devri alacak para yoktu ve eğlence yaratıcılığımıza kalmıştı. Yaz günleri, sabahtan akşama kadar sokaktaydık. "Sokağa Çıkmak" diye bir deyim vardı.

 

Hayat o kadar güzeldi ki, ilk aşkıma dört yaşında vurulmuştum. Net hatırladığım bir sahne var: Adi Yalın. Babası ona iki tekerlekli bisiklet almış ve bana "Yarın seni de bindireceğim" diye söz vermişti. Bindim mi? Hatırlamıyorum, sonra taşındılar mahallemizden. İkinci aşkım, alt katımızda oturuyordu. Bir gün incir toplayacağız diye, Çengelköy sırtlarında kaybolmuştuk birlikte.

 

Diyarbakırlı Kürt bir Karpuzcumuz vardı . Salı Cuma karpuz, kavun getirirdi kamyonla. "Kavun ye bal ye" diye bağırırdı. Hakikaten de o kavun bal gibiydi. Hele o zamanın çilekleri, bir reçel kaynadı mı, değil apartman mahalleyi sarardı o nefis çilek kokusu. Reçel yapılacak çilek neredeyse bir gün boyunca beş altı kez suyu değiştirilerek kovalarda bekletilirdi toprağı çıksın diye. Üstelik suya da rengi geçmezdi. Şimdi çilekler toprakta yetişiyor ama toprağa değmeden büyüyor. Belki de o yüzden ne tadı var ne de kokusu.

 

Siyah beyaz ve tek kanallı televizyon, küçücük parmaklarımızın arasında kaybolana dek bıçakla yontulan kalemler -ki kalemtıraş kullanmak israftı, sınıflardaki çöp kovası onu kalem açma kuyruklarını unutan var mı?

 

Plastik ilkel beslenme çantaları ve okula götürülmesi yasak olan muz. Hele iç içe gecen halkalardan oluşan ve her zaman akıtan o plastik bardaklar, kâbusumdu benim. Uçlu kalem geldiğinde memlekete, uzay mekiği gibi bakmıştık ve onun ucu da uzay mekiği fırlatma rampası gibi kavrardı kapkalın kalem uçlarını.

 

Bunların her biri güzel birer anı, 30 lu yıllarını sürenler için. 40 lı yıllarını sürenler için o dönem, terörle özdeş. Zira çoğu Üniversiteyi ya zar zor bitirdi, ya da ayrılmak zorunda kaldı. 50 üzeri için ise hatırlanmak bile istenmeyen günler. Çünkü onlar çocuk okutmak ve yaşam mücadelesi vermek zorundaydı, onca yokluğa, parasızlığa ve kardeş kavgasına rağmen. Sadece çocuklar o yılların tadını çıkardı, sadece çocuklar mutlu ve umarsızdı ve sadece çocuklarda hatırlanası güzellikler bıraktı.

 

O dönemin çocukları, şimdi çocuk yetiştiriyor. Sahip olamadıkları oyuncaklarla dolu çocuklarının odaları. Yedikleri dayakların inadına seslerini bile yükseltmiyorlar çocuklarına. Dizlerinden, dirseklerinden yara kabuğu eksik olmayan o zamanın çocukları, çocuklarından kan alınırken fenalaşıyorlar. Ancak hava karardığında ve babası işten geldiğinde eve giren şimdinin ana babaları, çocuklarını kapı dışarı çıkaramıyorlar, zaman zaman haklı sebeplerle. Annelerinin bir bakışı ile mum kesilen, akşama babana söylerim tehditleri ile büyümüş o çocuklar, bugün kendi çocuklarının psikolojisini bozar diye HAYIR bile diyemiyorlar.

 

O zamanın çocuklarının, şimdiki çocukları doyumsuz, çoğu bilgisayar başında patates cipsi yediği için şişman, hepsi zehir gibi akıllı ama onca imkâna rağmen okulu pek azı seviyor. Çelik çomağı, kukalı saklambacı ve hatta uçurtma uçurtmayı bilmiyor. Onların uçurtmaları marketlerde hazır yapılmış olarak satılıyor ve babayla bir Pazar günü saatlerce uğraşarak uçurtma yapmanın zevkini ve yeşil tepelerde uçurtma uçurmanın tadını bilmiyorlar.

 

Okulun açılacağı haftanın öncesinde önceleri zevkle başlayan ama sonra işkence halini alan, defter kaplamanın ne demek olduğundan habersizler, defterlerin kaplanmaya ihtiyacı yok çünkü. Kâğıt onlar için buruşturulup atılabilecek bir şey, defterden kâğıt koparmanın nasıl olup da YASAK olabileceğini akılları almıyor.

 

Hiç dut silkelemediler, bembeyaz çarşaflara ve hiç incir ağacının ince dalına basıp yuvarlanmadılar komşunun bahçesine.

 

Mutlular mı?

 

Umarım öyleler.

 

Peki, çocukluklarını bizler gibi, özlemle anacaklar mı?

 

Umarım ... :clover:

Yayamaz Kayımca

Kürtmüşüz!

Altmışlı yılların sonunda ve yetmişli yılların ilk yarısında, tek başına dokuz kişilik ailesini geçindirmeye çalışan babamın yanında önce dolmuş, sonra da taksi durağında araba yıkadığımı hatırlıyorum. Yaşım "ilerlediğinde" yaptığım işler arasına otomobil lastiği onarmak da eklendi. Bunlar benim ilkokul, ortaokul ve lise yıllarımdı. Ders çalışacak zamanı ve koşulları olmayan, ancak iyi bir araba yıkayıcısı ve sadece öğretmenleri dinleyerek sınıf geçen, iyi sayılabilecek bir öğrenciydim. Öğretmenlerimin beni sevdiğini, durağın önünden geçerken araba yıkayan öğrencilerinin yanağını sevgiyle okşadıklarını, bana moral verdiklerini hatırlıyorum.

 

Durağımızın tam karşısında bir banka ve lojmanları vardı. Kadınları ve kızları çok iyi giyimli, çok güzeldiler. İkinci katta oturan kız benden iki sınıf alttaydı ve ben onu görünce bir başka oluyordum. Ayakkabıları yırtık, giysileri yırtık, elleri, o sert geçen kışlarda araba yıkamaktan çatlak çatlak olmuş bir yeni yetmeyken ne onu kendime ne de kendimi ona yakıştırabiliyor, ancak hayal kurmaktan da geri duramıyordum.

 

Kurduğum hayaller arasında en çok, büyüyüp ehliyet almış, duraktaki en havalı araba olan Şahin Abi'nin altmış bir model Şevrolesiyle şehri turlayan, yolcu taşıyan, arabasını yıkayan çocuğa iyi bahşiş veren ve o kızın sevgilisi olmayı başarmış şoför hayali vardı. Her gece bunu kurar, sabah o arabayı yıkayan, ama iyi bahşiş alamayan çocuk olurdum.

 

Lise bire yazıldığım yıl babam bana kocaman kareleri olan bir takım elbise aldı. Ağzım kulaklarımdaydı. Sınıfımı geçersem yenisini umar oldum, ama olmadı. Sınıfımı geçtim, ama o yıl giydirilme sırası bende değildi. Elbisemin biraz küçülmüş haliyle ikiyi idare ettim. Üçe geçtiğim yaz benim de içinde olduğum bir kazada arabamız parçalandı. Ailemin geçimini sağlayan dört tekerlekli aygıt kendinden daha büyüğünün altına girdi, parçalandı. Yeni öğretim yılı başladığında, ceketimin sol kol dirseği yırtılmış, pantolonumun paçalarıyla ayakkabılarım arasına da epey bir mesafe girmişti. Artık o kızla karşılaşmak istemiyordum. Sınıfa girerken, sırada otururken utanıyor, tahtaya kalktığımda dirsekteki yırtığı gizlemek için çaba sarf ediyor, pantolonumu aşağıya doğru itip paçalarımla ayakkabımı birbirine yaklaştırmaya çalışıyordum.

 

İşte o yıl, yani lise son sınıftayken "O" çıkıp geldi. Durakta oturuyorduk. İki kişi kapıyı açıp girdiler. Biri otuz, otuz beş, diğeri ondan genç, ikisi de uzun boylu iri yarı, ikisinin de bıyığından alt dudağı görünmüyordu. Yaşlı olan konuştu: "Merhaba, durakla kim ilgileniyor arkadaşlar?"

 

Yaşamımdaki birçok şeyi sıradanlaştıracak, yeni bir yaşama başlayacağım günlerin ilk sesi, ilk cümlesiydi bu. Babam yanıtladı: "Buyurun ağabey, ben yardımcı olayım." "Ben" dedi dışarıdan gelen: "Ben buraya yeni tayin oldum arkadaşlar. Memurum, bu da kardeşimdir. O'nu da beraberimde getirdim. Bir tane arabamız var, isterim ki kardeşim de burada sizinle çalışsın, bedeli neyse öder, gereği neyse yaparız! Bizi de kendinizden sayar, aranıza alırsanız çok seviniriz."

 

O zamanlar bizim oralarda henüz taksi plakası denilen şey yoktu ve araba sayısı da zaten parmakla sayılacak kadar azdı. Durak bir ya da iki arabayı daha kaldırırdı. Babam olumlu yanıt verdi: "O bizim de kardeşimiz sayılır, buyursun başlasın, bedel dediğiniz de herkes nasılsa o da öyle." Gidip çay söylemek her zamanki gibi bana düştü.

 

Ertesi gün gelip başladı. Kırmızı bir Murat 124'tü arabası. Arabasını kendisi yıkadı, sıraya kendisi çekti, çayını söylemeye kendisi gitti. Başta ben olmak üzere hepimiz yadırgadık tavrını, ancak akşam evine gitmeden önce şaşırdığımız bir şey daha yaptı ve arabasını ben yıkamışım gibi diğer şoförler kadar para verdi. Bu tavrını da hep sürdürdü, hep böyle gitti. Duraktan çok arabasında oturuyor, sürekli kitap okuyordu. Müşterilere herkesten daha saygılı davranıyor, yaşlıların binmesine yardımcı oluyor, hiç kimseye kaba davranmıyor, ancak henüz anlayamadığım nedenlerden dolayı duraktakilerden bazılarına daha yakın, bazılarına da alabildiğine mesafeli duruyordu. Beni, çaycı çocuğu ve durak kâtibini kolluyor, bize yapılan ve alışkın olduğumuz bazı kaba davranışları adeta kendine yapılmış gibi sayıp müdahale ediyor ve garip biçimde hep baskın geliyor, en feodal, en etkili tiplere dahi taviz vermiyor, lafını asla sakınmıyordu. Her öğlen sonrası saat birde çok dikkatle radyo haberlerini dinliyor, suratı asılıyor ya da gülerek iniyordu arabasından. Arada bir çağırıp sohbet ediyordu benimle ya da öbür çocuklarla.

 

İşte tam da öylesi günlerden birinde: "Gel" dedi, gittim. Havadan sudan sohbet etti önce, dinledim.

 

"Verdiğim kitapları okuyor musun?" diye sordu.

 

"Evet abi" dedim.

 

"Pekii ne düşünüyorsun, beğenmediğin şeyler olmu­yor mu içlerinde; hiçbir şey sorma gereği duymuyor musun?" dedikten sonra bir soru daha sordu: "Senin, babanın, ailenin, burada yaşayan birçok insanın, bu bölge insanının yani, Kürt olduklarını biliyorsun değil mi?"

 

Midem kalktı! Kusacak gibi oldum.

 

Bir anda bütün karizması yok oldu, gözümden düştü.

 

Ne diyordu bu **********?!

 

Ne diyordu bu ***********?! Nasıl böyle aşağılayabilirdi bizi?!

 

Bir kere Kürt kim, biz kim? Biz şehir merkezinde doğmuşuz ya!...

 

Hem ben hem de babam Van'da, şehir merkezinde doğmuşuz.

 

Şehirde, şehrin merkezinde doğan Kürt olabilir mi? Ne mantıktır bu, böyle bir şey nasıl söylenebilir?

 

Üstelik Orta Asya... Elde kılıç taa oralardan gelen atalarımızın at sırtındaki günlerini anlatan filmler, Cüneyt Arkın, Malkoçoğlu, Karamurat. Hocalarım! Tarihçimiz, coğrafyacımız. İlkokul, ortaokul kitaplarım. Emin Oktay'ın yazdıkları, hepsi yalan mıydı?

 

Ne diyordu bu, neler saçmalıyordu, deli mi, manyak mıydı?

 

Kürt'müşüz.

 

********** dediğine bak!

 

Kürt'müşüz!

 

Bazen yüzüme, bazen herhangi bir yere bakarak anlatıyor, anlattıklarına haklılık kazandırmak için bazı örnekler veriyordu.

 

O konuştukça benim elim ayağım bağlanıyor, söylediği hiçbir şey yalan gibi, iftira gibi ve işin garibi aşağılama gibi durmuyor, böyle olunca da başımdan aşağıya kaynar sular dökülmeye başlıyordu.

 

O konuştukça dedem ve kırsaldan gelen akrabalarımız canlanıyordu gözümde!

 

Dedem hayatta olduğu süre içinde hiç Türkçe konuşmamıştı. Hep babamın, anamın, amcalarım ve halalarımın da anladığı "O dilden" konuşur, onlar da ona öyle cevap verirlerdi.

 

O an tüm bunlar üst üste belleğimde canlanınca, adamın haklı olabileceğini düşündüm.

 

Kürt değilsek eğer, dedem niye hiç Türkçe bilmiyor ya da konuşmuyordu? Dedemin yaşadığı dönemdeki aile pratiğimizle, hocaların, kitaplarımın anlattıkları tutmuyordu birbirini.

 

Adam haklıydı.

 

Demek ki Kürt'üz biz.

 

Yani Kürt'müşüz!

 

On altı yaşımın içindeyken, yer yer, zaman zaman duyup da pek kendim(iz)e yakıştıramadığım gerçek, o saat itibariyle bu, çayını kendi söyleyip arabasını kendi yıkayan, bıyıkları alt çenesine varan Türk şoför tarafından yüzümün ortasına yapıştırılmıştı. Türk olarak bindiğim arabadan Kürt olarak inmiştim. Allak bullaktım.

 

"Demek böyle. Demek biz Türk değiliz, demek Kürt'üz!" diye düşüne düşüne bir o yana bir bu yana yürüyüp durdum.

 

Bu "keşif"le birlikte yaşamımda çok ciddi değişiklikler oldu. Gün geldi yaşadıklarımı pişmiş tavuğun yaşamadığına inandım.

 

O, bir gün geldiği gibi, abisinin yeni tayin edildiği yere gitmek için yola koyulduğunda, ben de Kürtlüğümün "tadını" çıkarmaya başladım.

 

 

* * *

 

Aynı yıl "74 affı" diye bilinen affın çıkmasıyla birlikte, okulumuza aynen onun bıyıkları gibi bıyıkları olan epeyce bir öğretmen geldi. Hiçbiri bizim eski öğretmenlere benzemiyordu. Bizimle konuşuyorlar, top oynuyorlar, okul çıkışı birlikte yürüyorlar, kolumuza girip çalıştığımız yerlere geliyorlar, ailemizden insanlarla, oradakilerle tanışıp sohbet ediyorlar, gülüp şakalaşıyorlar ve sonrasında da sözü döndürüp dolaştırıp ülke sorunlarına getiriyorlardı.

 

Herkesin önceleri tip, giyim kuşam ve davranışları itibariyle yadırgadığı bu insanlar, giderek sevilen, aranılan dostlar haline geldiler. Esnafın bir kısmıyla, diğer bazı öğretmenler rahatsızdı bunlardan: "Bunlar gomonist, çoluk çocuğun ahlakını bozacaklar" diyorlar, ama dedikleriyle de kalıyorlardı.

 

Böylece "sosyal aktivite" dedikleri şeylerle uğraştırmaya başladılar bizi. Biri tiyatro grubu kurdu, beni de aldı. Öbürü okulun hiç kullanılmayan bodrum katını resim ve heykel atölyesine dönüştürdü. Bedenci olan pestilimizi çıkarmaya başladı. Hemen hepsi ders saatlerinin dışında da zaman ayırıyorlardı bizlere. Velilerimizin zevkle izledikleri, Gogol'un "Müfettiş"ini oynadık. Bir de içini demir tellerle güçlendirdiğim bir alçı heykelcik yaptım aşağıdaki resim- heykel atölyesinde. Hepsi aynen onun gibiydiler, her fırsatta kitap okuyor, okumamızı, düşünmemizi sağlıyorlardı. Not hiç sorun değildi onlar için. Zayıflarımızla ilgileniyorlar, eksiklerimizi tamamlıyorlardı. Sayelerinde daha iyi birer öğrenci olmanın yanı sıra Nâzım Hikmet, Aziz Nesin, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Dostoyevski, Tolstoy, Gorki, Çernişevski, Dimitr Dimov ve benzeri birçok yerli ve yabancı yazarı okuduk. Ardından da Marx'ı, Lenin'i ve Stalin'i!...

 

Önce emekçiliğimizi ve kökenimizi sindirdik, yoksulluğumuzun kaynağını öğrendik. Okuduk. Okudukça da ne yapmamız gerektiğini anladık.

 

Tam da o sıralarda Van'da bir dernek kurulmuştu. Oraya gidip gelmeye başladık.

 

Çoğalıyorduk, çok hızlı çoğalıyorduk. Çoğaldık, çoğaldık, çoğaldık…

 

Lise son sınıfın ikinci yarısında, kolumdaki yırtık sorun olmaktan çıkmıştı. Artık utanmıyordum. Artık o yırtığın ve yerine yenisinin alınamayışının sebeplerini bilen, gözü pek bir devrimciydim.

 

Dernekte çok iyi abiler vardı, "arkadaş" diyorlardı bana, göğsüm kabarıyordu. Hep "arkadaşları" kaldım onların. Halen de öyleyim.

 

O günden bugüne yaklaşık otuz beş yıl geçti. Nedendir "hiç kendime sormadım", ama halen ve her koşulda iri kareleri olan ve babamın aldığıyla aynı renkte bir elbise bulundururum gardırobumda. Eskidikçe yeniler, kolunun yırtılmasından önce mutlaka değiştiririm.

 

Yaşadıkça da bunu yapmaya devam edeceğim. :clover::clover:

 

Necmettin Salaz

"Kürt'müşüz", Damar Yayınları, Ankara, 2008

Yayamaz Kayımca

Devrimci ahlak ....

Ahlak,insanın genel olarak toplumsal konumlanışını,yaşama bakışını,insan ve çevresiyle olan ilişkilerindeki değerlerini;kısacası yaşama karşı duruşunu belirleyen bir öze sahiptir.Ahlakı insandan ve insanın yaşama karşı duruşundan bağımsız olarak ,ideolojiler üstü görmek olanak dışıdır.Ya da böyle ele alınması bilimsel,tutarlı ve doğru değildir.

İnsanı insan yapan değerlerin insan merkezli ve toplumsal olarak duruşunun ifadesidir ahlak.Doğruluk,dürüstlük,namusluluk,onurluluk,hak ve hukuk bilirlik,sorumluluk duygusu,paylaşımcılık,insana özgü ve insanca yaşama uygun duruş,sosyal-kültürel anlamda toplumsallığı öne çıkaran bakış açısı vs gibi özellikler iyi ahlaklı,iyi insan olmayı tarif eder genel olarak..Yukarıdakileri çoğaltmak ve uzatmak olanaklıdır.Ama öz aynıdır.

Birey olarak insanı toplumdan ayrı,kopuk ve bağımsız ele almak nasıl insanın yaşamaması ile eş anlamlı ise;birey olarak insanın yaşamının anlamı elbette ve kesinlikle toplumsallığı ile belirlenir.İnsanı yaşamda varlığı ile anlamlı kılan toplumdur,toplumsallığıdır.

Ahlakı;sınıfsal özünden bağımsız;ekonomik-siyasal toplumsal yapıdan azade değerlendirmek kesinlikle aldatıcıdır.Yukarıdaki tanım sınıfsal özü ile birlikte ele alınmadığı sürece ,soyut-yaşamın gerçeğinden uzak sadece felsefi bir tanım olarak göreli bir kavram olarak kalacaktır,kalmaya da mahkumdur.Oysa bireyler veya toplumlar içine doğdukları ya da varlıklarını sürdürdükleri ekonomik-siyasal sistemin birer parçalarıdırlar.Doğal olarak ta sistem insanların siyasal-sosyal-kültürel-insani-felsefi bakışlarını belirlemektedir.

Felsefi ve toplumsal olarak,ekonomik alt yapı sistemin üst yapısı olarak bilinen siyaset,kültür,sosyal ilişkiler,üretim ilişkileri,insan ve insana özgü her şeyi etkilemek ve belirlemektedir.Sınıflı toplumlarda,egemen-hakim olan sınıf ekonomik-siyasal-sosyal çıkarlarını sürdürmek için kendisi dışındaki sınıfları kaçınılmaz olarak yukarda ifade ettiğimiz alanlarda da şekillendirmek ve sisteme bağlamak zorundadırlar.Bu ikili ilişkiyi doğru kuramazlar ise,sistemlerinin devamlılığını sağlayamazlar.

Sınıflı toplumların ezen-ezilen,sömüren-sömürülen ilişkisi bağlamında sonuncusu olan kapitalizmde de durum aynen böyledir.(Sınıflı toplumların aslında sonuncusu komünizmin birinci aşaması olan sosyalizmdir.Ama sosyalizmi ezen-ezilen,sömüren-sömürülen ilişkisi bağlamında ele alınmayacağı ön kabulünden kaynaklı ve de sosyalizmi sadece bir geçiş aşaması olarak görüldüğünden dolayı kapsam dışında tuttuğumuz belirtmeliyiz.)Kapitalizm;her şeyi para-kar ve çıkar hırsına bağlı olarak ele aldığından bunun toplumsal ahlaki boyutta bireycilik-bencillik-çıkarcılık-insan özgü olan her şeye yabanlaşma,hak ve hukuk tanımama,her şeyi ve her olguyu kendi merkezli olarak tanımlama vs olarak yansıması kaçınılmazdır.Şöyle bir çevreye göz atmak bile bunun net örneklerini görmek için yeter de artar bile...

Kapitalist ahlak anlayışı,tam bir ahlaksızlıktır esasta.İnsana özgü olan ne varsa ona düşmanlıktır.Ki bu ahlaksızlığı derinleştirip her şey yabancı insanı ürettiği ve de toplumsal-siyasal-ekonomik alternatifi olan komünizm zayıftır ki;ömrünü bir o kadar uzatmıştır ve hala ciddi sarsıntılara uğramadan en azında şimdilik yoluna devam etmektedir.

Bu ahlaksızlığın karşısına tam tersine ,sosyalist-komünist devrimci bir ahlaki özle ve de ideolojik duruşla karşı çıkmak,durmak,mücadele etmek;içselleştirmek ve yaşamak;ciddi bir iradi duruşu ,kararlılığı,her açıdan insana özgü değerleri egemen alan bir anlayışı zorunlu kılmaktadır.

Sosyalizm(komünizmin birinci aşaması olarak) kendisinden önceki sistemler ya da toplumsal düzenler gibi kapitalizmin bağrında doğup,büyüyüp,gelişip sonra da iktidarı fethetmez.Tam tersine;sosyalizmin kurucu sınıfı kapitalizmde ortaya çıkmasına rağmen,iktidarın fethiyle birlikte yukardan aşağıya kurulan bir sistemdir sosyalizm.Bu anlamıyla siyasal-sosyal-kültürel üst yapı elemanlarından başlayarak,ekonomik alt yapı kurulacaktır.Bu anlamda,komünist devrimci ahlak ve ya kısaca insanlık düzeninin insana özgü her şeyinin nüveleri,sınıfın siyasal örgütünün,tek tek militanlarının ve de giderek genel olarak tün sınıfın egemen yaşam biçimi haline getirilmelidir.

Kapitalizmin doğal sonucu olan yabancılaşmaya,insanı insan olmaktan çıkaran tüm ahlaksız dayatmalara,ahlaksızlığı yücelten yapılanmaya karşı komünist devrimci tutarlılık,kararlılık ile ideolojik ve pratik mücadeleyi keskinleştirmek gereklidir.Esasen kapitalizmi ayakta tutan bu temel ideolojik hakimiyetin dayandığı güçlü yerdir.Zira kapitalizm bunu iyi bilip kavradığındandır ki,milyarlarca doları bu ideolojik hegemonya uğruna -basın-yayın-TV-sanal alem-sanal yaşam-futbol,ahlaki-sosyal-kültürel yozlaşma araçlarına aktarmakta ve harcamaktadır.Kapitalizmin dibi belirsiz ahlaksızlık çukurunda debelenenlere ışık,sadece insanlık düzeni olan komünizmin yüce ideallerinde,yaşam biçiminde,ideolojik-teorik-politik-sosyal ve kültürel yapısında vardır.

Bütün sorun,komünist devrimcilerin çelikten iradeleriyle bütünleşmiş,bilimsel inançla kuşanılmış,tümüyle insani değerleri rehber edinip yaşam tarzı haline getirmişlerin ,geleceğin temsilcisi olan sınıfı örgütleyip mücadeleye sevk etmesi ve sosyalizmi elle avuçla tutulur bir gerçek haline getirmesindedir.Sınıfın burjuva hakim kültüründen kopartılıp,kendisi için sınıf olmasının sağlanmasındadır.Bunun için ideolojik ve teorik mücadelenin yükseltilmesi,pratik mücadele ile bağlarının doğru kurulup yaşama geçirilmesi temel zorunluluktur.

Komünist devrimci ahlak,bir yaşam biçimidir.İnsani olan her tür değerin yaşamda karşılığını bulup cisimleşmesidir.Dipsiz çukurların karşısında,yüce dağlar bulunmaktadır.Tünelin ucundaki ışık komünist devrimin yol gösterici feneridir.Her türden yozlaşmaya,yabancılaşmaya ,insandan uzak ahlaksızlık ve düşkünlüğe karşı;topyekun mücadele bayrağını taşımak ve bu bayrak altında birleşmek varlık ile yokluk sorunudur.Sosyalizm ve insanlık düzeni olan komünizm bir ütopya değ ilidir.Bu yolda görev herkesindir.Hep birlikte ideolojik ve pratik mücadeleyi yükseltelim..

×

Önemli Bilgiler

Bu siteyi kullanmaya başladığınız anda kuralları kabul ediyorsunuz Kullanım Koşulu.