Zıplanacak içerik
  • başlık
    51
  • yorum
    405
  • görüntü
    94.450

Bu blog hakkında

"Şeb-i yeldayı müneccimle muvakkit ne bilir / Muptela-i gama sor kim geceler kaç saat"

Bu blogdaki başlıklar

gloria

Peki...

“Ben sadece sevdim...”

İçinde ne barındırır bu cümle?

 

Emek? Özveri? Acı? Çok Acı? Umutsuzluk? Ayrılık? Hepsi?

 

Ben söylerim, sen dinlersin. Söylemesi gereken sadece söyler mi? Umut ederek mi söyler? Daha mı çok acı çeker söylerken? Kıvranır mı acıdan?

 

Dinlemesi gereken peki? O ne yapar o zaman? Ne yaşar? Ne hisseder? Hiçbir şey mi? Çok şey mi?

 

Hiçbir şeydir belki... Sevme der, sevmeseydin der. Ne kadar kolay söyler.

 

Sev desem ben olur muydu peki? Sevseydin deseydim... Ben bunu o kadar kolay söyleyemiyorum işte... Artık söyleyemiyorum. Oysa sevseydin beni.

 

Sadece sevmek yetmez mi? Yetmiyor işte bazılarına... Peki ne yapsaydım daha?

 

Hiçbir şey mi? Hiçbir şey yapmayayım mı? Gerçekten mi? Yapmayayım mı gerçekten?

 

Peki...

gloria

Bugün pazartesi, ama ben güne güzel başladım. Öncelikle her günkü gibi sabah 6.30 da kalkıp 7 de servise binmek zorunda kalmadım. 8 de kalktım, 8.30 da servise bindim 9 da işe geldim (insani koşullarda çalışmak diyorum ben buna) sonra arkadaşlarla oturup güzel bir kahvaltı yaptım sohbet ettim tabii güzel bir müzik de bize eşlik etti.

 

Oturduğum yeri sevmedim bugün, hemen kapının dibinde, üstelik banko gibi her yanın çevrili, sıkışık ve dağınık, kısıtlanmış... Aldım masamı, koltuğumu, bilgisayarımı camın kenarına taşıdım bir haftalığına, aydınlığı, güneşi görüyorum. Gerçi güneş yok yağmur yağacak ama olsun, yağmur eşliğinde Tom Waits dinlemek, üstelik camdan dışarıyı izlemek ve tabii tüm bunları yaparken sıcacık yanan peteğin de kemiklerine kadar seni ısıtması... Bir yandan kahve ve kitap kokusu sarmış her bir yani smile.png

 

Daha ne olsun.

gloria

Bugünümü sana ayırıyorum, sadece sana. Senin için şarkılar dinleyip seni anlatanı bulmak, yüreğimi seninle doldurup sonra da onları kağıda dökmek ve sana yüreğimde yeniden yeniden yerler açmak için. Her yerim sen olsun istiyorum, çepeçevre seninle sarılmak, havanın ısıtamadığını seni düşünerek ısıtmak, içtiğim çayda tadını bulmak, tadını buluncaya kadar içmek. Biliyorum bunları seni bilmeden yapmak çok zor. Ben, seni bilmek istiyorum!

 

Sana bakmayı seviyorum, yüzündeki her izi, her hareketi ezberlemek, sustuğunda dahi konuşmak seninle, anlamak aklından geçenleri, gülümsediğini görmek... Öyle yavaş yavaş başlayan ardından tüm yüzüne yayılan o gülümsemen var ya, o var ya içime güneş doğduruyor, gece bitiyor gün oluyor, gün aydın oluyor. Benim “günaydın”ım senin gülümsemen.

 

Bana gülümsemen biterse bir gün, o zaman gecem başlayacak sanki.

 

Hani diyor ya şarkının sözlerinde,

“Eksik bir şey mi var

Anlayamam

Bak çayım sigaram her şeyim tamam,” diye.

 

Çayım da var, sigaram da var, çoğu zaman her şeyim de bunlar. Ama hani olur ya bazen, bir şey unutmuş gibi hissedersin, işte öyleyim aynen, bir şey unutmuş gibiyim sanki. Eksik gibi... İlk defa kendimi yarım kalmış hissediyorum, bu zamana kadar hiç fark etmemiştim bunu. Meğer kendimi bütün zannediyormuşum ben, kimseye ihtiyacım yokmuş gibi. O yüzden çekip gitmelerine izin vermişim insanların, o yüzden çekip gitmişim hayatlarından. Tamamdım ben çünkü, tastamam. Oysa şimdi içimde derin bir boşluk var, sanki bir yanım bomboş. Gelip tamamla lütfen beni, doldur tüm boşluklarımı, tastamam yap beni.

 

Var ya, tam şu anda, yani eksik olduğumu fark ettiğimde içimde inanılmaz bir feryat koptu, şimdi daha da çok korktum bu aşktan, ya gidersen ya beni tamamladıktan sonra terk edersen, o zaman o boşluğu neyle dolduracağım ben? Nasıl tamamlayacağım kendimi?

 

Korkmamayı öğret bana, senden, ki sen aşksın, aşktan korkmamayı öğret. Ölmeyi öğret, sensiz kalırsam ölmeyi değil, seninle birlikte ölmeyi öğret. Lakin sensiz kalırsam zaten ölürüm, seninle birlikte ölmek istiyorum ben. Birimiz korkmasın olur mu? Birimiz cesur olsun, diğeri korktuğunda, “Korkma ben yanındayım,” desin. “Korkma yanındayım de,” bana. Kaçma sakın benden. Kaçmazsan sana aşkların en güzelini vadedeceğim.

 

Benim kadar sevmediğini mi düşündüm şu an, bu aşkı nasıl karşılayacağını bilemediğini mi?

 

“Hoş geldin” de o zaman, böyle karşıla, aç yüreğini, gireyim içeri. Başlayalım.

 

art-drawing-rihanna-Favim.com-405240.jpg

gloria

Laplace'in Şeytanı

Keşke şöyle on beş yıl kadar geriye gitsem ve beni şu aşamaya getirmiş olan hiç bir şeyi yapmadan, tekrar bir 15 yıl yaşasam.

 

Merak ettiğim şey aslında o zaman da acaba yine burada, bu şekilde mi olurdu hayatım?

 

Kimbilir belki de vardır o hayatlar bir yerlerde, mutlaka yaşıyorlardır? Belki de milyon hatta milyar kez çeşitli hayatlara bölünmüşümdür.

 

Paralel evrenler gibi...

 

Bir sürü paralel evrende yapmadıklarımı yaparak hayatlarına devam eden bir sürü "ben" var mıdır acaba?

 

Peki, hangimiz daha mutludur?

 

 

***

"Laplace'in Şeytanı" da neymiş, kimmiş onu da siz bulun artık

gloria

Doğa takvimi

Dedemle babaannemin kullandığı duvar takvimlerinin üzerine dedem, her zaman şuna benzer notlar tutardı:

"Çaldağı'na ilk kar düştü." Köyümüz Akyoma'nın tam karşısındaki dağın adıdır Çaldağ, etrafımızdaki en yüksek yer orası olduğundan karın ilk düştüğü yer de orasıdır, o nedenle önemlidir oraya kar düşmesi, kış geliyor demektir bu.

 

"Zemheri zamanı," Bu da çok gördüğüm takvim üstü notlarından birisiydi dedemin. Anadolu'nun diğer birçok yerinde rastlanacağı gibi her ayın değişik bir adı vardır Giresun'da da. Zemheri onlardan birisi. Ocak ayına denk gelmektedir.

 

Kısalığı nedeniyle şubat ayına da gücük ayı derler. Küçük yani smile.png Mart aynı, abrul nisan demektir (april'den geliyor sanırım). Mayıs aynı, kiraz ise haziran ayıdır. Giresun hep fındığıyla bilinir ama aslında kirazın da ana memleketidir. Öyle ki ismini Yunanca'dan gelen kerasus kelimesinden almıştır, kerasus kirazlar anlamına gelir. Çok kiraz yetişir-di aslında eskiden Giresun'da, şimdilerde çoğu ağaç kesildi gitti. Artık eskisi gibi kiraz memleketi değil Giresun.

 

Neyse kaldığım yerden devam edeyim, orak ayı temmuz ayı demektir, bu dönemde oraklarla bahçe altları biçilir. Ağustos aynı, darı ayı eylüldür. Darı mısır anlamına gelir, tarlalardan mısırlar toplanır fırınlanır bu nedenle eylül ayı adını darıdan alır. Ekim ayı yapılacak işlerin bittiği zaman yani averelik zamanıdır adına da bu yüzden avara denir. Koç ayı kasım ayıdır, karakış ise aralık ayı. Bu ayda sert hava şartlarından dolayı köylü hiç bir iş göremez, karakış günleri sıkıntılı günlerdir yani.

 

Çok severdim bu takvim üzerine yazılı notları okumayı. Dedemle babaannemi kaybedeli çok zaman oldu, şimdilerde yok artık takvim üzerindeki o notlar. Bu sabah doğa takvimi diye bir takvimle karşılaştım, bu takvim işte tıpkı dedemin de tuttuğu gibi kesin olmasalar da çok uzun süreli gözlemlere dayalı notlar sonucu oluşmuş bilgilerden oluşuyor. Anadolu'da hala tarımla uğraşan insanlar için son derece önemli bu günler, onu paylaşayım istedim.

 

Silinmesin bunlar da dedemin takvimindeki notlar gibi.

 

27 Ocak: Kışın en soğuk zamanı

30 Ocak: Ayandan fırtınası

31 Ocak: Erbain’in (Zemherinin, 40 günlük kış döneminin) bitişi

1 Şubat: Hamsin fırtınası

3 Şubat: Çiftlik hayvanların çiftleşme döneminin başlangıcı

6 Şubat: Ağaç dikme zamanı

18 Şubat: Kuşların çiftleşme dönemi

20 Şubat: Cemrenin havaya düşmesi

27 Şubat: Cemrenin suya düşmesi

28 Şubat: Leyleklerin gelmeye başlaması

3 Mart: Soğukların şiddetinin azalmaya başlaması

5 Mart: Ağaçlara su yürümesi

6 Mart: Cemrenin toprağa düşmesi

9 Mart: Bağ budama zamanı

11 Mart: Kocakarı soğuklarının başlangıcı (7 gün sürer)

12 Mart: Husum fırtınası

14 Mart: Kaplumbağaların kış uykusundan uyanması

15 Mart: Kırlangıçların ve ebabillerin gelmeye başlaması

21 Mart: Günle gecenin eşitlenmesi, Nevruz, baharın başlangıcı

22 Mart: Mart dokuzu fırtınası

25 Mart: Çaylak fırtınası

27 Mart: Ağaçların tomurcuklanmaya ve yeşermeye başlaması

30 Mart: Çaylakların gelişi

3 Nisan: Çiçeklenme döneminin başlaması

5 Nisan: Bülbüllerin ötmesi ve yörüklerin yaylalara çıkması

7 Nisan: Kırlangıç fırtınası

11 Nisan: Leylek fırtınası

16 Nisan: Lale mevsiminin başlangıcı, Camuskıran fırtınası

17-19 Nisan: Kuğu fırtınası

21 Nisan: Sitte-i Sevir (6 gün boyunca süren soğuk ve fırtına), Boğa fırtınası

24 Nisan: İpek böceklerinin yumurtadan çıkışı

26 Nisan: Arıların yumurtadan çıkışı, güllerin budanma zamanı

27 Nisan: Kalem aşısı zamanı

29 Nisan: Serçelerin yavrulama dönemi

30 Nisan: Lale fırtınası

2-4 Mayıs: Çiçek fırtınası

6 Mayıs: Hıdrellez

11 Mayıs: Kırkikindi yağmurlarının sonu

16 Mayıs: Filizkıran fırtınası

20-22 Mayıs: Engirkıran fırtınası, Kokulya fırtınası, Ülker fırtınası, bağların çapalanma zamanı

29 Mayıs: Suyun topraktan çekilmeye başlaması

28 Mayıs: Koyun kırkma zamanı

30 Mayıs: Bağlara yerleşme zamanı, kabak meltemi

7 Haziran: Arpanın orağa gelmesi, pirinç ekimi

10 Haziran: Ülker doğumu fırtınası

16 Haziran: En uzun günlerin başlangıcı

19 Haziran: Gün dönümü fırtınası

24 Haziran: Yaprak aşısı zamanı

27 Haziran: Kızılak fırtınası

29 Haziran: Günlerin kısalmaya başlaması

1 Temmuz: Yaprak fırtınası

3 Temmuz: Sam rüzgarlarının başlangıcı

11 Temmuz: Çark dönümü fırtınası

24-26 Temmuz: Karaerik fırtınası

29-30 Temmuz: Kızılerik fırtınası

1 Ağustos: Yılın en sıcak günlerinin başlaması

5 Ağustos: Arıların bal tutmaları

12 Ağustos: Pamuk toplama zamanı

18 Ağustos: Yemişlerin olgunlaşması

24 Ağustos: Mihrican fırtınası

25 Ağustos: Sam rüzgarlarının sonu

28 Ağustos: Leyleklerin göçmeye başlaması

31 Ağustos: Mercan fırtınası

6 Eylül: Bıldırcın fırtınası

7 Eylül: Yaz sonu fırtınası, sebzelerin soğuklardan etkilenmeye başlaması

8 Eylül: Koç ayırma zamanı

13 Eylül: Çaylak fırtınası

15 Eylül: Bağ bozumunun bitişi

21 Eylül: Günle gecenin eşitlenmesi

23 Eylül: Koç katımı zamanı

25-28 Eylül: Kestane karası fırtınası

29 Eylül: Turna geçimi fırtınası, turnaların göçü

30 Eylül: Kırlangıç ve ebabillerin göç etmesi

4-5 Ekim: Koç katımı fırtınası

12-13 Ekim: Meryem Ana fırtınası

14 Ekim: Yaprak dökümü fırtınası, kaplumbağaların kış uykusuna yatması

17 Ekim: Kırlangıç fırtınası

19 Ekim: Bağ bozumu fırtınası

20 Ekim: Ağaç dikimi ve çelikleme zamanı

21 Ekim: Bağ bozumu zamanı

31 Ekim: Ağaçların budanması

4 Kasım: Lodos rüzgarları

5 Kasım: Kuş geçimi fırtınası

9 Kasım: Çiğ düşmeye başlaması

11 Kasım: Pastırma yazı sıcakları

22 Kasım: Haşerenin gizlenmesi

30 Kasım: Ağaçlardan suyun çekilmesi, ülker fırtınası

1 Aralık: İkinci pastırma sıcakları

8-10 Aralık: Karakış fırtınası

21 Aralık: Erbain’in başlangıcı (Zemherinin başlangıcı, 40 günlük soğuk kış zamanı), en uzun gecelerin başlangıcı

26-28 Aralık: En uzun gecelerin sonu, gün dönümü fırtınası

gloria

Peynir seni çağırıyor!

Doğup büyüyor ve sonra ölüyor olabiliriz, ne kadar düz görünüyor değil mi? Ama bence insan yolu göründüğü kadar düz değil, aksine içinden çıkılamaz bir labirent kadar karışık. (Zaten düz olsaydı o kadar da eğlenceli, maceralı ve sürprizlerle dolu olmazdı.) Her neyse işte, labirentin sonunda bir ödül olur ya genelde, klasikten çıkmayalım bizim ödülümüz de peynir olsun (ama bizim fare olma zorunluluğumuz yok baştan söyleyeyim). Peynire ulaşıncaya kadar birçok yol denemek zorundayız, çıkmazlara girip, ne yapacağını bilemez halde kalakalmalar mesela ki benim en çok yaşadıklarımdan. Oysa yapılması gereken tek şey oradan geri dönmek. Ve nitekim dönüyorsun da. Hatta çıkmazlara girip çıkmaya alıştıkça bir zaman sonra o ne yapacağını bilemez hallerin de yok oluyor, hımmm, çıkmaz sokak deyip emri veriyorsun kendine, “Geriii dön, ileri marş!”

 

Döndük ve başka bir yola yöneldik diyelim, o yolun da bizi nereye götüreceğini bilmiyoruz, belki yine bir çıkmaz yol, belki de peynir biggrin.png Dolanıp duruyoruz ve yol bizi alıp bir sona götürüyor ama peynire ulaşamadığımız bir son, yanlış bir son. İşte burada ne yapacağımıza iyi karar vermemiz gerek, çünkü hayatın birçok sonu var, yani en azından ben öyle olduğunu düşünüyorum. Önemli olan senin o sonlarla ne yapmayı planladığın, onlarla nasıl başa çıkacağın. Bu sonlar genelde senin mutsuz sonların ama yine de bir tanesini seçip orada kalman olası (Bu durumda yaşayacakların ise tahmin edilebilir şeyler: zihnin, ulaşamadığın peynirden yola çıkarak sana inanılmaz oyunlar oynar, peynirin tadını her aşamada biraz daha değiştirip, iyice lezzetlendirir ve sonunda peyniri senin en sevdiğin, en istediğin yiyecek haline getirir bunun gibi şeyler işte... Ha bir de diyelim ki sana yolun ta başında, labirentin sonundaki peynirin inanılmaz lezzetli olduğundan ve hayatın boyunca o kadar lezzetli peynir yemediğinden bahsetmiş olsunlar) ama onlardan birinde kaldığın müddetçe peynirle bağın kopmuş demektir, bunu bil yani.

 

Peynir tabii ki burada sembolik, neyin yerine konulduğu kişiden kişiye değişir, ama ona ulaşamadığınız her an daha mutsuzsunuz. Sadece ona ulaşılamadığından kaynaklı komple bir mutsuzluk kaplıdır her yan. Büyük yenilgiler, hiçbir şey, hiç kimse beni önemsemiyor, sevmiyorlar, asla başaramayacağımlar vs. vs. Oysa yapılması gereken tek bir şey var o da bir an önce geri dönmek, her ne kadar çoğunluk dönmeyip o sonlardan birinde kalmayı tercih ediyorsa da. Üstelik mutsuz ve de peynirsiz…

 

Yani anlıyor musun aslında bir yol var, seni sonunda peynire götüren tek bir yol ama sen o peynire ulaşıncaya kadar birçok kez çıkmazlara girecek, birçok değişik sona varacak, çoğunlukla vazgeçmeyecek, başka yollar deneyecek ve sonunda inat ederek, sabır ve azimle o peynire varacaksın.

 

Ve belki de peynirli sona ulaşmak için çabaladığın labirentte, girmemen gereken tüm yollara girmiş olacak ve sonunda bir tanesinde artık yorulacak, peyniri aramaktan vazgeçeceksin. Öyle ki peynir diye bir şeyin aslında var olmadığına ve onun sadece bir hayal olduğuna inanacaksın. Varsa bile peynirin seni sevmediğine kanaat getireceksin.

 

Peynire ulaşmak için sonunda mutlaka bir yol olsa da senin çıkmaz yollarda ve mutsuz sonlarda geçirdiğin sürenin kısalığı ya da uzunluğu, peynirli sona ulaşma sürenin de kısalığı ve uzunluğunu belirleyecektir. Hani bilesin belki de o kadar çok vakit kaybetmişsindir ki ve daha denemen gereken o kadar çok yol vardır ki yetmez o ömrün peynirli sona ulaşmaya. O nedenle eğer şu an peynirsiz sonlardan birisindeysen artık kararını ver. Yani… Ne işin var orada! orada olmaman gerek!

 

Peynir seni çağırıyor!

 

 

 

1+(1).jpg

gloria

Fotoğraflar yine...

Dedeannem henüz daha ikinci çocuğuna hamileyken askerde olan eşinin ölüm haberini almış. 1920’lerde… Sonra dedem doğmuş, babasız, daha doğmadan yetim yani… Babasının ismini vermişler ona.

 

Dedeannem, gencecik bir kadın… Hiç düşünmemiş evlenmeyi, oysa o dönemlerde iki çocuğuyla baş başa kalmış genç bir kadının yokluk başta olmak üzere daha birçok sorunla ciddi bir mücadele vermiş olması gerek. Günümüzde kadınların artık bir erkeğe neredeyse ihtiyacı yok, yalnız yaşayan, bekâr annelik yapan çok kadın var tanıdığımız bildiğimiz ama onun gençliğinde cesaret isterdi herhalde bir başına kalmak. Cesaretli kadınmış, güçlü ve kararlı da…

 

Ben tam dört günde doğmuşum, ters geldiğimden doktorlar sezaryen yapmak istemişler ama o zamanlar sezaryen günümüzdeki gibi çok yaygın değilmiş, ailem istememiş, onun yerine belki de daha tehlikeli olan vakumla beni doğurtma işlemini kabul etmişler. İşte annemin tam dört gün süren beni doğurma eylemi sırasında dedeannem, annemin başından bir dakika dahi ayrılmadığından doğmayla ismimi de ondan almışım. Ailemin bütün kadınları çok güçlüdür de benim gözümde en güçlüleri hep dedeannemdir, bana ismiyle beraber bunun da miras kaldığını düşünmüşümdür hep.

 

Öldüğünde ben 10 yaşındaydım, 7 yaşına kadar beni babaannem, dedem ve dedeannem birlikte büyüttüler. O yüzden bu üçüne bağlılığım çok kuvvetlidir. Hafızamda onlarla birlikte tuttuğum birçok anı kayıtlı, unutmak istemem. Onları unutmaktan korkarım, demans mesela çok ürkütür beni… Dedeannem ölmeden birkaç sene önce demans nedeniyle bizi unutmaya başlamıştı, sadece bizi değil, yemeğini yemeyi bile hatırlayamamak, üzerine örttüğün yorganın çiçek desenlerini gerçek sanıp toplamaya çalışmak, ocağı yakıyorum diye evi yakmaya çalışmak… Belki de yıllarca mücadelesini verdiğin hayatın ağır gelmesindendi tüm bu unutkanlıklar… Hayatın, birçok insana sefa ve şans getirirken, onu unutmuş olmasını unutmak istedi belki de… Hayatı unuttu o da…

 

Babaannem ben 25 yaşındayken, ona veda bile etmemizi beklemeden kalp krizinden öldü, çok ani oldu ölümü… Oturduğu yerden kalkarken yığılıverdi aniden. Sonrasında dedemin bana sarıldığını hatırlıyorum, ‘Ne yapacağız biz şimdi?’ diye… O zaman çok düşünmüştüm, gerçekten de ne yapacağız diye… Ben bir şey yapmadım, yaşıyorum hala ama dedem öldü.

 

İşte bu üç insanı, yani her biri canımın bir parçası olan o üç insanı bir daha da aynı anda bir arada göremeyeceğimi sanırken, bu sabah elime geçen bir fotoğrafta üçünü bir arada yeniden yan yana görmek öyle içime işledi ki, gözyaşım sevgi oldu, özlem oldu akıverdi yanaklarımdan…

 

Ve sonra da cümle oldular bana..

 

73yj.jpg

gloria

Ortaya yazıyorum.

Bir insanın beyni ve yüreği aynı anda ne zaman hareket eder acaba? Yüreğin istediğini, beyin istisnasız ne zaman kabul eder ve ‘Evet, aferin iyi yaptın, tam da bunu yapmalıydın.’ der? Çünkü bana hiç öyle olmuyor, benim beynim ve yüreğim her daim birbirinden bağımsız ve birbiriyle düşman gibi, sanırsın biri iyi, diğeri kötü polis. Biri ister diğeri olmaz der, biri yapayım der diğeri hayır kesinlikle der, bana da beyin ile yürek arasında gidip gelmece düşer. Yazarım silerim, isterim vaz geçerim vs. vs… Sonra da kararsızsın derler. Oysa ki kararsız değilim, son derece yürekli ve bir o kadar da beyinli bir insanım ben.

 

Mesela son bir kaç saattir yüreğimde bir yazma hali, beynimde ise bir yazmama hali.. Ve tahmin edileceği üzere bir kargaşanın içine düşmüşüm yine; yazıp yazıp silme eylemi… Ama haksızlık edemem, eninde sonunda bir orta yol bulunuyor, örneğin şu an yaptığım onlar tarafından kabul edilebilir bir şey; ortaya yazmam yani..

Ortaya yazıyorum ben de…

 

Güleceğim,

Gülüyorum,

Güldüm kahkaha.gif

gloria

Fotoğraf Arkasındaki Yazılar

Bu hafta sonu büyük temizlik yaptım evde, uzun zamandır içlerinde ne olduğunu dahi bilmediğim dolapların, sağda solda kalmış kutuların, poşetlerin içlerini açtım, birçoğunu attım, bir kısmının da varlığına şaşırdım kaldım. Neler neler varmış meğer zulamda benim…

 

Sonra bir fotoğraf buldum, 19 yıl öncesine ait… Bana posta ile gelmişti o fotoğraf, o zamanlar ne dijital mailler vardı hayatımızda, ne de cep telefonları, Günlerce beklemiştim gelmesini…

 

Belki de bana böyle bir fotoğraf gönderdiğini şu an hatırlamaz bile, arkasına “Seni çok özlüyorum” yazdığını da… Bir de küçük bir ayrıntı; o zaman “özledim” yerine “özlüyorum” diye yazması ne kadar da çok hoşuma gitmişti, niyeyse hep sevdiklerimize “seni özledim” deriz, sanki özlemimiz geçebilen bir şeymiş gibi… Oysa “özlüyorum”, devam eden bir duyguydu. Çok hoş bulmuştum oradaki şimdiki zaman takısını. Ben de hemen onun yazdığı cümlenin altına, yazdığına karşılık bir cümle eklemiştim ve özellikle de “özlüyorum” diye yazmaya dikkat etmiştim.

 

Fotoğrafın arkasındaki yazıyı buraya eklemek istiyorum çünkü o fotoğraf arkası yazısı, şu an onun ve benim bir arada durabildiğimiz tek yer...

 

9cnl.jpg

 

Buradan gerisi senin için artık;

Şu an bu yazıyı senin için yazıyorum, gönderdiğin fotoğraf karşımda duruyor, ona bakarak yazıyorum. Bugün öylece dursun burada. Bana bak, ben de sana bakayım smile.png Tıpkı eski günlerdeki gibi… Sonra yine yarın olunca, hayatımıza kaldığımız yerden devam ederiz.

gloria

"Şeb-i Yelda" Hali...

Bazı sesler adamı yazmaya zorluyor, yanlış anlaşılmasın 'gaipten gelen sesler'den bahsetmiyorum, henüz o kadar şizofren olmadım ayrıca gaipten sesler gelmez bana çünkü ben ateistim, din min, gaip maip anlamam! Offf binyamin şurada ciddi ciddi bir yazı yazacağız, yine aklıma sen geliyorsun gülesim geliyor amaaaaa... Tamam konuya geçiyorum. Bazı sesler derken bazı dinlediğim sesler, yani sanatçı sesleri... Kim olduklarını söylemeyeceğim ama o sesleri bir araya topladım ve youtube da bir mix yaptım ki beni yazmaya zorlasınlar diye.. İşe yarıyor gerçekten de yazıyorum işte bakın forgiveme.gif

 

Aslında böyle ciddiyetsiz bir başlangıç yapıp sonra da ciddi bir yazıya geçmek biraz keskin olacak ama ne yapayım unsure.png olmazsa ben şimdi öyle birden konuya geçmeyeyim, şöyle yumuşak bir geçiş yapayım..

 

YUMUŞAK deyince benim aklıma ilk jelibon geldi, o zaman JELİBON diyip GEÇEYİM ben.

 

Ayyy bütün konsantrasyonum dağıldı... Topla Topla,topla da gel, hooopppp dur! :D Offff toparlayamıyorum, en iyisi gidip bir bardak su içeyim de geleyim ve direkt konuya gireyim, artık yumuşak geçiş yok, onu yukarıda yaptım... Direkt geçeceğim konuya tamam mı?

 

(Gider ve bir bardak su içip geri gelir.)

 

Şeb-i Yelda... Neden bloguma bu ismi verdim? Çünkü şeb-i yelda demek; yılın en uzun gecesi demek; yani 21 Aralık gecesi... Aynı zamanda en karanlık gün...

 

Ve 'insanlar konuşabildiği zamanlarda yazamaz' kanaatim var benim... Ancak konuşamadığı zamanlarda yazar. Mutsuzken yazma, mutluyken de konuşma eğilimimiz bundandır. Ben böyle bir insanım, mutluyken konuşur, mutsuzken yazarım. o yüzden biraz karanlıktır benim yazdıklarım ve burası da biraz şeb-i yelda...

 

Halimin faili meçhul bir cinayet hali gibi olduğu anlar olmadı değil, birileriyle konuşabilsem her şeyi anlatabilsem zaten yapardım, o zaman buraya yazmazdım da... Ama öyle anlarda dilim hep beni yarım bırakıyor. Oysa konuşabilsem dökeceğim içimde ne varsa, içimi dökmek demek yani; içimdeki aşkı, özlemi ya da acıyı veya her ne varsa içimde dökülmesi gereken onları dökmek demek! Hiçbir şey kalmayıncaya kadar!

 

unsure.pngblink.pngwacko.gifusutuk.gif

 

Offffff, bu kadar ciddiyet yeter! Yazamıyorum işteee... Çünkü iyiyim ben :Dyuvarlan.gif Hiç ciddileşmeseymişim de olurmuş, zorlayınca yazılmıyor zaten.

 

Müzik de işe yaramadı sweatingbullets.gif ya bir git!

gloria

Günlükler, kaybolmasın diye...

Yani her şey geçiyor aslında... Şu an bildiğim bu... Fakat içinde acı varken bilmiyorsun bunların geçeceğini, hep kalacaklarmış hep seni yakacaklarmış gibi... Bazılarını silmişim, bazıları duruyor, duranları ekleyeyim istedim. Unutmak istemem hiçbir şeyi. Ben anılara sadık bir insanım tıpkı Rilke'nin de dediği gibi, insanlara sadık değilim sadece...

 

Yanlış anlaşılmasın geçmişte yaşamıyorum, dönüp dönüp geçmişe baktığım yok, öyle ki fotoğraflara bile çok bakmam ben, sadece çekerim... Ama bugün Tuncel Kurtiz'i kaybetmişiz ya onun sesiyle kendime sürekli telkin verdiğim günleri anımsadım ister istemez... Aradım buldum notlarımı, burada bir arada dursun, kaybolmasın... İnsan geçmişte yaşamasa da geçmişte neler yaşadığını bilmeli ama aynı zamanda şu anda yaşadığını da unutmamalı...

 

27 Ekim 20.. (22:02)

Bazen bir ilaçtır, seni ayakta tutan tek ilaç...

Bazen sana kalan tek şeydir Umut...

 

Umut dediğin aşktan da sadıktır,

Aşk gider mesela;

Ama umut kalır...

 

Umut bazen hastalıktır, öldürür seni...

Bazen de dayarlar kafasına kurşunu, öldürürler umudu...

 

Bazen de

U m u t,

K e n d i s i

Ö L Ü R!

 

İşin aslı mı?

Umut fakirin ekmeği,

Ye Memet ye...

 

28 Ekim 20.. (09:49)

 

Yeter artık kendimle bu kadar haşır neşirlik, ölmedikya alla allaaaaa!!! Bi bak etrafına, dünyaya, doğaya... Hayat devam ediyor. Hayat devam ederken ve her yerde bu kadar sorun varken benim hala bu şekilde kendime dönük yaşamam bencillikten, adaletsizlikten ve haksızlıktan başka ne olabilir söyler misin?

 

1 Kasım 20.. (12:18)

 

Bir an gelir sesini duymak istemez, yüzünü görmek istemez ve hatta öyle ki seninle ilgili hiçbir şeyi görmek, duymak, hissetmek; sana ait hiçbir şeye dokunmak istemez... Seni adım adım siler hayatından... Ve ben adım adım siliniyorum... Çok can acıtıcı bu aslında, bir yerlerden daha silindiğimi farkettikçe içimin sızısı daha da çok büyüyor... Gerek yoktu tüm bunlara aslında... Hiç gerek yoktu...

 

Korkuyorum bana ait herşeyi silerken ya kitaplarımı da atarsa, yok etmeye kalkışırsa... Yooo beni yok etmeye kalkışabilir ama kitapları etmez biliyorum... Etmesin de lütfeeeen, birgün kitaplarımla işi bittiğinde kitaplarımı geri almak isterim, öyle konuşmuştuk. Kitaplarım değerli... Özellikle Aruoba'lar... Bilir bunu, gözü gibi de bakar biliyorum kitaplarıma... Bak lütfen, lütfen...

 

1 Kasım 20.. (15:12)

 

En değerli hayalimdin sen, kendini yıktın! - Oruç Aruoba-

 

1 Kasım 20.. (17:10)

 

Kitaplar bahane! Denizlerim durulmuyor, sen olmadan...

 

1 Kasım 20.. (18:48)

 

Güçlü ol, güçlü! Dik dur! Yürekli olmaya da devam et!

"Tahir olmak da ayıp değil, Zühre olmak da... Hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil, bütün iş Tahirle Zühre olabilmekte, yani yürekte" demiş dimi Şair... Evet bütün iş Tahir ile Zühre olabilmekteydi, yani yürekteydi!

 

2 Kasım 20.. (18:29)

 

Yok birşey, herşey aynı işte... Değişen birşey yok, eklenen birşey yok, çıkan da birşey yok... Bölündüm bir kere eklenemiyorum yeniden kendime... Tekrar bütünleşebilmem için diğer yarıma ihtiyacım var, kaldı o da orada... Hala dolanıyor o odanın içinde, hala bekliyor beklediği yerlerde... Gidip alsam, gel desem, yeniden ben ol desem, gelmez biliyorum, umutsuz yarım burada, o ise benim umutlu yarım...

 

Defalarca görüyor, dokunmaya çalışıyor, koklamaya çalışıyor, uzanıyor ama erişemiyor... İşkencenin, karabasanın büyüğünü, orada kalan yarım yaşıyor sad.png((( Ben ise bekliyorum ve hala çok ağlıyorum, bir de işte dedim ya bekliyorum, orada kalan yarımın tamamen vazgeçip de bana dönmesini bekliyorum... Böyle işte... Yani yok birşey, herşey aynı...

 

2 Kasım 20.. (22:03)

Yanlış adrese gönderilmiş bir mektup gibi ne olur iade et kendime beni.'' -Küçük İskender-

 

3 Kasım 20.. (18:12)

 

Bugün biraz daha iyiyiz dimi? smile.png Böyle devam edelim... Her gün biraz daha iyi olacaksın, sonra bir bakacaksın tamamen iyileşmişsin smile.png Zaman sana iyi gelecek merak etme... Ağlama amaaaaaa... Yapma!

 

9 Kasım 20.. (13:30)

Herşey hala aynı, değişen birşey yok aslında.. Hala aynı noktadayım ve tek adım ilerlemiş sayılmam, bir çeşit duraklama devri gibi... Sadece diğer günlerden farklı olarak bir dinginlik var üzerimde, bir huzur hali... Nedenini bilmiyorum, bilmek de istemiyorum, huzur yeterli şimdilik...

 

10 Kasım 20.. (12:19)

Tut yüreğimden ustam tut. Tut beni, SÜR GÜNE..!

 

10 Kasım 20.. (20:52)

Kim ne derse desin içimde delice bir his...

 

11 Kasım 20.. (16:46)

Sen, Sensizlik ve Yokluğun ne çoksunuz...

 

12 Kasım 20.. (12:33)

"İnsanın zamanı varsa, herşeyin gelmesini beklemeye mecburdur." demiş şair, benim "herşeyim" sensin ve seni zamanım olduğu müddetçe bekleyeceğim...

 

14 Kasım 20.. (21:00)

Benden sana bir tavsiye; ruhunu bir kontrol et, bence senin ruhun senden uzaklara gitmiş. Böyle yaşayamazsın, anlıyor musun? İçindeki güzellikleri gördüm ben. Olmalı, bi yerlerde olmalı o güzel ruh... Bu halin ise çoook çirkin, ruhsuzluğun seni gitgide daha da çok çirkinleştiriyor...

 

14 Kasım 20.. (23:00)

Tavşanla Aslan aslında bizdik... Hani o fıkradaki şapkasız tavşan ve sürekli canı sıkılan aslan...

Bir aslan, bir tavşanla tavla oynarsa aslan kesin tavşanı yener, ama olsun, yenilse bile tavşan yine de aslanla tavla oynamaktan asla sıkılmayacaktır. Çünkü bir tavşan, bir aslanla tavla oynarken hep çok eğlenmiştir. Bu yüzden bir aslan, bir tavşana "tavla oynayalım" derse tavşan bu teklifi her zaman kabul edecektir.

 

Ama bir tavşan, bir aslana "tavla oynayalım" derse, aslan bunu her zaman kabul etmeyebilir. Çünkü aslan artık tavşanı pek fazla sevmemektedir ve onu görmeyi istememektedir.

 

Belki de aslan, tavşanı tavlada sürekli yendiği için artık onu sevmemekte ve görmeyi istememektedir.Bu da olsa olsa tavşanın bir çeşit avuntusu olsa gerektir.

 

Yani bir tavşan, bir aslanla her zaman tavla oynamayı isteyecek olsa da; bir aslan, bir tavşanla bir daha da asla tavla oynamayacaktır. (MI?)

 

Bir tavşan için ne kötü bir şeydir bu : ((((

 

15 Kasım 20.. (17:54)

Tavla oynayalım, tavla oynayalım, tavla oynayalım...

.

.

.

Bir tavşan için kötü bir şey bu, evet kesinlikle kötü...

 

16 Kasım 20.. (00:45)

"Acaba kafamı bir çalı süpürgesiyle temizlemek mümkün müdür?" diye sormuş Sebahattin Ali...

Ve şimdi de ben soruyorum;

Acaba kafamı bir çalı süpürgesiyle temizlemek mümkün müdür?

 

20 Kasım 20.. (23:04)

Acele etmelisin, yabancılaşıyorum bize! Bir ses vermek zorundasın, umutsuz kalamam anlıyor musun? Artık umudumu kaybediyorum...

 

22 Kasım 20.. (20:47)

Bu akşam yumurta yedim, sensizlikten bu yana ilk kez... En son birlikte yemiştik... Yumurta yedim ve düşündüm... Güzel şeyleri düşündüm... Yumurta bana güzel şeyleri hatırlatıyor... Mutlu şeyleri hatırlatıyor... Bana yumurtanın hatırlattığı tüm o güzel ve mutlu şeyleri tekrar yaşayabilmek imkansız olmasa gerek diye düşünüyorum, imkansız değil di mi? "Değil" de, söyle hadi... Bir nefes daha ver bana lütfen, ben nefessiz kaldım... Bir nefes daha...

 

23 Kasım 20.. (21:19)

Bu akşam da yumurta yedim, mutlu olmak için... Ama bugün yumurta yerken mutlu olmadım, çok ağladım...

 

24 Kasım 20.. (21:05)

Sensiz kimse miyim, kimsesiz miyim bilmem.

 

25 Kasım 20.. (17:08)

Öldüm mü?

 

27 Kasım 20.. (15:02)

Sıkıntı sıkıntı sıkıntı... Boşluk boşluk boşluk...

 

29 Kasım 20.. (16:01)

"Ne korkunç, bir başına düşünmek şimdi seni?"

 

29 Kasım 20.. (16:24)

Eksik bir şey mi var, anlayamam

Bak, çayım sigaram, her şeyim tamam...

 

1 Aralık 20.. (15:32)

Bugün uzun zamandır göremediğim güneşi gördüm nihayet penceremde, bugün güneşim doğdu yine smile.png İçimdeki karanlığının yerini güneşimin aydınlığı aldı. Tanrım lütfen o güneş hiç gitmesin penceremden. Hep benimle kalsın, yanımda, etrafımda, dışımda, içimde lütfen smile.png

Geri geldin, şimdi artık lütfen kal benimle... Kal...

 

5 Aralık 20.. (09:12)

Mutluyum, mutlusun, mutluyuz smile.png Güzeeeel : ))))

 

2 Aralık 20.. (12:22)

: )))

 

6 Aralık 20.. (09:34)

Çelişkiler...

Bi huzur... Bi kaos... Bi huzur... Bi kaos...

Sorun yok, normalimiz böyle...

 

08 Aralık 20.. (13:16)

Kulağına küpe olsun senin bunlar, senin derken bana söylüyorum, benim kulağıma küpe olsun yani bunlar, fazla üzülmemek için şu sözleri sürekli aklında tutman gerekiyor;

 

Aslında insanlar seni hayal kırıklığına uğratmıyor. Sadece sen, 'yanlış insanlar üzerine hayal kuruyorsun.

 

Artık gün tutmuyorum, çünkü hiçbir şey düzelmiyor, ve her şey aynı, eskisi gibi..

 

Günlerden bir gün:

Yokluğunda çoğu zaman sana ait bir şeyler istedim, senden bana kalmış, sana ait bir şeyler... Baktığımda seni göreceğim, kokladığımda kokunu duyacağım şeyler... Yoktu! Bana, sana ait hiçbir şey vermemişsin... Eğer tekrar bana gelirsen yapacağım ilk şey olacak; sana ait bir şeylere sahip olmak...

 

****

 

Günlerden başka bir gün:

 

Her yerde kokun var, her yer sen kokuyorsun... Bazen bir tütün kokusu, bazen banyomdaki sabunun kokusu, bazen puro gibi, bazen çay kokusu... Sen gittiğinden beri daha çok çay içiyorum, sen gittiğinden bu yana tütün mü sarsam acaba diye hep düşünüyorum. Sen gittiğinden beri sadece senin banyondaki sabunla aynı kokan sabunlarla yıkanıyorum ama ıslak puro bulamadım hiçbir yerde...

 

***

 

Günlerden bir başka gün:

 

Seninle ilk buluştuğumuz yere her gelişimde 1 dakikalık saygı duruşuyorum...

 

***

 

Başka bir gün daha:

 

Bilmem kaç milyon insanın yaşadığı bir şehirde seni görebilme ümidiyle dolaşmaktan yoruldum... Ve kafamda sürekli seninle karşılaşma senaryoları var... Değişik yüzlerce karşılaşma, değişik yüzlerce selamlaşma ya da selamlaşamama, değişik yüzlerce seni görme ya da senin tarafından görülememe, değişik yüzlerce sana sarılma ya da sarılamama, değişik yüzlerce sana seni hala çok sevdiğimi söyleyebilme ya da söyleyememe ihtimallerinden oluşan değişik yüzlerce karşılaşma senaryosu...

 

***

 

Bir başka gün daha:

 

Sanırım artık öldüm, öldüm mü? Ne olur ölmemiş olayım, çünkü sen hala capcanlısın kafamın içinde, yüzün capcanlı, tenin capcanlı, öpüşün, dokunuşun, beni sevişin capcanlı... Ne olur ölmemiş olayım, ne olur!

 

***

 

Başka bir gün:

 

Seninle yapılacak daha çok şeyimiz var, sinemaya gideceğiz daha, tatile gideceğiz, birlikte uyuyacağız, birlikte uyanacağız, sana daha kahvaltı hazırlayacağım ben, seninle aynı evde kalacağız, balkonumuz olacak, çiçeklerimiz olacak, sen yazacaksın ben okuyacağım ya da sen yazacaksın bana da okuyacaksın... Daha çok şey var aşkım, yarım kaldık... Devamı olmalı... Mutlaka bir devamı olmalı...

 

***

 

Bambaşka bir gün daha:

 

Rüyalarıma giriyorsun...

 

***

 

Ve çok çok zaman sonra saat: 05:04

Uyandım... Uyuyamadım sonra... Yani uyanamadım galiba... Çok düşündüm ve de denedim, hissetmeye çalıştım, olmuyor, ölüyor sanırım... Öldü galiba, başardım... Aslında tam olarak öyle değil sen yaptın bunu, başaran sensin, öldürdün hereşyi, tebrik ederim.

gloria

Bunları senin için yazıyorum;

 

Şimdi izlediğim filmde diyor ki; "Hayattaki her şey bir doğaçlamadır, aslında senaryo yok..."

Ne kadar güzel bir söz değil mi? Yani hayatı anlatmak için... Beğendim.

 

Filmi izlemeye devam ediyorum, esas oğlan filmin ilerleyen zamanlarında aslında hiç de gitmek istemediği, onun tarzı olmayan bir partiye götürülüyor ve oraya vardığı an "Burası pek benim tarzım değil, gitmek istiyorum" diyor ama onu partiye gitmeye zorlayan kişi; "Kendine 5 dakika ver dostum, değişim pek kolay olmaz..." diyor. Tabii bunu öyle akıl verir gibi falan değil de bir öneri gibi sunuyor... Bu zorlayan çocuk biraz spontane yaşayan bir tip zaten..

 

Bunları yazarken aslında bir yandan sana anlatıyor bir yandan da kendime not alıyorum.

 

"Kitapları seviyorum, olabilecek en şapşal şekilde... Ağaçları da seviyorum, bize kitap verdikleri için." diyor esas olmayan ama sanki sona doğru esas olacak gibi duran kadın... Belki de esas olmaz bilmiyorum tahmin ediyorum...

 

Ve başka bir sahnede şöyle bir olay oluyor:

Esas oğlanın üniversitedeyken hocası olan kişi emekliye ayrılma kararı alıyor ve sonra birden kendisini bir boşlukta buluyor... Diyor ki esas oğlana; "Ya ben de şu şartlı tahliyeyle çıkan ve dışarıdaki hayatla baş edemediğini keşfeden ve bu yüzden de hafif suçlar işleyerek bildiği hayata geri dönmek isteyen mahkumlardan olursam?" Sonra esas oğlan hocasına soruyor: "Sence burası bir hapishane mi?" (bu arada bahsettikleri yer bir bina, oda falan değil, Ohio'nun ta kendisi... Hoca biraz duruyor, düşünüyor sonra soruyu cevaplıyor;" Ayrılamadığın her yer bir hapishanedir" ama bu sahne "ağaçları seviyorum" sahnesinden daha önceydi. Yazmak şimdi aklıma geldi...

 

Sana filmin sonunu söylemeyeceğim, çünkü şu an hala filmin sonunu bilmiyorum, ama 10 dakika sonra da yani filmin sonunu öğrendiğimde de söylemeyeceğim hatta filmin adını da söylemeyeceğim ki belki bir gün ileride bu filmi izlediğinde, ben bu filmi sanki önceden izlemişim hissini yaşaman için... Ve fakat bazı sahneleri hiç hatırlamadığını ama izlemiş olsaydın bu sahneleri hatırlayacağını düşünmen için... İlginç olacak... Tabii bir gün bu filmle karşılaşırsan...

 

Not: Bu yazıyı okuyup da filmi izlemiş olanlar da lütfen söylemesin, BU BİR OYUN...

Ama mesela izlediğinizi söyleyebilirsiniz.

 

Anlaştık mı?

 

Ooooo bir anlığına Google'ın gücünü unutmuş olabilirim. Sen de unut bence, sadece bir gün bu filmi izlemeyi bekle... Çünkü içimden bir ses "Eminim bu film bir gün karşına çıkacak" diyor

 

Google'a not: Bu filmi sen de unutursan iyi olur!!!!

gloria

Yani Oruç Aruoba'ya;

 

Geçenlerde twitter üzerinden sohbet ettiğimiz bir arkadaş (ki ortak noktamız Oruç Aruoba olan) bana;

"Bu kitabı okumuş muydun?" diye sordu.

 

wndi.jpg

 

Okumaz mıyım, hem de en sevdiğim kitabı... "İLE"

 

Bu kitabı elime her aldığımda aklımda hep değişik imgeler oluşur, öyle imgeler ki bazen gözlerim bile dolar... Kitabı okurken oturduğum yer, beklediğim kişi, bir türlü geçmeyen zaman, sonra zaman geçer ve gelen... Sonra gelenle gittiğim...

 

Bu kitap, sanki benim yazdığım, sanki beni yazan gibi...

 

Cevap verdim: "İLE nin her sayfasına ayrı ayrı işkence etmişliğim vardır."

İşkence diye tabir ettim çünkü aslında ben hiç bir kitabı çizmem, sayfalarını kıvırmam, yaşanmışlıklarımı o kitaba yansıtmam, üzerini yazmam, notlar almam, okurum ve bırakırım... Ama İLE benim acılarımla, benim duygularımla kıvrılmış, çizilmiş, yıpranmış ve kırılmış bir kitap... Öyle ki ben ona pare pare içimi işlemişim.

 

Bunun üzerine arkadaş dedi ki bana; "Eğer o kitabı çizmeye kalkışırsam, altı çizgisiz hiçbir cümle kalmayacak diye korkuyorum, Kıyamıyorum bir de sanırım..."

 

***

 

Oysa kitabın başlarında "Not: Sana defter aldım" diyordu Oruç Aruoba...

21. sayfasında ise; "Geriye kalan boş sayfaları istersen sen doldur."

 

Ve ben de öyle yaptım.

 

8v4s.jpg

gloria

Geç - ti.

Oruç Aruoba'dan yeni kitaplar aldım yine, bilmiyorum eksiklerim tamamlandı mı, ama tamamlanmadıysa bile neredeyse bitti...

 

"Geç Gelen Ağıtlar"ı okuyorum şu aralar, doyamıyor doyamıyor sonra yine, tekrar okuyorum. Bilmiyorum, sizlere ne ifade ediyor onun cümleleri, ama ben en basit gibi görüneninden bile korkunç bir haz alıyor, günlerce o kelimeleri, cümleleri kafamda evirip çevirip duruyorum. İşte bir tanesi ki; daha kitaba başlar başlamaz ilk karşıma çıkan...

 

Geç

ti.

 

(Geç Gelen Ağıtlar, sy.5 / Oruç Aruoba)

 

Bu kadarcık işte; kurduğu, yazdığı koca bir sayfayı kaplayan bu iki satır, tek kelime veya bir cümle ne derseniz diyin, ama herkese ayrı bir etki, ayrı bir hayat, ayrı bir anı hatırlatacak kadar güçlü....

 

Ha birde aynı kitapta ölümü bir tarif edişi var ki; yaşayacağını sandığın ama seni erkenden terk edip giden ölüler için yazılan;

 

ÖL

ÜM

 

Bak

ışın

da

taş

ı

yor

du

 

düş

tü.

 

(sy.11)

 

Bir arkadaşım vardı, gerçekten de ölümü taşıyordu bakışlarında ve bir gün düşüverdi ölüm onun gözlerinden... O belki artık yok; ama aklıma konmuş duruyor öylece...

 

Kimbilir belki bir gün ben de onun için şunu söyleyebilirim;

 

Ak

lım

day

 

düş

tü.

 

Aslında Aruoba'nın cümleleri gibi cümleler kurmak istiyorum; ama benimkiler basit oluyor, onunkiler ise anlamlı...

Bu yüzden seviyorum zaten onu...

gloria
blog-0032979001376931994.jpg

Bu yıl bir aylık yaz tatilimizi 4 bayan arkadaş Akçay'da geçirmeye karar verdik. Akçay'ı bilen bilir, kalabalık, curcunalı akşamlara sahiptir. Bazen bu kalabalık her ne kadar güzel olsa da bazen de insanın algısını bozar, yorar... Gez dolaş, alışveriş yap, otur bir mekanda çay iç, kahve iç nereye kadar.. tatil süresi 1 ay olunca insan arada şöyle güzel bir mekanda oturup müzik dinlemek de istiyor ama bu kadar kalabalığa rağmen Akçay'da şöyle keyifle canlı müzik dinleyeceğimiz bir mekan neredeyse yok ya da ben bilmiyorum bulamadım öyle bir yer.. Her neyse aslında mevzumuz da Akçay değil... Bizi adıyla reklam afişlerinde ilk gördüğümüzde anda cezbeden Küçükkuyu'daki "bAŞKa Bar" isimli mekan... "Başka"nın içindeki büyük harflerle ayrıştırılmış AŞK kelimesi; nereye giderseniz gidin, kime sorarsanız sorun dünyanın her dilinde en romantik kelime değil midir? Kim bunun tersini iddia edebilir? Kadınız ya işte barın isminin bizi cezbetmesi belki de ondandı...

 

Her neyse dediğim gibi bAŞKa Bar, taa Küçükkuyu'da... Akçay - Küçükkuyu arası 30 km... Gider miyiz gitmez miyiz bir iki gün düşündükten sonra hadi gidelim dedik ve nihayetinde kalktık gittik.. İşte ilk gidişimize birkaç gün düşünerek verdiğimiz karardan sonra kalan 25 günün neredeyse 20 gecesini geçirdiğimiz bu bardan bahsetmek istiyorum size..

 

Küçükkuyu'daki bAŞKa Bar bu yaz açılmış. Her gece canlı müzik yapan güzel bir orkestrası var. Çalışanları ve müşteri profili sıcak, samimi, güvenilir ve şık... İnce, esprili hoş bir slogana da sahipler; "Her Gece bAŞKa Bar'da buluşmak üzere" Bu kanımca bir iddiadır ve öz güvenden kaynaklı bir söylemdir.. Sonuçta başka barda diyorsun; başka bir bara da gidebilirsiniz diyebilecek kadar da kendine güveniyor bu mekan, aynı zamanda da aslında sizi kendine çağırıyor. Olay da o zaten; buraya bir kez gidince başka bir bara gitmeyi değil "bAŞKa Bar"a gitmeyi tercih ediyorsunuz... Hem genç hem de orta yaşa hitap eden (ha unutmadan insan kendini hissettiği yaştadır, genç mi yoksa orta yaş mı olduğunuza siz karar verin artık, ben 70 de olsam hala genç hissederim orası ayrı mevzu... ) şarkılarıyla orkestra sizden gelen istekleri de değerlendiriyor tabii.. Ve en güzeli ne biliyor musunuz, eğer gecenin şanslısı siz iseniz istek yaptığınız şarkı sırasında ışıklar kapanıyor, maytaplar yakılıyor ve şarkınıza sizinle birlikte herkes eşlik ediyor...

 

Velhasılıkelam eğer Küçükkuyu, Akçay, Altınoluk, Güre ve hatta Ören, Ayvacık vs. o taraflardaysanız gidin mutlaka bu mekanda bir gece eğlenin... Pişman olmayacaksınız. Benden söylemesi smile.png

 

Sevgiyle kalmanız dileğiyle ve kimbilir belki bir gün bAŞKa Bar'da görüşmek üzere...

gloria
blog-0247838001374571916.jpg

Bu aralar rüyalarım bir enteresanlaştı, sanki geçmişimle hesaplaşıyormuş gibiyim.

 

Eski aşklarım giriyor rüyama, özlediklerimse sarılıp öpüyorum yanaklarından, vedalaşıyorum her biriyle; konuşamadıklarım ama konuşmak istediklerimse konuşuyorum onlarla. Ne kadar çok aşkım varmış benim demiyorum, belli kişiler gördüklerim, hep içimde tuttuklarım, ısrarla saklamak istediklerim… Ama bu günlerde tek tek ayrılıyorlar içimden…

 

Hani sana neyin var derler oturur anlatırsın; hatırladığın, bildiğin, gördüğün, hissettiğin her şeyden bahsedersin ama geçmez, anlattıktan sonra sadece kısa bir rahatlama, ardından her şey kaldığı yerden devam eder. O nedenle gerçekten de ‘hatırlananlar değil hatırlanmayanlar hastalık yapar’ sözünün doğruluğuna kanaat getiririm ben. Hatırlamadığım her şey tıpkı bir fotoğrafın negatif kaydı gibi bilinçaltımda saklı duruyor biliyorum, bunu sadece ben değil hepimiz biliyoruz. Ama ben belki çoğunluktan farklı olarak gördüğüm rüyaları önemsiyorum. Onların aslında kendimle bir iç hesaplaşma olduğunu düşünüyorum. Veyahut da sorunlu, tozlanmış, temizlenmesi ya da tamir edilip düzeltilmesi gereken kayıtlar olduklarını… Rüyalarım sanki bana çağrı gibi; bilinçaltımın bana yaptığı bir çağrı; “sorun var, düzelt beni” çağrısı…

 

Evet sorun var; özlediğim, görmek istediğim, konuşmak istediğim kişiler var hayatımda… Mücadele ettim bunlar için ama insanın sınırları bir yere kadar ve ben elimden gelen her şeyi yaptığımdan artık eminim… Belki de bilinçaltım o yüzden vedalaşıyor o insanlarla, vedalaştık gönder artık onları içinden diyor… Bitti, bitir diyor…

 

Şimdi şu andan sonra yazacaklarımı da niye söylüyorum ne alakası var bilmiyorum ama ne bileyim işte paylaşasım geldi; mesela ben hep siyah giyerim ama gördüğüm her şey renkli olsun isterim. Bir de simetri sorunum var benim; gerçi bunun da meslek hastalığı olduğunu düşünüyorum… Ha bir de ben temizlik yapmayı severim ama titiz değilimdir tongue.png hayatım çok da düzenli değil, bir çok şey spontane gelişir ama mesela evim çok düzenli olsun, temiz olsun isterim.

 

Ben galiba bilinçaltı temizliği yapıyorum hı?

gloria

Adını Ne Koysam?

Bir şey var içimde, belki bir duygu, bir türlü tarif edemediğim… Adını koyamadığım, bulmaya çalıştığım… Hani bazen canın bir şey yemek ister ama ne istediğini bilmezsin ya tıpkı öyle; tarif edilmesi zor, lakin içinde kokusunu, tadını duyduğun, hissettiğin ve dilinin tam ucunda…

 

Karanlığı çağrıştırıyor ama korkmak gibi değil, dokunmak gibi; dokunacağını sanıp dokunamamak gibi. Sesi kulağında olmak, yüzünü dönsen sanki görebilecek olmak ama görememek gibi.. Yani var gibi ama aslında yok da gibi..

 

Mesela serap mı? Ama serapta olmayandır gördüğün oysa olan bir şeyden bahsediyorum ama göremediğim…

 

Hayal mi? Her an gerçekleşebilir şeylerin hayalini kurmam ki ben…

 

Peki, gerçek olabilir mi? Görmediğin ve henüz gerçekleşmeyen bir şeyi nasıl gerçek kavramı ile tanımlayabilirim ki?

 

Diyorum işte ne olduğunu bulamadığım, duygusunu bilemediğim ama sadece dokunmak istediğim… Dokunursam bilebileceğim, dokunursam geçebilecek.

 

Peki adını ne koyayım bu duygunun?

 

Feriha mı koyayım ya da bir erkek ismi; Ersin…

 

Ersin denilince de aklıma hep çocukluğumdaki Ersin isimli arkadaşım geliyor; Ersin, Mersin tokadımı yersin…

gloria

Nazlı Ay

İnsan mutlu olduğunda bu duygusunu içinde tutmak, hüzünlü olduğunda ise bu duygudan bir an önce kurtulmak ister ya hüzün gelip oturdu içime yine; o yüzden geldi bu yazma isteği birden… Sadece bir şarkı yetti buna, Nazan Öncel’den…

 

Git ona söyle

Ah gücüme gidiyor yalnızlığım böyle

Ah bu inadından.. ''

 

Eskiden Nazan Öncel dinlediğimde hep bir mutluluk hissederdim içimde, galiba onu anlamıyormuşum. Sonra sen beni terk ettiğinde ben yine dinledim Nazan’ı.. Ama o gün fark ettim ki bu kadın aslında hiç de mutlu şeyler söylemiyormuş, hep hüzün taşıyormuş söyledikleri… Şimdi Nazan Öncel dinlemek içimde incecik bir sızı…

 

Çok kez terkedildim. Çoğu da üzdü beni ama hiç birinde senin için üzüldüğüm kadar üzülmedim. Bu iyi bir şey mi? Yani sevdiğinden ayrıldığında ne kadar çok canın yanıyorsa o kadar büyük mü oluyor aşkın sence? İlk bakışta öyle düşünüyor insan, ama sonra fark ediyor ki asıl büyüyen aşkı değil de kırgınlıkları…

 

Şimdi artık istemiyorum seni hayatımda, eskiden tüm bedenimi, ruhumu, tüm düşüncelerimi sen kaplamışken şimdi seni koyacak bir yer bulamıyorum içimde… Sevmediğimden değil de kırıldığımdan… Sana ihtiyacım yok yani benim artık.

 

Ama yine de hala ne zaman Nazan Öncel dinlesem içimde incecik bir sızı…

Ve sonra aklıma sen geliyorsun..

 

Git onun ülkesine,

Git onun beldesine

Git söyle

Git ona söyle

 

 

 

gloria

Bir ay kadar önce Radya arkadaşım facebooktan bana şuna benzer bir mesaj göndermiş; "Feng Shui'ye göre kırmızı balıklar huzur, uyum ve zenginlik elde etmek istediğimiz her yerde güçlü tedavi niteliğindeymiş. Örneğin dişçiler tedirgin ve gergin hastalarını bu hissiyattan kurtarmak için bekleme salonlarına kırmızı balıklar koyarlarmış. Özellikle yalnız yaşayan insanların evlerinde iki adet kırmızı balık beslemeleri hem evin hem de kişinin enerjisini yükseltirmiş. Kırmızı balıklarımız için her türlü akvaryumu kullanabilirmişiz ancak yuvarlak, kıvrımlı ya da sekizgen bir akvaryum kare ya da dikdörtgen olandan çok daha iyi bir Feng Shui sağlarmış." ve mesajının sonuna da şöyle bir not düşmüş:

 

"Hemen iki adet kırmızı balık alıyosun!" (cümledeki emir kipine ve sonundaki ünleme dikkat lütfen! )

 

Mesajı okuyunca "ben hiç balık yetiştirmeye uğraşmasam da duvara iki adet kırmızı balık fotoğrafı assam olmaz mı acaba?" diye düşünmekten kendimi alamadım tabii ama yine de Ra_dya arkadaşımın emrine telakki etmekten uzak kalamadım ve gidip hemen iki adet Japon balığı (kırmızılar ya) aldım. Fanusta tabii (Fanus yuvarlak ya ondan)...

Sonradan bu balık işleriyle uğraşanların forumlarına falan göz attım ve öğrendim ki aslında Japon balıkları fanusta değil büyük akvaryumlarda yetiştirilmelilermiş! Gerçi benim henüz büyük akvaryum alacak kadar bu işe merakım yok, zamanla olur mu bilmiyorum ama şimdilik fanusla idare etmek zorundayım, hem yuvarlak akvaryumlar diğerlerine göre daha iyi Feng Shui sağlarlarmış biggrin.png (Öyle avutuyorum kendimi ben şu aralar)

 

Her neyse işte Japon balıklarımın birinci haftalarının sonunda sularını değiştirmem gerekti, olabilecek tüm cahil cesaretimi başıma toplayıp, balıkları akvaryumdan çıkarttım. Bu arada bir tanesi tezgahın üstüne düştü, hopladı, zıpladı, debelendi falan filan... Bu debelenmenin ardından azıcık yara bere almış olabilir unsure.png (hata 1: hassas davranmak lazımdı tabii onlar da canlılar...) Neyse işte o an biraz şok yaşadım ne yapacağımı bilemedim ama dedim ya tüm cahil cesaretimle hareket ediyordum ve birkaç saniyelik şokun ardından elimle balığı kaptığım gibi su dolu olan bekleme kabının içine attım (hata 2: ani su değişikliği balıkları hasta eder bu nedenle akvaryum suyu ile diğer suyun sıcaklığının aynı olması gerekir.) Sonra boşalttığım akvaryumu bir güzel köpükledim duruladım, içindeki ıvırı zıvırı sudan geçirdim (burada hata var mı bilmiyorum) ardından balıkları tekrar süzgeçle tertemiz evlerine geri koydum (hata 3: aslında hata var mı yok mu bilmiyorum, hatırlamıyorum da, ama balıkları löngürt diye suya atmış olabilirim blush.png gerçi her halükarda ani su sıcaklığı değişikliği hatası hala hakkını korumakta dimi?) Nihayet işimiz bitti ve onlar temiz akvaryumlarında, ben de keyifle koltuğumda o geceyi sağ salim atlattık.

 

Ertesi gün uyandığımda balıklarımı fanusun dibinde sanki fanusu öpüyorlarmış gibi soluksuz ve hareketsiz dururlarken buldum. Öyle yani, kendileri fanusu öpmek suretiyle hakkın rahmetine kavuşmuşlardı. Üzüldüm tabii, yenisini almayayım diye düşündüm ama bir arkadaşım balıklarım öldü diye çok üzüldüğümü görünce bana iki tane yeni Japon balığı daha aldı. Yeni balıklarım geleli bir haftayı birkaç gün geçti ve bu sabaha kadar sularını değiştirmeyi de hiç düşünmedim. Eh haliyle korkuyorum biraz … sad.png

 

Ama bu sabah kendi kendime “yaparım, ne olacak ki” dedim ve yapmaya karar verdim. Sabahtan beri fanusun olduğu odada bir miktar su bekletiyorum. Suyun içine bakterileri falan yok etsin diye akvaryumcunun verdiği ilaçtan da döktüm ve az önce gelen yeni bir cesaret akımıyla ve tabii ekstra bir özenle balıkların suyunu değiştirdim. Şimdi meraklı ve korkulu bekleyişim başladı. Aslında iyi de görünüyorlar ama bilemiyorum tabii… Umarım yarın onları fanusla öpüşürken değil de fanusta salım salım dolanırken bulurum. forgiveme.gif

 

Bu yani... Olay bu!

 

Not: bu arada yeni balıklarımın bir tanesi beyaz üstünde kırmızı lekeli, diğeri ise tamamıyla siyah, yani Feng Shui geçici bir süreliğine hizmet dışı...

gloria

Sana ithafen...

Şimdi artık neden o telefonlarıma cevap vermediğini biliyorum, meğer sen yokmuşsun, gitmişsin, bir elveda bile demeden gidivermişsin, kıymışsın o güzel cana… Oysa o can benim huzur arayışımdı, benim huzur kelimesiyle tanımladığım, benim yanında huzuru bulduğum bir insan kendi içinde nasıl bu kadar huzursuz olabilirdi ki…

 

Biz seninle her şeyi konuşuyorduk, gurur yapıp kendi kendimize itiraf edemediğimiz şeyleri bile birbirimize itiraf ediyorduk. Biz birbirimizin farkındaydık, biz birbirimizi gölgelerimizle sevmiştik, sen benim gölgelerimi gören tek kişiydin ve ben de senin bütün gölgelerinden haberdardım.

 

Ne çok şey var seninle ilgili hayatımın içinde… Saatlerdir o şeyler beynimde birbirini kovalayıp duruyor, bir arkadaşım mektup yaz dedi, veda et dedi, veda etmeye çalışıyorum şu anda sana… Hem yazıyorum hem konuşuyorum, konuştuğum her şeyi yazmaya çalışıyorum, yetiştiremiyorum… Anılar… Offf çok fazla… Çok canımı acıtıyor şu anda… Hani bir şişe tekila alırdık, kusana kadar içerdik, en çok da ben kusardım ve sen her defasında temizleyen olurdun, benden miden bile bulanmazdı. Yemekler yapardın bana, benden bir saat önce kalkar kahvaltı hazırlardın. Ara sıra küserdin bana, aramazdın, açmazdın telefonlarımı… Ama ama ben yine öyle sandım, küstün sandım bana, açmadın telefonlarımı, açılmadı o telefon bir daha da… Sabırla bekledim, nasılsa arayacak dedim, aramadın. Aramayacakmışsın bir daha da… Ben şimdi nerede bulacağım o huzuru?

 

Film izlerdik sabahlara kadar, filmler bitene kadar, sonra biterdi, sen Beşiktaş’a giderdin, beni arardın, almak istediğin filmleri sayardın, seç bir tanesini derdin, seçerdim, alırdın, sonra onları izlerdik. Sonra yine küserdin bana, ben hiç küsmedim ama sana… Küstüğünü bilirdim sana gelirdim, hemen barışırdın, görünce barışırdın. Bu sefer gelmedim, bu sefer de ben gelmeni bekledim. Ama gelmeyecekmişsin, bekledin mi yoksa?

 

Biz seninle hiç gülmedik, hiç komik şeyler yaşamadık, biz hep hüzündük seninle birlikteyken, yazardık, okurduk, ağlardık ama hiç gülmezdik, hiç öyle kahkahalarla güldüğümüzü hatırlayamıyorum. Biz çünkü herkesten gizlediğimiz hüznümüzü apaçık gösterirdik birbirimize… Hiç öyle maskelerimizle dolaşmadık birlikteyken, biz çırılçıplaktık birbirimize karşı. Korunmasız, savunmasızdık. Zaten neden koruyup, neden savunacaktık ki kendimizi birbirimizden..

 

Sabrettim, sabrediyordum, sabredeceğim de artık… İçimde şimdi senin açtığın bir yara var, orada öyle duracak, kimi zaman seni hatırlatacak, kimi zaman susacak… Nasıl yaptın kendine bunu, ne oldu ha ne oldu da yaptın?

 

Soru yok, huzur istedin belki de, biz veremedik o huzuru sana belli ki, yükün ağırdı, taşıyamadın belki, yardım edemedik taşımana, sen de bıraktın öyle bir kenara onları ve gittin ha? Benden hayatımdan, hayatından, hayatlarımızdan öylece çekip gittin?

 

Bitiyor cümlelerim, seni affetmek isterim, seni affediyorum. Yazıyorum çünkü okursun, yazdığım her şeyi okuyordun, hatta onları bir kenarda saklıyordun, bunu da okursun… Oku ve affettiğimi bil, çekip gitmeni affediyorum. Huzur bul artık… Huzur içinde uyu… Ve hep bana dediğin gibi, bir çiçek ol… Seni seviyorum…

 

Umay Umay dinleyelim hadi, hep sevdin sen onu... Bak şimdi senin için çalıyorum...

 

 

 

83.gifsad.png

gloria

Bir Shapeshifter Hikayesi

blog-0966224001336921427.jpgİçimde bir yazma, kağıda dökme ve olanı biteni ölümsüzleştirme ihtiyacı var. Gözümün önünde harfler uçuşuyor, bir araya geliyor sonra kelimeleri oluşturuyor, daha sonra onlardan da anlamlı cümleler meydana geliyor… Ve ben şu an sadece gördüklerimi yazıyorum. Yazdığım hiçbir şeyden mesul değilim yani… Gördüğüm her şeyden mesulüm de diyemeyeceğim çünkü şu an gördüklerimi yaratan ben değilim… Başka bir şey o, Belki Tanrı, belki anı, belki o, belki bu, her neyse işte takılmıyorum zaten ben o kısma… Bir sigara yakalım önce, mis kokan şu kahveyle yudumlayalım.. Kahve ve sigara… Bir de Oruç Aruoba olsa fena gitmez sanki…

 

Ancak arada bir gerçekten yaşayacaksın :

duygusal olarak "unutulmaz bir an" denen

yaşam aralıklarından birinde, tam kendin olarak,

tam kendisiyle yüz yüze geldiğin bir başka kişiyle

birlikte, bir şey yaşadığında (bir sevinç, bir acı...)

-- o zaman gerçekten yaşarsın.

 

ama bu "an"ları son derece seyrek yaşarsın

(kimi insanlar --çoğunluk?-- bunları hiç yaşamaz

belki); son derece de kısa... gene de, bunların sağladığı

anlam yoğunluğu, yaşamının bütün geriye kalan

çölünü yeşertmeye yetecek.

 

de ki işte / yaşam(ki) 22 (s. 60)

 

“Ancak arada bir gerçekten yaşayacaksın…” tek başına bile yeterli aslında bu “şu anki ben”i ifade etmeye… Yani yaşadığın her şeyi gerçek sanacaksın ama sonra öyle bir an gelecek ki hepsini yalan edecek ve sen sadece o anın gerçek olduğunu fark edeceksin… Diyeceksin ki mesela; bu an için yaratılmış, bu an için yaşamışım. Hımmm, başarılı…

 

Peki insan tek başına insan mıdır, yani ben mesela sadece bir insan mıyım? Yoksa ben ben miyim? Arada bir, balığa, kuşa, suya, çiçeğe, böceğe dönüşür müyüm? Ya da aynı anda bunların hepsi olur muyum? Daha da ileri gidiyorum hepsinden bir ben olur muyum? Neden ve nasıl ve kimle ve nerede ve ne zaman ve saire ve saire ve saire… Yormayayım kafanızı cevaplayayım en iyisi; Olurum, balık olurum, kuş olurum, kaplan olurum, börtü böcek olurum, çiçek olurum, ben olurum, insan olurum, o anın Tanrısına bir kul olurum, köle olurum hatta sonra tanrıça olurum, olmuşken bir de Ömer Hayyam olurum (Onu da es geçmek istemedim şimdi), şarap dahi olurum, sigara olurum, kahve olurum, bir kahve yudumu olurum, damağından süzülürüm, zattırı zutturu… Oldum yani, oldum ama bir daha olur muyum bilemem, sen olabilir misin? Onu da bilemem… Ama önce

“duygusal olarak "unutulmaz bir an" denen

yaşam aralıklarından birinde, tam kendin olarak,

tam kendisiyle yüz yüze geldiğin bir başka kişiyle

birlikte, bir şey…” yaşamalısın. Ardından bilincin yok etmelisin, çünkü sen sen olarak, sana sahip olan ya da ne bileyim işte senin sahip olduğun normal bilincinle bunu başaramıyorsun… Bilincini yok ettiğin o anda dönüşümün başlıyor… Ben önce balık oldum mesela… Ardından bir kuş, sonra bir kaplan sonra bir sürü başka bir şey… Özgür oldum sonunda… Bilinçsiz ama özgür… Her şeyin formu değişti, gözümün gördükleri bu dünyanın gösterdiklerinden farklı artık… Atladım sanki, yüksek sivri, tehlikeli ama tanıdık bir kayalıktan önce koca bir boşluğa ve sonra o boşluğu bitiren diğer yüksek ve sivri, tehlikeli ama tanınmadık başka bir kayalığa doğru… Bana artık bir şey olmaz… Yani daha da bir şey olmaz… Bir daha olmaz…

 

Ama biliyordum, eninde sonunda kendimi o diğer kayalığın tepesinde bulacağımı… Sadece izlemem gereken yolu bilmiyordum, ben olarak oraya nasıl ulaşılacağını bilmiyordum.. Zaten “ben” olarak ulaşamazmışım oraya, bir “şekil değiştiren” olmalıymışım…

 

Her neyse siz bu yazdıklarımdan ne anladınız bilemem ama ben “şu anki ben”i tüm bu yazdıklarımla ölümsüzleştirdim aslında …

 

Hem demiştim zaten size en başında “yazdığım hiçbir şeyden mesul değilim” ben diye… Aynısını yaşadığınızda anlarsınız galiba… O halde sizlere “bilmukabele” diyor ve cümlelerimi burada bitiriyorum… Sağlıcakla kalın…

gloria

Eğer Ben Olmasaydım...

“Sen her şeyden değerlisin ve hiçbir şey, özellikle canını acıtan hiçbir şey senden daha değerli değildir.” Bunu bu zamana kadar birçok arkadaşımdan, dostumdan ya da çevremdeki herhangi bir kimseden defalarca duymuşumdur. Sizlere de söylemişlerdir eminim. Ama hayatta bazen kendinizi başkaları yüzünden değersiz hissettiğiniz ve bu sözlerin size hiçbir anlam ifade etmediği öyle anlar oluyor ki; “canınızı acıtan o şey her neyse” sizden daha değerli sanıyorsunuz. Oysa ki unutmamak gerekir bazı şeyler bu dünyada gerçekten de sırf siz var olduğunuz için vardır. Eğer siz olmasaydınız onların hiçbiri olmazdı!

 

Dün akşam çok düşündüm; ben olduğum için bu dünyada var olan şeyleri düşündüm. Örneğin şu içime çektiğim hava, eğer ben olmasaydım belki de olmayacaktı. Ya da bu klavye, klavyeye dokunan bu eller, dokundukça dile gelen şu cümlelerin hiçbiri olmazdı. Ben olmasaydım saçlarım olmazdı, çocukken saçlarıma geçen bitler bile olmazdı. Oynadığım oyuncaklar olmazdı, yattığım yatak, kafamı koyduğum yastık, evim, evimdeki bu eşyalar, şu içtiğim sigara ile çay ve izlediğim filmler de olmazdı…

 

Ben olmasaydım çocukluğum, gençliğim olmazdı, aşklarım olmazdı, aşık olduklarım ise hiç olamazdı. Yaşadığım anlar, anılar, bir geçmiş, bugün ya da gelecek dahi olmazdı. Diktiğim ağaç, kokladığım çiçek, tuttuğum yıldız, gördüğüm manzara diye bir şey olmazdı. Çektiğim fotoğraf olmazdı. Söylediğim sözcükler, sarf ettiğim enerji, kapladığım bir alan olmazdı. Ben bu hayata, hayatımdaki her şeye ve her bir kimseye “var olarak” bir anlam kattım, tüm bunları doğru, yanlış, güzel, çirkin, acı, tatlı vb. bir şekilde anlamlandıran da yine bendim.

 

Tabii ki her şeyin yolunda olduğu zamanlarım olacak ama olmadığı zamanlarım da olacak. Kederlerim olacak mesela, terk edilişlerim, sorunlarım vs… Ama hatırlamalıyım ki iyi veya kötü tüm bunları hayatımın içine dahil eden bendim, dolayısıyla onları hayatımda tutacak ya da hayatımdan çıkaracak olan da yine ben olacağım. Aslında sırf ben izin verdiğim için hayatıma dahil olmuş olan tüm bu şeyler yine benim izin verdiğim kadar hayatımın içinde kalmaya devam edecekler.

 

Şimdi düşünme sırası size geldi; düşünün bakalım, sırf siz varsınız diye hayatta var olmuş şeyleri düşünün ve sonra bu cümleleri kendinize tekrarlayın; “Aslında onların varlık nedeni benim. Bu nedenle ben gerçekten de hayatımdaki her şeyden daha değerliyim ve hiçbir şey, özellikle de canımı acıtan hiçbir şey benden daha değerli değil. Hayatımıza dahil ettiğim sorunlar ya benim tarafımdan çözülür ya da benim tarafımdan sorun olarak hayatımda tutulmaya devam edilir. Buna karar verecek olan kişi “bu hayata sahip olan kişidir”, “bu hayata sahip olan tarafından var edilen kişiler” değil... Onlar yok çünkü!

gloria

Artık neden bu kadar güçlü bir kadın olduğumu biliyorum çünkü zor anlarımda ben hep yalnızdım ya da yalnız bırakıldım. Üstelik her defasında önce yardım istedim. Beni yalnız bırakmamalarını söyledim. Yanımda olun dedim ama olmadılar ya da olamadılar. Belki de bu yüzden kendimi başka bir insanla sonsuza kadar beraber düşünemedim hiç; çünkü ben kendimi hep yalnız hissettim.

 

Yalnızlık normal zamanda iyi güzel hoş da bazen bir de kendini "en yalnız" hissettiğin ya da "yalnızlığın da ötesinde" hissettiğin anlar oluyor. İşte öyle zamanlarda birdenbire iki kişi oluveriyorsun. Kendin, bir de kendinle konuşan kendin... Yani yalnızlığın seni monologlara sevkediyor, bir ses doğuruyorsun içinden... Sürekli seninle konuşan bir ses, mutsuzluğunu daha da mutsuz eden bir ses oluyor bu genelde... Sana hiç iyi şeyler söylemiyor, seni teselli de etmiyor, zaten en çok da bu yüzden kendini yalnız hissediyorsun. Oysa öyle zamanlarda tek istediğin güzel şeyler duymaktır. Güzel şeyler duymak istediğin bir insandan, güzel şeyler duymak!

 

Sonra inancın sarsılıyor, en basiti yalnızlık Tanrı'ya mahsustur derler ya hani; ama sen öyle yalnızsındır ki o anda Tanrı bile kendini o kadar yalnız hissedemez gibi geliyor sana... Ve yalnızlık tam da sana mahsus oluyor. Tanrı ise sana karışıyor ve sen de Tanrıya karışıyorsun...

 

Daha ne diyeyim bilemedim. Yalnızım sonuçta şu anda, hem de dibine kadar! Ötesi yok...

 

Hayır, ötesi var! Tam da Özdemir Asaf'ın dediği gibi; Yalnızlığın da ötesindeyim ben şu anda..

 

ı

 

Yalnız kaldınız sanırsınız,

Biliyorum.

Yalnız bırakılmışsınız,

Biliyorum.

Ötesi yok.

 

ıı

 

Ötesi var!

Yalnızlık,

Müziğin bile seni dinlemesidir.

Yalnızlık,

İnsanın kendine mektup yazması

Ve dönüp-dönüp onu okuması

Yalnızlığın da ötesidir.

 

***

gloria

Ömer Hayyam Hakkı

Hellenistik dönemde yaşamak istiyorum ben… Bir sabah uyanıp kendimi Hellen uygarlığının bir yerlerinde bulmak istiyorum. Ya da en iyisi Helen’in kendisi olmak istiyorum ben; Paris beni kaçırsın da Truva Savaşı’na neden olayım istiyorum.

 

Sonra bir de hedonist olmak istiyorum. Tek amacımın zevk almaktan ve mutluluktan ibaret olduğunu düşünmek istiyorum. Olmuşken bir de köpük banyosu istiyorum ben… Böyle köpük köpük…

 

Bazen de Ömer Hayyam olmak istiyorum;

“İç bade, sev güzel

Var ise aklı şuurun,

Dünya var imiş, yok imiş

Ne umurun.” demek istiyorum… Hazır ben Ömer Hayyam olmuşken, Ömer Hayyam da ben olsun istiyorum ve tıpkı benim yaptığım gibi her şarap içişinde de benim için “Bu da Ömer Hayyam hakkı” desin istiyorum.

 

Bazı zamanda çemberinde gül oya olmak istiyorum ve türkümü de sadece Selda Bağcan söylesin, başka da kimse söylemesin istiyorum.

 

Sonra hiçbiri olamıyorum, "benden hiçbir şey olmaz, asla da olamayacak" diye düşünüyorum.

 

Ve farkına varıyorum, benden bir şey olmuş! "BEN" olmuşum.

 

Tabii bu durumda klasik son; “İyi ki de ben, benim!” demeliydim herhalde…

 

Ama demesem de olur. Çünkü Ömer Hayyam ben olsaydı daha bir değişik olurdu sanki…

 

Haydi o zaman bu da Ömer Hayyam hakkı;

 

sarap1.jpg

gloria

Transylvania

Bugün üçüncü kez Tony Gatlif’in Transylvania isimli filmini izledim. Tuhaf duygularımın filmidir bu film… Güzel anlarımın filmidir. Ve aynı zamanda kötü anlarımın da… İçimin sessizliğe gömüldüğü anların filmidir ve bağıra bağıra ağlamak istediğim anlarımın…

 

İlk izlediğimde her şey yolundaydı, güzeldi hayat benim için ve bu film o kadar da yakmamıştı canımı… Diğer tüm Tony Gatlif filmlerini izlediğimden, bunu da izleyeyim dediğimden izlemiştim… En az diğer Tony Gatlif filmleri kadar güzeldi yüreğimde tuttuğu yer… Ve Zingarina’nın yaşadığı her şey bana çok uzaktaydı, sadece bir filmin konusuydu o kadar…

 

İkinci izlediğimde ise canımı bu kadar çok acıtan başka bir film var mıydı acaba diye düşünmüştüm. Bu film, yaşanmışlıklarımla beraber anlamlanmıştı hayatımda işte o an… Zingarina’nın gözünden dökülen her damla yaş benim gözlerimden de dökülmüş, onun kendisini her kaybedişi benim de kendimi kaybedişim olmuştu. Onunla birlikte acımıştı içim, yanmıştı hatta… Biz bu filmde yaşanılanları sanki aynı anda ve birlikte yaşamış gibiydik o anda Zingarina ile… İzlediğim hiçbir film bu kadar dokunmamıştı yüreğime… Vallahi de dokunmamıştı billahi de dokunmamıştı…

 

Bugün üçüncü kez izlediğimde ise evde yalnızdım ve filmi izlediğim süre boyunca içimde tuhaf bir büyü vardı sanki… Zingarina’nın yaşadığı her şeyi tıpkı kendi geçmişim gibi izledim bu defa… Olmuş ve bitmişti… Geçmişte olmuş ve geçmişte bitmiş…

 

Onu hayatımdan daha çok seviyorum

Kalbim buruk...

Şanslılara, mutlu yaşayanlara kıskanarak bakıyorum.

Birkaç çalı çırpı verin de yakalım dünyayı...

 

 

TRANSYLVANIA (TRANSİLVANYA)

 

Film ile ilgili bilgiler için:

http://www.turkish-media.com/forum/topic/221223-transylvania-transilvanya-tony-gatlif/page__hl__transylvania__fromsearch__1

 

Filmden bir sahne için:

http://www.turkish-media.com/forum/videos/view-1195-tony-gatlif-transylvania-zingarina-ve-milan-karsilasmasi/

 

Libre Zingarina şarkısı için:

http://www.turkish-media.com/forum/videos/view-1194-libre-zingarina-tony-gatlif-transylvania-filminden/

×

Önemli Bilgiler

Bu siteyi kullanmaya başladığınız anda kuralları kabul ediyorsunuz Kullanım Koşulu.