Zıplanacak içerik
  • başlık
    43
  • yorum
    74
  • görüntü
    65.702

Bu blog hakkında

bir yolcuyum ben yerim yoktur bana ait…

Bu blogdaki başlıklar

delifırtına

DEĞİRMEN

blog-0324992001360066537.jpg

.....

Sen aşkın ne olduğunu bilir misin adaşım, sen hiç sevdin mi?..

 

Çoook desene! Sevgilin güzel miydi bari? Belki de seni seviyordu... Ve

herhalde onu çok kucakladın... Geceleri buluşur ve öperdin değil mi? Bir

kadını öpmek hoş şeydir, hele adam genç olursa...

 

Yahut sevgilin seni sevmiyordu... O zaman ne yaptın? Geceleri ağladın

mı?... Ona sararmış yüzünü göstermek için geçeceği yolda bekledin, ona

uzun ve acındırıcı mektuplar yazdın değil mi?...

Fakat herhalde

ikinci bir aşka atlamak, senin için o kadar güç olmamıştır. İnsan evvela

kendi kendisinden utanır gibi olur ama, bilir misin, bizim en büyük

maharetimiz nefsimizden beraat kararı almaktır. Vicdan azabı dedikleri

şey, ancak bir hafta sürer. Ondan sonra en aşağılık katil bile yaptığı

iş için kafi mazeretler tedarik etmiştir.

Ha, sonra bir üçüncüsü, bir dördüncüyü sevdin ve bu böyle gidiyor.

Peki ama, bu sevmek midir be adaşım, bir kadını öpmek, onu istemek sevmek midir?..

Çırçıplak soyunarak şehrin sokaklarında koşabiliyor musun?...

Bir bıçak alarak kolundaki ve bacağındaki adalelere saplamak ve böylece bir nehre atılarak yüzmek elinden geliyor mu?

 

Bir şehrin adamlarını öldürmek cesareti sende var mı? Bir minareye

çıkarak bütün dünyaya işittirecek kadar kuvvetle bağırabilir misin?[extract]

Aşk sana bunları yaptırabilir mi? İşte o zaman sana seviyorsun derim...

 

Sen sevgiline ne verebilirsin sanki? Kalbini mi? Pekala, ikincisine?

Gene mi o? Üçüncü ve dördüncüye de mi o?... Atma be adaşım, kaç tane

kalbin var senin?.. Hem biliyor musun, bu aptalca bir laftır: Kalbin

olduğu yerde duruyor ve sen onu filana veya falana veriyorsun... Göğsünü

yararak o eti ordan çıkarır ve sevgilinin önüne atarsan o zaman kalbini

vermiş olursun...

Siz sevemezsiniz adaşım, siz şehirde yaşayanlar

ve köyde yaşayanlar; siz, birisine itaat eden ve birisine emredenler;

siz, birisinden korkan ve birisini tehdit edenler...Siz sevemezsiniz.

Sevmeyi yalnız bizler biliriz... Bizler: Batı rüzgarı kadar serbest

dolaşan ve kendimizden başka Allah tanımayan biz çingene'ler.

 

**SABAHATTİN ALİ

delifırtına

AŞK

 

“Hiçbir soylu kadının eşi olamazsın” dedi Arthur. Galahad kızardı ve kekeledi, “Ama Lordum, her şövalye aşkının saflığıyla soylu bir kadına hizmet etmelidir.”

“Aşk hakkında ne biliyorsun? diye sordu Arthur. Ses tonunun ithamkarlığı Galahad ‘ı iki kat daha kızarttı. “Eğer soylu bir kadının eşi olmak istiyorsan, sana arasından seçmen için üç tane sunacağım.” Kral hemen yaşlı bir temizlikçi olan gri saçlı ve burnu benli Margaret ‘ i çağırttı. “Ona aşkından dolayı hizmet eder misin dürüst şövalye?” diye sordu Arthur.

Galahad şaşırmıştı. “Lordum anlamıyorum” diye mırıldandı. Arthur, Galahad ‘a keskin bir şekilde baktı ve yaşlı kadını yolladı. “başka bir tane getirin” diye emretti. Bu sefer içeriye yeni doğmuş bir bebek getirildi. “Eğer Margaret ‘i hizmet etmek için fazla yaşlı ve çirkin buluyorsan, bu leydiye ne dersin? Asildir ve güzelliğini kabul etmen gerek. ” bebeğin çok güzel olduğu bir gerçekti, ama Galahad ‘ın kafası iyice karışmıştı. Kafasını salladı.

“Bu aşk dediğin zor bir konudur” dedi Arthur ve üçüncü olarak on iki yaşında çok sevimli bir kız olan Arabelle ‘i getirtti. Galahad kıza baktı ve sinirlerine hakim olmaya çalıştı. “Lordum, o neredeyse kardeşim olabilecek kadar ufak bir kız” dedi.

“Sen hizmet edecek soylu bir kadın istemiştin” dedi Arthur “ve ben sana üç tane sunacak kadar cömert davrandım. Şimdi karar vermelisin.”

Galahad sersemlemiş bir şekilde baktı “Benimle niye eğleniyorsunuz?” diye sordu. Arthur ‘un bir el kaldırmasıyla büyük salon bir dakikada boşaltılmıştı. İkisi yalnızdılar.”Seninle eğlenmiyorum” dedi Arthur. “Sana ustam Merlin ‘in öğrettiği bir şeyi göstermeye çalışıyorum.”

Galahad, kralın daha yumuşamış yüz ifadesini gördü. “Şövalyelerim soylu kadınlara aşklarından dolayı hizmet ettiklerini söylerler” diye devam etti Arthur, “ve masumane aşk yeminlerine karşın, hizmet ettikleri kişiye genelde tutku duyarlar, öyle değil mi?” Galahad onayladı.

“Ve soylu kadınlara ne kadar tutkuyla bağlı iseler o kadar da şevkli olurlar, değil mi?” diye sordu Arthur. Genç şövalye yine onayladı.”Merlin bana sevmenin başka bir yolunu öğretti ” dedi Arthur. “Yaşlı kadını, bebeği ve kardeşin kadar ufak kızı hatırla. Hepsi de dişiliğin tezahürleridir ve bu formlar değiştiğinde aşk dediğin şey de değişir. Aşığım dediğinde gerçekten söylemek istediğin, içindeki bir imajın tatmin olduğudur.

“İşte bağımlılık böyle bir imaja bağlanarak başlar. Bir kadını sevdiğini söyleyebilirsin ama seni bir başkasıyla aldattığında aşkın nefrete döner. Niye? Çünkü kafandaki imaj zedelenir ve şimdiye kadar seviyor olduğun şey bu imaj olduğundan, bunun bozulması seni öfkelendirir.”

“Bunun için ne yapılabilir?” diye sordu Galahad.

“Her zaman değişecek olan duygularının ötesine bak ve bu imajın ardında yatanın ne olduğunu sor kendine. İmajlar fantezilerdir ; fanteziler bizi yüzleşmek istemediğimiz şeylerden korurlar. Bu durumda yüzleşmek istemediğimiz şey boşluk hissidir. Kendinde sevgi olmadığından, bu boşluğu dolduracak bir imaj yaratırsın. Bu yüzden sevdiğiniz kişinin sizden ayrılması veya sizi aldatması acı verir, çünkü sevgisizliğin oluşturduğu yara su üstüne çıkar.

“Aşk, yüce ve güzel bir şey olarak bilinir” diye mırıldandı Galahad, “ama sen ondan çirkin bir şeymiş gibi söz ediyorsun.”

Arthur gülümsedi. “Genelde aşk için söylenenlerin korkunç sonuçları olabilir ama bu, hikayenin sonu değildir. Aşkta bir sır vardır. Merlin bunu bana yıllar önce söylemişti : Yaşlı bir kadını, bir bebeği ve ufak bir kızı aynı şekilde sevebildiğinde, formların ötesinde sevebilecek özgürlükte olacaksın. Sonra da aşkın özü olan evrensel güç, içinde serbest kalacak. Ve bağımsız olacaksın ki bu, aşkın karşı koyamayacağı sessiz bir davettir.

Büyücü aşktan bahsettiğinde bizim aşk dediğimiz şeyin neredeyse aksi bir şeyden bahseder. Bizim için aşk oldukça kişisel bir histir ; büyücü içinse o evrensel bir güçtür. Bizim için aşk, eninde sonunda kaybolacak bir koşuldur ; büyücü ise aşık olmaz çünkü o zaten aşk nehirinin içindedir. Ama en büyük fark koşullanma ile ilgili olanıdır. “Seni, benim olduğun için seviyorum ” dediğiniz zaman bir koşul ortaya çıkar. Böyle bir aşk her zaman “ben” , “beni” ve “benim” diye düşünen ego ‘nun bir parçasıdır.

“Siz ölümlüler, başka birine tamamıyla bağımlı olmaya aşk diyorsunuz” dedi Merlin. “Fanteziniz ya birini tamamıyla sahiplenmek ya da tamamıyla sahiplenilmek. Ancak büyücüler için hiç bir bağımlılık veya sahiplenme olmamasına aşk derler.”

“Bu kısaca umursamazlık değil mi?” diye sordu Arthur.

Merlin kafasını salladı. “Umursamazlıkta hayat veya enerji yoktur. Büyücünün aşkı ise inanılmaz derecede canlıdır ve evrenin enerjisiyle akar. Bunun olması için boş bir kanal gibi olman gerekir. Ölümlüler o kadar çok ego ile dolu ki, başka hiç bir şeye yer kalmamış. Büyücü tamamen boştur ; böylece tüm evren onu aşkla doldurabilir.

Merlin nazik ve sevgi dolu bir şekilde, “Aşık olmak senin için çok büyük bir fırsat” dedi. “Normalde ego ‘nun duvarları arkasında güvenli bir şekilde yaşıyorsun. Oradaki güvenlikten ve yaralanma olasılığının yokluğundan memnunsun. Aşık olmak en azından geçici bir süre için duvarları yıkar. Artık tam korktuğunuz gibi açık ve incinebilirsinizdir. Ancak aşkın bu kuvvetli duygusu, onu beklediğiniz gibi acı verici bir durum olmaktan çıkarıp insanı kendinden geçirecek coşkulu bir hale sokar. En iyi haliyle aşk, bilinmeyeni diğer bir ruhla paylaşmak, belirsizliğin bilgeliğine adım atmaya istekli olmaktır.”

Büyücüler, aşk çeşitlerini yüksek veya alçak olarak görmez ; bu yargılamaktır ve büyücüler yargılamaz. “Eğer düşmanınız yanınızdan geçip hakaret ederse” dedi Merlin, “bu sevgi dolu bir davranıştır. Aşkın dürtüsü düşmanın kalbinde başlar, ancak hafıza süzgecinden geçtiğinde nefrete dönüşür. Aşk yüzeye çıkarken, geçmiş deneyimleriniz onu sarıp sarmalar, ama yanılmayın, her ifade eğer kaynağında yakalanabilirse sevgi doludur.”

“Ölümlülerin hissettiği aşktan senin hissettiğin aşka bir köprü kurabilmek mümkün müdür?” diye sordu Arthur.

“Köprü kurmaya gerek yok, çünkü yalnız bir tane aşk vardır” dedi Merlin. “Bir başkasına duyduğun kişisel aşk, evrensel aşkın bir noktada toplanmış halidir ; evrensel aşk bir kişiye duyulan aşkın genişlemiş halidir. Eğer açık olursan ikisini de sonuna kadar yaşayabilirsin.”

Bir dereceye kadar hepimiz imajlara aşık oluruz. Bu içimizdeki imajları dış dünyada bir karşılığını bulana kadar taşırız. Genelde kendi hayallerimizi yansıtacak veya onaracak birini arıyoruzdur. Biri aşk, bir ayna ararken diğeri eksik bir parçayı tamamlamak ister. Her iki durumun da temelini ihtiyaç duygusu oluşturur. Kendinizi eksik hissettiğinizden, eksikliğinizi bir başkasıyla kapatmak istersiniz.

“Aşkı Tanrı ‘nın hissettiği gibi hissetmek istiyorsan, tüm boşluklarını doldurman gerekir, çünkü Tanrı bir tamlık durumunda sever” diye tavsiyede bulundu Merlin. Mükemmel bir aşık olmak demek, bir başkasının onarmasını beklediğiniz hiçbir gizli zayıflığınız veya yaranızın olmaması demektir. Kendi boşluklarınızı bulmak ilk adımdır, bunları Varlık veya özle doldurmaksa ikincisi. Bu sürece genelde kendini sevmek denir, ama bu kavrama dikkat etmeniz gerekir. Bu genelde ben – imajı ‘nı sevmekle karıştırılır. Büyücünün gözünde ben – imajı ego ‘dur ; ego, eksikliklerin üstünü örten inkar duygusudur.

Kendini sevme, Benliğini, yani ruhunu sevmeyle daha iyi tanımlanabilir. Eğer binlerce anıyla dolu geçmişinize dürüstçe bakarsanız, hep karışık bir torba bulursunuz ; bazı deneyimler kendine veya başkalarına karşı sevgi uyandırırken, bir çoğu uyandırmaz. Utanç, suçluluk, reddedilme, nefret, dargınlık ve diğer sevgi içermeyen duygular aşka dönüştürülemez. İşte tüm bunlar anılarınızı oluşturur. Bunları inkar etmeyin ve anılara bağlı olmayan daha yüksek bir benlik duygusuna yükselin.

Anılar sizi sadece boğucu kişisel geçmişinize hapsedebilir. Anıların ötesinde, Varlık ‘ın sakin deneyimi vardır ; hiçbir içeriği olmayan sade bir farkındalık. Bu, meditasyonla girdiğiniz aşk bölgesidir. Birçok meditasyon türü vardır ; Doğu ve Batı ‘daki gelenekler, içine girilebilecek bir varlık merkezinin veya özün olduğu prensibine dayanırlar. Giriş ise düşünerek veya hissederek olmaz. Bu içteki sessiz bölgeye daha çok meditasyon yaparak girmek doğrudan bir yoldur.

Şimdiki çalışma ile imajların ötesine geçmenin nasıl bir şey olduğu hakkında bir fikir edinebilirsiniz. İdeal aşk objeniz olan güzel bir kadını veya yakışıklı bir erkeği hayalinizde canlandırın. Bu kişiyi, geriye kırışıklıklar kalıncaya kadar olabildiğince canlı bir şekilde gözünüzde canlandırın. Aşkınız başlangıçtaki kadar kuvvetli mi? Çoğumuza, genç ve güzel bir surat için hissettiklerimizi, yaşlı ve kırışık bir surat için de hissetmek zor gelir. Önemsiz bir değişikliğin böylesine bir başkalaşım yaratmasına aşk diyebilir misiniz?

“Aşk neden değişir?” diye sordu Arthur.

“Çünkü değişen aşk duygusu her zaman zıttını da içerir. Hissettiğiniz en güçlü aşk bile aynı güçte nefreti de gizler. ” dedi Merlin. “Tek fark, aşk, açmış bir çiçekken, nefret daha tohumdur.”

Veya şu çalışmayı deneyin : Çok sevdiğiniz bir insanın sizi kırdığı ana dönün. Bu, umursanmadığınız veya aldatıldığınız bir an olabilir veya aşkınızın mükemmel biri değil de sadece bir insan olduğunu anladığınız bir olay. Eğer kendinize karşı dürüst olursanız, aşkınızın ne kadar ani ve şiddetle başka duygulara dönüştüğünü göreceksiniz. Ortaya çıkan nefret, kıskançlık, kırgınlık veya umursamazlık hissetmeyi seçtiğiniz aşkla üstü örtülü şekilde bir tohum olarak hep oradaydı. Niye bu aşkı seçtiniz? Sırf zevk almanın yanında başka bir neden daha var ; ego. Bir başkasıyla koşullanmış olan aşk aslında sizle ilgilidir, çünkü bu aşkı sürdüren, sevilen kişide gerçekte var olandan ziyade, daha kısıtlayıcı bir şeydir ; sahiplenme ihtiyacınız.

Bir başkasını sahiplendiğinizi düşündüğünüz zaman yaptığınız şey, kendinizden, inkar ettiğiniz korkularınızdan ve zayıflıklarınızdan kaçmaktır. Bu bir eleştiri değildir. Bir büyücünün gözünde aşk, kusursuz bir doyumun yansımasıdır ama bu, fantezi kurarak olmaz. Aşk, ancak her hissin içinde gizli bir mücevher gibi bulunan Varlığın saf akışına kapıldığınızda, sizi ego ‘nun ötesine geçirecek kutsal bir yoldur.

“Hatırla” dedi Merlin, “aşk basit bir his değil, gerçeği barındıran evrensel bir güçtür.” Bu kadar derine inebilirseniz, her duygunun kılık değiştirmiş aşk olduğunu görürsünüz. Kıskançlık ve nefret aşka karşı gibi görünebilir, ama aynı zamanda da aşka geri dönmenin bozuk yolları olarak da görülebilir. Kıskanç insan da sevgiyi arıyor ama çarpık bir şekilde arıyor; nefret eden insan çaresizce sevmeyi istiyor olabilir ama bulamamanın ümitsizliğine kapılıp nefret ediyor. Aşkı basit bir his olarak görmeyi bırakırsanız, evrensel bir gücün her şeyi ona doğru çektiğini görürsünüz – bu, büyücünün aşkıdır. Bu yüzden her ne kadar bozuk olsa da aşkın her türlü ifadesine saygı göstermeliyiz. Her ne kadar evrensel aşkı yaşamış kişiler çok az da olsa, herkes ona giden yolda yürüyor.

 

(DEEPAK CHOPRA – Büyücünün Yolu)

delifırtına

Nasıl Unutabilirim

blog-0799757001339377067.jpgUnutmayacaksın. Daha doğrusu, unutmaya çalışıp, bunun için çabalamayacaksın. Gerekirse, yüreğine taş basacaksın. Gecen gündüzüne karışacak, hayatın alt üst olacak belki. Gözünü kırpmadığın geceler olacak. Gündüzün bir anlamı kalmayacak. Gam ve keder yüreğini mesken tutacak.

 

Acının ta içinden geçeceksin. Bu hayata, “hayat” demeyeceksin. Yaşamayacaksın, ölüp ölüp dirileceksin. Ölümün içinden geçeceksin, ölmeden evvel. Öyle ki; acıdan müteşekkil olacaksın. Sen acının bizatihi kendisi olacaksın.

 

Aşka inanıyorsan eğer (ben şefkate inanıyorum), aşkın kederine de inanacaksın.

 

Aşkın sadece kaymağına talip olmayacaksın. Aşkın sonuçlarına da razı olacaksın.

 

Baksana, aşka gerçekten inanan şair Sezai Karakoç ne diyor, nasıl da yürekli diyor: “Ben çiçek gibi taşımıyorum göğsümde aşkı/ Ben aşkı göğsümde kurşun gibi taşıyorum/ Gelmiş dayanmışım demir kapısına sevdanın/ Ben yaşamıyor gibi, yaşamıyor gibi yaşıyorum/ Ben aşkı göğsümde kurşun gibi taşıyorum” Hiçbir sızlanma var mı bu dizelerde? “Onu nasıl unutabilirim, aşkın acısından nasıl kurtulabilirim?” diye en ufak bir serzeniş var mı?

 

En önemlisi, “Zavallıyım” sözünü yüreğine sokmayacaksın. Beni bıraktı ya da sevgime karşılık vermedi; “sevilmeye layık değilim ki” diyerek kendine ihanet etmeyeceksin. Göğsünde bir kurşun gibi taşıyacaksın aşkı; göğsüne çiçek gibi takıp, ne zaman kuruyacak diye beklemeyeceksin.

 

Kalbine karışmayacaksın. Âşık olurken kalbin sana bir şey sormadıysa, maşukundan soğurken de sana sormayacak inan. Kalbin kararını kendi verecek. Kalbini rahat bırakacaksın.

 

Ayrıca, onu çok seviyordun hani? İnsan sevdiğini unutmak ister mi? Sevdikleri ölen insanlar, en çok neden korkarlar biliyor musun? Onları unutmaktan. Hem de, unutmadıkça yürekleri daha bir kederle dolmasına rağmen. Hem çok sevdiğini söyleyip hem de onu nasıl unutabilirim diyorsan, bir sorun yok mu bu işte, diye düşüneceksin.

 

Hem, aşkını değil, kederini, kalbindeki sızısını unutmak istiyorsun belki de. Karşılık bekledin, bulamadın. Bulamamanın narsisistik incinmesini yaşıyorsun. Aşk eğer sırf sevmekse, neden sevilmekle meşgulsün? Olmuyor değil mi? Karşılıksız olmuyor. Aşk mukabele talep ediyor. O zaman, aşkı bir kere daha düşüneceksin.

 

O zaman çektiğin acıya “aşk acısı” demesen; “karşılık bulamamanın acısı” desen? Reddedilmenin acısı. Ayrılığın acısı. Zevalin acısı. Sevilmediğini düşünmenin acısı. “Bunu hak etmedim, güzel ve iyi bir insandım. İyi bir aşkı hak ediyordum” derken bile, aşka düşmekle yetinmiyorsun. Aşkına mukabele bulamamanın derdiyle meşgulsün.

 

Keşke düşünsen; hiçbir acı, hiçbir üzüntü, hiçbir keder, bir gün sona erecek hayattan daha uzun süreli değildir. Nasıl ki dünyada misafirsek; sevinçler de kederler de bizde öyle misafir. Nasıl ki dünya bizi ağırlıyorsa, biz de sevinç ve kederleri, üzüntüleri öyle ağırlayabiliriz.

 

Belki bu söylediğime kızacaksın; duygular nankördür. Bugün var olur. Gün gelir, zevale mahkûm hayat gibi zeval bulur. Bir sabaha kalkarsın. Kalbin sevgilisine küsmüştür. Tamam, bu her insanda olmayabilir. Ama inan çoğu insanda vuku bulur. Bir kere daha söylemek isterim ki; bu dünya hayatı ezelî ve ebedî değilse; duygular da ebedî değildir. Ebedî olan sadece O’dur.

 

“Bir daha başkasını sevemem” de bir yanılgıdır. Seversin. Sevebilirsin. Yeter ki kalbini rahat bırak. Ona karışıp durma. Onu kalbinden söküp çıkarmaya çalıştıkça, çiviye çekiçle bir kere daha vuruyorsun.

 

Belki de ölüm geçirecek aşk acını. Dünyadaki hayatının bitiş çizgisi, aşkını da bitirecek. Aşkının ipini ölüm çekecek. Şöyle ya da böyle, şu ya da bu; bir gün bitecek. Bir gün unutacaksın. Ve bir gün de unutulacaksın.

 

Ha, bir de; hani dua ediyordun, “hayırlısı olsun Rabbim” diye. “Hayırlısı değilse olmasın” diye geceleri kalkıp yalvarıyordun O’na. Bak, olmadı işte. Niye teslim olmuyorsun. Yaratıcın duanı kabul etti işte. Hayırlısı değilmiş ki, olmadı. Fuzuli şekilde neden O’nun işine karışıyorsun.

 

Kalbini rahat bırak..

Mustafa Ulusoy

 

 

"Uykunun dindiremediği acı yoktur." demiş Balzac

 

ben de diyorum ki;

 

"tabi uyuyabilirsen"

delifırtına

blog-0716197001331984556.jpgSevmek, bizim kendimize ve dünyaya karşı giriştiğimiz hırsızlığa, kendi gücümüzle karşı çıktığımız biricik haklılığımızdır. Alacakaranlığın ufalaya ufalaya sildiği bir adamı tutup ellerinden, başına ay ışığından bir hale geçirmektir, kaybolmadan sabaha çıksın diye. Sevmek, özünde varolan büyük bağlanmaya karşın, insanı günlük ilişkilerin kişiliksizleştirdiği tutsaklıktan kurtaran en büyük özgürlüktür. İnsanı yalnızlığın hazinelerine götüren bir arınmadır sevmek. Yalanın kirlettiği bir yüreği yağmur sularıyla yıkamak, sonra da içtenliğin rûzgarıyla durulayıp iğde kokularına sarmaktır. Işıkları kesilmiş odalarda kirpiklerden ve parmaklardan mumlar yakıp, derin bir hazla ışıyan güzelliğini seyretmektir insanın. Bunca aşağılanmaya karşı insanın onurunu kutsamak, gövdesini yüceltmektir.

Evlere karşı sokakların, sokaklara karşı evlerin biricik zaferidir. Zorun, kanıksamanın ve alışkanlığın insan ruhunda açtığı yıkıma karşı, en ince, en güçlü, her zaman yeni, direnme duygusudur. Akıl ona bir olanak sağlıyorsa bir işe yarıyordur, güzeldir, değerlidir. Sevmek, yaşamın bizi sürüklediği uçurumun kıyısında tutunduğumuz o incecik gelincik sapı; ölümle dirim arasındaki baş dönmesidir. Üstümüze yürüyen duyarsızlığın o siyah ordusuna karşı yürek çarpıntılarında oluşturduğumuz ışıklı bir korunaktır. Sevmek, bizi onaran, acısından bile haz aldığımız belki de tek incinme; bütün hüznü, iyimserliği ve ikircimine karşın, sesimizin en duru aktığı yataktır.

Önünde durduğumuz kapıların zembereği; saatlerin mutluluk ayarı aldığı boylamdır ömrümüzün. Sevmek barışın kişiye özel adıdır. Kalabalığa karşı bireyin özgeliği; kalabalığa kişilik veren biricik olanaktır. Bütün dillerin ortak şarkısı, bütün şarkıların sustuğu yerdir. Taşa ses veren duygusu insanın; en kolay bağışlanacak kusuru; ölümün eşiğinde bile çırpınan ıslığıdır. Dört mevsimin biricik paydasıdır sevmek, yazı, ayazı aynı içtenlikle güzelleştirir. Bir gelecek düşüdür bütün ufuklardan el eden. Göklerin genişliğini, denizlerin derinliğini, dağların doruğunu büyük bir ustalıkla gözlerimize ve göğüs kafesimize yerleştiriverir. İkide bir camlarına düştüğümüz bizi bize en güzel gösteren hayal aynamızdır.

Yine de insanın kendine en büyük ihanetidir sevmek. Sığlığın kolaylığından derinliğin baş dönmesine geçmek bir zorlu yürek türküsüdür, içindeki binlerce gözü susturmayı gerektiren. İstemekle yapmak arasındaki o ince çizgi, binlerce yılın günah burgaçlarıyla bir uçuruma dönüşür. Dünya karşı tarafta, biz bu tarafta kalmışızdır. Bir iki cılız sesten başka bir şey yoktur sesimizi karşılayan. Giderek bencilliğimizden söz etmeye, sevgimizden utanmaya, kendimizi aşağılamaya başlarız. Bu uçuruma verebileceğimiz kurban, içimizde yeni yeni kekelemeye başlayan sevincimizdir. Rûzgar usul usul kesilir. Gündüzler yatışmıştır. Gece o eski gecedir artık. Tanrılar kazanmıştır. Mutsuzluğumuza karşı ayaklanan çoğunluk geri çekilmiş, kimse mutsuzluğumuzla ilgilenmez olmuştur. Herkes içine gömdüğü yaralı bir hayvanla iyileşmeye çalışmakta, dünyayı düzene koymaya devam etmektedir.

Sevmek, insanın en büyük acısıdır.

Şükrü ERBAŞ ‘İnsanın Acısını İnsan Alır’ adlı kitabından.

delifırtına

blog-0494638001331158754.jpgKalbin yolu güzeldir ama tehlikelidir. Zihnin yolu sıradandır ama güvenlidir…

 

Erkek en güvenli ve en kestirme yaşam tarzını seçmiştir.

 

Kadın duyguların, hislerin, ruh hallerinin en güzel ama en sarp, en tehlikeli yolunu seçmiştir. Ve bugüne kadar dünya erkekler tarafından yönetildiği için kadınlar muazzam şekilde azap çekmiştir. O, erkeğin yaratmış olduğu topluma uyamamıştır çünkü toplum mantığa ve nedenlere uygun olarak yaratılmıştır. Kadın kalpten bir dünya ister. Erkek tarafından yaratılan toplumda ise kalbe yer yoktur.

 

Kadın erkekten çok daha önemlidir. Çünkü o rahminde hem erkeği hem kadını taşır. O kıza ve oğlana, her ikisine de annelik eder; her ikisini de besler. Eğer o zehirliyse, o zaman sütü zehirlidir, o zaman çocukları yetiştirme tarzı zehirlidir.

 

Erkekle yarışıyorsun ve yarışmaya gerek yok; sen zaten üstünsün.

 

Şiir yazmana gerek yok, şiir sensin.

 

Sevgin senin müziğindir.

 

Sevginle birlikte çarpan kalbin senin dansındır.

 

 

Osho

delifırtına

ELLİ yaşında bir adam arıyorum

Her düşü kurmuş, her düşü yitirmiş.

Yeterince istemesini bilmiş

Şimdi ne istediğini bilecek kadar.'

 

 

ELLİ yaşında bir adam arıyorum

Her borca girmiş, her borcu ödemiş

Sonra yeterince papel edinmiş

Ama paradan gözleri kamaşmayacak kadar.'

 

 

ELLİ yaşında bir adam arıyorum

Hem cezbetmiş, hem tiksindirmiş

Ve yeterince çocuk edinmiş

Duyarlılıktan anlayacak kadar.'

 

 

ELLİ yaşında bir adam arıyorum, yaşamış

Her tütünü içmiş, her içkiyi devirmiş

Kadın çıplaklıklarını öğrenmiş

Artık gerisini aramayacak kadar.'

 

 

ELLİ yaşında bir adam arıyorum

Veremeyeceği şeyin fakında olan

Geçmişi geleceğinden fazla olan

Ama zamanı olacak kadar zamanı olan.'

 

 

ELLİ yaşında bir adam arıyorum

Kendini en boktan şeye hazırlamış

Zamanın iyileştiremeyeceğini öğrenmiş

Ve çok cenazeler kaldırmış kadar.'

 

 

ELLİ yaşında bir adam arıyorum

Gerçekten kaçmamayı anlamış

Yalan söylememek cesaretini edinmiş

Hissiyatlarından tüymeyecek kadar.'

 

 

EVET, elli yaşında bir bey arıyorum

Kendisini artık ciddiye almayacak

Fakat beni sükûnetle sevecek

Ve elinden gelen her şeyi yapacak kadar.'

 

 

BİR adam arıyorum, öyle güçlü olmasın

Çünkü kimse asla güçlü değil

Bir adam arıyorum, yüzünde kırışıkları

Ve hafızasında gizlenecek şeyleri kalmamış olacak kadar.'

 

 

BİR adam arıyorum, etrafta ibadullah

Fakat hiç raslayamadığım

Bir adam, benim hüznüme benzeyecek

Ve belki beni bekleyecek kadar.'

 

 

 

BİR adam arıyorum, ellilik işte

Aşağısı da olur, yukarısı da olur

Tabii mükemmeli olmaz

Ama işte nihayet benim olur.'

 

 

 

BELKİ bütün hayat için değil

Fakat öylesine gerçek zamanlar için ki

Her hatırlayışımda kalbim yırtılmayacak kadar.'

 

http://www.youtube.com/watch?v=f-k2c_DqJ5A[/color]

delifırtına

O halde varım

Çektiğim acılar varlığımın inşasının irili ufaklı parçalarıdır. Sadece düşünmek var etmez insanı; duygularını, ruhunu ve hatta zekasının geliştiren asıl öğreticiler acılardır. O halde varım çünkü acı çekiyorum.

Doğduğum günden beri anlatmak istediklerim var ve elbette asla anlatmayacaklarım ve anlatıyor gibi yapıp asla anlatmadıklarım.... Önce akciğerlere değen oksijenin yakıcılığıyla başladı ilk acılar, sonra dünyanın anlamsızlığını düşünüp duran beynimin kıvrımlarındaki patlamaların elektrik çarpmalarıyla.

 

Doğduğumu anımsıyorum, ölümü ise düpedüz hatırlıyorum. Bir insan doğduğunda gözyaşları dökülür sevinçten. Bir insan öldüğünde gözyaşları dökülür, üzüntüden. Yani hayat boyunca değişmeyen tek şey gözyaşlarıdır ve yeryüzünde gözyaşları sonsuzdur. Biri ağlamaya başladığında, bir başka yerde de, bir başkasının gözyaşları diner. Biri doğarken başka birinin de öldüğü gibi. Geriye kalan sadece gözyaşları ve hiçtir.

Ve arada ağzımızda bir ömür dolandırıp durduğumuz onca laf, kağıtlara döktüğümüz onca kelime sadece bir tür duygu kalabalığıdır. Tutsaklığımızdan kurtulmaya çalışmanın beyhude uğraşlarıdır bunlar. Asla gerçekten bir şey anlatılamaz, ancak bir şeyin hayali anlatılabilir, kendisi değil. O yüzden anlatmaya değil, anlatmamaya bakarım. Anlatma derdinden çok anlatmamanın zevkine kurulurum. Ama yine de hiç susmam, eğer bir gün susarsam, bu artık söylenecek hiçbir şey kalmadığı içindir, her şey söylenmiş, hiçbir şey söylenmemiş olsa bile.

Samuel Beckett

delifırtına

Gönderilen : Sen

Gönderen : Tanrı

Beni dinle.

Ağladığını duyuyorum.

Sesin karanlığı geçip, bulutlardan süzülüp, yıldızların ışığında parlayıp,

güneşin ışığında kalbimin yolunu buluyor.

Kapana kısılmış bir tavşanın çığlığı, annesinin yuvasından düşmüş bir serçe,

bir gölde umutsuzca çırpınan çocuk bana acı verir.

 

 

 

Seni duyduğumu bil. Huzurlu ol. Sakin ol.

Acının sebebini ve ilacını biliyorum ve sana kurtuluşunu getiriyorum.

Yıllar içinde dağılan çocukluk hayallerine ağlıyorsun.

Başarısızlıkla yıkılan özgüvenine ağlıyorsun..

Harcanan yeteneklerine ağlıyorsun.

Acıyla kendine bakıyorsun ve havuzda gördüğün aksine dehşetle sırtını

dönüyorsun. Utancın kansız gözleriyle sana bakan bu insanlığın yüz karası da kim ?

Tavrının asaleti, bedeninin güzelliği, zihninin açıklığı, dilinin zekası ?

Kim çaldı onları ? Hırsızın kim olduğunu biliyor musun, benim gibi ?

Babanın tarlasında başını çimenden yastığına koyduğunda ve bulutlar

katedraline baktığında, Babil 'in tüm altınlarının bir gün senin olacağını

düşünmüştün. Kitaplardan okudukça, tabletlere yazdıkça, Süleyman 'ın

tüm bilgeliğinin sana geçeceğine inanmıştın.

Ve mevsimler yıllara dönüşürken, kendi Cennet Bahçe 'nde yüce

hükümranlığını sürdürecektin. O planları, hayalleri, umut tohumlarını içine kimin

ektiğini hatırlıyor musun ?Hatırlayamazsın.

Annenin rahminden çıktığın ve benim elimi yumuşak alnına dayadığım o anı hatırlayamazsın. En iyi dileklerimin senin olması için kulağına

fısıldadığım sırrı hatırlayamazsın.

Sırrımızı hatırlıyor musun ? Hatırlayamazsın.

Geçen yıllar, anılarını yok etti, zihnini korku, şüphe, endişe,

nefretle doldurdu. O canavarların barındığı yerde artık neşeli anılara yer

yok.

Ağlama artık. Ben seninleyim. ve bu an yaşamının dönüm noktası. Her

şey, tıpkı annenin rahminde geçirdiğin zaman gibi geçip gitti. Geçmiş

öldü.

Bugün sen, yaşayan ölü olmaktan kurtuluyorsun.

Bugün ağzımı ağzına koyuyorum, gözlerimi gözlerine, ellerimi

ellerine ; ve etin sıcak yine.

Bugün sana gelmeni emrediyorum. Mahşerin mezarından çıkıp yeni bir

hayata başlayacaksın.

Bugün senin doğum günün. Bu senin yeni doğum günün.. İlk yaşamın.

Tıpkı bir tiyatro oyunu gibi, öncekiler yalnızca provaydı. Bu kez perde kalktı.

Bu kez dünya izliyor ve alkışlamak için bekliyor. Bu kez kaybetmeyeceksin.

Mumlarını yak. Pastanı kes. Yeniden doğdun. Kozasından çıkan bir

kelebek gibi uçacaksın.dilediğin kadar yüksekten uç. Başında benim elimi

hisset.

Benim bilgeliğime katıl.

Doğarken duyup, unuttuğun sırrı, seninle yine paylaşmama izin ver.

SEN BENİM EN BÜYÜK MUCİZEMSİN.

SEN DÜNYANIN EN BÜYÜK MUCİZESİSİN.

Bunlar duyduğun ilk sözcüklerdi. Sonra ağladın. Herkes ağladı. O

zaman bana inanmadın.ve bu inançsızlığını giderecek hiçbir şey olmadı, bunca

yıldır. En aşağılık işleri bile beceremediğini düşünürken nasıl bir mucize

olabilirsin ? En önemsiz sorumluluklarla yüklenmişken ve kendine güvenini

kaybetmişken nasıl bir mucize olabilirsin ? Borç içine batmışken ve yarınki

ekmeğini nasıl kazanacağını düşünerek uyuyamazken, nasıl bir mucize olabilirsin ?

Yeter. Olan oldu artık. Oysa kaç peygamber, kaç bilge, kaç şair, kaç

ressam, kaç besteci, kaç bilim adamı, kaç filozof ve mesih gönderdim, hepsi

de ilahiliğinden, tanrısal potansiyelinden ve başarının sırlarından bahsediyorlardı. Onlara nasıl davrandın ?

Hala seni seviyorum ve şu anda bu kelimelerle seninleyim. Tanrı 'nın insanların yaralarını iyileştirmek için elini ikinci kez onların üzerine

koyacağını söyleyen peygamberi doğrulamak için.

Elim yine üzerinde.

Bu ikinci kez.

Sen benim kalıntımsın.

Bunu söylemeye gerek yok, bilmiyor muydun, duymamış mıydın, en

başında sana söylenmemiş miydi ; dünyanın yaradılışından anlamamış mıydın ?

Bilmiyordun, duymamıştın, anlamamıştın.

Sana özel bir eser olduğun söylenmişti ; sebepleri asil, şekil ve hareketleri etkili, hayranlık verici ve meleksi, Tanrı gibi anlayışlı.

Sana toprağın tuzu olduğun söylenmişti. Sana dağları bile oynatmanın

sırrı verilmişti, imkansızı başarmanın. Sen kimseye inanmadın. Mutluluk

haritanı yaktın, zihninin huzurundan vazgeçtin, zafere giden kaderinin

yolundaki mumları söndürdün, sonra tökezledin, kayıp ve korkmuş bir halde,

kendine acımanın karanlığında, kendi yarattığın cehenneme düşene dek..

Ağladın sonra. Seni düşüren talihine küfür edip, göğsüne vurdun.

Kendi miskin düşüncelerinin sonuçlarını kabul etmedin, tembelliğinin ve başarısızlığının sorumluluğunu yükleyecek bir günah keçisi aradın.

Hemen de buldun.

Beni suçladın.

Engellerinin ,başarısızlığının, fırsat bulamamanın Tanrı 'nın isteği olduğunu haykırdın.

Yanılıyordun !

Elimizdekilere bir bakalım. İlk önce engellerine bakalım.. Araçların olmazsa,

yeni bir yaşam kurmanı nasıl isterim ?

Kör müsün ? Güneşin doğup battığına şahitlik etmiyor musun ?

Hayır görüyorsun. ve gözlerine yerleştirdiğim yüz milyonlarca alıcı,

yaprağın büyüsünden, bir kar tanesinden, bir gölden, bir kartaldan,

bir çocuktan, bir buluttan, bir yıldızdan, bir gülden, bir gökkuşağından

ve aşk dolu bir bakıştan zevk almanı sağlıyor. Hayır duası et.

Sağır mısın ? Bir bebek sen duymadan gülüp ağlayabilir mi ?

Hayır. Duyuyorsun.kulaklarına yerleştirdiğim yirmi dört bin tel, ağaçlardaki

rüzgarla titreşiyor ; kayalıklardaki gelgitle, operanın haşmetiyle, bülbülün

çığlığıyla, oyun oynayan çocukların cıvıltısıyla ve "seni seviyorum" sözcükleriyle. Yine şükret.

Dilsiz misin ? Dudakların ileri geri oynayıp yalnızca tükürük mü

üretiyor ?

Hayır. Konuşabiliyorsun.diğer hiçbir yaratığımın yapamadığı bir şey bu.

Sözcüklerin sinirliyi sakinleştiriyor, umutsuza umut veriyor,

vazgeçeni heveslendiriyor, yenilmişe destek veriyor, cahile öğretiyor.ve "seni

seviyorum" diyor. Tekrar şükret.

Sakat mısın ? Muhtaç vücudun yer mi işgal ediyor ?

Hayır. Hareket edebiliyorsun. Sen ufak bir alana hapsolmuş rüzgar ve

dünya tarafından rahatsız edilen bir ağaç değilsin. Gerinebilirsin, koşup

dans edip, çalışabilirsin, sana beş yüz kas, iki yüz kemik ve yedi mil

sinir teli verdim, hepsini ben ayarladım senin için. Yine şükret.

Sevilmiyor ve sevmiyor musun ? Gece ve gündüz, yalnızlık mı

sarmalıyor seni ? Hayır. Artık değil. Artık sırrını biliyorsun, sevgiyi alabilmek

için onu karşılık beklemeden vermelisin. Kendini iyi hissetmek, tatmin olmak

ya da gurur için sevmek, sevmek değildir. Sevgi karşılığı beklenmeyen bir

ödüldür.

Bencil olmadan sevmenin artık başlı başına bir ödül olduğunu biliyorsun.

Sevgi karşılık bulmasa da kaybolmaz, verdiğin sevgi sana geri döner, kalbini

temizler ve yumuşatır. Bir daha şükret. İki kere şükret !

Kalbin mi zayıf ? Kanıyor mu ya da yaşamını sürdüremiyor mu ? Hayır.Kalbin

güçlü. Göğsüne dokun ve ritmi hisset. Kalbin saatlerce, günlerce, gecelerce

atıyor. Her sene otuz altı milyon vuruş yapıyor. Altmış bin damardan

yılda altı yüz galon kan pompalıyor. İnsanoğlu asla böyle bir makine icat

edemedi.

Tekrar şükret.

Bir cilt hastalığın mı var ? Sen yaklaşınca insanlar korkuyla kaçıyorlar mı

? Hayır. Cildin temiz ve bir harika, onu yalnızca sabunlaman ve ona

bakman gerekiyor. Zaman içinde tüm çelikler yıpranır, paslanır ama cildine

bir şey olmaz. En güçlü metaller bile kullanıldıkça yıpranır, ama seni

sardığım o tabaka yıpranmaz. Sürekli kendini yeniler, eski hücreler yerini

yenilere bırakır. Tekrar şükret. Ciğerlerin mi kirli ? Yaşamın nefesi vücuduna girerken zorlanıyor mu ?

Hayır. Yaşama açılan lombarların kendi yarattığın en pis ortamlarda

bile sana destek oluyor ve sana yaşam veren oksijeni getirip vücudunu

artık gazlardan arındırıyorlar. Bir daha şükret.

Kanın zehirli mi ? Su ve cerahatle mi dolu ?

Hayır. Kanının içinde yirmi iki trilyon kan hücresi, her hücrede

milyonlarca molekül ve her molekülün içinde, her saniyede on milyon defadan fazla

titreşen bir atom var. Her saniye iki milyon kan hücren ölüyor,

yerine iki milyon yeni hücre geliyor ve bu doğduğun günden beri oluyor. Her

zaman içinde olan, şimdi dışında da oluyor. Bir kez daha şükret.

Aklını kullanamıyor musun ? Artık kendi kendine düşünemiyor musun ?

Hayır.

Beynin evrendeki en karmaşık yapı. Biliyorum. İçinde on üç milyar sinir hücresi var, dünyadaki insan sayısından çok daha fazla.. Her gördüğünü, her sesi, her tadı, her kokuyu, her hareketini doğduğundan beri dosyalıyor.

Hücrelerinin içine, bin milyar protein molekülü yerleştirdim.

Yaşamındaki her olay yalnızca hatırlanmayı bekliyor orada. Ve beynine vücudunun

kontrolünde yardımcı olsunlar diye, vücuduna dört milyon acı hissini

sağlayan yapı, beş yüz bin dokunma detektörü ve iki yüz binden fazla

ısı detektörü koydum. Hiçbir devletin altını senden daha iyi korunmuyor.

Hiçbir antik harika senden daha yüce değil.

Sen benim en iyi eserimsin.

İçinde, dünyanın en büyük şehirlerini yok edebilecek ve yeniden

kurabilecek güçte atom enerjisi var.

Fakir misin ? Cüzdanında hiç altın ya da gümüş yok mu ? Hayır. Sen

zenginsin. Şimdi servetini birlikte daha iyi hesapladık.

Listedekileri tekrar say ve iyice öğren.

Neden kendine ihanet ettin ? Neden tüm hayır dualarının elinden

alındığını düşünüp de ağlıyorsun ? Neden güçsüz olduğuna ve hayatını

değiştiremeyeceğine inanarak kendini aldatıyorsun ? Yeteneğin,

duyuların, zekan, zevklerin, içgüdülerin, hislerin ve onurun yok mu? Umudun yok

mu ?

Neden gölgelerde sürünüyorsun, cehennemin rutubetine çağrılmayı

bekleyen yenik bir dev gibi ?

Çok şeyin var. Hayır duaların bardağından taşıyor. Onları sana öyle

bir cömertlik ve sıklıkla verdim ki lüks içinde şımarmış bir çocuk

gibisin, onların farkında değilsin.

Cevap ver bana.

Kendine cevap ver.

Yaşlı, hasta, sakat, muhtaç ama zengin bir adam, senin hafife aldığın o

kutsallığa sahip olabilmek için, kasasındaki tüm altını verirdi.

O halde, mutluluk ve başarının ilk sırrını öğren.. Bu senin hazinen,

bugünden başlayarak yeni ve daha iyi bir gelecek kurmana yarayacak araç gereç.

O yüzden şimdi sana diyorum ki şükretmen gerekenleri gör ve şimdiden benim

en büyük eserim olduğunu bil. Bu yaşayan bir ölü olmaktan kurtulmanı

ve dünyanın en büyük mucizesini gerçekleştirmeni sağlayacak ilk kural.

Yoksulluk içinde öğrendiğin derslere şükret. Çünkü az şeyi olan,

fakir değildir ; yalnızca çok isteyen fakirdir. Gerçek güvenlik insanın

sahip olduklarında değil, sahip olmadıklarındadır. Başarısızlığına sebep

olan engellerin nerede ? Onlar yalnızca senin zihnindeler.Şükretmen gerekenleri gör.

İkinci kural da birinciye benziyor. Nadideliğini ilan et !

Kendini ufak tefek şeylerle uğraşmaya mahkum ettin ve orada başarısızlığını

affedemeyerek, kendi nefretinle kendini yok ederek, kendini cezalandırarak,

kendine karşı ve başkalarına karşı işlediğin suçlardan iğrenerek öylece yatıyorsun.

Şaşkın değil misin ?

Sen kendini affedemezken, benim seni nasıl olup da affettiğimi,

günahlarını ve acınacak halini nasıl bağışladığımı anlayamıyorsun. Şimdi sana üç

neden sayıyorum. Bana ihtiyacın var. Sen sıradanlığın gri yığını içinde,

yok oluşa doğru giden bir hayvan sürüsü değilsin. Ve sen bir nadidesin !

Rembrandt 'ın bir resmini, Degas 'ın bronz bir heykelini, Stradivarius 'un

bir kemanını ya da Shakespeare 'in bir oyununu düşün. Bu kadar

değerli olmalarının iki nedeni var. Onların yaratıcıları ustalardır ve

sayıları azdır. Ayrıca onların bir eşine rastlamak mümkündür.

Bu yüzden sen dünya üzerindeki en değerli hazinesin, çünkü seni kimin

yarattığını biliyorsun ve sen yalnızca bir tanesin. Dünya kurulduğundan

beri, senin tıpatıp aynın bir kişi daha olmamıştır.. Dünyanın sonu

gelene kadar da asla, senden bir tane daha olmayacaktır.

Özelliğinin ve tekliğinin hiçbir zaman farkına varmadın. Yine de

dünyadaki en nadide varlıksın.

Yüce aşk anında babandan sayısız aşk tohumu aktı, dört yüz milyondan

fazla.

Hepsi, annenin içinde yüzerken öldü. Bir tanesi hariç ! Sen.

Annenin sevgi dolu sıcaklığında yaşadın, diğer yarını, annenden tek

bir

hücre, iki milyon tanesi ancak bir meşe palamudunu dolduracak kadar ufak bir

hücre arayarak.

Yine de sen tüm imkansızlıklara rağmen o karanlık ve felaket okyanusunda

yaşadın, o ölümsüz hücreyi buldun, onunla birleştin ve yeni bir yaşama

başladın. Senin yaşamına.

Sen geldin, her çocuk gibi, henüz insandan umudumu kesmediğim

mesajını getirdin. İki hücre bir mucizede birleşti. İkisinde de yirmi üç

kromozom ve her kromozomda yüzlerce gen olan, her biri gözlerinin renginden,

davranışlarına, beyninin ölçüsüne kadar senin özelliklerini taşıyan iki hücre.

Tek buyruğumla, babanın dört yüz milyon sperminden biriyle, annenin

ve babanın kromozomlarındaki yüzlerce genden birini birleştirip, her biri

diğerinden farklı, üç yüz bin milyar insan yaratabilirdim.

Ama kimi yarattım ?

Seni ! Tek bir tür. En nadide. Paha biçilmez bir hazine. Zihni, konuşması,

görünüşü, hareketleri, davranışları yaşamış, yaşayan ve yaşayacak hiç

kimseye benzemeyen.

Bir kralın hazinesine bedelken, kendini niye kuruşla ölçüyorsun ?

Seni aşağılayanları neden dinledin ? Daha da kötüsü onlara neden

inandın.

Artık nadideliğini karanlıkta saklama. Onu göster. Dünyaya göster.

Kardeşinin yürüdüğü gibi yürümeye, liderinin konuştuğu gibi konuşmaya,

vasatların çalıştığı gibi çalışmaya çalışma. Bir başkasının yaptığını yapma.

Asla taklit etme. Şeytanı taklit eden örneği aşar, iyiyi taklit eden

yetersiz kalır. Kimseyi taklit etme. Kendin ol. Nadideliğini dünyaya

göster ve onlar seni altınla yıkasınlar. İşte bu da ikinci kuraldır.

Hiçbir engelin yok. Sen sıradan değilsin. Kendini aldattığını kabul

et.

Sıradaki şikayetin ne ? Hiç mi fırsat çıkmıyor önüne ?

Öğüdümü dinle. Hepsi geçecek, çünkü sana her türlü işte, başarının

kuralını veriyorum. Yüzyıllarca önce bu kural atalarına bir dağın tepesinde

verilmişti. Bazıları kurala uydu ve yaşamları mutluluğun meyveleriyle,

başarıyla, altınla ve huzurla doldu. Çoğu dinlemedi, büyülü yollara

başvurdular, garip yollara girdiler, ya da yaşamın zenginliklerine

kavuşmak için şans denen şeytanı beklediler. Ümitsizce beklediler. tıpkı senin

gibi, sonra ağladılar, senin ağladığın gibi, şanssızlıklarını bana

bağlayarak.

Kural basit. Genç ya da yaşlı, dilenci ya da kral, siyah ya da beyaz,

erkek ya da dişi. hepsi sırrı kendi yararlarına kullanabilirler. Başarının

tüm o kuralları, sözleri, yazıları içinde yalnızca bir metot hiç başarısız

olmamıştır. Onunla bir mil gitmek için çaba gösteren, iki mil gider.

Bu, üçüncü kural. bu zenginlikler yaratan ve rüyalarından bile daha

öteye giden bir sır. Bir mil daha git !

Başarının tek yolu, senden beklenenden daha iyisini yapmaktır, işin

ne olursa olsun. Bu, dünya kurulduğundan beri her başarılı insanın

yaptığı şeydir. Kendini sıradanlaşmaya mahkum etmenin yolu, yalnızca

karşılığını aldığın kadarını yapmaktır.

Eğer aldığın gümüşten fazlasını vermişsen, aldatıldığını düşünme.

Verdiğin güzelliklerin bir terazisi vardır ; eğer bugün karşılığını almazsan,

yarın mutlaka on katını alırsın. Sıradanlık bir mil bile gitmez, neden

kendimi aldatayım diye düşünür. Ama sen sıradan değilsin. Bir mil daha

ilerlemek kendi rızanla elde edeceğin bir ayrıcalıktır. Yapamazsın, onu

engellememelisin. Eğer bırakırsan, diğerleri kadarıyla yetinirsen,

başarısızlığının tek suçlusu sen olursun. Sebep ve sonuç, araç ve

hedef, tohum ve meyve, bunlar ayrılamaz. Sonuç sebepten doğar ; hedef,

araçların içinde vardır ve meyve her zaman tohumundadır.

Bir mil daha git.

Takdir bilmeyen biri için çalıştığını düşünüp kendine dert etme. Ona

daha fazla hizmet et. Ve onun yerine bırak alacaklı olduğun ben olayım. O

zaman bileceksin ki her dakika her verdiğin ekstra hizmet benim tarafımdan

karşılığını bulacaktır.

Ödülün zamanında gelmeyecek diye endişelenme. Ödeme ne kadar

gecikirse, senin için o kadar daha iyi.

Başarıyı çağıramazsın, ancak onu hak edersin , ve artık onun az

bulunan ödülünü almanın sırrını biliyorsun. Bir mil daha git.

Sen benim en büyük mucizemsin.

Sen dünyanın en büyük mucizesisin.

Başarı ve mutluluğun üç kuralı var.

Şükretmen gerekenleri gör ! Nadideliğini ilan et ! Bir mil daha git !

Sabırlı ol. Bunlar göz açıp kapayıncaya kadar olmaz. Zorluklarla

kazandıkların elinde daha uzun süre kalır.

Yeni hayatına başlarken korkma. Her soylu başarı, risklerini de

beraberinde taşır. Birini kazanmaktan korkan, daha fazlasını hiç kazanamaz. Artık

bir mucize olduğunu biliyorsun, ve mucizede korku olmaz.

Gururlan. Sen dikkatsiz bir yaratıcının bir laboratuardaki deneyinin

ürünü değilsin. Anlayamadığın güçlerin esiri değilsin. Sen yalnızca benim

gücümün özgür bir dışa vurumunun, yalnızca benim sevgimin ürünüsün. Sen bir

amaçla yapıldın. Elimi hisset. Sözlerimi duy.

Bana ihtiyacın var. ve benim de sana.

Yeniden inşa edeceğimiz bir dünyamız var. Bunun için bir mucize

gerekiyorsa bundan bize ne? Her ikimiz de mucizeyiz ve şimdi birbirimize sahibiz.

Seni dev bir dalgadan alıp, çaresizce kumlara çarptığım günden beri

sana olan inancımı hiç kaybetmedim. Zamanı ölçmeye kalkarsan, bu beş yüz

milyon yıl önceydi. Otuz bin yıl önce kusursuzluğa ulaşana dek, bir çok

model, şekil, ölçü denedim. Bunca yıldır seni düzeltmek için hiç çaba sarf etmedim.

Bir mucize nasıl düzeltilebilir ki? Sen bir mücevherdin ve ben de

memnun olmuştum. Sana bu dünyayı ve hakimiyetini verdim. Sonra tam

potansiyeline ulaşman için, bir kez daha sana elimi verdim, evrendeki hiçbir

yaratığa bahşedilmeyen güçler verdim.

Sana düşünme gücü verdim.

Sana sevme gücü verdim.

Sana seçme gücü verdim.

Sana gülme gücü verdim.

Sana hayal etme gücü verdim.

Sana yaratma gücü verdim.

Sana plan yapma gücü verdim.

Sana konuşma gücü verdim.

Sana dua etme gücü verdim.

Seninle sınırsız bir gurur duyuyorum. Sen benim son eserimsin, benim en

büyük mucizemsin. Tam bir yaşayan varlık. Her iklime, her güçlüğe, her

zorlamaya uyum sağlayabilen. Benden yardım beklemeden kendi kaderiyle

başa çıkabilen. Kendisi ve insanlık için en iyiyi, içgüdüleriyle değil düşünceyle gösterebilen.

Böylece, başarı ve mutluluğun dördüncü kuralına geldik ; hiçbir meleğime vermediğim bir güç bu.

Sana seçme gücü verdim.

Bu armağanla seni meleklerimden de üst seviyeye koydum ; çünkü

meleklerin günahı seçme hakları yoktur. Sana kaderinin tüm kontrolünü verdim.

Kendi özgür iradenle kendi yaradılışının doğasını belirlemene izin verdim.

Ne cennete ne de dünyaya ait olmak zorundasın, kendini istediğin şekle sokmakta

özgürsün. En düşük yaşam biçimini benimsemekte özgürsün, ya da ruhunun

değerlendirmesiyle, en yüce formda yeniden doğabilirsin ki onlar ilahidir.

Senin yüce gücünü, seçme gücünü elinden almadım hiç. Bu inanılmaz güçle ne

yaptın ? Kendine bak. Yaşamında yaptığın seçimleri düşün ve hatırla, şimdi

o acı anları yaşamamak için bir şansın daha olsaydı, dizlerinin üzerine

çökerdin.

Geçmiş geçmiştir. Şimdi dördüncü büyük kuralı biliyorsun, mutluluk ve başarının dördüncü kuralını. Seçme gücünü akıllıca kullan.

Sevmeyi seç.nefreti değil.

Gülmeyi seç.ağlamayı değil.

Yaratmayı seç.yok etmeyi değil.

Azmi seç.vazgeçmeyi değil.

Yüceltmeyi seç.dedikoduyu değil.

İyileştirmeyi seç.yaralamayı değil.

Vermeyi seç.ertelemeyi değil.

Büyümeyi seç.bozulmayı değil.

Dua etmeyi seç.küfretmeyi değil.

Yaşamayı seç.ölmeyi değil.

Artık şanssızlıklarının benim isteğime bağlı olmadığını biliyorsun,

tüm güç senin içindeydi ve seni insanlıktan çıkaran davranışların ve

düşüncelerin senin yaptıklarının sonucuydu, benim yaptıklarımın değil. Senin küçük

doğan için benim güç armağanlarım çok fazlaydı. Artık büyüdün, akıllandın

ve toprağın meyveleri senin olacak.

Sen harikalıklarla dolusun. Potansiyelinin sınırı yok.

Yarattıklarımın içinde senden başka kim ateşi buldu ? Kim yerçekimi kanununu

keşfetti, gökyüzünü delip geçti, hastalıklara şifa buldu?

Bir daha asla kendini aşağılama.

Hiç bir zaman yaşamın kırıntılarıyla yetinme.

Bugünden itibaren asla yeteneklerini gizleme.

Bugünden zevk al.ve yarından, yarınlardan.

Sen dünyanın en büyük mucizesini gerçekleştirdin.

Sen yaşayan bir ölü olmaktan kurtuldun.

Artık asla kendine acımayacaksın ve her yeni gün senin için başarı ve neşe olacak.

Sen yeniden doğdun.Daha önce olduğu gibi, başarısızlık ve mutsuzluğu

ya da başarı ve mutluluğu seçebilirsin. Seçim senin. Seçim tamamen senin.

Ben ancak, önceki gibi, izleyebilirim.gururla.ya da acıyla.

O halde, mutluluk ve başarının dört kuralını anımsa.

Şükretmen gerekenleri gör.

Nadideliğini ilan et.

Bir mil daha git.

Seçme gücünü akıllıca kullan.

Diğer dördünü gerçekleştirebilmek için, bir şey daha yap. Her şeyi

sevgiyle yap.kendini severek, başkalarını severek ve beni severek.

Gözyaşlarını sil. Uzanıp elimi tut ve dik dur.

Bugün sana şu bildirildi ;

Sen Dünyanın En Büyük Mucizesisin

 

OG MANDINO'nun Dünyanın En Büyük Mucizesi Adlı Kitabından

delifırtına

İnsan hayatındaki boşluları doldurmak için yaşayan ve öldüğünde söz konusu boşlukları bomboş durandır.

 

İnsan, yaşanmamış hayatlar biriktirmekle ömrü geçendir. Başkalarının hayatlarını, düşüncelerini yaşar durur. Ne zaman kendimizi yaşayacağı aklına bile gelmez. Zira basit yaşamak kolay gelir insana ve kolaydır da.

 

İnsan, ölümlerden hayat devşiren, yaşam büyütendir. Her ölümle hayatımıza hayat katarız, gizlice, utanarak ama her seferinde.

 

İnsan, Rabbine karşı tüm renkleri ile çırılçıplaktır. Yine de insan Rabbinden bir şeyleri saklayabileceğini sanandır.

 

İnsan, ne kadar günahkâr olursa olsun Rabbinin kendisini bağışlayacağına dair bir gönlünde bir umudu olandır.

 

İnsan, ikinci el hayatlar yaşayandır.

 

İnsan, yalnız, yapayalnızdır ki tüm hayat koşusu ve uğraşı bu yalnızlıktan kurtulmak içinidir.

 

İnsan, hayata tutunmak için hiç akla gelmedik uğraşlar üretendir.

 

İnsan, diğerlerine rağmen Ben merkezli yaşayandır.

 

İnsan, meleğe karşı şeytana yakın durandır.

 

İnsan, koskoca dünyaya karşı küçücük, aciz adet hiç konumundadır. Durum böyle iken içerisinde Tanrı olma arzusu da vardır. Zıtların birleşimi bu olsa gerek.

 

İnsan, günahla açıklanamayan bir yakınlık kurabilendir.

 

İnsan, suçladığı insanlar gibi davrandığının farkına varamayandır.

 

 

İnsan, putlarını kendi icat eden ve gönüllü tapandır.

 

 

İnsan, dünün doğmuş çocuğu, yarının doğacak çocuğudur. Dün ve yarın düşüncesi insanın bugünü unutmasına, anı yaşamasına engeldir.

 

 

İnsan, kendi tünelinde sürekli haykırandır.

 

 

İnsan, kendini Allah’a yakın hissetmesinin hemen akabinde Şeytan ile dostluk kurabilendir.

 

 

İnsanın, değiştiğine inanması kendini kandırmasıdır ve bu kandırmaya insanoğlu dünden razıdır.

 

İnsan, sürekli ölümler ve doğumları arasında gider gelir. Bu ölüm ve doğumlar insanı inşa eder. İnsan inşa olabilen bir varlıktır, kendisi tarafından.

 

İnsan, insan olmaktan çıkabilen bir varlıktır.

 

İnsan, her şeyi yitirdikten sonra kalandır. Dolayısı ile sen yitirdiklerinden sonra en dipte kalanlarsın. Yitiremediklerinsin.

 

İnsan, bir türlü hayatı anlayamadığı halde yaşamadan edemeyendir.

 

İnsan, insana hasrettir.

 

İnsan, kendini başka bir insanda yani aynada tanıyandır.

 

İnsanın, içindeki sonsuzluk özlemi ve sürekli gitmek arzusu, Rabbine olan özleminin dile gelişidir. Aslında insan Rabbine dönük yaşar, her adımda O’na koşar da bilmez.

 

İnsan, aniden ölüverendir.

 

 

 

 

Sulhi Ceylan

delifırtına

Dedim: Kendimi çok günahkâr hissediyorum.

 

Dedi: Az günahın olduğu içindir. Çok günahın olsaydı hissetmezdin. Günahlarınla çepeçevre sarılır, günahsızlığı unuturdun.

 

Dedim: Sen nasıl hissediyorsun?

 

Dedi: Günahsız. Benimki savunma psikolojisi. Yoksa yaşamaya devam edemem. Zira günahlarım dağları aştı. Kendimi günahsız hissetmek zorundayım.

 

Dedim: Günlerim ızdırap yüklü, her geçen gün artan yüklerimden ötürü sırtım daha fazla bükülüyor, yere yakın oldum.

 

Dedi: Zaman kavramı tamamen izafi. “An” dediğim an, “an” yoklukta buluşmakta. “Şimdi” her an geçmişe karışıyor. Zaman mefhumu tecrübe edinebilmek için işimize yarayabilir. Hayata tutunmak için düşmemiz gerekir. Düşmeyen kalkmayı da bilmez.

 

Dedim: Bu yaşamak dediğinde nedir? Nefes alır olmanın bir anlamı olmalı?

 

Dedi: Yaşamak, kâinatın kalbinin atışını kendi kalbinde hissetmendir. Âlemde cari olan seramonide bir nota olduğunun farkında olmandır. Ama sadece bir nevâ notası. Yağmur damlalarını yüzünde hissettiğinde, damlaların üstündeki KÜN emrini okumandır. Aklını yırtacak kadar gerip de kalbine dönmendir. Yaşamının kimsenin umurunda olmadığını bildiğin halde nefes almaya devam etmendir. Velhasıl yaşamak, mesafelere hayat katan bakışı bir ömür aramandır.

 

Dedim: Bu çok zorlu bir iş…

 

Dedi: Yaşamak zoru seçmektir. Her nefes, karanlığa karşı üflenen bir notadır.

 

Dedim: Hayat neden bu kadar zor? İnsanlar neden menfaat merkezli bir hayatı seçiyorlar?

 

Dedi: İnsan esma terkibidir. Kimde hangi isim (esma) baskındır bilinmez. Göz senin gözün, bakışını yücelt. Perdenin arkasını görmeye çalış biraz da. Sürekli sana gösterilenlere nazar etmekten bıkmadın mı? Bilmez misin hakikati gören göz, görmez olur ağyarı? Ağyar ile perdelenen gözler, kaldıramaz esrar perdesini. Bil ki bu perde de senin gözünde. Yoksa dışarıda arama. Hayat kime göre zor? Önce bunu tespit etmelisin. “Kaderin üstünde bir kader vardır”, ama sen göremiyorsan gözlerini kapatmalısın. Gözlerini kapatman gerekenlerin ne olduğunu biliyorsun değil mi?

 

Dedim: Kapalı konuşuyorsun. Çözemiyorum sözlerini.

 

Dedi: Yüzyıllardır filozofların uğraştığı ve her birinin farklı cevap verdiği meselelerle uğraşıyorsun. Cevabı akılda değil kalpte bulabilirsin ancak. O halde filozoflara değil de ariflere bak biraz da. Aklı olanları değil, kalbi olanları dinle. Kalbi kalple buluşmuş olanları gözle.

 

Dedim: Ya aşk… Aşk neresinde bunların?

 

Dedi: Aşk varoluş sebebindir. Aşk; üç harf, tek hece ama unutma ki en uzun kelimedir aynı zamanda. Ve aşk, gönül inkılâbındır. İnkılâbın seni bekliyor ama beklenildiğinden habersizsin. Çağır aşkı artık kendine. Aşkı kendinden kendine çağır. Ses ver kendine. Kulak ver özüne. Sadece kulak kesil sesime. O’nun sesine.

 

Dedim: Aşk olsun o halde.

 

Dedi: Aşk olsun demekle aşkın kendini gösterdiği görülmüş şey değil. Gerçek âşık, kendi kanıyla abdest alandır. Hak etmezsen, bedelini ödemezsen aşk seni bulmaz. Bedeli senin kendi kanın unutma. Bunu göze almadıkça bu meydana girmeye yeltenme. Bu meydanda nice başlar kesilir de haberin olmaz.

 

Dedim: (sustum, sükût sahillerini dövüyordu dalgalar)

 

 

Sulhi Ceylan

delifırtına

LEYLÂ

“Her okyanus, çöl’ü koynunda saklar.”

 

Sana Leylâ’yı anlatmalıyım.

Yazanlar hep Mecnun’u anlattılar. Leylâ’yı, Mecnun’dan ayrı düşünemem elbette. Mecnun’un var olabilmesi Leylâ’ya bağlı. Leylâ olmazsa, Mecnun da olmaz. Leylâ’yı çıkarırsan geriye Mecnun da kalmaz.

Fuzuli, mesnevide erkek egemen bakış biçimiyle anlatır Mecnun’u. Her ne kadar Leylâ’nın adı önce geçse de asıl kahramanı Mecnun’dur. Leylâ ateştir, Mecnun pervane. Mecnun, Leylâ’nın çevresinde pervaneler gibi bu yüzden döner hep. Mecnun o ateşte yandı mı dersin? Olması gereken budur değil mi?

Fuzuli’nin de, Mecnun’un da Leylâ’ya haksızlık ettiğini düşünüyorum.

Fuzuli, Leylâ’nın ateşinde pervane Mecnun yerine, Mecnun’un ateşinde pervane olan Leylâ’yı anlatmalıydı.

Sana bunun için Leylâ’yı anlatmalıyım.

Leylâ, gecedir. Saçları gece gibi simsiyah olan kadınlar için de Leylâ derler. Leylâ geceyse, saçlarının da simsiyah olması olağandır değil mi? Geceye, gece gibi saçlar yakışır.

Hadi eğretileme yapalım, Mecnun gündüz müdür? Gece varsa, gündüz de vardır değil mi? Hiç kavuşamadıklarını da düşünürsen, biri yiter diğeri başlar ve diğeri yittiğinde öteki yoktur. Gece ve gündüz hiç kavuşmayan sevgililer gibidirler. Bir lânet gibi taşırlar bunu içlerinde. Gecenin en karanlık anı, aydınlığın başladığı ilk andır.

Pervaneleri bilirsin, pervanelerle ilgili anlatılan söylenceyi de. Bu dünyadaki insanlar da mum ateşi önündeki pervaneler gibidirler. Söylenceye göre, pervaneler toplanmışlar, kendilerini ateşe çeken aşkın nasıl bir tutku olduğunu anlamak istemişler. İçlerinden birini göndermişler, tanısın, gelip kendilerini bilgilendirsin diye. İlki ateşe yaklaşmış ve geri gelmiş. Demiş ki; “Ben aşkı biliyorum!” Yeterli bulmamışlar anlattıklarını, ikinci bir pervaneyi göndermişler. İkincisi de ateşe koşmuş ve kanadıyla yavaşça ona dokunmuş, kanatları yanmış. Geri geldiğinde şunları söylemiş; “Aşkın ateşinin nasıl yaktığını bilirim!” Bu kez bir üçüncüyü göndermişler. Üçüncü geri gelmemiş. Geri gelmeyen pervane kendini ateşin ortasına atarak yanıp kül olmuş. Onun için şu söylenebilir; “Gerçek aşkı sadece o bilir!”

Şeyh Sadi Şirazi’nin de buna benzer bir öyküsü vardır. Uyuyamadığı bir gece, başucundaki mumla pervanenin konuşmasını dinler. Pervane muma şöyle dermiş; “Âşık olan benim, yanmak bana yakışır. Ağlayıp sızlayan da ben olmalıyım. Peki, sen niçin ağlıyorsun?” Mum da bala âşıktır, bilirsin bal peteğinden yapılır. Pervaneye şöyle yanıt verir; “Benim zavallı sevgilim, tatlı balımdan ayırdılar, haksızlıkla elimden alınca Şirin’imi, Ferhat gibi ağlayıp sızlamak bana yakışır olmuştur.” Mum hem bunları söyler, hem de eriyerek gözyaşı döker. Ha, bak burada da mum haksızlık eder pervaneye. Şeyh Sadi, şöyle konuşturur mumu; “Meclisleri ışıtan nuruma bakma sen, sel gibi içime akan ve beni yakan ateşime bak. Senin aşkın kuru bir iddiadır. Ne sabır var sende, ne de direnme gücü. Azıcık bir parıltı görünce kaçıyorsun. Ben yanıp eriyene dek sabırla, inatla dikilirim ayakta. Senin sadece kanadını yakar aşk ateşi. Beni ise baştan ayağa yakmıştır.” Sence kim haklı? Mum mu, pervane mi? Mum gibi düşünürsen, onu haklı görürüsün, pervane gibi düşünürsen mum haksızdır. Öykünün sonunda mumun sahibi gelir ve üfleyerek mumu söndürür. Mum “Aşkın sonu budur” der ve canını verir.

Şimdi söyle bana mum mu daha âşıktır, pervane mi? Yanmak bir kere yanmaktır değil mi? Öyle yanmalısın ki bir daha yanman olanaksız olmalı. Pervane bir kez yanıyor ve artık yeniden yanması olanaksız. Muma gelince, tükeninceye kadar onu defalarca yakabilirsin, öyle değil mi? Öyleyse, aşk yanmak ve yok olmaksa, pervane daha âşık mumdan…

Mecnun, Mecnun olmadan Kays’tı. Cesur, varsıl, adaletli, cömert Amir’in oğlu Kays. Doğum haberini aldığında da, doğduğunda da adına şölenler düzenlenen tek oğul.

Başlangıçta, Kays’ın en yakın arkadaşı Leyla değildi. Mahalleye yeni taşınmış komşularının kendisi ile yaşıt kızıdır. Dadısı onu komşu evine götürürdü. Onunla saatlerce oynar, yemeği birlikte yer, beraber uyurlar. Birlikte olmadıkları her an acı çeker ve ağlarlar. Babası on bir yaşında okuya gönderir oğlunu. O yaşa kadar tek kız arkadaşının o olduğunu çıkarsıyorum bundan. Taşınmasalar, izini yitirmese Mecnun belki de bütün bir ömür boyu onu sevecek, belki onunla evlenecek ve kuşku yok ki Mecnun’a dönüşmeyecek. Pervane gibi bir defada yanıp, canından mı oldu, yoksa mum gibi yanmaya devam mı etti Kays? Şimdi Mecnun için pervane mi dersin, mum mu?

Leylâ’sı olmayan bir Mecnun’dur Kays. Sen Leylâ’sı olmayan Mecnun’u bilir misin? Hiçtir! İçi oyulmuş, kocaman bir boşluk… Çiçeksiz ve yapraksız, meyvesiz bir kuru ağaç… Balıkları olmayan deniz… Kumu olmayan çöl… Yazıları silinmiş bir kitap… Sesi olmayan bir çığlık…

Leylâ’yla, okulda karşılaşacak ve yitirdiği kız arkadaşının yerine koyacaktır Kays. İçindeki boşluğu doldurandır Leylâ… Kuru ağacın yaprağı, çiçeği, meyvesi… Pullarının ışıltısıyla suların koynunda oynaşan balık… Çölde kum tepecikleri, kum fırtınasıdır savrulan ve savuran… O boş çerçevenin yitik fotoğrafıdır… Mecnun’u Mecnun yapandır Leylâ… Ölümsüzse, bugüne gelmişse, bugün de ilk gün gibiyse, gerçekse bu yüzdendir. Leylâ olmasaydı biz çölü çöl gibi görmeyecektik, kum fırtınalarından, kuytularında gizlediği vahalardan habersiz kalacaktık… Biz çölü çöl olduğu için değil, Leylâ olduğu için sevdik. Mecnun bizdik! Leylâ için çöldeydik ve kum tanesiydik… Leylâ’nın yüreğine ekildik, orada göverdik, yaprak, çiçek olduk, meyve verdik. Mecnun için değil, Leylâ için…

Sınıfındaki kız öğrencilerin içinde en dikkat çekici olanı Leylâ. Altın gibi sarı saçları var, ceylânları andıran kara gözleri, sesi kulakları okşayan bir nefes…

Mecnun vefalı mı? Leylâ’yı görünce onsuz olamadığı arkadaşını yüreğinden, bilincinden bu yüzden mi çıkarır? Onsuz yapamadığı kız arkadaşını bu kadar mı çabuk unutur? Bir daha anmaz bile adını. Şimdi Kays için “Aşkı bilendir!” diyebilir misin, “Mum değil, pervanedir!” diye mi düşünürsün? Niye o zaman ağlamadı, kendini çöllere vurmadı Mecnun? Leylâ için yapacağını, neden onun için yapmadı?

Neden kaçırıyorsun gözlerini?

Şarabımız da bitmiş… Bir şişe daha söylerim şimdi. Kırmızı… Korkma sarhoş etmem seni. Daha yemeğine dokunmamışsın bile üstelik. Peki. Gece uzun… İşte şarabımız da geldi.

Kays ilk kez ne zaman ayrıldı Leylâ’dan?

Birliktelikleri dikkat çekmeye başlar! Ailesi söylentilerin önüne geçebilmek için kızlarını okuldan alırlar. Leylâ’nın ailesi için bu hoş görülebilir bir durum değildir. Bugün de çok şey değişmedi. Öyledir hâlâ…

Mecnun, Leylâ’yı okulda göremeyince düşer bayılır. Leylâ olmadan gözlerini açmak, güneşi, ayı görmek istemez. Görmek, Leylâ’yı görmektir. Mecnun değildir yine de. Zamanı var daha. Ama artık çöllerdedir. Leylâ çöldür… Leylâ’ya kavuşmak, çöle düşmektir.

Şarabından bir yudum almayacak mısın? Şerefe… Kime mi içiyoruz? Leylâ’ya… Ben kadehimi yalnız Leylâ için kaldırıyorum. Sana engel olamam, sen istersen Mecnun’a... Ben Leylâ için içeceğim bu akşam, bundan önce de öyleydi, bundan sonra da… Ve senin için… Sen Leylâ’sın!

Kays, Mecnun adını bundan sonra alır, Kays değil, Mecnun olduğunu söyler; “Ben seni bir an bile olsa unutmadım. Baktığım her şeyde seni görüyorum. Duyduğum her şey bana senin ismini söylüyor. Ben artık ben değilim. Ben Kays değilim, sevda ateşi ile yanarak kül olan Mecnun’um.”

Hayır. Kays yanılıyor. O an bile Mecnun değil. Çok acı çekiyor, kendini yadsıyor ama yine de Kays. Dur! İtiraz etme. Anlatacağım. Gerekçelerim var.

Mecnun’un Mecnun olabilmesi için, Leylâ’yı görebilme olanağının bütünüyle ortadan kalkması gerek. Oysa Kays, Leylâ’yı arkadaşlarının diretmesi üzerine çıktıkları çöldeki vahaların birinde yeniden görecek. Dile düşmesinden korkan arkadaşları Leylâ’yı ondan uzaklaştırırlar. Leylâ, Kays’ı tekrar görebilme umuduyla gitmeye katlanır. Mecnun, evinin bundan böyle çöller olduğunu söyler.

Babası onu Leylâ’nın evde kendisini beklediğini söyleyerek eve götürmek ister. Leylâ’yı istemeye de o zaman karar verir. Leylâ’nın ailesi bu evliliğe tek bir koşulda izin verecektir; aklını başına toplamalı ve çölden vazgeçmelidir. Mecnun bunu yapsa hiç kuşkun olmasın Mecnun olmayacaktı. Sevdiğine kavuşabilecekti.

Yapmadı. Yapmadığı anda artık Kays değil Mecnun’du. Neden yapmadı Kays? Leylâ’yı sevmiyor muydu? Neden aklını başına toplayıp Leylâ’ya kavuşmadı?

Kays’ın bir yanıtı yok belki ama Mecnun’un var. Çölde ceylan’la konuşurken söyler… Yuvasından ayrı, sevgilisinden uzak olduğunu söylerken Leylâ’yı sevgiliden çok avcıya benzetir. “Bak,” der, “seni bir avcı avlamış. Beni de Leylâ adında bir avcı avladı.” Leylâ başka biridir artık. Uğrunda ölünecek, çöllere düşülecek sevgiliden de ötedir. Aşk değildir söz konusu olan. Tuzaktır! Ceylan’ı avcıdan kurtarmak için kurtarmalık olarak inci verir. Mecnun, ceylan için yaptığını niçin kendisi için yapmaz? Verebileceği başka bir inci yok mu? Aklını başına toplayabilir, çöllerden vazgeçebilir, Leylâ’ya kavuşabilir. Ceylan için yaptığını kendisi için yapmaz, geri çevirir. Yeniden Kays olmak istemez, ama Leyla’yı da istemez… Yalnızca acı çekmeyi ister, artık Leylâ’ya değil, Leylâ’ya duyduğu aşkın acısını çekmek ister, “Ben kendimi bu çöllerde yalnız sanırdım. Sen bana arkadaş oldun. Sen de sevdiğinden uzaksın benim gibi. Ben ancak bu çöllerde rahat ediyorum. Ancak onun adını sayıklayarak, Leylâ, Leylâ diyerek gezebiliyorum. Bana aşkın acısını bırak diyorlar. Oysa ben bu acıyı tutmak için çöllerdeyim. Bu dert benim omuzlarıma yüklendi. Elbette çekeceğim. Sevgilinin aşkını çekerken öf denir mi?”

Leylâ acı çekmiyor mu? Leylâ’nın acısı daha mı hafif Mecnun’unkinden? Evde hapistir, sevdiğinden o da uzaktır. Üstelik birlikte olabilme olasılığını Mecnun geri çevirmişken… Bahtının gittikçe karardığını söylüyor Leylâ. Neden karanlık dünyasına güneş gibi doğmadığını, bu karanlıktan neden kendisini kurtarmadığını soruyor. Neden? Sonra istemediği bir evlilik yapıyor ve her şeye karşın eşine teslim etmiyor kendini, Mecnun’a saklıyor.

Mecnun çölde yaşlı bir adam görüyor. Zincire vurulmuş bir köleyi taşıyor yaşlı adam. Bir oyun aslında. Yaşlı adam, zincire vurduğu köleyle insanların acıma duyguları uyandırıyor, onu satıyor ve geçimlerini böyle sağlıyor. Köleyi satın alan azat edince, o da yeniden zincirine koşuyor. Mecnun, zincire akıllı birini bağladığını, onun yerine zincire mecnun birini vurmak gerektiğini söylüyor, kendisini zincire bağlamasını istiyor. Böylelikle Leylâ’yı bir kez daha görebilecektir. Ama bu açıkça bir çelişki değil mi, vazgeçeceksin ve vazgeçtiğini yeniden isteyeceksin. Leylâ’yı değil de, onun verdiği acıyı seçmişsen, neden şimdi sana acı veren pınarı görmek isteyesin? Mecnun’un tutarsızlığı bu! Düşünceleri saf değil, katışık, kararsız. Leylâ, onu zincire vurulu görünce dayanamıyor, inci bir gerdanlık karşılığı salıvermesini istiyor. Yaşlı adam, inci gerdanlık karşısında Mecnun’u köle olarak Leylâ’ya satar. Mecnun; “Ben zaten onun kölesiyim” der, “Değil inci kolyeye, beni bir kum tanesiyle bile satın alabilir.” Yaşlı dolandırıcı için aynı şey söylenebilir mi? Bir kum tanesine satar mı kölesini? Leylâ, Mecnun’u satın alır, kabile erkeklerinin onu öldürmelerinden korkarak, onu özgür bırakır ve ondan kaçar.

İbni Selam, Leylâ’nın kocası, o da Leylâ’yı sever, onun derdinden hasta olur ve ölür. Leylâ, yasını tutar. Sonra mecnun’a koşar. Ona bulmak umuduyla bir kervana katılır, çöllerde onu arar. Devenin üzerinde uyuyakalır, kervandan ayrılır ve çölde kaybolur. Deve onu Mecnun’a götürür. Çölde Mecnun’la karşılaşır Leylâ. Mecnun insanlıktan çıkmıştır, tanıyamaz onu. Mecnun olduğunu anlayınca da ona geldiğini, onunla olmak istediğini söyler. Sevgililerin yeniden ve son kez karşılaşması değil midir bu? Bir mutlu son bekleriz Fuzuli’den, “hakkımızdır” deriz, “haklarıdır” deriz. Öyle olmaz, gönlümüzce olmaz. Ne Fuzuli’nin mutlu sona, ne de Mecnun’un Leylâ’ya gereksinimi vardır artık. Şu unutulmaz sözleri söyler Leylâ’ya; “Bir bütün idim ben Leylâ ile. Sense Leylâ'yım diyorsun. Sen Leylâ isen eğer; beni yakmaya hayalin yeter, takatim yok sana kavuşmaya. Varlığı olmayan bir zerreye aynadan ne fayda? Canım gideli hayli zamandır, cismindeki bir başka candır; bir özge candır. Sensin beni benden ayıran, uzaklaştıran. Ben yoğum, senin tecellin var. Vuslatının ağır yükünü kaldıramam ki...”

Büyük sözler, güzel sözler… Ama aptalca. Şimdi sen diyeceksin ki, önemli olan birini sevmek değil, yalnızca sevmek… Sevmek düşüncesini sevmek, sevmeyi sevmek… Sen de Mecnun gibi düşünüyorsun, Leylâ gibi değil. Oysa sevmek paylaşmaktır. Yalnızca sevmeyi sevmek, sevmek düşüncesini sevmek bencillik… “Selvi Boylum Al Yazmalım”da, Asya ne diyordu? “Sevgi neydi? Sevgi insan eliydi, sevgi iyilikti, sevgi emekti.”

Gözlerini kaçırıyorsun benden, sıkıyor muyum seni? Belki de geceni berbat ediyorum. Sen başka şeyler bekliyorsundur. Peki bitiriyorum. Belki son bir şey daha… Leylâ nasıl bir kadındı sence? Nasıl düşünüyorsun, gözlerinin önünde nasıl canlandırıyorsun? Mecnun’u düşünmek daha kolay oysa, çöldeki Mecnun’u… Fuzuli Mecnun’u gösterdi bize hep… Hep Mecnun’u görmemiz istendi bizden.

Leylâ mı?

Halife Harun Reşit de merak etmiş Leylâ’yı. Mecnun’u kendin geçirip, kendini yitirip çöllere düşüren bu kadını kim merak etmez? Nasıl bir kadındır ki bu, insanı alıp kendinden, kendi olmayan birine dönüştürür. Güzellikte eşi benzeri olmayan, türünün tek örneği olarak düşünürmüş Leylâ’yı. Harun Reşit’in içindeki bu merak giderek aşka dönüşmüş, Leylâ’yı görebilmek için bütün servetinden, şöhretinden vazgeçecek kadar tutulmuş ona. Sarayındaki hiçbir kadını gözü görmemiş, hiçbirini Leylâ kadar güzel ve çekici bulmamış Halife. Tutkularına ve merakına yenik düşmüş, ne derler, nasıl düşünürler önemsemeden Leylâ’yı bulup getirmelerini istemiş askerlerinden.

Saraya getirmişler Leylâ’yı. Haremdeki cariyeler, kokulu sularla yıkayıp, mücevherlerle donatıp, süslemişler onu.

Halife Harun Reşit, Leylâ’nın peçesine uzandığında elleri titriyormuş. İnandığı kutsal kitabının sayfalarını çevirir gibi açmış peçesini… Uzun uzun bakmış peçenin ardındaki yüze. İmgeleminde kurguladığı, düşlerinde yarattığı kadar güzel bir kadın değilmiş gördüğü. Tamam, çirkin, sıradan bir kadın değilmiş Leylâ ama abartıldığı kadar da güzel değil…

“Bu mu,” demiş, “Leylâ, Leylâ dedikleri.”

Leylâ gülmüş Harun Reşit’e. “Evet,” demiş, “Ben Leylâ’yım ama sen Mecnun değilsin?”

“Ne demek şimdi bu?” diye sormuş Harun Reşit.

Leylâ, “Mecnun’un aşkını anlayabilmek için,” demiş, “ sen beni bir de Mecnun’un gözleriyle görebilmelisin…”

İşin asıl önemli yanı da bu işte… Mecnun, Leylâ’yı görebilmek için Mecnun gibi bakmıyordu Leylâ’ya, Kays gibi de bakmıyordu.

Bakmayı unutmuştu.

Bu yüzden benim masal kahramanım Mecnun değil, Leylâ’dır.

Şimdi izin verirsen, artık gitmeliyim…

Çünkü çöl bekliyor beni.

 

 

 

HALİT PAYZA

delifırtına

Derdi Olan Neylesin?

 

“Celâdet ve adaletin timsâli Yavuz Sultan Selim, Mısır Seferi’nden sonra fethettiği beldede adâlet ve otoriteyi tesis için, bir süre kalmak ister. Bunun için hazırlıklar yapılır ve padişahın otağ-ı hümâyunu kurulur. Sultanın çadırını temizlemekle vazifeli kadınlardan biri, akşamları çadıra dönen Yavuz’u o gün ilk d...efa yakından görür ve o andan sonra onun sevgisiyle yanmaya başlar. Zamanla bu sevgi, bir sevdâ olur Mısırlı kadının yüreğinde. O, düştüğü derdin çaresizliğini bilir; fakat bununla birlikte çâre aramaktan geri durmaz.

 

Bir cuma günü Koca Yavuz çadırdan çıktıktan sonra bir tanıdığına yazdırdığı kâğıdı, sultanın yastığının yanına iliştiriverir.

 

Kâğıtta; ‘Derdi olan neylesin?’ yazmaktadır.

 

Sultan, gece istirahatına çekildiğinde yastığının yanında bulduğu kâğıtta yazılı bu ümitsiz cümleye, bir karşılık yazıp yastığının altına bırakır. Kadıncağız sabah, ‘Acaba sultan cevap yazdı mı?’ heyecanıyla -belki de biraz ümitle- yastığın altına bakar ve kâğıdının arkasına bir şeyler yazılmış olduğunu görür. Sırdaşına okuttuğu bu notta,

 

‘Derdi olan söylesin!’ yazmaktadır.

 

Kadıncağız en azından derdini anlatabileceği düşüncesiyle biraz da olsa sevinir, ümitlenir bu cümleyle. Fakat padişahın celâdeti onu korkutmaktadır. ‘Şîrlerin pençe-i kahrında lerzân olduğu’ Koca Yavuz’a böyle bir şey söylemek kolay mıdır?!.. Bu defa kadın,

 

‘Korkuyorsa neylesin?’

 

yazılı bir kâğıt bırakır sultanın yastığının altına ve ertesi günü sabırsızlıkla bekler. Ertesi sabah yine yastığın altına heyecanla bakar; sultanın kaleminden çıkan,

 

‘Hiç korkmasın, söylesin!’

 

yazısını görünce kadının ümidi biraz daha artmıştır. Hiç olmazsa kendini yakıp kavuran derdini söyleyecek, kabul görmese de, derdinden bir nebze olsun kurtulacaktır. Kadıncağız bütün cesaretini toplayıp akşam sultanın gelme vaktinde çadırın girişinde bekler. Birazdan Koca Yavuz, bütün haşmetiyle görünür; hâlinden, duruşundan kadının kendisine bir şeyler söylemek istediğini fark eder: ‘Söyle!’ der kadına. Edeble el-pençe duran kadın titremeye başlar ve dizlerinin bağı çözülür. Padişah gür sesiyle ikinci defa ‘Söyle!’ deyince, kadın, heyecanından sadece; ‘Efendim!’ der ve gerisini getiremez; Koca Sultan’ın celâdetinden duyduğu heyecanla yere yığılır ve ruhunu oracıkta Rabb’ine teslim eder. Herkesi bir telâş ve heyecan sarsa da, gözler Koca Yavuz’dadır. Meseleyi günlerdir hisseden Yavuz’un bu tablo karşısında yüreği yanar, gözleri dolar ve şöyle der:

 

‘Hakîkî âşık odur ki, sevdiği uğruna kalbi dursun!”

alıntı

delifırtına

Tut Yüreğimden Ustam

 

Yorgunum ustam;

Ne katıksız somun isterim senden,

Ne bir tas su,

Ne taş yastıkta bir gece uykusu.

Var gücünle asıl sükunetime,

Çığlığım kopsun,

Uzat ellerini güneşe dokun,

Uyandır uykusundan,

Tut yüreğimden ustam tut,

Tut beni, sür güne...

delifırtına

Usta bir ressam, genç öğrencisinin eğitimini tamamlaması için bir öneride bulunmuş. Buna göre, yaptığı son resmi kentin en kalabalık meydanına götürüp, birkaç gün herkesin göreceği şekilde sergilemesi gerekiyormuş.

 

Genç adam tam kapıdan çıkmak üzereyken, ustası yanına birkaç kırmızı kalem alması gerektiğini söylemiş. Ve eklemiş; 'Tabloyu bıraktığın yere bir de not yazmalısın. Lütfen beğenmediğiniz yerleri bu kalemle işaretleyiniz.'

Çırak, ustasının dediğini yapıp, doğru en kalabalık meydana koşmuş yaptığı resimle.

 

Kalemleri tablonun yanına bırakıp, notu da en görünülür yere iliştirmiş tabii. Aradan birkaç gün geçmiş, ustası bu kez, gidip resme bakmasını istemiş genç öğrencisinden.

 

Merakla koşmuş meydana ki; ne görsün?

 

Yaptığı güzelim resmin, kırmızı kalemle işaretlenmiş çarpılardan neredeyse görünmüyor.

 

Boynu bükük, hüsran içinde dönmüş ustasının yanına.

 

Ustası üzülmemesini, resme devam etmesini önermiş.

Biraz daha hırslı, biraz daha cesur davranmış bu kez. Resmi tamamladığında, yine aynı meydana gitmek üzere hazırlanırken, ustası bu kez, kırmızı kalemleri bırakıp, yerine bir palet dolusu çeşitli renklerde boya ve birkaç fırça almasını salık vermiş. Tabii yine aynı notla; 'Beğenmediğiniz yerleri lütfen düzeltir misiniz?'

 

Bir hafta sonra, genç adam sabırsızlıkla meydana koşmuş. Bir de bakmış ki; resminde tek bir fırça darbesi, fazladan bir renk şekil yok.

Mutluluktan uça, uça ustasına koşmuş, 'Nihayet' demiş, 'Resmimi beğendiler. Kimse elini sürmemiş boyalara. Kimse düzeltme yapmamış.'

Ustası durumu şöyle özetlemiş genç adama; 'İlkinde insanlara fırsat verildiğinde ne kadar acımasız bir eleştiri sağanağı ile karşılaşabileceğini gördün. Hayatında resim yapmamış insanlar dahi, gelip senin resmini karaladı. İkincisinde onlardan yapıcı olmalarını istedin. Yapıcı olmak eğitim gerektirir. Hiç kimse bilmediği bir konuyu düzeltmeye cesaret edemez.'

 

Dolayısıyla;

 

1)Emeğinin karşılığını ne yaptığını bilmeyen insanlardan alamazsın,

2)Değerini bilmeyenlere sakın emeğini sunma,

3)Asla bilmeyenle tartışma

delifırtına

Bir Çingene Zamanındayım

Saat geceyi ben geçiyor

Bir çingeneden çaldım zamanı,

Kırık, buçuklu, yarım.

Ne tamım, ne tamamım.

Ne yerim var, ne dünüm, ne yarınım,

Bu gece neyse o kadarım.

Topladıklarımla, sakladıklarımlayım.

Bir çingene zamanındayım.

 

Necla Maraşlı

delifırtına

İşte Budurrrr:)))))))

 

Çinli bekarlar eşini marketten seçiyor

Çin'in başkenti Pekin'de kendine uygun eş arayan bekarlar artık "eş marketi"ne giderek gönlüne göre bir eş seçebilecek.

Çin'in başkenti Pekin'de, bekarların kendilerine uygun eşi bulmaları için "eş marketi" açıldı. Çin Uluslararası Radyosunun "Pekin'de Zaman" gazetesine dayanarak verdiği habere göre, markette bekarlara, kendilerine uygun yaş ve özelliklerde karşı cins ile tanışma fırsatı sunuluyor. Adayların fotoğraflarının da yer aldığı markette, marketin yöneticilerinin kimlik bilgilerini doğrulamasının ardından o kişiye uygun eşler belirleniyor.

 

Market müdürü Cang Ying, kişinin güvenilirliği kesinleştikten sonra beğenilen adayın izni doğrultusunda kişisel bilgilerin verildiğini ve bu yolun internetten daha güvenli ve ikna edici olduğunu belirtti.

 

"Eş Marketi"nde yarın kutlanacak "Bekarlar Günü" çerçevesinde özel çöpçatanlık etkinliği düzenleneceği kaydedildi.

 

ntvmsnbc

 

 

B):P:kahkaha:

 

delifırtına

Bir Alana Bir Bedava

Şimdi efendim,yediğimin içtiğimin ayrı gitmediği adeta (siyam ikizi) gibi gezdiğim bir arkadaşım var...

O arkadaşımın da herşeyi doğarken öğrenip de gelmiş şeytan çekici bir veledi var... Kara kaşlı kara gözlü nasıl tatlı da bişey...Ama erkek sonuçta yinede, ne kadar tatlı olabilir ki....Zakkumda güzel bir çiçektir ama zehirlidir sonuçta...(ben kendimi sigortalattırıp da yazsaydım bu yazıyı iyi olacaktı ya..neyyyyse)

 

Geçenlerde yine biraradayız,bu zat-ı şahaneleri bücür efendi,babasına kızmış...Amann...Pek bi anneci görseniz,ama ben arkadaşıma diyorum "çok yüz verme bak buna, gelsin şöle 16-17, bulsun bi fıstık (fıstıkta bulmaz, nerde var bi dandirik... ) senin yüzüne bakmaz." (rahmetli neneciğimin bununla ilgili bir sözü vardı ama yazılmaz ki şimdi burada,sansüre girer...)Tabi beni dinleyen kim, benim arkadaş aldı veledini kucağına, bir güzel sarılıp öptü ve;

 

"Noldu paşam niye kızdın sen babana"

 

öbürüde numaradan burnunu çekerek (çok artist)

 

-"Babam yoyomu çöpe attı artık onu sevmiyorum ben"dedi

 

-"aaa şimdi bak ben naparım onu,hemen atalım onu evden,benim paşamı üzmüş"

 

benim iç sesim,

 

(heh kedi olalı bi fare yakalıyacak galiba bu gerzek kız....)

 

Bunlar kalktılar birlikte salona gittiler,bizim kız kocasına;

 

-"kalk çabuk annenin evine gidiyorsun"dedi...(onu söylerken göz kırpmış ben sonradan öğrendim shuriken.gif)

 

Adam bi güzel kalktı,eline ceketini,ayakkabılarını tutuşturdu bizimki veee sokak kapısının önüne koyuverdi adamı...(helal kız dedim bende.......biggrin.gif)

 

-"Ohhh... dedi arkadaşım. "gördün mü bak hemende kurtuluverdik babandan...Hadi gidelim şimdi başka baba alalım...

 

İşte nolduysa o anda oldu,bizim bücür öfke ile baktı annesine,dudaklarını da sarkıtarak diklendi...

 

"Sanki sokakta BABACI MARKETİ var"

 

O an bizim koptuğumuz andı...ayakvur.gif

 

Yerlerden toparlanıp kalktıktan sonra kapının önünde bekleyen baba içeri alındı...

 

Bu olayla kızımızın paşası dersini almıştı bize de geride koca bir hayal kalmıştı...Bizde oturduk,kafakafaya verip bu hayalin içini doldurmaya başladık...Hayal bu ya canım ,hayale yasak yok...

 

Ben dedim ki;

 

"Bir düşün bak,koskoca market,her bir rafta,renk renk, çeşit çeşit,seç beğen al..." Raflarrın arasında gezinirken market görevlisini durdurup soruyorsun;

 

-Şeyy afedersiniz,şöle keskin bakışlı,karizmatik,sempatik,iyi huylu...hııı?

-Anladım hanımefendi köşeyi dönünce,sağdaki ilk raf...

-yupiiiiii

 

Bizimki hemen atıldı...

 

-"Ben Sinan Çetin'i çok beğenirim ya,gerçi kime söylesem "ay bulamadın mı başka beğenecek" der ama benim çok hoşuma gidiyor...Yani onun benzeri deee?

 

-"Olmama mı kııııı,bak gördüm bile şurda, kılıbık erkeklerin arkasında ki raflarda..."

 

Biz öyle kaptırdık ki kendimizi,artık resmen marketin içindeydik... Ve bir anons...ding dongggg

 

-"Dikkat dikkat sayın müşterilerimiz,bugün "hayatında hiç ekmek kesmemiş ürünlerimizde kampanya vardır..."

 

Ara ara da farklı anonslar duyulmaktadır;

 

-"Sayın müşterilerimiz ürünlerimizde,şiddet,kumar vs kesinlikle yoktur..."

 

-"Sayın müşterilerimiz horlayan ürünlerimiz bugün marketimizde yarı yarıya...

 

-"Aşırı fanatik,futbol tutkunları da yarı yarıya..."

 

Biz böyle anonsları dinleye dinleye sağımıza solumuza bakınaraktan bir güzel gezdik "babacı marketi"...Tam çıkmaya hazırlanıyorduk ki,bizim kız kulağıma eğildi...Fısıltıyla...

 

-"Polisler hangi rafta acaba..." dedi kızararak!"

 

-"Polislerden hoşlandığını bilmiyordum...huh.gif Allah cezanı vermesin, görmüyormusun kasaların orada,itfaiyecilerin yanında..."

 

Biz bu hayalin sarhoşluğundayken...evin banyosundan bir ses;

 

-"Anne bitttiiiiiiiiiiii"

 

Sarhoşluk da bitti tabi... aydı bizi VELETTTT

 

Bu olaydan birkaç gün sonra biz diğer arkadaşlarımıza anlattık bu olayı ve akabindeki hayalimizi...Allah sizi inandırsın, her kafadan yeni bir ekleme yapıldı hayalimize...Görün bak, kadınlarda bu kadar kötü olabiliyor işte,sırf siz kendinizi hin ve akıllı sanmayın yani...Artık kadınlar aşk çilesi çekmekten usanmışlar...uğraş,karıştır yoğur...Hazır istiyorlar demekki...Armut piş ağzıma düş...

 

Fakat ben en çok neye güldüm biliyormusunuz,o arkadaşlarımdan bir tanesi demez mi...

 

-"Buldum bir kampanya daha buldum......BİR ALANA BİR BEDAVA

 

Ah akılsız arkadaşım benim ahhh..İki gün sonra ikisinide geri iade etmeye kalkacak haberi yok...devil.gif

delifırtına

Ömür Hanım

dfdfr.jpg

 

Ve Güz Geldi Ömür Hanım. Ve güz geldi Ömür Hanım. Dünya aydınlık sabahlarını yitiriyor usul usul. İnsanın içini karartan bulutların seferi var göğün maviliğinde.

Yağmur ha yağdı ha yağacak. İncecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin. Hüznün bütün koşulları hazır. Nedenini bilmediğim bir keder akıyor damarlarımdan. Kalbimin üstünde binlerce bıçak ağzı, yüzüm ömrümün atlası, düzlükleri bunaltı, yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir engebeler atlası. Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür Hanım?

Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize? Acıyı görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan, umuttan, sevinçten ne anlar?

Göğü görmeden, denizi görmeden maviyi anlamaya benzemez mi bu? Bir güz düşünün ki Ömür Hanım, ilkyazı olmamış, yazı yaşanmamış. Böyle bir güzün hüznü hüzün müdür? Başlamanın bir anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa başlangıcı olmak değil midir?

Yaşamı düz bir çizgide tutmak tükenmektir. Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik olur tükenmek değil de?

Yağmur yağıyor ömür hanım...gökten değil, yüreğimin boşluğundan ömrümün ıssız toprağına...Ve ben sonsuz bir düzlükte bir küçücük bir silik nokta gibi eriyip gidiyorum. Seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar katından?

Dönelim...Dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü kabuklarına sığınmaktır...Olsun dönelim biz yine de. Bilincinde olmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımız var. Evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dönelim. Ölçüsüz yaşamak bize göre değil Ömür Hanım. Büyürken geniş ufuklarımız olmadı bizim. Küçücük avuçlarımızla sınırlarımızı genişletmek istedikçe yaşamın binlerce engeli yığıldı önümüze. Hangi birini yenebilirdik bunca olanaksızlık içinde. Umutsuzluğu tanıdık, yenilgiyi öğrendik böylece.

Yaşama sevinci adına bir tutamağım kalmadı Ömür Hanım. Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden. Sahi nedir yaşamın anlamı? Geriye dönüyorum sık sık yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır yükler aldığı zamanın derin denizlerine. Bakıyorum umut karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka ne ki?

Yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi içine alan kocaman bir yanılsama değil mi yoksa?

Öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim, özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı. Koşullarım beni oluşturdu ben acılarımı buldum. Herkes gibi yaşasaydım eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi avutmaya beni. Bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise, bir yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa ve daha nice eşya yeterdi yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, varolmaya, dar çevre Yitikleri'nde önem kazanmaya...

Oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının eteklerine yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim. Öyle bir tüketmek ki, sonucu yepyeni bir ben'e ulaştırırdı beni, kederli dalgınlığımdan her döndüğümde...Bir ben ki tüm ilişkilerin perde arkasını görür de gülerdim sessizce yapay yakınlıklarına insanların. Kim kimi ne kadar anlayabilir Ömür Hanım?

Susmak yalnızlığın ana dilidir, ömür Hanım, şiiridir beni konuşmaya zorlama ne olur. Sözün sularını tükettim ben, kaynağını kuruttum. Geriye bir büyük sessizlik kaldı yüreğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük...Yalnızım Ömür Hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi karanlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım...Sularım toprağa sızıyor bak. Yüzümü geceler örtüyor. Binlerce taş saklanıyor içimde. Kim kimin derinliğini görebilir, hem hangi gözle?

Kendilerinden olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok konuşuyorlar ki...Bir söz insanın neresinden doğar dersiniz? Dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı? Düşlerinden mi yoksa gerçeğinden mi? Ve kaç kapıdan geçip yerini bulur bir başka insanda? Yerini bulur mu gerçekten? Sözü yasaklamalı Ömür hanım yasaklamalı...Kimsenin kimseyi anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne işe yarıyor ki?

Olanağı olsa da insanların yürekleri konuşabilseydi dilleri yerine, her şey daha yalansız, daha içten olurdu. Aklı silmeli diyorum insan ilişkilerinden. Yanılıyor muyum? Olsun. Yanıldığımı biliyorum ya...

Yeni bir şeyler söyle bana ne olur, yeni bir şeyler. Kurşun aktı kulaklarıma hep aynı sözleri, aynı sesleri duymaktan. Belirsizlik güzeldir, de örneğin, kesinlik çirkin. Sessizlik sesten hele de güncel ve kof her zaman iyidir, düş gücü, iç zenginliği verir insana. Dünyanın usul usul ağaran o puslu sabahları ve günün turuncu tülleriyle örtünen dingin akşamları bu yüzden etkiler bizi, duygulandırır, de. Anlık izlenimler sürekli görünümlerden her zaman daha güçlü, kalıcı ömürlüdür...Alışkanlıklar öldürür güzelliğimizi, bizi değişmek çirkinleştirir de.

Kimse düşlerine yetişemez ve kimse geçemez gerçeğini bir adım bile, bu yüzden sıkıntı verir zaman, kısa kalır, sonsuz olur insanın küçücük ömrünün karşısında. İstemenin kuralı yoktur; istemek yaşamın kendiliğinden sonucudur, ne haklı ne haksız, ne yerinde ne yersiz.

Biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir parçamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de. En büyük hünerimiz kendimize karşı olmak, aykırı yaşamaktır, acı kaynaklarımızı ellerimizle yaratarak...

Kıyılarımız duygularımızın boyunda, derinliğimiz aklımızın ölçüsündedir, ufuklarımızsa sisler içinde...O kıyısız gökyüzü nasıl sığar küçücük gözlerimize, bir bardak suya, ağız dil vermez geceye? Ve nedir ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir içimize. Çözemeyiz de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek, bu ezbere yaşamla.

Dünya bir testidir, de, Ömür hanım, ömür bir su...Sızar iğne ucu gözeneklerinden zamanın, bir içim serinlik bir yudum mutluluk için. Ve bir gün ölümün balkonundan...dökülür toprağa el içi kadar bir su. Yerde birkaç damla nem bir avuç ıslaklık...Ölümü bilerek nasıl yaşar insan, geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür; bilmek bütün acıların anasıdır, de...

Sars aklımın cılız ayaklarını, kuşat beni. Değişik şeyler söyle ne olur, yeni bir şeyler söyle. Yıldım ömrümün kalıplarından. Beni duy ve anla.

Yağmur dindi Ömür Hanım. Gökyüzü masmavi gülümsedi yine. Doğa aynı oyunu oynuyor bizimle. Umudun ucunu gösteriyor usulca, iyimserliğin ışığını süzüyor mavi atlasından. Ne aldanış! Bulutların rengi mavi-beyaz mıdır, kurşuni-külrengi mi yoksa?

Gökyüzünü öpmek isterdim Ömür Hanım, gözlerimle değil dudaklarımla. Yoruldum bulutları kirpiklerimde taşımaktan. Delilik mi dedin? Kim bilir...Belki de yerde sürünmenin bir tepkisidir bu, ya da ne bileyim bilinçsiz bir aykırı olmak duygusu. Gökyüzü de olmak isteyebilirdim değil mi? kim ne diyebilir ki?

Kimseler görmedi Ömür Hanım, bu dünyadan ben geçtim. İçimde umudun kırk kilitli sandıkları, elimde bir avuç düş ölüsü yüreğim -içinde senin ve benim ağırlığım- benim olmayan garip bir gülümsemeyle yüzümde, incelik adına ben geçtim...Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir saygı ve bir hüzün eğrisi olarak ilişkilerin gergefinde, ördüm ömrümün dokusunu ilmek ilmek. Beni cam kırıklarıyla anımsasın insanlar, savrulan bir yaprak hüznü ve dağınıklığı ile... Yükümü yanlış bedestanlarla çözdüm.

Ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde. Saatlerce dayak yemiş bir sanığın çözülmesi içindeyim. Ürperiyorum. Bir at kestanesi durmadan yaprak döküyor yalnızlığın sokaklarında, örtüyor ömrümün ilk yazını. İçimde bir çocuk, yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş umut ölülerini çiğneyerek. Sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş, yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür Hanım?

 

Şükrü Erbaş

delifırtına

Destan

Bugün ilk kez dinledim bu şarkıyı...Şarkıda klipte sıcacık geldi bana...:)

 

 

 

 

 

aşkım destan olur, arzum ferman olur,

nerden baksam, zaman, mekan, yalan olan.

derdin bende kalır, aklım sende kalır,

nerden baksam, zaman, mekan, yalan olan.

 

 

 

Aşk sahiden de destan olursa aşktır...diye düşündüm dinleyince...

delifırtına

Güzel Acı Çekerdi Babam

GÜZEL ACI ÇEKERDİ BABAM

Prof. Dr. Ahmet İNAM

Bin dokuz yüz ellilerin sonlarıydı. İstanbul o yıllar tenhaydı. O tenha İstanbul'un tenha bir köyünde otururduk: Çengelköy'de. Şimdi yazlarını bile sonbahar gibi hatırlıyorum. O zamanlar sık sık vapurların yanaştığı iskelesinden denize bakarken gelivermişti kalemimin ucuna: "Nasıl saklarım sonbahar olduğumu?" Oysa o zamanlar on, on bir yaşlarındaydım. Bir anlamda ömrümün ilkbaharında bile değildim. Yaşlı çınarın, eski evlerin, tarih kokan sokakların o çocuk kalbime boşalttığı ıssızlığı zorlukla taşıarak, Boğaz'ın tenha kıyılarında, denizden gelen rüzgârların tazelediği hüznümle yapayalnızdım.

 

Babam, o zamanlar otuzlu yaşlarının sonlarında, bir öğretmen yüzbaşıydı. Yakışıklıydı. İnsanları ürkütmemeye çalışan, kendi halinde, iç dünyasının derinliklerinde hâlâ yıkılmamış düşleriyle gizli, gizi olan bir insandı. Sabah erkenden, evimizden çıkar yürüye yürüye öğretmenlik yaptığı Kuleli Askeri Lisesine giderdi. Ne gibi düşleri olurdu yollarda? Bana gökyüzünden bir yerlerden geldiği için dünyaya hep yabancı kalmaya mahkûm bir insan gibi görünürdü. Atâ Bey diye çağırırlardı babamı, ikinci a harfinin uzun okunması gereken bu adıyla, atâ olan, ihsan olan, bu dünyaya bir bağış olarak düşüvermiş kırılgan bir ruhtu babam.

 

Galiba benden daha yalnızdı. İki yalnızdık babamla, birbirimizle iç dünyalarımız hakkında hiç konuşmadık. Yalnızlıklarımız arasında gizli bir iletişim olduğunu sezerdim. Bu sezgi yalnızlığımı daha da yoğunlaştırırdı.

 

Ben küçük kardeşimle uzun kış geceleri yalnızlıktan üşüyorduk. Sonra bizi halamın yanına Sandıklı'ya gönderdiğinde, değişen mekânla değişmeyen yalnızlığımda babamı düşünürdüm. Ne yapıyordu, bir başına Çengelköyde'ki yağmur yağdığında damı akan o köhne evimizde? O hüzünler kulübesinde?

 

Oralardan tekrar evime döndüğümde, babamın acısını nasıl çektiğini daha bilinçli, daha yakından gözleme olanağım oldu.

Altın renginde, çok sevdiği, "Parker" marka, değerli bir dolma kalemi vardı. Önünde hep kâğıtlar olurdu, kaleminin üzerinde sürekli gezindiği. Resimler yapardı, şiirler yazardı. Dünyanın acısına karşı oluşturduğu kalkanlardan biri de bulmacalardı. Sürekli bulmacalar çözer, bitirdiğinde bulmacanın kıyısına kuyruğu uzun bir küçük a harfinden imzasını atardı. Karşısına apansız çıkıveren hayatın muammalarıyla, gazete bulmacalarına sığınarak baş etmeye çalışırdı. Çile, onun dolma kaleminden kâğıtlara akar, akar, akardı.

Ağlar mıydı? Anımsamıyorum. İçerdi ama içkinin onu içmesine izin vermezdi. Birilerine dertlerini anlatarak rahatlama yolunu mu seçerdi? Pek konuşkan değildi. Konuşsa da kendini anlatabilir miydi? Acısını gürültü çıkararak yaşamadı hiç. Kendisiyle paylaştı. Acısıyla derinleşti. Güzelleşti. Acılarla yıkanıyordu babamın ruhu.

 

Acı çekmeyi, acıları karşılamayı bilmek elbette bir yaşama ustalığı ister. Bizim ıstırap kültürümüz, mazoşizme, arabeske çok kolay kaydırabilir insanı. Örneğin kendinizi kolayca "acıların çocuğu" olarak görebilir, acılarınızdan zevk almaya başlayabilirsiniz. Babam bunu yapmadı. Abartmadı. Kaçmadı. Acılarını görmezlikten gelmedi. Kendini avutmaya kalkmadı. Acılarını karşılayabildi. Acılarıyla karşılaşabildi. Onları yaşamaktan kaçmadı. Sonuna kadar yaşadı acılarını ve onları zaman içinde tüketti.

 

Bence yiğitçe bir tavırdı bu. Acılarla karşılaşabilmek cesareti, bize kendimizle karşılaşabilme cesareti sağlayabilir. Acılar babamı güzelleştirdi. Acı çekmenin bir estetiği, bir etiği olduğunu onda gördüm. Elbette yanlışları, özürleri olan bir insandı. İnsandı ama.

"İçlenmek" bir sanattır, şairin dediği gibi. Acı çekmek de sanattır. İnsan olma sanatının yollarından biridir. Babam ki, ustaydı bu sanatta.

delifırtına

Yaşamak Yürek İster

Yaşamak yürek ister; belki de bu yüzden dünyaya gelenlerin çok azı yaşar. Çoğunluğu yalnızca yaşadığı günü kurtarır, var olmakla yetinir ve kendi varlığı altında ezildikçe ezilir. Değiştiremeyeceği gerçekleri olduğu gibi kabul etmek ve bu değişmezlikten kendine yeni bir yaşam sevinci yaratmak da yürek ister; değiştirebileceğini değiştirmeye çalışmak da. Sanıldığı gibi insanı korkutan; dünya, zorluklar, yaşam koşulları ya da başkaları değildir. İnsan en çok kendisinden korkar; kendi duygularından, kendi güçsüzlüklerinden, kendi zaaflarından, kendi acılarından, kendi coşkularından ürker. Yaşama her dokunuşunda, duygularının alevlenip kendisini yakacağından çekinir. Onun için kaçar yaşamdan, aşktan kaçar, öfkeden, hareketten, sevinçten, kendisinden kaçar. Korku yüzünden yaşanamamış bir yaşamı ellerinde taşımaktan yorularak, kendisine uydurduğu bin bir türlü mazeretle yaşama arkasını dönmeye, gizlenmeye uğraşıp, gizliden gizliye yok olmaya çabalar. Korku kendine acımayı getirir; kendini zavallılaştırmaya baslar yaşamdan korktukça. Yaşamla yüz yüze gelmektense ağır ağır erimeyi tercih eder. Korktukça azalır gücü; korkuyla yaralanan bedeni artık en küçük bir dokunuşta acıyla inler. Her acıda korkusu biraz daha artar ve girdap gibi çeker içine güçsüzlük onu. Kendi korkusuna kalkıp kader der sonra, korkuyu değiştirilmez bir gerçek, alnına yazılmış bir yazgı olarak görür. Yeni bir aşkın düşüncesi bile titretir onu. Kalabalıktan korktuğu kadar yalnızlıktan da korkar. Hayatın hiçbir haline dayanamaz durumlara gelir. Sırtında yaşayamadığı hayatı, önünde yaşanacak günleriyle, kendi geçmişiyle geleceği arasında sıkışır kalır artık.

 

Kendi duygularıyla kuşatılır; döndüğü her yanda bir düşman gibi kendi duyguları çıkar karşısına. Şu yana dönse orada bir mutluluk vardır ama o mutluluğu değil mutluluğun arkasında gölgesi sezilen acıyı görür. Bu yana döndüğünde bir isyanın şevki vardır ama o isyanın çekiciliğini değil o isyan için ödenecek bedelin ağırlığının fark eder. Beri yanında bir aşk bekler onu ama o aşkın arkasından gelebilecek terk edilme ihtimaline diker gözlerini. Her kıpırtıyla örselenebileceğinden çekindiği için kıpırdayamaz bile yerinden; yaşama yaklaşabilmek için bir tek adım bile atmaya yetmez cesareti. Ona sevinci gösterseniz; "ya sonra" diye sorar! Aşkı gösterseniz, gene ayni sorudur onun aklini kurcalayan; "ya sonra"! Öfke, coşku, dostluk, sevişme, başkaldırı, direnme hep aynı soruyu sürükler peşinden; "ya sonra". Bilinmeyen bir "ya sonra" için bilinenlerin hepsini ıskalamayı kabullenir. Ama ne garip, duygularından, yaşanacakların sonrasından korkanlar, acıdan sakınanlar çeker en büyük acıyı. Yaşanmamış bütün duyguları zehirli sarmaşıklar gibi boy atıp ruhlarına dolanır. "Sonrası umurumda bile değil" deyip yaşamla kucak kucağa gelenlerden çok daha fazla yarayı yaşayamadıkları için alırlar. Yakınıp dururlar; çektikleri acılardan söz ederler. Acıyı da çekerler gerçekten ama acıdan korktukları için bunca acıyı çektiklerini görmezler bir türlü. Yaşamanın cesaret istediğini fark edemezler. Onun için çok az insan yaşar; çoğunluk yalnızca gününü kurtarır. Yaşanmamış günlerin altında inleyen çaresiz bir köle gibi yitik bir hayatı taşır güçsüz omuzlarında.

Kendi gerçeklerimiz, kendi duygularımızdır bizi böylesine ürküten; çatal diliyle tıslayan bir yılan görmüş tavşan gibi kendi kendimizi hareketsiz bırakan. Ve ne kadar çok korkarsanız, korkunuz o kadar artar. Ne kadar yaşarsanız, cesaretiniz o ölçüde bilenir. Yaşayamıyorsanız eğer, bu başkalarından dolayı değildir. Sizi güçsüzleştiren, sizi çaresizleştiren, sizi isyanlardan alıkoyan, değiştiremeyeceklerinizi kabul etmenize engel olan, değiştirebileceklerinizin üstüne gitmenize izin vermeyen, sizi yaşatmayan, sizin kendi korkularınızdır.

 

YAŞAMAK YÜREK iSTER ÇÜNKÜ.

 

 

OSCAR WİLDE

 

delifırtına

Halil Cibran & May Ziyade

Ahmet ALTAN

 

 

 

Işıkların bütün berrak parıltılarına rağmen içlerinde bir küskünlük taşıdığı, akşam yağmurlarının aniden bastırdığı bu sonbahar günlerinde beni yalnızlaştırıp kederlendiren, adını koyamadığım tuhaf bir şey var.

 

Anlatması zor aslında.

 

Garip ve derin bir özlem duyuyorum ama özlediğim insanın bir adı, bir yüzü yok, bu özlem beni öylesine korkutuyor ki sahibini bulmaya, tanımaya, ona bir beden, bir koku vermeye çekiniyorum, camdan bir kuyuya düşer gibi ellerimi geçirecek bir pürüz bile bulamadan bu özlemin derinliklerine doğru kayarken gözlerimi kapatıyorum.

 

Pencerelerin inanılmaz derecede ışıklı, odaların ise serin ve gölgeli olduğu bu zamanlarda hiçbir yerde durmak istemiyorum, huzursuz bir gitme arzusu sarıyor beni ama nereye gideceğimi de bilmiyorum, gitmek istediğim yerin de bir adı yok ve gitmek istediğim yer birden zihnimde aydınlanıverecek, aniden her şey kararacak ve sanki o yer bir tiyatro sahnesi gibi karanlığın içinde kendi ışıklarıyla tek başına duracak diye ürperiyorum... O yeri bir kere görürsem oraya gitmemem mümkün olmayacak çünkü.

 

Hissettiğim yalnızlık ise ömür boyu bildiğim bir yalnızlık ve o hep aynı görüntüye sahip; bütün öğrencilerinin gittiği, sınıflarının boşaldığı sessiz bir okulun uzun taş koridorlarında bir akşam üstü yalnız başına pencereye dayanıp duran bir oğlan çocuğunun yalnızlığı bu, koridorlar mazot, lizol ve diş macunu kokuyor; yalnızlığımın nedeni ne olursa olsun duygusu ve görüntüsü hep bu, hep aynı saat, hep aynı gölgeleri uzamış akşamüstü, hep aynı boş sınıflar, hep aynı sessizlik, hep aynı koku.

 

Bu derin özlem, büyük bir okulda bırakılmış çocuğun yalnızlığına kelepçeleniyor, çaresizleşiyor, güçsüzleşiyor, üzülüyorum.

 

Üstelik hiçbir tesellisi olmayan bir üzüntü bu.

 

Nedeni yok çünkü.

 

İçine mavi bir ışığın hapsedildiği keskin bir kristal gibi duran gökyüzünden, Göztepe'nin arka sokaklarına, apartmanların minik bahçelerine, inatla açan güllerine, soluk bir pembelikle büyüyen narlarına, portakal ağaçlarına, yol kenarlarındaki akasyalara yansıyan o parlak ve hüzünlü aydınlıkla çoğalacak, yaşadığım sürece benimle dolaşacak bu terkedilmişlik duygusu beni terk etmeyecek.

 

Yüzü, sesi, bedeni, kokusu olmayan birini özleyebilir mi insan?

 

Acıklı bir soru bu biliyorum.

 

Böyle bir şeyin olamayacağını düşündüğünüzü de biliyorum.

 

Ama olabilir bu.

 

İnsanların hoyratlığı yüzünden, "kötü sevişmelerle" hırpalanmış bir sokak ***** gibi aşağılanıp eskitilen "aşk" sözcüğünün üstünde biriken tozları sildiğiniz vakit altından çıkacak olan o görkemli ve karmaşık duygu, derinliğinde o kadar çok sır ve sürpriz saklar ki şaşarsınız.

 

"Ölüm ve hayat" uçlarını birbirine bağlayan, onları birbirinden kopmaktan alıkoyan, ikisine de anlam katan ve ölümü de hayatı da bir saçmalık olmaktan kurtaran tek duygudur belki de.

 

Eğer bu dünyayı yaratan bir güç varsa, onun kudreti ne hayatta ne ölümde çıkar ortaya, onun olağanüstü yaratıcılığı böylesine bir duyguyu yaratabilmesinde, evrenin nerdeyse bütün kaosunu ve esrarını tek bir duygunun içine yerleştirebilmesindedir.

 

Her seferinde yeni ve bilinmez bir hikayeyle gelir karşınıza.

 

Bir çöl peygamberinin nefesini taşıyan ve yazdıklarına o nefesi üfleyen Halil Cibran, tam yirmi yıl boyunca, bir tek kez bile görmediği, bir tek kez bile sesini duymadığı, bir tek kez bile kokusunu koklamadığı bir kadına aşık olarak yaşamıştı.

 

Bir Arap entelektüeli olan, gazete yöneticiliği yapan, Mısır'ın sanatçılarını kendi salonunda toplayan May Ziyade ile sadece "mektuplardan" oluşan bir aşk yaşamışlardı.

 

Büyük bir ihtimalle "ilişki", Ziyade'nin Cibran'ın yazılarına duyduğu hayranlıkla başlamıştı.

 

Sonra yazışmaya başlamışlardı.

 

Harfler, sözcükler, cümleler birbirini hiç görmeyen iki insanı tutkulu bir biçimde birbirine bağlamıştı.

 

Hiç buluşmadılar.

 

Hiç karşılaşmadılar.

 

Ama aralarındaki "aşk", Cibran öldüğünde May'e "Hiçbir zaman bu kadar acı çekmemiştim, hiçbir kitapta bir varlığın bu kadar acı çektiğini, bu kadar büyük bir acıya katlanacak gücü bulacağını okumamıştım," dedirtecek kadar derindi.

 

Birbirlerine bu kadar tutkunken, birbirlerini bu kadar özlerken neden hiç buluşmadıklarını, neden birbirlerini görmek için çabalamadıklarını hep merak ettim.

 

Korktuklarını düşündüm.

 

Mektuplarını yazarken ruhlarını apaçık ortaya koyabiliyorlardı, neredeyse sınırsız bir özgürlükle her duygularını, her düşüncelerini söyleyebiliyorlardı, kıskanabiliyorlar, kavga edebiliyorlardı; onların ruhlarının önünde, ruhun yolunu kesecek, onu yolundan saptıracak, şaşırtacak bir beden yoktu, hiçbir yere, hiçbir tene sürtünmeden, eskimeden ilerliyordu.

 

Belki de bunu bozmaktan çekindiler.

 

Sadece zekalarının ışıltısıyla birbirlerini etkileyebileceklerini anladıktan sonra bedenlerinin, zekalarının o büyük çekiciliğine ayak uyduramamasından, arzularının, düşüncelerinin derinliğine ulaşamamasından korktular sanırım.

 

Özlediler birbirlerini.

 

Ümitsizce özlediler.

 

May Ziyade, bilmediğimiz mektuplarından birinde belki de bu korkuyu dile getirdiğinden Cibran onu ikna etmeye, korkusunu yatıştırmaya çalışan mektuplar gönderdi.

 

"Bana aşktan korktuğunu söylüyorsun, neden küçüğüm? Güneş ışığından korkuyor musun? Denizin gelgitinden korkuyor musun? Günün doğuşundan korkuyor musun? Baharın gelişinden korkuyor musun? Aşktan neden korktuğunu merak ediyorum. Sıradan bir aşkın beni memnun etmeyeceği gibi senin de sıradan bir aşktan hoşlanmayacağını biliyorum. Sen ve ben ruhtaki duyguları sınırlamakla asla doyuma ulaşamayız. Daha çoğunu istiyoruz biz, her şeyi istiyoruz."

 

Karşılaşsalar, aşkları "sıradanlaşır" mıydı?

 

Aşk sıradanlaşmaz, biter yalnızca.

 

Bitecek bir aşka "sıradan" gözüyle bakıyorlardı belki de.

 

Bitmesin istiyorlardı.

 

Hiç bitmesin.

 

May bazen korkuyor, bazen de aşkını açıkça yazıyordu.

 

"Aşkın eşlik ettiği yoksulluk ve sıkıntılar sevgisiz zenginlikten çok daha iyidir. Bu düşünceleri sana itiraf etmeye nasıl cesaret edebiliyorum. Tanrı'ya şükürler olsun ki bunları söylemeyip yazıyorum, çünkü şu anda burada olsan, hemen geri çekilip uzunca bir süre senden kaçarım ve söylediklerimi unutuncaya kadar da beni görmene izin vermem."

 

Karşılaştıklarında, kaçınılmaz olarak "bir kadın, bir erkek" olacaklardı, Cibran'ın peygamberce sözleri, May'ın derinlikli anlatımı yerini, onlara sıradan geldiğini sandığım "şehvete" bırakacaktı; o mektuplarda kendini gösteren ruhlar, birer beden kazanacaktı ve bedenin sınırları içine hapsolacaklardı.

 

Bu muydu acaba korkuları?

 

Peki, aşk korkar mı?

 

Korkmaz bence.

 

Onlar birbirlerini görmeden aşık oldukları için, aslında "eksik" bir aşk yaşadıkları için, o eksiklik korkuyla doluyordu, bunu gidermek için bazen bir aşığın yazamayacağı kadar parlak bir anlatımla yazıyorlardı.

 

"Güneş ufukta kayboldu, harika şekilli güzel bulutların arasından parlak tek bir yıldız belirdi, Venüs, Aşk Tanrıçası. Bu yıldız da bizim gibi aşk ve arzuyla dolu insanlar mı oturur acaba? Acaba Venüs de benim gibi mi ve kendi Cibran'ı mı var -kendi uzakta ama aslında çok yakında olan güzel varlık- ve acaba o da şu anda, ufukta titreyen alacakaranlıkta, alacakaranlığı karanlığın izleyeceğini ve karanlığı ışığın izleyeceğini ve günü gecenin izleyeceğini ve geceyi günün izleyeceğini ve sevdiğini görmeden önce bunun defalarca tekrarlanacağını bilerek ona mektup mu yazıyor. O zaman o da elindeki kalemi alacak ve karanlıktan, bir adın kalkanına sığınacak: Cibran."

 

Bir aşkın içine başka hangi duyguların sızdığını hiçbirimiz bilemeyiz; aşk herkes için aynı parlak alevli deliliktir ama her aşkın içine sızan duygular farklıdır, insandan insana, ilişkiden ilişkiye değişir.

 

Cibran bir yazardı.

 

Ve onların aşkı "yazıyla" ilerliyordu.

 

May, bir yazarın aşkını sadece yazının çekiciliğiyle ayakta tutmaya çalışmak gibi zor bir iş üstlenmişti ve büyük bir ihtimalle onun aşkına "iyi yazamamak, yazıyla yeterince etkileyememek" tedirginliği sızmıştı.

 

Cibran bir keresinde, "İkimiz de bütün becerileri, yetenekleri, bezemeleri ve düzenlemesiyle konuşma sanatını kullanma eğilimindeyiz. Sen de, ben de, dostlukla konuşma sanatının pek kolay uyum sağlayamadığını anlamak zorundayız. Yürek yalındır, May, yüreğin görüntüleri de temel şeylerdir, oysa konuşma sanatı sosyal bir araçtır. Bu nedenle konuşma sanatından yalın konuşmaya dönme konusunda anlaşalım mı?"

 

Bence, aralarındaki mektuplaşmada "aşkı" en çok dile getiren mektuplardan biriydi bu.

 

Gösterişsiz, süssüz, karşısındakini en yalın, en çıplak haliyle görmek isteyen sade satırlar.

 

Bunu pek başaramadılar.

 

Eğer Cibran'ın istediği bu yalınlığa ulaşsalar, sadece bir ruh, sadece bir zeka olmak tutkusundan kurtulabilseler, bu sadelik içinde ruhları kaçınılmaz olarak bir bedene ihtiyaç duyacaktı o zaman; iki ruhtan iki insana dönüşecekler, aşkı sevişmeden kopartmayacaklardı.

 

Belki yirmi yıl sürmeyecekti ama sürdüğü kadarıyla muhteşem olacaktı.

 

Birbiriyle gizliden gizliye yarışan iki zeka, bedenin sıcaklığını ve şehvetin çılgınlığını da yanına alarak az rastlanır bir aşk yaratacaktı.

 

Buna cesaretleri yetmedi.

 

Yakıldığında görülmemiş kıvılcımlar, renkler, şekiller ortaya çıkartacak bir havai fişeği hiç yakmadan yıllarca ellerinde taşıdılar.

 

Taşıdıkları şeyin değerini biliyorlardı.

 

Ama yandığında ne olacağını hiç öğrenemediler.

 

Belki de bir kere yaktıklarında kaçınılmaz olarak tükeneceğini düşündüler.

 

Yüzünü, sesini, kokusunu bilmeden özlediler birbirlerini.

 

Birbirlerini görmeyerek bir aşka ihanet mi ettiler yoksa bir aşkı kendi arzularından bile mi korudular, bilemiyorum.

 

Şu küskün ışıklı sonbahar gününde, adını, yüzünü, sesini bilmediğim, kendi hayatımın girdabında varlığını dalgaların kapattığı, bazen yalnızca bir siluet halinde sezebildiğim isimsiz bir hayali özlerken bile onların aslında aşklarına "ihanet" ettiklerini düşünüyorum.

 

Ben kimi özlediğimi bile bilmiyorum ama onlar biliyorlardı.

 

Beğenilmemekten çekindiler herhalde.

 

Birbiriyle kaynaşan ruhlarını öksüz bıraktılar, bedensiz bıraktılar, şehvetsiz bıraktılar.

 

Bir hayal olarak kalmak istediler.

 

Sadece bir hayal.

 

Beğenilen bir hayal.

 

Soluk pembe narlar büyüyor, ani akşam yağmurları bastırıyor, ıssız koridorlarda başını pencereye dayayan çocuğun yalnızlığı günün keskin ışığında gösteriyor kendini, loş ve gölgeli odalarda duramıyorum, gideceğim yeri bilmiyorum, neyi, kimi özlediğimi bilmiyorum, cam bir kuyudan düşer gibiyim.

 

Bu keskin mavi ışık yerini yağmurlara bıraktığında ben kurtulacağım.

 

"Hiçbir zaman bu kadar acı çekmemiştim, hiçbir kitapta bir varlığın bu kadar bu çektiğini, bu kadar büyük bir acıya katlanacak gücü bulacağını okumamıştım," diyen May...

 

O, hiç kurtulamayacak.

delifırtına

Tam Avucunuzun İçinde

Zamanın birinde iki tane kız kardeş varmış, nasıl akıllılarmış anlatamam.

Etrafındaki ve okuldaki tüm bilgi onlara yetmez olmuş.

Bir gün anneleri onları dağdaki bilge adama götürmeye karar vermiş.

Kızlar, bilge adamla karşılaşınca ona sorular sormaya başlamışlar.

Bilge adam bütün soruları doğru cevaplamış: kızlar çok sevinmişler ve

annelerinden eğitimleri için bir süreliğine izin isteyerek bilge adamın

yanında kalmışlar.

Sordukları soruların hepsinin cevabı doğruymuş. Bir süre çok mutlu

olmuşlar: ama sonra sıkılmaya başlamışlar, "Bilgenin bilemeyeceğ bir soru

bulmamız lazım" diye düşünmüşler. Kızlardan biri bir gün" Buldum! " diye

sevinmiş."

İki elimin arasında bir kelebek koyacağım ve bilge adama soracağım "

Avucumun içinde bir kelebek var. Canlı mı, ölü mü? " " Ölü" derse kelebeği

bırakacağım. canlı derse avucumu hafifçe bastıracağım.

Her ne derse cevabı bilemeyecek.

Kızlardan birisi kapalı tuttuğu ellerini bilgeye doğru uzatmış.

Ve

sormuş:

"Avucumun içinde bir kelebek var: canlı mı, ölü mü?

Bilge adam cevap vermeden önce uzun süre kızın gözlerine bakmış, bakmış ve

cevaplamış:

"Senin ellerinde kızım. Senin ellerinde........."

 

Şimdi bakın hayatınıza ve mutluluğunuza..

Nerede mi?

Açın avucunuzu..

Sizin ellerinizde: Tam avucunuzun içinde .."

delifırtına

gelphp.jpg

 

Umurumda değil derdin bir zamanlar

Acı da, aşk da, çocuklar da

Yıllar sonra şimdi diyorsun ki

Acı değil ama

Çocuklarla aşk umurumda

 

Çocuklarla aşk

Çünkü bir insanı hayata bağlar

Öyleyse umurunda her şey

Yani karının baş ağrısı

Ve afişlemeye giderken sen

Üstelik elinde elması da varken

Kızının arkandan ağlaması

 

Eskiden derdin ki

Ansızın ölüversem bir kazada

Umurunda değildi ölüm de hayat da

Gerçi ölüm şimdi de değil ama

Yaşamak korkunç umurumda

 

Örneğin kahvaltı dahi

Etmezdin eskiden sabahları

Ama şimdi içtiğin çayın demi

Bile ilgilendiriyor seni

 

Bir kız var evinizin karşısında

Yaşı geçkin biraz, evde kalmış

Her gün, ama her gün pencere kenarında

Oje sürer saatlerce tırnaklarına

O kızın o pencereden sızıp

Sokağa taşan hüznü umurunda

 

Yeni bir bildiri dağıtılacak değil mi

Kolay, bildiğin bir iş

Ama hayatının en önemli işini yapıyorsun sanki

Ellerinde

Onca deneyden sonra hâlâ

İlk bildiriyi uzatırkenki acemilik ve sevinç

Bu umurunda

 

Umurunda her şey

Ama sana hayatı yeniden sevdiren

Hayatın küçük, sıradan sevinçlerini

Acılarını sevdiren

İnançla, umutla örülü o şey

İşte en çok

O umurunda

İsmail Uyaroğlu

delifırtına

Adım da Ra-fael'se...

nowyoucanopenyoureyesby.jpg

 

-Düşünceler içinde-

 

 

Ben gerçekten varsam, adım da Rafael'se,

gerçekse burada olduğum,

ve bu bir masaysa,

gerçekse ısırganlar arasında kara bir taştan az ayrıksı bir şey olduğum,

bir kuyunun dibindeki pürtüklü bir taştan az ayrıksı bir şey;

 

 

akşamın bu alışılmadık, mor aydınlığı bir gerçekse,

bu külrengi, eflâtun şeyler evlerse, bulutlarsa,

gerçekse şu sokaktan geçen adamın uyurgezer olmadığı,

doğruysa bu sessizliğin inip çıktığı gizemle yaşam arasında,

gerçekse var olduğum, adım da Rafael'se,

bir ten bitkisinden az ayrıksı bir şeysem;

 

 

gerçekten varsa nesneler

ve ben varsam

ve düşüncem varsa;

 

 

bu manolyalarla kokulu, güzel akşam gerçekse,

gerçekse bu içimde çırpındığını sezdiğim sonsuzluğun titreyişi,

gerçekse var olduğum, adım Rafael'se, gerçekse düşündüğüm,

gerçekten de sonsuz, bilinmedik düşüncelerle ağırlaşmış

bir havada yaşıyorsa bu dünya, gerçekten öyleyse,

ah, şükür, çok şükür her şeye!

 

 

Çeviren: Sait Maden

×

Önemli Bilgiler

Bu siteyi kullanmaya başladığınız anda kuralları kabul ediyorsunuz Kullanım Koşulu.