Zıplanacak içerik
  • başlık
    202
  • yorum
    1.016
  • görüntü
    371.307

Bu blog hakkında

doRAaaa oRA Dya

Bu blogdaki başlıklar

Radya
blog-0494281001482885164.jpg

Hani yabancı filmlerde izleriz ya..Cenazelerde merhumun yakınları tek tek kürsüye çıkıp az da olsa, zor da olsa merhum hakkında konuşurlar.
Benim her zaman hoşuma gitmiştir bu vedalaşma şekli. Ben şahsen kendi cenazemde bunun yapılmasını istiyorum. Hiç olmazsa bir veda defteri açılmalı. Yoksa insanın birşeyler kursağında kalıyor çünkü...(Bunları yazarken izlediğim bir film geldi aklıma ki mutlaka izlemenizi tavsiye ederim. Son veda(Departures)..Bir japon filmidir, izlediğim en en naif filmdir.)

 

Benim hayatıma dokunan bir insan gittiğinde hemen kağıda kaleme sarılışım bu yüzden işte..

 

Karşıyakalılar bilirler ve heralde benimle aynı fikirdedirler.. Fidanlık civarı Karşıyaka'nın en güzel yerlerinden biridir. O eski güzel bahçeli müstakil evler bir bir yerlerini apartmanlara bıraksa da hala tek tük var. İşte yıllar önce oraları ilk keşfettiğimde, o evlerden birinde beni kendine aşık eden, hayran bırakan bir kırmızı begovildir benim hikayem.

 

(Hani insanları ilk tanıdığınızda bazıları için "sanki yıllardır tanıyorum" hissine kapılırız ya. ama anlamlandıramayız da hemen.)
Kırmızı begovili görüp tutuluşumun belki on yıl sonrası annemlerim 3-4 ev uzağında ev almaları güzel bir tesadüftü benim için. Her geçişimde hayran hayran bakar, hatta imrenirdim sahiplerine. O zamanlarda bu kırmızı cins de pek yoktu zannederim. Karşıdan bakıp sevmek dışında çiçeklerle şimdiki gibi haşır neşir de değildim.(Şimdi olsa çalar kapıyı isterim bir dal:) Biz böyle bakışıp dururken heralde bir 5-6 yıl daha geçti. O arada sahipleriyle hiç tanışmadık. Sonra bir gün biz şu an oturduğumuz evi aldık. (Aslında evi alışımızda ayrı bir gariptir! Hiç gezmeden bir görüşte beğenip alınmıştır)

 

Şimdi gelelim "sanki yıllardır tanıyorum" faslına!

 

Şelale abla apartmanımıza taşındığımızda tanıdığım ilk komşumdur. Öylesine güzel, öylesine sıcak karşılaşmıştır ki bizi bende hemen bu his uyanmıştır. Ama sadece o kadar değildir işte. Yani sadece sıcak karşılama değildir bende ki o his. Bunu da sonradan öğrenirim. Şelale abla o guzel begovilli evin sahiplerinin kızıdır.

 

Begoville benim hikayem burada da bitmez. Begoviller açınca aynı renk begovilin bizim bahçemizde olduğunu da farkederim. Açtığında bütün güzelliğyle gülümser bana. (Onu da Şelale ablanın anneciğinin bizim bahçemize diktiğini 2 yıl önce öğrendim)

 

Bu nasıl bir örgüdür? nasıl bir kurgudur? nasıl bir bağdır? Bu güzel çiçek bu güzel insanlar nasıl bir telepati kurmuştur benimle.

 

İşte dün cenazede çıkıp bunları anlatmak isterdim aslında. Dün güzel begovilli evin annesinden sonra babasını da uğurladık çünkü..

 

Hiç bilmeden, beni hiç tanımadan hayatıma dokundular, hayatıma çok güzel bir renk kattılar..tabi ki bir de sevgili komşum. Dilerim cennet bahçelerinde en güzel çiçekler, en güzel begovillerle olurlar.

 

İşte böyle..Dikeceğiniz çiçeğin, ağacın kime mutluluk kaynağı olacağını bilemezsiniz.:)

Radya

NE ÇEKTİK BE! AMA YİNE DE...

blog-0840947001470816541.jpg

Ergenliğin en belirgin özelliği İNATLAŞMAKTIR!
Ergenliğe giren kişi, var olduğunu ve varlığının ”olanların içinde” bir değeri olduğunu ”hem kendisine hem de başkalarına” ispatlamak adına, KARŞI olunacak bir şeyler bulur.
Karşı olunacak bir şey bulmak, ergenlik çağından hiç çıkamamış gibi davranan bireylerle dolu bir toplumda o kadar da güç değildir smile.png))
Zira en normal işler bile çatışmaya dönüştürülerek yürür…
Az önce senin söylediğin bir fikir, beş dakika sonra sana ”senin kafan sanki buna basmıyormuş da, karşındaki sana doğrusunu öğretiyormuş” gibi geri satılır smile.png))
En ufak fikir farklılığı kavgaya sebep olur.
Aynı fikirde olmadığın insanlarla uzlaşmaya varmak ise zaten bilinmeyen bir kavramdır.
Dolayısıyla büyüklerimizden çok farklı gibi görünen hayat görüşlerine sahip olabiliriz. Ama onları savunma ve hayata geçirme şeklimiz aynen öğrendiğimiz üzere iddialı ve çatışmacıdır.
Dinlerken tahrik edilmeye açık ve en ufak imada horozlanmaya hazırızdır. Bu delikanlı olduğunu göstermenin en ucuz yoludur smile.png)) Konuşurken de had bildirmeye meraklı dolayısıyla, tahrik edici ve çatışmayı tetikleyici olmak, meydan okuma cesaretini sergilemek gibidir.
HAMASET, yani gövde gösterisi yapmaya ve her halinle karşında duranları ezmeye, senden yana olanlara ise aslında sahip olmadıkları bir gücü bir anda elde etmişler gibi hissettirmeye yönelik bir tarz, UZLAŞMAYI imkansız hale getirir.
Bu yüzden de, yediği iki lokmada aynı tadı bulacak, dinlediği bir müzikte yüreği aynı yerden titreyecek, yaşadığınız ülkeden uzak kalsanız seninle aynı manzarayı özleyecek insanlarla, aynı havayı solumak insana ağır gelmeye başlar…
Özel ilişkilerde de, sosyal platformlarda da KAMPLAŞMA ve UZLAŞMAZ KARŞITLIKLAR hep bundan doğar.
Tatlı ekmeğimiz hep bu yüzden acı olur.
Bu ”ergenliği atlatamamış” tarzın yarattığı yıkımı giderecek tek tutum vardır. O da RAĞMEN var olmaktır!
HEPİNİZE KARŞIYIM ve bunu ağzımdan köpükler saça saça her an bağırıyor, hepinizle İNATLAŞARAK YAŞIYORUM, demek yerine bana karşı olmanıza RAĞMEN ben hepimiz için saygılı, onurlu, dürüst, gayretli bir şekilde VAROLMAK için çalışıyorum, demek, en onurlu ve yapıcı tutumdur.
Görüşleri ne kadar ”saygın ve rafine” olsa da bunu dile getirme şekli ayyynı beğenmediği insanlar gibi olanların burada durup kendilerine dürüst olmaları için, bir nefes arası rica ediyorum smile.png))
TEŞEKKÜR EDERİM!
Takdir edilmek, tercih edilmek, gözde olmak, HEP KAZANAN olmayı seçmek yerine, olan bitene RAĞMEN kendine ve başkalarına saygısını kaybetmeyen bir İNSAN olmayı seçmek mümkündür.
Bir toplumda böyle bireylerin sayısı arttıkça, o toplum olgun, üretken, ve en önemlisi yüzünü anlık çatışmalar yerine, büyük meselelerin üstesinden gelmeye dönmüş bir toplum olur.
Daha önemlisi, bizden böyle davranmayı gören çocuklarımız, bir ömür ergen kalmak yerine, olgun, yapıcı, kendine güvenen ve etrafına da güven veren insanlar olarak yetişirler.
JUNO- Kendi Halinde Bir Hayat Gözlemcisi

Radya

ŞEYLER DÜNYASI

“Hayatın ilk aylarında bebek,

anne memesini kendi bedeninin uzantısı olarak algılar.

Yaşamımız süresince dönem dönem, eski günlerimize kayıp, çevremizdeki insanları bizi besleyecek memeler olarak görme eğiliminde oluruz.

Durum süreklilik gösterdiğinde ise ‘şeyler dünyası’nda yaşanıyor demektir.

Şeyler dünyasında, paylaşmanın yerini,

insanların birbirini ne işe yarayacaklarına göre değerlendirdikleri bir pazar alanı alır.

Karşı cins ilişkilerinde taraflardan birinin diğerine ısrarla yönelttiği

‘yaşat beni’ talebinden kaynaklanan sorunlar yaşanır.

Dibe doğru çekildikçe, ahlak, izan, sağduyu, onur gibi

ortak insani değerler silikleşir, doğa tahrip edilir,

tarih yok edilir, engel olarak görülen kişiler etkisiz kılınır.

Kendisi de dahil, hiç kimseyi ve hiçbir şeyi sevememe sonucu

sevilmemenin yıkıcı isyanıyla.

Pazar yerinin yalnızlığı, kızgınlıkla beslenen insanlar yaratır...

Kendileriyle başlayıp biten sığ alanlarda hapsolduklarından,

evrenin merkeziymiş gibi davranırlar.”

 

 

Psikiyatrist Engin Geçtan

Radya

FERAYE

Bu sabah çocukluğumdan bir parça daha kopup yıldız olarak kaydı sonsuzluğa..

Kulağımda sadece o ses ve o siyah-beyaz fotoğraf var şu an:

 

Dedemin bahçesi, bahçedeki fıskiyeli havuz, havuzun kenarında eski radyo, radyonun yanında tepsi, tepside çay bardağında rakı, şezlongun da dedem..

 

Vee..

 

 

Buluşurlar belki, kim bilir..smile.pngkalp.gif

Radya

BİR DİLEK

blog-0808906001420287218.jpg

Halinden memnun olmanın zenginlik olduğunu anlayamazsak, hayat boyu bahçemizde gömülü hazinenin farkında olmadan yoksul bir hayat süren adama benzeriz.

Bir okulda ilkokul çocuklarına eğer gerçekleşecek 1 dileğiniz olsa bu dilekle ne yapmak isterdiniz diye sormuşlar. Çocuklardan bir tanesi, "Eğer gerçekleşecek bir dileğim olsaydı, annemin istediğim kadar çikolata yememe izin vermesini dilerdim," demiş. Diğer çocuklar bunu onaylayarak alkışlamışlar. Bu gerçekten iyi bir dilekmiş.

İkinci çocuk daha akıllıymış, "Eğer gerçekleşecek bir dileğim olsa, o zaman bir pastaneye sahip olmak isterdim," demiş. "Bu sayede istediğim kadar çikolatayı kimseden izin almadan yiyebilirim." Belli ki bu çocuk daha akıllıymış ve arkadaşları mutlulukla onu alkışlamışlar.

Üçüncü çocuk, "Eğer gerçekleşecek bir dileğim olsaydı o zaman dünyanın en zengin insanı olmak isterdim," demiş. "Bu sayede sadece kendi mahallemdeki değil tüm dünyadaki çikolataları istediğim gibi yiyebilirim." Çocuklar daha da mutlu olmuşlar bu fikirle.

Dördüncü çocuk, "Eğer gerçekleşecek bir dileğim olsaydı o zaman gerçekleşecek sonsuz dilek hakkım olmasını isterdim," demiş. "Bu sayede dilediğim her şey gerçek olurdu." Öğrenciler deliler gibi alkışlamışlar. Belli ki bu son derece akıllıca, dahiyce bir fikirmiş.

Sonra beşinci çocuk kalkmış. Nazik, sevecen bir çocukmuş. "Eğer gerçekleşecek bir dilek hakkım olsaydı," demiş. "Bununla, hiçbir şey dilemeyecek kadar halimden memnun olmayı dilerdim."

İşte bizim öğretmenimiz bu çocuk olmalı.

 

Cem Şen

Radya

GÜNAYDIN 2015

blog-0999065001420108063.jpg

Normalde yeni günü "GÜNAYDIN" diyerek selamlamayı çok seviyorum. Seviyorum ama hiç de selamlamıyorum artık neredeyse. Gün aydınlık değilken, gün aydın demek bana yapmacık gelmeye başladı sanırım. İşte bu yüzden yeni yıldan en büyük isteğim aydınlık günlere uyanabilmek..

 

Az önce çok güzel bir yeni yıl mesajı okudum:

 

"En çok neyi seviyorum biliyor musunuz, yılbaşı gecesi herkes aynı yöne doğru bakmayı başarabiliyor. Bütün umutlar, beklentiler hep aynı yönden gelecekmiş gibi, herkesin yüzü yeni yıla dönüyor. Bence dünya için önemli bir, bir olma anıdır yıl dönümleri..."

 

 

Keşke diyorum, keşke bu birlik sadece an'lar da kalmasa, çok daha uzun bir zaman dilimine yayılsa. O zaman sevgi, barış, huzur dileklerimiz sözlerlerde ve düşüncelerde kalmaz, bizler de daha mutlu sabahlara uyanabilirdik belki de.

 

 

 

2015'in herkes için, daha sağlıklı daha mutlu, daha huzurlu ve daha çok kazançlı yılların başlangıcı olması dileğimle..

 

 

 

Sevgiler :)

Radya
blog-0801615001419246797.jpg

Sadece bir rüya idi aslında, ama düşündükçe, gözlerimin önüne geldikçe, ruhumda karmakarışık duygular uyandıran bir rüya. Hani "göğsüme fil oturdu" deriz ya, iki göğsümüzün ortasına. Sanki yarmış biri orayı, içine bir çuval taşı doldurup tekrar dikmiş. O vakit derin derin nefes almaya uğraşırsınız, ama ne mümkün. Çabalarınız beyhudedir, fil göğüs kafesinizin tam da üzerine oturmuştur bir kere…

 

İşte tam o noktadan, zaman zaman belki geçer diye yumrukladığım yerden, çatlıyor mu, yarılıyor mu, kanıyor mu hatırlamıyorum, fil değil, taş da değil, bana çiçek uzatan küçücük bir el çıkıyor. Suda tam boğulacakken, suyun yüzüne fırlar gibi nefes nefese, gözlerim ıslak uyandım sonra.

 

Çocukluğuma dair zihnimdeki en keskin hatıra annemin beni anaokuluna götürdüğü gündür. Ürkek bir kuş gibiydi kapıdan içeri girişim. Annemin yapıştığım elini bırakmakla, oyuncakların olduğu yere gitmek arasında yaşadığım tereddüt hala tüm canlılığıyla zihnimde, belki de ve de daha doğrusu kalbimde. Ben tam ikna olacak gibiyken, öğretmenin bize göstermek için yönelttiği loş bir ışıkla aydınlatılmış uyku odası içimde yanan o ufacık ışığın da sönmesine sebep olmuştu. O andan itibaren eve gidene dek hiç susmaksızın ağladığım için olsa gerek, annem bir daha anaokulu lafı etmedi.

 

Yıllar sonraydı, kızımın anaokuluna başladığı günler. O gün okuldan kızımı alıp anneme uğramıştım. Anneanne torun her zamanki gibi sevgi yumağı oldular. Annem okulla ilgili sorular sormaya başlayınca, o hiç beklemediğim serzenişi işittim, “Annem arkadaşlarımın anneleri gibi beni bahçede beklemiyor” dedi küçük kızım ve hıçkırıklara boğuldu.

 

O içimi lime lime eden gözyaşlarına rağmen yutkunarak da olsa aldırmıyormuş gibi yaptım ve hatta annemin bu aldırmaz görünen tavrım karşısında; "Sen ne kadar gaddar bir annesin." deyişini de duymazlıktan geldim.

 

Ellerim ellerini tutamadığı zamanlarda yaprak gibi titremesindi benim çocuğum, Ben yanında yokken kolsuz kanatsız hissetmesindi kendini tek dileğim. Hepsi buydu, ama sadece ve sadece buydu bir başka annenin bile anlamadığı…

 

Geçen yıl evimizde birkaç gün apartmanın çatısından düşen yavru bir martı misafir ettik. O ana kadar martılarla ilgili tek bildiğim inanılmaz sesler çıkardıklarıydı. Bu kısa dönemli ziyaretten sonra o sesleri ne zaman ve niçin çıkardıklarını öğrenecektim. Yarası beresi var mı yok mu anlamadan onu çatıya geri koymak istemedim. İlk iş ne ile besleneceğini öğrendim internetten, meğer ne çok çatıdan düşen martı yavrusu vakası varmış…

 

Odamdaki banyoyu hemen ona tahsis ettim. Bana hemen alıştı, kapıyı açtığımda bana doğru paytak paytak gelişi tek kelimeyle muhteşemdi. Aslında martıdan çok bir ördeği andırıyordu. Üç ya da dördüncü gündü sanırım, benimkisi banyonun penceresinden çatıya seslenmeye başladı. Karşılığında da yukarıdan cevap geliyordu. Annesiyle haberleşmenin yolunu bulmuştu. İçim burkuldu. Yavruyu hemen çatıya çıkarttık. Çatıdaki sevinç çığlıklarını tarif etmem imkânsız, ama asıl şok edici olan birkaç saat sonra yavrunun yine bahçeye düşmüş oluşuydu. Sonrasında çatılardaki martıları çok daha farklı bir gözle izledim. Çünkü artık biliyordum o kendilerini yırtarcasına çıkardıkları seslerin ardındaki gerçeği. Önce yavrular çatıdan düşmesin diye çabalıyor, uçma zamanları geldiğindeyse çatıdan atlasınlar diye yırtınıyorlardı.

 

Geçen yıl Üniversite tercihleri yapılırken bir yanım kal diyordu. Nasıl gönderirdim o kadar uzağa.. Düşüncesi bile beni nefessiz bırakırken, martıların çığlıkları hep beni kendime getirdi. Bırak uçsun diyorlardı sanki. Bıraktım da…

 

Onu Allaha ve sonrasında kendine emanet ederek bıraktım.

 

Şimdi o özgürce uçtukça mutlu oluyorum. Alışabildim mi? Hayır. Çünkü özlemek şairin de dediği gibi;

 

"ölmekten sadece iki harf fazla"

 

Fakat şu da var ki; o ne kadar uzakta da olsa, onun o güzel elleri tam o sızlayan yerde, göğsümün orta yerinde..

Radya

ÖTME BÜLBÜL

blog-0772772001418258144.jpg

Bahçeye bir bülbül geliyor yıllardır.Kah gelip uykumu kaçırıyor, kah uykumdan uyandırıyor.

 

Nasıl bir şakımadır, nasıl bir ötüştür!

 

Aslında tarifsiz...

 

Cennetten bir ses diyeceğim, bilmiyorum ki cenneti..

 

Bir sabah yine o sesle uyanıyorum.Meşk ediyor sanki mübarek.(Ama bu sefer nasıl yakın..)

 

Sese yöneliyorum yataktan kalkıp hızlı hızlı.

 

Meğer balkonun demirine konmamış mı.

 

Şakıyor var gücünle

 

büyülü gibi, esunlu gibi..

 

Nasıl güzel!

 

Aslında tarifsiz..

 

Bir adım daha atıyorum büyü bozuluyor..(pırrrr yani..)

 

Sonra geçen gün yoga dersindeyiz

 

dersten sonra meditasyon

 

ışıklar kapanıyor ve perde!

 

ilk kez ve bu kadar güzel hem de

 

önce birkaç anlaşılmaz görüntü

 

sonra bi bakıyorum benim bülbül gelmemiş mi

 

sanki ben ağaçmışım da, dallarım da geziniyor.

 

Arada da gezinirken gagalıyor beni

 

vallahi!

 

Sonraaa

 

kayboluyorum ben

 

yok muşum, hiç mişim gibi

 

sadece bülbül var

 

bir de nefesim!

 

 

 

 

Radya

KİRLİ BEYAZ KEDİ

Bu akşam sinemaya giderken Radyo'da çalan şarkının solistini çok sevdiğim halde hatırlayamadım.Film başlayana kadar neydi neydi diye yırtındım yok! Uçup gitmiş sanki beynimden.

Kızım "anne sen o filme yalnız gitme diye" tembihlemişti.Neymiş, ben çok ağlarmışım.Eskiden ağlamazdım ki ben, şimdi şimdi ağlıyorum filmlere.Yaşlanıyorum galiba bilmiyorum.

Filmin 2. yarısında kızımında tahmin ettiği gibi epey ağladım.Film bitti ama benim ağlamam kesilmiyordu.Sinemadan çıktım arabaya doğru yürürken birden kendi kendime "Şebnem Ferah" dedim.Gelirken hatırlayamadığım işte oydu!

Zannederim beynim bana o kadar ağladığım için kıyamadı ve fısıldadı..biggrin.png

 

 

Annem kalp.gifsad.png

Radya
blog-0978602001415826638.jpg

Unutmanın insana verilmiş en güzel hediye olduğunu düşünüyorum. Her yeni güne umutla, heyecanla başlar mıydık öleceğimizi unutmasak ya da belki unutamasak?

 

Bir düşünün; insanlar cenaze evlerinde, hastanelerde hastalarını beklerken bile sürekli acı içinde olmazlar. Bir afacan çocuk girer odaya ya da hastanede bir bebek doğar. Olur bir şeyler işte, anlık da olsa unutursunuz acınızı. Sonra o anlar daha da çoğalır ve acınız yalnızca belli belirsiz, olmadık zamanlarda hissedilen küçük bir sızı olarak kalır içinizde.

 

Hayatınızdaki en utanç duyduğunuz anı düşünün bir; ya unutmasaydınız ya da belki unutamasaydınız, hayatınız boyunca o utanç yüzünüzü kızartsaydı…

 

Yani diyeceğim unutmak güzeldir.

 

Bazen de sınavdır unutmak. Sanırım bu dünya hayatındaki en büyük sınavımız. Bir bakar mısınız şu söze, ne kadar da hazin: "Hava soğuyunca gölge veren ağaçları unutursun"

 

 

Ne büyük vefasızlık değil mi? Aslında hepimiz yapıyoruz bu vefasızlığı. Unutuyoruz çünkü. Burada hazin olan ağacın düştüğü durum değildir. Ağaç yeşillenmeyi, çiçek açmayı, meyve vermeyi üstüne bonus olarak da size gölge sunmayı unutmaz çünkü. Bir ağaç içten çürüse de ayakta ölür. Belki de unutmadığındandır ya da unutamadığındandır, ne dersiniz?

 

 

 

Şimdi bir bakalım başka neleri unuturmuş insan:

 

 

İnsan unutur. Verdiği sözleri unutur. İnsan unutur. Bir zamanlar ne hissettiğini unutur. İnsan unutur. Bir zamanlar ne çektiğini unutur. İnsan unutur. Çabasının işe yaramadığını unutur. İnsan unutur. Tüm sevdiklerinin ve kendisinin öleceğini unutur. İnsan unutur. Önemli kabul ettiği şeylerin büyük bir kısmının önemli olmadığını unutur.

 

 

Aynı hataları defalarca yapar; çünkü unutur.

 

Minnet duymaz; çünkü geçmişte kim olduğunu unutur.

 

Paylaşmaz; çünkü paylaştığında mutlu olduğunu unutur.

 

Öfkelenir; çünkü öfkelendiğinde acı çektiğini unutur.

 

Arzularının pençesine düşer; çünkü arzuları asla tatmin edemediğini unutur.

 

Başkalarını zor duruma düşürür; çünkü başkalarını zor durumdan kurtardığında sevinçle dolduğunu unutur.

 

Endişelenir; çünkü geleceği kontrol edemeyeceğini unutur.

 

Pişmanlıklarla ve suçlulukla yaşar; çünkü geçmişi değiştiremeyeceğini unutur.

 

Tembellikle yaşar; çünkü en değerli deneyimlerin biz onları beklemezken geldiğini unutur.

 

Hazırlık yapar; çünkü olanın bizi daima hazırlıksız yakalayacağını unutur.

 

Hayaller kurar; çünkü olanın daima hayal ettiğimizden farklı olacağını unutur.

 

Başkalarının iyi işlerini kötüler; çünkü kendini yüceltmenin yolunun başkasının hatasına vurgu yapmak değil kendini geliştirmek olduğunu unutur.

 

Somurtur; çünkü gülümsemenin bulaşıcı bir iyilik olduğunu unutur.

 

Açgözlülük yapar; çünkü cesaretin en değerli yatırım olduğunu unutur.

 

Zamanını boş yere harcar; çünkü bu değerli hayatın kısacık olduğunu unutur.

 

Başarı elde etmek, alkış almak için kendini türlü acıların, türlü erdemsizliklerin kucağına atar; çünkü her şeyin geçici olduğunu unutur.

 

Suçlar; çünkü eylemlerin özgür olmadığını, koşullarca belirlendiğini unutur.

 

Böbürlenir; çünkü başarının kendi ürünü olmadığını unutur.

 

Kendisiyle konuşur; çünkü gerçeği duyabilmek için susması gerektiğini unutur.

 

Dinlemeyi unutur; çünkü anlaşılabilmenin tek yolunun anlamak olduğunu unutur.

 

 

Kısacası insan unutur.

 

 

Cem Şen

Radya

ACI DURDUĞUNDA

Kaşıntı bombası diye bir silah üretilip, kitleler çıldırtılabilir o bombayla..

 

kitlelerden ne istiyosam:))))

 

Benim gibi barışçıl bir insan bunu neden düşündü bilmem.Ama acı anında galiba bencilleşiyoruz.

Öyle ki az önce balkona çıkıp avazım çıktığı kadar bağırarak;

uyumayın ülennn kalkın kaşının hepiniz diyesim geldi.

Çıktım da..

 

İyi ki de çıkmışım.Sonbahar'ı seviyorum.

 

Gecenin o tatlı serinliği kollarına aldı beni.

 

Sonra gökyüzüne baktım.Yıldızları tek tek sayabileceğim berraklığa daldım.Uzayın ucu bucağı belli olmayan büyüklüğüne dalıverince küçüldüm, kendimle bir acım da küçüldü, sakinleştim.

 

Kullandığım antibiyotiklerin neticesinde ürtiker olmuşum.Yani kurdeşen..

 

Doktor bana derdimin ne olduğunu anlatmaya çalışırken sabırsızlıkla sözünü kestim:

 

-ne olduğunu değil, nasıl biteceğini bilmek istiyorum, nolur bu kaşıntıyı durdurun!

 

Kaşıdıkça daha da azıyor bu meret.Onun için başladığından beri dizilerle, filmlerle zihnimi oyalamaya çalışıyorum.

 

Salem adında bu yıl başlamış bir dizinin tüm sezonunu iki günde bitirdim.Bir bölümde kendi durumuma uygun bir replik vardı:

 

-Dünyanın en büyük zevkini biliyor musun?

-Acının durduğu andır!

 

Dertler paylaştıkça azalır derler ya, ben de paylaştım işte..smile.png

 

Kaşıntı bombası falan olmasın

 

Allah rahatlık versin herkeslere

 

Tüm iyi duygularımla..

Radya

SESSİZLİKLER

blog-0636826001407885627.jpg

" Mütevazı hakikatlerin peşindeydim o gece. Bilmem gerekmeyen şeyleri öğrenmek istemiyordum. Ufak ama kritik bir görev bekliyordum. Ajan olmak isteyen bir çocuk gibi. Bütün gün soğukta gezmiştim, duygularım donsun diye. Küçük dersler almak ...istiyordum. Tepeden bakmayan insanların vereceği mütevazı dersler. Çevir aç kapağı kim icat etmiştir? Hawaii’de yaşayan etobur tırtıllar nasıl beslenirler? Bla bla bla.

 

Yaşadıklarıma bir hikayeymiş gibi bakmak istiyordum ayrıca. Kendi yaşamıma bir hikaye gibi bakarsam geriye dönüp düzeltme şansım olacaktı sanki.

 

Sonra o gelmişti biraz mahcup ve çok güzel. Yanıma oturup susmuştu. Öfke olarak sessizlikler görmüştüm. Anlayış ifadesi olarak sessizlikler. Kabulleniş olarak sessizlikler. Pişmanlık olarak sessizlikler. Hayranlık olarak sessizlikler. Ama onun sessizliğini çözememiştim.

 

“Bütün gün yaşadıklarımı bir ajan raporu gibi yazdım,” demişti ilk olarak. Sonra da bir kağıt uzatmıştı. Kağıtta şöyle yazıyordu: “24 tane sigara içti. 6 şişe bira. Radyo dinledi. 8 sefer iç çekti. Gizlice ağladı, 12 miligram.”

 

Sabaha kadar konuşmuştuk orada. Çok zarif sorunları vardı. Bilekliğinin kapatma yeri sıkışmıştı. “Bazen konuşurken birbirimize dokunuyormuşuz gibi hissediyorum,” demişti bir ara. “Sanki konuşmuyoruz da sarılıyoruz.”

 

Sonra bir daha görüşmedik. Birbirimize o tarz sorular sormamıştık çünkü. Bambaşka bir kafaydı o. Herkes birbirini götürmeye çalışırken çalan şarkıları dinleyen sadece bizdik.

 

İlk başta tam olarak hissedemediğimiz kırılma anları var. Zamanla harap edici duygulara dönüşüyorlar. Yaralanmanın sıcaklığıyla ilk anda hissedilmeyen kurşunlar gibi. Böyle durumlarda “biraz zaman” her şeyi daha da beter ediyor. Bizi yere seren büyük sorunlar olmuyor hiçbir zaman. Bizi yere seren evdeki şekerin bitmesi oluyor, kaybolmuş bir kitap oluyor, kesilen elektrik oluyor. İkimiz de yere serilmiştik o gece. Öyle bir kafaydı işte.

 

Şimdi tepelerden aşağı bakıyorum. Kara yılanlar gibi kıvrılıp giden asfalt yollara. Kayaların arasında, balkondan sarkan çocuklar gibi boşluğa uzanan ağaçlara. Sanki köklerinden kurtulup havaya karışmak istiyorlar.

 

Bazen yine oturuyorum aynı yerde. O geceki tadı yok tabii. Kelimelerin gelip benimle konuşmasını bekliyorum. Onlar da gelmiyorlar. Bazen bir iki fısıltı duyuyorum, o kadar.

 

“Aslında o kadar da önemli biri olmadığımızı anladığımızda neden üzülüyoruz ki?” diye sormuştu o gece. “Bunun temel bir aydınlanma anı olması gerekmez mi? Hepimizi önemli insanlar olduğumuza inandırdılar. Sonra da çekip gittiler.”

 

Sonra da gitmişti. Evet. Önemsiz insanlar olduğumuzu hatırlamaya yeniden ihtiyacımız var ,,, "

 

Emrah Serbes ( Mütevazı Hakikatler )

Radya

GÖKYÜZÜ HER YERDE MAVİ

blog-0503904001388141586.jpg

"Göğün her yerde mavi olduğunu anlamak için

dünyayı dolaşmanız gerekmez"

 

"Gönlünü, ne kadar büyük olursa olsun,

O görünmez nesneyle doldur.

Yüreğin mutluluktan dolup taşınca,

Ona istediğin adı ver;

Mutluluk, Sevgi, Gönül, Işık, Tanrı…

İsim gürültüden başka birşey değildir.

Göklerin ihtişamını bizden gizleyen bir sistir…"

 

Johann Wolfgang von Goethe

 

02zo.jpg

 

gq5t.jpg

 

fg5v.jpg

 

p7v5.jpg

 

8v62.jpg

 

yome.jpg

 

nlss.jpg

 

02w8.jpg

Radya

GERÇEK SEN

blog-0149495001386678418.jpg

Uyanışa hazırsan, uyanırsın. Eğer hazır değilsen, “zavallı ben” şeklinde bahane bulursun.

 

Burada olup, sorgulama ile meşgul olduğunuz ve bu konuşmayı dinlemenizden dolayı sizlerin “uyanış süreci” içinde olduğunuzu düşünüyorum ya da ciddi değilsiniz, “uyanış” konusu ile bir çeşit flörtleşerek kendinizi kandırıyorsunuz.

 

Bu konuda ciddi olun ya da olmayın ben sizin uyanma konusunda samimi olduğunuzu kabul ediyorum.

 

Şu halde, uyanma yolunda olduğunuzda, ve gerçekte kim olduğunuzu bulduğunuzda, tüm evreni “şimdi” ve “burada” diye adlandırırsınız.

 

Sen, tüm evrenin yaptığı ile yanı şeyi yapan ve tüm okyanusun yaptığının aynısını gerçekleştiren bir dalgasın.

 

“Gerçek Sen”, yaşamın itip kaktığı bir kukla değil! Derinlerdeki, içteki “Gerçek Sen” tüm evrenin kendisidir.

 

Öyleyse, öldüğünde sonsuz bir yok oluşla başa çıkmak zorunda kalmayacaksın, çünkü bu tecrübe edilebilecek bir şey değil.

 

Pek çok insan, öldüğünde karanlık bir odada sonsuza kadar kilitli kalacağından korkar ve bir çeşit sıkıntı çeker. Ancak dünyadaki en ilginç şeylerden bir tanesi farkındalık biçimi olan yogadır. Uykuya dalıp hiç uyanmayacağınızı bir deneyin, hayal edin.

 

Bunu iyi düşünün.

 

Çocuklar, bunu iyi düşünün.

Bu yaşamın en harika şeylerinden bir tanesi..

Uykuya dalmak ve hiç uyanmamak nasıl olurdu acaba?

 

Bunu yeterince uzun düşünürseniz, bir şeyler olmaya başlar size. Pek çok şey yanı sıra, bunun sizde bir sonraki soruyu oluşturduğunu görürsünüz:

 

Hiç uykuya dalmadan uyanmak nasıl bir şey olurdu?

Tıpkı doğdunuzda olduğu gibi…

 

Gördüğünüz gibi, hiçi deneyimleyemezsiniz..

Bu doğaya aykırıdır, boşluk kabul etmez.

 

Dolayısıyla, öldükten sonra, olan şey doğduğunuzda yaşadığınız tecrübe ile benzer olacaktır.

 

Bir başka deyişle, hepimiz çok iyi biliyoruz ki , insanlar ölür, başka insanlar doğar ve hepsi de Sen’sindir, sadece bir seferde bir tanesini deneyimlersin.

 

Herkes BEN.

 

Bildiğin herşeysin, tüm galaksilerde her nerede mevcut olan ne kadar varlık varsa fark etmez; HEPSİ SENsin!

 

Onlar varoldukça, sen mevcut olup, vücud buluyorsun. Bunu çok iyi biliyorsun..

 

Tiroid bezininin ya da bedeninde herhangi bir şeyin nasıl çalıştığını düşünmek zorunda olmadığın gibi aynı şekilde, geçmişi de hatırlamak zorunda değilsin.

 

Güneşin nasıl parladığnı bilmek zorunda değilsin, tıpkı nefes almak gibi, sadece yaparsın.

 

Muhteşem derecede karmaşık bir şey olman seni hayrete düşürmemeli tüm bunları hiç bir eğitim almadan zaten yapıyorsun.

 

Radya
blog-0269020001385901210.jpg

Kızım hep der ki;

 

"Anne lütfen sırrını bana da söyler misin"

 

Verdiğim cevap kısa ve nettir!

 

"Yaydığım enerji"

 

"Peki o enerjinin kaynağı?

Sevgili dostlarım,

 

tartışmasız bir gerçektir ki, bu evrendeki en büyük güç şefkattir. Parayı, gücü, otoriteyi, ünü, onayı ve diğer şeyleri aslında mutluluk, huzur, sağlık, neşe ve bilgelik için isteriz. Ne yazık ki para, güç, otorite, ün ya da onaylanmak bize bunlardan hiçbirini veremeyecektir. Bize bunu verecek tek şey şefkattir.

 

Budha, bir insan şefkati hissetmesini ve şefkatli davranmasını sağlayan bir zihin geliştirdiğinde 11 şeye sahip olur der. Bu 11 şey şunlardır (bazılarını herkesin anlayacağı hale getirdim):

 

Kolayca (ve mutlu bir şekilde) uykuya dalarsınız.

Kolayca (ve mutlu bir şekilde) uyanırsınız.

Hoş rüyalar görürsünüz (kabus ya da kötü rüya görmezsiniz).

İnsanlar tarafından sevilirsiniz.

Kutsal varlıklar (melekler vs) tarafından sevilirsiniz.

Kutsal varlıklar tarafından korunursunuz

Dış dünyadaki tehlikelerden korunursunuz.

Yüzünüz huzurlu ve hoş görünür.

Zihniniz sakin olur.

Ölürken akıl karışıklığınız olmaz.

Öldükten sonra cennetsi boyutlara gidersiniz.

Umarım, aşağıda açıkladığım meditasyon size bu 11 faydaya ulaşmanızda ve şefkatinizi çevrenize yaymanıza yardımcı olur.

 

Hazırladığımız bu meditasyondan doğacak olan iyi karmayı tüm varoluş boyutlarında acı çeken bütün varlıklara adıyoruz.

 

Sevgi ve dostluk duygularımla

Cem Şen

 

Deneyimlemek için : www.cemsen.com/sefkat/meditasyonu.htm

Radya

GÜLİSTAN'DAN

blog-0989860001383638450.jpg

Bir Allah dostu, düşünce ve ilham denizine dalmış, cezbeye tutulmuştu. Hayret denizinden akıl ve bilinç kıyısına çıkınca, bir arkadaşı, “gittiğin bahçeden” dedi, “neler getirdin bize?” Derviş hülyalı gözlerle bakarak arkadaşına; “Gül ağacına erişip eteğimi gülle doldurmak ve dostlarıma armağan olarak getirmek istedim. Lâkin ne çare! Gül kokusu öylesine büyüledi, o denli sarhoş etti ki beni, ne irâde kaldı ne düşünce…” diye cevap verdi.

 

 

 

 

Ey güzel ötüşlü Bülbül!

 

Aşkı ateşe koşan pervaneden öğren. Yanarak denedi her şeyi.

Allah’ın yoluna katılma iddiası olanlar, ondaki tutkuyu anlayamadılar.

Gerçeği bilen yitip gitti, bir haber geri gelmedi ondan.

Ey hayâl, kıyas, sanı, kuruntu ve tahminden edindiğimiz bilgilerden yüce olan Allah’ım!

Ömür gelip geçti, oysa hâlâ senin bilginin başlangıcındayız.

Radya

OLDUK, GÖRDÜK, BİLDİK BAK..

blog-0615370001379512743.jpg

Analık nedir Annem?” derdim de anacığıma;

“Ben ol da bil” derdi Mevlânaca..

 

Ben ol da bil!

 

“Sen” oldum annem bak!..

 

“Sen” oldum ve bildim neymiş bu işin yürekcesi..

 

Hani “Köpekler bile “ana” olmasın” derdin ya hep,

o ızdıraplı yüreğinle, o engin şefkatinle..

 

Anlamazdık o zaman biz zamâneler..

 

“Zor kızım, çok zor analık”

derdin ardından derin bir iç çekişle..

 

Zormuş anam..

 

Ana olmak “Hiç” ken “Hep” olmakmış meğer..

Çoğalmakmış durmadan..

 

Dünyaya meydan okumak, mazi ve istikbâli sırtlamak,

pervâsız bir gözü karalıkmış..

 

Zormuş Annem..Olduk, gördük, bildik bak..

 

Ana olmak meğer; Kor ateşlerde üşümesi,

kara kışlarda buz kesmesiymiş yüreğin..

 

Hep; “Ben!” derken,

Artık; “O”, “İllâ O!” demesiymiş..

 

Hiç varmayacağı kapıları çalması, hiç ederek ömrünü, adanmasıymış..

 

Hiç kızmaması yüreğin, almayı hiç düşünmeden hep vermesiymiş..

 

Hep sarıp-sarmalaması, hiç hesap sormadan,

hep dost hep yâr(en) olmasıymış..

 

Zormuş Anam..

 

Meğer ölümüne bir kara sevdaymış analık..

 

Olduk, gördük, bildik bak..

 

Alıntı

Radya

GERÇEKLİK SADECE BİR İLLÜZYONDUR..

blog-0955633001377589090.jpg

Gerçeklik sadece bir illüzyondur, ancak oldukça inatçıdır.

 

*Albert Einstein

 

 

"Bu öpücük senin alnına kondu

Ayrılıyoruz şimdi

Bazı şeyleri söylememe izin ver..

Sen hatalı değilsin..Sanıyorum

Günlerim hep hayal içinde geçti.

Yine de eğer umut bitmişse

Bir gün veya bir gecede

Gelecekte ve hiçlikte

Bu yüzden mi her şey biter?

 

Gördüğümüz yada göreceğimiz

Rüya içinde bir rüyaya döner..

 

Kıyıda dalgaların gürültüsü içinde

Ayakta duruyorum

Parmaklarımın arasında

Altın kum tanelerini tutuyorum

Azar azar kayıp gidiyorlar

Parmaklarımın arasından derinlere…

Ağlıyorum, gözyaşlarım dökülüyor!

Tanrım, onları daha sıkı

Tutamaz mıyım?

Onlardan birini, acımasız dalgalardan

Kurtaramaz mıyım?

 

Bütün gördüğümüz göreceğimiz bu mu

Bu mudur rüya içinde rüya görmek?"

 

....................................Edgar Allen Poe

 

 

 

"Gerçekte birdir benimle senin cânın

Hem ortadayız hem gizli; oyunu bu devrânın

Hamlığımdan halâ ben ve sen diyorum

Ne sen kaldı; ne ben; onlar sadece bu dünyanın."

 

------------------------Mevlânâ, Divan-ı Kebir, Rubai; No: 1566

 

 

Radya

RUHUM!

blog-0159340001363470219.jpg

Pınarım!

Kuruma sakın,

Çölün susuzluğunda yanmış bir ciğer var.

Yastığım!

Seni kaldırmasınlar sakın,

Hasta bir baş var.

Yatağım!

Seni toplamasınlar sakın,

Ateşli bir vücut var.

Yuvam!

Yıkılma sakın,

Barksız barınaksız kalmış biri var.

Yeniden bulduğum!

Kaybolma sakın,

Cehennemde oturan bir ruhun yeniden bulmuş olduğu cennetsin.

Bedenim!

Başı dönmüş ruhunu geri çağır.

Ben dudaklarımı senin ağzına dayayıp seni canlandırmak için kendimi senin içine üfleyeceğim.

Ruhum!

Bedenini ara,

Dudaklarını ağzıma daya ve beni canlandırmak için kendini içime üfle.

Çünkü biz birbirimizin bedeni,birbirimizin ruhuyuz,birbirimizin yaratıcısı,birbirimizin tanrısıyız,dünyanın bütün nüfusu biziz,

herkes biziz,

biz hepimiziz,

bizim yerimiz yeryüzü değil,

biz bu memlekette yabancıyız,kimsesiziz,yalnızız,yabancıyız...

 

A.Şeriati

Radya

ARDA KALAN

blog-0806641001361321310.jpg

Geçenlerde şu yandaki gemi resmini gördüğümde sanki mideme bir bıçak saplandı.Çünkü, tıpkı seni son gördüğüm gün pencerenin önünde otururken sana anlattığım gemiye benziyordu.

Rüyamda deniz kenarında demir atmış böyle bir gemi vardı."Biz tatile gidiyoruz, bu gemi götürecek bizi" diyordun."İyi ya biz de gelelim öyleyse" dediğimde "siz sonradan geleceksiniz, biz teyzenlerle gideceğiz" dedin.Rüyamı anlatmam sona erdiğinde "bak işte gidiyorum artık" dedin gülerek.

 

Hayatın boyunca her sabah sabırla benim o film gibi upuzun rüyalarımı dinledin ve yine bir rüyam ile yaptık finali..

Sen o gemiye binip giderken yanında olmadığım için çok uzun süre affetmedim kendimi.Ama sonunda bunun benim için önceden planlanmış bir düzenek, bir iyilik olduğuna ikna oldum.Bu plan öylesine tıkır tıkır işleyen bir plandı ki herkesin rolü ve yeri çok çok öncesinde belirlenmişti.Eğer senin nefesin teyzemin değilde benim kollarımda kesilseydi ki; ben şu an da bile öyle bir sahneyi canlandıramıyorum zihnimde.Nasıl veda ederdim ben sana annecim..Bana o anı yaşatmayan rabbime şükürler olsun.Şükür ki ben sana veda etmedim, biz senle hiç vedalaşmadık.. sen daha iki gün önce rüyamda bana sarı askılı bir elbise dikiyordun, çünkü sen hala benimlesin.

 

Birkaç ay önce kamerayı açıp Alp'in 2. doğum gününde çekilmiş görüntüleri izledim.Farkettim ki o görüntülerde ki herkes, her şey değişime uğramış.Çocuklar büyümüş, büyükler yaşlanmış.Bunun üzerine kendi kendime dedim ki; "öyleyse benim annemde sadece değişime uğradı, yok olmadı"

Bizler, bu dünya üzerinde yaşayanlar; ölene kadar beden denilen kılıflarımız içinde yaşamlarımızın köleleriyiz.Sense özgürsün artık annecim.Kimbilir belki de sen artık her gün pencereye gelen kuşlardan birisin!

 

Beni görebildiğini sana bunların ulaştığını diliyorum, çünkü tüm güçlüklere rağmen iyi olduğumu bil istiyorum.Sadece kocaman bi kadınken bile yaptığım şeyi yapmayı, söylediğim şeyi söylemek istiyorum.Kedi gibi kucağına uzanıp; "şevkatine ihtiyacım var annecim" diyerek sana başımı okşatmayı özledim.Aslında seninle yaptığımız her şeyi özledim.Bugün o böreği sırf o anlara özlemimden yaptım galiba.Kenarlarından kestiğin çiğ hamurları yiyorum diye nasılda kızardın bana.

 

Biliyorsun dualarım her zaman seninle, bu koca rüya alemininde, dik durabilmek, iyi ve güçlü kalabilmek için benimde senin dualarına ihtiyacım var.Biliyorum ki burada olmam gerektiği için buradayım.Yarenle dediğimiz gibi ne yapıyorsak, ne yaşıyorsak bütünün hayrı için.Sende dualarını bizim üzerimizde tut annecim.

 

Seni çok seven, giderken burada bıraktığın parçan___kalp.gif

Radya

AN' a selam olsun..

blog-0268709001356998931.jpg

2012 kuyruğunu kıstırdı ve gitti..Tüm başarısızlıkları, kayıpları ve mutsuzlukları sırtına yükleyerek..Yazık değil mi ama, ben kıyamıyorum..Niye günah keçisi hep yılları yaparız ki.Bende yapmışımdır mutlaka,.Ama bu yıl çok farklı hissediyorum kendimi..

Bi aydınlanmamı geldi desem, farkındalık mı nedir bilmiyorum..:P Pek bi başka karşıladım yeni yılı..Şöyle düşündüm hatta hakkında:

Ben 2013 olsaydım vallahi de gelmezdim, billahi de gelmezdim..Düşünsenize onca dilek, onca beklenti seni bekliyor.

Ama 2013 sana söylüyorum bak, benden yana rahat ol, kasma yani.Artık hiç gelecek endişesi taşımıyorum.Yeter ki Allah sevdiklerime ve bana sağlık versin.Yaşamımın mimarı olarak seni değil kendimi görüyorum.Mutluluklarımın ve mutsuzluklarımın sorumluluğu sana değil bana ait.Kendim kazanamazsam az buçuk bi yerden para çıksa fena olmaz hani...Gerçi ben onu da beceremiyorum..:P bugün kullanmadığım çantalarımdan birinden 2010 yılına ait doğum günümde oynadığım ve hiç bakmadığım bir şans topu kuponu buldum..:D

 

AN' a selam olsun..Sevgiyle kucaklıyorum seni, hoş geldin..kalp.gif

Radya

OSURUĞUN KALDIRMA KUVVETİ

SEKİZ RÜZGAR (70. Gün)

 

Bin yıl kadar önce Song Hanedanı sırasında yaşamış büyük Çin şairlerinden Su Dongpo, Budist öğretilerin hevesli bir öğrencisiydi. Budizm'i sıklıkla yakın dostu olan Zen üstadı Foyin'le tartışıyordu.

İki dost aynı nehrin karşı kıyılarında yaşamaktaydı - Su Dongpo'nun evi kuzey kıyıda, Foyin'in Altın Dağ Tapınağı ise güney kıyıdaydı.

Bir gün Su Dongpo'ya ilham geldi ve aşağıdaki şiiri yazdı.

 

Cennet içinde cennete eğerim boynumu,

Saç tellerim kainatı aydınlatır.

Sekiz rüzgar yerimden kımıldatamaz beni,

Yine morlu, altın ışıltılı lotusun üstünde otururum.

 

Kendi eserinden çok etkilenen Su Dongpo, bu şiiri bir uşağa verip Foyin'e gönderdi. Dostunun da şiirinden kendisi kadar etkileneceğinden kuşkusu yoktu.

 

Foyin şiiri okur okumaz, onun hem Buda'ya bir övgü hem de şairin kendi ruhsal olgunlaşmasının ilanı olduğunu gördü. Şiirdeki "sekiz rüzgar"; övgü, alay, onur, onursuzluk, kazanç, kayıp, haz ve ızdırap - maddi dünyanın erkeklerin duygularını yönlendiren ve etkileyen kavramlarına gönderme yapmaktaydı. Su Dongpo artık bu güçlerin kendisini etkilemediği yüksek bir ruhsallık düzeyine ulaştığını söylüyordu.

 

Zen üstadı gülümseyerek Su Dongpo'nun elyazısının üstüne "osuruk" yazdı ve onu şaire geri yolladı.

 

Su Dongpo iltifatlar ve taktir beklediğinden, Zen üstadının ne yazmış olduğunu görünce şok oldu. Öfkeyle kükredi: "Bana nasıl böyle hakaret edebilir? Bana bunun hesabını verecek!"

 

Öfkeden deliye dönen Su Dongpo, kendisini nehrin karşı kıyısına geçirecek tekneyi çağırdı ve karşı kıyıya varır varmaz, tekneden atlayıp tapınağa koştu. Tek isteği Foyin'i bulmak ve kendisinden özür diletmekti.

 

Hışınla tapınağa girdi. Foyin'in kapısı kapalıydı. Kapıya iliştirilmiş notta aşağıdaki satırlar okunuyordu:

 

Sekiz rüzgar yerimden kımıldatamaz beni

Bir osuruk karşı kıyıya savurur.

 

Bu satırları okuyan Su Dongpo dondu kaldı. Foyin bu öfkeli ziyareti öngörmüştü. Su Dongpo'nun öfkesi dostunun maksadını anlayınca sönüp gitti. Eğer gerçekten sekiz rüzgardan hiç etkilenmeyen, ruhsal olgunluğa erişmiş bir adam olsaydı, bu denli kolayca kışkırtılır mıydı?

 

Azıcık kalem oynatarak, küçücük bir gayretle Foyin, Su Dongpo'nun gerçekte, kendi iddia ettiği gibi ruhsal olgunluğa ulaşmış biri olmadığını göstermişti. Yaptığından utanmış, ama biraz daha bilgeleşmiş olan Su Dongpo, tapınaktan sessizce ayrıldı.

 

Bu olayın, Su Dongpo'nun ruhsal gelişiminde bir dönüm noktası olduğu söylenir. O günden sonra büyük şair, sadece bu erdeme sahip olduğunu iddia etmenin ötesine geçip, gerçekten tevazu sahibi bir adam oldu.

 

Derek Lin - Gündelik Hayatın Tao'su

Radya

TECAHÜL-İ ARİF

İş adamı traş olurken bir yandan da berberiyle sohbet etmektedir. Derken, kapının önünden ağır ağır geçmekte olan paspal bir çocuk görürler. Berber, iş adamının kulağına fısıldar:

 

"Bu çocuk var ya, dünyanın en aptal çocuklarından biridir! Bak; dikkat et şimdi..."

 

Berber çocuğa seslenir: "Ali, buraya gel!". Bunun üzerine çocuk sakince dükkana girer ve yüzündeki aptalca sırıtmayla berberi selamlar. Berber işadamının kulağına sessizce, "bak şimdi" diye fısıldar ve bir elinde 5 TL, diğer elinde 20 TL lik bir banknot olduğu halde çocuğa sorar:

 

"Hangisini istiyorsan alabilirsin?"

 

Çocuk dalgın dalgın bir 5 TL ye bir de 20 TL ye bakar ve sonunda 5 TL lik banknotu hızlıca çekerek berberin elinden alır. Berber işadamına döner ve gülerek: "Gördün mü? Sana söylemiştim." der.

 

Traş bitince işadamı sokağa çıkar ve az ileride kendi kendine oynayan Ali'yi görür. Yanına giderek, neden 20 TL değil de, 5 TL lik banknotu aldığını sorar. Çocuk hiç de aptalca olmayan bir sırıtmayla yanıt verir:

 

"Eğer 20 TL lik alırsam oyun biter."

×

Önemli Bilgiler

Bu siteyi kullanmaya başladığınız anda kuralları kabul ediyorsunuz Kullanım Koşulu.