Zıplanacak içerik
  • başlık
    66
  • yorum
    88
  • görüntü
    64.374

Bu blog hakkında

parantez arası ve altı çizgili alan

Bu blogdaki başlıklar

sardunyam

SARILMAK

blog-0093720001365718843.jpg

Bir kaç gündür bunu düşünüyorum.

Yani sarılmayı.

Dünyanın en güzel, en içten şeyidir aslında ve ne az yer kaplar hayatlarımızda.

Sevdiğiniz bir insana ya da bir hayvana sarıldığınızda, bir kaç saniye gözlerinizi kapadığınızda bir enerji dalgasının iki beden arasında nasıl dolaştığını hissedersiniz.

O an, dünya yavaşlar, zaman yavaşlar, garip bir huzur kaplar içimizi.

Fakat, gittikçe birbirinden uzaklaşan, araya türlü mesafeler koyan insanlık, çeşitli bahanelerle, sarılmayı ihmal eder olduk.

Zaten birbirimizden korkar olduk.

Dünya da insanlar etkinlikler yapıyorlar, sarılmak bedava yazılı pankartlarla sokak ortasında hiç tanımadıkları insanlara sarılıyorlar. Bu çoğumuza tuhaf ve anlamsız geliyor belki.

Oysa en insanca en masum en ilerici ve en güzel eylem bu belkide.

Sarılmak güvenmektir aslında.

Benden sana zarar gelmez demektir.

Aramızda ne fiziki ne ruhsal ne de duygusal bir engel yok demektir.

Sana güveniyorum demektir.

Bana güven demektir.

Kelimeleri kifayetsiz kılıp, gerçek enerji diliyle konuşmaktır.

Tabuları yıkmaktır sarılmak.

Bize canlı olduğumuzu ve geçip giden zaman nehri içinde bir'an durup insan olduğumuzu anımsatmaktır.

Doğumu, yaşamı, sevgiyi, zamanı, anı ve ölümü hatırlamaktır.

Metafizik bir şeydir.

Başka dilde konuşmaktır.

Sıcaktır, samimidir, doğaldır.

Ama pek az yaptığımız şeydir.

Çünkü artık biz birbirimize mesafeler koyduk, önce şüphe etmeyi, sonra duvar örmeyi öğrendik. Sınırlar çizdik, mayınlar döşedik, güvenli bölgeler aradık.

Hiç sorduk mu kendimize biz aslında en çok neden korktuk? Her birimiz bir diğerinden ayrı bir gezegenden mi gelmişti?

Neydi aramıza girip çocuğumuzla, eşimizle, dostumuzla veya yeni tanıştığımızla sarılmamıza engel olan?

Kimden korkuyorduk?

Bizi kim canavarlaştırdı böyle?

Ne korkunç, ne ürkütücü bir şeydi bu korku. Sonu gelmeyen mesafeler yaratmıştık. Bunu ne zaman başarmıştık?

Gülümseme bulaşıcıdır ya hani, sarılmakta öyle, siz bir insana en insani ve samimi duygularınızla sarıldığınızda onunla aranızdaki bütün düşmanlıklara son vermiş oluyorsunuz ama elbette anlamışsınızdır ben öyle resmi, soğuk, güvensiz, duygusuz ve kuşkulu bir sarılmadan söz etmiyorum. Ve aslında bu sarılmaların sadece bedenle olmadığını da düşünüyorum.

Bazen uzaklarda birini, yazdığı bir mesaj, bir şiir, söylediği bir söz ile kucaklarsınız, o an, madde ortadan kalkar ve ruhlarınız kucaklaşır. Size ihtiyacı olan birine samimiyetle bir mesaj yazarsınız o an, ona sarılmışsınızdır. Öyle.

Yani aslında zamanımız yok, hayat dediğimiz şey kuruntu yapmaya değmeyecek kadar kısa. O yüzden her gün mutlaka sarılın çocuklarınıza, arkadaşlarınıza, annenize, babanıza, dostunuza, arkadaşınıza. Sarılın ve gözlerinizi bir'an kapatın.

Bırakın dünya o an sizi izlesin ve zaman yavaşlasın.

 

 

 

Sardunyam

sardunyam

Kıyas

Medeniyet nedir? Uygarlık veya medeniyet, bir ülke veya toplumun, maddi ve manevi varlıklarının, düşünce, sanat, bilim, teknoloji ürünlerinin tamamını ifade eder. Uygar kelimesi, yerleşik hayata ilk geçen Türk kavimi olan Uygurlardan gelmektedir

 

 

Garip bir çağda yaşıyoruz, içinde bulunduğumuz bu zaman çok ilginç ve çelişkili düşüncelerden geçiriyor insanı. Bütün bu olup bitenler ancak anlamak için özel bir çaba gösterirseniz açıyor size kapalı pencerelerini. Eminim insanlık tarihi boyunca daima benzer çelişkiler yaşanmıştır ve muhtemelen bütün gelişmeler bu çelişkilerin beraberinde ortaya çıkmıştır. Fakat insan ancak içinden geçtiği çelişkileri ve içinde yaşadığı toplumun gelişimini gözlemleyebiliyor. Tarih hakkında bildiklerimiz bize anlatılanlardan ibaret ve çoğunluğun gerçek tarihle yüzleşecek cesareti yok.

 

 

Eğer medeniyete doğru bir yol alınmak isteniyorsa, bütün medeniyetler kıyaslanmalı. Günümüzde teknolojinin sunduğu imkanlarla neredeyse tüm insanlık aynı anda aynı bilgiye ulaşma imkanına sahip. Elbette olanaklar dahilinde.

 

 

Bir sorun var ki bu konuda, oda insanların ilgi alanlarını, hedeflerini, tercihlerini kendileri yönetmiyorlar. Küresel güçler denilen görünmez sistemin görünmez yöneticileri, tek dil, tek bayrak, tek ulus, tek moda ve tek kültür yaratma çabasıyla herkesi ve her şeyi birbirine benzetme eğiliminde. Buna maruz kalan kitleler asla farkına varamadıkları bir tuzağın sevimli yanıyla o kadar meşguller ki, kendilerine ne yapılmak istendiğini asla fark edemiyorlar.

 

 

Bugün medeniyetin beşiği kabul edilen Batı, çok uluslu ve çok milletli devletler olmalarına karşın birleşme konusunda son derece özverili ve kararlı adımlar atarlarken, Doğu'ya sürekli siz farklısınız, birbirinizle yaşamamalısınız, ayrılmalısınız telkinlerinde bulunuyorlar. Ortadoğu'da neredeyse heryerde başardılar. Kıbrıs'ta iki farklı milleti tek devletleştirmeye çalışanlar, Türkiye'de bir ulusu on parçaya bölmeyi planlıyorlar.

 

 

Bu planın nedenlerini elbette anlıyoruz, bunu destekleyenlerin bir kısmı ve itiraz edenlerin bir çoğu elbette anlıyorlar. Anlamayanlar için iki oyuncak var, birinin adı demokrasi, diğerinin adı barış. Bu oyuncakların kendilerini nasıl zehirlediğini asla bilmeyecekler onlar o zehirle ölecekler.

 

 

Medeniyet kimileri için asıl hedefken, kimileri içinse bir ilüzyon. batının birleşmiş milletlerle medenileştiğini göremeyenler, bölünerek demokratlaşacaklarını ve hatta medenileşeceklerini zannediyorlar. Kıyas çelişkileri gidermek için çok önemli. Sana bir şeyi tavsiye eden ya da emredenlerin söz konusu kendileri olduğunda sana önerdikleri hiç bir şeyi yapmadıklarını anlayabilmen için. Dağılan, birbirine ötekileşen hiç bir toplumun medeniyete ulaşma konusunda şansı yoktur.

 

 

Meziyet ayrışmak olacaksa insanoğlu bunun için milyonlarca neden bulabilir. Hiç kimse düşüncesi, algısı, duyguları ve tercihleri bakımından hiç kimseye benzemez fakat her şeye rağmen bir arada yaşama gayreti içerisindedir. İnsan sosyal bir canlı, bir arada yaşamak sosyalleşmenin bir gereği. Birbirini rahatsız eden, bir diğerinin özgürlüğüne mücahale eden, yaşam alanını kısıtlayan davranışlar için kanunlar geliştirilmiştir, daha özgürlükçü, daha paylaşımcı, daha zenginleştirici, daha eşitlikçi bir yaşam için ortak mücadele şarttır. Hiç kimse tek başına bununla mücadele edemez. Daha olgun olan, farkında olan, bilinçli olan mensubu olduğu toplum adına bu mücadelede öne çıkar. Elinden geldiği kadar bu "kıyası" anlatır. Gerisi o toplumu bir arada tutan kuvvetlerin dayanıklılığına kalmıştır.

 

 

Bir arada yaşayan herkesin bir diğeri ile ilgili rahatsızlıkları olacaktır. Hangi ailede sorun olmaz? Hangi evde farklı sesler çıkmaz? Medeniyetten ne kadar nasiplendiğiniz, bu konuda yapacaklarınızı şekillendirecektir. Bütün bu sorunları çözmek için önce bireyi, sonra toplumu anlamanın yolu bilimden geçiyor, psikoloji yöntem geliştirmede, savunmada ve ilerlemede çok önemli rol oynuyor. Bilime egemen olan, her şeye ve herkese egemen oluyor. Ayrıştıran da, birleştiren de o bilgiye sahip olandır. Önce öğren sonra öğret yoksa bu emperyalist canavar farkında olmayanlarla birlikte farkında olanları da yutar. Aileyi de, toplumu da, ulusu da güçlü kılan birliktelikten başka şey değil. O birlikteliği sağlayan en önemli etken sevgidir.

 

 

Ülkemizin ve bizim üstesinden gelemeyeceğimiz sorunları yok, ihtiyacımız olan şey sevgi ile beslenmiş bilgi. Bilime egemen olmak zorundayız.

http://www.gaziantephaberler.com/sibel-onbasioglu&kiyas-yazisi-6478.html#.USyAEjuDE6l.facebook

sardunyam

Yasaklar ve serbestlikler

blog-0969329001360851231.jpg

Liberaller ve bir kısım tatlı su solcuları Akp için özgürlükler partisi diye söz ediyorlar.

 

Bizde Akp'nin hangi konularda özgürlük getirdiğini ve yasaklarını sıralayalım ve bu sözün bir sağlamasını yapalım dedik.

 

Akp'nin yasakları;

 

Bir çok sahil şeridinde, şehir merkezlerindeki restoranlara içki servisi ve satışı yasaklandı.

 

http://www.birgun.net/actuels_index.php?news_code=1360487152&year=2013&month=02&day=10

 

Kapalı alanlarda türün mamülleri yasaklandı.

 

Çalışanların grev hakları kaldırıldı. Grev yasağına uymayanlar işten çıkarıldı.

 

You tube gibi sosyal video paylaşım sitelerine erişim yasaklandı, uzun zaman sonra bu yasak kaldırıldı.

 

Sanal alışveriş yasaklandı bknz "07.10.2009 tarihli ve 23955 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 2009/15481 sayılı Bakanlar

Kurulu Kararı eski Gümrük Kanununun Uygulanmasına Dair Kararın 134 üncü maddesinin

birinci, ikinci ve üçüncü fıkrası hükmü çerçevesinde 19/04/2011 tarihli gümrük GENELGESİ'NİN

Gerçek kişilerin muafiyet sınırlarındaki kişisel bakım,besin takviyeleri,kozmetik alımlarını yasaklanması,muafiyet içerisindeki elektronik ve diğer alımlara sınırlama getirilmesi ,kişilerin özgür alıveriş hakkını elinden almaktadır."

 

Tv'lerde tütün içeren sahneler mozaiklendi.

 

Okullarda kız çocukları ile erkek çocukları 45 cm den fazla yakınlaşması yasaklandı.

 

etek giyen öğrencilerin önüne tahta yaptırıldı.

 

Heykeller yasaklandı.

 

24 yasından küçükler alkollü içki satışının olduğu festival ya da etkinliklere (resepsiyonlar, galalar, fuaye..) katılmaları yasaklandı.

 

rapidshare ve fileserve yasaklandı.

 

Cumhuriyet Bayramı kutlamaları yasaklandı.

 

19 Mayıs Gençlik Ve Spor Bayramı kutlamaları yasaklandı.

 

10 Kasım'da Atatürk'ü anmak yasaklandı.

 

Anıtlara çelenk koymak yasaklandı.

 

Öğrencilerin parasız eğitim istemeleir yasaklandı.

 

Gazetecilerin muhalif yazılar yazması ve gerçekleri söylemeleri yasaklandı.

 

HES ve nükleerlere karşı eylem yasaklandı.

 

Mayo ve bikini reklamları yasaklandı.

 

Başbakanı protesto etmek yasaklandı.

 

Var olan bir şeyin, bir durumun var olduğunu iddia etmek yasaklandı.

 

Tuz yasaklandı.

 

Ekmek yasaklandı.

 

Kürtaj yasaklandı.

 

Asker olmak yasaklandı. (resmen değilse bile)

 

Sokak hayvanlarının yaşam hakkı yasaklanmak istendi.(isteniyor halâ)

 

Ulusalcılık yasaklandı.

 

İşine gelen yasakları savunup herkes kanunlara uysun diyen, işine gelmeyen yasakları hukuksuz ilan edip kanunları çiğnemeye teşvik eden, çiğneyenleri arayıp teselli eden demokrasi yıldızı RTE.

 

Birde neleri özgür (serbest) bırakmış bakalım.

 

18 yaşındakilerin silahlanması serbest bırakıldı.

 

18 yaşındakilere seçme seçilme hakkı getirildi.

 

Apo yasallaştı.

 

Pkk yasallaştı, üyeleri serbest bırakıldı ve davul zurna karşılandı.

 

Bölücü propaganda yapmak yasallaştı.

 

Kaçakçılık yasallaştı.

 

Kamuda türban ve cübbe serbestliği geldi.

 

4+4+4 ile çocukların imam hatiplere daha erken yaşta gitmesi serbestleşti.

 

Hizbullah yasallaştı ve üyeleri serbest bırakıldı.

 

Sivas Madımak katliamı yasallaştı. Zaman aşımı hayırlara vesile oldu.! (zaten hiç yasaklanmamıştı)

 

HES ile suların satışı yasallaştı.

 

Çevre katliamı yasallaştı.

 

Hayvan katliamı yasallaştı.

 

Kadın cinayetleri yasallaştı.

 

İşçi ve emekçinin yaşam hakkını gasp eden taşeronluk yasallaştı.

 

İşçi ölümleri yasallaştı.

 

Atatürk'e hakaret yasallaştı.

sardunyam

Kemalizmi hazmedemeyen ve esasında onu anlayamayan pek çok görüşten insan var bu topraklarda.

Liberallerin tamamı, sağcıların çoğu, dincilerin tümü, solcuların yarısı, ırkçıların hepsi, bir kısım komünistler ve emperyalizmi benimsemiş ve ona sığınmış tüm kitleler.

 

Çok enteresan bir yelpaze bu, dincilere göre Kemalizm dinsizlik, solculara göre ırkçı, sağcılara göre Osmanlı düşmanı, komünistlere göre emperyalist.

 

Oysa bilene göre Kemalizm bu topraklara en uygun sistem, ilkelerinin tamamı halkçı ve yüzde yüz bağımsızlıkçı.

Fakat Kemalizmi gerçek anlamda uygulama imkanı bulunmadı çünkü bunu bir ideoloji olarak benimsemiş bir iktidar hiç olmadı.

Kemalizmin tüm temel taşlarını oturtan, uygulayan, reformları devam ettiren bir milli hükümet oldu mu?

1938 den bu yana iktidara gelen tüm siyasi partiler kendi basiretsizliklerinin ve bağımsızlık ruhuna sahip olmayışlarının, dinin, etkisinden kurtulamadılar. Din egemen oldu muhafazakarlık siyasete yön verdi, Amerikancı hükümetler seçimleri kazandı ve bugün yaşadıklarımızdan hala Kemalizmi sorumlu tutanlar var.

 

Onlar gerçekleri görmeyen ve görmekte istemeyen insanlar bence temelinde hepsi emperyalizme hizmet ediyor.

 

Kemalizm'i bir ideoloji olarak görmeyen ve benimsemeyen insanlar yüzünden o ideolojinin temelleri oturmadı. Daha doğrusu genç Cumhuriyet'in vatandaşlarının gelişen ve değişen dünya görüleri yeterince gelişmediği için, Osmanlı'dan miras aldıkları pek çok düzeni devam ettirmek istediler. Kemalizm tam anlamıyla bir devrimdir ve bir ideolojidir, devrimin ve ideolojinin bütün gereklerini ortaya koymuştur, pek çok diğer özgürlükçü ideolojiler ya da sistemler gibi kavrayamamış "insan faktörü" yüzünden ve emperyalistlerin devamlı karşı devrim atakları ile özellikle dini ve mezhepsel dayatmalarla sistem dejenere edilmiş ve yerleşmeden bozulmuştur. Bugün yaşadıklarımızı Kemalizm'e mal etmek haksızlık olur çünkü daha öncede söylediğim gibi Atatürk'ten sonra onun çağdaşlaşma ve bağımsızlık yolundaki atılımlarını, sanayileşmeyi, devletin milli ekonomi ve milli eğitim programlarını uygulayan bir yönetim olmamasından kaynaklanıyor. İstendiği gibi gitmeyen sistemdi, gitmedi çünkü benimsenmedi. Çok basit hilafetin kaldırılması, kılık kıyafet devrimi, harf devrimi, sanayileşme devrimi, modernleşme toplumun dini duyguları ön planda olan büyük kesimleri tarafından kabul görmedi. Bunun altında yatan yegane neden insanların akılları ile değil duyguları ve maneviyatları ile düşünüp yargılamasıdır. Marksizm ve komünizm neden uygulanamadıysa Kemalizm'de o nedenle uygulanamamıştır.

 

Kemalizm'in bir ideoloji olup olmadığını önce ideolojinin ne olup ne olmadığını bilerek değerlendirebiliriz. İdeoloji nedir; İdeoloji, siyasal ya da toplumsal bir öğreti oluşturan, bir hükümetin, bir partinin, bir toplumsal sınıfın davranışlarına yön veren politik, hukuksal, bilimsel, felsefi, dinsel, moral, estetik düşünceler bütünü.

 

Kemalizm'in içinde bu değerler bütünü var mıdır? Vardır. Benim şahsi kanaatime göre Atatürk'ün yapmak istediği şey adım adım sosyalizmdi ancak hilafetten cumhuriyete zor geçmiş bir toplumun ve sanayisi sıfır olan bir devletin yönetiminin birden bire sosyalist olması öngörülemez, o yüzden yaptığı bütün devrimler halk için halktan yana olduğu halde sınıf bilinci gelişmemiş kitlelerin yeterince kavrayamaması ve dinci grupların sabotajları nedeniyle doğru bir şekilde algılanamamıştır. Kemalizm'i bile benimsememiş kitlelere komünizmi veya sosyalizmi benimsetmek o günler için ve hatta bugünler için bile ütopyadır.

sardunyam

KÖY ENSTİTÜLERİ

“Bir ülkeye kötülük yapmak istiyorsanız, önce onların zanaatkar ve üretken eğitimler almalarını engelleyin.” (Anonim)

 

Köy Enstitüleri, Tamamen Türkiye'ye özgü olan bu eğitim projesiydi 28 Aralık 1938 tarihinde milli eğitim bakanı olan Hasan Ali Yücel’in bizzat yönettiği, bir köy kalkınma projesi olarak dünya tarihinde eşi görülmedik bir toplumsal kalkınma girişimiydi. Bugün halkçı ve sosyalist bazı ülkelerde kısmen de olsa bu uygulama sürdürülüyor ancak anavatanı Türkiye bu dahiyane girişimden vazgeçti. (ya da geçirildi)

 

Şayet o proje uygulanmaya devam etseydi ve son 60 yılın Türkiye’sine zanaatkari üretken, çalışkan bireyler kazandırılmasına destek olunsaydı bugün ülkemiz bölgesinin ve hatta dünyanın en güçlü ekonomisi ve siyasi gücü olarak şekil verecekti. Ancak her yerde ve her zaman olduğu gibi sömürücü batının yerli işbirlikçileri ile birlikte her türlü bağımsızlıkçı proje gibi bu uygulamada çöpe gitti.

 

Tarih yaşananlardan ders almayanlar için tekerrür eder ve tarih kitaplarını yazanlar bir milletin hafızasını yok etmek için uyduruk bilgiler yazarlar. Kendi geçmişini bilmeyen toplumlar geleceklerini kendileri belirleyemez. Geçmişini yazan geleceğini de belirleyecektir. İşte bu sebeple bu topraklarda ve Ortadoğu’da yaşanan trajediler hiç bitmez. Çünkü eğitim sadece alfabe öğrenmek değildir eğitim hayatı öğrenmektir. Öğrenilmemiş hayat yaşanmamış hayattır aynı zamanda.

 

Ne yazık ki düşünen, üreten ve sanatkâr beyinler insanlığın kan emici vampiri Batı tarafından daima yok edilmişler. Dünya ekonomisine, sanatına, bilimine, sporuna ve siyasetine yön verenler tek ve süper güç olmak adına tüm ulus milletlerin gelişmemesi ve parçalanması için önce eğitimlerini sonra egemenliklerini esir alıyorlar.

 

Bununla baş etmenin yegane yolu bağımsız ve % 100 milli üreten eğitim sistemine yani Köy Enstitülerine geri dönmektir. Bağımsızlığın tek yolu budur.

 

Bu yüzden büyük önder Köylü Milletin Efendisidir demiştir. Çünkü üretim köylerden başlar.

 

 

Sibel Onbaşıoğlu

 

http://www.gaziantephaberler.com/sibel-onbasioglu&koy-enstituleri-yazisi-5959.html

sardunyam

Açlık grevinde pkk talepleri ve bu taleplere Akp'nin sözde karşı çıkışı. Bütün bunlar esasen hazırlanan bölücü anayasanın zeminini meşrulaştırmak için atılan adımlardır. Açlık grevindekiler, pkk, bdp ve akp tamamen danışıklı dövüşmekteler.

 

Düşman kavgada görsün...

 

Bülent Arınç'ın açlık grevindekiler hakkında yaptığı açıklama aşağıda, okuyunca anlıyorsunuz ki bütün bunlar bir kumarın hamleleri...:

 

“Bu grevi yaparken dayandıkları konular, kendi konumlarıyla ilgili değildir. Cezaevi şartlarının iyileştirilmesi, kötü muamele veya fena muamele, işkence... Buna yönelik olumsuzlukların kaldırılması değildir. Üç noktada siyasi talepte bulunuyorlar. Bu siyasi taleplerin hemen hemen ikisi esasen bugün için çözülmüş durumda. Diğer konu ise üzerinde çalışılması ve zaman içerisinde değerlendirilmesi gereken konulardır. Özetle şunu söylemeliyim. Bu üç talebin de karşılığı açlık grevi değildir. Dolayısıyla bu grevi sürdürme niyetinde olan içerideki yurttaşlarımıza seslenmek istiyorum. Bu grevleri lütfen sona erdirin. Eşleriniz, aileleriniz, sizi sevenler var. Bütün bir Türkiye sizin bu grevleri bir an önce sonlandırmanızı istiyor. Bundan vücut bütünlüğünüz ve sağlığınız zarar görmesin.

 

BDP’li milletvekili arkadaşlarımıza da açlık grevlerine bırakın kendilerinin başlamasını, mevcutların sona erdirilmesi konusunda girişimlerde bulunmalarını istiyorum. Onlardan beklediğimiz, polisle çatışmak veya sokaklarda kamu malına zarar verecek eylemlerde bulunmak değil. Bu insanların hayatta kalmasını temin etmek için onların yakınları, aileleri ile ilişki kurmaları ve grevleri bir an önce sona erdirmeleridir. Türkiye’de her haklı talebi veya haklı olsun, olmasın her demokratik talebi değerlendirebilecek, sonuçlandırabilecek bir parlamentomuz ve bir hükümetimiz var. Dolayısıyla bu grevlerin hiçbir hukuki, akli, mantıki, makul bir dayanağı yoktur. Lütfen bugün için en azından bu grevlerin sona erdirildiğinin duyurulmasını istiyoruz. Bize ulaşan talepleri konusunda hükümetimiz gereken çalışmaları yapar ve sonuçlarını açıklar.”

 

Diyor Bülent Arınç, Türkiye dünya tarihinin gördüğü en büyük kumpasları yaşıyor. Tarih bunları yazar mı bilmem ama aklı selim insanlar ve gözleri emperyalist perde tarafından kapatılamayanlar bir çok gerçeği sözde aydınlardan daha net görüyor. Ülkemizin en büyük sıkıntısı insanımızın ve aydınımızın gereksiz duygusallığı belkide. Gereksiz vicdan büyük tuzaklara düşmenize sebep olur. Çünkü ortada vicdan gerektirecek bir gerçeklik yoktur. Her şey büyük bir oyunun sahneye koyuluşudur ve izlediğiniz bir filme ağlamak gibidir.

 

Açlık grevinde bulunduğu iddia edilen kişilerin talepleri;

1-Ana dilde eğitim ve savunma.

2-PKK Terör Örgütü'nün İmralı'da cezaevinde bulunan lideri Abdullah Öcalan'ın İmralı'dan çıkarılarak ''ev hapsine'' alınması.

3-Yerel Yönetimlere özerklik verilmesi.

 

Bu talepleri toplum vicdanını etkileyerek yerine getirmeye çalışacaklar. Belli ki bu da Amerikan emperyalizminin tertibi. Bu vatan evlatlarını 30 yıldır teröre kurban verirken kimse çocuklarının bunlara evet densin diye öldüğünü düşünmek istemez. Ve hiçbir vicdan bu kanlı taleplere boyun eğemez.

 

Ey sözde aydınlar, bunlar sizin zannettiğiniz gibi ülkede olan bitene tepki göstermiyorlar, bunlar Apo serbest bırakılsın, Kürtçe resmi dil olsun, belediyelere özerklik getirilsin diyorlar, bu ne demek biliyor musunuz? Kürdistan kurulsun ve Türkiye bölünsün demek.Bunun için halkın vicdanını yaralamaya çalışarak göya açlık grevi yapıyorlar, zaten aç değiller ve olsalar bile talepleri hiç vicdani ve ahlaki değil. Dikkatinizi çekti mi bilmiyorum bu sözde Kürt halkı adına ortalıkta görünenler, o bölgede okulları bombalayıp öğretmenleri kaçıranlar, yollara mayın döşeyip çoluk çocuk demeden katledenler, ve güneydoğuda bir çocuğun eğitimi sağlığı için asla ceplerinden bir kuruş harcamayanlar, neredeyse hepsi toprak ağası ve hiç birinin ağzında Güneydoğuda yaşayan insanların ekonomik ve sosyal sıkıntılarını dile getiren bir söylem yok. Kusura bakmayın biz bu oyunda oyuncu da seyirci de olmayacağız bunlar hükümetle danışıklı dövüşüyorlar hepsi bölünme anayasasının zeminini hazırlamak için yapılıyor hepsi bir oyun.

 

Kusura bakmayın 30 yıldır bu topraklarda Kürt - Türk yaşlı-çocuk demeden insanları öldüren teröristlerin ve onların liderinin ölümü bizi ilgilendirmiyor. İnsanlar ölsün diye kurulmadı bu ülke emperyalist oyunlara gelmeyenler tarafından kuruldu. Dünyanın neresinde 30 yıl boyunca terör yaratıp binlerce insanın ölümüne sebep olanlara acırlar bunu beklemeyin bizden. Hangi insanlardan bahsediyorsunuz Güneydoğu'da töre cinayetlerine, çocuk gelinlere, dağa kaçırılan çocuklara ses çıkarmayan BDP ve pkk lıların insanlığından mı?

 

Güneydoğu'da sadece Kürtler yaşamıyor ve ekonomik-sosyal sıkıntıları sadece Kürtler çekmiyor. Kürtçe'den başka bütün etnik diller için aynı şey geçerli ama kimse ben lazca konuşacağım Türkçe benim dilim değil demiyor. Kürt halkına karşı devletin bazı hukuksuz ve haksız uygulamaları olmuştur ama bunları bilinçli yaptılar, Kürdü Türkiye Cumhuriyetinden ayrıştırmak için bilinçli kışkırttılar. Emperyalizm bir bölgede ayrılık yaratmak istiyorsa orada önce yasaklar yaratır ki karşıtlık doğsun. Biz ulus devlet ve ulus milletten bahsediyoruz eğer her birimiz ayrı dil kullanmaya kalkarsa bizi millet yapacak ne gibi bir unsur kalır? Dünya da böyle bir uygulama yok yani bir etnik dil hiç bir resmi ülkede ikinci dil olarak kullanılmaz hukuk dili olarak asla kullanılmaz zaten Güneydoğu halkının mahrum bırakıldığı yoksulluk ve yoksunluk sadece dili değil bir bölgeyi kalkındırmak orada eğitimi yaygınlaştırmak iş, aş ve güvenlik sağlamak önemlidir ama BDP ve pkk sizce bunları talep ediyor mu? Hayır tek sıkıntı dil miş gibi konuşuyorlar ki gerçek sıkıntılar konuşulmasın.

sardunyam

SANAT MAHRUMİYETİ

Benimki bir düşünce sadece, biz sanattan nasıl bu kadar uzaklaştık? Her birimizde aynı eksikliği görüyorum. Başta kendimde olmak üzere. Bir dünya klasiğimiz yok mesela, bir dünya klasik müzik piyanistimiz var Fazıl Say. Ama onuda dövmediğimiz kaldı. Bizim toplum olarak bu saldırgan yanımızın altında yatan en önemli neden sanat yoksunluğudur.

 

Çünkü sanat insanı meşgul eder, eğitir ve olgunlaştırır. Kaslarından daha çok beynin çalışır. Daha çok düşünür daha az konuşursun. Hayata dair soruların artar, seni ve toplumu olumluya dönüştürür.

 

 

Sanat Türkiye'de elitistlerin elinde bir hobi gibi duruyor. Kendi öz kaynaklarımızı beslemiyoruz ve onlardan beslenmiyoruz.

 

Dünyada sanatsal yaratıcılık konusunda kendini tekrar etmeye başladı son yüzyılın teknoloji işgali ile birlikte gelen bir girdap. Ancak biz çok uzun zamandır sanatı belli kısır alanlara hapsetmekten başka şey yapmamışız.

 

Çocukken bir hayalim vardı, çok ünlü bir jimlastikçi olmayı istiyordum. Bunun için çok uygun bir fiziksel yapımda vardı, çok esnektim ancak ne yazık ki ülkemde bu benim için sadece bir hayal olarak kalmak zorundaydı buna ne sosyal imkan vardı ne de başka bir imkan.

 

Bir sporcu olamadım.

 

Bir ara gitar çalmaya heveslendim ama oda sadece heves olarak kaldı. Yani bende genelimiz gibi sanatı bir izleyici, dinleyici olarak yaşamaya çalıştım.

 

Bir sanatçı olamadım.

 

Şimdi biz büyüdük ama çocuklarımız oldu, aynı imkansızlıklar onlar içinde ne yazık ki devam ediyor.

 

Ve şimdi düşünüyorum, biz sanattan neden bu kadar yoksunuz?

Onu neden bu kadar hafife alıyoruz?

Hayat bizim için çalışmak, kazanmak ve temel ihtiyaçlarımızı karşılamaktan öteye neden geçemiyor?

 

Bu bizim tercihimiz mi? Bilmiyorum.

 

Bizi korkunç müziklere, (aslında onlara müzik demek haksızlık gürültü demek daha doğru) kötü bestelere, berbat filmlere, sanattan kopuk felsefesi olmayan gösterilere mahkum eden ne?

 

Yoksa yeterince olgunlaşamamızın asıl nedeni ruhumuzu doyuramamış olmamız mı?

 

Sağlıcakla ama en çokta sanatla.

 

http://www.gaziantephaberler.com/sibel-onbasioglu&sanat-mahrumiyeti-yazisi-6071.html

sardunyam

Bu ülkede 15 yaşında hamile çocuklar infaz ediliyor, siz hangi gelişmişlikten, demokrasiden, eşitlikten ve barıştan söz ediyorsunuz?

 

 

Kuzenleri tarafından tecavüze uğrayıp töre cinayetine kurban giden Hatice'nin cenazesini almaya kimse gelmedi.

 

 

15 yaşındaki Hatice D.'nin cenazesi, Diyarbakır Aile ve Sosyal Politikalar Müdürlüğü çalışanlarınca defnedildi.

 

 

Amcası tarafından polis nezaretinde Diyarbakır'a getirilen Hatice D.'nin cenazesi, Bağlar ilçesindeki Yeniköy Mezarlığı'na getirildi. Mezarlıktaki mescitte kılınan cenaze namazının ardından Daşlı'nın cenazesi, belediyeye ait cenaze aracına konularak defnedileceği yere getirildi.

 

 

Cenaze, aralarında Diyarbakır Aile ve Sosyal Politikalar İl Müdürü Oktay Taş ve çalışanlarının da bulunduğu bir grup tarafından taşınarak, önceden hazırlanan mezara ceset torbası içinde defnedildi.

 

 

Cenazeye bazı kadın derneklerinden bir grup da katıldı. Gruptan bazı kadınların defin işlemi sırasında gözyaşlarına hakim olamadığı görülürken mezarlıkta yoğun güvenlik önlemi alındığı dikkati çekti.

 

 

Öte yandan mezarlığa geldikleri öğrenilen D.'nin amcası, annesi ve eniştesinin basına görüntü vermemek için ortaya çıkmadığı belirtildi.

 

HATİCE'NİN CENAZESİNİ 20 KADIN KALDIRDI.

 

 

Devlet bir kefen bile bulamadı, katilleri ve tecavüzcüleri kimse görmedi, adlarını bile söylemediler ki toplum içinde yaşayabilsinler. BDP bunu görmezden geldi. Herkes gözlerini kapattı, kulaklarını tıkadı, ağızlarını mühürledi.

 

 

15 yaşında bir çocuk kefensiz defin edildi. Üzerine toprağı kepçeyle attılar sanki bir cüzzamlıydı, sanki vebalıydı, sanki günahkardı. Elleriniz Hatice’den daha mı temizdi? Ya yürekleriniz…!

Katilleri, sapıkları, canileri koruyup kollayan devlet yine bir çocuk/kadını koruyamadı.

 

 

Yazıklar olsun hepinize, en tepedekinden, ailesine, kaymakamından, muhtarına, komşularından annesine, babasına, belediye başkanına, emniyetine. Yazıklar olsun size insanlığın yüz karaları.Hayatını koruyamadınız, cesedine bile sahip çıkamadınız, orası kesindir ki katillerini, tecavüzcülerini de ödüllendireceksiniz.

 

 

İsimlerini saklayacaksınız ki, adları lekelenmesin. Tıpkı 13 yaşındaki NÇ de olduğu gibi yine mağduru suçlu, katil ve sapıkları mağdur göstereceksiniz.

 

 

Bunlar daha uzun zaman değişmeyecek, çünkü kafalar değişmiyor. Devletin başındaki ile Hatice’nin ailesi aynı paralelde yaşıyor ve düşünüyor. Onlar namusu temizlemek deyince 15 yaşındaki çocuğu öldürüyorlar, onlar öldürüyor, devlet katillerini koruyor. Onlar tecavüz ediyor devlet sapıkları koruyor.

 

 

Hatice’nin çocuk bedenine el uzatanlar insan, ama Hatice insan bile sayılmıyor.

Bas bas bağırıp hak, kardeşlik, demokrasi, barış, eşitlik diyen bir takım parti, stk, kurum ve kuruluşlarsa bütün bunlar için üç maymun oluyor.

 

 

Yazıklar olsun sizin insanlığınıza.

 

http://www.gaziantephaberler.com/sibel-onbasioglu&bakanliklar-ve-devlet-kimleri-korur-yazisi-6185.html

sardunyam

SU'dan sebepler

Bir şeyin basitliğine dem vuracaksak ondan böyle bahsederiz . Sebildir gözümüzde su.

 

Nereye baksak ulaşılabilirdir. Özellikle bizim ülkemizde nereye dönseniz onunla karşılaşırsınız değil mi? Çok rahat bulunur olduğu için en az onu önemseriz. Çeşmelerimizi açtığımız anda avuçlarımızdadır çünkü. En az onu önemseriz ama en çok ona ihtiyacımız olduğunu her zaman unuturuz.

 

Bu birazda şey gibidir hani burnunun ucundakini görmez ya insan. Öyle.

 

Size biraz HES’lerden bahsetmek istiyorum bugün. Aslında en az onu konuşup, en az onu yazıyoruz fakat yaşayabilmek için en çok ihtiyacımız olanı sattılar. SU’yumuzu sattılar. Bugün bazılarımız bunun doğuracağı acıları ve kayıpları taahhül edemiyor ancak yakın gelecekte korkunç acılar yaşanacağı kesin. Yapılanlar akıl dışı uygulamalar, doğa yaşam bulmak için en çok neye ihtiyaç duyuyorsa, insanda en çok ona ihtiyaç duyar. Bunu anlamak için illa büyük acılar çekmek gerekmiyor, mahrum kalmak gerekmiyor farkında olmak yetiyor.

 

Son yıllarda Karadeniz’de büyük sel felaketleri yaşanıyor farkında mısınız? Bunun nedenleri içinde HES projeleri de var. HES’ler ile küçük büyük demeden derelerin suyunu doğadan bile esirgeyerek devasa borular içinden geçiriyorlar. Ne kuşlar, ne tavşanlar, ne yaban hayatı bu sudan yararlanamıyor. Tabiatın tüm canlılara armağan ettiğini dev şirketlere sattılar. Bunu yapanlar gibi savunanlar da diyorlar ne olacak yahu alt tarafı SU. Her yer SU. Dere biterse deniz suyunu içilebilir yaparız diyen ahmaklar gibi üç kuruşa toprağını ve suyunu satanlarda bundan sorumlular.

 

Bir avuç insan dışında çoğunluk bunların ve olacakların farkında değil. Kapitalizmin getirdiği ve ruhlara yerleştirdiği en yaşamsal kavram para oldu çünkü. Topraklarında bizimki kadar su bulunmayan insanlar o para ile suyu satın alıyorlar. Çöllerin içine vahalar yaptırıyorlar. Fakat bizim ülkemiz varolanı hızla tüketme çabasında. Buda gösteriyor ki toplum olarak hiç olgunlaşamamış ve hayata dair hiçbir fikir geliştirememişiz.

 

Yazmakla, söylemekle, anlatmakla olmuyor. Bunu anlamak gerek.

 

HES projelerini ve bununla mücadele eden bir avuç insanın hikayesini anlatan belgesel bir film var herkesin izlemesini isterim. Adı BİR AVUÇ CESUR İNSAN ve bu mücadeleyi geniş kitlelere anlatmaya çalışan bir platform var adı KARADENİZ İSYANDADIR. Herkesin elinden geldiğinden fazlasını yaparak buna destek olması gerek. Gelecek ellerimizde. Onu ellerimizle ya geri alacağız ya tamamen kaybedeceğiz. Çocuklarımıza, doğamıza ve yaşamı paylaştığımız hayvan dostlarımıza karşı sorumluluğumuz var biz bu gezegene para kazanmaya gelmedik.

 

Doğa paylaşımcıdır. Doğa zengindir. Doğa verir. Doğa bölüştürür. Doğanın sınırları yoktur. İçinde yaşadığımız gezegeni ve ekolojik sistemi anlamamız gerek üstelik çok acele. Bu bizi gerçek insan yapacak tek formül. Burnumuzun ucunu görmek zamanı geldi artık aynaya bakıp kendimizi yeniden tanımalıyız, artık insan olmalıyız...

 

 

https://www.facebook.com/karadenizisyandadir

 

http://www-karadenizisyandadir-org

 

http://www.gaziantephaberler.com/sibel-onbasioglu&su%E2%80%99dan-sebepler-yazisi-6263.html

sardunyam

Kürt Sorunu mu?

Batının, Anadolu ve Ortadoğu toprakları üzerinde daima gözü olmuş. Yüzyıllardan bu yana kan ve gözyaşının eksik olmadığı bu bölgelerde Bizans oyunları hiç bitmiyor. Bu oyunları, Yugoslavya'da, Afganistan'da, Kıbrıs'ta, Yemen'de, İran'da, Irak'ta, Libya'da, Mısır'da, Filistin'de oynadılar, oynuyorlar, orada yaşayan halkları aynı adamlar aynı metodlarla aldatıyorlar.

 

Sahte din adamları yetiştiriyor, sahte politikacılar yaratıyor ve sahte sorunlar oluşturuyorlar.

Tüm bunları anlayabilmek için emperyalizmin yüzyıllık tarihine bir göz atmak yeterli. Nerede kan akıyor ve gözyaşı dökülüyorsa orada Batının parmağı var demektir.

 

Ulus devletleri oluşturan unsurlar içinde çeşitli din ya da etnik farklılıklar vardır. Devlet yöneticilerinin, sivil toplum kuruluşlarının, siyasi partilerin bu unsurları kaşıma ve ayrıştırma hakları yoktur. Hiç kimsenin böyle bir hakkı yok ama ne yazık ki böl parçala yönet ve sömür anlayışıyla dünyanın her yerini kan gölüne çeviren anlayış girdiği her toprakta bunu başarmış görünüyor.

 

Ülkemizin insan renkliliği, yeraltı ve üstü zenginliği, göz kamaştırıcı ancak bu zenginliklerden halkımız yararlanamıyor. Devletimiz de yararlanamıyor, bize ait olanı bizim kullanmamıza izin vermeyenler çeşitli entrikalarla aklımızı, düşüncelerimizi, geleceğimizi yönlendiriyorlar.

 

Bizi gerçeklerden haberdar edecek aydınları ya öldürdüler ya da çeşitli bahanelerle tutukladılar. Medya tamamen sermayeye teslim olmuş alçak Ali Kemallerin tekeline bırakılmıştır. Amerika'dan ithal edilen televizyon programları içi saman dolu bir korkuluktan farkları olmayan insanlar yetişmesine neden oluyor. Alt yapısı olmayan, bilimsellikten uzak ve milli olmayan eğitim sistemimiz sorgulama yetisi olmayan, deneyimsiz, sadece ezbere dayalı ve kısa zamanda unutulacak çerez bilgilerle eğitim veriyor.

 

Bütün bunlar ayrı ayrı alt başlıklarla anlatılması gereken şeyler. Ama benim asıl dikkat çekmek istediğim unsur Kürt milliyetçiliği. Yıllardan beri bizi sosyal, kültürel, etnik, siyasal ve dini konularla ayrıştırıyorlar. Birliğimizi bozmak için şimdi en çok Kürt asıllı yurttaşlarımızın üzerine yükleniyorlar. Televizyonlarda, medyada her yerde bu konuşuluyor. Terör örgütüne genel af isteniyor, terörist başına özgürlük vekillik verilmesi öneriliyor. Ama bütün bunları konuşanlar ya da konuşturanlar Kürt halkının veya Güneydoğu'daki insanların çektikleri sıkıntıları çözme konusunda hiçbir fikir üretmiyor öneri getirmiyorlar.

 

Zaten bu temel sorunları çözmek gibi bir niyetleri yok amaç Türk-Kürt arasını açmak ve büyük bir savaşa zemin hazırlamak. Bütün bunların ortak adı BOP (Büyük Ortadoğu Projesi). Amerika Birleşik Devletleri dışişleri eski bakanı Condoleezza Rice çok net bir açıklama yapmıştı, Ortadoğu'da sınırları, rejimi ve yönetimi değişecek 22 ülke var demişti Bush yönetiminden sonrada aynı politika devam ediyor ve bu süre içerisinde bu dediklerini yapmaya başladıklarını hep birlikte gördük görmekteyiz. Aralarında Türkiye'nin de bulunduğu Fas'tan Suriye'ye kadar sınırları, rejimi ve haritası değişecek 22 ülke. Peki ama neden? Bunu araştırıp üzerinde düşünmek gerek.

 

Benim ülkemizin temel sorunlarından biri olan Güneydoğu ve Kürt sorununu çözmek için bir kaç önerim var. Güneydoğu'da ve ülkemizin genelinde yapılacak toprak reformu sorunun yarısını çözecektir. Halkı çiftçilik ve hayvancılıkta teşvik etmek, fabrikalar kurulması için yatırımcıları teşvik etmek, içinde sağlık birimlerinin, okulların bulunduğu güvenliğin sağlandığı köy-kentler yapmak, eğitim sorununu çözmek, yani yoksulluğu çözmek terörü bitirmek için atılacak en büyük adımdır. Güneydoğulu kadınların üretmesini sağlamak onlar el sanatları yapacakları atölyeler kurmak kooperatifleştirmek ve bunu bir iş kolu haline getirmek. Kültürel sorunların çözümü için bilim kurultayları yapılmalıdır. Bölünmeden söz eden siyasetçilerin, halkın gerçek sorunlarını konuşmayan ve çözmeyenlerin bütün bunların dışında tutulması gerekir.

 

Terör örgütleri pkk ve hizbullah militanlarına af getirmek hiçbir sorunu çözmediği gibi yeni sorunlarda yaratacaktır. Belli ki amaç zaten çözüm değil bölmektir. Ülkemizin bölünmesi tek çözüm olarak hepimize dayatılıyor, terörist başına millet vekilliği Kürt halkının sorunlarını çözecekmiş gibi bir algı yaratılıyor? Oysa ne terörist başı, ne BDP ne de pkk ülkemizin ezilen yoksul insanları için, geçerli hiçbir çözüm önermiyorlar. Böyle bir şey yapmaları ayrıca mümkün değil çünkü onlar emperyalist oyunların figüranları. Gerçek sorunların konuşulmayıp bizi bölmeye yönelik sahte sorunları gündemde tutarak ekmeğimizi çalmaya devam ediyorlar.

 

Geleceğimizi konuşmuyoruz. Sahip olduğumuz zenginliklerden neden faydalanamadığımızı, neden bu kadar düşük ücretlerle ve tüm sosyal haklarımız gasp edilerek çalıştırıldığımızı konuşmuyoruz. İşsiz ana babaların çıplak ayakla, sobasız okullarına gitmeye çalışan çocuklarımızın haklarını konuşmuyoruz. Neredeyse tamamının yabancı sermayeye peşkeş çekildiği topraklarımızdan çıkan madenlerin nimetlerinden neden faydalanamadığımızı konuşmuyoruz. Ama terör örgütüne genel af, terör liderine millet vekilliği konuşuyoruz.

 

Bütün bunlar Kürtlerin sorunlarını, yoksulluğunu, töre cinayetlerini, pkk nın uyuştucuya alıştırdığı çocukları ve gençleri, tecavüz ettikleri kadınların sorunlarını çözecek mi?

Yazık ki Condoleezza Rice ve onun uşaklığını yaptığı sömürü düzeni galip geliyor. Bunu Ortadoğu'da her yerde başardılar. Bölüp, parçaladıkları ülkeleri yönetiyorlar ve malesef o ülkelerde yaşayan insanlar artık eskisinden daha yoksul, daha çaresiz, daha zor şartlarda yaşıyorlar. Emperyalist askerlerin tecavüzüne uğruyor ama kendi halkını düşman biliyor, hergün yeni cinayetler işlemeye devam ediyorlar. Bu gidişle aydınlanmaları binlerce yıl alacak gibi görünüyor. Fakat bizim halâ kurtuluşumuz mümkün. Bu oyunları görmek, anlamak ve bozmak şimdilik elimizde ancak fazla zamanımız yok.

 

Halkını özgürleştirmeyen, zenginleştirmeyen, sömürülmesine izin veren ve Nato çizmelerini topraklarına bastıran hiçbir hükümet, hiçbir meclis halkın değildir. Halk onların umurunda da değildir.

 

http://www.gaziantephaberler.com/sibel-onbasioglu&kurt-sorunu-mu-yazisi-6299.html#.UPzyWin5KTB.facebook

sardunyam

Mumya

Uzun bir süredir, kendimi tarihi eser gibi hissediyorum...

 

"sen gittğinden beri yani"

 

Hani şu vakıflar müdürlüğüne bağlı olup, yıkılması ya da onarılması mümkün olmayan ve kendiliğinden tarihe karışana kadar göya saklanan antika yapılar gibiyim...

 

Aynalara küsmüş... Duygusal komaya girmiş... Aşkla mumyalanmış iç organları bağışlanmış...

 

Şiirler çok acıtıyor atmaya çabalayan kalbimi, elim ne vakit yazmaya gitse bundandır uzak duruşum şairliğimden... Anlamsızım artık bütün bildiklerinden sınıfta kalmış bir öğrenci gibi, karnesinde zayıf notlarla dolu annesinden yiyeceği fırçayı düşünen...

 

nefertiti.jpg

 

Senden önce senden sonra diye ikiye ayırdılar hayatımı, kredilerim tükendi veresiyede vermiyorlar mutluluğu üstelik...

 

Şimdi ben ne geçmişe dair anılarımı ne de geleceğe dair umutlarımı konuşuyorum... Sadece ve öylece susarak tutunuyorum. Anladım ki, içimde yaşattıklarımı benden daha iyi anlayacak biri yok, bu tıpkı gördüğün rüyanın tesirinde yalnızca senin kalman gibi, başkalarıyla rüyalarını paylaşamadığın gibi aşkını, duygularını, umutlarınıda paylaşamıyorsun... Her aşk gibi klasik, her sevda gibi sıradan sanıyor şahit olduklarını zannedenler...

 

Oysa bir ben birde sen bilirdin yaşa/ma/dıklarımızı...

 

Bitkisel hayata girmiş bedenim, hiç bir günahı sevmedi seni sevdiği kadar... Ne de kimseyi affedebildi seni affettiği kadar...! Yıllardır içimdeki mahsende demlenen şarap misali aşkım, gün geçtikçe etkinleşip, beni sarhoş ediyor, Hayyam misali herşeye kafa tutuşum bundan... Rab, Rahman tanımayışımın sebebisin sen! Bütün günahları ve bütün cinayetleri işlemeye niyetli aklım kaybedecek birşeyi olmayan şövalyelere inat, ne şeytana sattım ruhumu ne de meleklerle arkadaşlığım var!

 

İnsan kalabilmeye çalışıp, gelmiş geçmiş herşeye ha s...... çekiyorum burdan...

 

Unuttum, unutuldum, avundum, avundun, sustum sustun ve küstüm küstün ki varsa eğer mahşere kadar!

 

Bir kibritlik canım kaldı onuda sen yak ve al... Köhnemiş bir yapıyım şimdi kalantor, asi ve asil... İçimde ne anılarım var! Kimseye vermem onları miras değil, yandığımda benimle yanacaklar, herkes bir şey sanıcak ama kimse bilmeyecek...

 

"Asaletimle tarihi eserler müzesindeyim hala"

 

Sanma ki başka bir kiracı buldum! Uzaktan bakınca imrenilen içine girmeye korkulan bir halde İstanbul'dayım hala!

 

sardunyam

 

 

sardunyam

ÂŞIK OL, VEFÂ BUL

kuzeykutbu.jpg

 

ÂŞIK

OL, VEFÂ BUL

 

Haydi ey âb-ı hayat, yani aşk!

 

Bir nağmeye başla da, beni şevkle, heyecanla değirmen taşı gibi döndür!

 

Böyle yap! Böyle yap da, hep böyle olsun;

 

perişan, darmadağın olarak, ben bir tarafta, gönül bir tarafta olsun!

 

Ağaçların dalları ve yaprakları, rüzgâr olmasa oynamaz;

 

kehribar olmadan saman çöpü de uçup gitmez!

 

İnsaf et; saman çöpü bile rüzgâr esmedikçe hareket etmez ise,

 

dünya nasıl olur da rüzgârsız, rüzgâr olmadan,

 

bir tesir eden bulunmadan kendi kendine hareket eder?

 

Aslında, dünyanın her cüz'ü, her şeyi âşıktır;

 

her şeyin, her zerrenin, her atomun bile içine bir aşk ateşi düşmüştür!

 

Her şey, sevgili ile buluşmak için çırpınır durur;

 

her şey buluşma sarhoşudur!

 

Fakat onlar, kendi sırlarını sana söylemezler!

 

Çünkü sır, lâyık olandan başkasına söylenmez!

 

Bütün varlıklar, ev sahibinin,

 

yani Allah'ın tatlı sofrasından yemekte içmektedirler!

 

Her şey canlı, her şey yiyor içiyor, konuşuyor!

 

Böyle olmasaydı, karıncalar Süleyman'a sır söylerler miydi,

 

dağ Dâvud Peygamber'le beraber ilâhî okur muydu, seslenir miydi?

 

Şu gökler âşık olmasaydı, göğsü böyle saf, temiz, masmavi olur muydu?

 

Eğer güneş de âşık olmasaydı, yüzünde bir nur, bir ışık bulunmazdı!

 

Yerler, dağlar âşık olmasalardı, gönüllerinden bir ot bile bitiremezlerdi!

 

Deniz aşktan habersiz olsaydı, aşkı anlamasaydı,

 

böyle çırpınıp durur muydu, köpürüp coşar mıydı?

 

Ey insan! Sen de âşık ol, aşkı tanı; vefâlı ol da, vefâ bul

 

Mevlana

sardunyam

KIYAM/ET

Hayatın sırları var, evrenin sırları var bizzat biz kendimiz dahi bize göre sırrız... Gördüğümüz herşeyin bir başka yönü, boyutu, açısı var...

 

Hayata tutunmaya çalıştığımız ilk dünyasal mekanımız olan annemizin karnı belkide en özgür olduğumuz yer... Bütün dünyasal ve insansal öğretilerden uzak, kendi kendimize ve kendi halimizde içimizden geldiği gibi yaşadığımız tek mekan orası... Doğduğumuz anda ve yerde başlıyor üzerimizden inançlarını ve buna bağlı ritüelleri geçirmeleri, bizim ülkemizde örneğin, yeni doğan korkuları vardır, lohusa korkusu, al basmasıda derler falan filan, her yörede değişik ama genelde aynı içerikli şeyler yaparlar inançlarını ve bunun ritüellerini gerçekleştiren inanç yönlendiriciler...

 

Hristiyanlar bilinen en hurafeci insanlardır geçmişten bu yana, malum herkesin neredeyse ezberlediği filmlerde şeytan çıkarma ayinleri vardır mesela, 13. rakam uğursuzluğuna inanmaları, kiliselerin korunan kutsal mekanlar olduğunu düşünmeleri, e tabi hangi dine mensup olursa insan o dinin mekanlaştırılmış ibadethanesini kutsal sayıyor, oysa kutsal diye bir kavram yok, ne mekansal olarak ne de inançsal olarak...

 

Yahudiler başlı başına kendilerini kutsal sayıyorlar diğer insanlara nazaran!!! Oysa her insan her can kutsal sayılmalıdır ki kimse doğarken ne hristiyan, ne müslüman, ne yahudi ne de ateist olarak doğmuyor!!! Başkaları veriyor onlara bunları, sonrasında ya rıza gösterip o inanca bağlanıyorlar körü körüne ya da sorgulamaya başlıyorlar...

 

Zaten iki tür insan var bu açıdan baktığımızda bir inanarak yaşayanlar, iki düşünerek yaşayanlar...

 

İnanan için herşeyin bir açıklaması olmak zorunda değil zaten insan herşeyi anlayamaz takdir-i ilahidir aklının almadığı ne varsa...

 

Düşünen insan içinse yaşamak zor ve sorgulayıcıdır, kabullenemez ona dayatıln şeyleri, aklına yetmez anlatılanlar, neden, nasıl, niçinsiz yaşayamaz...

 

Eğer birşeyin kutsal olması gerekiyorsa oda canlıların yaşam hakkı olmalıdır, hangi inanca göre hoşgörülebilir bir canlıya din adına eziyet etmek? Ayrıca insanın aklı değerlidir ve kullanılmalıdır... Bunlar gerçekler...

 

Yaşamımıza ilk müdahale ailemizden, sonra yaşadığımız çevreden, sonra içinde bulunduğumuz toplumdan ve nihayet günümüzde global güçlerden geliyor... Biz yokuz aslında 24 saat boyunca yönlendirilmeler var... Benim merakım bütün bunlar daha ne kadar devam eder, böyle geldi böyle mi gider yoksa insan buna bir yerde dur mu der? Öyle seziyorum ki insanlık bu gidişe dur der, akıl körü körüne inancı mutlaka birgün yener, herşey gün yüzüne açılır ve sırlar açığa çıkar...

 

Kadim zamanlardan bu yana anlatıla gelen misaller var, geleceğe dairse kehanetler, bazılarının gerçekleştiğide görülüyor mutlaka bir cevabı var elbette, Çocukluğumdan bu yana anlatılan kıyamet senaryolarını şimdi çok başka yorumluyorum, kıyamet yaklaştığında altüst olacakmış herşey, doğru yalana karışacakmış, zalimler zulmü arttıracakmış, Allah'a inanan bir tek kul kalmayacakmış, aslnda olmadı değil...

 

Kıyamet koptuğunda (ki kopmak fiili kullanılmaz asl-ı orjininde) yani uyanıldığında, ayağa kalkıldığında, topraktan çıkıldığında, hesap günü gelecektir, herkes eteğindekileri dökecektir, hesaplaşılacaktır, dünya dümdüz bir ovaya dönecek, kuzeydeki yumurta güneyden görülebilecek, gökten taş ve ateş yağacak, yıldızlar dürülecek, evren büzülecektir...

 

Aslında olmuyor da değil...!!! Nasıl algıladığınıza başlı biraz...

 

...

 

Bence hala uyuyor insanlar, çünkü uyumak iyi geliyor zihinlere, çalışmak zorunda kalmıyorlar, düşünmek zorunda kalmıyorlar, o yüzden inançlarla bağnazca yaşıyorlar, fantezilerini dahi inançlarştırıyorlar bu yüzden, o kadar ileri gidebiliyorlar ki bağnazlıklarında düşünen insanlar için bunu görmekten daha korkunç bir işkence türü yok, adam yılın onbir ayı içki içmekte bir abes görmez bir ay boyunca ağzına içki sürmez, oruç tutsun tutmasın farketmez, bu onun inacıdır, oysa Allah'ın zamanı yoktur, ağaçları keserler, hayvanları öldürürler, insanlar biribirini öldürüler fakat kiliseyi, sinagogu, camiyi kutsarlar, oralarda huzura erdiklerini sanırlar, oysa Allah'ın mekanı yoktur!!!

 

Kıyam/etmedikçe bu uyku hali devam eder ve Allah'ı bir yere, bir aya, bir güne sığdırmaya çalışmak sanıları sürer gider... Tabi siz O'na Allah demek yerine evren, kainat, insan, doğa, üstün akıl, God, Rab, Nirvana, Tanrı... Ne derseniz deyin veya tümden bu olguları reddedin farketmeyecek.

 

Bir varoluş var çünkü biz varız, bir yokuşta olacak mı olmayacak çünkü bilim kanıtladı ki var olan hiç birşey yok olmuyor, sadece değişiyor... İşte Kıyamet bu değişime giden yol olsa gerek... Aklen, ruhen, bilincen... Uyanmak gerek!

 

 

İnsanlar bir felaketle karşılaştıklarında işte kıyamet bu olsa gerek diyor, hep bir kıyamet bekliyor, kıyamet geliyor sanıyor, oysa Kıyamet gözümüzün önünde duruyor!!!

 

Bir insan haksız yere öldürülüyor, bir insan haksız yere mahkum ediliyor, suçlular salıveriliyor, çocuklar tecavüze uğruyor, ormanlar yanıyor, kuşlar göç edemez, balıklar yüzemez, kutuplarda yaşanamaz haller oluyor, bir tarafta kıtlık varken, diğer yanda varlıktan sapıtmışlar, ruhlarını satmışlar, kutsal dedikleri mekanlarda parayla kutsiyet satıyorlar, Allah'a rüşve veriyorlar!

 

Şeytan ayrıntılarda, en çok sevdiği adamlarsa kutsal mekanlarda gizli hala!!!

 

Kıyamet mi bekliyorsunuz?

 

 

 

kiyamet.jpg

 

sardunyam

sardunyam

YOK/UM aslında ben!

Yoksulluk ve yoksunluk aynı şeyler değil. Yoksulluk giderilebilir birşey ama yoksunluk ebedi olabilir...!

 

Aynaya baktığımda yüzümde korkunç bir olgunluk, sonsuz bir durgunluk, anlamlı bir bakış görüyorum artık. Ne kadar çok biriktirmişim meğer... Çok eskiden yılda bir kaç kez boşaltırdım tavanaralarımda kalanları, biriken tozlanan örümcek ağı bağlayan duygularımı... Şimdi hissizim... Morfin yutmuş gibi... Halsizim...

 

Geçenlerde hiç tanımadığım ve beni ilk kez gören biri "gözlerinizde korkunç acılar var gibi, bakışlarınız insanda tuhaf bir korku duygusu yaşatıyor" dedi... Gidip aynaya baktım... Oysa saklıyorum içimdekileri sanmıştım... Sizin mesleğiniz nedir diye sordum, psikoloji okudum ve danışmanım dedi... Artık yüzümde ve gözlerimde durağan bir acı kalmış, görüyorum onu kendime her baktığımda...

 

Dünya böyle bir yer, hepimiz aynı yollardan geçiyoruz fakat o yol herbirimizde farklı izler bırakıyor... Hepimiz aynı filmi izliyoruz fakat film hepimizde başka hisler uyandırıyor... Hepimiz insanız ama parmak izlerimizin olduğu gibi, duygularımız, hislerimiz, düşüncelerimiz bambaşka... Bütün kahverengi gözlüleri nasıl katagorize edebilirsiniz hepimizin gözleri başka bakar evrene...! Nasıl diyebilirsiniz gözleriniz başka renk ayrışın ve yeryüzünün bütün kahvegözleri birleşin?

 

Olabilir mi?

 

fantastic20world025.jpg

 

 

Hep tek ve yageneyiz ancak bir o kadarda bir arada... Nazım'ın da dediği gibi bir ağaç gibi tek ve hür bir orman gibi kardeşce...

 

İnsanların gözlerine bakın, orada saklı bulacaksınız duygularını... Korku salıyorlar üstümüze... Korku sindirir insanları, korku yıldırır... Duygularınızı derin donduruculara kaldırmayın içinizde saklamayın hissettiklerinizi... Kaçırmayın birbirinizden gözlerinizi...

 

Geçmişimizdir öğretmenimiz, yaşlanıyoruz yaşıyoruz, biz zamana ve mekana mahkum edilmişiz... En çok bedenimizin esiriyiz, en çok bedenimize tapınıyoruz... Vazgeçemiyoruz onun komik ve tuhaf egolarından, her geçen gün biraz daha esiri oluyor aklımız... Oysa salt akıl öyle mi?

 

İnsana acı verende bedeni değil mi? Küçük kazalardan tutun, aşk acısına kadar en çok neremiz acır? Kimi acıya, kimi zevke tutunuyor böyle... Ama illaki bedenine... Ehlileştiremediği yegane hayvan insanın ta kendisi... İşte önümüzde bir bayram bayramın adıda kurban... Neye, kime ve nasılını düşününce bile insanım diyenin midesi bulanıyor... Aslında her insan kurbanıyla sadistçe duygular yaşıyor... Belkide hiç farketmeden...

 

Kaç kişiyi kurban ettiniz kendinize geçmişinize dönüp bir sorun bakalım?

 

Bedeninize daha nice yeni hazlar, yeni acılar ve yeni tatlar katacaksınız kimbilir, daha kaç kez ağlayıp kaç kahkaha atacağız kimbilir? Hatta daha neler öğreneceğiz yaşadığımız sürede, sonra gözlerimize kaç yeni yaşanmışlık çiziği atacak hayat kimbilir?

 

Gidip aynaya bakmayacağım şimdi, gözlerimin yorgunluğu uykumu getiriyor vakitsiz uyumak istemiyorum malum zaman esasen uyanma zamanı, açıp gözlerimi kocaman kocaman etrafıma bakıyorum...

 

Sessiz, sakin ve yorumsuzum...

 

Sardunyam

sardunyam

Tetikçi

000redjenangel.jpg

Bir dokunsan bin ahh işitirsin halimden, fakat ben ahh edemez oldum...

Bir dokunuyorum bin ahh işitiyorum herkesten...

Gülümsüyorum,

Bu aralar olura olmaza, kendime ve herkese gülümsüyorum...

Bu iyi birşey mi dersin?

 

( Büyükler derlerdi ki, "Allah çekemeyeceği derdi yüklemez kuluna" öyle mi acaba? )

 

Oysa bütün ölümler acı, bütün kayıplar derin, bütün ihanetler can yakıcı...

Oysa, her yeni gün, her yeni yıl takvimlerimizin eksilen sayfaları... İlk günden, ilk andan ve ilk gözyaşından beri...

 

Aklıma dolanlar,sırtıma aldıklarım, uçurumdan aşağı düşen dünya çocuklarını kurtaracak kadar feda ettiğim kendim... Öyle güçlü hissettiğim anlar sanki dünyayı değiştirecekmişim, sanki bütün kötülükleri silecek bütün kötüleri öldürecekmişim gibi komik hislere kapıldığım anlar... Kendimi evren kadar geniş, sonsuzluk kadar büyük, sır kadar güçlü sandığım anlar... Birden uyanışlarım ve kendimi bir serçe kadar ürkek, bir kelebek kadar narin, bir bebek kadar masum sandığım anlar hep birbirine denk düşer...

 

Sonra felsefesini okuduğum evren, herşeyi çözdüğüm anların ardından başlar yeniden başlayışlarım... Ben hiç yanılmadığını söyleyenlerden değilim, çoktur yanıldığım ve belkide herkesten çok ben yanıldığımı anladım... Bildim ki, aslında her yenigün yeniden başlamalı düşünmeye anlamaya sormaya... Silbaştan... Ki düne ait önyargılarından arınayım...

 

Bedeninin kıvrımlarıyla, beyninin kıvrımlarından daha çok ilgilenen insanlardan hiç olmadım,zaman zaman öyle mi olmalıydım diyede kendi kendime sorarım... Bir hayvan gibi mi yaşamalı anlamlandırmaya çalıştığımız herşey aslında bir o kadar anlamsız mıydı?

 

Doğum neydi, yaşam neydi, ölüm neydi? Nedendi... Nedensiz miydi? Sanılarımız mıydı bizi biz yapan ve sandığımız kadar mıydı herşey, insan neden anlamlandırmak isterki? Bazen anlamsızda olamaz mıydı evren?

 

Ölüm herkes için tek benzer şey... Hepimiz sadece o an eşitiz... Ölürüz ve öleceğimizide biliriz... Peki o zaman bunca kan neden? Bu sonsuz hırs ne için, nereye varıncaya kadar bilemem...

 

İnsanların kimi var, kırılmış dallarına kıyamaz bir ağacın, kimi var ırzına geçmekte insanlığın... Neden?

 

Ağlamaklıyım hayli zamandır fakat damla akmaz gözümden, içimde anı bekleyen bir tetikçi var görev süresi henüz dolmayan... Ağlasam yıkanır mı içimde tuttuklarım, akıtamadıklarım...? Anlatamadıklarım anlayamadıklarım... Ne kadar çaresizim ben...?

 

Hayat bir ironi sahnesi, yaşam onun dalkavuğu... Sahne hiç bitmez ve perde hiç kapanmaz seyircilerdir ve oyunculardır değişen... Kimimiz bazen sahnededir bazen koltukta... İzleyiciye her daim mesaj verir sahnedekiler... Seyircinin çoğu mesajı aldığı yerde bırakır gider... İşte o an sorarsın kendine bütün bunlar neden? Eğer bir mesajı yoksa bu yaşamın ve bu oyuncuların ve kötü bitecekse bu filmin sonu o zaman koskocaman bir neden ve kahrından ortasından ikiye ayrılmış bir elmayım ben... F.Ç.G/S.O.V...

 

Basit sorular karşısında apışıp kalırım beynimi zora programlamış üreticiler... Reflekslerim güçlü hayat kurtarırım bazen, fakat öyle anlar olur, donar kalır aklım kasap havası oynarken...

 

İnsanım ben, nereye ait olduğunu bilmeyen, içinde özgürlük aşkı, bağımsızlık telaşı dolu... Her insan gibi tuhaf, kaçık, vahşi biraz ve kimse gibi değilim esasen...

 

(diğer parçama, eksik tarafıma, bildiğim bütün değer yargılarımın üstünde tuttuğuma en sadık hissiyatımla) F.Ç.G...

 

SARDUNYAM

sardunyam

Ne desem?

b160205yalnzkadnzj2.jpg

 

Aylardan Kasım...

 

Kasımpatı kokarken sokaklar, önünden geçtiğim her ağaç dökülen yapraklarıyla selamlarken beni ve birlikte gezindiğim sonbaharı... İçime anlatılmaz duygular çörekleniyor. Adına ne hüzün diyebilirim bunun, ne sevinç... Öyle karmaşık, öyle içsel...

 

Biraz ağlamaklı, biraz hayranlıkla bakıyorum sarıya çalan doğaya... Öylesi sana ait hissederken kendimi, senden koparılıp atılmış bir yaprak gibiyim şimdi... İçim parçalanıyor... Dudaklarımdan çıkmak için sıraya giriyor kelimeler ve hepsi birden üşüşünce hiçbiri çıkamaz oluyor biranda... düğümlenip kalıyorum işte böyle, ne desem, ne söylesem ya da neyi tutsam içimde bilemeden sürükleniyorum sel suyuna kapılmış kuru bir dal gibi...

 

İçimde koşup gelmek duygusu var sana doğru... Bir daha senden kopmamacasına... Şimdi seni düşlerken sanal kuramlar sürdürüyorum yeni çiftlik evimde... Hayal ne vazgeçilmez bir duygu... Ne denli iyi edici kalpleri... Ve şimdi farkettim ki hala üç nokta koyuyorum yazdıklarıma ve sana... Bitmesin, bitemesin ve sürekli akıp gitsin ister gibi...

 

Nerden kalmıştık, ne demiştik en son, çare neydi bu yarayı iyi etmeye hatırlıyor musun? Kutuplardan, ekvatora doğru kah eriyen, kah kaynayan, kah sel olup akan sular gibi öncesi sezilmiş fakat önlem alınamamış doğal afetler gibiyim... (Kedim ve ben...) Kuruyan bahçelere dökülecek bir damla su kalmadığında genetiğimizle oynayıp bizi garip organizmalara dönüştürdüklerinde, birde ateşli hastalıklarımızı aşı ile iyi edeceklerini vaadedip sürüye kattıklarında saat kıyamete mi denk gelir?

 

Demiştim sana aklımda tonlarca düşünce, ağzımın içinde kalabalık kelimeler çıkmak için acele etmekteler... O sebeptir ki işte böyle saçma cümleler kurup anlaşılmaz olabilmekteyim...

 

Son zamanlarda ya hiç yağmıyor yağmur ya da birden boşaltıyor bütün enerjisini üstümüze... Bir şey söylemek ister gibi, çığlık atar gibi, korkar gibi, gelecekten, gelemeyeceğimizden... Milyonlarca insanı korkuyla sindirmeyi başardılar engerekler. Oysa Ataol Behramoğlu ne demişti bir şiirinde...

 

TEK BAŞINALIK

 

Ben tek başına ne yapabilirim

Diye düşündü biri

Ve hiçbirşey yapmamaya karar verdi

 

Ben tek başına ne yapabilirim

Diye düşündü bir öteki

Ve yalnızlığının kuytuluğuna çekildi

 

Ben tek başına ne yapabilirim

Diye düşündü bir üçüncü

Ve tek başına düşünmeyi sürdürdü

 

Ben tek başına ne yapabilirim

Diye düşündü yüzbinler

Ve tek başınalıklarını sürdürdüler

 

Ben tek başına ne yapabilirim

Diye düşündü milyonlar

Milyonlarcaydılar

 

Ve tek başınaydılar

Bu arada birileri

Onlar adına

Karar vermekteydi

 

Tek başına olduklarını sananlar

Topluca ortadan kaldırıldılar...

 

İşte tamda böyle sen orada ben burada tek başına... Ve tek başımıza ortadan kaldırılacağımız günü beklemekteyiz...

 

Ne desem?

 

sardunyam

sardunyam

Tutsaklığım

1389847775200791905.jpg

 

Hayli zaman oldu

Ne kadar uzaklaştık birbirimizden

Artık adını anmayı unutuyorum zaman zaman

Herşeye rağmen içimde kanayan bir yer var hala

Acısına alıştığım

Hatta garip bir zevk alır olduğum acı!

 

Seni özledim

En çok gözlerini

Sonra kokunu

Gözlerimi kapatıp, nefesime çekmeyi isterdim

Ellerimle keşfetmeyi

Seni...

 

Oysa ne çok korkuyorum

İçimi görmenden

Aklımı okumandan

Gardımı indirmiş sayılmamda

Kendimi savunacak değilim!

 

Masum bir hayal işte

Çocukça

ve oldukça aptalca!

 

Aşk bu ya,

 

Sardunyam

sardunyam

BİR KERE DAHA 1071 FELÂKETİ

BİR KERE DAHA 1071 FELÂKETİ

 

Anadolu’da ön-Türkler çok kısa :

 

Prof.Dr.Afif Erzen : Anadolu’ya - Batının , emperiyalistlerin istediği gibi- 1071’de değil İ.Ö.13binlerde geldik ; (Doğu Anadolu ve Urartular 1984 TTK. Ankara)

 

* Bu bilgi Ord..Prof. E. Akurgal’ın Anadolu Kültür Tarihi adlı kitabına alınmamıştır.

* Resmî Türk Tarihi kitaplarımızda da bulunmamaktadır(!?)

 

 

 

Tarayıcınız bu resmin gösterilmesini desteklemiyor olabilir. Kâzım Mirşan :: Göçebe değil GÖÇMEN olarak ileri seviyede düşünen kişilere ve YAZI’ya sahip olarak... gelenler

 

* ON(hun) ve OQ Türkleridir.Örnekler

* Kırmanç’lar OQ Türklerindendirler.esas ad OQ-ËRİM UÇ’tur;Lider olan, yöneten OQ(halkı)demektir.

* Erzurum Cunni mağarası yazıtları ise ON Türkleri HUN Türkleri yazmışlardır . Sonuç :

* Anadolu DİP kültür ve Tarihi Ön- Atalarımızın, Anadolu’nun tapusu bizimdir. Bu gerçek karşısında, .8bin’de Sat dağında ON-OĞ’lar, Kutsal HUN’lar

* Mozayik, Türkiyeli, Anayasal Kimlik birer SAFSATA’dır. (Alfabetik Yazı başlangıcı.KM:

 

 

 

Prof.A Sevin : Hakkâri bölgesinde 13 dikili taş ortaya çıkarmıştır. Üstlerindeki resimler

 

* Ön-Türk damgaları ve Orta Asyadaki kaya resimleriyle eştirler. İ.Ö.6500.

 

 

 

Progf. E. Feigl : DİYARBAKIR, İ.Ö. 4bin’de yoğun bir Ön-Türk kültürü Merkezi’dir.

 

Prof.Abdülhalûk Çay : İ.Ö. 4.000/2.000 yıllarındaki Sümer ve Babil egemenlik bölgesindeki tabletlerden 13’ünde TURUKKU sözü geçmektedir.(Her yönüyle Kürt dosyası 1994.İst.- Sadi Bayram kaynaklara göre Doğu Anadolu’da Proto-Türkçe izleri)

 

Prof. Kojima : Kürtçe diye başlı başına bir dil yoktur yerel 10 kadar dil vardır: aralarında anlaşma yoktur.

 

* Kürtçe Türkçe tümce üzerine kurulmuştur.

 

 

 

Prof. A. Parrot : Kral Sargon döneminde, 3’ncü binde ortaya çıkan, SUBAR/TU’devletinin) SUBAR’lar’ın, İSUB-URA olduğu da ileri sürülmektedir. (A.Parrot.Sumer.,Gallimard,1960

 

* İsub-Ura, Urartu’nun bir öteki adıdır.Ön-Türkçe konuşurlar.

 

 

 

POSTA GAZETESİ 10.08.2009

 

Gazetenin 12’nci sahifesi haberine göre Avşarlar Kürt aşiretiymiş…

 

ELAZIĞ Fırat Üni.İletişim Fakültesinden , Avşarelleri Dergisi Yönetim Kurulu Adına Öğr.Gör.MemduhYAĞMUR

 

* Posta Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Rifat ABABAY’a şu yanıtı vermektedir:

 

 

 

Bugün gazeteniz 12. sayfasında Avşarlı Birlik Dersi konulu yazıda,

 

* "Baykal AKP'nin Kürt açılımını eleştirirken bir Kürt Aşireti olan Avşarları örnek gösterdi" ve sonra da ,

* “En Ünlü Avşar başlıklı yazıda" Aşiretin en ünlü isimlerinden birisi de Hülya Avşar. Babası Celal Avşar, Avşar Pirebat Kürt aşiretine mensup "dendi diye yazılmaktadır..

* “…mensubu olduğum ve Türkoğlu Türk, Oğuz-Türkmen-Yörük boyu olan Avşarlar, sanki bir Kürt aşireti gibi gösterilmeye çalışılmaktadır.

* Fırat Ünv. İletişim Fakültesinde ders veren ve Fırat TV'nin Haber Koordinatörlüğü görevini de yapan, aynı zamanda AVŞARLAR konusunda yüksek lisans tezi hazırlayan (Avşarlar ve Avşar Düğünü Belgeseli- İst.Ünv.Sosyal Bil.Ens. RadyoTV Böl.1993) ve çeşitli yazıları ve belgesel programları olan birisi olarak yazılan haberde

* çarpıtma ve milyonlarca Türkmeni zan altında bırakacak türden bir provakasyona sebep olabileceği görülmektedir

 

 

 

* Türkiyedeki sayısı 5-6 milyon olarak ifade edilen (Yusuf HALAÇOĞLU-Türk tarihinde ve Kültüründe Avşarlar Sempozyumu-Kayseri 2007) Türkmen boyunu Kürt gibi göstermesi art niyetli olduklarını göstermektedir.

 

 

 

* Avşarların, Oğuz-Türkmen-Yörük boyu olduğu ile ilgili her yerden bilgi edinmeniz mümkündür. Türk Tarih Kurumu Eski Başkanı sayın Yusuf HALAÇOĞLU'nun Türkiye'deki Aşiretleri anlatacak olan 6 cilt ve 3000 sayfalık kitabı şu an baskıdadır. Çıktığı zaman alıp okumanızı isterim.

* Tarayıcınız bu resmin gösterilmesini desteklemiyor olabilir. Kaşgarlı Mahmut, Reşidüddin, Ebülgazi bahadır Han'ın kitaplarında 24 boydan birisi olarak Avşarların damgalarını da göstermektedir ; bir avşar damgası:

* onu, sadece bey’ler kullanabilirler.Damga, 2 kere, ters/yüz

 

(AT-AT) yani Ad, nam diye okunur..AD’ı, NAM hâline gelmiş,yâni, NAM yapmış, tanınan , bilinen demektir.

 

* Konu ile ilgili en büyük uzman Prof.Dr.Faruk Sümer’in OĞUZLAR adlı kitabında Avşarların en büyük Türkmen boyu olduğu görülür.

 

 

 

* Ardahan Avşar gençleri, kendilerinin Avşar olduğunu, klasik ve klişe tabirle "24 Oğuz boyundan biriyiz" gerçeğine sahipler. Ardahanlı Avşarların, uzun yıllar ihmal edilmiş olmalarına rağmen, bir istisna dışında, hiçbirinin devletle sorunu olmamıştır.

 

 

 

HÜRRİYET GAZETESİ 18.10.2002

 

* Van 100’cü yıl üniversitesi

* Malatya İnönü Üniversitesi

* Amerikan National İnstitues Healt işbirliği ile

* Van MURADİYE ilçesi , İtalya’da Floransa yöresindeki MURLU ilçesi halkından alınan DNA örnekleri arasında eşlik araması yapıldı.

* Murlu’lular Etrüsk olduklarını biliyorlardı.Fakat, o sıralarda Etrüsklerin Türk olmadığı iddia ediliyordu. Amaç,

* Kürtlerin Türk olmadığını ispat etmekti.

* Gerçekten, her iki ilçe halkının DNA örnekleri eş çıktı. Bu sonuca göre Kürtler – politika gereği istendiği gibi- Türk değildiler..

 

 

 

Fakat, Hürriyet’in bu haberinde bir süre sonra

 

* Stanford, Kembriç ve ilgili İtalyan üniversitelerinin katılımıyla yapılan DNA testleri sonucu

* Etrüsklerin TÜRK Oldukları bilimsel sonucuna varıldı.

* Bundan da varılan öteki BİLİMSEL SONUÇ:

* KÜRTLER , TÜRKTÜRLER…Ortaya çıkan emperiyalist gerçek :

* Kardeş , kardeşe kırdırılmaktadır!…

 

 

 

Halûk Tarcan CNRS. Bilimsel araştırmacı(araştırmacı yazar değil)

 

12.08.2009 Mecidiyeköy

sardunyam

1. kural: Yaradanı hangi kelimelerle tanımladığımız, kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar. Şayet tanrı dendi mi öncelikle korkulacak, utanılacak bir varlık geliyorsa aklına, demek ki sen de korku ve utanç içindesin çoğunlukla. Yok, eğer, tanrı dendi mi evvela aşk, merhamet ve şefkat anlıyorsan, sende de bu vasıflardan bolca mevcut demektir.

2. kural: Hak yolunda ilerlemek yürek işidir,akıl işi değil. Kılavuzun daima yüreğin olsun,omzun üstünde ki kafan değil. Nefsini bilenlerden ol silenlerden değil !

3. kural: Kur’an dört seviyede okunabilir. İlk seviye zahiri manadır. Sonra ki batıni manadır. Üçüncü batıninin batınisidir. Dördüncü seviye o kadar derindir ki kelimeler kifayetsiz kalır tarif etmeye.

4. kural: Kainattatki her zerrede Allah’ın sıfatlarını bulabilirsin, çünkü O camide, mescitte, kilisede, havrada değil, her an her yerdedir. Allah’ı görüp yaşayan olmadığı gibi, onu görüp ölen de yoktur. Kim O’nu bulursa, sonsuza dek O’nda kalır.

5. kural: Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını. Aman sakın kendini diye tembihler. Halbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği:

Bırak kendini, ko gitsin; akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var! 6. kural: Şu dünyadaki çatışma, önyargı ve husumetlerin çoğu dilden kaynaklanır. Sen sen ol, kelimelere fazla takılma. Aşk konusunda dil zaten hükmünü yitirir. Aşık dilsiz olur.

 

7. kural: Şu hayatta tek başına inzivada kalarak, sadece kendi sesinin yankısını duyarak, hakikati keşfedemezsin. Kendini ancak bir başka insanın aynasında tam olarak görebilirsin.

 

8. kural: Başına ne gelirse gelsin, karamsarlığa kapılma. Bütün kapılar kapansa bile, sonunda O sana kimsenin bilmediği gizli bir patika açar. Sen şu anda göremesen de, dar geçitler ardında nice cennet bahçeleri var. Şükret! istediğini elde edince şükretmek kolaydır. Sufi, dileği gerçekleşmediğinde de şükredebilendir.

 

9. kural: Sabretmek, öylece durup beklemek değil, ileri görüşlü olmak demektir. Sabır nedir? Dikene bakıp gülü, geceye bakıp gündüzü tahayyül edebilmektir. Allah aşıkları sabrı gülbeşeker gibi tatlı tatlı emer, hazmeder. Ve bilirler ki, gökteki ayın hilalden dolunaya varması için zaman gerekir.

 

10. kural: Ne yöne gidersen git, doğu,batı,kuzey ya da güney- çıktığın her yolculuğu içine doğru bir seyahat olarak düşün! Kendi içine yolculuk eden kişi, sonunda arzı dolaşır.

 

11. kural: Ebe bilir ki sancı çekilmeden doğum olmaz, ana rahminden bebeğe yol açılmaz. Ssenden yepyeni ve taptaze bir sen zuhur edebilmesi için zorluklara, sancılara hazır olman gerekir.

 

12. kural: Aşk bir seferdir. Bu sefere çıkan her her yolcu, istese de istemese de tepeden tırnağa değişir. Bu yollara dalıp da değişmeyen yoktur.

 

13. kural: Şu dünyada semadaki yıldızlardan daha fazla sayıda sahte hacı, hoca ,şeyh, şıh var. Hakiki mürşit seni kendi içine bakmaya ve nefsini aşıp kendindeki güzellikleri bir bir keşfetmeye yönlendirir. Tutup da ona hayran olmaya değil.

 

14. kural:Hakk’ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil seninle beraber aksın. Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?

 

15. kural: Allah, içte ve dışta her an hepimizi tamama erdirmekle meşguldür. Tek tek her birimiz tamamlanmamış birsanat eseriyiz. Yaşadığımız her hadise, atlattığımız her badire eksiklerimizi gidermek için tasarlanmıştır. Rab noksanlarımızla ayrı ayrı uğraşır çünkü beşeriyet denen eser, kusursuzluğu hedefler.

 

16. kural:Kusursuzdur ya Allah, onu sevmek kolaydır. Zor olan hatasıyla sevabıyla fani insanları sevmektir. Unutma ki kişi bir şeyi ancak sevdiği ölçüde belebilir. Demek ki hakikaten kucaklamadan ötekini, Yaradan’dan ötürü yaratılanı sevmeden, ne layıkıyla bilebilir , ne layıkıyla sevebilirsin.

 

17. kural: Esas kirlilik dışta değil içte, kisvede değil kalpte olur. Onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün, yıkandı mı temizlenir, suyla arınır. Yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ bağlamış haset ve art niyettir.

 

18. kural: Tüm kainat olanca katmanları ve karmaşasıyla insanın içinde gizlenmiştir. Şeytan, dışımızda bizi ayartmayı bekleyen korkunç bir mahluk değil bizzat içimizde bir sestir. Şeytanı kendinde ara, dışında, başkalarında değil ve unutma ki nefsini bilen Rabb’ini bilir. Başkalarıyla değil sadece kendiyle uğraşan insan sonunda mükafat olarak Yaradan’ı tanır

 

19. kural:Başkalarından saygı,ilgi ya da sevgi bekliyorsan önce sırasıyla kendine borçlusun bunları. Kendini sevmeyen birinin sevilmesi mümkün değildir. Sen kendini sevdiğin halde dünya sana diken yolladı mı, sevin. Yakında gül yollayacak demektir.

 

20. kural: Yolun ucunun nereye varacağını düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir. Sen sadece atacağın ilk adımı düşünmekle yükümlüsün. Gerisi zaten kendiliğinden gelir.

 

21. kural: Hepimiz farklı sıfatlarla sıfatlandırıldık. Şayet Allah herkesin tıpatıp aynı olmasını isteseydi,hiç şüphesiz öyle yapardı. Farklılıklara saygı göstermemek,kendi doğrularını başkalarına dayatmaya kalkmak, Hakk’ın mukaddes nizamına saygısızlık etmektir.

 

22. kural: Hakiki Allah aşığı bir meyhaneye girdi mi orası ona namazgah olur. Ama bekri aynı namazgaha girdimi orası ona meyhane olur. Şu hayatta ne yaparsak yapalım, niyetimizdir farkı yaratan, suret ile yaftalar değil.

 

23. kural : Yaşadığımız hayat elimize tutuşturulmuş rengarenk ve emanet bir oyuncaktan ibaret. Kimisi oyuncağı o kadar ciddiye alır ki ağlar, perişan olur onun için. Kimisi eline alır almaz şöyle bir kurcalar oyuncağı , kırar ve atar. Ya aşırı kıymet verir , ya kıymet bilmeyiz.

Aşırılıklardan uzak dur. Sufi ne ifrattadırne tefritte. Sufi daima orta yerde…

 

24. kural : Madem ki insan eşref-i mahlukattır, yani varlıkların en şereflisi, attığı her adımda Allah’ın yeryüzünde ki halifesi olduğunu hatırlayarak , buna yakışır soylulukta hareket etmelidir. İnsan yoksul düşse, iftiraya uğrasa, hapse girse, hatta esir olsa bile, gene de başı dik, gözü pek, gönlü emin bir halife gibi davranmaktan vazgeçmemelidir.

 

25. kural : Cenneti ve cehennemi illa ki gelecekte arama. İkisi de şu an da burada mevcut. Ne zaman birini çıkarsız, hesapsız ve pazarlıksız sevmeyi başarsak, cennetteyiz aslında. Ne vakit birileriyle kavgaya tutuşsak; nefrete, hasede ve kine bulaşsak, tepetaklak cehenneme düşüveririz.

 

26. kural : Kainat yekvücud, tek varlıktır. Herşey ve herkes görünmez iplerle birbirine bağlıdır. Sakın kimsenin ahını alma; bir başkasının hele hele senden zayıf olanın canını yakma. Unutma ki dünyanın öte ucunda tek bir insanın kederi, tüm insanlığı mutsuz edebilir. Ve bir kişinin saadeti herkesin yüzünü güldürebilir.

 

27. kural : Şu dünya bir dağ gibidir, ona nasıl seslenirsen o da sana öyle aksettirir. Ağzından hayırlı bir laf çıkarsa, hayırlı laf yankılanır, şer çıkarsa sana gerisin geri şer yankılanır.

Öyleyse kim ki senin hakkında kötü konuşur, sen o insan hakkında kırk gün kırk gece güzel sözler et. Kırk günün sonunda göreceksin herşey değişmiş olacak. Senin gönlün değişirse dünya değişir.

 

28. kural : Geçmiş zihinlerimizi kaplayan bir sis bulutundan ibaret. Gelecek ise başlı başına bir hayal perdesi. Ne geleceğimizi bilebilir, ne geçmişimizi değiştirebiliriz. Sufi daima şu anın hakikatini yaşar.

 

29. kural : Kader hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir. Bu sebepten,”ne yapalım, kaderimiz böyle”deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir. Kader yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir. Güzergah bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. Öyleyse ne hayatının hakimisin,ne de hayat karşısında çaresizsin.

 

30. kural : Hakiki sufi öyle biridir ki başkaları tarafından kınansa, ayıplansa, dedikodusu yapılsa, hatta iftiraya uğrasa bile, o ağzını açıp da kimse hakkında tek kelime kötü laf etmez.

Sufi kusur görmez kusur örter.

 

31. kural : Hakk’a yakınlaşabilmek için kadife gibi bir kalbe sahip olmalı. Her insan şu veya bu şekilde yumuşamayı öğrenir. Kimi bir kaza geçirir, kimi ölümcül bir hastalık, kimi ayrılık acısı çeker, kimi maddi kayıp… Hepimiz kalpteki katılıkları çözmeye fırsat veren badireler atlatırız. Ama kimimiz bunda ki hikmeti anlar ve yumuşar; kimimiz ise ,ne yazık ki daha da sertleşerek çıkar.

 

32. kural : Aranızda ki perdeleri tek tek kaldır ki Allah’a saf bir aşkla bağlanabilesin. Kuralların olsun ama kurallarını başkalarını dışlamak yahut yargılamak için kullanma. Bilhassa putlardan uzak dur, dost. Ve sakın kendi doğrularını putlaştırma. İnancın büyük olsun ama inancınla büyüklük taslama !

 

33. kural : Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken sen hiç ol! Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl ki çömleği tutan dışında ki biçim değil içinde ki boşluk ise, insanı ayakta tutan da benlik zannı değil hiçlik bilincidir.

 

34. kural : Hakk’a teslimiyet ne zayıflık ne edilgenlik demektir. Tam tersine, böylesi bir teslimiyet son derece güçlü olmayı gerektirir. Teslim olan insan çalkantılı ve girdaplı sularda debelenmeyi bırakır; emin bir beldede yaşar.

 

35. kural : Şu hayatta ancak tezatlarla ilerleyebiliriz. Mümin içindeki münkirle tanışmalı, Allah’a inanmayan kişi ise içinde ki inananla. İnsan-ı kamil mertebesine varana kadar gıdım gıdım ilerler kişi. Ve ancak tezatları kucaklayabildiği ölçüde olgunlaşır.

 

36. kural : Hileden,desiseden endişe etme. Eğer birileri sana tuzak kuruyor, sana zarar vermek istiyorsa, Allah da onlara tuzak kuruyordur. Çukur kazanlar o çukura kendileri düşer. Bu sistem karşılıklar esasına göre işler. Ne bir katre hayır karşılıksız kalır, ne bir katre şer. O’nun bilgisi dışında yaprak bile kıpırdamaz. Sen sadece buna inan !

 

37. kural :Allah kılı kırk yaracak titizlikle çalışan bir saat ustasıdır. O kadar dakiktir ki sayesinde her şey tam zamanında olur. Ne bir saniye erken, ne bir saniye geç. Her insan için bir aşık olma zamanı vardır; bir de ölmek zamanı.

 

38. kural : Yaşadığım hayatı değiştirmeye, kendimi dönüştürmeye hazır mıyım ? Diye sormak için hiçbir zaman geç değil. Kaç yaşında olursak olalım, başımızdan ne geçmiş olursa olsun, tamamen yenilenmek mümkün.

 

Tek bir gün bile öncekinin tıpatıp tekrarıysa,yazık !

Her an her nefeste yenilenmeli. Yepyeni bir yaşama doğmak için ölmeden önce ölmeli.

 

39. kural : Noktalar sürekli değişse de bütün aynıdır. Bu dünyadan giden her hırsız için bir hırsız daha doğar. Ölen her dürüst insanın yerini bir dürüst insan alır. Hem bütün hiçbir zaman bozulmaz. Her şey yerli yerinde kalır, merkezinde… Hem de bir günden bir güne hiçbir şey aynı olmaz.

Ölen her sufi için bir sufi daha doğar.

 

40. kural : Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım, yoksa dünyevi, semavi ya da cismani diye sorma!Ayrımlar ayrımları doğurur. Aşk’ın hiçbir sıfat ve tamlamaya ihtiyacı yoktur.

 

Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde ya da dışındasındır, hasretinde..

 

Alıntı (Elif Şafak/AŞK) mutlaka okunmalı!

 

sardunyam

hamdolsun

TEGET GECTİ HAMDOLSUN

 

Amerika'da kriz çıktı

Avrupa'da dalga yaptı

Dünya'da tsunami yarattı

Ülkemizi teğet geçti hamdolsun!

Sus dediler, höt dediler

Yumağa dolaştı kediler

Ananı da al-git dediler

Alıp gittiler hamdolsun!

Okunmuyor kitap, diziler revaç

Çarklar dönmeyince, çalışanlar aç

Simdi ekranlarda desti-izdivaç

Özelimiz genel oldu hamdolsun!

Amerikan krizi ekonomiktir

Avrupa'nın derdi sosyolojiktir

Türkiye'nin krizi psikolojiktir

Hastalığımız komik çıktı hamdolsun!

Egemenlik bağımsızlık geride kaldı

Emperyalist işgal silahsız geldi

Ayarlı aydınlar özür diledi

Efendice teslim olduk hamdolsun!

Yeşil alanları imara açtık

Toprağı Batıya-Arap'a sattık

Fabrikayı- işletmeyi kapattık

Alış-veriş merkezleri açtık hamdolsun!

Kredi kartıyla meşgul vatandaş

Halkımız uyurken büyüdü yandaş

Birbirine düştü kardeş, arkadaş

Borcumuz beş yüzü aştı hamdolsun!

Tas tas çorba verdik Ramazanlarda

Torba torba kömür verdik soğukta karda

İşler tıkırında oylar sandıkta

Gene işimizi gördük hamdolsun!

Bir şeyimiz yoktu gemicik aldık

Garip gurebanin umudu olduk

İnançlı insanları kaz gibi yolduk

Uçmadılar, kaçmadılar hamdolsun!

Dişli-Dengir-Gökçek rahmetlik oldu

Milleti uyardı Kılıçdaroğlu

Amerika'dan simsiyah bir güneş doğdu

Yıkılmadık ayaktayız hamdolsun!

Söyledik millete üç çocuk yaptı

Partilim yandaşım ihale kaptı

Altı milyon seçmen bir yılda arttı

Ölüler de seçmen oldu hamdolsun!

Yola devam dedik yoldan çıkıldı

En pahalı benzin bizde satıldı

Oy veren yurttaşa kazık atıldı

Daha uyanmadı millet hamdolsun!

IMF'eyse Standbaylar yapıldı

Çaktırmadan ümüğümüz sıkıldı

Türkiye'ye Washington'dan bakıldı

Oğul-damat zengin oldu hamdolsun!

Ordu-yargı tartışıldı yıprandı

Her alanda bölünmeler hızlandı

Haşim Başkan istifaya zorlandı

Yargıçlar da ayrı düştü hamdolsun

Büyük Ortadoğu Projesine Eş-başkan olduk

Filistin'de Irak'ta istikrar bulduk

Amerika-İsrail el ele verdik

Orantısız güç kullandık hamdolsun

İhaleler birer birer kapıldı

Gazeteler yandaşlara satıldı

Bush'un üzerine pabuç atıldı

Kafasını teğet geçti hamdolsun!

Çok konuştuk laf olsun torba dolsun

Nabza göre şerbet verdik seçmenin gönlü olsun

Oylar bizim, para bizim, iktidar bizim olsun

Millet bize duacıdır hamdolsun!

İspanya'da Tayip-Zapo öpüştü

Filistin'de uygarlıklar çatıştı!!!

Katil Amerika insanlıkla savaştı

Dünya bu gerçeği gördü hamdolsun!

Atma Recep seni kardeş belledik

Sana uyup Çankaya'yı Gülledik

Mustafa'yız böyle gördük, belledik

Özümüz sağlamdır, haberin olsun!!!

 

MUSTAFA DURNA

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ

ANTALYA ŞUBE BAŞKANI

 

 

sardunyam

Karakol görevlileri ise şaşkındı. İhbar edilen gençlerin hemen hepsi eski saraya yakın ailelerin çocuklarıydı.

Örneğin basılan konağın sahibi Medine Muhafız Komutanı Ferik Osman Paşa’ydı. Oğlu Mehmed Şamil ve yeğeni Hüseyin (Bereket) gözaltına alınanlar arasındaydı.

 

Keza Fetgeriler, Gürcistan tahtına kadar yükselmiş daha sonra İstanbul’a göç etmiş, Saray’a yakın durmuş bir ailenin çocuklarıydı.

 

Neyse ki iş sonunda anlaşıldı. Gençler sadece beden hareketleri yapıyorlardı; o dönem kötü gözle bakılan futbol bile oynamıyorlardı! Seryaver Mehmed Paşa’nın çabalarıyla gençler sürgüne gitmekten kurtuldular. Padişah affetmişti. Üstelik…

Saray gençlerin beden hareketleri yapmasına izin vermişti. Korktukları olmamıştı.

Hatta o günden sonra, Sultan Abdulmecid’in oğlu Abdulhalim Efendi ve Sultan Mehmed Reşad’ın oğlu Ömer Hilmi Efendi de gençleri destekledi; sık sık onları ziyaret etti.

 

Saray’ın desteğini alan gençler 1903 martında Bereket Jimnastik Kulübü’nü kurdular.

İlk başkan da konağın sahibi Ferik Osman Paşa’nın oğlu Osman Şamil oldu.

O yıllar; Recaizade Mahmud Ekrem’in ölümsüz eseri “Araba Sevdası” romanında yazdığı gibi Batı özentili davranışların moda olduğu dönemdi. Bu dönemin gösteriş sembolü ise atlı arabalardı.

Bereket Jimnastik Kulübü’ne gençler arabayla gidip geldikleri için halk bunlara “arabalılar takımı” adını verdi.

Bereket Jimnastik Kulübü’nün kuruluş öyküsü böyleydi.

Takımın kaderini 31 Mart 1909 gerici ayaklanması değişecekti…

 

 

 

İlerici Hareket Ordusu’nun takımı

1908 Temmuz Devrimi’ne (II. Meşrutiyet) karşı çıkan yobazlar İstanbul’da ayaklandı.

İsyanı bastırmak için (aralarında Mustafa Kemal’in de bulunduğu) Hareket Ordusu Selanik’ten yola çıktı.

Osmanlı aydınlanmasının simgesi Hareket Ordusu’na Edirne’de de subaylar katıldı.

Bunlardan ikisi, Fuat (Balkan) ve Mazhar (Kazancı) adlı subaylardı.

İkisi de sporcuydu.

Fuat (Balkan) eskrim yapıyordu; Mazhar (Kazancı) ise güreş ve halter ile ilgileniyordu.

İstanbul’daki gerici ayaklanma bastırıldıktan sonra bu ilerici subaylar, Bereket Jimnastik Kulübü’ndeki gençlerle tanıştılar. Onlara birlikte spor yapma fikrini götürdüler.

Saray’ın “arabalılar takımı” teklifi kabul etti.

 

Ancak…

 

Devrimci subayların teklifiyle Bereket Jimnastik Kulübü’nün adı Beşiktaş Jimnastik Kulübü olarak değiştirildi.

Fuat (Balkan)’ın Beşiktaş Ihlamur’daki evinin altındaki yer yeni kulüp binası oldu.

Zamanla sporcu sayısı arttı; Ihlamur’dan Akaretler’deki 49 numaraya gelindi. Bir müddet sonra da 84 numaraya taşınıldı. Gençler bu binaların arkalarındaki bahçelerde jimnastik, eskrim, güreş, halter, boks yaptılar. (Bu bahçelerin bazıları günümüzde İstanbul’un en gözde lokantalarına ev sahipliği yapıyor.)

Fuat (Balkan)’ın kulübe getirdiği ilerici subaylar arasında Dolmabahçe güvenliğinden sorumlu, eskrimci Yüzbaşı Şeref de vardı. BJK’nın eskrim takımının kaptanıydı.

Kardelenlerin manevi annesi Türkan Saylan için “onurumuzdur” pankartını açan Çarşı grubu kuşkusuz Yüzbaşı Şeref’i iyi tanıyordu…

 

Çarşı duyarlı duruşunu/tavrını Yüzbaşı Şeref’ten/ Şerefler’den miras almıştı. Nasıl mı?

 

 

 

Kurtuluşun simgesi kardelen

 

Savaş kaybedilmiş ve İstanbul işgal edilmişti.

Yüzbaşı Şeref Mondros Ateşkes Antlaşması gereği Dolmabahçe önünde 120 askeriyle birlikte silahlarını teslim etti.

Silahını teslim etmek Yüzbaşı Şeref’e çok ağır geldi. Ne yapacağını bilememenin çaresizliğiyle birkaç gün İstanbul sokaklarında dolaşıp durdu.

 

Bir gün…

Beşiktaş’ta balıkçı kahvesinde otururken yanına bir balıkçı geldi, okuma yazması olup olmadığını sordu. Teknesinin adını yazdırmak istiyordu.

Yüzbaşı Şeref, balıkçının elindeki boyayı aldı ve sordu: Teknenin adını ne?

Balıkçı gülen gözleriyle, “Kardelen” dedi!

Yüzbaşı Şeref, Harp Okulu’nda öğrendiği “hat” ile yazdığı “Kardelen” ismi, balıkçının çok hoşuna gitti. “Ağam sana bir borcum var” dedi.

 

Yüzbaşı Şeref işini bitirince divan kurulu üyesi olduğu Beşiktaş Jimnastik Kulübü’ne gitti.

Morali düzelmemişti; işe yaramaz olduğuna karar verip intihar etmeye karar verdi; kulübün tavan arasına sakladığı baba yadigarı tabancasına sahibi olduğu tek mermiyi sürdü.

 

Tabancayı şakağına dayadı. Tam sıkacakken Bahriye Subayı Ahmed Fetgeri (Aşeni) odaya daldı.

Hemen silahı Yüzbaşı Şeref’in elinden kaptı. Arkadaşının koltuğunun altına girip alt kata indirdi; çay ikram etti.

Arkadaşının bu çaresizliğini yok edecek bilgiyi verdi; Mustafa Kemal ve arkadaşları Samsun’a gitmişlerdi. Umut Anadolu’dan doğuyordu.

 

Yüzbaşı Şeref bu sözlerle kendine geldi. Ahmed Fetgeri Beye sarıldı; son mermisini düşmana karşı kullanacağına dair söz verdi. Anadolu’ya gidecekti.

 

Aklına Kardelen adlı tekne geldi. Balıkçı İneboluluydu, Rum meyhanelerine balık getirmişti ve ertesi sabah memleketine dönecekti.

 

Yüzbaşı Şeref hemen hazırlanmaya başladı. Tabancasını beline sokup tam kulüpten çıkacakken Ahmed Fetgeri elinde küçük bir torbayla karşısına çıktı. “Bunu da al” dedi. “Ama söz ver Anadolu’ya gidinceye kadar içine bakmayacaksın...”

Yüzbaşı Şeref, küçük Kardelen Teknesi’ne binip yüzlerce subay gibi gizlice Anadolu’ya gitti; Kurtuluş Savaşı’na katıldı. Gazi oldu.

 

Torbada ne mi vardı?

 

İstanbul’da azınlıkların futbol takımları Pazar Ligi maçları oynarlardı. Beşiktaş futbol takımı bu lige kabul edilmek için ısrarla başvurmuş ama hep reddedilmişti. Sonunda Beşiktaş “Türk İdman Birliği” adı altında Türk takımlarının mücadele ettiği bir lig kurdu. 1919’da bu ligin ilk şampiyonu oldu. Ödülü ise “Ertolhd” marka bir futbol topuydu.

 

Yüzbaşı Şeref’in torbasında işte bu futbol topu vardı!..

 

Ahmed Fetgeri Beşiktaş’ın ilk kupa ödülünü Anadolu’ya göndermişti.

 

Bitmedi; olayın diğer kahramanı Ahmet Fetgeri iki dönem BJK başkanlığı yaptı. Ve; 19 Mayıs’ın “Gençlik ve Spor Bayramı” olarak kutlanılmasını ilk öneren isim oldu.

 

Tüm bunlar rastlantı mı?

 

Beşiktaş taraftarı bu devrimci tarihinden koparılıp toplumsal sorunlara sırtını dönen bir seyirci haline getirilebilir mi?

İşte Çarşı bu mirasa sahip çıkmaktadır...

sardunyam

Türkiye’de “ne sağcıyız ne solcuyuz futbolcuyuz futbolcu” klişesini yıkan, toplumsal konulara duyarlı bir taraftar grubu var; Beşiktaşlı Çarşı Grubu. Tribüne ünlü devrimci CHE posteri de asıyorlar; 1 Mayıs’ta Taksim’e de yürüyorlar. Nükleer santrallere de, ırkçılığa da karşılar. Son Galatasaray maçında açtıkları “Türkan Saylan Onurumuzdur” pankartı ise polis engeline takıldı. Peki Çarşı niye devrimci? Bu tavırları hangi siyasal hareketten miras kaldı?

Yıl: 1902.

Yer: İstanbul -Beşiktaş Serencebey Mahallesi’nde bir konak.

Konağın bahçesinde devrin ileri gelenlerinin genç çocukları spor yapıyorlardı.

Kimi jimnastik hareketleri yapıyor, kimi güreşiyor kimi de halter kaldırıyordu.

Devir Sultan II.Abdulhamid devri; bırakın idman yapmayı- sporu; iki kişiden fazla insanın yan yana gelmesine kuşkuyla bakılan bir dönemdi.

Her yanda hafiyeler dolaşıyordu. Saraya jurnal mektupları yağıyordu.

 

Böylesine bir ortamda, Yıldız Sarayı’nın hemen yanındaki Serencebey’deki bir konakta gençlerin bir araya gelmesi kuşkusuz hemen ihbar edilmişti.

Sporcu gençler; Nazım Nazif (Ander), Ahmed Fetgeri (Aşeni), Mehmed Ali Fetgeri (Aşeni), Hüseyin (Bereket) Cemil, (Tayyareci) Fehmi, Mehmed Şamil, Haydar, Şevket gibi gençler gözaltına alınıp, Yedi-Sekiz Hasan Paşa komutasında ünlenmiş Beşiktaş Karakolu’na götürüldüler.

Gençler karakolda bir köşede korkudan titriyorlardı.

İçlerinde bahriyeli Ahmed Fetgeri gibi askeri öğrenciler de vardı.

Karakol görevlileri ise şaşkındı. İhbar edilen gençlerin hemen hepsi eski saraya yakın ailelerin çocuklarıydı.

Örneğin basılan konağın sahibi Medine Muhafız Komutanı Ferik Osman Paşa’ydı. Oğlu Mehmed Şamil ve yeğeni Hüseyin (Bereket) gözaltına alınanlar arasındaydı.

Keza Fetgeriler, Gürcistan tahtına kadar yükselmiş daha sonra İstanbul’a göç etmiş, Saray’a yakın durmuş bir ailenin çocuklarıydı.

Neyse ki iş sonunda anlaşıldı. Gençler sadece beden hareketleri yapıyorlardı; o dönem kötü gözle bakılan futbol bile oynamıyorlardı! Seryaver Mehmed Paşa’nın çabalarıyla gençler sürgüne gitmekten kurtuldular. Padişah affetmişti. Üstelik…

Saray gençlerin beden hareketleri yapmasına izin vermişti. Korktukları olmamıştı.

Hatta o günden sonra, Sultan Abdulmecid’in oğlu Abdulhalim Efendi ve Sultan Mehmed Reşad’ın oğlu Ömer Hilmi Efendi de gençleri destekledi; sık sık onları ziyaret etti.

Saray’ın desteğini alan gençler 1903 martında Bereket Jimnastik Kulübü’nü kurdular.

İlk başkan da konağın sahibi Ferik Osman Paşa’nın oğlu Osman Şamil oldu.

O yıllar; Recaizade Mahmud Ekrem’in ölümsüz eseri “Araba Sevdası” romanında yazdığı gibi Batı özentili davranışların moda olduğu dönemdi. Bu dönemin gösteriş sembolü ise atlı arabalardı.

Bereket Jimnastik Kulübü’ne gençler arabayla gidip geldikleri için halk bunlara “arabalılar takımı” adını verdi.

Bereket Jimnastik Kulübü’nün kuruluş öyküsü böyleydi.

Takımın kaderini 31 Mart 1909 gerici ayaklanması değişecekti…

 

 

 

İlerici Hareket Ordusu’nun takımı

1908 Temmuz Devrimi’ne (II. Meşrutiyet) karşı çıkan yobazlar İstanbul’da ayaklandı.

İsyanı bastırmak için (aralarında Mustafa Kemal’in de bulunduğu) Hareket Ordusu Selanik’ten yola çıktı.

Osmanlı aydınlanmasının simgesi Hareket Ordusu’na Edirne’de de subaylar katıldı.

Bunlardan ikisi, Fuat (Balkan) ve Mazhar (Kazancı) adlı subaylardı.

İkisi de sporcuydu.

Fuat (Balkan) eskrim yapıyordu; Mazhar (Kazancı) ise güreş ve halter ile ilgileniyordu.

İstanbul’daki gerici ayaklanma bastırıldıktan sonra bu ilerici subaylar, Bereket Jimnastik Kulübü’ndeki gençlerle tanıştılar. Onlara birlikte spor yapma fikrini götürdüler.

Saray’ın “arabalılar takımı” teklifi kabul etti.

Ancak…

Devrimci subayların teklifiyle Bereket Jimnastik Kulübü’nün adı Beşiktaş Jimnastik Kulübü olarak değiştirildi.

Fuat (Balkan)’ın Beşiktaş Ihlamur’daki evinin altındaki yer yeni kulüp binası oldu.

Zamanla sporcu sayısı arttı; Ihlamur’dan Akaretler’deki 49 numaraya gelindi. Bir müddet sonra da 84 numaraya taşınıldı. Gençler bu binaların arkalarındaki bahçelerde jimnastik, eskrim, güreş, halter, boks yaptılar. (Bu bahçelerin bazıları günümüzde İstanbul’un en gözde lokantalarına ev sahipliği yapıyor.)

Fuat (Balkan)’ın kulübe getirdiği ilerici subaylar arasında Dolmabahçe güvenliğinden sorumlu, eskrimci Yüzbaşı Şeref de vardı. BJK’nın eskrim takımının kaptanıydı.

Kardelenlerin manevi annesi Türkan Saylan için “onurumuzdur” pankartını açan Çarşı grubu kuşkusuz Yüzbaşı Şeref’i iyi tanıyordu…

Çarşı duyarlı duruşunu/tavrını Yüzbaşı Şeref’ten/ Şerefler’den miras almıştı. Nasıl mı?

 

 

 

Kurtuluşun simgesi kardelen

Savaş kaybedilmiş ve İstanbul işgal edilmişti.

Yüzbaşı Şeref Mondros Ateşkes Antlaşması gereği Dolmabahçe önünde 120 askeriyle birlikte silahlarını teslim etti.

Silahını teslim etmek Yüzbaşı Şeref’e çok ağır geldi. Ne yapacağını bilememenin çaresizliğiyle birkaç gün İstanbul sokaklarında dolaşıp durdu.

Bir gün…

Beşiktaş’ta balıkçı kahvesinde otururken yanına bir balıkçı geldi, okuma yazması olup olmadığını sordu. Teknesinin adını yazdırmak istiyordu.

Yüzbaşı Şeref, balıkçının elindeki boyayı aldı ve sordu: Teknenin adını ne?

Balıkçı gülen gözleriyle, “Kardelen” dedi!

Yüzbaşı Şeref, Harp Okulu’nda öğrendiği “hat” ile yazdığı “Kardelen” ismi, balıkçının çok hoşuna gitti. “Ağam sana bir borcum var” dedi.

Yüzbaşı Şeref işini bitirince divan kurulu üyesi olduğu Beşiktaş Jimnastik Kulübü’ne gitti.

Morali düzelmemişti; işe yaramaz olduğuna karar verip intihar etmeye karar verdi; kulübün tavan arasına sakladığı baba yadigarı tabancasına sahibi olduğu tek mermiyi sürdü.

Tabancayı şakağına dayadı. Tam sıkacakken Bahriye Subayı Ahmed Fetgeri (Aşeni) odaya daldı.

Hemen silahı Yüzbaşı Şeref’in elinden kaptı. Arkadaşının koltuğunun altına girip alt kata indirdi; çay ikram etti.

Arkadaşının bu çaresizliğini yok edecek bilgiyi verdi; Mustafa Kemal ve arkadaşları Samsun’a gitmişlerdi. Umut Anadolu’dan doğuyordu.

Yüzbaşı Şeref bu sözlerle kendine geldi. Ahmed Fetgeri Beye sarıldı; son mermisini düşmana karşı kullanacağına dair söz verdi. Anadolu’ya gidecekti.

Aklına Kardelen adlı tekne geldi. Balıkçı İneboluluydu, Rum meyhanelerine balık getirmişti ve ertesi sabah memleketine dönecekti.

Yüzbaşı Şeref hemen hazırlanmaya başladı. Tabancasını beline sokup tam kulüpten çıkacakken Ahmed Fetgeri elinde küçük bir torbayla karşısına çıktı. “Bunu da al” dedi. “Ama söz ver Anadolu’ya gidinceye kadar içine bakmayacaksın...”

Yüzbaşı Şeref, küçük Kardelen Teknesi’ne binip yüzlerce subay gibi gizlice Anadolu’ya gitti; Kurtuluş Savaşı’na katıldı. Gazi oldu.

Torbada ne mi vardı?

İstanbul’da azınlıkların futbol takımları Pazar Ligi maçları oynarlardı. Beşiktaş futbol takımı bu lige kabul edilmek için ısrarla başvurmuş ama hep reddedilmişti. Sonunda Beşiktaş “Türk İdman Birliği” adı altında Türk takımlarının mücadele ettiği bir lig kurdu. 1919’da bu ligin ilk şampiyonu oldu. Ödülü ise “Ertolhd” marka bir futbol topuydu.

Yüzbaşı Şeref’in torbasında işte bu futbol topu vardı!..

Ahmed Fetgeri Beşiktaş’ın ilk kupa ödülünü Anadolu’ya göndermişti.

Bitmedi; olayın diğer kahramanı Ahmet Fetgeri iki dönem BJK başkanlığı yaptı. Ve; 19 Mayıs’ın “Gençlik ve Spor Bayramı” olarak kutlanılmasını ilk öneren isim oldu.

Tüm bunlar rastlantı mı?

Beşiktaş taraftarı bu devrimci tarihinden koparılıp toplumsal sorunlara sırtını dönen bir seyirci haline getirilebilir mi?

İşte Çarşı bu mirasa sahip çıkmaktadır...

 

 

 

19 Mayıs Bayramı Yalanı

Bugünlerde sıkça söylenir-yazılır oldu; “19 Mayıs Bayramı’na ne gerek varmış; çocuklar çile çekiyormuş; zaten Atatürk’ün yaşamının son yılında biraz da zorlamayla bayram ilan edilmiş” vs. vs.

Bunları iddia edenler kendi yaşadıkları toprağın ne kültürünü ne de tarihini biliyor.

Bir anımı anlatmalıyım:

Yıllar önce CNNTÜRK haber toplantısında, lise öğrencilerinin 19 Mayıs’ta çile çektikleri ve bu nedenle bu ulusal bayrama gerek olup olmadığı tartışıldı.

Bayrama karşı çıkanlar İstanbul’un iyi okullarında okuyan öğrencilerdi. Ve ne yazık ki CNNTÜRK editörleri arasında aynı görüşü paylaşan meslektaşlarımız vardı.

Hiç unutmam dedim ki, “19 Mayıs’ın bırakın ülkemiz tarihini, sömürgelikten kurtulmaya çalışan milletler için ne kadar önemli olduğu konusuna yabancılaşmış olabilirsiniz. Ancak: Erzurum’da, Trabzon’da, Yozgat’ta, Van’da ve nice bölgelerde bir genç kızın yaşamı boyunca ilk kez renkli-canlı giysiler giyip, arkadaşının elini tutarak, dans ederek şölen havasında kutlama yaptığını biliyor musunuz?”

Hayır hiç böyle düşünmemişlerdi. Onların kafasındaki Türkiye Nişantaşı-Bebek vs idi.

Yoksa böylesine anlamlı bir ulusal bayrama insan neden karşı çıkar? Yobazları, Cumhuriyet devrimlerinin karşıtlarını anlayabiliyorsunuz. Ya bunları?

Zaten bunlar değil midir; mahalle baskısının olmadığını söyleyenler!

Neyse asıl yazmak istediğim bunlar değil…

19 Mayıs’ın bayram ilan edilmesiyle ilgili yalan yanlış bilgiler verenlerdir; bunlara sorgusuz sualsiz inananlardır.

Ve görünen o ki, bu çevrelerin hiçbiri tarihimizi bilmiyor…

En azından 19 Mayıs Bayramı törenlerinde gençlerin neden beden eğitimiyle ilgili gösteriler yaptıklarını bile düşünmüyorlar!

 

 

 

Tarih 12 mayıs 1916

Kadıköy İttihatspor (bugünkü Fenerbahçe) sahasında Darülmualimin (Erkek Öğretmen Okulu) öğrencileri,öğretmenleri Selim Sırrı (Tarcan) nezaretinde Osmanlı tarihinde ilk kez toplu halde beden terbiyesi gösteri yaptı.

“Jimnastik Şenlikleri” adı verilen bu tören öğrencilerin yürüyüşüyle başladı. En önde bayrağı taşıyan öğrenci Ruşen Eşref (Ünaydın) idi.

Gösterilere katılan öğrenciler arasında, Münir Hayri Egeli, Hıfzırrahman Raşid Öymen, Nizameddin Kırşan, Aziz Berker, İsmail Hakkı Tonguç, Hayri Ardıç, Hamid Koşay gibi ileriki yılların ünlü isimleri vardı.

Bu tarihten sonra Selim Sırrı Bey’in yurda tanıttığı “İsveç Jimnastiği” hızla diğer okullara da yayıldı. Ve her yıl bu gösteriler mayıs ayının üçüncü cuma günü, “Jimnastik Şenlikleri”, “Mektepliler Bayramı”, “İdman Bayramı”, “Jimnastik Bayramı” adı altında düzenlendi.

Gösteriler Cumhuriyet’in ilanından sonra da sürdü.

Günü değişmekle birlikte hep mayıs ayı içinde yapıldı.

1936 yılında “İdman Bayramı” şenlikleri ilk kez 19 Mayıs gününe denk geldi.

20 Haziran 1938 tarihli “ulusal bayram ve genel tatiller hakkında 2739 sayılı kanuna ek kanunla, Gazi Mustafa Kemal’in Samsun’a çıktığı 19 Mayıs (1919) günü Gençlik ve Spor Bayramı olarak ilan edildi.

Yani… 19 Mayıs Bayramı değişik isimlerle 22 yıldır yapılıyordu.

Yazdım: 19 Mayıs şenliklerinin gençliğe mal edilmesi için, spor kongresinde “Gençlik ve Spor Bayramı” teklifini ilk kez Beşiktaşlı Ahmet Fetgeri Aşeni verdi.

Çarşı, 19 Mayıs Bayramı’nı da her yıl büyük bir coşkuyla kutlamalıdır.

Çünkü onun bayramıdır...

 

 

 

 

 

 

27 MAYIS 1960 ASKERİ MÜDAHALESİNİN ÜZERİNDEN 49 YIL GEÇTİ

 

 

Bu yılda her siyasal çevre kendi ideolojik safına göre tavır takındı; ona göre yazdı; ona göre konuştu.

Fakat bu arada yine tarihsel maddi hatalar yapıldı.

Son dönemde özellikle tv ekranlarında sık sık “dünyanın hiçbir yerinde böyle bir uygulama yok” genellemesiyle karşılaşıyorum.

Örneğin; deniyor ki, “hiçbir demokratik ülkede başbakan idam edilmedi.”

Halbuki demokrasinin beşiği sayılan Fransa’da bile başbakan idam edildi.

15 ekim 1945’de Başbakan Pierre Laval iki haftalık jet bir yargılamayla kurşuna dizildi.

 

 

 

 

 

Suçu?

Vichy Hükümeti’nin Başbakanı Laval II. Dünya Savaşı’nda Almanya’yla işbirliği yapmıştı.

Savaş bitince Laval, vatan hainliği iddiasıyla 4 ekim’de Yüce Divan önüne çıkarıldı.

Yani Yüce Divan kararıyla sadece Başbakan Adnan Menderes idam edilmemişti.

Hatta ne yazık ki Menderes ile Laval arasında benzerlikler de vardı.

Örneğin her iki mahkeme de yıllar sonra önyargılı olmakla suçlandı.

Keza… Laval, idamdan az önce hap içerek intihara kalkışmış; doktorlar eski Başbakanı kurtardıktan sonra bir manga askerin karşısına çıkarmışlardı.

Bu durum rahmetli Adnan Menderes’in son günlerine benzemekteydi; Menderes de bilindiği gibi idamdan az önce hap içip intihara kalkışmış; kurtarıldıktan sonra idam sehpasına çıkarılmıştı.

Tıpkı Yassıada mahkemesi kararları gibi, Laval davası da Fransa’da haksız yargılama olduğu gerekçesiyle hala tartışılmaktadır.

Yani ne yazık ki uygarlığın beşiği sayılan Avrupa ülkelerinde bile başbakanlar idam edilmişti.

Bu nedenle genelleme yaparken dikkatli olmak gerekir; tabii bilinçli olarak kamuoyu yanıltılmak, yönlendirilmek istenmiyorsa…

 

 

 

Gelelim ikinci saptırmaya…

Türkiye’de ilköğretim öğrencilerine her sabah hep bir ağızdan 'Andımız'ı okutma uygulaması yine gündeme getirildi. Bu kez Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu, katıldığı televizyon programında bir üniversiteli öğrencisinin sorusu üzerine, "toplum tartışabilir, herkes tartışabilir." dedi.

Bu söz üzerine bazı yandaş medya yazarları hemen tartışmaya atladılar.

“İstemezük” dediler. “Andımız çocuklara işkence gibi geliyor, söylenmesin.”

Ve eklediler: “Zaten dünyanın neresinde böyle bir uygulama var?”

Oysa vardı…

Üstelik “demokrasi kıblesi” ABD’de…

Amerika’da ilköğretim öğrencileri and içiyordu:

" I pledge allegiance to the flag of the United States of America, and to the Republic for which it stands: one Nation under God, indivisible, with Liberty and Justice for all."

Yani mealen diyorlar ki:

Amerika Birleşik Devletleri'nin bayrağına; ve o bayrağın simgelediği cumhuriyete; bağlılık için and içiyorum. Herkes için özgürlük ve adaletle, Allah’ın gözetiminde, bölünmez tek vatana inanıyorum.

Peki yandaş medya bu ABD andını bilmiyor mu?

Umut ederiz bilmiyorlardır!

Bilip de yazıyorlarsa, asıl ıstırap duymamız gereken bu yalancı halleridir.

 

 

 

Soner Yalçın

OdaTv

 

 

sardunyam

sosyal gazi

nm6gas7ys5aqaorv9oyd1.jpg

 

olduğu gibi kabul edersen sana sunulanları

hayat güllük, aşk gülistanlık, dünya halleri

doğuştan kusurluysan eğer,

bir türlü oturmuyorsa yerine taşlar

ağırıyorsa başın

fedakarlığının sınırı yok sanıyorsan

tükenmeyecek gibi geliyorsa sabrın

olmalı diyorsan,

daha iyisi

daha güzeli

ortalama olamıyorsan eğer

uçlarını seviyorsan duyguların

bıçak sırtında, çıplak ayaklarınla

dişlerini sıkıp, geçmesini istiyorsan zamanın

her defasında duvarlara toslayıp

açılan dil yaralarını, onarmak için

saklanıyor musun?

bedeninin dengesi bozulup

travmalarında kimselere görünmüyorsun

derken susmayı öğreniyorsun

fakat susmalarında başka

verdiğinde alırlar, kıra kıra

elleri göklere uzanan dallar

gövdesi dünyanın merkezinde çakılı

bir ağaç gibi,

karşılıksız meyvelerin

kendini koşulsuz sunuyorsun

yaralarının üstüne dövmeler yaptırıp

mağrur ve dik duruyorsun

bağırsam dağları titretirim sandığı nefesi

artık kendine yetmez oluyor

gözlerini yumuyor

içinden bir şarkı mırıldanıyor

çağırışları duymuyorsun

belki bir dostun eli omuzunda

yol gösterip der,

gösterir sana yapman gerekeni

eline verdikleri neşteri

"deşmek içinde irin tutmuş nefreti"

senin dokundur yine seni iyileştiren

tutmayacaktır bir başkasıyla hücrelerin

benzer yaralar açılmış olsada vücutlarında

yaralara kabuk bağlayan

kendi tenindir,

bir mayıs sabahı gelir çatarda

pencereni açık tutarsan

baharı koklar

yeşerirsin yeniden

kolların göklere uzanır

köklerin dünyanın merkezinde

sardunyam

merhaba

gifffflp8yj9.gif

 

 

Sayın bayanlar baylar merhaba

Sayın olmayan bayanlar baylar sizlere de merhaba ..

Bindiği dalı kesenler

Öksürüğe göre esenler

Çabuk kırılıp küsenler

Kendi yağlarıyla kavrulanlar

El kapılarına savrulanlar, merhaba.

 

Merhaba bal börek

Merhaba zehir zemberek

 

Konuşurken mangalda kül bırakmayanlar

Halka talkın verip kendileri salkım yutanlar

Dönme dolaplar, çarkıfelekler

Sayın dönek. Bay fırıldak ..

 

İlericiler, gericiler

Ben demiştimciler

Neme gerekirciler

Hepinize merhaba.....

 

Düşükler, kalkıklar, düşecekler

Düşecekleri yerlere tırmananlar, merhaba.

 

Aslanın ağzındaki ekmek

Kendinden başkasına yarayan emek

Zemzem'den kutsal alınteri

Göz nuru, gözümün nuru

Caaanım efendim, merhaba.....

 

Merhaba ulan kör kadı...

 

Merhaba.

Ey, düşüp takkesi keli görünen

Hak deyip halk cebinde eli görünen

Ali'nin başından Veli'nin başına

 

Veli'nin başından Ali'nin başına geçirilen külah

Tek sigortamız : Maşallah

Tek umudumuz : İyi olur inşallah ....

 

Merhaba.

Ey sırça köşkte oturup da komşusuna taş atanlar

Teker kırıldıktan sonra yol gösterenler

Vakitsiz öttü diye başı kesilen horoz

Suyu pisletti diye kurdun yediği kuzu

Uyan artık heey, Üsküdar'da sabah oldu .....

 

Merhaba.

Gözünün üstünde kaşın var dedirtmeyenler

Üstü bıyık altı sakal diye tükürtmeyenler

Mersin'e tersine gidenler

Ey, dokunulmayan zülfiyar ....

Merhaba.

 

Merhaba, verilip de tutulmayan sözler

Merhaba doymayan gözler

Merhaba dolmayan göbekler ....

 

İskemleler, işkembeler, merhaba.

Yurdumun ağaçsız toprakları

Topraksız ağaçları

İnsansız topraklarım

Topraksız insanlarım ....

 

Merhaba özgürlük yolunda yaralanıp yitenler

Merhaba bu yolda dökülüp bitenler

Merhaba söylenmemiş en güzel söz

Merhaba güzel yarınlar

Merhaba güzel yarınlar ......

 

İşte girdik alana

Selam verdik dört yana

Sözümüz anlayana

Merhaba.....................

 

"Bir GENCO ERKAL Siiri "

sardunyam

ses

nytopnbnb.jpg

 

 

Dalgınmışım

Yorgunmuşum

Kırgınmışım

Kızgınmışım

Deliymişim

Huysuzmuşum

 

Evet dalar giderim çoğu zaman, baktığım boşluğu görmeyecek, yanımda konuşulanları duymayacak, anlatılanları anlamayacak kadar üstelik...

 

Dalıp dalıp gitmelerimin, yolda karşılaştığımın yanından kör gibi geçmelerimin nedeni bu arsız ruhum...

 

Ne düşünüyorsun bu kadar diyorlar, çoğu kez altında başka manalar arayarak!

 

Oysa aklım nerelerde!

 

Şimdi ben buradayken, böylece duruyorken, dünya dönüyorken işkence görmekte olanların çığlıklarından, tacizci amca, dede, baba, abi v.s. ile karşılaşan küçücük çocuğun korku dolu gözleri ile gözüme bakmasından, töreydi, namustu, namussuzluktu, esasında günah keçisi bulmaktı adı ya işte o cinayetlere kurban edilen, onlar ölürken derin bir ohh çeken ERKEK(!)lerin vurduğu kadınların, ellerime tutunmaya çalışan buz kesmiş ellerinden, Kanadalı kürk avcılarına bebeksi gözleri ile bembeyaz bakarken, başlarına yedikleri sopaların acısını ensemde hissettiğimden, arabaların altında kalıp can çekişen sokak kedileriyle ruhum ezilirken, midem bulanırken, başım ağrırken sigaradan bir zehirli nefes daha çekerek dalıyorum işte...

 

Küsüyorum işte...

 

Ya hiç görmemek bir ödüldü başkalarına

Ya herşeyi görmek bir lanetti benim gibilere...

 

Suçlular ödüllendiriliyorken, masumların darağaçlarına gönderilmesinden nefret ediyorum...

 

Allah diyen dillerin altında saklanan şeytanların pis kokulu yalanlarından tiksiniyorum...

 

Koca koca kodamanların, yüksek yüksek kürsülerde "cağız, ceğiz, cektik, caktık" demelerinden kulaklarımı tıkıyorum...

 

Hüseyin Üzmez'lerden, onu aklayanlardan, taciz ettiği çocuğa "psikolojisi bozulmamıştır" raporu verenlerden, vicdanları sızlamayanlardan, utanmayanlardan ya sabır çekerek dayanamıyorum...

 

İnsanların vicdanını sömürerek paralarını bağış adıyla alıp menfaat sağlayan Deniz Feneri gibi kirli kurumlara tahammül edemiyorum...

 

Güneydoğulu çocukların çıplak ayaklarını görmeyen, onların üzerinden siyaset yapan politikacıların boğucu seslerine irkiliyorum...

 

Dünyanın her yerini kan gölüne çeviren çocuk katili devletlerin, palavrayla şov yapan başkanlarından gözlerimi kapatsamda kaçamıyorum...

 

Geceleri insan etiyle beslenip, gündüzleri insan hakları savunucusu kesilen vampirlerle aynı havayı solumamak için nefesimi tutuyorum...

 

Hayvan katliyamları yapan avcılardan, kurtaramadığımız her canlının vebaliyle uykusuz kalıyorum...

 

Üzerinden araba geçen sokak köpeğinin sakat bacağını sürüye sürüye kaçmaya çalışırken baktığım, beni delip geçen gözlerinin ateşinden sıtmalanıyorum...

 

Beş yıldızlı otellerde, lokantalarda ya da lüks evlerinde şımarıklık edip çöplere atılan yiyeceklerin varlığından haberdar olmayan, açlığın acısı ile herkesin aç olduğunu sanan Afrikalı çocukların hüzün dolu bakışlarından korkuyorum...

 

Annesi, babası bir hain kurşunla kurban giden çocukların topladığı mezarlık güllerinin kokusuyla dağlanıyorum...

 

Bütün dünyada hergün aç uyuyan milyonlarca insanı görmeyenlerin hayrına yaptırılan ektra süper lüks camilerle hidayete ereceklerini sanmalarını anlayamıyorum...

 

Papa bilmem kaçıncı şeyin, dışına giydiği beyaz örtünün altında sakladığı zalimliklerin farkedilemeyişinden bağırmak istiyorum...

 

sonra böyle dalıp dalıp gidiyorum -_-

×

Önemli Bilgiler

Bu siteyi kullanmaya başladığınız anda kuralları kabul ediyorsunuz Kullanım Koşulu.