Zıplanacak içerik
  • başlık
    61
  • yorum
    32
  • görüntü
    98.702

Bu blog hakkında

benliğimdekiler....

Bu blogdaki başlıklar

Senyour

Ey Çanakkale'nin ve bu vatanın müdafaasında canı, kanı, teri olan şehitler, gaziler... İngilizleri, Fransızları, Hintlileri ve daha nicelerini Çanakkale'de iman dolu göğüsleriyle karşılayan kahramanlar... Çok uzak coğrafyalardan gelen bu milletlerle bir alıp veremediğin yoktu aslında. Yeni Zelanda, Avustralya, İngiltere nerede, Çanakkale neredeydi? Şâirin o yıllarda "Kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ" şeklinde tasvir ettiği bu insanlar senin topraklarında ne arıyorlardı acaba?

5.jpg

Seni kolay lokma sanıyor, devletini yıkmak istiyorlardı. Birileri General Stanford'a, Türkleri tanımadıklarını, Çanakkale hakkında hiçbir şey bilmediklerini, Boğaz'ı aşmak için 150.000 kişilik bir kuvvete ihtiyaç olduğunu söylüyordu. Söylüyordu ama buna kimseyi inandıramıyordu. Hattâ İngiliz Kitchere, bu sayıyı çok buluyor, Çanakkale'nin geçilmesi için bu sayının yarısının yeterli olacağını, kısa sürede İstanbul'a ulaşacaklarını düşünüyordu. Böylece, "kocamış Türk devleti, Gordion'un kördüğümü misâli, bıçakla kesilmiş gibi bölünüp dağılıverecekti."

 

Büyük küçük hepsinin iştahı kabarmış, birbirlerine İstanbul'da randevular veriyor, zafer sonrası lüks yerlerde buluşmayı ümit ediyorlardı. Ganimetten pay kapmaya hazırlanan biri, daha 1909'da Bizans İmparatoru kıyafetiyle fotoğraf çektirip etrafındakilere gösteriyor, "İstanbul'a vardığınızda beni orada bulacaksınız." diyordu.

 

Onlar böyle düşünedursun, sen hazırlanmakla meşguldün. Ezineli Yahya Çavuş'la karşılarına çıkmaya hazırlanıyordun. Losfaki, Çatalca, Vekestin, Dömeke savaşlarında dövüşmüştün. Makedonya'da, Yunanistan'da, Balkan Harbi'nde bulunmuştun. Çanakkale'de bulunmamak bir eksiklik olacaktı senin için. Hemen Seddülbahir Cephesi'nde, 26. Alay'da yerini aldın. Düşmanın karaya çıkmasına, kumsalda bir metre dahi ilerlemesine gönlün razı olmuyordu. "Bu böyle olmaz kumandanım. Düşman bu topraklara ayak basmamalıdır. Çıkartma yapacağı noktaya gidip onları durdurmayı vazife bilirim." demiştin alay kumandanına. Kumandan Binbaşı Kadri Bey, "Peki, arzu ettiğin gibi olsun; fakat yanına bir manga er al." demişti. Bu esnada, komutanla konuşmalarını dinleyen 63 er, ön cephede yer almak için atılmıştı meydana. Sen onlara nereli olduklarını sormuştun önce. Kimi "Konyalıyım.", kimi "Maraşlıyım." dedi. Oysa sen Çanakkaleli olanları arıyordun; onları seçecektin; ama Afyonlu Kara Mehmet, "Çavuşum, Müslümanlıkta hemşehrilik mi ileridir, yoksa kardeşlik mi, biz din kardeşiyiz, bizi kendinden ayırma!" sözleriyle bir hakikate tercüman olmuştu. O gün, iki takım inanmış yiğitle Kirte Körfezi'nde 3.000 kişilik düşmanı durdurmuş, "Buradan çıkartma yapmak imkânsız!" dedirtmiştin.

 

Çanakkale'de şenlik yapacaklarını düşünüyor, "Çanakkale Boğazı'nda ve Gelibolu Yarımadası'nda toplarımızın ve birliklerimizin şenliği başlayınca Türkler, çaldığımız havaya ayak uydurarak oynamak zorunda kalacaklar. Bu, Türkler için İstanbul'u savunmak üzere ricat havası olacak." diyorlardı. Seni unutmuşa benziyorlardı.

 

Senin, 6. Alay 2. Bölük Kumandanı Yüzbaşı Hasan Fehmi Bey olarak da anlatacakların vardı. Diyarbakırlıydın. Hücumun en şiddetli ânında iki yerinden yaralanmıştın. Askerlerin, seni emniyete almaya çalışıyorlardı. Ancak sen, "Çocuklar, benimle uğraşacak zaman değildir, düşmana yumruğu vuracak zamandır. Kuvvetli bir hücum yapın ki, bölüğümüzün muvaffakiyetini göreyim. Tâ ki gözüm açık gitmesin!" deyip hücuma teşvik için kalkmaya yeltenirken, kalbinden yediğin mermi, destanının son noktası olacaktı.

 

Âdeta 1453'ün intikamını almak istiyorlardı. O kadar ki, "Ümitlerimiz çok çok artmıştı. Kurtarılacak Kudüs mü, yoksa Konstantinopol mu? Ne farkı var?" diyorlardı. İstanbul'u aldıklarında Kudüs'ü almış kadar sevineceklerdi. Ama cephede karşılarına çıkacak olan 6. Alay'ın 6. Bölüğü'nü ve Mülâzım-ı Evveli Ulvi Bey'i hesaba katmamışlardı. Senin bir hücumda yaralanıp yere düştüğünü, bir top mermisinin ayağını alıp götürdüğünü anlatıyorlar. O gün seni görenlerden biri, doktorlar sadece bir deriyle vücuduna tutunan ayağını kesmek istediklerinde, "Aman ayağımı kesmeyin, sonra bölüğümün başına gidemem." dediğini anlatacaktı.

 

Böyle kahramanlıklar bir destanlarda bir de senin tarihinde vardır.

 

Seni hasta ve güçsüz görüyor, hafife alıyorlardı. Ancak görmedikleri bir şey vardı. Senin imanından gelen, "Ölürsem şehit, kalırsam gazi!" anlayışından haberleri yoktu. Senin komutanların için, "Bir hafta sonra İstanbul caddelerinden geçişimizi esirler safında seyredecekler." diyorlardı.

 

Seni kolay lokma sanıyorlardı. Cepheyi terk edeceğini, çoğunuzun esir olacağını düşünüyorlardı. Sonra, senin satın alınabileceğini zannettiklerinden, savaştan önce basın yoluyla her birinize 10 şiling verileceğini ve sizlere dokunulmayacağını duyuruyor, böylece cephede savaşacak Türk askerinin kalmayacağını inanıyorlardı. Oysa sen satılık değildin. Hiçbir zaman da olmamıştın. En fazlası ölümdü. Ancak sen onu da şerbet niyetine içerdin. Hele bu, kudsî bir gaye uğruna olursa... Geride kalanların da, tevekkülle "İnnalillah ve inna ileyhi raciun." derlerdi.

 

Zafer kazanmanın birinci şartı inanmaktı. Ancak İngiliz komutan Hamilton inanmıyordu, en azından şüpheleri vardı. Günlüğüne düştüğü, "Cephede bir harp günlüğü tutmalıyım. Buna ihtiyaç var. Gâlip gelene sorulmaz, fakat yenik düşen her şeyi cevaplandırmalıdır." notu, "yenilirsem" düşüncesiyle hareket ettiğini gösteriyordu. Diğer yandan, savaşın ilerleyen günlerinde, "Türkler gerçekten cesurlar ve görüldükleri yerlerde korku salıyorlar. Masal kitaplarında değil ama süngü takılmış parıltılar içinde bir uzun insan hattı, Allah Allah sesleriyle üzerimize koşuyor." sözleriyle, iman ve inançtan müteşekkil bir sette tosladıklarını, "Diğer zamanlarda 'Allah kısmet ettiyse' kayıtsızlığı içindeler." ifadeleriyle senin farklılığını dile getiriyorlardı.

 

Yorgundun, güçsüzdün. Ancak, vazifeni hakkıyla îfa etme konusunda mesuliyet hissiyle dopdoluydun. Ve sen Karargâh-ı Evvel Muhafız Piyade Bölüğü Kumandanı Mülâzım-ı Evvel Ruhi Bey olarak çıktın karşımıza bir de. İngiliz uçağını düşürmüştünüz. Pilotları atlayarak canlarını kurtarmıştı. Dalgalarla boğuşuyorlardı. Sizlerden -biraz önce öldürmeye çalıştığı kimselerden- yardım bekliyorlardı. Tam bu sırada komutanınız, "Bu iki adamı kurtarmaya kim gider?" diye sorunca, "Bir kumandan emir verdiğinde, süngü üzerine, top üzerine gidip ölmek vazifemdir." deyip atılmıştın ortaya. Sen merhametliydin ve düşmanından da esirgemiyordun bunu. "Düşmanım da olsalar, onları kurtarmak bana bir vicdanî vazife oldu." diyerek öne çıkmıştın. Sendeki bu vazife şuuru, düşmanlarının gözünden kaçmıyordu. "Hakikaten ben hayatımda bu derece cesur asker görmedim. Hücuma kalkıp ilerlemeye başladık mı üzerlerine yağdırdığımız mermi sağanağına aldırmadan soğukkanlılıkla ayağa kalkıyor, siperlerden fırlıyor ve başlıyorlar ateş etmeye... Bu askerler kendilerine verilen vazifeyi aynen yerine getirme hususunda pek mert hareket ediyorlar." sözleriyle hakikati teslim ediyordu Hamilton.

 

Bu destanın bir de "Sarı İbrahim'in oğlu Mehmet" sayfası vardı. Bir hücumda yaralanmış, bu hâlinle üç gün boyunca sürünerek mevziine yaklaşmaya çalışmıştın. Ancak bir de baktın ki, bir Avustralya kolu saldırı hazırlığında. İşte o zaman hayatını hiçe sayıp bağırarak uyarmıştın arkadaşlarını ve düşmanın püskürtülmesini sağlamıştın. Yüzbaşı Emin Ali Bey seni şöyle tanıtıyordu: "Semalardan tatlı bir hitap gibi gelen bir sesle düşmanı haber veren o meçhul askeri bulmak istedik. Gönderdiğimiz keşif kolu, 47. Alay Kumandanı Şehit Tevfik Bey'in boru neferi, Antalya'nın Kağnıcılar Köyü'nden Sarı İbrahim Oğlu Mehmet'i son nefeslerini verirken getirdiler. Bu kahraman çocuk, hayatının son deminde kendi için değil, siperdeki arkadaşları için unutulmaz büyük bir fedakârlık göstermiş, bize düşmanın baskınını bildirmişti. İşte Çanakkale muharebelerine hâkim olan sır burada, bu ölmeyen büyük ruhtadır."

 

Seni kolay lokma sanıyorlardı. Hemen yutuvereceklerdi. Ama sen kolay lokma olmadığını ziyadesiyle ispat ettin. Her birinizin yaşadığı ayrı bir destandı aslında. Hepinizin hikâyesi anlatılmaya, bilinmeye lâyıktı. Bir Çanakkale kahramanının, "İşte bey! Çanakkale baştanbaşa bir tarih, hattâ bir destandır! Temenni ederiz ki, memleketimizin mütefekkirleri, içtimaiyyunu (sosyal bilimcileri) bizdeki bu seciyeyi, bu levhaları parlatsın." sözleri her birinizin hâtıralarının ele alınmasının lüzumuna işaret etmektedir.

 

Kaynaklar

- Mehmet Niyazi, Çanakkale Mahşeri, s.246

- Vehbi Vakkasoğlu, Çanakkale'de Şahlananlar, s.29

- Talha Uğurluel, Çanakkale Savaşları ve Gezi Rehberi, s.242

- Vehbi Vakkasoğlu, Bir Destandır Çanakkale, s.144, 146

- Dr. Yusuf Gedikli, Cepheden Çanakkale, s.142

Mehmet SUCU

Senyour

Esir Mehmedler

1914 yılı Haziran ayının sıcak günlerinden şikâyet eden insanlık, asıl yakıcı ateşin yaklaştığının farkında değildi. Sırp öğrenci Gavrilo Princip'in silâhından çıkan mermilerle Saraybosna meydanına yığılan Arşidük Ferdinand, devrilen ilk domino taşı oldu ve Birinci Dünya Harbi'nin kapıları ardına kadar açılıverdi. Daha ilk aylarda harbin temeldeki sebebi anlaşıldı: Osmanlı coğrafyasındaki petrol. Osmanlı'yı sıcak savaşa çekmek derdinde olan Almanya ise Goben ve Breslau zırhlılarının rol aldığı, bilinen taktikle Osmanlı Devleti'ni bir oldu-bittiyle karşı karşıya getirecektir. Osmanlı bayrakları çekilen ve buna uygun üniformalar giydirilen Alman mürettebatla Karadeniz'e açılan Goben (Yavuz) ve Breslau (Midilli) zırhlıları Rus liman şehirlerini bombalamış ve maksat hâsıl olmuştur(!)

 

İlerleyen haftalarda Osmanlı Devleti, en şiddetli çarpışmaların yaşandığı cephelere ev sahipliği yapma durumuna düşecek, Galiçya'da, Kafkaslar'da, Irak'ta, Yemen'de ve Kuzey Afrika'nın uçsuz bucaksız çöllerinde savaşan taraflardan biri olacaktı. Osmanlı ordusunda, Kasım 1914 itibariyle, yaklaşık 2.500.000 asker mevcuttu. Savaş sona erdiğinde ise, ortaya çıkan kayıp ürperticiydi: şehit, hasta, yaralı, kayıp, firar ve esir sayısının toplamı 1.560.000'di. Osmanlı Devleti, 30 Ekim 1918'de, Limni Adası'nın Mondros Limanı'nda bekleyen Agamemnon zırhlısında masaya oturup "Mondros Ateşkes Anlaşması"nı imzalamak mecburiyetinde kalmıştı.

 

Genelkurmay (ATASE), Kızılay ve Kızılhaç arşivlerine göre, İngiltere'yle savaştığımız Irak, Sina, Filistin, Çanakkale, Suriye ve Yemen cephelerinde esir düşen Mehmetçik sayısı 134.000, Rusya'yla sadece Kafkas Cephesi'nde yapılan savaşlarda esir düşenlerin sayısı ise yaklaşık 65.000'dir ve bu sayıya 60.000 civarındaki sivil esir dâhil değildir. Buna, Avrupa ülkelerinde ve sıcak savaşın yaşandığı bölgelerde esir edilen 100.000 civarındaki sivil de dâhil edildiğinde esir toplamı 360.000'e ulaşmaktadır. Dünyanın dört bir yanına savrulan bu canlar, düştükleri esaret ateşinde 1926 sonlarına kadar kavrulacak, ayakta kalıp eve dönebilen esir sayısı 135.000 civarında olacaktır!

 

3_1.jpg

İngilizlere esir düşenlerin yaklaşık 20–22 bini, Ruslara esir düşenlerin ise 40–45 bini ya ölmüş veya kayıptır! Savaşta esir düşen toplam 205.000 askerin yanı sıra 450.000 Mehmed de cephede aldığı yara ve hastalıklarla boğuşarak vefat etmiştir. "Kayıp" olarak geçen 60.000 Mehmed ise muhtemelen şehit olmuş; ama kayda geçmemiştir. Bu rakamlar toplam mevcut içinde % 27'lik bir oran demektir ki, bu kayıp, savaşan ülkelerin hiçbirinde yoktur.

 

Şehitler, makamların en yücesine uçtu. Gaziler, yarım yamalak bedenleriyle ve hüzünlü bir onurun esintisiyle de olsa döndü yurduna. Ya esirler?... Türkülerin kırık dökük mısralarında meçhul siluetlere dönüverdiler. Fakat, tarih unutsa da analar ve gelinler yıllarca kapılarının önünde oturup beklediler dualarla. Adviye Kadın yandaki komşuya giderken bile, babasını hiç görememiş oğluna tembihledi yıllarca:

 

— Bak oğul, baban gelirse içeri al! Sonra hemen bana seslen!

 

Uzun yıllar sonra, Adviye Nine son nefesini verirken ve oğlu, torunları başucunda dua ederken vasiyetini söyledi:

 

— Oğlum, baban gelirse, yıllarca yolunu gözlediğimi deyiverirsin!

 

Sonra... Birden bakışları odanın kapısına mıhlandı ve elleriyle üstünü başını düzeltirken son sözleri döküldü dudaklarından:

 

— Geldin mi beyim? Hoş geldin sefalar getirdin!

 

Kimi evlerde, her akşam sofraya fazladan bir tabak konurdu; hattâ beyin en sevdiği yemek pişirilirdi her gün bıkmadan usanmadan. Evin kadını itinayla yerleştirdiği tabağa yemeği sıcak sıcak koyup, öyle bekledi Halil Çavuş'unu! Küçücük bir ümidin ışığına sığınıp ayakta kalma mücadelesi veren Halil Çavuşlar ise; gâh çölün ortasında, gâh Sibirya buzullarında, gâh Hind ormanlarında, etraflarını çeviren dikenli tellere baktılar yıllarca. Kafese kapatılmış aslanlar gibi hırslandılar, çırpındılar ve rahmet-i İlâhîye'den ümitlerini kesmediler. Gözlerini gökyüzüne çevirip haykırdılar:

 

— Ben daha ölmedim!

 

Sonra ne oldu? Osmanlı coğrafyasının o saz benizli, umman yürekli yiğitleri nerelere götürüldü; başlarına neler geldi?

 

İngilizler, esir aldıkları Osmanlı askerlerini rütbe, sınıf ve etnik özelliklerine göre doğuda Myanmar'dan batıda Mısır'a uzanan onlarca kampa yerleştirmişti. "Gittikçe daha uzaklara" anlayışıyla yapılan bu dağıtımın hedefi "Osmanlılık" inancını parçalamaktı.

 

Sadece Hakk'ın önünde boyun eğen Mehmedler için esaret zordu; ama bir yandan direndiler, bir yandan da hayatta olduklarını duyurmaya çalıştılar. Binlerce mektup yollandı bu tel örgülerin arkasından. Fakat bunların bir kısmı sahiplerine hiç ulaşamadı ve hâlâ Kızılay arşivlerinde bekliyor.

 

Kızılay arşivlerinde, sadece Hin­dis­tan-Myanmar'dan ayda onbinlerce mektubun geldiği görülür. Hin­distan Bellari Kampında, 5401 numarayla kayıtlı Binbaşı Nazım Efendi'nin eşi ve kızlarına ulaşan mektubundan bir kısım şöyledir:

 

" ... Endişem ve işgâlât-ı zihniyem daima sizsiniz. Paranız var mıdır? İdareniz ne yoldadır? Mektebe ve namaza devamınızı terk etmeyiniz. Duadan geri kalmayınız. Allah (celle celâlühü) cümlemizin hâmisidir. İnşallah görüşürüz. Bana mektup yazınız..."

 

İngiltere veya Rusya'nın kontrolündeki kamplar, başta Kızılhaç tarafından olmak üzere, sözde sürekli teftiş ediliyordu. Özellikle İngiliz esir kamplarına ait teftiş raporlarına bakıldığında, kamplar âdeta tatil köyü gibi anlatılıyordu.

 

Fakat, kamuoyundan ne kadar gizlense de en büyük acılardan biri, Mısır'daki bu kamplarda yaşanıyordu. Bu kamplardaki 15.000 Mehmetçik bilerek "kör" ediliyordu. Bu vahşet nihayet bir Kızılhaç raporunda yer almıştı: "...Esirlerin % 20'si göz hastalığına yakalanmıştır... Kampın sağlık hizmetleri, İngiliz Dr. E.G. Garnen başkanlığında Arsen Khoren ve Leon Samuel adlı iki Ermeni doktor tarafından yürütülmektedir...." Rapordaki % 20 ifadesi, Heliopolis kampındaki 1.000 esirin ciddi seviyede göz rahatsızlığı çektiğini gösteriyordu ki, bu rakam hiçbir şekilde normal kabul edilemezdi.

 

Bu vahşet, TBMM'nin 28 Mayıs 1921 tarihli 37. oturumunda Edirne Mebusları Faik ve Şeref Beyler tarafından Meclis gündemine getirildi. Mebuslar, "Aşırı miktarda krizol (dezenfekte etme hususiyeti olan organik bir madde) katılan bu -sözde- tathirat (temizlik)" ile 15.000 civarında Mehmedin kör edildiğini belirtip, suça dahli olanların cezalandırılması talebinin ilgili ülkeye iletilmesini istediler. Aslında, İzmir Kolordu Komutanı Ali Nadir Paşa, daha 1919 yılı Mayıs'ında gönderdiği raporda, Mısır'dan gelen esirler arasındaki 303 Mehmedin kör olarak döndüğünü yazıyordu. On binlerce Mehmedin acımasızca kör edilmesi hâdisesindeki bir iddia da, bu vahşetin bizzat Ermeni doktorlar eliyle yapıldığıdır. Mısır'daki kamplardan sağ dönen Eyüp Sabri Bey "Hatıraları"nda, bu zulmün fâili olarak "göz oyucular" şeklinde tarif ettiği, Mısır-Abbasiye Hastanesi'ndeki Ermeni doktorları gösteriyordu. Bunlar, sözde temizlik için, esirlerin gözlerine önce "Krizollü su" ile zarar vermekte, ardından da tedavi bahanesiyle bir günde onlarca Mehmedin gözünü oymaktaydı. Bu doktorların böylesine rahat hareket etmelerinde İngiliz komutanların payı büyüktür. Eyüp Sabri Bey, esirlerin, yemek almak ve def-i hacetlerini gidermek için birbirlerinin omzuna tutunarak katar oluşturduğunu üzülerek ifade eder. Ne enteresandır ki, Anadolu'daki İstiklâl Mücadelesi'nde kazanılan zaferlerin ardından göz oyma ameliyatları(!) birden kesilecek, Ermeni doktorlar, birkaç ay içinde ortadan kayboluverecektir.

 

İngiliz kontrolündekiler başta olmak üzere kamplarda en çok "dikenli tel hastalığı"yla karşılaşılıyordu. Bu durumu, Filistin Cephesi 3. Kolordu Baştabibi iken esir düşen ve Mısır'daki Seyd-i Beşir Kampı'na götürülen Yarbay Kadri Kemâl Efendi şöyle anlatıyor:

 

"... Bu tel örgülerle tahdit edilen esaret hayatına tahammül etmek, öyle her şahsın iktidarında değildir... Önemli sayıda askerin, sürekli tel örgülere bakmaktan akıl hastalıklarına duçar olduğu görülüyor. Askerimiz sabırlı ve mütevekkil olduğu hâlde, otuz ikisinde aklî rahatsızlıklar görülmüştür..."

 

Kamplarda, daha ilk aylarda ilginç bir ayrım başlamıştı. Eyüp Sabri Bey; "Bir Esirin Hatıraları" kitabında şu tespitte bulunuyor: "İngilizler; Rum ve Ermeni esirleri ayrı tele kapattılar. Daha sonra Arap, Arnavut, Boşnak ve Kürtleri dahi Türkler arasından ayırarak Hristiyanlara mahsus kamplara koydular. Maksatları, İslâmlar arasına sokmak istedikleri nifak ve fesat plânını orada da tatbik etmekti." Propaganda kısa zamanda semeresini vermeye başladı. Meselâ, Ermeni esirler arasından seçilen tercümanlar Türk esirlere eziyet etmeye başlamışlardı.

 

Mısır'daki kamplarda sık görülen dizanterinin yanı sıra, sadece Osmanlı esirleri "Pellegra" denen bir hastalığa yakalanıyorlardı. Esirlerin aç bırakılıp, bilhassa kokmuş at ve katır etlerini yemeye zorlanmalarından kaynaklanan ve uyuza benzeyen bu hastalık kırıp geçirmişti.

 

İngiliz esir kamplarında bunlar yaşanırken Ruslara esir düşen Mehmedlerin durumu unutulmak, "soğuk ve beyaz ölüm"e rağmen yaşamaya çalışmaktı.

 

Kızılhaç ve Kızılay, Rusya'daki kamplarda hiçbir zaman sağlıklı teftiş yapamadı. Romanya ve Galiçya'da esir düşen Mehmedler, ya yürütülerek veya Teplushki denen yük vagonlarına hayvanlar gibi istif edilerek Sibirya'daki kamplara götürüldü. Kafkasya'da esir düşenler ise Hazar Denizi'nde, yılan ve akrep kaynayan Nargin Adası'na kapatıldı. Yük vagonlarıyla yapılan nakillerde ölümler çığ gibiydi. 1915 kışında, Sibirya'nın bir bölgesine taşınan 800 Mehmed'den sadece 200'ünün kampa sağ olarak ulaşabilmesi, vahşetin boyutlarını gösteriyordu. Bazen de, kapı ve pencereleri tahtalarla kapatılmış vagonlar istasyonlarda haftalarca unutuluyor(!), açılan vagonlardan ise, yığınlarla Mehmed cesedi çıkıyordu.

 

Moskova'nın kuzeyinden Sibirya'ya kadar olan bölgedeki kamplarda, esaretin kahrına, soğuğa ve açlığa direnenlerin en büyük desteği, Çar yanlısı politikalar neticesi bölgeye göçe zorlanan Tatar Türkleriydi. Türk esirlerin hemen her ihtiyacına koşmak için çırpınan bu insanlar, kaçmaya çalışan Mehmedlere pasaport, elbise veya güvenli ev temin ediyorlardı.

 

Bediüzzaman burada iki buçuk yıl süren esareti sırasında, hem kamplardaki asker ve subaylara –her türlü baskıya rağmen– irşâd hizmeti yaptı, hem de Tatar Türklerinin teminat vermesiyle Volga Nehri kıyısındaki camide ikâmet etme izni aldı.

 

İngilizler, ellerindeki esirlerin tahliyesini sürekli erteliyor; bazı asker ve subayların yerlerini değiştiriyordu. Bunda Yunan hükümetinin ısrarlı talebinin de payı vardı. Zîrâ, salıverilen Mehmedlerin İstiklâl Harbi'ne iştirak etme ihtimali hepsini tedirgin ediyordu (Nitekim korktukları başlarına gelecekti). İngiltere nihayet 1921 sonlarında kampları boşaltmaya başladı. Eve dönüşün Rusya ayağı 1926'ya sarksa da 1921'den itibaren, önce küçük gruplar halinde; ardından toplu dönüşler başladı. Dönüşün en yoğun yaşandığı 1921 sonu itibariyle 65.000 esirden 20.000'i geri dönebilmişti.

 

Evet, kimisi döndü hanesine, viraneye dönmüş buldu. Kimisi çaldı kapıyı, ocağını sönmüş buldu. Dönenler tabii ki törenle karşılanmadılar. Ama şikâyet de etmediler, alkış değildi istedikleri.

 

Ya dönemeyenler? Myanmar, Sibirya, Mısır ve Maadi'de aylarca tel örgülere bakıp yüreği çatlayanlar; yollarda kalanlar, kaybolanlar?..

Aradan çok uzun yıllar geçti. 1990'lı yılların başıydı. Myanmar'a inen bir uçak ve merdivenlerinde dikilen gencecik bir delikanlı. Elindeki çantasına sığdırdığı dünyalığıyla, gönlünde ummanlar gibi sevgisi ve gözlerinde, insanlığın günahlarına döktüğü gözyaşlarıyla... Adı Ahmet veya Âdem ne fark eder! Kim bilir, Belki de Myanmar esir kampının şehitliğinde yatan Karadeniz Vapuru Çarkçısı "Hussein Ahmed"in torunudur o!

 

Artık Teplushki'lerin olmadığı buzlar ülkesi St. Petersburg'a bir başka uçak iniyor. Merdivenlerinde, önündeki şehre değil; adeta, sevdalısı olduğu Cennet bahçelerine bakan bir başka Ahmet veya Yusuf. Edirneli, solgun yüzlü, mangal yürekli, gencecik bir öğretmen. Yanı başında, en az beyi kadar inanmış bir Hatice, bir Ayşe belki de. Hani gelirken uçaktan gördükleri karlarla kaplı derin vadinin bir köşesinde donarak ölen "Ousun Keupru(lü) Moustafa Redjeb(in)" yüzünü göremediği oğlu Ramis vardı ya; işte onun torunu ve damadı onlar. Neden olmasın!

 

Şu Ufa'ya giden Belletmen Ali'yi mi sordunuz? O, daha kuzeydoğudaki Vetluga kampından kaçmaya çalışırken şehit edilen "Kharpout(lu) Mehmed Mouhedin(in)" torunu olamaz mı?!

 

Sudan'da, bir çöl gecesinin yarıdan sonrasında, serdiği seccadesine kapanıp: "Ey kimsesizler Kimsesi, tut elimden!" diye gözyaşı döken Halis Hoca'nın büyük dedesi üç kardeştiler. Bir kardeş Yemen'de şahadete erdi; diğeri, yani Halis Bey'in dedesi sağ bacağını Seddülbahir'de verdi. Bir de Cemal vardı; o esir düştü. Mısır'daki Maadi Kampına götürdüler onu. Esareti bitince de geri dönmedi Cemal, Hartum'a geldi. Kalan ömrünü orada geçirdi. İşte Halis Hoca'nın yeni geldiği Hartum'da El Kebir Camii'nde görüştüğü Hartumlu Dr. Yousuf Fadel'in aslında büyük amcası Cemal'in torunu olduğunu her ikisi de bilemezdi tabii.

 

* Birinci Dünya Harbi'nde, Rus­ya'nın kuzeydoğusundaki Kosturma vilâyetinde, Volga kıyısındaki Tatar Câmii'nde dile gelen bir esâret gecesi münacatı (Garibem, bîkesem, zaîfem, nâtuvânem, el'amân gûyem, meded hâ­hem, af be cûyem, zidergâhet ya İlâhî!)

3_2.jpg

Kaynaklar

- ATASE; K-1827,D-9,F-1-24

- Atlas Dergisi; 101. sayı, Ağustos-2001; 104. sayı, Kasım-2001

- ATASE; K-2480,D-400,F-1-1, F-1-19.

- ATASE ; I.D.H. K-4609 D-13.

- Eyüp Sabri; Bir Esirin Hatıraları, Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul-1978

- Prof. Eran Dolev, The Story of Pellegra Among Turkish (Bildiri), Nisan-2000

- Kızılhaç Heyeti Mısır Kampları Raporu sh.40-85

- ATASE; İstiklal Harbi, Kutu:30, Gömlek:148, Belge no:148-1 & Sabahattin Selek, Anadolu İhtilali, İstanbul-2000

- Yücel Yanıkdağ; Ottoman Prisoners of War in Russia 1914-1922, Journal of Contemporary History, London-1999

- ATASE; K-914, D 3/7, F3

- Aksiyon Dergisi; 168. sayı, 21.02.1998

- Cahit Önder; Atatürk'ün Doğumunun 100. Yılında Yaşayan Çanakkaleli Muharipler-1981

- ATASE; K-2494, D19, F-11-1, 11-2, 11-3

- Cemaleddin Taşkıran; Ana Ben Ölmedim, İş Bankası Yayınları, İstanbul 2001.

 

 

 

Murad MUHSİN

Senyour

05.01.2009

 

 

 

Hrant Dink, 16.10.2005 tarihli Yeni Asya'da yayınlanan bir söyleşisinde, Hasan Hüseyin Kemal'e, 'Allah Bediüzzaman'dan razı olsun. Zamanın ölçülerine ve bakış tarzına göre, burada ahlaklı bir duruş sergilediğini görüyoruz.' diyor ve ekliyor:

 

'Bediüzzaman, Doğu'da aşiretleri gezip meşrutiyeti anlatırken, halk meşrutiyetin Ermenilere tanıyacağı eşitlikten rahatsızlık duyuyor, o da, 'Kendimizi dev aynasında görmemeliyiz. Kabahat bizde. Tamamen zimmetimize alamadık, bilhakkın adalet-i şeriatı gösteremedik... Hem de dostluğun sebebi vardır. Zira komşudurlar. Komşuluk dostluğun komşusudur. Hem de onlar uyandılar, dünyaya yayıldılar, terakkiyat tohumlarını topladılar; vatanımıza ekecekler' diyor ve Ermenileri korumak gerektiğinden bahsediyor'. Ermeni meselesinde, 'adalet-i şeriat' tamlamasındaki 'adalet' kavramının anahtar olduğunu düşünüyorum.

 

Taraf'tan Markar Esayan da Kemal'e, "Müslümanlar doğası gereği zulme karşı olan insanlardır. Zulüm, katliâm dinlerde lânetlenen şeylerdir. Kim olursa olsun buna maruz kalanları Müslümanların sahiplenmesi gerekir. Bundan dolayı milliyetçilikten arınmış, doğruyu arayan Müslümanlara güveniyorum. Ortada olan yüzlerce katliâmı Müslümanların kabul etmeyeceğini düşünüyorum. Ama içimizdeki milliyetçilikle de henüz yüzleşemedik. Türkiye'de devlet söyleminin çekim gücü o kadar yüksek ki, buna karşı koymak için son derece olgunlaşmış, hazmedilmiş demokratlığa ihtiyaç var. Kendiyle yüzleşmiş bir kişiliğe ihtiyaç var. Milliyetçiliğinizle hesaplaşamamışsanız bu eninde sonunda politikalarınıza, görüşlerinize yansır..." demişti. Tabii ölü sayarak bu meselenin çözümünü sağlamak imkansız. İttihatçıların Ergenekoncu kanadının suçlarını üstlenmek de doğru değil. Sanırım asıl sorun, zihnimizin diplerinde yatan milliyetçi/faşizan tortularla ilgili. Çocukken ben de büyüklerimden duyardım. Sinirlendiklerinde, 'Ermeni dölü!' diye küfrederlerdi. Bu, onlara belki babalarından, dedelerinden intikal eden o acı hatıralarla ilgiliydi. O hatıraları adil ve vicdanı kirlenmemiş tarihçilere havale etmeliyiz. Biz, asıl, zihnimizin dibinde yatan ırkçı-faşizan sünelerle meşgul olmalıyız. Kenan Rıfai'ye, 'efendim' diyor bir muhibbanı, 'siz Ehl-i Beyt'i çok seviyorsunuz fakat Yezid'i bir kez olsun lanetlediğinizi duymadım..' 'Evladım' diyor, 'ben içimdeki Yezit'le meşgulüm...' Herkes içindeki Yezit'le meşgul olsa, sorunun çözümü için daha iyimser olabileceğiz. Hepimiz, otoriter bir siyaset tarzının gölgesi altındayız. Sadece Ermeni meselesini değil Kürt sorununu, Alevilerin sorunlarını, diğer dinî ve etnik topluluklarla ilgili sorunları sağlıklı konuşmak için en büyük engelimiz böylesi bir baskıcı gölgenin altından geçmiş olmamızda yatıyor. Milliyetçilik ve laiklik, Türkiye'de iki ayrı çatışma alanı üretti. Kürt sorunu, modern-ulus devletin çocuğudur. Farklı dinî toplulukların yaşadığı zorluklar ve eziyetler ise laiklik uygulamalarının hasıl ettiği sorunlardır. İşin ilginç yanı sadece gayr-ı müslimlerin değil, Müslümanların da Türkiye'de benzer sorunlar yaşadığıdır. Bu hak ve özgürlükler sorunu sadece Ermeni veya Musevileri değil, herkesi ilgilendiriyor. Türkiye'de demokratik katılım kanallarındaki tıkanıklıkları, özgürlükçü, katılımcı ve çoğulcu bir anayasa ile aşmak mümkündü, lakin bu iktidar da bunu henüz başaramadı. Statüko karşısında zaman zaman geriledi, korktu. Oysa korkularla değil, ancak hak ve hakikatle, adalet ve vicdanla bu sorunlar çözülebilir. Hayat sevgiden doğdu, korkudan değil. Bu iktidara halk bu desteği, bu sorunların çözümü için vermişti. Çevrenin toplumsal taleplerini merkeze taşıma konusunda ne yazık ki AK Parti yeterince başarılı olamadı. Bu başarısızlığın bir boyutunu Ermeni meselesiyle ilgili sorunlar oluşturuyor. Ermenistan'la ilişkilerin iyileştirilmesi yönündeki çabalar yeterli değil. Ermeni sorunu da dahil, bütün sorunlarımızın özgürce konuşulabilmesi için anayasal ve yasal engellerin kaldırılması zorunlu idi, bu yönde de yeterince çaba gösterildiği söylenemez. Hem tarihimizle, tarihsel tecrübemizle övünüyoruz hem de örneğin Osmanlı'nın 'öteki'ne ilişkin hukukî zenginliğinin çok gerisinde kalıyoruz. Bu, bizim Kemalist geleneğin otoriter, ötekileştirici, milliyetçi reflekslerinden kurtulamadığımızı gösteriyor. İslamcı, milliyetçi, sosyalist bütün geleneklerde bu tortulardan izler var. Bediüzzaman'ın, Meşrutiyet dönemindeki fikirlerinden de gerilerde bugünkü İslamcılar. Milliyetçi refleksler onlarda da var. Kimileri, Ermeni çetecilerin yaptığı vahşetleri sürekli hatırlayarak, onların haksız olduğunu düşünüyor. Bu hissiyatı da bir ölçüde anlıyorum. Ama, asıl ahlakî olan, 'iyiliğe iyilik, kötülüğe iyilik'se, hele bu tarihte kalmışsa, bugüne ve yarına bakmak daha makul ise böylesi acıların insanı öfke ve nefrete değil, kötülüğü nisyana yöneltmesi gerekir. Birbirimizi ne ile suçluyoruz, dedelerimizin yaptığı zulümlerden. Niçin özür diliyor veya özür dileyenlere öfkeleniyoruz? Bizden iki üç önceki kuşağın birbirine yaptığı zulümden. Peki bugün biz ne yapıyoruz, birbirimize nasıl davranıyoruz? Aynı veya ayrı ülkelerde yaşayan örneğin Müslüman ve Ermeniler olarak bizim birbirimizle ilişkilerimiz nasıl? Halveti bilgesi Ahmet Amiş Efendi, 'Sizden birisi hakkında sorarlarsa, onun ilk aklınıza gelen iyiliğinden başlayınız' diyor. Demek ki ayrılık ve çatışma noktalarından değil, yakınlık ve birlik ilkelerinden yola çıkmalı. Teberra değil tevelladan yana olmalı. Yezid'i lanetlemektense Hüseyin'i övmeli, yüceltmeli. Olan olmuştur, hatta olacak olan da olmuştur, derler. Olan olmuşsa, biz, olacak olana bakmalı, mesela Ermenilerin mutfağımıza, müziğimize, mimarimize, edebiyatımıza, geleneksel mesleklerimize, toplumsal yaşamımıza kattığı değerleri görmeliyiz. Şimdi benim yaptığım gibi, 'biz' dememeli belki, bu topraklarda, aynı göğün altında, eşit vatandaşlık bağıyla bağlı olduğumuz bir toplumsal sözleşmenin çevresinde olmalıyız. Adalet ilkesine sarılmalıyız. Türkiye'de bu iki alanda, milliyetçilik ve laikliğin ürettiği çatışma alanlarında anayasal ve hukukî düzeyde özgürlük alanlarının daha çok genişlemesine çalışmalıyız.

 

Bir vicdan sahibinin dediği gibi, modern teknoloji burjuva uygarlığının en fazla çürüdüğü alan olarak, 'Keşke dünya savaşı olmasaydı, en azından biz bu harbe girmeseydik, işgale uğramasaydık, savaşlarda yürek burkan can kayıpları olmasaydı, özellikle sivillere dokunulmasaydı ve tehcir kararı alınmasaydı... Ama tarihi yeniden yaşamak ve revize etmek mümkün değil. Bunların hepsi, kendi şartları içerisinde maalesef vuku bulmuş. Bugünün insanları olarak bize düşen, o acı olaylardan yeni husumetler çıkarıp geleceğe yeni gerilim ve çatışmalar taşı*********** işi daha da büyüyen bir kan dâvâsına çevirmek değil; yaşananlardan gereken ibret ve dersleri alıp, asırlardır yan yana ve iç içe yaşamış komşu kavimler olarak en mâkul ve mantıklı yolun barış ve uyumu tekrar ihya etmek olduğunu görmek olmalı.' Bediüzzaman bu duygularla, tevella düzeyinden bakarak, Kürt aşiretlerine, "Şu memleketin saadeti ve selâmeti Ermenilerle ittifak ve dost olmaya vabestedir" diye telkin ediyordu. İttihatçıların oyunlarını seziyor, "Ermeni vatandaşlarımızla bil külliye umuru dünyeviyede kardeşiz. Zira her vecihle birbirimize lazım ve melzum kabilindeyiz. Fakat ben camiye gidip itikadım üzere ibadetimi eda, o da kilisesinde ibadet eder" diyordu. Bu toplumsal barış ve esenlik önerisine şimdi sanırım daha çok gereksinim var. Toynbee'nin ifadesiyle 'durdurulmuş' olan medeniyetimizi yeniden hareketlendirmemiz gerekiyor.

 

 

 

 

SadıK YalsıZuçanlaR

Senyour

'Dağlarda Ateş Yandıkça...'

'Dağlardaki ateş'i, iki anlamıyla da okuyabilirsiniz.Behçet Necatigil'in, 'Oda karanlık/Odadan dışarı çık/Şehir karanlık/Şehirden dışarı

 

 

 

Korkma/Yürü bir hayli yürü/Gördün mü/Dağlar başladı artık.

 

Korkun dağılır rüzgârda/Bekle biraz/Dağlarda ateşler yandıkça/Karanlıktan korkulmaz' dizelerindeki gibi, dağları ışıtan bir ateş olarak mesela... Veya, düştüğü yeri yakan acı olarak. Köroğlu'nun, Dadaloğlu'nun egemenlerden kaçtığı, bir kavgayı yürüttüğü özgür mekânlar olarak... Bugün özellikle Doğu'muzda, 'dağ', yürekleri dağlayan, ülkeye kan ve can kaybettiren bir sürecin dumanının tüttüğü yer olarak, onun imgesi olarak da okunuyor.

 

Yirmi dokuz yıl önce dünyadan göçen Behçet Necatigil'in şiirsel dünyasına, evler'ine, sokaklar'ına girmek için Necip Fazıl'ın dizelerini izlemek gerekebilir:

 

'al eline bir değnek/tırman dağlara şöyle/şehir farksız olsun tek/mukavvadan bir köyle

 

Uzasan göğe ersen/cücesin şehirde sen/bir dev olmak istersen/dağlarda şarkı söyle'

 

Dağlarda şarkı söyleyen bir aziz olarak Fethi Gemuhluoğlu, bize, yıllar önce, modernlikle nasıl baş edebileceğimizin yollarını göstermişti.

 

Bize bazı dostluk hikâyeleri anlatmıştı:

 

'Size bazı dostluk, remzî de olsa bazı dostluk hikâyeleri anlatmak isterim. Bu hikâyeler hakîkatin ta kendisidir. Dost ol kişidir ki, Yâr-ı Gâr'dır. Kucağında mübarek bir emanet vardır. Bütün delikleri elbisesinden muhtelif parçalarla tıkar, son deliğe tabanını dayamıştır. Kucağındaki mübarek emanet, uyumayan uyanıklık içinde uyur görünmektedir. Oradan Ebû Bekir'i yılan sokar. Dost son deliğe tabanını, taban gibi görünen gönlünü uzatandır, gönlü ile orayı tıkayandır.

 

Her şey gönülde cereyan ediyor. Ve insanlar, biz zannediyoruz ki, hâl-i cimâdan doğuyorlar. İnsanlar hâl-i cimâdan doğmuyorlar. İnsanları gönül döllüyor. Gönül çocukları onun için ayrı oluyor. Ve gönül çocukları onun için "yol evladı" oluyor, "bel evladı" olmuyor. Tasavvufta yol evladı olmak, bel evladı olmaktan onun için mukaddemdir.'

 

Bu hikâyeler, bizim meta-hikâyemizden alınmadır.

 

Her şeyin gönülde olup bitmesi, aşktır. Aşk ise, bütün bağları yıkarak kendi bağlarını kurar.

 

Modernleşmenin çıkmaz sokaklarında yolunu yitirenler için aşk, Bediüzzaman'ın ifadesiyle, 'ne kazandığına sevinmek, ne de kaybettiğine üzülmek'tir.

 

Bu Gemuhluoğlu'nda şöyle dile gelir: 'Batı adamının bunalımı çok tabîidir; muallâktadır. Doğu adamı yerinmez ve sevinmez, çünkü dünyada yerinilecek ve sevinilecek bir şey yoktur. Ve bizim hüznümüz Allah'adır. Biz durup dururken, kendi kendimize, kendi nefsânî oyunlarımız için, şehevâtımız için mahzûn olmayız.'

 

Fatih sertürbedarı olan Ahmed Amiş Efendi, Gemuhluoğlu'nun tanıştığı irfan yolunun büyük kılavuzlarındandı. Ne yerinmek ne sevinmek'ten söz ettiğinde, bir yareni, 'bu, Allah mertebesidir...' demişti. Yani cem düzeyi. Birleme, birlenme, tevhid etme yeri. Mutlak teklik makamı. Sadece O'nun rızasının gözetildiği, gayrının anlamının kalmadığı bir hal. Bu, ihlasın da temel ilkesini kurar. İhlas, 'de ki Allah tektir'le başlar. Allah, bu âlemlerde bir'dir, tecellinin olmadığı öte âlemlerde tek'tir. Allah'ın mutlak tekliğini, İmam Ali efendimizden nakledilen bir haber de ifadelendirir: 'Başlangıçta Allah vardı, O'nunla birlikte bir şey yoktu...' Böyle olunca, dağlardaki ateş, ocakları söndüren bir yangın olmaktan çıkar. Bu yangını söndürmenin biricik yolu da budur.

 

Yaratılmışların en soylusu, en onurlusu olarak insan... Necatigil, gündelik yaşamdaki sıradan insanın hallerini anlatırken, birden örneğin Abdal Musa'nın cihanşümul öyküsünden birkaç sırrı aktarır:

 

'Bir sürek avında/Ölüsünü görmeye gelirler/Abdal Musa demişler/Bağrına saplı oku/Çıkardı verdi geri.

 

Bu söz ibret sözüdür/Arifler ocağında/Yanar özge bir ateş/O ateşin dilleri,/Hele bir gel beri'

 

Bu, Bediüzzaman'ın, 'ey insan, dediğimde nefsimi kastediyorum' cümlesindeki insandır. Allah'ın sonsuz ve mutlak olan bütün isim ve sıfatlarının açıldığı, onların tümünü içeren özel isim olarak Zat'ın, Zat adının tecelli ettiği kozmik insan... Adem-i Hakiki, Hakiki insan. İnsan-ı kamil... Yetkinleşmiş, manevi yolculuğunu tamamlamış, olgunlaşmış, Allah'ın isimlerinin kendisindeki açılımlarını görebilen, okuyabilen insan... Kainatı emanet olarak gören, varlıkları parçası olarak hisseden, adil, merhametli, şefkatli, saygılı, sevgili, zekâsını kurnazlıkta kullanmayan, iyiliğe iyilik, kötülüğe iyilikle karşılık veren insan... Abdal Musa gibi bilgeler böyledir. Hem pir, hem sultan hem abdal olanlar böyledir. Onlar, dağları yok eden, dağların sırrını döken, yıkan, yakan ateşi söndürür, bir çerağ gibi için için yanar, hem ışıtır, hem erir, hem ısıtırlar.

 

Ülkemizin modern zamanlarda duçar olduğu belalar eğer büyük yıkımlara yol açmıyorsa, bunun en büyük sırrı, böylesi kamillerin çabalarındadır.

 

Yıllardır düşüncelerinden ötürü yargılanmış olan Yaşar Kemal'e ödül veren makamın şimdiki konuğu Cumhurbaşkanı Gül gibi, yeni kuşak seçkinler, Gemuhluoğlu gibi 'fikir sakası' erenlerin temsil ettiği kozmik bilgelik geleneklerinin emzirdiği insanlar... Yeni Türkiye'nin, modern zamanlarda birikmiş, kronikleşmiş sorunlarını çözmek, kangrenleşmiş yaralarını iyileştirmek bakımından böylesi bir imkâna sahipler. Türkiye'de, kamusal alana dahil olan bütün sorunların doğru konuşulabilmesi için zaten bu kavgacı, ötekileştirici, iletişimi tıkayan kör gramerden ziyade, empatik ve diyalojik bir dile ihtiyacımız var.

 

Bize, bunu, Necatigil gibi, Gemuhluoğlu gibi insanlar sunuyor.

 

Gemuhluoğlu'nun, o ünlü 'Dostluk Üzerine'sindeki Yaşar Kemal resmini hatırlayın:

 

'Tabiî, insan fikre dost olunca tarihe, coğrafyaya, ormana da dost olur. Orman Fakültesi talebelerinin önünde Yaşar Kemal yürüyor, görüyorsunuz. Ve Orman Fakültesi talebeleri yürüyorlar bu stepte, bu bozkır Anadolu'da. Peygamber-i Ekber bir hadis-i nebevîlerinde fem-i saâdetlerinden buyuruyorlar ki: "Kıyamet alametleri belirse, kıyamet an meseli hâline gelse, elinizde bir ağaç fidanı varsa önce onu dikiniz ve sonra kıyamete hazırlanınız." Orman... Orman için, ormana destân düzmek için, ormana övgü için, ormanı kutsallaştırmak için, ağacı kutsallaştırmak için, ağaca orman fakültelerinin üstünde orman fakültelerinin estetiğini vermek için, orman fakültelerine cezbe vermek için, bu memleketin insanına yeni bir şevk, yeni bir koşu, yeni bir emanet, yeni bir bayrak koşusu vermek için bu hadîs-i nebevîden hareket etmek kâfidir."

 

Gemuhluoğlu'nun bu Yaşar Kemal resmi, bir sufinin dünyasının, modern zamanlarda daralan, yoksullaşan ve sadece çatışma üreten dilini nasıl zenginleştirebileceğine ilişkin bir imkân ve umut olabilir, diye düşünüyorum.

 

Aşırı biçimde politize olan bir 'kültür'ün içinden geçiyoruz. Bu süreçte, örneğin yıllar önce Özal'ın Türkiye'nin demokratikleşmesine, hoşgörü ve empati ortamının oluşmasına nasıl katkıda bulunmuş olduğunu, bunun Türkiye'nin nasıl hayrına olduğunu yeni yeni anlayabiliyoruz. Hatta bunu anlamakta bugün bile zorlanıyoruz. Oysa, bizler, düşünme ve tartışma dili son derece zengin bir geleneğin mirasçılarıyız.

 

Bizim özellikle irfan geleneğimiz, kalbin, kalpteki aklın, bilginin ve naklin özgürce, son derece zengin biçimde harmanlandığı, işlediği ve gelişip serpildiği bir gelenek.

 

Böylesi zengin bir dilden, çatışmacı, ötekileştirici, ötekini yok ederek/sayarak kendini var kılıcı, patolojik bir düşünce ve ifade dünyasına saplandık.

 

Toplumsal ve ahlaki idealleri bakımından birbirine yakın insanlar bile, zaman zaman böylesi yoksul bir dille konuşuyor. 'İdrakimize/şuurumuza giydirilen deli gömlekleri'nden soyunmanın vakti geldi de geçiyor.

 

Gemuhluoğlu, yıllar önce, bu uyarıyı şöyle yapıyor:

 

'Size, coğrafyaya da dost olamadığımız için, Anadolu Beylerbeyliğini artık çok görüyorlar. Hânedân-ı âl-i Osman'ın mülkünü, particilik yaparak 1912'den 1920'ye kadar bitirdiniz. Eskiden vâli gönderdiğiniz yerlere şimdi sefîr-i kebîr gönderiyorsunuz. Son Bağdat vâlilerinden biri, Süleyman Nâzif Bey; Vâlâ Nureddin Bey'in babası son Beyrut vâlîlerinden Nureddin Bey. Bıraktığımız Beyrut'u görüyorsunuz. Bıraktığımız Lübnan'ı görüyorsunuz. Bıraktığımız Suriye'yi görüyorsunuz. Bıraktığımız Irak'ı görüyorsunuz. Bıraktığımız Suriye meydanda ."Fitnenin evveli Şam, âhırı şam." Görüyorsunuz. Sefîr gönderiyorsunuz, utanmıyorsunuz. Çünkü kendinize de dostluğunuz yok.'

 

SADIK YALSIZUÇANLAR

Senyour

'Gücünüz yetse de azıcık bağırsanız bir yankı durmadan yalnızsınız durmadan yalnızsınız'

 

 

 

Ne zaman masum bir yalan söylemek zorunda kalsam, Edip Cansever'in bu mısralarını hatırlıyorum.

Ne zaman 'babamın öldüğü yaş'a geldiğimi hissetsem...

Ne zaman istemediğim bir seyahate çıkacak olsam bu dizeler gelip konuyor yüreğime.

Ne zaman Tutunamayanlar'ı okuduğum günleri hatırlasam...

Ne zaman adım başı bir yoksulun mustarip çehresine çarpsam bu dizeler kanatıyor içimi.

Ne zaman ellerinde cep telefonları sağa sola koşuşturan, saçları jöleli, Polo giyimli delikanlıların çalıştığı; granit döşeli, cam kaplamalı büyük ofislere girmek zorunda kalsam...

Ne zaman ruhun bedenden ayrılışı gibi bir acıyla ayrıldığım sevgilimi düşünsem, bu dizeler yakıyor ciğerimi.

 

Ne zaman güvercinlerin konmadığı lüks iftar yemeklerine gitsem...

Ne zaman kendi doğasına ihanet etmekten çekinmeyen biriyle bir asansörde yalnız kalsam bu dizeler düğümleniyor boğazımda.

Ne zaman kendi doğasının sınırlarına hapsolmuş birine baksam...

Ne zaman ailesini Sırp cellatların ellerinde yitirmiş Ayka'yı görsem düşümde bu dizelerle uyanıyorum.

Ne zaman vapur kaçıran Çeçen savaşçılarının Seben hapisanesindeki mahçup gözlerine baksam...

Ne zaman Nilgün Marmara'nın mor defterine uzansam bu dizeler çarpıyor alnıma.

Ne zaman İlhami Çiçek'in karakalem portresine baksam...

Ne zaman lösemili çocuklar yararına büyük bir otelde yapılan kermese katılsam bu dizelerle dolaşıyorum insanlar arasında

Ne zaman mendil satan altı yaşındaki kız çocuğu, kırmızıda duran arabamın camına doğru koşsa...

Ne zaman Cahit Zarifoğlu'nun güncesinin ilk cümlesini okusam bu dizeler tutuyor elimden.

Ne zaman Frankfurt Taunnusstrasse'deki kaldırımda boyun damarına zehir şırıngalayan Peter aklıma gelse...

Ne zaman henüz doğmamış bir çocuğun acısıyla kıvranan bir genç kadın çıkmasa aklımdan bu dizeler boğuyor beni.

Ne zaman beş yavrusuyla açbiilaç sokakta kalan dul bir kadın tanısam...

Ne zaman ütopyasını yitiren halkıma bir gökdelenin son katından baksam bu dizeler asılıyor zihnimin tavanına.

Ne zaman kalabalık içinde kendimi bir bozkırın ortasındaki tek ü tenha bir ağaç gibi hissetsem...

Ne zaman kirli bir iktidar savaşının mermileri uçuşsa yanımda yöremde bu dizeleri bir kalkan gibi tutuyorum elimde.

Ne zaman yalnızlığımı kötü bir beraberlikle değişsem...

Ne zaman emeğinin karşılığını alamayan bir çilekeş emekçinin evine girsem bu dizeler açıyor kapıyı.

Ne zaman kendi kendini aşağılayan bir kadını seyretsem...

Ne zaman ki bu dizelerin kaçınılmaz olduğunu anlayacağım

İşte o zaman bu dizelersiz bir hayatta olacağım.

 

 

Yazan Sadık Yalsızuçanlar

Senyour

Bir imkan olarak yalnızlık

İbn Arabi halvetteyken, yakın dostu, sırdaşı olan Abdullah odasının kapısından içeri girer. Girince, derin bir dalgınlıktan, rüyadan uyanır gibi sıçrar. Noldu şeyhim? diye sorulunca da, ‘sen gelesiye’ der, ‘Sevgiliyle birlikteydim, sen gelince yalnızlığa düştüm.’

 

 

Konuştukça içimdeki uğultu büyüyor, dedi Kadın. Büyüdükçe daha

çok konuşuyorsun, dedi Adam. İnsanlara karıştıkça yalnızlığım artıyor,

dedi Kadın. Yalnızlaştıkça daha çok karışıyorsun, dedi Adam. Yaşadıkça

acılarım çoğalıyor, dedi Kadın. Acıların çoğaldıkça yaşadığını sanıyorsun,

dedi Adam. Sana yaklaştıkça uzaklaşıyorum, dedi kadın. Uzaklaştıkça

yaklaşıyorsun, dedi adam.

Yalnızlığın uğultusu...diye fısıldadı Kadın, buna dayanamıyorum artık.

Dayandıkça koyulaşacak, dedi Adam. Pencereden usançla baktı Kadın.

Sokakta her zamanki cansıkıntısı ve telaş. Satıcılardan, tüpgazcılardan

ve çocuklardan yükselen bağırtıya, bariyerlere, inşaat artıklarına

betonla yaprağın kaynaşmakta gösterdiği çaresizliğe baktı. Çocuğunu

hırpalayan öfkeli anneye,

Servise yetişmek üzere koşuşturan memurun giysisindeki uyumsuzluğa,

vinç operatörünün kar altında çimento torbasının üstünde kıldığı namaza

baktı. Birbiriyle konuşmadan yürüyen ortahalli yaşlı karı kocaya. Askerin

çehresindeki korkuya baktı. Koyulaştıkça dayanılmazlaşıyor, dedi.

Ötekini dinlemenin dayanılmazlığına baktı bu kez, konuşmanın

ağırlığına. Sokakta pervasızca yürüyen köpeğin yılgınlığına. Kendilerini

satılığa çıkarmış gibiydiler. Bir tellal gibi bağırıyordu yalnızlıkları. Efendisine

yakarıyor,'siz benden daha iyi bir köle bulabilirsiniz fakat ben

sizden

daha iyi bir efendi bulamam,' diyordu. Evlilik, arkadaşlık, akrabalık,

komşuluk sanılan beraberliklerin yakarışına bakıyor, yüreğine dokunan

sözlerden gözyaşlarını tutamıyordu Yalnızlık. Kölesini satmaktan

vazgeçiyordu.

 

Wıttgensteın, 'kişi yalan söylemiyorsa, yeterince özgündür' diyor. Bunu sürekli yedeğimde taşı************ söylemeliyim ki, ne Sevgili'yle, ne ötekiyleyim. O halde yalnızlığın kaçınılmazlığı içinde, ya sürekli öteki benlikleri dinlemekten ibaret olan okumayla uğraşmalıyım veya o dayanılması güç yalnızlığı, kötü dahi olsa her türden ilişkilerle takas etme çabasındayım. Kişi her halükarda yalnızdır. Sevgili'yle birliktelik derken de, an madem sonsuzca bölünebilir, o halde, birbirine doğru gitmekte olan iki sevgili hiçbir zaman kavuşamayacaklardır. Yani vuslat olunca aşk biter, yalnızlık başlar. Halimi en iyi Lale Müldür anlatıyor : 'Ormanda bir kuş hızla dönüyordu/aşık olduğumuz zaman/yürek denen ormanda bir kuş anormal bir hızla döner ve kaçmamız gerektiğini söyler bize/çünkü her şey çok fazladır/kendi etrafında nefes kesici bir biçimde dönen bir kuş/kendini ve etrafındakileri yaralar/tehlikedir onun adı.../bunun için aşkı hiç kimse, insanın kendi arkadaşları bile istemez/kumrular sakindir bir tek/ben kumru değilim/sen de/bu yüzden birbirimize yaklaşamayız.' Bu, birbirine yaklaşamama hali olmakla birlikte yalnızlığın hem kaçınılmazlığını ima eder hem de bir imkan oluşunu. Yalnızlık her zaman gizemlidir, bizatihi gizemdir, vahşidir, ıssızdır, sessizdir, açık gözle düş görür ve açlıktır. Bir tanışım vardı, Boğaziçi uluslar arası ilişkileri bitirmişti ama ressamdı, ne ki ressamlığını eyleyemiyordu, ailesiyle arası bozuktu, işsizdi ve kendine güveni kalmamıştı; eve kapandı, yıllarca şizofrenler gibi evden çıkmadı. Bir gün ziyaretine gittiğimde, yüzeli kilo olduğunu gördüm. Sürekli yiyordu. Yalnızlık onu yiyor, o, eline ne geçerse midesine indiriyordu. Böylece, yalnızlık uru içinde yağa dönüşerek büyümüş, büyümüştü. Bu, bir imkan olma umudunu yitirmiş yalnızlıktır. Onun artık ötekiyle ilişki ihtimalleri de kalmamıştır.

İnsan konuştukça yalnızlaşırmış. Bu, yazdıkça daha acıtıcı bir biçimde gelişiyor. Yazdıkça hem yalnızlaşıyor hem çıplak oluyorum. Yazdıkça ruhumun yağmalandığını hissediyor, yalnızlığın yakıcı bir zehir, bir asit, bir…olduğunu etimle kemiğimle kanımla duyumsuyorum. Burada kelimelerden örülü bir yalnızlık duvarı yükseliyor. Kimse beni anlamıyor, kimse beni dinlemiyor, okumuyor; ben kimseye bir şey anlatamıyorum, yazdıkça anlatmanın imkansızlığı beliriyor, derinleşiyor, yalnızlığın, ötekiyle temas kurma sanısından başka bir şey olmadığını görüyorum.

Bir zaman, bir 'hiç' belgeseli çekmiştim. Hiç öyküsü yazmıştım. Hiç yazan bir hattatın evine gitmiştim. Orada üç gün boyunca, Hattat'ın çayla renklendirilmiş kağıda 'hiç' yazışını görmüştüm. Sadece hiç. Hattat, hattın artık modern zamanlarda göğümüzden çekildiğini derinden hisseden biriydi. O da tutunamamış, işsiz, para karşılığında çizmemiş, bu yüzden giderek daha çok yalnızlaşmıştı. O da bizdendi. Onun, kağıda o üç harfi nasıl ağır ağır geçirdiğini gördüm. Hiç, yalnızlığın, tekliğin, yokluğun resmiydi. Hiç…Veya şey. Hiç hattı çizilebilen bir şey değil aslında. Kağıda bir hicran düşürmek, 'ben yalnızım' demek sadece. Bundan ötesi zaten yok. Hiçlik, varlığın olumsuz kutbu olarak algılanılıyor burada. Yani hiçlik olmasa varlık zaten olmayacak ve bilinmeyecek. O halde hiç yazarak insan ne söyleyebilir? Hiç demek hep olmaktan geçiyor ama hep olunca insan kalmıyor. Geri dönmek gibi bir şey. Geri döndüğünde insan kalmamıştır.

Hattat'ın acısı, insanın en güzel anlarının, kendisiyle geçirdiği anların çizilince daha çok acı vermesindendir. Bu yüzden şair, 'dünya tatsızlığı kristalleşirken kimyasal bir çözeltide,

hiç bir şeyi çözemezsin.../bileklerini de kesemezsin/anti-maddeye kaçmak istersin sadece

bazen ama bir insanla bir şey olur/kısa süren bir şey/iki geyiğin sıçrayıp havada öpüşmesi gibi

bazı insanlarla yıllarca görüşsen de bir şey olmaz' der. Bir şey olmaması, yalnızlığın da olmadığını gösterir. Zira bir imkan olarak yalnızlık, 'şeylerin nasıl olduğunun değil, olduğunun gizemli olduğunu' anlama zamanıdır. Anlamdan söz edilecek olursa, bu ancak, yalnızlığa özgü bir hal olarak belirebilir.

Yalnızlık Allah'a mahsustur, burada mahsus olan hem özgülüğü hem de hissedilebilir olmayı ima eder. Biz, ihsaslar aleminden geçerek örtülerimizi aralamaya başlar ve yalnızlığı tadarız.

Sevgili'yle yalnızlık imkansızdır, bu, tersinden okunursa, sevgiliyle olmak da imkansızdır. Aşkın imkansızlığı ile yalnızlığın imkan oluşu akrabadır.

Belleğim beni yanıltmıyorsa, Sefa Kaplan'ın bir dizesiydi, 'bir yalnız bir yalnızı bir duvarda bulur da…'

Bunu yalnızlık olarak da okuyabiliriz.

Bir yalnızlık bir yalnızlığı bir tenhalıkta bulur. Burası halvet yurdudur. Halvet sevgiliyle olmaktır. Ayrılık, yalnızlığın acıtmadığı bir yerdir. Bilge, 'ayrılığa ulaşsaydık, ona kendi acısını tattırırdık' der. Yalnızlık da böyledir. Beraberlik de. Bu, bir korkuya dönüştüğünde acı vermeye başlar. Acısı büyüdükçe korku olmaktan çıkar. Böylece ne korku ne acı vermeyen bir şey haline gelir. Hal, geçicidir. Değişir. Tekrarlanır ve süreklilik kazanırsa temkine yerini terk eder. Temkin, bir hale yerleşmektir. Ona makam denir. Yalnızlığın yerleşilen bir hal olduğunu en iyi azizler ve bilgeler bilir. Şair, bülbül gibi niteliksiz aşıktır. Asıl acıyı aziz/bilge çeker. Onun gürültüsünü çıkarmak şaire düşer. Şair, yalnızlığın nasıl bir korku olduğunu sürekli bağırıp çağırandır. Yalnızlık onda korkunun fetişleşmesine yol açar. Bir haz nesnesi olarak yalnızlık, erkek düşmanı bir kadın yazarın dilinde şöyle bir varsayıma neden olabilir : 'Erkek, ben ve sen dediğinde, sen, cinsel organıdır…' Bu masum gibi görünen yargının dibinde sadece aşkın imkansızlığının erkeksi adresi yatmaz, aynı zamanda erkeğin, yalnızlık korkusunun muazzamlığı da imlenmiş olur. Oysa yalnızlık cinsiyeti aşar, insanı daima içine çeker ve kaçınılmaz bir biçimde zehirler. Yalnızlığın zehriyle ölmeyenler için iki selametli kıyıdan söz edilebilir : Kişilik yarılması, öldürmeyen yara güçlendirir tesellisi. Züğürt değildir ama nihayetinde bir tesellidir. En güzelini Nazan Öncel söylemiştir : Yalnızlık yalnızlıktır vay gönlüm vay…

Yalnızlık için söylenebilecek en ironik ve gerçekçi sözlerden biri olmalı : Yalnızlık (sadece) yalnızlıktır. Kendisi dışında nitelenemeyen bir şey.

Belki yakınlık koridoruna girilerek bir çıkış kapısı bulunabilir kırlara. Yakınlık kime ve nasıl bir doğrultuya? Seni yakınlığa çağıran O'nun yakınlaştırıcı ismidir. Yakın olsaydın, 'yakınlaş' denmezdi. Demek ki yakınlığa gereksinimin var.

Zaten ad kökümüz, 'ünsiyet'ten gelir. İki yönü vardır : Biri unutmakla ilgilidir -ki yalnızlığın geçici devalarından biri budur- diğeri yakınlaşma, tanışma…Gelin tanış olalım'dan kinaye. İşi kolay kılmak için ezel bilişikliği gerekir. Ama asıl acı da budur. Verilen söze gönderme yapan bil bilge der ki, 'evet (beli) sözcüğünün neresinde mutluluk vardır ki…Bu söz değil midir ki, bunca acıların, ayrılıkların ve yaraların kaynağı olmuştur.'

Turgut Uyar'ın o masum serzenişini tekrarlamanın vaktidir : 'Hangi cebini karıştırsan yalnızlık…'

Doğrudur, şurda burada değil ki…Düşüncede, hatırada ve dilekte…her yerde. Belki fobi olarak seni beni kuşatan bir yerde. Onunla birlikte kime hangi yanı vursa sadece o, yalnızlık. Çocuklar, farkında olmaksızın yalnızlığı çoğaltırlar. Şairler de öyle. Bunların başını ise Turgut Uyar çekmektedir. Onun kelimeleri, bir kış gecesi, sokakta kalmış çocuk kadar yalnız ve çaresizdir. Dili imkansız kılmaktan söz eden kibirli şairlerin aksine, o, dilin nasıl bir imkansızlık olduğunu söyler durur. Dilin imkansızlığı, bir korku olarak yalnızlığı büyütebilir. Yenebilir de. Ama üstesinden gelebileceğini sanmıyorum. Böyle olsaydı insan konuştukça yalnızlaşmazdı.

Hattat'ın hiç yazım öyküsü, bir fobi olarak yalnızlığın da öyküsünden bir kesittir (Çünkü elif, yalnızlıktır) :

"Bütün harflerin elif'ten geldiğine inanırdı. Ne yazsa elif yazıyor gibi yazardı. Vav elifin sağ ucundan bükülerek kendi içine doğru kıvrıldığı, içe döndüğü bir harfti. İçedönüklüğü anlatan

sözcüklerin başına gelirdi. Nun elifin yatarak iki ucundan yükselmesiyle belirmişti. Hem yatay hem dikey bir harfti. Zaman ve mekana bağlı olmayan soyut kelimelerin başına gelirdi. Elif birdi. Noktadan doğmuştu. Nokta birimdi özdü.'

Hiç'i yazalı beş yıl olmuş. Boş bir kitap. Sayfalarda herhangi bir iz, bir işaret yok. Bir harf, bir sözcük. Sadece sessizlik. Elif, hiçliğin ve boşluğun bir görünüm olarak belirmesinin ikinci adımı. Elif, başka harflerle bitişmiyor. Bir yani. Tek. Yalnızlığın selvi boylu imgesi. Tek ü tenhalığın, kimsesizliğin. Sayıları saymayı biz ondan öğreniyoruz. İlk adım nokta. Elif noktadan yapılıyor. Üst üste yedi nokta bir elif ediyor. Nokta hem başlangıç hem son. Başla sonun bitişmesi yalnızlığın bir fobi olmaktan çıkması.

Hareke kabul etmeyen harf meçhul kalırmış. Elif harekelenmeyip meçhul kalmayan tek harftir, elif, harfler âleminde yalnızlığın görünümüdür.

Bu sırrın Ekleri Elif'in adının söylenişini deriştirir. Ne var ki bunun gerçek nedeni hiçbir zaman bilinemez. Elif'in sessizliği kaf ile nun'un birleşmesiyle belirginleşir. Ete kemiğe bürünür, can suyuna kavuşur, böylece Elif sadece Eİif alarak bilinir. Bir sözcüğün yapılışında kullanılınca Elif, hakikat yere inmiş demektir. Gerçeğin yere inişidir Elif'in öteki harflerle yan yana gelişi, Elif'in sessizliği lam ile mim'in bir araya gelişiyle derinleşir. Elif dinme, yatışma ve sessizleşme sözcükleri yapar, varlık sessizliği ondan öğrenmiştir. Harfler hareketlendiğinde kendiliğini koruyan Elif'in sükûnuna dikmişlerdir gözünü. Her harf Elif olmak için can atar. Eklerini bırakmak, harekelenmekten kurtulma yolunda umulmadık şeyler yapan harfler, sonunda 'beyhude ömrüm' diye hayıflanırlar.

Yalnızlığın bir korkuya dönüşmesine bakarak onun her şey olmadığı söylenebilir. Her şeyin ne olduğunu bilemeyiz. Her şey sandığımız şey, algı sınırlarımıza sığandır. Algımızı aşan şeyin ne olduğunu bilmemiz imkansız olduğundan yalnızlığın algılayabildiğimiz her şeyle sınırlı olduğu açıktır. Yalnızlığın açık mı kapalı mı olduğunu da bilemeyiz. Bize açık olan başkasına kapalı, bize kapalı olan başkasına açık olabilir. Sınırlarımızı fark ettikçe yalnızlaşırız. Yalnızlaştıkça sınırlarımıza yaklaşırız.

Yalnızlığın sınırdurumu oluşu, bizim varlığımıza ilişkin soruyu fark etmemizle başlar.

Sınırdurumunda daima patolojik olanın belirme ihtimalleri güçlüdür.

Korkunun az ve fazla iki uca doğru savrulma ihtimali, yalnızlığın yol açtığı yaranın kapatılma imkanlarının henüz gürbüzleşmemiş olmasıyla ilgilidir.

Burada imdadımıza Rilke yetişir :

"Yalnızlık bir yağmura benzer,

Yükselir akşamlara denizlerden

Uzak, ıssız ovalardan eser,

Ağar gider göklere, her zaman göklerdedir

Ve kentin üstüne göklerden düşer.

Erselik saatlerde yağar yere

Yüzlerini sabaha döndürünce sokaklar,

Umduğunu bulamamış, üzgün yaslı

Ayrılınca birbirinden gövdeler;

Ve insanlar karşılıklı nefretler içinde

Yatarken aynı yatakta yan yana:

Akar, akar yalnızlık ırmaklarca."

Rilke'nin yalnızlığı, bir korku olmaktan çıkmıştır. Yalnızlık kaçınılmazdır. Yağmura benzerliği, rahmet oluşu, yağışının mukadderliği, yıkayıp arındırması, yerden göğe yükselip tekrar yere inişi, başla sonu bitiştirmesi, bir daire metaforuyla anlatılması gösterir ki, birbirine yabancı, ayrıksı iki gövdenin bir yatakta karşılık nefret içinde yatarken arada kara bir ırmak gibi akması kesindir.

Yalnızlık, aynı zamanda iki gövdeyi birbirinden ayıran ırmağa benzer. Irmak mutlaka bir denize dökülmelidir. Toprağın çatlaklarında kaybolan, yerin altındaki gizemli derinliklerde yitip giden ırmak, yalnızlığın büyümesi, sonsuz bir karanlık haline gelip insanı yutmasıdır. Bu korkudur yalnızlığı dehşetli kılan. Oysa insan ünsiyettir. Bir yanıyla. Yalnızlığın bir ejderhaya dönüşmemesi için en elverişli yol budur. Yoksa Allah elinin itelediği kişi olarak yalnız insan, kendisiyle ünsiyet kuramaz; kendisiyle biliş olmayan ötekiyle asla tanış olamaz. Yalnızlıkla bedeni sancıdıkça onu değiştirmeye çalışır ve en kötü birlikteliklerin kapısını çalıp durur. Bu, yalnızlığı daha dayanılmaz kılmaktan başka bir işe yaramaz. Bu durumda, Toynbee'nin, 'kişinin önce içine kapanmasından, sonra da hayata yeniden katılmasından oluşan ikili hareket' belirir. Burası, yalnızlık dolambacıdır. Yüzyıllık yalnızlıktır.

Burada insan bir yalnızlıktır.

Yalnızlık korkusu, ruhsal bilincimizi parçalayan bir ayrılıktan sonra duyduğumuz bir yurt özleminden başka bir şey değildir.

Romantik mitolojinin 'derin bir yalnızlık duydu' dediği Adem'in sol kaburga kemiklerinden biriyle var edildiği Havva ile olan ünsiyetiyle biraz olsun dindirdiği bir özlem.

O kemikten boşalan yere, arzu doldurulmuştur.

Böylece kadın, yalnızlığın kavurucu ateşinden, sürekli olarak yurduna kaçmak ister, parçanın bütüne olan iştiyakı…Erkeğin ise kadına olan vurgunluğu, bütünün parçasına olan düşkünlüğündendir.

Birleşme veya bütünleşme en yalnız andır. Orgazm anında mutlak'a yakın bir kopuş yaşandığı, sonrasındaki o derin boşluğun ise, yalnızlığın en derin kuyusu olduğu söylenir. Tatmayan bilmez.

Bu, yalnızlığın, ancak öteki bilinciyle ve deneyimiyle fark edilen bir hal olmasıyla da ilgilidir.

Edip Cansever, bu korkuya alışmak ister gibi,

'görüyorsun ya bir sevdayı büyütüyoruz seninle

sana değiniyorum, sana ısınıyorum, bu o değil

bak nasıl, beyaza keser gibisine yedi renk

birleşiyoruz sessizce'

der.

Az sonra başına gelecek felaketi görür, korunmaya çalışır.

Yalnızlıktan korunmak için bir neden var mı?

Kalabalık olmadan yalnızlık olur mu? Yalnızlık olmadan kalabalık?

Yalnızlık biraz da sıradanlık değil midir?

Biraz ayrılık, biraz ölüm.

Geçenlerde aynı açıkoturumda konuştuğumuz Neşet Ertaş, benim uzun uzun imge çözümlemelerimden sonra, 'hocanın sözlerinden yararlandım. Çok güzel, çok derin şeyler söyledi. Benim aklım bunlara fazla ermedi doğrusu. Ben, 'iki büyük nimetim var/biri anam biri yarim' diyebildim, aklım buraya kadar erebildi' demişti.

Aklımızın ermediği şey olarak yalnızlığın anne ve yar üzerinden giderilmesi, belki dünyada en fazla ünsiyet kurabildiğimiz iki varlık olmasındandır.

Yalnızlık, kronik bir fobi olarak geliştiğinde, insanı kendinden koparıyor, her acıda olduğu gibi bir inisiyasyon boyutu beliriyor, bu belki de yaşamı daha yoğun biçimde yaşamaya davet ediyor. Acı, bizimki gibi coğrafyalarda, insanın kendi sınırları içinde bir düşünme biçimine dönüşüyor, başkalarını daha yakından tanıma imkanlarını artırıyor.

Bu sınır genişlemesinin potansiyel bir tehlikesi de yok değil : Beraberliklerle, acıları yavaş yavaş dinen ve iyileşen hastanın mutluluğuna benzer bir huzur hali yaşıyoruz. Fakat bu, kesintisiz mutluluk anlamında bir sürekli huzura dönüşemiyor. Böylece acılara müptela oluyoruz. Acı katışıksız, etkilerden azade ve pürüzsüz biçimde çalışmıyor. Biyolojik bekareti yok yani. Yalnızlığın da öyle. Aşkın da, ölümün de. Çünkü aşk, ölüm gibi güçlüdür, derken şair, aşk yaşantısının içindeki, o gittikçe büyüyen yalnızlığa gönderme yapıyor olabilir.

İnsan kendisi için sever ama öteki için özverir. Bu çelişik hali en iyi açıklayan en kullanışlı iddia sanırım, aşkın gelince ben'liğin gidişidir. Benliğini ödünç vermez aşık. Benliğinden sıyrılır. Bu sıyrılmanın ne olduğunu bilmiyorum. Benlik zaten kendilik değil mi? İnsanın kendisi deyince benliğini kastetmiyor muyuz? O halde nefis de neyinnesi oluyor? Nefs'e kalp de denildiğini hatırlıyoruz. Bu unuttuğumuz hali bize aşk hatırlatabilir mi? Kadın erkekteki erkek kadındaki varlığını geri istiyor diyenlere ne diyeceğiz? Kadın erkekteki çocuğunu almak için ona yaklaşıyor diyene. Bütün bunlara birşeyler denebilir. Ama ister kendi ister nefis ister benlik ister kalp/gönül ister vicdan ister ruh ister başka bir ad ne denirse densin, insan aşk merdivenine tırmanmaya başlayınca veya aşk kanadıyla ansızın yükselince/uçunca bir şeyden vazgeçiyor. Bunu dileyerek yapmıyor çünkü isteyerek aşık olmuyor. Aşk gibi bir sıçramayı bir hamleyi, bir boşluğa fırlamayı, bir yücelmeyi iradesiyle yapmıyor. Aşk düşüyor, insana aşk uğruyor ve onu türlü hallere uğratıyor. Böyle olunca insan en tuhaf yanlarıyla beliriveriyor. Aşk insanı eklerinden soyuyor ansızın, onu yalınlaştırıyor. Yalınlaşan insanın hem asli doğasının işaretleri, hem de en 'çirkin' yanları görünüyor. Adem'in ansızın çıplaklığını hissedişi gibi bir şey. Aşk insanı indirmiyor ama indirilmiş olduğuna bir ayna tutarak çocukluğun çıplaklığıyla karşılaştırıyor. Sonra aşk uğradığı yeri yer olmaktan çıkarıyor ve yuvasını yıkan yavaş yavaş yeniden kuran bir belirleyen olarak acıtıyor. Bu acıtma, insanın yaşadığı acıların tümünden fazla. İnsan kendi doğasının sınırlarını ancak aşkla farkediyor. Ölüme karşı insanın dayanması, aşk acısıyla mümkün olabiliyor. İnsan ölümün de kalımın da aslında aşkla olduğunu aşktan geldiğini ve aşkın bizatihi kendisi olduğunu ölmeden ancak aşkla anlayabiliyor. Yalnızlığı aşkla tanıyor. Yalnızlıktan aşkla kurtulmaya çalışıyor. En çok aşık olduğu zaman yalnızlaşıyor. Aşkla vazgeçiyor, aşkla kendisini görüyor, aşkla öteki'nin meşruiyetini tanıyor, aşkla öteki'yle ilişkisini nasıl yoluna koyabileceği sorunuyla yüzleşiyor, aşkla korku ve umudun mahiyetini anlıyor, aşkla hayran oluyor ve hayret düzeyine geçiyor, aşkla varlık'ın sesi olduğunu hissediyor, aşkla bu sese kulak vermesi gerektiğini görüyor ve aşkla bu sesin sırlarını öğreniyor, aşkla varolanla münasebetini tayin etmeye başlıyor. Aşkla insan kandan ve zulümden kaçıyor. Ama bu onu arı duru bir hale getirmekle yetiniyor. Yalınlaşan insanın bu halini koruması, ekler edinmemesi çoğu zaman imkansız olduğundan her an, doğasındaki olumsuz kutba yeniden dönmesi hatta bunu aşk aracılığıyla gerçekleştirmesi, kaniçici ve zalim bir varlık olarak, yaşamının en büyük barbarlıklarını ortaya getirmesi mümkün ve muhtemel olabiliyor. İşte tam da burada, öteki'nin düşmana dönüşerek, bir geçiş ve aşkınlaşma süreci ve aracı olmaktan çıkıp, bir hedef ve işkence nesnesi haline gelmesi durumunda, insan dişlerini ve tırnaklarını çıkararak saldırabiliyor. Burada aşkın, insanın tüm hallerini en görkemli biçimde dışavuran bir ışık olduğunu söyleyebiliyorum. İnsanda öteki bilinci aşk aracılığıyla bir sarsıntıyla birlikte oluşur. Burada gayr'ın, Gayyur sıfatından gelen sarahatini bulmak da mümkündür, gayr'ı bir put olarak üretip O'nun gayretine dokunmak suretiyle tıpkı pervane gibi kendisini ateşlerde yakmak da. Ateşlerde yanmayana pervane denilmez. Onun doğası gerektirir bunu ama aşık, ateşe koşarken suya gittiğini sanacak kadar sersemdir de. Bu sersemliği hem sarhoşluk hem de aptallığı içerir biçimde kullanıyorum. Böylece, aşkın insanı hem sarhoş edici hem de aptallaştırıcı etkisinden söz etmiş oluyorum. Sarhoş eder çünkü insan, benliğinden vazgeçmiş ve bir bulut gibi kendini kaybetmiştir. Aptallaştırır çünkü benliğinden vazgeçerken insan aynı zamanda aklını da iptal eder. Akılsızlık değildir bu. Akıldan kalbin alanına geçmek, kalbi aklı keşfetmektir. Çünkü kalbin, aklın anlayamadığı nice akılları vardır. Bunu ancak aşkla anlarız. Aşkla ve ölümle. Ölümle anlaşılan şey anlaşılmamıştır ama ölüm gibi güçlü acıları tadan insan da bir bakıma ölmüştür. Ölmeden önce insan sürekli ölüp ölür dirilir. Gerçek ölüm, hayatın gerçeğinin açılması, perdenin aralanmasıdır. Gerçek dirim de ölümün bu mecazi gücünü yitirmesiyle beliren haldir. İnsan, ölüm gibi güçlü bir acıyı, yani ayrılığı aşkla tanır. Ayrılık, her türüyle, aşktan daha güçlü bir ıstırap olarak, bize, yalnızlığı tanıtır. Yalnızlığı tanımaya başladıkça yalnız olmadığımızı anlamaya da başlarız. Allah nasıl elif'le hatta nokta'yla simgeleniyorsa, insan da elif'in gizine erdikçe yani yalnızlığı tanıdıkça, benliğin de tıpkı elif gibi bir bütün olabilmenin mecazi gücü olduğunu da anlamanın eşiğine gelmiştir. Yani tüm harfleri içeren bir elif haline gelmek, giderek noktaya dönüşmek. Azalarak büyümek. Yokolarak varolmak. Hiçleşerek hep haline gelmek. Bütün bunlar, acıyı kendimiz yaşadığımızda, öteki'ne acı vermediğimizde gerçekleşir zannındayım. Yoksa ahlaki bir gerilime neden olacak biçimde, aşkı, aşığı olduğumuz için bir musibet ortamına dönüştürdüğümüzde, yani yüreğimize ekilen o merhamet tohumunu benliğin alt düzeylerinden gelen pis suyla sulayarak çürütmeye başladığımızda, aşk yaşantısını, aşkın doğasına ihanet eder biçimde gerçekleştirdiğimizde yokolarak varolmaktan ziyade sadece yoketmek ve yokolmakla karşı karşıya geliriz. Böylece benliğini veren aşkını almış ardından benliğini de alarak aşkını geri veremediğinden başladığı noktaya geri dönmüştür. İnsan geri döndüğünde kalmayacağına göre, aslında başlangıçtaki yerden gerilere itilmiş ve sonuçta aşkın aşkınlaştırıcı işlevinden uzak kalmıştır. İnsanın geri dönüşüyle birlikte, nereden başlayacağını bilemediği, loş, belirsiz hatta varlık bakımından netameli bir yere yani yersizliğe uğraması halinde yine elinden ya aşk veya aşk gibi güçlü bir acının tutabileceğini de söyleyebiliriz. Aşktan güçlü olan, yalnızlıktır, ayrılıktır, ölümdür ve ölüm de bir kavuşma olduğundan aslında insan hiçbir zaman ayrılmamaktadır. Ayrılığı bu bakımdan, kendi asli doğasının merkezinden ayrılması olarak düşünebiliriz. İnsanın merkezi kalptir. İnsan aşkla buraya doğru hareketlenmektedir. Merkeze doğru ilerleyen ve bunu ancak acı çekerek yapabilen insan, acıyı bal eyleyen bir hidayet yağmuruyla yıkanma şansına erdiğinde sessizliğe gömülmeye başlar. Sessizlik ve durgunluk, asli dilimizde sekinet denilen yetkinlik düzeyinin ilk basamaklarıdır. İnsan bir yandan fırtınaya tutulan ve dalgaları gittikçe büyüyen, kabaran bir denizdir bu yolculukta, bir yandan da kabardıkça içi durulan, ağırlaşan, sakinleşen ve sessizleşen bir göldür. İnsanın merkeze doğru hareketlenmesiyle acıları da büyüyecek ve acının acı olmaktan çıktığı o sabit noktaya yaklaşacaktır. Bu süreci yaşama yönünde kendi çabasıyla Allah'ın inayeti buluşan şanslı kulun, öteki'ne acı verme ihtimalleri de birer birer azalır ve nihayet yok olur. Aşkın kanlı ve kirli bir savaşa dönüştüğü yaşantılarda, iki birey, nefsin aşağılık düzeylerinde takılıp kalmıştır. İşte burada beliren yalnızlık dağıdır. Belki de bir kuyu. Yalnızlık kuyusuna düşmekten hiçbir aşık veya ilişki kurtulamaz. Yalnızlığın acısı, demirin ateşte eriyişi gibi benliği yumuşatır ve insanı yok ederek yeniden yapar. Yalnızlığın korkusuyla egosuna kaçan kişi ise, oradan en vahşi cinayetler için silahları kuşanmış olarak yeniden sipere döner. Artık bir savaş oyununa dönüşmüştür aşk ve aşk adını hak etmeyen, adına ne denirse densin sonuçta bir ahlaksızlığa dönüşmüştür.

Aşkların taşıyıcılarını çürüten, yani onları yalnızlaştıran, ötekileştiren ve birbiri için korkuya dönüştüren tam da budur.

Burada, 'aşkını verip benliğini isteyen'in durumu ise, bu çürüme tehdidiyle yüzyüze gelen, yalnızlığın korkusuyla çaresizleşen vicdanın tepkisidir kanımca.

Yalnızlığın bir imkan olabilmesi için, insanın en güzel anlarının kendisiyle geçen anlar olduğunu bilecek bir ruh olgunluğuna erişmesi gerekir. Böylesi bir yetkinleşme, kendine yetme, kendini fark etme olmaksızın, yalnızlığın bir korku ve kaygı olmaktan çıkması imkansızdır. Sonuçta, yalnızlık ve ayrılık gibi acılar ne yeryüzünden büsbütün kaldırılıyor ne de insan(lar) büsbütün acıya boğuluyor. Bıktırmamak için acıların yüzüne biraz tebessüm sürülüyor o kadar. Bir başka deyişle, Edip Cansever'in dizeleriyle söylersem :

'Giderek siz oluyorsa bütün bir kalabalık

Yüzünüz yüzlerine benziyorsa, giysiniz giysilerine

Ansızın bir hastanın kendini iyi sanması gibi

Gücünüz yetse de azıcık bağırsanız

Bir yankı :

Durmadan yalnızsınız

Durmadan yalnızsınız.

 

Yazan Sadık Yalsızuçanlar

 

 

Senyour

Yabancı ve öteki

İki belalı kavramla karşı karşıyayız; Yabancı ve Öteki. İnsan dünyada yabancıdır. Yeryüzüne bir yabancı olarak inmiştir. Gelirkenki çığlığı belki bu yabansılığın tepkisidir. Giderek hayatın acıları ve tanıklıklarıyla yabanlığını terk eder, varlıklarla ünsiyet kurar, tanış olur, öğrenir, izler, bakar ve görür.

 

Bu süreç, bir bakıma insanın yabancılığının adım adım giderilmesidir.Yabancılaşma ise, insanın asli doğasından uzaklaşmasıdır.

 

Öteki hayli netameli bir kavram. Derrida, öteki'ni tanımlarken Sokrates'in Savunması'na başvurur. Sokrates Savunma'sının girişinde, kendisini yargılayan Atinalı hakimlere, kendisini bir 'yabancı' yani 'öteki' olarak muhatap almalarını ister. Çünkü o, mahkemede kullanılan dile, hukuk diline yabancıdır. Oradaki mantığa uzaktır. Ya felsefi bir dille kendisini ifade etmektedir veya Atinalı sıradan vatandaşların pazarda kullandıkları gündelik dille konuşmaktadır. 'O halde' der Sokrates, 'beni bir yabancı, bir konuk gibi algılayın ve yargılarken, benim, sizden farklı bir dile sahip olduğumu düşünün.'

 

Sokrates'in 'dil' dediği, bir anlamda toplumsal, ahlaki ve dini bir dizi değeri içeren kapsamlı bir kavramdır.

 

Derrida için artık 'öteki' kavramına girmek kolaylaşmıştır. Öteki, egemen sistemin dilinin, nosyonlarının ve yaygın toplumsal kültürün dışında kalan, farklı bir dile, bir kimliğe, bir dine ve kültüre sahip olan kimsedir.

 

Ve Sokrates'in dileğine uyulmalı, öteki, bir konuk olarak düşünülmelidir.

 

Konukseverlik ve politik konukseverlik tezleri bu düşünceye dayanmaktadır.

 

Öteki bizim için bir konuk olunca, biz de onun için konuksever bir ev sahibi konumundayız, demektir.

 

Buradan bakınca, başta Almanya olmak üzere, Avrupa'nın ve dünyanın çeşitli ülkelerinde işçi, öğrenci vs. sıfatlarla yaşayan Türklerin, yaşadıkları toplum açısından konumu 'öteki' veya 'yabancı' olarak nitelenebilir.

 

Fakat sorun bu kadar yalın değil gerçek hayatta.

 

Yurtdışında, özellikle de Batı ülkelerinde yaşayan Türklerde 'öteki' konumu, travmatik bir deneyimden sonra da bir tür yabancılaşmaya dönüşmüştür.

 

İlk anda köyünden dışarı çıkmamış olan ilk kuşağın, Avrupa'nın bu endüstrileşmiş/modernleşmiş ülkelerine geldiklerinde kendilerini bekleyen sürprize karşı fazlasıyla korunmasız olduğu düşünülebilir. Ne var ki onlar mürekkep yalamamış da olsalar önceki kuşaklardan devraldıkları geleneksel kültürün içerdiği insani imkânlarla donanmış idiler. O kültürde yabancı ve öteki'ne karşı Derrida'nın söz ettiğinden daha sıcak ve sahici bir konukseverlik vardı. Bu, ilk kuşağın kendisini koruması ve ötekiyle çatışmasız biçimde yaşaması için bir şans idi. Buna rağmen ilk kuşak özellikle dini zorunluluklar, ritüeller ve haram-helaller bakımından bir şaşkınlık yaşamıştı. Yediğinden emin olmadığı için buna pratik çözümler üretti. Bugün Avrupa'nın çeşitli kentlerinde oldukça yüksek cirolar yapan gıda, giyim-kuşam ve benzeri sektörlerin temelleri bu süreçte atılmıştı.

 

İlk kuşak, yabancı olarak yaşadığı ülkenin sahipleriyle diyalojik bir ilişki kuramadı. Ama bir çatışma da üretmedi. 'Senin dinin sana benim dinim bana' kuralı burada işledi ve izole halde de olsa iki ayrı toplumsal blok uzlaşı ve barış içinde yaşadı. İlk kuşak geleneksel değerlerine sımsıkı yapıştı. Türkiye'de iken dini inançları ve eylemleri konusunda oldukça gevşek ve umursamaz olanlar Avrupa'ya gidince sıkı birer dindar haline gelebildiler. Bu eğilim gerçekten de ilk kuşak arasında yaygındır. Belki yabancılaşmayı önleyen, bir yabancı olduğunun bilincinde fakat bunu bir patolojik duruma dönüştürmeyen ilk kuşağın farkında olmadığı bir başarıydı bu. Sorun kanımca ikinci ve sonraki kuşaklarla başladı.

 

Ev-sokak-okul arasında bilinci yarılan ve giderek şizofrenik bir ruh haline sahip olan bu kuşaklar, kelimenin tam anlamıyla hem bir yabancı idiler hem de yabancılaştılar.

 

Anaokulundan itibaren dışarıda Hıristiyani, seküler ve özgürlükçü bir kültür alan bu kuşaklar, evde veya tatillerde geldikleri köylerinde bunun tam aksi bir kültürel ortamla yüz yüze geliyorlardı. Kimliklerinin oluşumunda bu çift yönlü etki olumsuz sonuçlarını vermekte gecikmedi. İlk kuşak çaresizdi, yapabilecek fazla bir şeyi yoktu. Okula ve sokağa karşı direnmesi çok güçtü. Nihayet on on iki saat yoğun bir mesaiden sonra külçe halinde evdeki koltuğuna yığılıp kalıyordu. Gün doğmadan bahnhoflara koşuşturan, kart basıp mesaiye girişen bu çaresiz insanların çocukları ve torunları en başta farklı bir gramer içinden konuşuyorlardı. Bu dil farklılığı Sokrates'in söz ettiği gibi geniş bir anlam dünyasını içeriyordu. Çocuklar ve torunlar hem içinde yaşadıkları toplumun yabancısıydılar hem de kendi ailelerine ve kültürlerine yabancılaşıyorlardı.

 

Bu trajik dönüşüm sonraki kuşaklarda derinleşerek sürdü, sürüyor.Bu sürecin nereye doğru evrileceğini kestirmek gerçekten güç görünüyor.

 

İlk kuşak artık yaşamdan çekiliyor. İkinci kuşaktan yana umutlarımızı diri tutabiliriz. Devletin Diyanet, Milli Eğitim vs. gibi kurumlarla yaptıkları yetmiyor. Sivil toplum örgütlerinin, cemaatlerin, sivil kuruluşların özetle 'bu ülke'nin manevî dinamiklerinin daha çok hareketlenmesi, üçüncü ve dördüncü arkadan gelmekte olan beşinci kuşağa yönelik etkinliklerin artması, genişlemesi gerekiyor.

 

Onların bu çift yönlü yabancılaşmadan kurtulabilmesi, bunun belasından azade bir yaşam sürmesi güç de olsa kolları sıvamalı.

 

Öncelikle bu kuşakların kimlik bilincinin oluşumunda neler yapılabilir, herkesin bunu dert edinip kafa yorması gerekiyor.

 

Çünkü bu iki toplum uzun süre tuhaf bir izolasyon içerisinde yaşayamaz. Zaten yeni kuşaklar babalarına dedelerine göre ev sahipleriyle daha fazla bir ilişki ve etkileşim içerisindeler. O halde onların kimlik sorunları, ev sahiplerini de ilgilendiriyor.

 

Ev sahibi ile konuğun birbirinden insani ve toplumsal bakımdan daha çok istifade edebilmesinin yolu, her iki kimliğin de sağlıklı biçimde inşasına bağlı. Bir taraftaki patoloji diğer tarafı da ilgilendiriyor çünkü.

 

SADIK YALSIZUÇANLAR

Senyour

BİRİNCİ NOT

Semavî kitaplardan anlaşılan; madde de mânâ da, gayb de şehâdet de, Rahman da Rabb de, İsa da Musa da, Kanun da Mucize de, ve “Ha-Mîm” ile işaret edilen 99 isim de ve Cevşen’de anlatılan 1001 sıfat ve şuunât da mutlak(sonsuz) bir Hakikatin farklı şuun ve tecellileridir. Dualiteyi izah eden Rahman sûresinde anlatıldığı gibi; bütün zıtlar O’nun şuunâtıdır (nitelikleridir). Bu noktadan bakılırsa insan için ölüm ve yokluk, söz konusu olamaz. Evet, “O, hergün yeni bir şe’ndedir.” Bu, tevhit gereğidir. Çünkü en büyük dengesizlik sayılan şirkin varlıkta yeri yoktur. Ve;

 

Bütün bu zıtları dengeleyen ve bu şuunata hayat ve can veren ve Kâinatın ve hayatın işletim sırrını izah eden “Sibernetik” ilmine işaret eden “El-Adl” ismi ve niteliğidir ki, İmam-ı A’zam’a göre en büyük İsm-i A’zam’dır.

 

Evet hiçbir şey, tek başına O, değildir. Fakat O, herşeydir. Yani sonsuzdur. Ve her şeyin ruhu ve özü olan dengedir; El-Adl’dir. Hayat ile eşdeğerdir. Zaman ve mekandan münezzeh olduğu gibi kâinatın dışında olmaktan da münezzehtir. Ahmed-i Hanî’nin tabiriyle “O, sadece ene’l-hak, değildir. Fakat Vahid-i Mutlak’tır.”

 

İKİNCİ NOT

Varlığın her boyutunu gören, ifade eden , belki bütün varlıkların ve olayların ifade edilişi olan Kur’an’da “vücûd” (sonradan varolma), îcad (yoktan var etme) ve adem (yokluk) kavramları yoktur. Sadece bulmak mânâsına “vecede, yecidu” fiilleri vardır. Bu da var olan bir şeyi keşfetmek ve yeni bir görmek, demektir. “Evet hakîki mânâda varlık, bir tanedir.” Gelişmek ve göreceli mertebeleri meyve vermek üzere dualite ve diyalektik süreçlerine girer… Yani “Bir”den gelir. Sonra gelişerek “Bir”e döner; “O’ndan geldiniz, ve O’na döneceksiniz!”

 

Kur’an’da sıkça anlatılan “Halaka” (yarattı) fiilleri ise etimolojik ve lügat olarak şekillendirmek, demektir. Evet hakîkî mânâsıyla Varlık ve Hakikat Bir’dir. Gelişmek üzere ve meyveler vermek için değişik şekillere giriyor. Onun için gerçek mânâda ölüm söz konusu olamaz. Ve bu maddî ve manevî şekillerin özü, ruhu ve asıl varlığı denge ve dengelerdir ki, “El-Adl” ismi bunu ifade ediyor. Sibernetik ilmi de bunu izah ediyor…

 

Ve marifet konusunda yüksek bir yeri olan Risale-i Nur’da (24.Söz,1.Dal’da) ifade edildiği gibi, Allah’ın en büyük ismi olan ve bütün esmayı içeren ve hepsini hikmet dairesinde dengeleyen isimdir ki; Ayetü’l-Kübra’da “El-Hayy” olarak ifade edilmiştir… Hayat da denge ile eş değerdir. Belki varlığa ve maddî şekillere hayat veren ve sonsuz bir bilgi isteyen “denge”nin ta kendisidir…

 

Demek; insanın kendisini Evrensel Varlıktan ayrı, müstakil bir varlık olarak görmesi ve hissetmesi, büyük bir yanılgıdır, firavunluktur. Şirk ve dengesizliklere sebep olduğundan bir nevi yokluktur; gerçek ölümdür. Çünkü bu durumda insan, kendisini “Varlık Şecere-i Tûbası’ndan koparıyor; yokluk canavarına yem oluyor. (bkz; 24. Mektup, 24. Söz, 5. dal, 4. Şua)

 

Risalelerde (23. Lem’a ve 33. Söz) kullanılan “hudus”, “imkân”, “ihtira” gibi kavramlar, o günkü şartlarda söylenilen ve büyük bir dengesizlik olan dinsizliğe karşı yapılmış bir müdafaadır. Mutlak hakikati ifade makamında değildir. Zaten bu gibi kelamî kavramlar, Kur’an’da kullanılmadığından önemli âlimler tarafından eleştirilmiştir.

 

Ve bu nottaki bu bilgilerden ezeliyet-i madde gibi batıl bir fikir ve iki aşırı ucu olan vahdetü’l-vücûd felsefesi anlaşılmamalı! Çünkü, madde, gerçek varlığa göre; dağılmaya, dökülmeye mahkum bir kabuktur. Varlığın en zaif şeklidir… Paha biçilmeyen bir tablonun ruhu olan sanatına göre, bir metre bez ve basit bir çerçevedir!.. İlkel bir algılayıştır… Hatta bu algılayış biçimi bu asırda o kadar çok yerleşmiştir ki, dindarlar dahi, Allah’ı gökte, maddî bir varlık olarak algıladıklarından, müthiş dengesizliklere sebep oluyorlar.

 

 

ÜÇÜNCÜ NOT

Birlik, İkilik, Üçlük

 

Evet mutlak hakîki varlık Bir’dir, sonsuzdur, saf hayır ve güzelliktir; ortağı ve şeriki asla olamaz. Zaman ve mekândan münezzehtir. Onun için; “Allah, daha önce ne yapıyordu?” gibi yanlış bir soru sorulamaz.

 

Bu sonsuz ve mutlak varlığın kuşatıcılığına, İslam literatüründe “Vahidiyet” denir. Ve bu sonsuz varlık, o kadar mükemmel sıfatlara ve kudrete sahiptir ki, bölünmeden, yani gerçek özelliklerini kaybetmeden, her yerde, her şeyde bütün özellikleriyle ve sıfatlarıyla bulunur. Buna da “Ehadiyet” denilir…Batılılar, bu ikinci tecelliye “monad” ve “monadoloji” diyorlar.

 

Bütün bu özellikleriyle beraber, bu Mutlak Varlık için göreceli bir boyut olan zaman ve mekân söz konusu değildir. Fakat bu Mutlak Varlık, bir açıdan bilkuvve olmaktan bilfiile geçince, Celâl ve Cemal olarak bir ikilik gerçekleşir.Yani güzellik-çirkinlik, Cennet-Cehennem sıcak-soğuk, negatif-pozitif, semavât-arz, ruh-beden, madde-mana gibi zıtlıklar ortaya çıkar.

 

Bazen de, bu ikili yapının ortasında başka bir gerçek (sentez) oluşur. Semavât ile arzın ortasında hayat gibi… Cennet ve Cehennem ortasında “A’raf” gibi... Ruh ve beden arasında hafıza gibi… Allah ve insan arasında Cebrail gibi…

 

Bu ikili yapı arasında çıkan çatışma ve gelişme o kadar çok göreceli güzel meyveler veriyor ki, Bir olan Mutlak Varlığın ikililiğe izin vermesinden kaynaklanan bütün çirkinlikleri telafi eder… Ve bir olan Mutlak Varlıktan gelen bu göreceli ve ikili yapının görevi bitince, yine aslına, Birliğe, Mutlak Varlığa döner… Ahiret âlemi böyle bir birleşmenin sonucu olduğundan; göreceli ve ikili dünya ölçekleriyle tamı tamına anlaşılmıyor. Onun için Peygamberimiz (A.S.M.) söyle buyurmuştur: “Ahiret öyle bir hakikattir ki, ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de kalb-i beşerin hatırına gelmiştir!..”Bu hakîkatin geniş izahı için 29. Söz, İnce Remizli Meseleye bakınız!

 

Yukarıda not olarak anlattığımız bu hakikatten şöyle birkaç özet cümle çıkartabiliriz:

 

a) İç dengesini, birliğini koruyabilenler (muttakîler), yani çelişki ve ikilikten ve göreceli çatışmalardan kendisini kurtarabilenler, göreceli ölümü yener, ebedi bir hayatı hak eder.

 

B) İnsanın Ahiret alemini, gayb alemini ve bir nevi gayb alemi olan geçmiş ve geleceği özlemesi, bu ikili ve çelişkili yapıdan kurtulmak ve O Mutlak Mükemmel Varlığa ulaşmak içindir. Ahiretin bir ismi, Kur’an’da geçtiği üzre; “yewmü’l-fasl”dır… Yani ikili yapının birbirinden ayrılıp Mutlak Mükemmel Birliğe ulaşma günüdür. Yukarıda zikredilen İNCE REMİZLİ MESELE’ ye bakınız!

 

c) Başta kadın ve erkek olmak üzere, bütün göreceli zıtların birbirine aşık olması, görev icabı da olsa, bu mutlak birliği yaşamak içindir… Erkek ruhu temsil ediyor; gelişmek ve üretim için ikili yapıya sahip olan maddeyi (kadını) özlüyor… Kadın da maddeyi temsil ettiğinden ruhun ve birliğin koruması altına girmek istiyor ve bu birleşimde bir nevi ebedi bir hayat doğuyor; nesilleri hep devam ediyor.

 

d) Bu birlik ve ikili hakîkatten; “Sana gelen her hayır, Allah’tandır; ve her kötülük nefsindendir” mealindeki ayetin gerçeği, şirke girilmeden anlaşılmış olur… Evet mutlak hayır ve varlık Allah’tır. Nefs ise göreceli ikiliğin getirdiği bir ürün olduğundan ve ikilikte mutlak hayır ve güzellik olmadığından, kusurların, kötülüklerin kaynağı olmuş sayılır.

 

e) Dünya tarihinin ilk bilimcileri sayılan Mecusiler, bu hakikati bilmedikleri için Mutlak Birliği unutup ikilikte boğulmuşlardır… Hıristiyanlar, üçlü yapıyı aynı ve tek bir hakîkat olarak görecekleri yerde, o üçü müstakil bir tanrı olarak gördüler. Varlık ve güzellik ile ilgili çok gerçeklerin gizlenmesine sebep oldular. Sofiler, birliği görüp ikili ve üçlü yapıdan kaynaklanan çok hakikatleri kaybettiler. Çünkü ikili yapıyı hayal sandılar.

 

Ve en son olarak; Mecusilerin ateşe taptıkları gibi, enerjiye tapan modern deterministler ve esbab-perestler de ikililikten asla kurtulacak gibi görünmüyorlar.

 

f) İnsan bütün bu hakikatlerin ortasında olduğundan, Birlikten ve Mutlak Varlıktan kopmamak şartıyla, bir daha Birliği ve Mutlak Varlığı tam kazanabilmek için bu ikili yapı fırınında pişmeli; ikili varlığın bir ürünü olan nefsini Mutlak Varlık içinde eritmeli; Birliğe ulaşmalı, Cenneti hak etmeli!..

 

g) Diyebiliriz ki; ikilik, geçici ve anlık bir durumdur. Varlığın geçmiş ve geleceğinde asıl olan Birlik ve Tevhit’tir. Onun için hadis-i kutsîde Cenab-ı Hak: ‘‘Zamana sövmeyin, zaman benim’’1 diye buyurmuştur. Ve Yunus Sûresi, ayet 31’de varlıklardaki ilâhî bütün işler ve idareler anlatıldıktan sonra, “Fezalikumullahu Rabbukumü’l-Hakku” denilmiştir. Yani kâinattaki bütün bu hakikatlerin ve idarelerin başı, esası, Allah’tır. Sonra bu varlığı geliştirmek için, ikili yapıya sokuyor; pişiriyor, terbiye ediyor. Ve ahirette, bütün bu göreceli ve ikili varlıkların görevlerinin hakkını vererek, onları gerçek varlık yapıyor. Hakk ve hakikat olduğunu bilfiil yaşıyor.

 

Bu ayetin en son cümlesi de şöyledir: “Femâzâ ba’de’l-Hakki illaddalâl; fe enna tusrafûn!” Yani: “Hak ve hakîkat olan ahiretteki bu gerçek varlıktan sonra, dalâletten başka ne olabilir?! Artık nasıl yönlendirildiğinize bakmaz mısınız?!”

 

h) Son olarak diyebiliriz ki; hangi varlık, özünde saklı olan ve bir açıdan kendi varlığını teşkil eden, yani varlığın özü olan dengeyi ve adaleti tam yaşarsa ve hayatı boyunca devam ettirirse; yani göreceli ikili yapısını denge ile devam ettirip Mutlak Varlık’a göreceli ve görevli bir ayna yaparsa, o ebedî bir hayatı hak eder. Hakk ismine yapışır, göreceli varlığını hakikî varlık yapar. Onun için daha ölüm ve yokluk söz konusu olamaz.

 

Dinî literatürde bu dengenin ismi: “Sırat-ı Müstakîm”dir. Bütün büyük zatlar, demişlerdir ki;“Kim sırat-ı müstakîm üzere gidebilirse, o Cennete girer.” Yani, ebedî ve mutlak bir varlık kazanır.

 

Kasas Sûresinden Marifetle İlgili Ek Bir Not

“Her şey” yani her şekil “fânidir” , O’nun yüzü hariç...(Kasas, 88)

 

Nuranî şeylerin yüzü, özü demektir. Allah da nuranî olduğu için O’nun yüzü, özü demektir. (İşarâtü’l- İ’caz ve Kızıl î’caz)

 

Evet, Allah’ın şekli olmadığı için o ezelî ve ebedidir. Gerçek ve sonsuz varlıktır. Demek bizim şeklî varlıklarımız fânidir.

 

Evet, Hakk ve Mutlak (Sonsuz) Varlık Birdir, nihayeti yoktur, ki (mecazen) mevcûdât denilen diğer nesneler O’nun ortağı olsun!

 

Evet, kâinat dediğimiz tecelliler, eşkâl-i fâniye ve geçici niteliklerden ibarettir. Bu nitelikler, o sonsuz varlığın nokta görüntüleridir, şekil itibarı ile fânidirler. Varlıkları ise onların değildir, sonsuzdan gelip sonsuza varıyorlar. İmkân ve hudûs sadece onların şekilleri için vardır. Ve şekilleri sınırlı olduğu için sonsuz olan Hakk Varlık gibi olamıyorlar. Tanrı sayılmıyorlar.

 

Demek kâinatta olan bütün esmâ, sıfat ve nitelikler, o Sonsuz, Hakk ve Mutlak Varlığın sadece nokta taayyünleridir, demek şerik ve ortakları değiller. Allah’ın Zât’ı eşbah ve benzerlerden münezzehtir.

 

Evet, esmâ ve sıfatlar, sadece şekillerin alâmetleridir; şekiller belli olduktan sonra onlara takılan işaretlerdir ki, diğer şekiller ile karışmasınlar.

 

Demek İbn-i Arabî’nin de dediği gibi “Hû” (O)’ dan başka Onun Zât’ının ismi yoktur. Esma ve sıfatlar sadece O’nun nokta tecellilerinin şekil alışlarının işaretleridir; insan tarafından yorumlanışlarıdır.

 

“Felâ isme lehu illa hû”

 

 

17.09.2003

Bahaeddin SAĞLAM

Senyour

Elde var aşk ...

Yüreğini siper et. Güvenlik içerisinde olursun. “Yoruldum” deme sakın.

 

 

Göğsüne yüreğinden başka muska takanlar yorulurlar.

 

 

Göğüs kafesin acıdan bir mengene gibi yüreğini sıktığında, aşk var mı, ona bak.

 

 

Varsa eğer, aldırma, dağlar gibi gelsin. Çünkü aşk, acıyı hayata dönüştüren bir iksirdir.

 

 

Acıya aşık olanların “Ey tabib elden gelirse yâremi gel emleme… Yar elinden gelmedir bu yâreyi merhemleme…” diyenlerin sırrı burada yatmaktadır.

 

 

Bu sırrı bulanlardan biri, sevdanın başöğretmeni öyle demiyor mu: “Ben hüzünlerin Peygamberiyim.”

 

 

Aşk varsa eğer, sen değil dağlar sallansın.

 

 

Acıyı aşkla bal eylemeye bak. Sür merhem diye yürek yaralarına, hayalinin ve umudunun kırık yerlerine, içinin Karacaahmed'e dönmüş bölgelerine.

 

 

Aldırma hainlere, ihanetlere. Onlar acıyı aşka dönüştürmemiş zavallılardır. Onlar, muhteşem acılara pespaye sevinçleri tercih eden aşk sefilleridir.

 

 

Unutma, bin sevincin vermediğini bir acı verir. Acını, aşkın santralinde bitimsiz bir enerjiye dönüştürmeye bak. Hatırla ki yürek yürek nükleer güç merkezidir. Seven ve inanan bir yürekle hiçbir atom santrali boy ölçüşemez.

 

 

Bil ki, umuttan söz ettiğin her dem aşktan söz ediyorsunuzdur. Çünkü umut aşkın çocuğudur. Aşksız umut, plastik bebekler gibidir; oynar, eskitir ve atarsın.

 

 

“Umudum tükendi” deme, doğrusunu itiraf et, aşkının tükendiğini…

 

 

Sahi, aşk tükenir mi? Evet, eğer ölümlüden, ölümlüye ve ölümlü adına ise tükenir.

 

 

O, aşk suretinde görünen tutkudur. Tutku tutuklar, aşk azad eder. Bir duygunun aşk mı tutku mu olduğunu anlamak istersen, rengine bak.

 

 

Rengine bak, kara sevda mı, ak sevda mı?

 

 

Sevdanın karası köleleştirir, akı özgür kılar. Özgür kılan aşka muhabbet denir.

 

 

Muhabbet, yüreğe düşmüş bir tohumdur; “her başka yüz dane veren yedi başak” gibi, yediverendir o.

 

 

Muhabbet insanın harcadıkça çoğalan tek sermayesidir. Herşey harcadıkça tükenir, muhabbet asla. Muhabbet müebbeddir.

 

 

Üzerine üzerine gelen karanlığın kara yüzlü, kara vicdanlı, kara güçlerini, aşkın siperine sığınarak püskürtebilirsiniz. Onlar kaybettiler, onlar nefretin eli kanlı temsilcileri… Sen kazandın, çünkü sen aşkın cephesinde yer aldın, aşkın ve aşkının.

 

Hesabını yaparken tarihi unutma, coğrafyayı unutma. Acıyı unutma, sancıyı unutma. Melekleri, Sakarya'yı, Nil'i, Tuna'yı, Fırat'ı, Dicle'yi unutma.

 

 

İstanbul'un, Kahire'nin, Bağdat'ın, Şam'ın Mekke'nin çocukları olduğunu unutma. Senin kara, sarı beyaz kardeşlerin olduğunu, yüreğinin Asya, Afrika, Afrika, Avrupa, Amerika taraflarının olduğunu unutma.

 

Fakat, hesabını yaparken kesinlikle şöyle başlamalısın:

 

“Elde var aşk”

 

MUSTAFA İSLAMOĞLU

Senyour

AĞLAMAKTIR EN GÜZEL DUAMIZ...

Dinle neyden ki hikâye etmede, Hep ayrılıktan şikayet etmede Mevlânâ’nın mesel dünyasında, ney insanı temsil eder. İnsan da, tıpkı ney gibi, içinde nefes saklamaktadır. İnsanın her sözü, bir özleyişin ve bir ayrılığın ifadesidir. İnsanın iç çekişleri, aslından ayrı olmanın hüznünü, yuvadan uzak olmanın sancısını yansıtır. Kamışlıktan kopardıklarından beri beni, Feryadım ağlatır her kadını ve erkeği. Kamışlık neyin anayurdu ve evidir. İnsan da tıpkı ney gibi cennetten, yani yuvasından ayrılmıştır. Kalbinin ebedî muhabbetle doyduğu cennetten dünya gurbetine sürülmüştür. İnsan kalbi, tıpkı ney gibi, fena ve zevalin, ayrılık ve yokluğun yaşandığı bu dünyada, inceden inceye feryad etmektedir. İnsan ruhu olması gereken yerde değildir; geçmişe ait hüzünler ve geleceğe ait kaygılar, aslında hep bu uzaklığın sözsüz ve sessiz ağlayışından ibarettir. Ayrılık parça parça eyledi sinemi, Anlaşılır eyleyeyim diye aşk derdini. İnsan duyguları göğsünde açılan yaralar gibidir. Tıpkı neyin göğsündeki deliklere benzer duygular. İnsana üflenen ruh da, bu deliklerle ifade eder kendini. Evden uzak kalmanın derdi, Ebedî Sevgili’den ayrı düşmenin sızısı, insanın kalbinden dışa doğru açılan duygularla sese gelir, söze dökülür. Her kim ki, aslından uzak ve ayrı kalırsa, Kavuşma zamanını bekler durur ya. İnsan, En Sevgili’den uzak olup asıl yurdundan ayrı kaldıkça, kalbi hep bir buluşmanın ardı sıra koşar. Kalbi gurbete razı olmaz, ruhu ayrılığa dayanamaz. Dünyaya razı değildir; sevince ebediyen sevecekmiş gibi sever insan. Sevdiğini, hiç ölmeyecekmiş farzedip öyle sever. Sınırlı bir zamanda sevmek, ölünceye kadar sevmek insan kalbinin işi değildir. Ölümlü dünyada her aşk yarım kalmıştır, belki hiç başlamamıştır insan için. Bir başka yerde, hiç ayrılmamak üzere kavuşacağı zamanı bekler durur. Çünkü onun yurdu burada değil ötelerdedir. Ben ki her cemiyetin ağlayanıyım, İyilerin de kötülerin de yârânıyım. İnsan, dünyada tamamlanmamışlık hissiyle yaşar, her daim eksiği vardır. Eksikliğini çektiği şeyler sayısınca özlemleri vardır. Erişmek istediği ufuklar kadar geniş idealleri vardır. Her nerede olursa olsun ağlar haldedir insan. İyiler de kötüler de aynı hal içredirler ki, hepsine sırdaştır neyin ağlayışı. Herkes kendince bana dost olmaya bakar, Sohbetimden sırlar öğrenmeye yol arar. Her insan, adını ne koyarsa koysun, bu derin ayrılığın sancısını çeker. Dile gelen her şikayet, kalbe düşen her hüzün, bu ayrılıktan kaynaklanır. Ayrılığın farkına varmayacak denli ****** olanlar da, ayrılığı inkâr edip bu dünyaya razı olanlar da, başlarını kalplerini bu ayrılık sızısından kurtaramazlar. İnsanlığın temel acıları değişmez; ama bu acıların sırrı da herkese açık değildir. Sırrım ağlayışımdan uzak değil gerçi, Ancak her göz ve kulağa âşinâ değil ki. Aşkın sırrı, ötelere aşina olanların kârıdır. Gördüğünü gördüğünden ibaret bilen, duyduğunu duyduğundan ibaret bilen gözler ve kulaklar öteleri görmeye hazır değildir. İnsanın ağlayışının sırrını, insanın tamamlanmamışlığının hikmetini, ancak gördüğüne razı olmayan gözler görebilir, duyduğundan ötesini duymak isteyen kulaklar işitir. Feryat herkesin kulağına erişiyor, ağlamanın göz yaşı herkesin gözüne değiyor ama sır gözün gördüğünden ve kulağın duyduğundan ötededir. Can ile ten gizli değil birbirinden, Lâkin canı görmeye izin yok tenden. Bu âlem ruh ile cesedin birlikte olduğu, mânâ ile maddenin eş olduğu bir âlemdir. Görünmeyen gayb âlemi görünen şehadet âlemine komşudur. Ancak alemdeki her şeyi bir başkasını gösterir bir harf olarak görmeyen için gaybı görmeye izin yoktur. Oysa, görünen alem görünmeyene şahit olmak için yaratılmıştır. Ancak tende kalıp canı aramayan, görünen alemin şahitliğine perde olmaktadır. Neyin sadâsı ateştir hava sanma, Kimde bu ateş yoksa yazık ona. Ney, ayrılığın acısını seslendirmededir; o halde ona söylettiren hava değil ayrılığın ateşidir. Bu ateş olmasaydı, ney böylesine ağlamazdı. Gurbette olduğunu farketmeyen için de ayrılık ateşi diye bir şey yoktur; sılayı özlemeyenin sesi sedâsı çıkmaz. Sevgili’den ayrılık derdi olmayanın diline yakarış değmez. Sürgün olduğunu bilmeyen ateşsiz ve heyecansızdır; onun dudağına aşkın sözü erişmez, onun kalbine aşkın ateşi düşmez. Neyin tesiri aşk ateşinden, Şarabın hâli aşk cilvesinden. Şarab, yaratılışı temsil eder Mevlânâ’nın mesel dünyasında. Serap gibi aldatıcı değildir şarab. Yokluk acısı serap gibi ümitsiz bir acı verir. Varlık ise, Sevgili’ye yakınlığı haber veren ümit dolu bir hüzün verir. Zaten bütün bir alemin coşkusu, zerre zerre hareket etmesi de, Sevgili’ye erişmenin, O’na dönmenin cilvesindendir. O’ndan gelip O’na gitmenin heyecanıdır kâinatı velveleye veren. İnsana bu heyecandan daha fazlası düşmüştür; onun kalbinde aşkın heyecanından fazlası, yani aşkın ateşi vardır. Cilveyi besleyen ateştir, hareketi sağlayan ateştir. Yârden ayrılmışın derdiyle dertlendi ney, Kavuşmanın önündeki perdeleri parçaladı ney. Ayrılık derdinin kendisi, kavuşmanın devasıdır. Çünkü aramadıkça bulunmaz. Bizi dertsiz eyleyen her türlü rahatlık, bize ayrılığın acısını unutturan her türlü gaflet, asıl derdimizdir bizim. Ağlayışımız ve yakarışımız, özlemlerimiz ve arzularımız yaramıza devadır. Derdimiz devamınızın kendisidir. Dertsizliğimiz en büyük derdimizdir. Neyin ayrılık derdiyle dertlenmesi, Sevgili’yi gizleyen perdeleri yırtıp parçalıyor; duamızı dillendirdiğimiz anda gözümüze ve gönlümüze pencereler açılıyor. Ney gibi zehir ve tiryak olamaz, Ney gibi dost ve müştak olamaz. İnsanın ney gibi ağlayışı ve inleyişi, görünüşte bir zehirdir ama çareye götürdüğü için en güzel ilaç ve tiryaktır. Neyin inleyişine benzeyen dualarımız ve yakarışlarımız sayesinde Sevgili’nin yoluna düşeriz ki, yakarışlarımızın ne kadar dost ve müştak olduğunu gösterir. Ney kana bulanmış yoldan söz açar, Mecnun’un kıssasını anlatıp açıklar. Neyin sızısı kanlı gözyaşlarına konu olmuş bir aşk yolunun habercisidir. İnsan da, Sevgili’ye ulaşmak için kanlı gözyaşlarını dökmelidir. Mecnun gibi, Leylâ’nın yolunda çöllere düşüp, başka her şeyi yok bilmedikçe, bu aşkın hakkını vermiş olamayız. Şükür ki, bize düşen Leylâ değildir sadece. Leylâ’dan Mevlâ’ya yol vardır ki, Mevlâ’ya götüren Leylâ’lar da bizim çölümüzdür. Bu yüzden, Mecnun’dan çok daha fazlası beklenir Mevlâ’nın yoluna düşmüş olandan. Leylâ’ların hepsine “Lâ ilâhe” demeli ki, Mevlâ için “İllallah” diyebilsin.

 

 

 

SENAİ DEMİRCİ

Senyour

Elimden Tutar mısın?

Tarihî şehrin erkekleri, ellerine aldıkları gazete, karton ve seccadelerle aynı yöne akıyordu. Ezan okunmuş ve herkes camideki yerini almıştı. Erken gelenler şanslıydı. Geç kalanlara ise, hafiften çiseleyen yağmur, sanki sitem ediyordu.

 

Caminin kalabalık olması ve dışarıya taşan cemaatin çokluğu cami idaresini de harekete geçirmişti. Emir Dede kendini çoktan fahrî görevli ilân etmişti. Gelenleri bir trafik polisi gibi yönlendiriyor ve boş yerlerin doldurulmasını sağlıyordu: “Saflar düz olsun beyler!”, “Şurasını düzelt birader.”, “Evlât bir adım ileri gitsen…”

 

Önden başlayarak arkaya doğru safları düzelttirerek geliyordu Emir Dede. Kapının yanına yaklaştığında safların uyumsuzluğu hemen dikkatini çekmişti. Bir genç, iri vücuduyla iki safı birden işgal etmişti. Emir Dede uzaktan tok, fakat bir o kadar da yumuşak seslendi:

- Delikanlı, biraz geri gelsen, düzeltsen şu safı!

Delikanlı, yağmurdan korunmak için, başını kısa aralıklarla caminin gölgeliğine doğru uzatmakla meşguldü. Bu sebeple Emir Dede’yi duymamıştı.

“Ben bu yağmurda insanlara yardımcı olayım… Bu da beni takmasın!” diye geçirdi içinden Emir Dede. Canı sıkıldı. Bu sefer sesini biraz yükselterek:

- Delikanlı! Duymadın herhalde beni. Şu safı düzeltsen, diyorum. Bozulmasa saf!

Delikanlı aynı yöne bakmaya devam ediyordu, sanki Emir Dede’yi duymamakta ısrar ediyordu. Emir Dede şaşırmıştı. Bir müddet ne yapacağını kestiremedi. Sonra gencin yanına iyice yaklaştı. Yüzüne doğru eğildi. Hissettiklerini haykırmak istiyordu.

Ama konuşamadı. Cümleler düğüm olup boğazına dizildi sanki. Kolları yoktu gencin. Başı mahcubiyetten eğildiğinde ise, daha da şaşırdı. Delikanlının ayakları da yoktu.

 

Annenin yokluğu

Hayallerinin farkına bile varamayacak yaştaydı Ali. Bir yolculuğun son durağında, şoförün uyumasıyla gerçeğin soğuk yüzüyle karşı karşıya gelmişti.

Artık Ali’nin elleri ve ayakları olmayacaktı. Elleriyle çiçeklere dokunamayacak, çayırların o tatlı yeşilliğinde doyasıya koşamayacaktı. Bütün bunlara dayanabilirdi. Evet, dayanabilirdi; ama ya annesi?

 

O da elinden uçmuştu. Nazını çekecekti belki. Onun yanında teselli öpücükleri konduracaktı yaşaran gözlerine. Ama onu da kazadan kalan demir yığınları arasında bırakmıştı. Yıllar geçse de içinde duyduğu sevgi açlığı bir türlü bitmeyecek ve yalnızlığın o çıldırtıcı gecelerinde annesi hayallerini asla terk etmeyecekti.

 

 

Ortada kalmanın dayanılmaz acısıyla ikinci yüzleşme

Dört yıl sonra hayatın mânâsına dair bazı gerçekleri yeni yeni anlamaya başlamıştı Ali. Babasının ekonomik sıkıntısına, kendinin bakımı da eklenince hayat iyice çekilmez olmuştu. Duygusallığı bütün kırılganlığıyla yaşıyordu.

O gün babası eve, bir kadınla gelmişti. “Cici annen” deyip, oldukça şaşırtmıştı onu. Sadece onu mu? “Cici anne”ye de Ali ile alâkalı hiçbir bilgi verilmemişti.

Günler geçtikçe cici anneden sık duymaya başladığı “Allah belânızı versin!” sözü ve yediği dayaklar Ali’nin yüreğine dokunacaktı.

Olmuyordu işte. Olmuyordu.

 

Balkonda kendine hazırlanan yeni yer de onu iyice bunaltmış ve incitmişti. Sessizliğini Bütün Sesleri İşiten’e anlatmaktan başka da bir çaresi yoktu.

Zaman geçmek bilmiyordu sanki. Her gün tartışma, kavga…

Sebebi belliydi: Ali.

 

Ne yapacak bir şeyi, ne de gidecek bir yeri vardı. Babasıyla ara sıra göz göze gelse de, bunlar kelimelere hiç dökülmüyordu.

Yıllar yıllara eklendi böylece. Ali’nin yaşı on dört olmuştu.

“Evlât, seninle biraz konuşmak istiyorum!” dedi bir gün babası. Onu ilk defa muhatap almıştı; ilk defa dinleyecekti. Belki de ilk defa yüreğinin acısını gözyaşlarıyla karıştırıp anlatacaktı.

 

“Oğlum, artık sana bakamıyorum. Bunu biliyorsun. Ve bu beni kahrediyor. Devletimiz senin gibi çocuklara bakımda bizi yalnız bırakmıyor. Bunun senin ve benim için daha hayırlı olacağını düşünüyorum. Sana arzu ettiğim gibi bakamamanın ızdırabını artık taşıyamıyorum. İmkânsızlığımızı görüyorsun. Seni bakımevine göndereceğim. Ne olur beni anla oğlum!”

 

Hiçbir şey söylemedi Ali. Daha doğrusu söyleyemedi. Sadece yaralanmış yüreğiyle, “Tamam” diyebildi.

 

İlk yolculuk

Babasını çok severdi Ali. Hayattaki tek dayanağı oydu. Cici annesi geldikten sonra babasına hiç yakın olamamıştı. “Baba” deyip kucaklaşamamıştı onunla. Birlikte zaman geçirememişlerdi. Bu ayrılık onu bir daha görememek mânâsına geliyordu.

Ve ayrılık vakti…

 

Karadeniz’in o en uzak ilçesinde kendine yer bulunmuştu. Babası onu bu uzun yolculukta bir muavinin huysuzluğuna emanet edecekti.

“Ben elsiz ayaksız bu çocuğu yolda nasıl idare edeceğim?” diye itiraz etse de, aldığı paranın cazibesiyle sesini birden kesmişti muavin.

Ve yola koyuldular…

 

İhtiyacın ve acizliğin en uç tarafından yol alıyorlardı. Mesafeleri aştıkça sanki yola yol ekleniyordu.

 

Yüreği de içi de yanıyordu susuzluktan. İçse ihtiyaç hâsıl olacak ve muavinin gözlerine bakacaktı. Bu da çok zoruna gidiyordu. Yemeden, içmeden yaptığı yolculuğu bittiğinde takati de kalmamıştı artık. Şoförün muavinle göz göze gelip “İndir şunu!” demesi ise, onu iyice bitirmişti.

 

Şu koca gök kubbe altında yaşayacak bir yer bulabilecek miydi acaba? Sığınacak ve nazlanacak bir yer.

 

“Arkadaşım seni kim alacak?” dedi muavin hiddetlenerek.

Cebindeki telefonu almasını ve son aranan yeri aramasını söyledi ona.

Muavin: “Tamam… Biraz sonra alacaklar seni!” dedi ve yanından uzaklaştı.

Tekerlekli sandalyenin kolunu bile çevirmekten aciz bir yalnızlıkla beklemeye başladı Ali. Aklından o kadar çok şey geçiyordu ki! O kadar çok şeye isyan etmek geliyordu ki içinden! Ama anne karnındaki bir bebeği, toprağın altındaki canlıları unutmayan Allah, hiç kendisini unutur muydu? Yine O’na sığınıyor ve ömrünün geri kalan kısmını iradesiyle karşılamak istiyordu.

 

Hayata tutunmaya dair bir ümit

Bu ilçeye geldiğinde içinde bir coşku olmuştu sanki. Bir ümit ve bir kıpırdanış. Mânâ veremediği bir yürek hoplaması belki de.

O genç…

 

Kendine ‘el’ ve ‘ayak’ olacak o genç... Bakımını üstlenecek o genç. Fikret.

Yüzünde bir nur vardı. Yüreği yansımıştı o temiz yüzüne.

 

Gönlünü gönlüne katarak “Hoş geldin!” dedi. Öyle içten öyle samimi söyledi ki!

Günün büyük bölümünü Fikret’le birlikte geçirecekti Ali. Dert ortağı, can yoldaşı olacaktı kendisine. Daha da önemlisi, unuttuğu Bir’ini hatırlatacaktı ona.

 

Hastalığını anlamışçasına o güne kadar çok az bildiği Bir’inden bahsetti Ali’ye. O’nun varlığından sahneler sundu. Kapattığı kapılar bir bir açılıyordu sanki. Sorular sordukça cevaplar alıyor ve kalbi yerinden çıkacak gibi oluyordu.

 

Yaşadıklarını, hâlini bir bohçaya sarmış ve haykırmıştı:

“Yalnız olmadığımı anladım.” O’nun gücünü hissetmişti güçsüz bedeninde.

Kendini O’na teslim etti. Gerçek hürriyetin O’na teslimiyette olduğunu anladı.

Anladı ve bırakmadı.

 

“Ben ne yapabilirim?” ve “Ben de yapabilirim!” diye düşünmeye başladı. Başladı ve alnını ilk defa O’nun huzurunda secdeye koydu. Paylaşacak mutlaka bir şeyleri olmalıydı. Mutluluğun ve huzurun kaynağının burada olduğunu anladı. Geç kalmamalıydı.

 

Yüreği uzun zamandan beri ilk defa hopluyordu. İlk defa heyecanlanıyordu. İlk defa “Biraz sonra ne olacak acaba?” diye meraklanıyordu. Bu müthiş bir duyguydu. Hiç yaşamadığı bir şeydi bu.

 

Ümitle sarıldı buraya. Sonra kendi gibi arkadaşlarla tanıştı. Dertlerini ve hikâyelerini dinledi. Kendinden zor durumda olanları gördü. Sadece gözleriyle yaşayanı, konuşamayanları ve düşünemeyenleri gördü. Hâline şükretti.

O günden sonra, geceleri ümitle uzanıyordu yatağına. Yarından sürprizler bekleyerek dünyanın en tatlı uykusuna daldı.

 

İçinde mânâ veremediği heyecan öylesine ilerliyordu ki, engel olamıyordu ona.

Geçen günler öyle kapılar açıyordu ki, Ali sanki hayata yeniden başlamıştı. Yeniden karar vermişti. Ve ulaşmak istediği yerlere oradan başlayarak gidecekti.

Arkadaşlarının yanına gidiyor ve onlarla sürekli dertleşiyordu. Hattâ yemeklerini yapan Seher Teyze bir ara yanına gelip, “Ali evlâdım, bu enerjiyi nereden buluyorsun?” diye merakını izhar etmişti.

 

“Seher Teyze, ben gözlerimin görmesine, rahatlıkla yiyebilmeme şükrediyorum. Şükredecek bir şey bulmak tutunacak bir şey bulmaktır, hayattan kopmamaktır. Sığınacak bir yeri olmaktır.” demiş ve şaşırtmıştı onu.

 

Günlerini arkadaşlarını hayata bağlamaya çalışmakla geçiriyordu. Tükenmişliği önlerinden çekip onlara heyecan dolu bir dünyanın varlığını göstermeye çalışıyordu. Hele bir keresinde yemekhanede konuşması yok muydu? Ne kadar da tesir etmişti dinleyenlere:

 

“Arkadaşlar, buraya gelmeden önce hayatın benim için artık bir mânâsı yoktu. Bir gâye olmayınca, bir mânâ da olmuyor zâten. Gerçek sakatlık ne gözün kör olması, ne elin tutmaması, ne de ayakların olmamasıdır. Gerçek sakatlık insanın hayallerinin ve vereceklerinin bitmesidir. Size bir sır daha vereyim mi? Dünyanın en mutlu insanı, evet en mutlu insanı kimdir biliyor musunuz? Başkasını mutlu edendir. Başkası için yaşayandır. Başkasını kendine tercih edendir. Elindekini paylaşandır. Elmanın iyisini arkadaşına verendir. Paylaşandır.”

 

Bu konuşmadan sonra yemekhanede coşkulu bir alkış koptu. Bakımevinin müdüründen öğretmenlerine kadar herkesin gözleri ışıl ışıldı.

 

Günler artık mânâ dolu geçiyordu.

Resim ve el işi öğretmenleri uzun süredir iş yapamamaktan şikâyetçiydi. Ümitleri tükenmiş; düşkünlere teselli verecek cümleleri de bitmişti sanki. Onlar da bir çıkış yolu arıyor, bir şeyler yapmak istiyorlardı.

 

Ali ilâç gibi gelmişti onlara. Kendi aralarından birinin bu heyecanı, onlara da ümit vermişti.

 

‘Engelliler Haftası’na denk gelen resim, elişi ve ahşap sergilerinden sonra, ilçe halkına bir sürprizleri vardı. İlçenin protokolünden halkına kadar salonu dolduran insanlara bir konuşma yapacaktı Ali. Günlerdir hazırlandığı konuşma için çok heyecanlanıyordu. Sunucu kendisini anons ettiğinde heyecandan kalbi duracak gibiydi. Aynı ilçede yaşadığı insanlara duygularını ifade edebilecekti. Bu onun için müthiş bir şeydi. Büyük bir nezaketle mikrofona yaklaştı. Dinleyicilere engellilerin problemleriyle ilgili bilgiler verdi. Arkadaşlarının hayat hikâyelerinden kısa kesitler sundu. Duygulu anlar yaşandı konuşma boyunca. Ama Ali henüz son cümlelerini söylememişti. “Son olarak” diye başladıktan sonra katılanlara şu cümlelerle veda etti:“Efendim, biz yaşamak istiyoruz. Bizlere acı*********** bakmanızı istemiyoruz. Yardım istediğimizde para vermeyin ne olur! Elimizden tutun, karşıdan karşıya geçirin! Bizler bir işe yaramak istiyoruz. Bir şey kaldırılırken, onu tutanlardan biri olmak istiyoruz. Ne olur bunu bize çok görmeyin. Engelimiz bedenimizdedir; zihnimiz ve kalbimiz o kadar açık ki...”

 

Bir adım atmanın ötesinde, bir adım attırmanın mânevî zevkini duymak

Ali artık birlikte kaldığı arkadaşlarının can yoldaşı, dert ortağı olmuştu. Hayata tutunmanın adı olmuştu onlar için. Kısa filmlerden, gazetelere yazı yazmaya, oradan dergi çıkarmaya ve hayat hikâyelerini kitaplaştırmaya kadar birçok projeye birlikte imza atmışlardı.

 

Ve “Zaman geçmesin!” dedikleri bir yola girmişlerdi.

 

 

Ne kadar da çabuk geçmişti zaman. Hayallere ulaşmak hayal iken, ne kadar da çok şey yaşamış ve yaşatmıştı. Rabbi’ne gözleri yaşlı, başı önünde şükrediyordu.

Kendine son uyarıyı yapan Emir Dede’ye edeple dönüp; “Ayaklarım da yok ellerim de; ama üzülmüyorum amca. İnanın o kadar çok ümidim var ki!” dedi ve oturduğu yerden Cuma namazının ilk sünneti için tekbir aldı.

 

* Gerçek bir hayat hikâyesinden alınmıştır.

 

Bekir Yalanız

Senyour

Mem İle Zin

Ahmed-i Hani

Çeviren-Yenidenyazan

Sadık Yalsızuçanlar

 

'AH MİNE'L-AŞK'

 

memuzinzin01.jpg

 

Mem ile Zin'in öyküsü tanıdık bir macera.

Leyla ile Kays'ın, Yusuf İle Züleyha'nın, Arzu İle Kamber'in, aşk ateşiyle birbirini yakan Kerem İle Aslı'nın, Romeo İle Juliette'in, Genç Werther ile Lotte'nin, Kafka İle Milena'nın öyküsü gibi tanıdık ve trajik.

Mezopotamya'nın bu kadim efsanesinde karşımıza çıkan olay da, Nietzsche'nin 'her aşk trajiktir' yargısını doğrular.

Mem İle Zin, şairin,

'ah mine'l-aşki ve'l halatihi/ahraka kalbi bi hararatihi'dizelerindeki gibi yakıcı bir öyküdür.

Burada da Mem, Zin aracılığı ile kemale erer ve 'aşk'ın aşkınlaştırıcı işlevi bir kez daha kendisini gösterir.

Botan havzasında(bugünkü Cizre) evvelbaharın başlangıcı olan Nevruz'da başlayan macera, kabirde son bulur.

İki sevgili ıstırap dolu bir yaşamı, mezarda birleşerek noktalar.

Mem, 'kıl gibi incecik belli, zarif sevgili'sini, Bey kabre indirdikten sonra sarar ve 'murad'ına erişir.

Cefa dolu bir ömrün ödülü, tıpkı Kays ile Leyla'da olduğu gibi ötedünyada kavuşmaktır.

Doğulu batılı her aşk öyküsü aynı yolu izleyerek aynı sona ulaşır.

Sevgili, aşk ve tutku objesi olduğu kadar, bir 'geçiş nesnesi'dir de.

Asıl Sevgili'ye yükselen yolda bir 'geçit'tir.

Şark öykülerinde erkek de kadın da 'ten'iyle pek yer almaz.

Daha çok bir im bir işaret, bir imge olarak görünür.

Erkek kadını bir av kendisini de avcı olarak görür.

Kadının dileği, 'peşinden koşulmak', erkeğinde erimek ve giderek onu sahiplenmektir.

Kadınla erkeğin ilişkisinde bir 'oluş/karşıoluş'diyalektiği işler durur.

'Nirvana'ya ulaşma yolunda çile çeken mürid gibi erkek cefayı yüklenir, kadın cefakara yoldaşlık eder.

Ve herşey yavaş yavaş yok olarak gerçek ortaya çıkar.

Elinizdeki kitap binlerce kez anlatılmış olan o ezeli macerayı yeniden anlatmayı deniyor.

Mem İle Zin'in, ünlü kürt bilgesi Ahmed-i Hani'nin kaleminden çıkan bu versiyonu, bir 'yazma' nüshadan hareketle yayımlanmış osmanlıcasını kaynak alıyor.

Hınıs ve Varto medreselerinde geleneksel eğitim almış olan kayınpederim Muhammed Said'in kitaplığından 'gasbettiğim' yazma eserler arasında rastladığım nüsha, osmanlıca çevirisi idi ve yüzonaltı sahifeden oluşuyordu.

Derkenarlarından öğrendiğime göre, eser, Molla Ahmet'ten kendisine intikal etmiş ve O'nun altı aylık bir İstanbul ziyareti esnasında eline geçmiş.

Öteki nüshalardan birkaç gazel ve özel isimlerdeki farklılık dışında en çok, Ahmed Faik'e isnad edilen yazmaya benziyor.

Görülen o ki, hikayeye zamanla bazı eklentiler yapılmış, kimi değişiklikler olmuş.

 

Aslı kürtçe olan bir eserin türkçe çevirisini okuma zahmetinde bulunanlar görecekler ki, modern zamanların milliyetçi hassasiyetleriyle herhangi bir yakınlığı yok eserin.

Kürt dilinde yazılan çağdaş romanlarda yapılan göndermeler modern bir zihin durumuyla tasavvufi imgelere yaklaşıldığında nasıl bir sonuç ortaya koyduğunu bize yeterince gösterebiliyor.

Öyküden hareketle yapılan filmde de aynı sorun gözleniyordu.

Eseri, çocukken babaannesinden defalarca dinlemiş olan eşim Firdevs hanımın bilhassa kürtçe deyimlerle ilgili katkılarını anmak isterim.

Kusurlar bizden, güzellikler O'ndandır.

 

Sadık Yalsızuçanlar

 

Mem İle Zin

memuzinzin.jpgDİCLE'NİN SULADIĞI TOPRAK

 

Kaynağı cennette olan ırmakların en nazlısı Dicle'ye Botan çayının kavuştuğu yerde, Cizre'de geçiyor öykümüz.

Kendi hali kendi melalinde bir halktı Botan halkı.

Başlarında asil ve yiğitler yiğidi bir Bey vardı.

Eliaçıklıkta üstadı Hatem-i Tai idi.

Yoksulların, düşkünlerin ve çaresizlerin sığınağıydı eşiği.

Çınar gibi kadim bir soy ağacı idi nesli.

Nice korkusuz yiğitlere, nice gönül acılı güzellere tanıklık etmiş bir soy...

Amcası oğlu üç yiğit buyruğundaydı, 'öl dese ölecek' kadar kendisine bağlı, özü sözü bir üç ceren.

Çaker, Arif ve Tacdin.

Mezopotamya'nın dört bir yanına nam salmışlardı cesaretleri ve savaşçılıklarıyla.

Her biri bir bölük erin başında, bir sancağın altındaydı.

Bilekleri bir, yürekleri bir, dilekleri birdi.

Tacdin'in yiğitlikte menendi yoktu.

Kılıcını kuşanmayagörsün, en azılı düşmanları çil yavrusu gibi dağılırdı.

Akıllı, bilgili, güzel huylu ve insaflı bir delikanlı olan Mem'le Tacdin arkadaş idiler.

Okuduğu aşıkane gazeller dinleyenin yüreğini titretir, ruhunu nesim-i nevbahar gibi okşardı.

Tacdin'le kader birliği edip sözleştiler.

Anca beraber kanca beraber.

Artık yedikleri içtikleri ayrı gitmiyordu.

Aynı meclisin müdavimi, aynı yolun yolcusu oldular.

Hiçbir zaman birbirine ihanet etmedi, birbirinin yoluna tuzak kurmadılar.

Bey'in konağında içi de dışı gibi kara, fitnelerin binbir türüne aşina, işi gücü fesat dolu biri vardı, adına Beko derlerdi.

Konağın eşiğinden sorumlu kapıcıbaşılıktı görevi.

Haremini melekmisal güzeller süslüyordu.

Usta bir ressamın fırçasından çıkmış gibi biçimli ve çekiciydiler.

Sitti ve Zin adlı kardeşleri sanki ışıktan yaratılmış, Firdevs cennetinden çıkıp gelmiş, ruhlarında ölümsüzlük iksirini taşıyan varlıklardı.

Simsiyah, örgülü saçları yılana, sürmeli kirpikleri ise hançere benziyordu.

Dolunay çehresindeki benler dünyayı fitne ateşinde yakardı.

Kaşları yay, dudakları mercan, dişleri inciden güzeldi.

Nergis gözleri bir kez bakmayagörsün en güçlü büyücünün sihrinden daha etkili olurdu.

Semanın iki meczubu güneş ve ay güzelliklerini kıskanırdı Sitti ile Zin'in.

Güneşten daha parlak, aydan daha ışıltılı idiler.

Yaşadıkları yörenin ve toplumun gözdesi, yegane sevgilisiydiler.

Güzelin bahtı güzel olmazmış.

Sitti, dünyada muradına erişecekti ama Zin'in talihi yaver gitmeyecek; kaderin tecellileri onu çile dergahına sürükleyecekti.

 

2.Bölüm

 

memuzinzin02.jpgŞİİRİN TUZAĞI

 

Ey şarap sunucu, lale renkli içeceği sun artık

Bu bahtı karayı bir kez olsun şad et

Ruhumuz şenlensin, şiirler söyleyelim

Şiirler söyleyelim ruh soframız zenginleşsin

Botan'lılar, Nevruz erişip de evvelbahar yeryüzünü yeşile boyayınca

kırlara düşer, bayram sevinci yaşarlardı

Tabiatla birlikte ruhlar da uyanır, ağırlıklarından kurtularak kanatlanırdı

Güzeller, tabiatı yaldızlayan laleler sümbüller güller gibi açılır

Botan'ın tepelerinde bölük bölük gezinirdi

Nevruzla birlikte Cizre'de evler boşalır, herkes yeşilin coşkusuna bırakırdı kendisini

Bir Allah'ın kulu kalmazdı evlerde

Herkes tabiatın çağrısına katılırdı

Yine sene devroldu

Yine tabiatın yeşil dili kabardı

Kış uykusundan uyandı herşey

Gül ile lale kana boyanmakta birbiriyle yarıştı

Ağaçlar yeşil çehresiyle tebessüme durdular

Beyaz bir örtünün altında aylarca uyuyan böcekler uyandı

Kuşlar bir zamanlar terkettiği iklime, uyanış çağrısına uyarak geri döndüler

Sevgililer de katıldı çağrıya

Baharla birlikte kalplerde sevgi ırmağı taştı

Aşk denizi kabardı

Sedefinden çıktı inci

Zin ile Sitti de güzelliklerini taşımayı dilediler Nevruz şenliğine

Kırları bayırları dağları gezmek istediler

Rüzgar kanatlı küheylanlara binerek

Yükseklerde şahin gibi uçmak için bir yol geldi akıllarına :

Erkek kılığına girmek

Birer erkek giysisi buldular

Kılış kuşandı mızrak takındılar

Yaylarını omuzlarına aldılar

Arap atlarına binerek kırlara koşturdular

 

(...)

 

12.Bölüm

 

memuzinzindani.jpgMUM İLE PERVANE

 

Gönlünün sahibinin zindana kapatıldığını gören Zin

Matem giysilerini giyindi

Yüreği paramparça oldu

Kanlı gözyaşları ırmak gibi aktı

Felekten adalet diledi

Dehrden merhamet istedi

İçler acısı halini gören dostları gelerek

Onu teselliye çalıştı

Öğütlerde bulundular

'Niçin bu ateşte yakıyorsun kendini? Ey ay yüzlü güzel neden böyle ağlayıp inliyorsun?O nergis gözlerine, o gül yanağına, o yanağındaki siyah bene acımıyor musun? Gençsin, güzelsin, feleğin bu cevr ü cefası altında niçin eziliyorsun?'

Zin, bu kabil sözlerin hiçbirine kulak vermedi.

Dostları çaresiz dağıldılar.

Yalnızlığı kederini artırıyordu Zin'in.

Akşam oldu, yeryüzü yine siyah örtüsüne büründü.

Yine konakta şamdanlar kuruldu, mumlar, kandiller yakıldı.

Yalnız, mutsuz ve çaresiz bir haldeydi Zin.

Yanıbaşında yanan muma baktı

Yanıyor ve ışıtıyordu

Lakin içinde simsiyah bir fitil vardı

Derin bir düşüncenin kollarında daldı gitti

İçi simsiyah olduğu halde dışı niçin böyle parlıyor? diye geçirdi aklından

Zin mumun halini düşünürken

Bir zaman hayret içinde kalakaldı

Neden sonra şöyle düşündü,

'benim halimi gerçekten anlayacak bir dost buldum sonunda. Çünkü böyle içten içe, sessizce ancak çılgın aşıklar yanabilir.'

Mum'a yaklaşarak,

'senin böyle yanıp yakılmana sebep nedir? Kimdir seni böylesine ateşlere salan güzel? Hangi sırrın sarhoşusun sen? İçini kızgın yaralarla kim doldurdu, dışın neyin özlemiyle yanıyor?'

Şafağa dek söyleşti mum ile

Günün ilk ışıkları çıkıncaya değin yandı mum

Nihayet gün açıldı

Zin bu kez kendi kendine dertlenerek

Şiir söyledi

 

Sevdanın değerini bilenler

Hiç dünyanın süsüne kapılır mı?

Aşk ülkesinin sultanı olanlar

Hiç beyden paşadan korkar mı?

Aşk ateşiyle yanan mumu kınama sakın ey gönül

Aşkın yüceliğinden habersiz olanlar

Aşıkları ayıplar ancak

Gönül ehlinin yaptığı semayı

Gökteki hangi yıldız yapabilir?

Aşk bahçesini bir kez ateş sarmayagörsün

Artık orada çer çöp kalmaz

Diken bulunmaz

Gönül dağına aşk kazmasını vuran Ferhat'a

Kaya değil çelik olsa dayanmazdı

Aşk ateşiyle mum gibi yanan gönül

Kıyamete değin sönmez

Aşkın gizlerini anlayan bir kalp için

Artık gam ve keder kalmamıştır

 

13.Bölüm

 

memuzinzin03.jpgGERÇEK SEVGİLİYE DOĞRU

 

Yeryüzüne sığmayan gönlüyle

Dört duvar arasına hapsedilen Mem

Derin bir mutsuzluk kuyusuna düşmüştü

Orada günlerce haftalarca aylarca

Umutsuz bir halde kalınca

Anladı İbrahim(as) gibi

batınca kaybolan sevgiliye gönül vermemek gerektiğini

acısı o denli büyüdü

o denli büyüdü ki

artık küçücük bir keder hissetmemeye başladı

Samed'in aynası olan Kalb'i gittikçe saflaştı

Arındı

Ve nihayet Gerçek Sevgili'ye çevirdi yüzünü

Sadece Allah'ı zikirle meşgul olmaya başladı

Gönüller ülkesinde anka gibi uçuyordu

Can pervanesi gerçek ışığı bulmuş ve sadece ona yönelmişti

Lakin nefsin hoşuna gitmemişti bu

Gerçek mumun ışığına yönelmiş olan can pervanesine,

'sakın' dedi, 'aşk rüzgarına uyup da başını ırmaklar gibi taştan taşa vurarak gezme. Akıllı iken deliye çıkarma adını.'

Nefsin itirazına karşı, ruh;

'varlığımı aşk gibi misk ü amber kokusu kaplamışken senin sarımsak gibi pis kokun ne işe yarar ki! Boşuna nefes tüketiyorsun. Bu saçmasapan düşünceleri kendine sakla, aklın varsa

bana kulak ver'

 

Can, Hu lafzıyla bedeni tutuşturdu, yaktı

Nefis yağları da eridi bu ateşte

Kalp kandili yağlı fitili yakınca

Kemik ve et cam fanus oldu ona

Semadaki bütün yıldızlar

Bu ateşin ışığıyla parladı

Uğursuz baykuş anka görmüş gibi terketti evimi

Çünkü gönül gerçek sevgilinin aşkıyla doldurdu evini

 

14.Bölüm

 

memuzinzinturbe.jpgZİN MEM'İN KABRİNDE

 

Gözünün nurunu toprağa veren Zin eve dönünce

 

Bedenini bir titremedir aldı

Canın kafesi olan vücudunda bir sarsıntı oldu

Artık bu geçici dünyadan göçme anının geldiğini hissediyordu

Bey'e haber gönderdi, gelmesini diledi

Sbotan beyi kederlere boğulmuş olarak gelince,

'sevgili kardeşim' dedi, 'gayri yıldızım küsufa yüz tuttu, Mem'siz bir dünyada yaşamak bana haram kılınmıştır. Sana vasiyet ediyorum. Sakın cenazemde kimse ağlamasın. Kimsenin yüreği gamla dolmasın. Beni ilahi bir neşveyle kabristana taşımanızı istiyorum. Mem'in ayaklarının dibine gömülmek istiyorum'

Sesi gittikçe ferini yitirdi

Gözleri süzüldü

Bedeni ürperdi

Şafak sökümünde yıldızlar nasıl siliniyorsa semada

Öylece sönmeye yüz tuttu

Dilinden şu dizeler süzüldü

 

Ruh bülbülü senin gülistanını istiyor

Can Sevgili'ye kavuşma arzusuyla kanatlanıp uçmayı diliyor

Can dostumuz, sevgilimiz sonsuzluk iklimine taşındı

Kararsız gönül sırdaşını arıyor

Kalp onun ışığıyla parlıyordu

Tekrar nuruna kavuşmak istiyor

Denizinden ayrılan nehir yeniden sana akmayı bekliyor

Kulak semadan gelecek 'dön' buyruğunda

Bu dünyadan göçmenin

Asla kavuşmanın zamanı

Geldi

 

Nihayet ruh incisi ten sedefinden çıkarak varlık evini yıktı

Viraneye çevirdi

Can kuşu kanatlanmıştı artık

Gözler dünyaya kapanmalıydı

Bahçevan bağı terkedince

Ağaçlar çiçekler yapraklarını dökmez mi

Nergis gözler kapandı

Misk ü amber benler toprağa saçıldı

Yılan gibi kıvrım kıvrım saçlar ayaklar altına serildi

Gül yanağın alı çekildi

Dudakların bal suyu kurudu

Botan beyinin yüreğini uçsuz bucaksız bir acı kapladı

Ay yüzlü kardeşinin cansız bedenine kapanarak ağlayıp sızlamaya

İnleyip feryad etmeye başladı

Zin'in ölümünü duyan kopup geldi

Yıkanıp kefenlendikten sonra

Serviye benzeyen tabutu

El üstünde ağır ağır kabristana taşındı

Namazı kılındıktan sonra

Karalar giymiş olan Cizre halkı

Haklarının helal ettiler

Mem'in yanına kazılmıştı mezarı Zin'in

Botan beyi itiraz etti

'Hayır' dedi, 'onları aynı kabre koyacağım, ikisini birarada görmek istiyorum'

Mem'in kabrini açtırarak, Zin'i kendi elleriyle indirdi,

'ey gerçek aşık, ey aşıkların piri!' diye seslendi Mem'e, 'işte sevgilini getirdim sana, o artık ebediyyen senindir, seninledir'

Mem'in cesedi dile gelerek,

 

'hoş geldi sefalar getirdi' dedi ve Zin'in cesedini kucakladı.* * * * *Mem ile Zin Timaş Yayınları. İstanbul. 2005

Senyour

Yar kokusu

Nereden nasıl kaçtın, buraya ne zaman geldin bilemedim.

Adın Meryem ve Fatıma'nın lakabıymış yeni öğrendim.

Suya benziyordun, bir bulut gibi beni kendimden geçirdin, sarhoş ettin.

Seni görünce, bakire Meryem'in alnındaki parolayı okudum : Muhammed.

Bir şairden öğrenmiştim, onlar birbirinden gelen bir soymuş.

Seni getiren araçtan indiğinde bir firari olduğunu hissetmiştim. Bir şeylerden kaçıyordun. Bir yere gelmiştin. Bu yer bendeki acılardı belki bilmiyorum.

Sen kökenden geliyorsun, ağaçtan ayrılıp kök salan fidansın.

Sen iffetsin, onun sırrısın.

Sen su gibisin, safsın, yağmura benziyorsun, bağlılığın yeni, çocuk gibisin, bilgilerden ve resimlerden korunmuşsun.

Ürkeksin, ceylana benziyorsun, ceylanlar seni tanıyor, senden kaçmıyorlar, Rabia'nın haline benziyorsun.

Ellerin narin, parmakların fanus gibi yanıyor.

Gözlerine bakamıyorum, şimdi yanımda oturuyorsun ya belki burada değilsin, Davud'a verilen emrin içindesin.

Evini benim için boşalt ki orası benim olsun diyor gözlerin.

Evden murad kalbindir, boşaltmaktan kasıt gayrdan arınmasıdır.

Ürkekliğin bundan belki bilmiyorum, sana sürekli bakıyor, seni anlamaya çalışıyorum ama boşuna.

Bir koku geliyor senden, daha önce hiç duymadığım yakıcı bir şey, eritiyor beni, gözlerimi temizliyor, aklımı, beynimdeki zehirleri yok ediyor, bayıltıcı bir koku geliyor saçlarından. Örtünmüşsün onları göremiyorum.

Allah her şeyi görür diyorsun, dudaklarına bakıyorum, yandan biçimli burnuna, ağzına bakıyorum, kırmızı dudakların, Allah her şeyi işitir derken dudakların güvercin kanadı gibi çırpınıyor ama zarif bir şey bu, alabildiğine narin, kıpırtısız bir çırpınma, susar gibi konuşma, belki korkarsınız diye Allah her şeyi bilendir diyorsun, kirpiklerine bakıyorum.

Bana bir hadisten söz ediyorsun, kirpiklerin delici, sert ok gibi canıma batarken, Allah kalkış gününde yaşlı bir kadını yargılarken sorar, diyorsun, 'ey kulum, neden şöyle şöyle yaptın?' Kadın, 'hayır rabbim' der, 'ben öyle şeyler yapmadım.' Allah, bunun üzerine, meleklere, 'onu cennete götürün' buyurur. Melekler, 'ey Rabbimiz' derler, 'bu kimse söylediğin kötü amelleri işlemesine rağmen neden yüzüne vurmadın?' Allah, 'o yaşlının hatasını yüzüne vurmaktan haya ettim' buyurur.

Sen bunu anlatırken kaşlarına bakıyorum. İnce, hilal gibi, kurumuş hurma dalının karanlık bulutu yarıp çıkmış ve aşağı doğru ışıklı bir yaprak gibi eğilen kaşına bakıyorum.

Senin duruluğun benim büyük denizime dokundu.

Beni bir fırtına tuttu, sularım kabarıyor, dinmek üzere büyük bir sarsıntıya tutuluyorum.

Beni yaktın, içime bir kor bırakıp gittin.

Şimdi için için yanıyorum. Burada geçirdiğin birkaç gün, onların içindeki sonsuzmuş hissini veren anlar için ayrı ayrı yanıyorum.

Yandıkça temizleniyorum.

Kirlerimden arınıyor, ağırlıklarımdan kurtuluyorum.

Sen böylesi bir firarisin işte, dokunduğunu yakan, hafifleten, saydamlaştıran, maddesinden kurtaran bir kumrusun.

Kumru diyorum ya bu kelimeyi de niçin kullandığımı bilmiyorum.

Kumruları bilmem, sakin midirler, neden birbirine yaklaşamazlar bilmiyorum.

Gözlerine bir kez baktım ve bildiklerimi unuttum.

Haya, murakabe ehlinin niteliğiymiş sana bakınca gördüm.

 

sadık yalsızuçanlar

Senyour

Çıkmazdaki Batı

“Biz seküler bir toplumuz artık. Dinin, dinî değerlerin toplum hayatında bir tesirinin veya belirleyiciliğinin olması söz konusu değil.” anlayışına Batı’da ve Batılılaşmaya çalışan ülkelerde sıkça rastlanır. Batılıların yanıldıkları mühim bir nokta var: Onlar, tarihlerinde yaşanan sosyo-kültürel hâdiselerden elde ettikleri tecrübeleri genelleştirerek bütün dünyaya teşmil ediyorlar. Dünyada yaşanan dinî tecrübeleri, sadece kilisenin din anlayışıyla ve tarihiyle sınırlandırmak gibi bir kolaycılığa kaçıyorlar.

 

Kilisenin akılla kavgasından rasyonalizm, kadınla mücadelesinden feminizm, bilimle mücadelesinden natüralizm gibi akımlar ve kartezyen düşünceler gelişti. En azından bu akımların oluşumunda belirleyici rol oynadı. İnsan-kâinat-Yaratıcı münasebeti kendi bütünlüğünden koparılarak, yalnız insan aklını referans alan din-bilim algısı merkeze oturtuldu. Ardından kâinatın ve hayatın mânâsına dâir hikmet kayboluverdi. İşte ferdî ve içtimaî problemlerin temelinde, yaratılış ve kâinata dâir bu kör paradigma yatmaktadır denebilir.

 

Din algıları tamamen kilisenin tarihî sürecinde şekillenmiş olan Batı dünyası, bunu genelleştirerek her dinin aynı süreçleri yaşamasını bekliyor. Meselâ son yüzyıldır, aklı, kadını ve bilimi de İslâmiyet’le kavga ettirerek, Müslüman toplumlarda da rasyonalizm, feminizm, natüralizm gelişsin, aydınlama süreci yaşansın gibi bir mantıkla karşı karşıyayız. Günümüzde Müslümanların ve İslâm’ın; şiddet, kadının ezilmesi, düşüncenin yasaklanması gibi konular çerçevesinde ele alınmasının arkasında da bu zihniyet yatmaktadır. Ancak İslâmiyet akılla, bilimle, insanla kavgalı olmadığından bu süreçlerin aynen Batı’daki gibi gelişmesi ve yaşanması mümkün değildir. Fakat Batı’da din veya dinî-ahlâkî değerler dendiğinde, hemen önyargılı ve âni reflekslerle red tavrı sergileniyor.

 

Dinin/dinî değerlerin sosyal hayattan koparılıp, içtimaî münasebetlerin merkezine sadece hırslar ve nefsanî tercihler oturtulunca, problemler de tek tek ortaya çıkmaya başladı. Toplumu ayakta tutan din kaynaklı ahlâkî değerlerle, insanların birbirlerinin hakkına, hukukuna riayet ederek yaşamak için ihdas ettikleri anayasa hükümleri birbirine karıştırılmaktadır. Aslında kanunlar hukukî bir çerçeve belirliyor, inanca bağlı hassasiyetler ve ahlâkî değerler bu çerçevenin içini dolduruyor. Bir asrı aşkın bir süreden beri seküler değerlerle toplumların devamlılığı sağlanacağından bahsediliyor. Ancak; bu değerlerle, gittikçe çoğalan, daha da azgınlaşan sosyal problemlerin çözülemediği de bir gerçek. Ümitsizlik, idealsizlik, vurdumduymazlık hangi değerlerle çözülecek? Ya cinsî istismar, ailenin çözülmesi, fuhuş, ahlâksızlık? Şiddet, gasp, hırsızlık, uyuşturucu ve alkol problemini seküler değerler mi çözecek? İnsanın nefsî problemlerini, tatminsizliğini, ölüm endişesinin yol açtığı açmazları ve saplantılı psikolojik problemlerini çözecek değerler neler?

 

En temel problem, dinin kanunlarla veya modernitenin sunduğu içi boş birtakım etik değerlerle karşı karşıya getirilmesidir. Bu süreç, kilisenin devlet otoritesiyle çatışmasıyla gelişmişse, bu İslâmiyet’te de böyledir mânâsına gelmez. İslâmiyet, getirdiği ahlâkî prensiplerle insanın temel problemlerini çözebileceğini, vicdan mekanizmasını rayına oturtarak, insan-ı kâmil hedefiyle ferdin maddî-mânevî mutlu olabileceğini vaat ediyor. Her fırsatta sâlih amel işlemeyi emrediyor. Müslüman kişi aynı zamanda kanunlardaki temel hak ve hürriyetlere en fazla riayet eden kişidir. Çünkü bir Müslüman, insana zarar vermek bir tarafa, bilerek karıncayı bile incitmez. Taşıdığı “kul hakkı düşüncesi” başka insanların hakkının kendine geçmesine rıza gösterme gibi bir kabule engel olur. Allah’tan kendisi, ailesi ve bütün inananlar için hep iyilik, güzellik ister. Kendi hatalarıyla birlikte başka insanların günahları için de af dilenir. Dolayısıyla İslâmiyet’in getirdiği prensiplerin anayasayla çatışması bir tarafa, tam aksine, ona bağlılığı destekleyen ve mükemmelleştiren mühim bir faktör olduğu görülür. Tarihte Osmanlı ve Endülüs gibi medeniyetlerin oluşmasında, bu prensiplerin bütünüyle hayata geçmesi ve ideal bir adalet anlayışı rol oynamıştır.

 

Ama Avrupa medyasında böyle bir Müslüman profilinden maalesef eser görülmüyor. Aksine, kendi dinlerine reva gördükleri yaklaşımın kat kat fazlası ve acımasızı İslâmiyet’e karşı yapılıyor. Bilhassa İslâm sözkonusu olduğunda, kötü örneklerin misâl teşkil ettiği bir toplumda başka şey de beklenemez. Ancak Müslümanlar her şeye rağmen dinden ne anladıklarını, İslâmiyet’in duygu ve düşüncede insana bahşettiklerini ve ahlâklı olmanın faziletlerini bu toplumlara göstermek durumundadırlar.

 

Avrupa medyası Müslümanlara at gözlüğüyle bakadursun, şiddetin dininin ve milliyetinin olmadığı gerçeğini araştırmalar doğruluyor. Alman İçişleri Bakanları Konferansı’na sunulan yeni bir raporda, gençler arasında yaralama, gasp ve şiddet hâdiselerinin son yıllarda hızla arttığı belirtiliyor. Niedersachsen Eyaleti İçişleri Bakanı Uwe Schünemann: “Gençler arasında artan şiddet, toplumun bütününü ilgilendiren bir fenomendir. Eskiden tabiî bir çekingenlik vardı. Okul avlusunda çıkan bir kavgada yere yıkılan birine tekmeyle vurulmazdı. Bugün her şey değişti.” diyor. Elbette değişti; fakat seküler değerlerle bu ve benzeri problemler nasıl çözülecek?

 

Bunlar bir tarafa, Batı Avrupa Türklerinin her gün yaşadığı problemlerden olan kültürel ve etnik ayrımcılığa ne diyeceğiz? Seküler değerler bu problemin çözümüne yönelik ne sunuyor? Bilhassa seküler değerlerin savunucusu medya tarafından kasıtlı olarak sürekli pekiştirilmeye çalışılan İslâmofobi ve rencide edici yayınlar, başta Türkler olmak üzere hem Müslümanlar, hem de kendi insanları üzerinde olumsuz tesir bırakıyor. Bu bir paradoks değil mi? Batı’nın insan hakları konusunda dâima övünegeldiği hususiyetlere ters düşmüyor mu? Halbuki yaygınlaştırılmaya çalışılan peşin hükümler ve oluşturulmaya çalışılan korku ortamı birlikte yaşamayı zorlaştırıyor. Yani paranoya hâli gittikçe çoğalıyor. Batı’nın model olması meselesinin de bu yönleriyle Türkiye’deki entelektüeller tarafından gözden geçirilmesinde fayda var. Batı bizim için, hangi konuda ne kadar model olabilir?

 

İslâmiyet’in ve Müslümanların mukaddesleri üzerine çöken karanlık kâbus bir müddet daha devam edeceğe benziyor. Basının ve siyasetçilerin bir kısmı ağız birliği yapmışçasına, İslâmiyet ve Müslümanlara düşmanca yaklaşarak onları sürekli ötekileştiriyor. Müslümanlar ise şaşkın. Bu düşmanca, dışlayıcı ve rencide edici yaklaşımlara mânâ vermeye çalışıyorlar. Bazı mâlûm odaklar, Müslümanları rencide eden provokatif düşünce ve faaliyetlerini siyasî arenada, medyada ve kamuoyu önünde çekinmeden dışa vuruyorlar. Hattâ mühtedî görünümlü bazı şahıslar -hâşâ- Kur’ân’ın uydurma bir kitap olduğunu yazacak kadar ileriye gidebiliyor. Kaderin cilvesi olsa gerek ki, o Yüce Beyan hem dıştaki, hem de içte gibi görünen bu şahısların ruh hâletlerini deşifre ediyor, Müslümanlara bu durumlarda dahi seküler değerlerin çok ötesinde ne yapmaları gerektiğini apaçık dile getiriyor. Tarih boyunca derece farklılıkları olsa da, bu tür sakil yaklaşımların pek değişmediğini Kur’ân-ı Kerîm’den anlıyoruz. Kur’ân meâlen şöyle diyor: “Siz öylesine (safî, kalbleri dupduru ve herkesin iyiliğini isteyen) kimselersiniz ki, o (düşmanlarınızı) bile seviyorsunuz, ama onlar sizi sevmezler; siz, (âyetleri arasında hiçbir ayırım yapmadan) Kitabın bütününe ve Allah’ın gönderdiği bütün Kitaplara inanıyorsunuz. Onlar ise, ancak sizinle karşılaştıkları zaman ‘İnandık!’ deyip geçerler; fakat birbirleriyle baş başa kaldıklarında size olan kin ve düşmanlıklarından dolayı parmaklarını ısırır, dişlerini gıcırdatırlar. (…) Size küçük bir iyilik, bir ferahlık, bir nimet ulaşsa, bu onları tasaya sevk eder; bir belâya giriftar olsanız, bu defa sevinçten bayılırlar. Her şeye rağmen sabreder ve (haktan, adaletten sapmadan) takva çizgisinde hareket ederseniz, onların hile ve tuzaklarının size hiçbir zararı dokunmayacaktır…” (Âl-i İmrân, 3/119-120).

 

Avrupa’da her gün Müslümanlar itici ve provokatif davranışlara muhatap oluyor. Kur’ân-ı Kerîm, yukarıdaki âyetler yeni nazil olmuşçasına bu durumu tespit ediyor ve kendilerine reva görülen haksız davranışlar karşısında Müslümanların sabırla, hak ve adaletten sapmadan takva dairesi içerisinde hareket etmeleri gerektiğini vurguluyor.

 

Bu çerçevede Fethullah Gülen Hocaefendi, Asr Sûresi’nin, tarihî tekerrürler devr-i dâimi içinde önemli bazı hususları ifade ettiğini belirtip, meâlini: “Yemin ederim zamana, insanlar hüsranda; ancak iman edip makbul ve güzel işler yapanlar; bir de birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna.” (103/1–3) şeklinde verdikten sonra şu değerlendirmede bulunuyor: “Tasviri yapılan bu yiğitleri, Efendimiz’in (sas) şu hadîste anlattığı gariplerle irtibatlandırmak mümkündür: ‘Gariplere müjdeler olsun! Onlar halkın kendisini fesada saldığı ve bozgunculuk yaptığı; dolayısıyla, kargaşa ve fitnenin dört bir yanda kol gezdiği bir dönemde (salâh erleri olarak dövene elsiz, sövene dilsiz ve gönülleri kırıldığı zaman bile) hep ıslah için koşturur dururlar.’ Evet, kalbinde salâha kavuşmuş ve sâlih amel işleyen, aynı zamanda salâhı da şiâr edinmiş, onu başkalarına da aşılayan bu ıslahçılar, bozguncuların yaptığı ifsada karşılık her zaman ıslah eri gibi davranırlar.” (Fasıldan Fasıla 5, Perspektif)

 

 

 

Muhammed MERTEK

Senyour

Turgut Uyar,

"ben aslında her şeyi sonradan öğrendim

herkes herkesi sonradan öğrenirmiş

bunu da sonradan öğrendim"

diyor.

Bu böyledir, her şeyi, herkesi sonradan öğreniriz. Asıl cehalet, bilginin gücüne tapınmaktır. Güce güvenmektir. Güçlüye yamanmaktır. Ne denli 'bilgili' ve 'güçlü' olursak olalım, gerçekte, bizi, yaşadığımız dünyayı, kainatı ve varlığı kuşatan Mutlak Alim'in huzurunda alabildiğine cahil ve çaresiziz. Bu esası yitirdiğimizde, bilgisizliğe ve vicdansızlığa düşeriz. Asıl güç, güçsüzlüktedir, haklılıktadır. Adalet, merhamet ve Hakikat'e sadakatten daha büyük bir güç yoktur. Zira, bu, Asıl Güç Sahibi'ne dayanmak, kendi sorumluluk ve yükümlülüklerimizi yerine getirdikten sonra, işimizi O'na havale etmektir. Bu bağlamda büyük bilge Rabiatü'l-Adeviyye'nin, Hasan-ı Basri'ye söylediği sözü anmanın vaktidir : 'İnsanın benlik iddiasından daha büyük günah mı olur?' Bu sırdandır ki, modern Türk Şiirinin yıldızlarından Turgut Uyar, 'Divan'ındaki tevhit'te şöyle der : "özenle soyduğum şu elma söyle şimdi kimindir/özenle ne yapıyorsam bilirsin artık senindir

suya giden bir adam mesela omzunu eğri tutsa/güneş, su ve adamın omzundaki eğrilik senindir

ayağa kalkarsın, adına uygunsun ve haklısın/kararan dünya bildiğin gibi sık sık senindir

kararan dünya yeni bir güle bir ateş parçasıdır/bir ateş parçasından arta kalan soylu karanlık senindir

bir deneyli geçmişi aldın geldin yeniyi güzel boyadın/ben bilirim sen de bil ilk aydınlık senindir

benim sevdiğim su senin suyunun öz kardeşidir/senin suyunun bıraktığı güçler artık senindir

çünkü bir silah gibi tutarsın tuttuğun her şeyi/her yeri bir uyarma diye tutan ıslık senindir

senindir ey sonsuzveren ne varsa hayat gibi/tutma soluğunu, genişle, öz ve kabuk senindir

ey en güzel görüntüsü çiçeklere dökülen bir çavlanın/aşkım, sonsuzum, bu dünyada ne var ne yok senindir"

Kibriya, Allah'a özgüdür. Konevi, Kırk Hadis şerhinde, kibrin, örneğin büyük günahlardan olan zinadan daha şiddetli bir cezayı hak ettiğini söyler. Zira kibir, Kebir ve Ekber Olan'a karşı büyüklenmek, İlahi olan bir vasfı sahiplenmektir. Kibriya sadece O'na özgüdür ve kibirlenen insan, örtük olarak Tanrılık iddia etmektedir. Kibrin, bu anlamda mesela alkollü içki kullanmak veya evlilik dışı ilişki kurmaktan daha çürütücü olduğu söylenebilir. Konevi'nin ifadelerini ödünç alarak söylersek, Kibr, Allah'ın zorunlu vasfı, insanın ise çürüten ve helak eden niteliğidir.Büyük düşünür Wıttgensteın'ın dediği gibi, 'şeylerin nasıl olduğu değildir gizemli olan, olduğudur.' Hayatın özündeki gizemi, ancak, ruhsal bilincimiz parçalandığında fark etmeye başlarız. Bu ise, rutin dışına çıkmamızla mümkün hale gelebilir. Rutin dışına çıkmak, egomuzu şişiren ve kışkırtan dalkavukluklardan, minik 'başarılarımızdan ötürü bizi pohpohlayan dost çehreli düşmanlardan uzak durmakla, büyüklüğünün gereğinin tevazu olduğunu bilmekle ve yaşamakla, O'nun sonsuz ve Mutlak Kudreti karşısında acz ve çaresizliğimizin sonsuzluğunu kavramakla mümkündür. Biz, irademizle rutin dışına çıkmayı başaramaz isek, Allah bir tedip sillesiyle, bir musibet, Bizim 'kültürümüz', altmışlı yıllardan itibaren aşırı biçimde politize olduğundan, her şeyi ve herkesi politik kalıplarla algılamaya başladık. Sosyolojik anlamını da içerir biçimde kullandığımızda, 'çıkar' eksenli ilişkiler kuran birey ve toplulukların düçar olduğu bu hal, yaşamın özündeki şiirsel mantığı adım adım kaybettirir. İlişkilerini çıkara dayalı olarak kurmaya çalışanlar, zekasını kurnazlıkta kullanan zavallılardır. Onların kelimeleri ve eylemleri geçersiz ve etkisizdir. Sonuç vermez, insanlığa bir hayrı olmaz. Ülkemizde bu ahlaki çürümenin giderek derinleştiğini ve yaygınlaştığını görebiliyoruz. Bediüzzaman, 'bir gemide dokuz cani bir masum bulunsa o gemi kanun-ı adaletle batırılamaz' demişti. Bu kozmik adalet ilkesini bugün ilişkilerimizde tahayyül bile edemiyoruz. Bir insanda dokuz masum bir cani sıfat bulunsa, o insan tümüyle kötü görülmemeli...Bu ahlaki tutumun kıyısından dahi geçemiyoruz. Birbirine karşı gardını güçlendiren toplumsal bloklar, insana yakışan bir konuşmayı, bir dili ortadan kaldırıyor. Seçkinler dahi ötekileştirici, duygusal ve iletişimi tıkayan, karşılıklı konuşmayı engelleyen bir dile doğru savruluyorlar. Bu, zaten yalnızlaşan, parçalanan, aşırı biçimde bireyselleşen modern insanın yalnızlığını daha da artırıyor. Zarifoğlu, daha soyut düzeyde söylüyordu ama, bunu da kuşatıyordu : "ah şu yalnızlık/kemik gibi/ne yanına dönsen batar" derken...

İbn Arabi'nin bir anısını hatırlıyorum. Gezgin'e aldığım bu olay, Kurtuba'da geçer. Bilge, halvete girer. İtikafta birkaç hafta geçirmekte iken, dostu Abdullah, yalnız kaldığı odaya ansızın girer. Şeyh, birden sıçrar, kendine gelir ve dostunu görünce şaşırır. Abdullah, özür diler ve nolduğunu sorar. İbn Arabi şöyle cevap verir : 'Sen gelesiye Sevgili'mle baş başa idim, sen gelince yalnızlığa düştüm.' Demek ki, asıl yalnızlık, O'nunla ilginin kesilmesidir.

İnsana kemik gibi batan da budur. O'nun rızasını tahsil edemeyen sözler, eylemler ve ilişkiler boştur, anlamsızdır ve insanın yalnızlaşmasıdır. Turgut Uyar, bu yüzden bir şiirinde, 'ikimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım' der. Göğe bakmak, modern zamanlarda insanın yitirdiği bir haldir. Gök, insanı, dünyayı ve aşağı alemi çevreleyen üst alemdir. İnsanın gökle temasını yitirmesi, egosuna gömülmesi, egosantrik hayalciliğin pençesinde kıvranması durumunda çevresine nasıl kükürtlü bir duman yaydığını, gündelik yaşamımızda her an gözlememiz mümkündür. Oysa insan, 'yalnız gibi'dir, 'ağaçlar gibi'dir, yeter ki göğe baksın : Göğe bakınca, arzdaki küçük hesaplar, kurnazlıklar, insana yakışmayan kibir, haset, kıskançlık ve öfkeler, yalanlar, hileler, dolaplar, sadece kendini düşünmeler, ayak oyunları ve akıl tutulmalarının nasıl birer parazit olduğunu da görecektir. Gök bize, her şeyin içyüzünü gösterir. İnsanın göğü de kalbidir. Kalbe ait olmayan kötücül duyguların ve ruha uymayan küçük hesapların, ayak oyunlarının insanı ve yaşadığı dünyayı nasıl kirlettiğini sadece kalp söyleyebilir. 'Bunda kalp sahibi olanlar için öğüt vardır' emri bunu ima eder. Çünkü kalp, sınırsızdır, inhisar kabul etmez ve hakikati kuşatabilir. Çünkü kalbin Sahibi yere göğe sığmamış, inanmış kulun gönlüne sığmıştır.

Kalbi ise besmeleyle açmalı ve istiğfarla yıkamalı :

"çünkü besmeleyle başladı/çünkü desturla tuttuk ne tuttuksa/çünkü imanla çok şeylere çağrıldık gözümüz/dağlarda kaldı eşya geride kaldı/dünya arkada bırakıldı/bir diş gibi ayrıldık çenemizden/dil çağı kapandı göz bağı koptu/bir tövbe sancağı açıldı bir zevk süreci değil

çünkü bütün o zamanlar toptan kullanılmış oldu/içinde zalimlerin asılma sahneleri

içinde kan akıtanların kanlarının seli/içinde mahzun edenlerin gözyaşı nehirleri/çünkü tövbe edildi izin verildi besmeleyle başlandı/sevgilinin elinde dertler hoş/bilene/çamur çamur olarak

tekme tekme olarak/ongündür ve kırık gündür daha/aç acına ayakta aç durmak olarak kaydedildi/sevgilinin elinden bağış ve kefaret olarak/bilindi/kabul edildi/razı olundu

ağlanmadı/ (...) ağıt güzel vakitlerindedir/estağfirullaaaaaallah ve işte böyle uzatarak

kalbim aç/etim yanık/dünya diz çöktüğüm yer kadardır, dizimin yanınıda bir diz/dizimin yanında bir diz sağdan bir iki üç/dört beş altı yedi soldan bir iki üç/dört beş altı yedi

bir sana bir sana... avucunu aç avucunu kapa/dilini tut aklını kravatın gibi çöz at/şimdi bir damla gözyaşı bir iri yakut"

 

 

sadık yalsızuçanlar

Senyour

yorum2.jpgDil zekâyı yansıtan en belirgin araçtır... Çünkü biz sözü duyduğumuzda, aynı içeriğin başka nasıl ifade edilebileceği hakkında anında bir fikir sahibi olur, mukayese eder ve zekice olanı hemen fark ederiz.

 

Dil, en basmakalıp olguların bile derinlik kazanmasına hizmet edebilir... Bu durumu özellikle klişelerde ve şablon cümlelerde çok daha iyi algılarız. Bazı klişe sözler giderek bir tür aptallığın nişanesi haline gelirken, bazıları da farklı bir duyarlılığı, inceliği ve zekâyı yansıtırlar. Örneğin Beşiktaşlı olmasanız bile Çarşı grubunun ürettiği tezahüratların etkisinde kalmanız doğaldır. Bu seyirci grubunun dünyanın her yerindeki olaylarla ve özellikle haksızlıklarla ilgilenmesi, bunları bir futbol maçının orta yerine taşıması ve oynanan oyunun belirli unsurlarıyla bütünleştirmesi az buz zekâ işi değildir... Öte yandan aynı seyirci grubunun bu duruşu, onların diğer konularda da daha 'geniş' bir bakış açısına sahip oldukları izlenimini verir. Oysa zekâ yoksunu klişelere sıkışıp kalmış olan birçok siyasi akım, tam da bu dil fakirliğinden ötürü düşük bir kavrayış düzeyini ima etmekten kurtulamaz.

 

Ancak asıl önemlisi herhangi bir klişenin söylenmesi değil, o sözün nasıl algılandığının sözün sahipleri tarafından anlaşılamaması ve klişenin tekrarlanıp durmasıdır. Çünkü bu noktadan sonra yapılan olumsuz değerlendirme, sözü tekrarlayanları aşarak bizzat ideolojinin kendisine atfedilir ve bir süre sonra da bu yargı o ideolojiye yapışıp kalır. Açıkça söylemek gerekirse Kemalizm'in bugün böyle bir sorunu var... Kullanılan iki tür şablon cümleden bir bölümü Mustafa Kemal'e ait olduğu varsayılan sözlerden oluşuyor. Ancak bunların çok önemli bir kısmının Mustafa Kemal'e sonradan yakıştırılan laflar olduğunu biliyoruz. İyi ki de öyle! Çünkü söz konusu klişelerin hemen hepsi son derece sıradan, basmakalıp, söylenmesi hiçbir zekâ veya derinlik gerektirmeyen sözler. Ne var ki Kemalistler kendi Kemalizmlerini kanıtlamakla o denli ilgililer ve ideolojik tutumu öylesine psikolojik hale getirmiş durumdalar ki, gerçekte bu klişeleri atfettikleri Mustafa Kemal'e hakaret etmekte olduklarının bile farkına varamıyorlar.

 

Slogan üretmek neden önemli?

 

emalistlerin kullandığı ikinci slogan kategorisi ise Kemalizm'le bağlantılı olanlar. Bunlar arasında 'Türkiye laiktir laik kalacak' sözünün özel bir yeri var. Açıktır ki söz konusu klişenin iki muhatabı bulunuyor. Biri 'Türkiye laik değildir' diyenler, diğeri ise 'Türkiye laik kalmayacak' diyenler... Kemalistlerin varsayımına göre Türkiye'de laik bir düzene karşı olan, 'irtica' heveslisi, 'şeriat' getirmek isteyen geniş bir kitle mevcut. Sloganın ikinci kısmı bu insanlara gözdağı vermeyi hedefliyor. 'Gericilerin' ne denli çoğalsalar da laik rejimi değiştiremeyeceklerine dair bir cumhuriyetçi teminat verilmiş oluyor. Ne var ki bu epeyce sorunlu bir slogan, çünkü Türkiye'ye ilişkin hiçbir bilimsel gözlem böyle bir laiklik karşıtlığının olduğunu, hele bunların büyük sayılar teşkil ettiğini söylemiyor. Aksine yapılan sosyolojik çalışmalar, muhafazakârların laikliğin olmamasından şikâyetçi olduklarını, dindarlara önyargısız bakan bir devlet arzuladıklarını ortaya koyuyor. Bu durumda Kemalistlerin 'Türkiye laik kalacak' sözü, sanki 'Türkiye'de devlet inanç konusunda önyargılı kalacak ve muhafazakârlara karşı olan bir inanç tanımı yapacak' anlamını taşıyor. Bunun siyaseten neyi ifade ettiği ise açık: Kemalizm'in gerçekte çoğulculuğu da çoğunlukçuluğu da hazmetmeye niyetli olmadığı söylenmiş oluyor. Diğer bir deyişle bırakalım demokrat bir zihniyeti, liberal demokrasinin en basit koşuluna bile hazır olmayan bir cumhuriyet ideolojisi ile karşı karşıya kalıyoruz.

 

Kemalistlerin bu noktada tek güvenceleri ellerindeki cumhuriyet ideolojisinin ideal olanı, yani 'doğruyu' temsil ettiğine olan inançları. Buna göre cumhuriyet rejiminin vazettiği laiklik anlayışı zaten 'olması gereken' laikliktir. Öyle ki eğer muhafazakârlar farklı bir laiklik hayal etmekte iseler, bunun 'yanlış' bir laiklik olacağı açıktır... Böylece meşhur sloganın ilk kısmına dönüyoruz: 'Türkiye laiktir'... Ne var ki bu önermenin sorunları daha da fazla. Çünkü Türkiye ancak otoriter zihniyeti temel aldığınızda 'laik' bir ülke. Yani devletin laikliği tanımladığı, bunu topluma empoze ettiği, vatandaşlığı söz konusu laiklik temelinde inşa ettiği ve kamusal alanı da bu vatandaşa göre oluşturduğu bir düzen... Oysa modern Batı dünyasına göre böyle bir laiklik ancak 19. yüzyılda ve sadece bazı ülkelerde görülmüş arkaik bir olgu. Diğer bir deyişle modern demokratik mekanizmanın tüm dünyada egemen olmasından önce yaşanmış bir geçiş dönemi. Nitekim demokrasinin yerleşmesi ve toplumlarca sindirilmesiyle birlikte laikliğin de daha liberal veya demokrat bir zihniyet içinde yeniden şekillendiğini görüyoruz. Böylece herkesin kendi inancında özgür olmakla birlikte başkalarının inancına saygılı olabildiği, devlet tasarruflarının ise inanca ilişkin tercihlerden bağımsız hale geldiği bir rejim oluşabilmekte. Dolayısıyla 'Türkiye laiktir' şablonu aslında 'Türkiye otoriter bir rejimdir' demekten öte bir anlam taşımıyor...

 

Şimdi slogana bir bütün olarak geri dönersek, 'Türkiye laiktir, laik kalacak' sözünün kendi içinde tutarlı olduğunu, ancak Türkiye'nin modern anlamda laik olmadığı gibi, demokrasiyi de benimsemeyen bir ülke olduğunun itirafı anlamına geldiğini söylemek durumundayız. Kritik soru ise Kemalistlerin bunu nasıl anlamadıkları ve tüm dünyanın yaptığı bu değerlendirmeye karşın nasıl aynı noktada ısrar ettikleridir. Muhakkak ki bu sorunun yanıtı bizzat ideolojinin içinde aranmalıdır ama yaratıcılığın bu denli törpülenmesinin algılamaya ilişkin tıkanmalara neden olabileceği de akla gelebilir.

 

Mesele slogan üretmek olduğunda zekâ dediğimiz haslet, göründüğünden çok daha önemli... Çünkü ilgi alanlarının hızla çeşitlenmesine, özellikle genç nesillerin kendilerini giderek daha küresel bir dünya içinde tanımlamalarına koşut olarak, siyaset de daha kısa cümlelerin ve zekânın işlevsel olduğu bir alana dönüşüyor. Bu durumda geleceğin siyasetini üretmeye çalışanların daha da zeki olmaları gerekebiliyor. Diğer taraftan siyasi dilin zekâ açısından aksaması çok daha dikkat çekmekte, toplumu mobilize edeceği umulan sözlerin bir süre sonra bir tür kalitesizliğe işaret etmesi kaçınılmaz olabilmekte. Söz konusu durum Kemalistlerin postmodern ardılı olan ulusalcılar için de epeyce geçerli gözüküyor...

 

Ulusalcıların en popüler sloganlarından biri 'şehitler ölmez vatan bölünmez' sözü. Verilmek istenen mesaj ise vatanı uğruna ölen insanların hiçbir zaman ölmüş sayılmayacağı ve böyle insanları olan vatanların da bölünmeyeceği... Gene kendi içinde gayet tutarlı bir önerme ile karşı karşıyayız. Ancak meseleyi kendi mantıksal sınırına doğru çektiğinizde ortada garip bir durum var: Vatanın bölünmemesi için onun uğruna ölenlerin artması gerekiyorsa, bu sürecin sonunda vatan için ölecek kimsenin kalmadığı bir durumla karşılaşmaz mıyız? Vatan, uğruna ölenlerden ziyade, uğruna insanları ve kültürleri yaşatanların sayesinde ayakta kalmaz mı? Anlaşılacağı üzere burada iki farklı 'vatan' kavramı var: Ulusalcıların vatanı, sahiplenilen ve başkalarıyla paylaşılmayan monolitik bir kimliğin ifadesi. Diğeri ise çoğulculuğun ve çeşitliliğin birlikteliğini öne çıkaran bir vatan... Ulusalcılar için çoğulculuk 'bölünmenin' ta kendisi. Dolayısıyla da verilen şehitler bu çoğulculuğa karşı mücadele edenlerden oluşuyor. Ne var ki toplumlar doğal olarak çeşitlilik içerirler ve 'vatan' denen her coğrafya parçası heterojen kimlik ve kültürleri kuşatır. Bunun anlamı ulusalcıların 'vatan bölünmez' derken aslında vatanı diğer kimliklerden temizlemeyi kastettikleri ve bunun gerçekleşememesi durumunda da -eğer mantıksal tutarlığı korumak istiyorlarsa- vatanı bölmeye hazır olduklarıdır.

 

Belki de söz konusu sloganın apaçık ironik içeriği sayesinde, ulusalcıların bu saldırgan ideolojik tutumunun bir nebze renklendiği düşünülmüştür. Çünkü 'şehit' kelimesi zaten kaybedilmiş olan birini ifade ettiğine göre, 'şehitler ölmez' sözü gerçekçi olmayan bir dünya tahayyülüne sahip olunduğuna işaret eder. Yaşanan gerçekliği kabul etmeyen, 'esas' gerçekliği bunun dışında tanımlayan; bu nedenle de siyasetin ve tarihin aktörü olarak hakiki yaşayan insanları değil, kimliksel imgeleri öne çıkaran bir bakış... Bu yaklaşım 20. yüzyılın ortalarında siyasete egemen olmakla kalmayıp, milyonlarca insanın da ölümünü getirmişti. Dolayısıyla kaçınılmaz soru şudur: Ulusalcıların şimdi kendi ideolojik zaaflarını böylesine açıklıkla itiraf etmekten gocunmamaları acaba sadece ideolojik tutumla açıklanabilir mi?

 

Söz konusu vatansa, gerisi teferruat mı?

 

u itirafı daha da belirgin olarak görmek için bir sonraki slogana gidelim: 'Söz konusu olan vatansa gerisi teferruattır'... Burada muhakkak ki asıl tanımlanması gereken vatanın ne olduğu. Ancak bir önceki slogan sayesinde bu 'vatanın' kültürel ve kimliksel açıdan yeknesak bir toprak parçası olduğunu biliyoruz. Ulusalcılara göre 'vatan', üzerinde yaşayan bütün insanlardan, onların talep ve tercihlerinden, duygu ve düşüncelerinden bağımsız bir 'özne'. Böylece bizatihi vatanın kimliği, insanlardan bağımsızlaşıyor ve bu kavramın yaşayanlarla bağı kesiliyor. Bu durumda 'vatan' denen olgu, soyut bir millet anlayışının tarihsel açıdan somutlaşmasını gerektiriyor. Ne var ki böyle bir millet tanımlansa bile, zaman içinde çok çeşitli coğrafyalara yayılmış olduğunun ve bugünkü vatanın ancak konjonktürel bir tarihsel ana tekabül ettiğinin kabul edilmesi gerekmekte. O zaman bugünkü vatanın böylesine ısrarlı bir tutum içinde homojenleştirilme arzusunun anlamı ne? Açıktır ki karşımızda bir 'kendinden emin olmama' hali var... Millet olduğunu kendine kanıtlamak uğruna toplumsal çeşitliliği yok etmek isteyen, bir coğrafya parçasını yeknesak hale getirdiği ölçüde ona 'vatan' diyebilen ölümcül bir siyasetle karşı karşıyayız.

 

Nitekim 'Söz konusu olan vatansa gerisi teferruattır' sloganındaki 'teferruat' her şeyden önce insanın kendisidir... Ardından insanın yarattığı, ürettiği ve paylaştığı bütün değerler ve güzelliklerdir... Kısaca söylemek gerekirse ulusalcılık insansız bir dünya hayalidir ve tam da bu nedenle siyaseten gayrimeşrudur. Bir kez daha soralım: Kendi sloganlarının, kullandıkları klişelerin böyle algılandığını ve yorumlandığını kavramak çok mu zordur? Sizce ulusalcılar bir itirafı ima eden bu tutumu bilinçli olarak mı sürdürmektedirler, yoksa farkında bile değiller mi? İdeolojilerin doğrudan bir analiz yeteneği veya zekâ düzeyi ima ettiği iddia edilemez. Her ideolojik tutumun içinde her türden ve yetenekte insan bulmak mümkün olmalıdır. Ama acaba öyle mi? Acaba sahip olduğumuz ideoloji, düşünme biçimimizi de belirliyor ve onu basitleştiriyor mu? Acaba sırf aynı sözleri tekrarlıyor olmamızdan dolayı, sözün bir hikmete sahip olduğunu sanıyor ve bizzat zekâmızın nasıl da klişeleştiğini fark etmiyor muyuz?

 

Bu sorular muhakkak ki sadece Kemalistler ve ulusalcılar değil, herkes için geçerli. Çünkü giderek zekâyı öne çıkaran yeni bir nesil geliyor... Ve onların sınavını geçmek hiç de kolay olmayacak. Geleceğin Türkiye'sinde toplumsal zekâ ile başa çıkmak kolay olmayacak. Ve en önce tarihin sahnesinden uzaklaşacaklar, bu değişimi fark edemeyenler olacak...

 

ETYEN MAHÇUPYAN

Senyour

ŞEY

Sonsuzluğun bir vaktinde henüz anılan bir şey değildim. Benim öyküm böyle başladı. O zamanlar henüz üzüm yaratılmamıştı ama ben sarhoştum. O zamanlar diyorum ya zaman bir andı. Anın sonsuzca bölünebilir olduğunu bilmiyordum o zamanlar. Rasathanede izlediğim yıldızın sıra dışı hareketlerinden ötürü geceyi orada geçirdiğim bir gece beni yalnız bırakmayan bir dostum söyledi. Ona haberci diyorum. Yıldız gibi. Bu bir haberdi benim için. An madem sonsuz bölünebiliyor demişti dostum, o halde iki insanın, birbirine doğru yürüyen iki insanın birleşmesi imkansızdır. Onu dinlerken gözlerimde tepedeki ufuk çizgisi belirdi. Bir kadın ve erkek birbirine doğru yürüyordu. Bu yürüyüş sonsuzca sürüyordu. Sonra birbirimize gelirken şey gibi bir belirsizliğe düştüğümüzü gördüm. Aramızdaki o muazzam boşluk bir anda her şeyi yuttu. Şimdi buradan bakınca görüyorum uçuk kaçık bir delikanlı yanında sarışın, kıvırcık saçlı, kızıl tenli bir kadın havaalanında duty freede şarap bakıyorlar. Oraya girince nedense beni anıyorlar. Nedense diyorum ya bu da gereksiz bir şey...Çünkü biliyorum her şarap anıldığında, her şarap şişeşi görüldüğünde, her üzüm hasadı yapıldığında tuhaf bir biçimde ruhum ordaymış gibi beni anıyorlar. Ben o şarabın etkisiyle sarhoş olmadım. O şarabı hiç ağzıma sürmedim. Onun tadını bilmem ben. Kırmızı, beyaz, pembe, kızıl, eski, yeni, ne zaman, nasıl yapılırsa yapılsın, nasıl içilirse içilsin hiçbir şarapta benim bir izim bir gölgem yok. Ama herkes beni anıyor şarap denince. Şarabı ben sarhoş edici bir içki olarak hiç görmedim. Ama sarhoşluğum hep arttı. Öyle ki bir an geldi, ne kendimi ne gayrı bilemedim. Kendimi tümüyle aradan kaldırdığım an artık hiçbir şeyin anlamı kalmadı. Şeylerin kendi başına bir anlam ifade etmediğini anladığım andı o ama bunu anlayacak, anlamanın keyfini çıkaracak beynim de kalmadı. Algımı tümüyle yitirmiştim. Bir sınır vardı önce.

Bir gün iç ve dış evreni gördüm, birlikte, aynı anda. Bu yaşlı kürenin nice bilgisiyle kuşandım, donandım. Oysa gerçek bir cahildim ben, sarhoşluktan daha üstün bir şey sanıyordum bilgiyi. Bir şey var sanıyordum bilgide. Bilgiyi öte yanda sanıyordum. Bu sanılarıma gömülmüş, notlarımla baş başayken Sultan çıkageldi bir akşam rasathaneye.

Azid, aşura günü ölmüş, Selahaddin, soyundan gelen kim varsa çoluk çocuk demeyip öldürmüş, kökünü kazımıştı. Kazımak dedim de, içim kazınıyordu, bir şeyler yemek üzere kalktım ki kapı çaldı, açtım. Sultandı. Sultan-ı muazzamın veziriydi ama ben ona sultan diyordum.. İslamın rüknü. Muzafferlerin babasıydı. Ona sadece sultanım, derdim. Başka bir ünvana sığmıyordu. O da bana cemalim diye seslenirdi. Onunla bir dönem medresede birlikteydik. Sonra babası çekip aldı ve sarayda özel hocaların gözetimine girdi. Babasının ölümüyle birlikte tahtın sahibi oluncaya değin görüşmedik. Tahta çıkışının üçüncü günü beni çağırdı. Gittim. Sarayda onlarca bilgin, şair ve düşünürle karşılaştım. Kalabalıktan fena halde sıkıldığım, dizelerimi süsleyen şarabı soluğumda aradıkları için fazla kalamadım. Sultan heyecanla düşlediklerini anlatıp duruyordu. Bilimsel çalışmalara hazineden yüklü bir tahsisat ayıracağını söyledi, yeni bir rasathane yaptıracaktı, şairler için haftanın iki günü bir panayır düzenleyecekti, kitaplık binasını yenileyecek, bunun için Şam'da yaşayan ünlü bir mimarı görevlendirecekti. Beni yanından ayırmadı. Haset dolu, öfkeli bakışlar arasında bir zaman kaldıktan sonra izin istedim ve ayrıldım. Aylarca yine görüşmedik. Benim her fırsatta inzivayı seçtiğimi bildiği için o da fazla rahatsız etmedi.

O sıralar gökteki düzenekle, yıldızlarla, seyyarelerle, kamerle, şemsle, göktaşlarıyla, onların kağıtlara düşürdüğü ihtimal hesaplarıyla, süratlerini belirleme çabalarıyla, şiirle ve şarapla meşguldüm. Gökte her şey yerli yerinde ve yolundaydı ama arz için aynını söylemek imkansızdı. Hasan ve Nizam ölmüş, ben çoktan ahirete göçmüştüm. Bizden sonra, haberleri gitmiş niceleri de geçip gitmişti. Baki olan ne vardı ki biz kalalım, o saltanat sürsün, feleğin çarkları çevrilmesin, dursun. Kimin için dururdu ki çarkı feleğin?

Hülagu dalgası kaleleri, evleri, çocukları, kadınları ve hayvanları yerle bir etmişti.

Sonra Alamut düşmüştü, onu da gördüm. Bu önceden görüşlerim beni semaya yöneltiyordu. Yerde olup bitenler insanların sonugelmez tutku ve ihtirasları yüzünden kanlı bir bilmeceye, kirli bir oyuna dönüştüğünde gözlerimi göğe çeviriyordum. Orada gördüklerimden sonra arza baktığımda Cengiz'in dokunduğu her şeyi bir anda eriten, üzerine zehirli bir asit dökmüşçesine yok eden, pelteleştiren, yırtıcı kuşlar gibi lime lime eden cüce askerleri gibi bana küçük, aşağılık ve bayağı geliyordu. Bu oyunlardan, bu küçük kavgalardan giderek tiksinmeye başladım ve beynimde uçuşan soruların uğultusundan her fırsatta rasathaneye ve meyhaneye sığındım. Meyhane benim kabemdi, orada pirimin sunduğu o ezeli kadehin çevresinde dönüp duruyordum. Onun feyizler kaynağı mübarek ağzından dökülen her söz Mesih gibi dirilticiydi. Orada zihnimdeki en çetrefil matematik soruları bir anda anlamsızlaşıyor, yerini bir yolcunun telaşıyla bir kayanın sakinliğinden karılmış anlatılması imkansız bir hale bırakıyordu. Şeyhim bir gün ellerim dizlerimde, başım öne eğik, sessizce dururken kendisine bakmam için sanki kalbime bir sözcükle dokundu. Başımı korku ve sadakat dolu bir gönlün gücüyle ağır ağır kaldırdım, ona baktım. Bana bakışlarıyla, 'aleme ha şimdi gelmiş ol ha eskiden' dedi, 'sonunda bir yolcusun sen, postunu düreceksin bir gün. Sana da tuhaf gelmiyor mu bu gidiş, bak kimse kalmıyor, gelen gidiyor, giden kalıyor, hiç düşünmüyor musun bu nasıl bir düzendir?' Uzun süre bakmaya dayanamayıp başımı eskisinden daha çok eğdim. Kalbim duracak gibiydi. Tatlı bir sarhoşluk başlıyordu yine. İşte buydu beni buraya, bu mey evine çeken. Şeyhimin dudaklarından dökülen bu kanlı şaraptı beni kendimden geçiren. Dilim susuyor ama gönlüm bir türlü susmak bilmiyordu. Ona, 'kuşkusuz' diyordum, 'bir gün yolum düşecek izine. İşte şimdiki gibi, belki bundan daha sarhoş cismim dizine yıkılacak. Sarığım başımdan, kadehim elimden uçacak, işte o zaman saçının zincirlerine vurulacağım.'

hayyam02.jpgYalancı bir tarih yazıcısı o sıralar hazine ve kitaplıklarda araştırma yapıyor ve Hülagu'nun çekirge afeti gibi geçtiği yerleri kurutan ve zehirleyen askerlerinin zaferini tebcil edercesine, Kutsal Kitab'ın, 'ölüden diri çıkarır' haberinin gerçekleştiğini yazıyordu. Yalancılar her zaman ve zeminde kendisine inanan ortaklar bulduğundan Hasan'ın babasının Yemen'den Kufe'ye, oradan Kum'a, Kum'dan da Rey kentine gelerek yerleştiğini yaymak güç olmadı. Bunu okuduğum günün gecesi defterime şu dizeleri not ettim: 'nerde şarabım a kuzum gelecek mi? Bana yakuttan dudakların bir gün değecek mi? Müslümansın, sakın şarap içme diyorsun. İçmedim, peki bu dine yetecek mi?' Bunu bir oyun olarak yapıyor ve sonsuz keyif alıyordum.

Hasan ve Nizam'la birlikteyken medresede buna benzer dizeler yazar herkesi şaşırtır, beyinciklerini hırpalar, bundan zevk duyardım. Benim keyfim de buydu. Matematik, cebir ve uzayla ilgili rakamlardan yorulan zihnimi de dinlendirirdim. Beynimi ödüllendirdiğimi düşünürdüm. Nizam, adının etkisiyle mi yoksa çocukluktan itibaren kendisini hazırladığından mı hep düzenliydi ve sınırlara büyük oranda riayet ederdi. Gökcisimlerini izlerken de ihtimal hesaplarıyla uğraşırken de aklı hep yönetmenin büyüsüyle doluydu. Hasan'ın ruhu taşkındı, bir şeyi son sınırına değin götürme çabasından asla yorulmazdı.

Kitaba göre yalancı bir tarihçinin bir cönkten aktardığı şiir şöyle diyordu: 'aslen Kayindensin, Kuşkek'te oturuyorsun. Ey acemi düzenbaz! O halde Kutlanda ne arıyorsun?' Hasan bu dizeleri okuduğunda hep güler, Kayin'i Merih'e, Kuşkek'i Mars'a ve Kuşkek'i Venüs'e benzeterek, 'orada her ne kadar Yusuf peygamber oturuyorsa da, ikinci sakini ben olacağım, Yusuf'a komşu olmayı yeryüzünde benden çok kim hak ediyor?' derdi. Güzelliğe meftun oluşuyla güzel bir peygamberin yuvasına göz dikişini ben dahil kimse yadırgamazdı.

Yalancı yazıcı kitabında Hasan'a olmadık iftiralar yöneltti. Onun başı daima afyonluydu. Onun da benim gibi sarhoşluğu ne şaraptan ne afyondan geliyordu. Benim başımı döndüren evrenin yatışmaz yapısı, onu sermest eden varlığın varolanca tehdit edilişiydi. Bu tehdidi püskürtmek için beynini kemiren sorularla boğuşup durdu.

Oniki imamın soyundan geliyordu, bir kezinde, Şaran tepesinde semayı seyrederken söyledi. Geceydi. Sırlarına ilişkin küçük bir işaret aramak için oraya gitmiştik. Beni cami veya havraya çağıranlara, 'bırakın bütün bunları' diyordum, 'onun gizlerine ermiyorsanız bu anlamsız yatıp kalkmak neden? Sonradan onu da gördüm. Bir mollayı, 'namaz yatıp kalkmak değildir, namaz Ali'ninki gibi kılınmadıkça namaz değildir' dedikleri için Sultan'a gammazladılar. 'Efendimiz, namazı tahkir ediyor bu kafir' dediler. Başını boynundan uçuran bu sözün son nefesine dek ardında durdu molla.

 

Onu da bir gece yalnızken, yine yıldızımı izliyorken semada gördüm. Başı gövdesine bitişikti, alnından bir ışık vuruyordu. Onu ilkin bir yıldız sandım. Sonra yanıp sönmediğini gördüm. Sonra sürekli ışıdığına göre bu benim gibi, ne cenneti ne cehennemi umursayan bir yiğit diye düşündüm. Sonra yaklaşmaya başladı. Yakınlaştıkça çehresi belirginleşiyordu. Sonra bir arşın kadar yaklaştı ve bana gülümseyerek, 'gözünü semaya dikmiş, işin aslını anlamaya çalışan kederi ve ıstırabı bir yana fırlatıp atmış olan bu çılgın da kim?' diye sordu. Ona, 'feleğin bir oyuncağıyız biz' dedim. 'O halde' dedi, 'her soluğu keyif çatarak geçirmeli.' 'Bak' dedi bana, gözlerini gözlerimden bir an olsun ayırmaksızın, 'gündüz masmavi olan göğü şimdi kapkara görüyorsun. Oysa aynı gözlerle bakıyorsun ona. Çaban boşa çıkmasın istiyorsan, göğü gece gündüz aynı aydınlıkta görebilecek gözler edin.' Ve gözden yitip gitti. Onu gördüğümü kimseye söylemedim.

hayyam03.jpgErtesi gün Hasan'ı aradım. Medresede yoktu. Rey'e gitmişti. Meğer Emire Zerrab'la buluşmuş, sık sık yaptığı ateşli tartışmaların birini daha tekrarlamıştı. Zerrab zeki ve düşüncelerini olağanüstü tutarlı, sağlam bir biçimde savunan, cerbezesi güçlü biriydi. Hasan, onunla giriştiği tartışmaların sonunda hep yenik düşer, düşüncelerinin çürüdüğünü görür fakat asla inancı sarsılmazdı. Mezheplerindeki farklılık ikisini ateşli kavgalarda buluşturur, Hasan, yenilginin acısıyla döner, Zerrab'ın beynine yönelttiği kuşkuların kalbine girmesine izin vermezdi. Böylesi bir tartışmadan sonra düştüğü amansız hastalık sırasında, onun mezhebinin daha doğru olduğunu fısıldamıştı kendi kendine. Hastalığın verdiği yüksek ateşle sayıklamıştı, yoksa fısıltısı yüreğinden gelen inançtan değildi. Ateşi düşünce anımsadı ve , 'eyvah' diye ünledi, 'ne yaptım ben! Bu halde ecel pençesini bedenime çalarsa, kuşkulara batmış bir halde gidecek, gerçeğe ulaşmadan göçeceğim.' Haftalarca yakaza halinde yattı, berzahta kaldı, dünya ile ahiret arasında, herhangi birinin, bir hekimin yardımı olmaksızın hastalığı savuşturdu. Ayaklanınca doğruca Necm Sarrac'a gitti. Batınilerin inançlarına ilişkin bilgiler istedi. Sarrac sayesinde Batınilerin sırlarını öğrendi. Dönüp geldi ve Mümin'den biat andını kabul etmesini diledi. Mümin, 'sen' dedi, 'benden üstünsün nasıl benden yeminini benimsememi istersin?' Hasan dinlemiyordu, 'bırak bunu şimdi' dedi, 'dinle' Mümin çaresiz kabul etti ve andını dinleyerek benimsediğine tanık oldu. Abdulmelik'in Rey'e gelişiyle birlikte Hasan, iktidar çevresine ilk adımını attı, melik onu dailik naipliğine atadı.

Bu atama, Hasan'la aramızdaki mesafeyi büyüttü, çok az görüşür olduk. Tayinden sonraki ilk görüşmemizde, onu, sarayın en geniş odasında, onlarca komutana, arma, çetr ve nevbette yapılacak değişikliği anlatırken buldum. 'Kuzum' dedim, 'senin afyonun başına vurmuş. Nedir bu çetr telaşı?' 'Yapma çadırcı' dedi, gözleri parlıyordu. Hastalığın yıprattığı bedeninden umulmadık bir çeviklikle, omuzlarımdan kavrayarak sarstı, 'küçük bir kubbe. Böyle saltanat şemsiyesi mi olur?' Kubbe diye düşündüm, bakıyordum ama onu görmüyordum. Başka bir şey gördüm.

 

Onu gördüm. Onu küçük bir kadeh biçiminde gördüm. Devleti kadim şaraptan daha üstün tutuyordu. Oysa yolu o şarabın yurduna varmazsa güdük kalacaktı, unutmuştu. 'Niye öyle bakıyorsun, niçin susuyorsun?' diye sarsınca kendime döndüm. 'Bir bardağı yeğdir' dedim, 'şaha şarabı, senin melikinin tacına, küp kapağını değişmem.' İtti beni. Saraydan çıktım. Dönüp baktım. Görkemli bir çadıra benziyordu. Çadırı tercih ederdim. Bu kubbeler göğü yere indirmek ister gibiydi. Sultan avda olmalıydı. Ortalık tenhaydı. Issızlığın içinde bir zaman kaldıktan sonra, içimdeki sessizliğe dönmek üzere kentten ayrıldım. Rasathaneye döndüğümde, hala kestane kokan masamın üzerindeki kağıt tomarına baktım. Çırayı ateşledim. İçeri geçip sekine virdini okudum. Sermaye uçup gidiyor, ölüm meleği azık istiyor diyordu zikrimdeki feta. Gidenlerden bir haber yok, kimse dönmüyor ki biraz aydınlanalım. Şeyhim medet. Binlerce istiğfardan sonra yüreğimin bağları çözülmeye başladı. O dizeleri oyun olsun diye yazıyordum kimse bilmiyordu. Sadece şeyhim anlıyordu ama o da bana bile anladığını hissettirmiyordu. Onun kalbiyle kalbim arasında, kendi kalbimle kendim arasına Senden başka kim girebilirdi! Sonra Senden başka varlık olmadığını tekrarlamaya başladım. Bugün de yine gün boyu dünyayla sevişip durmuştum. Saraylarda gezinmiştim. Sana ulaşmayan sorularla uğraşmıştım. Senin adının tedbiri altındayken ondan ****** nice saatler geçirmiştim. Keyif çatmıştım, hesabını görmeksizin harcayıp durmuştum, sen istemeden bahtımı yazmıştım gün boyu. Şimdi eşiğindeydim. Şimdi, bu an, Seni andığım, Senden başkasını her soluğumla birlikte bir kez daha sildiğim şu an, korkarak türlü günahtan, bu derin yasa gömülüp, kendimi de siliyordum. Senin adını yineliyordum. Seni anıyordum. Seni andıkça şeyler silindi. Birer birer her şey yok oldu. Şimdi sadece sendeydim. Seninleydim. Giderek kendim de silindim. Sadece sen vardın. Zaman yoktu.

 

hayyam04.jpgOnu gördüm. Onu gördüm, zamansızlığı gördüm. Seni görüyordum, sadece seni görüyordum. Şimdi senden başka hiçbir şey bilinmiyordu. Bu denklemi ilk kez gördüm. Bilinmeyene şey derdim. Şimdi her şey şeydi. Onu gördüm, Mürsiyeli bilginler onu xay diye yazdılar. Senin dışındaki her şey bilinmeyendi, bu denklemi ilk kez kurdum. Kalbime doğru her sallanışında bedenim biraz daha hafifledi, daha hızlandı, kalbimin çevresinde dönmeye başladım. Şeyler flulaştı, yok oldu, sadece kalbim kaldı. Büyüdü, genişledi, o denli büyüdü ki, orada tümüyle yitip gittim.

Gün doğmuştu, yığılıp kaldığım halının üzerinde sereserpe uyurken, vitraylardan süzülen güneşle uyandım. Kapım çalıyordu yine. Saraydan haberciler gelmişti. Bugün cumaydı. Sultan yine sarayda şölen düzenlemişti. Hacibü'l-Hüccab ne mürai bir adamdı, yine sofranın

en zengin köşesindeydi, çevresinde Sultan'a yakınlaşmak için akılalmaz düzenbazlıklar yapan softalar, iktidar sevdalısı hilekarlar, vezirler, arkada sofrayı gözeten, muhafızların gözaçıp kapayıncaya kadar bile gaflete düşmemeleri için devinip duran Emir Candar, Atabegler,

Emir-i Silah, Camedar, Şarabdar, Abdar daha nice görevliler divane gibi dönüyorlardı. Nizam ve Hasan da oradaydı. Sultan beni görünce, Hasan'la arasındaki gerginliği üzerime boca etmek ister gibi, 'yokluğun güneşin yokluğu gibiydi, geldin divanı aydınlattın, beni bu karanlığa niçin itiyorsun?' dedi. Geceden kalma sarhoşluk henüz geçmemişti. Dilimden dünyaya ilişkin bir söz düşmek istemiyordu. Selam verdim. Hasan'la Sultan'ın arasına oturdum. Hasan'ın bütün asabı gerilmişti. Yaydan çıkmak üzre olan bir ok gibiydi. Soluklanışından ve kalbinin vuruşundan, çehresine oturmuş olan o kasvetli ifadeden korktum.

 

 

 

Sadık Yalsızuçanlar

Senyour

Bediüzzaman, 'tevhid'in, yani Allah'ı birlemenin, birliği hissetmenin sonuçlarından söz ederken şöyle der: 'İman birliği, elbette kalplerin birliğini ister. Ve itikattaki birlik dahi, içtimai vahdeti gerektirir.' Bugün, etnik milliyetçiliğin yol açtığı çatışma alanlarının yatışmasında ve aşılmasında, 'cümle varlığın birliği ve kardeşliği' öğretisinin yeniden inşa edici soluğuna ihtiyacımız var.

 

Bendeniz, 'vahdet' yani 'birlik'ten, 'cümle varlığın birliği ve kardeşliği'ni anlıyorum. Bunun, egemen ve yaygın 'birlik-beraberlik' söylemiyle bir ilgisi yoktur. Yaygın söylem, örtük biçimde, doğal farklılıkları yok sayar veya yasaklar. Ulus-devlet ve onun içerdiği etnik milliyetçilik, bizde daima farklılığı lanetleme, tek tipleştirme ve ötekileştirmeye yol açmıştır. Bu, zaten cihanşümul bir ilkeye dayanmaz. Özü itibarıyla asimilasyoncu, homojenleştirici, düşman üretici ve çürütücüdür. Söz etmeye çalıştığım 'cümle varlığın birliği ve kardeşliği', Şirazlı bilge Sadi'nin, 'Beni-Adem aza-yı yek-digerend', yani, 'insanlar bir bedenin uzuvları gibidir' dizesinde ilkesini bulan bir birliktir. Bu anlamda, Fakiye Teyran, Mele Ahmed-i Ceziri, Mele Ahmed-i Hani, Mevlana Halid-i Bağdadi, Abdurrahman Taği, Seyyid Sıbğatullah gibi Kürt bilgelerinin beslendiği ortak bir irfani kaynak olan İmam-ı Ali şöyle demiştir: 'Başlangıçta Allah vardı ve onunla birlikte bir şey yoktu.' Ve eklemiştir: 'Bu, hâlâ böyledir.' Bu, hakikati ehadiyyet, yani mutlak teklik düzeyinde idrak etmektir. Bu, bizi, birlik ilkesinin kalbine götürür. Ve, Kürtlerin, Arapların, Farsların ve Türklerin meta hikâyesinin merkezine taşır. Bu büyük hikâye içerisinde, zaman, mekân ve dil farklılığıyla, her kavmin ayrı bir hikâyesi oluşmuştur. Bu özgül hikâyelerin toplamı, bize, meta hikâyeyi verir. Meta hikâyenin de kökenini 'birlik' ilkesi oluşturur. Mele Ahmed-i Ceziri'de, varlığın varolanla belirme ilkesi, aşk üzerinden gerçekleşir: "Varlıkla ayanı tersine çevirir sevgi/Bir iksirdir aşk bizse gümüş bakırız / Gaybı ilham eden Allah böyle icra eder hükmünü/Ruhu'l-Kudüs 'ten gelir medet feyzimiz / Çok yüce unsurdandır varlık cevherimiz Mela/Doğrusu, süfli ve aşağı bir unsur değiliz biz." Dünya, deni kökünden gelir, 'aşağı', 'alçak' demektir. Vahiy, yüce âlemlerden, göklerden iner. İnsan, irtifa kaybettiği, düştüğü için, Kur'an'ın inişinin simetrik gezisi olan miracı, yani yücelmeyi yaşamak durumundadır. Fakiye Teyran'ın 'Çoklarını sevda eyler / malından mülkünden eyler / ateşini kayıp eyler' dediği bu aşk yolculuğu acılarla yürür. 'Kimiz biz?' diye sorar Kürt ozan Cegerxwin, Hz. Mevlânâ bir rubaisinden ona cevap verir: 'suret hemi-zıllest.' 'Görünenler gölgedir.' İslam edebiyatının Türkçe söyleyen bilge şairi Yunus Emre şöyle der: "Dost esrüğü deliliğim, âşıklar bilir neliğim / Devşürüben ikiliğim, birliğe bitmeye geldim"

 

Birliğin mayası muhabettir...

 

Deliliğim Dost'a, yani İlahi Hakikat'e olan aşkımdandır, mahiyetimi, ne olduğumu ancak benim gibi âşıklar, Niyazi Mısri'nin deyişiyle, 'mantıku't-tayr'ın lugat-ı mutlakından söyleyen'ler bilir. İkiliği toplamaya, derlemeye, birliği yetiştirmeye geldim. "Yetmiş iki millete birlik ile bakmayan/ Şer'ile evliyasa hakikatte asidir" Yunus Emre, tam da, 'cümle varlığın birliği ve kardeşliği'nden söz ediyor. Sadece insanı değil, yaratılmışın cümlesini hoş görmeyi kastediyor, 'vahdet'i doğruluk/bağlılık ve imanın gereği sayıyor: "Bir isen birliğe gel, ikiyi bırak elden / Bütün mana bulasın, sıdk u iman içinde" "İkiligi terketgil birlik makamın tutgil / Canlar canın bulasın, işbu dirlik içinde"

 

Sıdk ve iman içinde anlam bulmanın yolu 'birlik'tir. Canlar canını bulmak, deyim yerindeyse 'parçanın bütüne kavuşması'dır. 'O'ndan geldik, dönüşümüz O'nadır.' Pir Sultan Abdal, bunu, 'karşıda görünen ne güzel yayla/bir dem süremedim giderim böyle/ela gözlü pirim sen himmet eyle/ben de bu yayladan şaha giderim'de dile getirir. Hakikat birdir, zuhur ve tecelli sürekli ve kesintisizdir. Ahmed-i Ceziri, Yunus Emre'nin verdiği haberi doğrulayarak şöyle der: "Her varlığın var bir ruhu, bir bedeni, tılsım yüklüdür her biri/ İsim olmuş her biri diğerine, ihtilafsız yerli yerinde/ Vahdet sırrı ezelden ebede kadar tutmuştur, / Zatıyla vahittir, tektir, ferttir, onun adedi yoktur" der. Bediüzzaman'ın, "tevhid ve vahdette İlahi Cemal ve Rabbani Kemal tezahür eder. Eğer vahdet olmazsa, o ezeli hazine gizli kalır" belirlemesi, Eşrefoğlu Rumi'nin: "vahdetin şarabından bir cür'a nuş edeyim/ ene'l-hak çağırayım feryad edeyim canım" dizeleriyle birlikte okunabilir. Ezeli hazine, Cemal ve Kemal'dir ve bu, şarap imgesiyle ifade edilen, 'hakikat-i Muhammedi'nin içilmesi, yani fark edilmesiyle gerçekleşebilir. Bediüzzaman, 'tevhid'in, yani Allah'ı birlemenin, birliği hissetmenin sonuçlarından söz ederken şöyle der: 'İman birliği, elbette kalplerin birliğini ister. Ve itikattaki birlik dahi, içtimai vahdeti gerektirir.' Bu birliğin gereklerinden olarak, 'mümine muhabbet etmek gerekir,' çünkü 'mü'min kâinata bir uhuvvet beşiği olarak bakar.': 'Bir memlekette beraber bulunmakla uhuvvetkârâne bir münasebet hissedersin. Halbuki, imanın verdiği nur ve şuur ile sana gösterdiği ve bildirdiği İlahi İsimler sayısınca vahdet alâkaları ve uhuvvet münasebetleri var. Meselâ; her ikinizin Hâlikınız bir, Mâlikiniz bir, Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir, bir, bir... bine kadar bir, bir. Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir. Bir, bir.. yüze kadar bir, bir. Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir... ona kadar bir, bir. Bu kadar bir bir'ler vahdet ve tevhidi, vifak ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti iktiza ettiği ve kâinatı ve küreleri birbirine bağlayacak manevî zincirler bulundukları halde, şikak ve nifaka, kin ve adâvete sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri tercih edip mü'mine karşı hakiki adâvet etmek ve kin bağlamak, ne kadar o râbıta-i vahdete bir hürmetsizlik ve o muhabbet sebeplerine karşı bir istihfaf ve o kardeşlik münasebetine karşı ne derece bir zulüm ve i'tisaf olduğunu, kalbin ölmemiş ise, aklın sönmemiş ise anlarsın.' Âlemdeki birlik, dirliği, dirlik, düzenliği, düzenlik, çeşitlilik ve farklılıkların meşruiyetini ve karşıtlıklar içinde tevhidi içerir. Girişte vurguladığımız üzere, bu birlik, 'milli birlik ve beraberlik' retoriğinden tümüyle farklı bir kozmik ilkeden beslenir. Bugün, etnik milliyetçiliğe yol açan ve etnik milliyetçiliğin yol açtığı çatışma alanlarının yatışmasında ve aşılmasında, böylesi bir cihanşümul ilkenin onarıcı, yeniden inşa edici soluğuna ihtiyacımız var. Ötekini yok ederek kendini var kılan, asimilasyoncu, otoriter ve zehirleyici/çürütücü politik algı ve uygulamalardan kurtulmanın, insana yakışan, özgürlükçü, katılım kanallarının açık olduğu, onaran, sorun çözen ve daha sağlıklı bir empatinin, diyalojik bir iletişimin önünü açan bir yaklaşım için, 'cümle varlığın birliği ve kardeşliği' öğretisi, bize yol gösterebilir.

 

 

 

 

 

Sadık Yalsızuçanlar

Senyour

Kawa Efsanesi

Nevruz’un tarihsel kökenine inildiğinde günümüzden yaklaşık 4350 yıl gerilere dayanan bir geçmişinin olduğu görülmektedir. Bu dönemde Gutilerin tapınaklarda Zagmuk adında bir bayram yaptıkları bilinmektedir. Zagmuk da ‘Yeni gün’ anlamındadır. Zagmuk bayramı törenlerinde ateşler yakılır ve kral halkın arasına girer. Daha sonraki yüzyıllarda Zagmuk geleneğinin Zerdüştlükte de ortaya çıktığı görülür ve bu tören gelenekleri Gutilerden sonra Hurriler, Kassitler, Mitaniler, Urartular ve Medler zamanında da korunur.

Bugün Nevruz efsanesi olarak bilinen ve özgürlük tutkusuyla bütünleşmiş olan Demirci Kawa efsanesi şöyledir:

Bundan çok eski zamanlar öncesinde, daha yeryüzünde kimsenin olmadığı dönemlerde Zervan isimli tanrının iki oğlu olmuştur. Birinin adı Hürmüzdür ve bereket ve ışık saçan anlamına gelmektedir. Diğerininki ise ise Ehrimandır ve kötülük ve kıtlık saçan anlamındadır. Fırat ve Dicle’nin yaşam bulduğu, AhuraMazda’nın kutsadığı topraklarda Hürmüz hep iyinin ve uygarlığın temsilcisi, Ehriman da onun karşıtı olmuştur.

Hürmüz, dünyada kendisini temsil etmesi için Zerdüşt’ü gönderir ve yüreğini sevgi ile doldurur. Zerdüşt ise buna karşılık oğullarını ve kızlarını Hürmüz’e hediye eder. Ehriman bu durumu kıskanır ve yüzyıllar boyunca sürecek olan iyilerle savaşına başlar. Tüm iyilere, Zerdüşt’ün soyuna ve iyiliklere Medya coğrafyasındaki yaşamı çekilmez bir duruma getirir. Ehriman bazen gökten ateşler yağdırır bazen fırtınalar koparır ve iyiliğe ve iyilere hep zulm eder. En sonunda da içindeki nefreti ve kötülük zehrini zalim Kral Dehak’ın beynine akıtır ve onu bir bela olarak Asur ve Med halkının üzerine salar. Dehak’ın bildiği tek şey kötülük etmektir. Zalim Dehak halkının kanını emerken beynindeki zehir bir ura dönüşür ve onu ölümcül bir hastalığın pençesine düşürür. Dehak acılar içinde kıvranırak yataklara düşer ve hastalığına bir türlü çare bulanamaz. Dönemin doktorları acılarının dinmesi ve yarasının kapanması ve hastalaığıjnın iyileşmesi için yaraya genç ve çocukların beyinlerinin sürülmesini önerirler. Böylece kürtlerin yaşadığı coğrafyada aylarca hatta yıllarca süren bir katliam başlar; her gün zorla anne babalarındna alınan iki gencin kafası kesilip beyinleri merhem olarak Dehak’ın yarasına sürülür. Bu katliam sürerken, sıra Med halkının çocuklarına gelir. Gençler öldükçe Fırat’ın, Dicle’nin, Mezrabotan’ın hali perişan ve içler acısıdır. Halk çaresiz ve güçsüz düşmüştür. Gençler katledilirken sıra bir gün daha önce bu şekilde 17 oğlunu kaybetmiş olan Kawa adındaki demircinin en küçük oğluna gelmiştir

Kawa, 20 Martı 21 Marta bağlayan gece sabaha kadar demir ocağının başında sabahlar ve oğlunu zalim Dehak’ın katlinden kurtarmak için çareler düşünürken imdanıdna göğün yedinci katındaki iyiliğin temsilcisi Hürmüz, Ninowa'lı Kawa'nın yüreğini sevgi ve umutla doldurur ve bileğine güç, aklına ışık verir. Ona Zalim Dehak'tan kurtuluşun yolunu öğretir. 21 Mart sabahı, gün doğdoğduğunda, Kawa oğlunu kendi eliyle Dehak’a teslim etmek ister ve zulmün ve kötülüğün kalesi olan Dehak'ın sarayına girer. Oğlunu zalim Dehak’ın huzuruna çıkarırken yanında getirdiği örsünü Dehak’ın kafasına vurur. Dehak’ın ölü bedeni Demirci Kawa’nın önüne düştüğü anda kötülüğün alevi Ninowa’da söner. Kısa sürede bütün Ninowa ve bölge halkı isyan eder ve ateşler yakarak saraya yürürler. Zulme karşı isyanı başlatan Kawa, demir ocağında çalışırken giydiği yeşil, sarı, kırmızı önlüğünü isyanın bayrağı, ocağındaki ateşi ise özgürlük meşalesi yapar. Ninowa cayır cayır yanarken meşaleler elden ele dolaşır, dağ başlarında ateşler yakılır ve kurtuluş coşkusu günlerce devam eder. Zalim Dehak’tan kurtulan halklar 21 Mart’ı özgürlüğün, kurtuluşun ve halkların bayramı olarak kutlar. Demirci Kawa; başkaldırı kahramanı, Newroz ise; direniş ve başkaldırı günü olarak tarihe geçer.

 

Kawa’ya ilişkin bir başka rivayet ise şöyledir :

 

Kürt mitolojisindeki Kawa efsanesine göre, Kürtler günümüzden(2007) 2500-2600 yıl öncesinde Zuhak (Bazı kaynaklara göre Dehak)adında Asurlu çok ama çok zalim bir kralın altında yaşayan Kawa adında bir demirci vardı. Bu kral tam bir canavardı ve efsaneye göre her iki omuzunda da birer yılan bulunuyordu. Her gün bu iki yılanı beslemek için Kürtlerden iki kişiyi sarayına kurban olarak getirtip aşılarına bu iki çocuğu öldürtüp beyinlerini yılanlarına yemek olarak verdiriyordu. Aynı zamanda bu canavar kral ilkbaharın gelmesini engelliyordu[2]. En sonunda bu zulümden bıkan ve bir şeyler yapmak isteyen Armayel ve Garmayel adlı iki kişi kralın sarayına mutfağa aşçı olarak girmeyi başarırlar ve Kralın yılanlarını beslemek için beyinleri alınarak öldürülen çocuklardan sadece birini öldürüp diğerinin gizlice saraydan kaçmasına yardımcı olurlar[3]. Böylece ellerindeki bir insan beyni ile kestikleri bir koyunun beynini karıştırarak yılanlara vererek her gün bir çocuğun kurtulmasını sağlamış olurlar. İşte bu kaçan kişilerin Kürtlerin ataları olduğuna inanılır ve bu kaçan çocuklar Kawa adlı demirci tarafından gizlice eğitilerek bir ordu haline getirilirler. Böylece Kawa'nın liderliğindeki bu ordu bir 20 Mart günü zalim kralın sarayına yürüyüşe geçer ve Kawa kralı çekiç darbeleri ile öldürmeyi başarır. Kawa etraftaki tüm tepelerde ateşler yakar ve yanındakilerle birlikte bu zaferi kutlarlar. Böylece Kürt halkı zalim kraldan kurtulmuş olur ve ertesi gün ilkbahar gelmiş olur.

 

Alıntı....

Senyour

Şiddetin oyununu bozmak (yorum)

Askeriyle, yargısıyla, medyasıyla, partileriyle, sokak çeteleriyle fiziksel ya da sembolik şiddetin ve tehditlerin elden bırakılmadığı bu siyasal kültürde Akdeniz Üniversitesi’nin gençleri nasıl konuşacaklar? Konuşamayacaklar; çünkü onların konuşmamaları ve savaşa girmeleri isteniyor. Çünkü bu memleketin bütün insanları savaşa sokulabildiği ölçüde en güçlü savaş ve yaptırım teknolojilerine sahip olanlar kazanacaklarını biliyorlar... İşte bu yüzden, gücün ve şiddetin bu oyununu bozmak gerekiyor.

 

 

 

Geçen şubat ayının sonları... Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kuzey Irak’a sınırötesi operasyonu... Aynı sıralarda Akdeniz Üniversitesi’nde ‘Toplumsal Barış ve Uzlaşma’ konulu bir panel... Cengiz Güleç bir psikiyatrist gözüyle, ben sosyolog gözüyle ‘Nasıl olacak bu barış ve uzlaşma’ sorusuna cevap(lar) aramaya çalışıyoruz. Ben ‘Kurgular, Kimlikler ve Gündelik Hayat’ başlıklı sunuşumda aşağı yukarı şunları anlatıyorum: “İktidar dilini belirleyen güçlü kurgular ve dayatılan egemen kimlik tanımlamaları gündelik hayatı esir alıyor, sömürgeleştiriyor. Hayatın içinde barış var, ancak o hayat üzerinde egemenlik kuran dil savaş mantığı içeriyor. Uysal bedenler yaratmaya çalışan iktidar dilinin bizzat kendisi çatışmacı. Çünkü kendi formatına, ‘teorisine’ uymayan insanlık hallerini kendisine uydurmak için her türlü yolu mubah görüyor; uymayan durumları ‘felaket’ olarak tanımlarken, aslında kendi teorisi bir ‘felaket’ halini alıyor. Bu ‘felaket’ karşısında, gündelik hayattaki her türlü yaratıcılığın yok edilmesine ve empoze edilen kimliklere karşı insanlar direnebilmek ve kendileri olarak kalabilmek için alternatif kimlikler --yani kurgular- inşa ediyorlar. İşte bu yeni kurgular egemen dil tarafından çatışma nedeni olarak kabul edilip, kendi çatışmacılığına --kutup arzusuna- meşru zemin yaratıyor. Kutuplaşmanın bu kısır döngüsünden çıkmak lazım. Yani, barış için tam da gündelik hayattaki potansiyele, ‘içiçeliklere’ yani insanların ‘başkalarındaki varlıklarıyla’ sahip oldukları öznelik hallerine dayanmak ve güvenmek; tekleştirici savaş diline karşı, kurguların altındaki mütevazı insanlık hallerini görünür kılmak, çoğulluğun dilini güçlendirmek gerekiyor...”

 

O panelde bunları anlatıyorum ama bu çok önemli değil; burada anlatmak istediğim başka bir şey var...

 

Sunuşlardan sonra sorular geliyor... Vakitten tasarruf etmek, tansiyonu yüksek bu memleket meselesinde potansiyel gerilimlere yol açmamak için sorular yazılı olarak alınıyor... Onlarca soru; bana sorulanların çoğu Kürt meselesine ilişkin... Henüz bir ay sonraki Newroz’un kayıtlara düşmediği Kürt meselesine ilişkin... Ama bir soru var ki, diğerlerinin hepsini kuşatıyor; gerilimi engellemek adına soruları ‘yazılı’ almanın yani insanları ‘konuşturmamanın’ anlamını (ya da anlamsızlığını) ortaya koyuyor:

 

“Ben sorularımı, içerisine ses tonumu, mimiklerimi ve heyecanımı katarak sormak isterdim. Siz benim oturduğum koltukta bulunsaydınız, cümlenin sansürü karşısında ne yapardınız?”

 

Doğru dürüst cevap veremiyorum. Çünkü ne yapardım, tam olarak bilmiyorum... Herhalde konuşmaya çalışırdım, elimden geldiği kadar...

 

Ya da şu soru: “Şırnak’ta panzerle çocuğu eziyorlar. Bir Kürt genci olarak ne yapmam gerekiyor? Halkım asimilasyona uğruyor, kültürleri gelecekleri gasp ediliyor. Bir Kürt genci olarak ne yapmam gerekiyor?”

 

İsmini önce yazıp, sonra --neme lazım başına bir şey gelmesin diye- karalamış bu gencin ne yapması gerekir onu da tam olarak bilmiyorum. Daha doğrusu belki bir şeyler biliyorum ama ‘onun adına’ bilemiyorum. Ben sahip olduğum akademik meşruiyete, yaşımın sağladığı korunağa dayanarak ‘konuşuyorum’ ve bir ‘barış ve uzlaşma’ dili üretmeye çalışıyorum... Ama o konuşamıyor... Ve konuştuğu zaman, tam olarak ne anlatacağını, benim ‘dilimin’ onun için ne kadar anlamlı olduğunu bilemiyorum... O salondaki gençleri, o üniversitedeki gençleri, diğer birçok üniversitedeki gençleri duymam mümkün değil... Duymuyoruz, duyamıyoruz...

 

Panelden sonra yanıma geliyor bazıları. İçlerinde kalanları konuşmak istiyorlar. Ama biz ‘büyükbaşların’ zamanı sıkışık... İki arada bir derede kalıyorum...

 

İçim daralıyor...

 

Ve bugün o iç daralması dörtnala geri geliyor... O gün Akdeniz Üniversitesi’ndeki o konuşamayan gençler --konuşmamaya devam etmeleri için- saldırıya uğruyorlar... Siyah takım elbisesi ve içinde beslediği katilin nişanesi olarak alnındaki kara lekesiyle bir adam silahını boşaltıyor gençlerin üzerine... Başörtüsüyle girilemeyen üniversiteye silahıyla giren (silah, ‘siyasi sembol’ olmadığı için) siyah takım elbiseli adam yalnız değil; çünkü onunla birlikte başkaları da satırlarıyla girmekte bir engelle karşılaşmamışlar...

 

Ankara Üniversitesi’ndeki Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde olduğu gibi... İstanbul Üniversitesi Merkez Kampus yemekhanesinde olduğu gibi... Ankara Üniversitesi Tandoğan Kampusu’nda olduğu gibi...

 

Konuşmak isteyen genç insanların üzerine salınmış, polis korumasında ‘organize satırlı birlikler’... Öğrenci avına katılıyorlar...

 

Ne yapılabilir bu durumda? Bana ‘ne yapması gerektiğini’ soran genç, çoğulluğun dilini nasıl hayata geçirecek? En güçlünün bir altındakini konuşturmamaya yemin ettiği bir siyasal atmosferde, hiç konuşmasına izin verilmeyen genç nasıl ‘çoğulluğun dili’ni sahiplenecek?

 

Adeta bir din gibi algıladıkları laikliği bir ‘yaşam tarzı’ olarak topluma empoze eden, bu yüzden aslında ‘laikliğe aykırı’ davranan odaklar bir siyasal partiyi susturmaya çalışırken çoğulluğun dili nasıl konuşacak?

 

Bu tür bir baskıya maruz kalan bir siyasal parti, Kürtlerin kendilerini anlatmak için oy verdikleri bir parti üzerindeki baskılara ortak olurken nasıl konuşacak bu dil?

 

Dinselleşmiş bir laiklik anlayışının mağduru olan bir hükümetin Başbakanı kendisine dertlerini anlatmaya gelmiş, Kürtçe talebini dile getirmiş bir sivil toplum kuruluşunun sözcüsünü “Ana dilde eğitim sadece azınlıklar içindir. Onlara da kurs açılır” diye terslerken; sözcü itiraz edince de “Yalan konuşuyorsun, sen dürüst değilsin” diye hakaret edip fırçalarken nasıl üretilecek bu çoğulluğun ve demokrasinin dili?

 

Askeriyle, yargısıyla, medyasıyla, partileriyle, sokak çeteleriyle fiziksel ya da sembolik şiddetin ve tehditlerin elden bırakılmadığı bu siyasal kültürde Akdeniz Üniversitesi’nin gençleri nasıl konuşacaklar?

 

Konuşamayacaklar; çünkü onların konuşmamaları ve savaşa girmeleri isteniyor. Çünkü bu memleketin bütün insanları savaşa sokulabildiği ölçüde en güçlü savaş ve yaptırım teknolojilerine sahip olanlar kazanacaklarını biliyorlar...

 

İşte bu yüzden, gücün ve şiddetin bu oyununu bozmak gerekiyor...

 

İşte bu yüzden, şimdilik tek çare gibi görünen yolu güçlendirmek gerekiyor... Yani o şiddetperverleri taklit etmemek, onların şiddetlerinin ellerinde patlamasını sağlamak yani toplumun, gündelik hayatın içinde, ‘başkalarındaki varlığımızı’, barışımızı inatla aramak gerekiyor...

 

[/size]FERHAT KENTEL Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi

 

10.04.2008

 

Senyour

blog-0875888001325175710.jpgÇağımızın büyük bilgesi Bediüzzaman, 'O yâr ise her şey yardır, her yer yarar' demişti. Cem Karaca, ömrünün son yıllarını, gürül gürül çağlayan sesiyle, 'Allah yâr yâr! Allah yâr yâr!' diyerek geçirdi.

 

Türk usulü rock'ın, folk'tan beslenen protest ve gür sesli prensi, sert müziğin; toplumsal muhalefetin aktığı bir damar olarak türkünün modern zamanlar Dadaloğlu'su, bizim irfani geleneğimizin kılcal uçlarına doğru sızarak oradan olağanüstü bir ilahi devşirdi. 'İş başa döner' diyen doğru söylemiştir. Türkiye'nin makus talihini büyük oranda yenerek, ormanda bir patika açan 'küçük dev adam'ın, 141-142'nin paslı zincirlerini kırarak bize yeniden kazandırdığı bir değerdi Karaca. Bir yandan 'yeşil pop' adıyla marazlı bir sound'un arabesk kuyularında gezinenlere, bir yandan 'Batı'ya ait bir müziği ısrarla kendi topraklarının sesi sanarak dayatmaya çalışan ve giderek, Sivas'lının deyişiyle 'mezalim'e dönüşen 'resmi müzik'çilere, bir yandan ise, sosyalizmden yola çıkıp ortodoksi Kemalizme ve ulusalcılığa varan sığ ve kadük bir müzikal geleneğe bu işin nasıl yapılması gerektiğini gösterdi. Aynı zamanda birer musiki cenneti olan geleneksel dergâhlarımızdan artakalan birkaç sınırlı yerde icra edilmeye çalışılan, resmi kurumlarda ise, Kadim Yunan'dan tevarüs edilmiş 'koro' geleneği içerisine hapsedilen, tekdüze ve donuk bir icra geleneğinin çeperlerini çatlattı.

 

Bize ait olana şiddetle iştiyak duydu

 

Ermeni asıllı Toto Karaca ve Azeri asıllı tiyatrocu Mehmet Karaca'nın bu seçkin oğlu, müzikal sesleri açısından da, toplumsal ve ahlaki idealleri bakımından da bir Osmanlı evladıydı. Robert Koleji'nde, bir kızı etkilemek üzere başladığı şarkıcılık macerası, ölümüne değin zenginleşerek sürdü. İlhami Gençer'in desteklediği bu yüksek avazlı adam, başlangıçta popüler rock'n roll söylüyordu. Apaşlar deneyimi ve 'Altın Mikrofon', 'Resimdeki Gözyaşları'yla taçlanınca Karaca'nın o gür sesi daha da gürleşmeye başladı. Ve 1970'lerden itibaren Türkiye'nin müzikal yaşamına bir göktaşı gibi düşecek olan Moğollar'ın ardından, yıllar sonra söyleyeceği ilahinin kökeni olan Dervişan'ı kurdu Karaca.

 

Dervişan, derviş sözcüğünün çoğuludur ve onların bu münbit yurdu olan Anadolu, tarih boyunca yüz binlercesine gül bahçesi olmuştur. Onlar, 'başlangıçta sadece Allah vardı, onunla birlikte bir şey yoktu' diyerek, Sonsuz ve Mutlak Hakikat'i nihai düzeyde yani mutlak teklik düzeyinde idrak eden ihlas erleridir. Onların beslediği bu aziz toprağın sesleri arasında bize ait olana şiddetle iştiyak duyan bir sesti Karaca. Bu yüzden, sadece Allah'ın yâr olduğunu, O yâr olunca da herkesin yar olacağını söyleyerek gitti.

 

'O'nu tanıyan ve itaat eden zindanda dahi olsa saraydadır, O'nu tanımayan ve itaat etmeyen sarayda dahi olsa zindandadır, bedbahttır' diyen Bediüzzaman'ı bir kez daha doğruladı. Bu doğrulayış, bize, 'merhaba gençler ve her zaman genç kalanlar' üzerinden de yapılmıştı. Bu bir Yunus Emre deyişidir: 'Her dem yeni doğarız, bizden kim usanası...' Bu, 'dilsizler haberidir', ondan ancak 'kulaksızlar anlar.' Dilsiz kulaksız sözü ise anlamak için can gerekir...

 

Cem Karaca, yıllar sonra aynı topraktan yaratıldığı izlenimi veren bir gezgin müzisyen'in yol arkadaşlarına katıldı ve 'Kurtalan Ekspresi'nin vagonlarından birine atladı. O aslında lokomotifti, sesiyle, rindane tavrıyla, Melamileri hatırlatan umursamazlığıyla, şarkıları gırtlağıyla değil kalbiyle söylemesiyle, bir çekim merkeziydi.Özal ile yan yana durduğunda Lorel Hardi gibi görünüyorlardı ama bu asimetrik fotoğrafta, Türkiye'nin kendi asli ikliminin toplumsal taleplerini merkeze taşıyan milli iradeyle, bu toprakların özgür ve bereketli isyan ahlakının kusursuz uyumu yansıyordu. Çünkü bizler 'Hak dost' diyen dervişlerdik bir zamanlar. Bu büyük sırra yeniden erdiğimizde tezgâhımıza kurulan türlü oyunları bozabiliyorduk. Cem Karaca, bize bildiğimizi sandığımız o gizli gerçeği yeniden haykırdı: "Bu can emanet bu bedene/ onunda sararlar kefene" O halde, 'Allah yâr yâr! Allah yâr yâr! Allah yâr!'

 

Hayatının son yıllarında hep 'Bir'e çağırdı

 

Bir başka daralma berzahından geçtiğimiz bu kritik süreçte bize sonsuz bir yolun imkânlarını açması bakımından tekrar hatırlanması gereken sırdır. Türk, Kürt, Arap, Çerkez, Ermeni, Müslüman, başörtülü, başörtüsüz, laikçi, mütedeyyin, o partili bu partili... Herkesin kalbi, sonuçta bu geçici yaşamda, kendine ve ötekine acı vermeden yaşamanın özlemiyle çarpmaktadır. Madem böyledir, o halde, 'cümle varlığın birliği ve kardeşliği' demek olan varlığın birliğine dönmek, o cihanşümul ilkenin çevresinde ateşe koşan pervaneler gibi toplanmak gerekir. Çünkü, Karaca'nın dediği gibi, 'Yol bir akıl bir bak da göresin / Sen korkma sakın Rabb'in sana yakın'dır. Evet, biz ondan belki nihayetsiz uzağız, ama O bize şahdamarımızdan yakındır. Bu, uzağın yakınlığı, yakının uzaklığı paradoksundan gelen bir haberdir. Bunu bize sesi kadim zamanların nidacıları gibi gelen Cem Karaca anlatabilir. Gerçi, 'üç var yedi var kırk vardır/altıbinaltıyüzaltmışaltı inen vardır' ama, bütün bunlar Bir'den gelmektedir ve Bir'e dönmektedir.

 

2004'ün 8 Şubat'ında ahirete göçen Karaca, bizi yaşamının son yıllarında hep Bir'e çağırdı ve 'O'ndan başka ilah yoktur/Muhammed sevgilimdir' diye diye Cemal'e yürüyen Cemil Meriç gibi, asıl sevgilinin kim olduğunu hatırlattı. Onun yaşamını zehre çeviren o saçmasapan yasaların zincirini Özal parçalamıştı. O da, kendisine uzanan bu iyi niyetli eli, Osmanlı'nın barış dolu hatırasından uzanan bir el olarak öpüp başına koydu ve şerefini artırdı. Çünkü biliyordu ki hayat sevgiden doğmuştur, korkudan değil.

 

Aslolan Cemal'dir, güzellik, iyilik ve gerçekliktir. Kötülük, çirkinlik, şer hep şeytanın dolap hileleridir, ayak oyunlarıdır ve tuzaklarıdır. Yüzyılın en kanlı trajedisine kurban giden bir kanaat önderinin sehpaya giderken söylediği sözü hatırlıyorum. Şöyle demişti, başına cellat ipi geçirirken, 'ben sizin dolap ve hilelerinizle baş edemedim, bu bana dert oldu. Ben de size boyun eğmedim, bu da size dert olsun' Artık bu kâbuslar geride kaldı, Türkiye, şu an içine çekilmeye çalışıldığı bu kaotik kuyuya asla düşmeyecek ve toplumsal, hukuki, siyasi ve ahlaki kazanımlarını asla berheva etmeyecektir. Merhum Karaca'nın o coşkulu sesiyle söylemenin vaktidir: 'Sürerim buluttan tarlaları / Yağmurlar ekerim göğün göğsüne / Güneşte demlerim senin çayını / Yüreğimden süzer öyle veririm / Ben feleğin şu çarkına çomak sokarım / Ben feleğin tekerine çomak sokarım / Yeter ki ıslak ıslak bakma öyle'

 

SADIK YALSIZUÇANLAR

Senyour

İnsanlık Sevgiye Hasret Gidiyor

1.jpg

Bugün insanlık olarak insanca davranmayı unutmuş gibi bir hâlimiz var. Varlık içindeki farklılığımızı ifade etmekten çok uzak bulunuyoruz. Melekleri imrendirecek o muhteşem donanımımıza rağmen habîs ervahı bile utandıracak işler yapıyoruz. Kinle-nefretle oturup kalkıyor, gayzla köpürüyor ve birbirimize hep intikam hisleriyle bakıyoruz. Sevgi adına sinelerimiz bomboş, düşmanlık sisi-dumanı sarmış bütün duygularımızı ve yıllar var habersiziz muhabbetin o büyülü tesirinden. Düşüncelerimiz mütemadiyen kötülük duyguları üretiyor. Etrafı yakıp yıkma, her şeyi kendimize benzetme ve “öteki” dediklerimizi baskı altına alma âdeta ahvâl-i âdiyeden. Çoğumuz itibarıyla akla-mantığa rağmen hep hislerimizin güdümünde yaşıyoruz. Bizim gibi düşünmeyenleri ezme, susturma en bâriz şiarımız. Bazı problemlerin farklı çözüm yolları da olabileceğini hiç mi hiç düşünmeden bildiğimize gidiyor ve yapmalar yolunda ne yıkmalara ne yıkmalara sebebiyet veriyoruz. Birbirimizin gönlüne girerek can diliyle, gönül beyanıyla kendimizi ifade etme, geçmişte kalmış demode bir yöntem gibi...

 

Bencilliğimizin ürettiği bir sürü muhalif düşünce ve onların temsilcileriyle karşı karşıya bulunmanın hafakanlarıyla oturup kalkıyoruz. Sürekli hiddetleniyor, nefretle köpürüyor ve gücümüz yeterse kalkıp tepelerine biniyoruz. Ezebildiklerimizi eziyor, güç yetiremediklerimizin şeref ve haysiyetiyle oynuyor, hatta varsa medya güç ve imkânlarımızla onları yerden yere vuruyor, ölümden beter şeylere maruz bırakıyoruz.

Bu tür olumsuz şeyler karşısında, şimdilerde bütün dünyada duyulan ya zâlimlerin “hayhuy”u ya da mazlumların âh u efgânı. Yıllar var ki mazlumlar, mağdurlar diyarı bazı ülkeler sürekli baskı altında ve halklar inim inim. Akıllar durgunlaştırılmış, his ve heyecanlar söndürülmüş, çoğunluk kendi değerlerine karşı yabancılaştırılmış ve herkes birbirinin kurdu haline getirilmiş. Farklı düşünce ve farklı anlayışların birer ihtilaf ve iftirak sebebi sayıldığı bu kabîl toplumlarda vuran vurana, kıran kırana önü alınmaz kavgalar çıkarılıyor, insanlar birbirine düşürülüyor. Biri ötekinin gözünü çıkarıyor, canına kıyıyor; o da berikinin üzerine canlı bombalar veya bomba yüklü arabalarla yürüyor. Her yerde farklı bir vahşet yaşanıyor ki vahşilerinkine denk, hatta ondan da ileri...

 

Kalmamış çoklarında insanî ruhtan eser.. felç olmuş gibi vicdan mekanizması: İradeler zâlimce planlar peşinde; mârifetullah rasathanesi sayılan zihinler kirli duygulara teslim; sevginin o dupduru kaynağı his dünyası, yılan-çıyan yuvası; potansiyel olarak Hakk’ı müşâhede menfezi sayılan gönül, bütün bütün ışığı söndürülmüş bir dehliz ve bütün insanî sistemler, varoluş gayelerine aykırı bir yolsuzluk gurbeti içindeler.

 

Gerçi tarihî tekerrürler devr-i daimi içinde benzer olumsuzluklar hep yaşanageldi ama bu seferki tahribat ve mesavî, biraz da küreselleşen dünya ve gelişen ileri teknolojinin katkılarıyla çok farklı ve ürpertici oldu. Allah’ın günü televizyon ve internet ekranlarına, gazete ve mecmua sayfalarına baktıkça dehşetle ürperiyor ve çok defa yüzümüzü başka bir tarafa çeviriyoruz. Biz gözlerimizi kapasak, kulaklarımızı tıkasak da elimizde olmayarak zihnimize nüfuz eden bir kısım olumsuzluklar yine sinelerimize bir zıpkın gibi saplanıyor, kalb ve ruhumuzda onulmaz yaralar açıyor. Bazen yığın yığın mesavîyi birden duyuyor, kan ve gözyaşı içinde kıvranan insanlarla beraber kıvranıyor ve yıkılıp yerle bir olan ümranlarla beraber biz de yıkılıyoruz. Hazan esiyor gibi her yörede.. kuruyup dökülen yapraklar gibi insanlar.. Âkif ifadesiyle: “Harâb iller, serilmiş hânümanlar, başsız ümmetler / Yıkılmış köprüler, çökmüş kanallar, yolcusuz yollar / “Gazâ” nâmıyle dindaş öldüren bîçâre dindaşlar/ Ipıssız âşiyanlar, kimsesiz köyler, çökük damlar / Emek mahrûmu günler, fikr-i ferdâ bilmez akşamlar!..” İçimize akan şeyler birer çığlığa dönüşüyor ve bir şey yapamamanın ızdırabıyla inlemekle yetiniyoruz.

 

Oysaki, herkes ve her şey, bizden kendilerine uzatılacak bir el bekliyor; bekliyor ama çok defa kayıtsızlığımız veya aczimiz karşısında en derin inkisarlarla bir kere daha yıkılıyor.. yıkılıyor hissizliğimiz, hareketsizliğimiz karşısında ve feryatları cevapsız kaldığından dolayı. Az dahi olsa bunları duyup hissedenler de var ama onlar da güçsüz ve imkânsız. Bu itibarla da, olup bitenleri gördükçe ölüp ölüp diriliyorlar; duygularını, Suzî’nin “Yağmıyor yağmurlar, bitmiyor lale / Acep bu hâlimiz böyle mi kala / Rahmet deryasından gelen bu ile / Vakitlerde esen yeller perişan!..” suzişi nağmeleriyle seslendiriyor ve oldukları yerde kalakalıyorlar.

 

Bütün bunlar karşısında insan, inkisarla sarsılıyor ve “Demek artık yığınlar hep böyle birbirini yiyecek.. kitleler birbiriyle sürtüşüp duracak.. kimse kimseyi gönülden sevmeyecek.. insanlar birbirini düşünmeyecek.. mağdura kimse el uzatmayacak.. mazlumun başı okşanmayacak.. fertler birbirine bağırlarını açmayacak.. kimse bulunduğu yerde güvenli olmayacak.. dünyanın kaderine, kan düşünen, kan konuşan, kan döken kanlı deliler hâkim olacak.. ve çağ yeniden bir kere daha tiranlar çağına dönecek..” diyesi geliyor. Bu böyle sürüp gidemez; sürüp gitmesi, insanlığın ve insanî değerlerin ölümü demektir.

 

Öyleyse gelin, yolların ayrımında bulunduğumuz şu günlerde bir kez daha Yunus’ların, Mevlânâ’ların ses ve soluklarında yankılanan şu evrensel ilâhî çağrılara kulak vererek gönülden “sevgi” ve “kardeşlik” diyelim.! Gelin, insan olma farklılığını, rengi ve deseniyle bir kere daha bütün cihana gösterelim.! Gelin, garazların, kinlerin, nefretlerin dünyanın çehresini kararttığı şu günlerde bütün samimiyetimizle gönülden bir kez daha sevgi ve diyalog diyelim.! Gelin, vicdanlarımızı ilâhî rahmet vüs’atine göre bir genişliğe ulaştırarak ardına kadar herkese sinelerimizin kapılarını açalım.! Gelin, kendimizi kurumaya, yok olmaya mahkum birer damla gibi görmekten sıyrılarak, çağlayanlarla bütünleşip derya olmaya yürüyelim.! Mademki hepimiz insanız, genlerimizde Âdem Nebî’nin genleri ve özümüzde de Hakikat-i Ahmediye’nin usâresi var demektir; öyleyse gelin, bütün şeytanî dürtülere baş kaldırarak yeryüzünün halifesi olduğumuzu ve göklere ulaşmaya namzet bulunduğumuzu, cihanları velveleye verecek bir sesle haykıralım ve insan olma farklılığını bir kere daha meleklere duyuralım.! Gelin, yürüdüğümüz yolları birer şehraha çevirerek el ele, gönül gönüle hep Allah’a yönelelim.

 

Sızıntı

Senyour

Cumhuriyet hiç bu kadar tehlikede olmamıştı

 

Bize okulda cumhuriyetin halkın kendi kendini yönetmesi olduğu öğretilmişti. Cumhuriyet ilan edilmişti, kaderimiz padişahın iki dudağı arasında değildi.

 

Şimdi anlıyoruz ki Padişah gemiye binip kaçtı diyenler bize yalan söylemişler. Padişah hiç bir yere gitmemiş sadece İstanbul’dan Ankara’ya taşınmış. Canı çekiyor, DTP’yi kapatıyor. Canı sıkılıyor AKP’yi kapatıyor.

 

Padişah hazretleri zahmet buyurmuşlar, biz zavallı kullarına bir yığın da gerekçe ortaya sürmüşler.

 

Halbuki ne gerek vardı. Hukuk sizin iki dudağınızın arasında değil miydi zaten? Hepimiz de sizin sadık kullarınızdan başka neyiz ki?

 

Bugüne kadar yalancı çoban cumhuriyet tehlikede diye çokça bağırdı. Çok aldatıldık. Ama bu kez gerçekten inanın, cumhuriyet 1923’teki ilanından beridir hiç bu kadar ciddi ve sahici bir tehlike altında olmamıştı.

 

Yurttan kovaladığımızı sandığımız padişah dün Ankara’da ortaya çıkıp sultanlığını ilan etti.

 

Şimdi zencilerin çoğunlukta olduğu bu sözde muz cumhuriyetinin beyaz padişahlarına karşı çıkma zamanıdır. Birbiriyle didişen tüm zencileri, hepimiz zenciyiz peki bizi bunca zamandır neden beyaz padişahlar yönetiyor diye isyana teşvik ettirme zamanıdır.

 

Borsayı düşünerek siyasi hamlelerini Cuma günü yapacak kadar incelikli olan darbecilerin iktidarı ele geçirmek için Padişahın gazetelerini bombalayacak, adamlarını öldürecek ölçüde gözlerinin dönmüş olduğunu teşhir etme zamanıdır.

 

Bugün Ergenekon çetesinin yedikule zindanına tıkılmasıyla 2009’da darbe yapma planları suya düşen Padişah hazretlerinin bir umut kadılarıyla giriştiği bu saray darbesine direnme zamanıdır.

 

Bu hukuki darbeden medet umanlarla Egenekon çetecilerinin aynı Padişahın kulları olduklarını ifşa etme zamanıdır.

 

DTP’yi kapatmaya çalışan Kemalist milliyetçilerle, AKP’yi kapatmaya çalışan Kemalist şeriatçıların aynı padişahın bendeleri olduğunu Erdoğan’a hatırlatmak zamanıdır.

 

Bugün yine AKP’nin günahlarını sevaplarını bir tarafa bırakıp, yıllarca kaprisleriyle, saray entrikalarıyla bizi bunaltan zevk sefa düşkünü Padişah’a ve onun bürokrasi, medya, siyaset ve yargıdaki kapıkullarına karşı demokrasinin yanında kazan kaldırma zamanıdır.

 

Hukukun üstünlüğü yerine Kemalist şeriatını, bağımsız yargının yerine iki dudak arasını, çok parti yerine padişahın partisini, Meclis yerine saltanat divanını isteyen gerçek cumhuriyet düşmanlarına karşı şimdi bu kez sahiden tehlikede olan cumhuriyete sahip çıkmak zamanıdır.

 

Kemalist sultan direniyor. Laik kadılar fetvalar yayınlıyor besleme basın “çok yaşa padişahım” manşetleriyle çıkacak.

Ama hala farkında değil misiniz?

Koyun olmadığı için keçilere Abdurrahman Çelebi denildiği, erken kalkanın adam sayıldığı bir ülke değiliz artık.

 

Hala anlamadınız mı?

 

Biz o eski biz değiliz artık!

 

Rejim değişti, cumhuriyet ilan edildi Günaydın!

 

www.gencsiviller.net'ten alıntıdır....

Senyour

Öylesi yalnız hissediyorum ki yine kendimi... Hani milyonlar içinde yalnız kaldım derler ya insanlar.. Benimkisi ondan da zor olanı... Bir sevda bile yok çevremde... Benden kaçıyor adeta umutlar... Yaşanmışlıkları hep atmışım bir kenara... İdare ediyorum senden bana kalanlarla... Terk etmiyor bir türlü sevdan... Ama uzaklarda benden ellerin.... Seni öylesi sevdim ki... Dön desem... Seviyorum desem.. Gelir misin bilmiyorum... Şu özlemlerimi bir dindirsen... Sevdaya yeni bir şans versen... Beni dünyanın en mutlu varlığı edersin...

 

 

 

Gittiğin yerde başlayacak

Yalnızlık dediğin..

Sen olacak benliğimde... Kaybolacağım yalnızlığın içinde... Umutsuzluk ve göz yaşı hakim olacak sevdama... Bir çağre bulmaya çalışacağımda çağrelerimin sende bittiğini bir türlü anlayamayacağım...

 

 

 

Olur mu, bilmem...

Olmasını istermiyim, evet...

Olmasını ve orada olmayı hep istediğim bir bahçe...

Sevdiğim ve ruhumu dinlendiren bir renk...

Yeşil ve toprak kokusu, çiğle buluşmuş...

Bakmak dahi, dinlendiriyor...

Boş bank, sanki beni çağırıyor...

Bir çay içimliğine de olsa, yalnızlığımı paylaşmaya...

 

 

 

Bir pencereyim, köhne...

Bir duvardayım virane...

Ne taşlarım sağlam, ne sıvam var ahşabımı örten...

Sıradan bildik viranenin, sıradan köhne penceresiyim...

Çerçevelerim kırık dökük, camlarım tuzla buz...

Söylenmeyin mahalle çocuklarına, sakın kızmayın onlara...

Camlarım, canımın kırıkları; onları çocuklar kırmadı...

Üşümekteyim; köhne bir pencereyim, camları kırık..

 

 

 

Zaman, çağlayan içli bir keman...

Güneş mahzun; gümüş, günün rengi...

Kalbimde, mızrap kırık sanki; ses vermiyor...

Aklımın delhizlerinde kayboldum...

İlham perim, ruhuma ihanet etti...

Bir sözle bitti; ardından her şey gitti...

Kelimelerimi rüzgar savurdu..

 

 

 

Ne kimsenin düşüyüm, ne de başkası adına düşünürüm...

Ne duvarda sazım, ne dilde dolaşan kıymetli bir sözüm...

Ah iki gözüm; cismim özüm...

Ben, her daim yalın çıplak sözüm...

Düşlerde peri değilim...

Başıma taç değilsin, eğilim...

Düşlediğin, düş/tü...

Düşünden, düştü...

 

 

Oturup beklemek varya gelmeyen sevgiliyi... Sonuna kadar beklemek..

 

 

Hiç gelmeyeceğini bile bile umudunu yitirmemek... Nasıldır bilirmisin böylesine sevebilmek...

 

 

Göz yaşlarına hakim olamayıp onları içine akıtmak...

 

 

Beklemek sonunda gelene kadar ya da sonun gelene kadar beklemek...

 

Alıntı

Senyour

Gittin

Gittin...Ben arkandan sadece baktim.Oysa soyleyecek o kadar cok seyim vardi ki...

``Gidersen, iyiye dair ne varsa içimde yitirecegim hepsini.Gidersen, sönecek içimdeki ates ve bir daha hiç kimse yakamayacak.Gidersen karanliga mahkum edeceksin günlerimi.O karanlikta yolumu kaybedecegim``diyecektim sana.Konusamadim...

 

 

Gittin...Gidisini görmemek için gözlerimi kapattim.Öylesine acidi ki içim, tutup koparsalardi kolumu, bacagimi bu kadar aci duymazdim.Acim yas olup akmaliydi gözlerimden.Aglayamadim...

 

 

Gittin...Seni delicesine bir tutkuyla seviyordum oysa.Tutkum seninle olmakti, tutkum teninde erimek, tutkum hayati seninle, sadece seninle paylasmakti.Anlatamadim...

 

 

Gittin...Gidisini önlemek için tutmak vardi ellerinden.Ellerim degil miydi her dokunusumda seni ürperten? Ürperirdin yine biliyorum.Bir kez dokunsam, bir kez tutsam ellerini, gitmek için biriktirdigin bütün cesaretin kaybolurdu.Tutamadim...

 

 

Gittin...Bir yikim gibiydi gidisin.Sen adim adim uzaklasirken benden, çöküp kaldi bedenim oldugu yere.Nice terkedilislere dayanan bu yürek bu kez yenilmisti.Bu kadar zayif degildim ben, kalkmaliydim.Kalkamadim...

 

 

Gittin...Oysa geldigin gün gidecegini biliyordum.Hazirdim gidisine.Kaçak zamanlari yasiyorduk.Zaman bitecek ve sen gidecektin.Bense gidisinin ertesi günü hayatima kaldigim yerden yeniden baslayacaktim.Baslayamadim...

 

 

Gittin...Bir sey söyledin mi giderken? `Kal`dememi istedin mi? Son bir kez`seni seviyorum`dedin mi? `Bekle beni döneceğim`diye umut verdin mi? Beynim öylesine ugulduyordu ki...Duyamadim...

 

 

Gittin...Nereye gittigin önemli degildi.Binlerce kilometre uzakta da olsan, iki metre ötemde de farketmiyordu.Artik yoktun ve asil bu düsünce beni felç ediyordu.Kurtulmaliydim.Kurtulamadim...

 

 

Gittin...Unutulanlarin arasina katilmaliydin.Anilari bir sandiga koyup hayati bir yerinden yakalamaliydim.Bu ask noktalanmaliydi, bu sevdadan vazgeçmeliydim.Yapamadim...

 

 

Gittin...Bir okyanusun ortasinda tek küregi kaybolmus sandalda dev dalgalarla bogusan bir denizciyim simdi.Bil ki sevmekten vazgeçmedim seni, bil ki seninle birlikte sevdani da tasiyacagim yüregimde.Bil ki seni...Unutamadim...

BoAQwTGcfT0

×

Önemli Bilgiler

Bu siteyi kullanmaya başladığınız anda kuralları kabul ediyorsunuz Kullanım Koşulu.